Yazar: medyaport net

  • Fenerbahçe Kadın Futbol Takımı 104 golle rekor kırarak tarihe geçti

    Fenerbahçe Kadın Futbol Takımı 104 golle rekor kırarak tarihe geçti

    Ali ERDOĞAN

    Fenerbahçe Kadın Futbol Takımı A grubunda oynadığı 22 maçta attığı 104 golle,1988-1989 sezonunda 103 golle şampiyon olan erkek futbol takımının rekorunu 33 yıl sonra kırdı.

    Fenerbahçe Erkek futbol takımının 1988-1989 sezonunda 1.ligde 103 golle şampiyon olmuş ve o gol sayısına ne Fenerbahçe ne de başka bir takım ulaşamamıştı.

    Bu rekoru kırmak yine Fenerbahçe’ye kısmet oldu. Kadınlar Türkcell Süper Lig’ine bu sezon ilk kez katılan Fenerbahçe Kadın futbol takımı 22 maçta 104 gol atarak 33 yıl sonra erkek futbol takımının rekorunu kırmış oldu.

    Fenerbahçe Erkek Futbol Takımı 1988-1989 sezonunda 36 maçta 29 galibiyet,6 beraberlik, bir yenilgi alarak 103 golle ve 93 puanla şampiyon olmuştu.

    Fenerbahçe taraftarlarının sarı melekler olarak adlandırdıkları Kadın Futbol Takımı 22 maçta 19 galibiyet,1 beraberlik,22 yenilgi alıp 104 gol atıp 58 puanla A grubunu lider olarak tamamladı

    1988-1989 sezonunda Fenerbahçe şampiyon olurken 103 gole 20 golle katkı yapan Aykut Kocaman gol kralı olmuştu.

    A grubunu 104 golle lider kapatan Fenerbahçe Kadın Futbol takımında ise Kennya Kinda Esther Cordner 32 golle gol kraliçesi oldu.

    TÜRKİYE ŞAMPİYONU PLAY-OFF’TA BELLİ OLACAK
    Turkcell Kadınlar Futbol Süper Ligi’nde sezon 8 Mayıs 2022 tarihinde sona erdiği için statü gereği A ve B grubunda ilk dört sırayı alan takımlar play off’ta şampiyonluk için mücadelede edecek.

    Gruplarında ilk 4 sırayı alan takımlar şunlar:

    A Grubunda Fenerbahçe, Beşiktaş, Ankara Büyükşehir Belediyesi FOMGET, Bitexen 1207 Antalyaspor,

    B grubunda ise ALG Spor, Wulf Fatih Karagümrük, Konak Belediyesi,

    Maç takvimi şöyle:

    Play-off 1.Tur

    1. Maçlar 14 Mayıs ve/veya 15 Mayıs

    2. Maçlar 21 Mayıs ve/veya 22 Mayıs

    Play-Off 2. Tur

    1. Maçlar 28 Mayıs ve/veya 29 Mayıs

    2. Maçlar 4 Haziran ve/veya 5 Haziran

  • Serdar Özsoy yazdı: ‘Akif Beki gazeteciliği tekmeleyen kişidir’

    Serdar Özsoy yazdı: ‘Akif Beki gazeteciliği tekmeleyen kişidir’

    O gün, yani 17 Ekim 2006; büroda sabah toplantısını tamamlamış, verilen  görevlere gitmek üzere zamanın gelmesini bekliyorduk. Salı günleri Meclis’in en yoğun olduğu gündür. Yine öyle bir gündü. Bir gece önce, Ramazan nedeniyle gece geç saatlere kadar izlediğim Başbakan Erdoğan AKP Meclis Grubuna hitap etmek üzere Meclis’e gelecekti. Büroda giriş katındaki foto muhabirleri odasında hazırlık yapıyordum. Fotoğraf makinemin bataryalarının durumunu kontrol ediyor lenslerin temizliğini yapıyordum. Bu işlemleri tamamladıktan sonra ekipmanımı çantama tekrar yerleştirdim.

    SİREN SESİNİN PEŞİNDEN GİTTİ

    Çok kısa bir süre sonra hiç alışkın olmadığım bir siren sesi duydum. Camdan kontrol etmeye başladım. Siren çalarak giden, Başbakanlık konvoyunda görevli olan motosikletlerin eskortluğunda Erdoğan’ın makam aracıydı. Gözle takip etmeye başladım. İçimden eğer hastaneye yönelirlerse hemen peşlerinden gidecektim. Bu sırada ulaştırma servisini de aramaya başlamıştım. Takip için araç olup olmadığını sordum. Bana o an tüm araçların görevde olduğunu söylemeleriyle birlikte koşmaya başladım. Cep telefonumu unutacaktım ki aklıma geldi ve onu da yanıma aldım. 600-700 metre koşarak hastaneye ulaştım.

    BAŞBAKAN ARABADA KİLİTLİ KALMIŞTI

    Hastaneye ulaştığım anda aslında bir şey çekebileceğimi düşünmüyordum. Ama panikle hareket eden bir ekibin bir ülkenin başbakanını makam arabasında, baygın bir şekilde mahsur bırakabileceğini hiç düşünmemiştim. İnşaatlarda demir bükmede kullanılan bir aletle zırhlı aracın makam şoförünün camını kırmaya çalışan koruma polisleri ile olayın göbeğinde buldum kendimi. Fark edilmemek için kalabalığın arasında kalmaya çalıştığımı da hatırlıyorum. Bu ucu sivri alet yeterli olmayınca, o zamanlar hastanenin ek bina inşaatından balyoz bulup getirdiler. Kısa sürede, camdan içeri uzanabilecek kadar bir boşluk yarattı korumalar. Bu esnada da koruma amirlerinden birisi beni fark etti ve 2 koruma polisi beni oradan uzaklaştırmaya ve engellemeye başladı.  Makinemde geniş açı lens takılıydı ve tele lensle değiştirip daha yakın plan çekme düşüncemi, korumaların gelmesiyle değiştirmek zorunda kaldım. Geniş açı lens ile uzak sayılabilecek bir noktada olmama rağmen Erdoğan’ın tam araçtan çıkarılma anını fotoğraflamayı başardım. Sonra hemen apar topar Erdoğan’ı hastanenin acil girişinden içeri aldılar.

    ‘DEMOKRAT BEKİ’NİN MÜDAHALESİ 

    Hemen ilk olarak gazeteye haber verdim. Durumu anlattım. Sonra gazetecilikten gelen ve Başkabanlık Basın Müşaviri Akif Beki ile karşılaştık hastane girişinde. Ben de ilk ağızdan bilgi almak istedim, Erdoğan’ın durumunu sordum. O da bana cevap vermek yerine fotoğrafları kendisine vermemi, gazeteye göndermememi istedi. O anda anladım ki işler değişti. Ben böyle bir şeyin kabul edilemeyeceğimi söyleyince de korumalara emir verdi, beni gözaltına alarak, makinemi de almalarını söyledi. Koruma polisleri beni hastanın girişinde, kapının yanına sıkıştırdı ve makinemi almaya çalıştılar. Ben de makinemi ve de fotoğrafları korumak için polarımın içine soktum. Bir taraftan da tek elimle makinedeki disketi alıp cebime sakladım fark ettirmeden.

    Korumalar Serdar Özsoy’u abluka altına aldı

    GAZETECİLER AKIN ETTİ

    Bu alaylar yaşanırken kısa bir süre sonra kendi büromdan ve haberi duyan diğer gazetelerden de arkadaşlar hastane önüne gelmeye başladılar. Bürodan arkadaşlarım Gökçer Tahincioğlu, Serpil Çevikcan polislerle arama girmiş tartışırken; ben onlarla birlikte hastaneye gelen foto muhabiri arkadaşım Altan Burgucu’ya fotoğrafların olduğu disketi gizlice verdim. Altan da o olay yerinden büroya giderek fotoğrafları güvene aldı.

    Akif Beki’nin almaya çalıştığı, o anların fotoğrafı

    FOTOĞRAFLARI KURTARDI

    Gazetecilik geçmişi olan Akif Beki’nin o gün yaptıkları, kişiselleşmiş gibi görünse de benim yerimde kim olsa aynı şeyi ona da yapacaktı. Akif Beki’nin gazetecilik mesleğine ihaneti böyle başlamıştır. Sadece ve sadece kendi konumu ve elde ettiği baş döndürücü korumu uğruna gazetecilik mesleğine, mesleğin özgürlük ve bağımsızlığına; aynı madenciyi tekmeleyen Yusuf Yerkel gibi tekme atmıştır. Başka zamanlarda da diğer gazetelerden meslektaşlarımın Başbakanlığa girişini yasaklamış; gazete patronlarını veya yöneticilerini arayıp gazetecilerin işten atılmalarını istemiş bir kişidir. Beki’yi böyle tanımak gerekir.

  • HDP’nin esas hakkındaki savunmasında neler var

    HDP’nin esas hakkındaki savunmasında neler var

    Sibel HÜRTAŞ/

    HDP’nin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu esas hakkındaki savunmaya göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatmaya delil olarak sunduğu davalardan 19’u beraat kararıyla sonuçlandı. O davaların 60’ında Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması kararı, 3’ünde de Anayasa Mahkemesi’nce hak ihlali kararı verildi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın faaliyetlerini kapatmaya delil olarak gösterdiği belediyeler HDP’li değil; ifadeleri iddianameye giren gizli tanıkların da varlığı şüpheli!

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın HDP hakkında açtığı kapatma davası kapsamında HDP, 19 Nisan’da esas hakkında savunmasını Anayasa Mahkemesi’ne sundu. HDP, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 843 sayfalık iddianamesine; daha önce 170 sayfalık ön savunmasının ardından 220 sayfalık esas savunmayla yanıt verdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın haklarında siyasi yasak talep ettiği 451 siyasetçi de ayrıca kişisel savunmalarını Yüksek Mahkeme’ye sundu.

    HDP, esas hakkında savunmasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianemeye ne yanıtlar verdiğini HDP Batman Milletvekili Mehmet Rüştü Tiryaki ile konuştuk.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesine karşılık önce ön savunmanızı 19 Nisan’da da esas hakkındaki savunmanızı verdiniz. Şimdi ne olacak, bundan sonraki süreç nasıl işleyecek?

    AYM de siyasi partiler hakkında kapatma davası açıldığında, önce siyasi partiye iddianame tebliğ ediliyor. Siyasi partiler ön savunmalarını hazırlıyor, daha sonra bu savunma Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gidiyor. Başsavcılık esas hakkındaki mütalaasını sunuyor. Daha sonra siyasi parti son yazılı savunmasını sunuyor. Böylece yazılı iddianame ve yazılı savunma süreci sona eriyor.

    Anayasa Mahkemesi bir tarih belirleyip, önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını daha sonra da siyasi partiyi dinleyecek. Bunun ne zaman olacağını bilmiyoruz ama çok uzun süreceğini düşünmüyoruz. Muhtemelen esas savunmamız Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gidecek. Başsavcılık buna ilişkin bir değerlendirme yapacak ve daha sonra çağırılacağını varsayabiliriz. Sunduğumuz esas savunma ve eklerini inceleyecekler çünkü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı.

    Daha sonra Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını dinleyecek. Bundan kısa bir süre sonra da bizi dinleyecek. Dosya böylece tamamlanmış olacak.

    Dosya ekleriyle beraber, iddianame, ekler, ön savunma, esas hakkındaki savunma, sözlü savunmalar yani tüm dosya Raportör’e verilecek. Aslında Raportör, ilk günden beri dosyayı takip eden rapörtörler olacak. Ve raportörler, bir rapor hazırlayacaklar. ‘Evet HDP kapatılmalıdır’ diyebilirler, ‘Hayır bu iddianame ile HDP’nin kapatılması mümkün değil’ diyebilirler, ‘Kapatılmasın ama Hazine yardımının bir miktarı kesilsin’ diyebilirler, buna ilişkin önerilerde bulunabilirler. Raportör raporunu hazırladıktan sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı bir tarih belirleyecek, bu raporları Mahkeme üyelerine dağıtacak. Bunları inceledikten sonra o toplantıda, Anayasa Mahkemesi üyeleri bir karar verecek. Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu uyarınca bir siyasipartinin kapatılması kararı verilebilmesi için Anayasa Mahkemesi üyelerinin 3’te 2’sinin bu yöndeki oyları gerekiyor. Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 10’unun “evet” demesi durumunda ancak HDP hakkında bir kapatma kararı verilebilir.

    EYLÜL AYINDAN ÖNCE KARAR ÇIKMASI ZOR GÖZÜKÜYOR

    Kararın ne zaman çıkmasını bekliyorsunuz?

    Eylül ayından önce Anayasa Mahkemesi’nin bir karar vermesi zor gözüküyor. Eğer hızlandırma yönünde bir karar alınmazsa, sözlü savunmaların yapılması, raportörlerin dosyayı incelemesi, Anayasa Mahkemesi üyelerinin incelemesi, tarih belirlenmesi bir süre alıyor. Araya adli tatil de girdiği için Eylül ayından önce biraz zor gözüküyor.

    İRFAN FİDAN BU DOSYANIN HEM SAVCISI HEM HAKİMİ POZİSYONUNDA

    Anayasa Mahkemesi’nde bu önemli kararı verecek olan üyeler arasındaki en tartışmalı isim kuşkusuz İrfan Fidan. Zira Fidan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yürütürken, HDP’liler hakkındaki çok sayıda soruşturmaya imza atmıştı. O soruşturmalara da iddianamede yer veriliyor. Bu nedenle İrfan Fidan hakkında reddi hakim talebinde bulunmuştunuz. Anayasa Mahkemesi bu talebi reddetti. Nasıl bir gerekçe sundu?

    Biz ön savunmamızı Anayasa Mahkemesi’ne sunduğumuzda, usule dair 5 başlıkta itirazlarımızı sunduk. Bunlardan biri İrfan Fidan’dı. Bir hukuk öğretisidir, hakimlerin tarafsızlığı ve bağımsızlığı. Aynı dosya içerisinde daha önce Savcılık yapmış bir kişi o dosyanın karar verici heyeti içinde hakim olarak yer alamaz diye. Bu tüm ülkelerde tüm hukuk sistemlerinin kabul ettiği bir durum. Bu yüksek yargı için de geçerli.

    Bir Ağır Ceza Mahkemesi üyesi bir kişi ile ilgili karar verdiğinde, daha sonra Yargıtay üyesi seçildiğinde, Yargıtay üyesi olarak o dosyanın itirazını inceleyemiyor. Savcı olarak görev yapan kişi de hakim olarak atandığında bu dosyaları inceleyemiyor.

    İRFAN FİDAN’IN 46 SORUŞTURMADA İMZASI VAR

    Şimdi İrfan Fidan’ın durumu tam olarak böyle. Bu dosyanın hem Savcısı hem Hakimi pozisyonunda. 46 tane soruşturmada imzası var.

    HDP hakkındaki kapatma davası iddianamesinin yüzde 85’i hakkında siyasi yasak istenen kişilerle ilgili soruşturma ve davalardan oluşuyor. Yani şu kişiler hakkında şu soruşturma ve davalar var, öyleyse bunlar örgüt üyesi veya örgüt propagandası yapıyor, bunlar HDP üyesi ve yöneticisi, öyleyse HDP’yi kapatın üzerine kurulmuş bir dava. Ve bu soruşturmaların bir kısmını da İrfan Fidan yürütmüş.

    İddianame hazırlamış, bu iddianamelerin altında Başsavcıvekili, Savcı ve Başsavcı olarak görev yaptığı dönemde. Yargılanmasını istediği kişilerle ilgili şimdi hüküm kurması, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkesine aykırıdır.

    Anayasa Mahkemesi, bu başvurumuzu oy birliği ile reddetti. Yani bunun hakimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesine aykırı olmadığı görüşünde Anayasa Mahkemesi.

    Fakat bunun örnekleri var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da var. Bu bizim açımızdan aslında çok açık bir hukuksuzluk örneği olarak devam ediyor.

    Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesi Yüksek Mahkeme’nin bir temyiz mercii olmaması üzerine mi kurulu?

    Evet. Ceza soruşturması ile ilgili değiliz diyor. Ama sonuçta siyasi yasak ile ilgili karar vermek, siyasi partiler ile ilgili karar vermek de aslında doğrudan ceza kanunlarını ilgilendiren suçlamalardan kaynaklı. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi Kanununda da Anayasa Mahkemesi’nin yargılanmasına ilişkin hüküm bulunmayan hallerde CMK’yı işaret ediyor. Nedeni şu, bu bir tür ceza davası aslında. Kişilerle ilgili siyasi yasak karar vermek, bir siyasi partiyi kapatmak ceza alanına giriyor. Evet bir temyiz mahkemesi değil Anayasa Mahkemesi ama sonuçta kişiler ve partilerle ilgili cezai müeyyideleri uygulamakla görevli bir mahkeme. Bu açıdan bu gerekçeleri bizim açımızdan geçersizdir.

    Bir başka çelişki de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianameye dayanak olarak gösterdiği dosyaların bir kısmında Anayasa Mahkemesi’nin daha önce hak ihlali kararı vermiş olması. Bu durumda Yüksek Mahkeme ne yapacak?

    Daha önce siyasi partiler hakkında kapatma davası açıldığında Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru yetkisi yoktu. Fakat şimdi Anayasa değişikliğinin ardından Türkiye’de haklarının ihlal edildiğini düşünenler Anayasa Mahkemesi’ne başvurabiliyorlar. Dosyanın büyükbir bölümü soruşturma ve kovuşturmalardan oluşuyor, bunlar beraat edebilirler, takipsizlik kararı alabilirler, ceza alıp, cezaları onaylanabilir. Gelecekte bu kişiler Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunabilirler, benim haklarım ihlal edildi diye.

    Anayasa Mahkemesi’nin şimdi bir kapatma kararı vermesi, kapatma kararı gerekçesi olarak bazı kişilerle ilgili olarak siyasi yasak kararı verirse, gelecekte nasıl karar verecek Anayasa Mahkemesi?

    Her iki durumda da ihsası rey. Yani oyunu önceden belli etmek anlamına geleceğinden, bu dosyalara bakarak yani yargılaması devam eden dosyalara bakarak karar vermeyin dedik. Çünkü oyunuzu şimdiden belli ediyorsunuz dedik.

    Ayrıca bunun örnekleri de var. Mesela Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HDP kapatma davası iddianamesinde, Ömer Faruk Gergerlioğlu ile ilgili hakkındaki bir soruşturma gerekçe göstererek HDP’nin kapatılmasını ve Gergerlioğlu’na siyasi yasak verilmesini talep etmiş. Ama bu kapatma davası devam ederken, Anayasa Mahkemesi Gergerlioğlu ile ilgili ihlal kararı verdi. Sırrı Süreyya Önder ile ilgili ihlal kararı var, Gülçin İspet hakkında ihlal kararı var.

    Ama Anayasa Mahkemesi, bu talebimizi de reddetti.

    Bunlar usulü gibi gözükse de aslında esası çok yakından ilgilendiren konular.

    BU DAVA BİR MHP BBP VE PERİNÇEK’İN KAMPANYASI ÜZERİNE AÇILDI

    Usul açısından tartışmalı bir dava olmasına karşın esasa artık girildi. Önce ön savunmanızı verdiniz, ardından esas hakkındaki savunmayı. Ön savunmada ne dediniz? 

    Ön savunmada genel bir değerlendirme yapmıştık. Kişilere ilişkin suçlamalara ya da doğrudan HDP’ye dönük suçlamalara yanıt vermekten çok usuli itirazlarımızı dile getirmiştik ve davanın siyasi bir dava olduğunu söylemiştik.

    Çünkü siyasi partilerin yürüttüğü bir kampanya üzerine açıldı bu dava. MHP’nin Büyük Birlik Partisi’nin ve Doğu Perinçek’in yürüttüğü bir kampanya üzerine açıldı.

    Ayrıca özel tarihler seçilmişti. MHP’nin kurultayından bir gün önce iddianamenin verilmesi, 7 Haziran’dan önce iddianamenin verilmesi gibi…

    Buna ilişkin değerlendirmelerimizi sunmuştuk. Çözüm sürecinin yargılama konusu olmayacağını söylemiştik, buna ilişkin ayrıntılı değerlendirmelerde bulunmuştuk. HDP ve önceki siyasi partilerin kapatılmak istenmesinin temel nedenlerinden bir tanesinin Kürt sorunu olduğunu belirtmiştik ve Kürt sorunu varlığını sürdürdükçe bu tartışmaların süreceğini söyleyerek, Kürt sorununa ilişkin ayrıntılı tarihsel bir değerlendirme yaptık. HDP’nin söylemlerinin önemli bir bölümü Türkiye’de yaşanan bir sorunla ilgili ve bu sorunun demokratik yol ve yöntemlerle çözülmesini isteyen bir siyasi parti olduğunu belirtmiştik.

    HDP ŞİDDETİN FAİLİ DEĞİL MAĞDURUDUR

    Bizi şiddetin faili olarak gördüğünü söylemişti Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı. Oysa HDP bugüne kadar hep şiddetin mağdur oldu. yüzlerce binlerce fiziki saldırıya uğradı, il binası basıldı, bir Partilimiz katledildi, Mersin-Adana binalarına bomba yüklü paketler gönderildi, mitingimizin ortasında bombalar patlatıldı, arkadaşlarımız katledildi. Neredeyse her il ve ilçe binamıza silahla ve taşla saldırılar oldu, genel merkezimiz yakılmaya çalışıldı.

    Ama bütün bunların karşısında HDP demokratik ve barışçıl yol ve yöntemlerle bu ülkedeki sorunların çözülmesini savundu. HDP şiddetin faili değil aslında bu ülkede şiddetin mağduru durumunda. Dolayısıyla HDP’yi şiddetle özdeşleştirmek büyük bir haksızlıktır dedik.

    Buna ilişkin değerlendirmelerimizi Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştuk.

    EŞ BAŞKANLIK TARTIŞMASI

    Esas hakkındaki savunmada neler yer aldı?

    Esas hakkındaki savunmada, suçlamalara yönelik değerlendirmeler var. Birkaç başlık altında cevap verdik. Birisi şu,

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı diyor ki, “PKK, KCK ve HDP arasında yapısal bir benzerlik var” diyor. Yani buna ilişkin dayanakları da Demokratik Toplum Kongresi, BDP, DDP, HDK, HDP arasında geçişkenlik var diyor. Sanki bunlar illegal örgütlermiş gibi. Yani PKK ile KCK arasındaki bağdan söz ederken, DTP, BDP, DDP ve HDK arasındaki geçişkenlikten söz ediyor.

    Bunların hepsi yasal partiler, oluşumlar. Yani birinde görev yapan bir kimsenin daha sonra bir başka partide, kuruluşta görev yapmasını bir illegal örgüt üyeliği gibi yansıtmaya çalışıyor. Buna yanıt verdik.

    Yapısal benzerliğe ilişkin iddia, tüzüklerimizin benzerliği… Fakat bu benzerlikler “anti emperyalist olmak” ya da “eş başkanlık” üzerinden. Demokratik ekolojik toplumu savunmak gibi, Türkiye’deki ve dünyadaki pek çok grup ve siyasi partinin savunduğu değerler. Birbirine benziyor diye, bunu bir yapısal benzerlik olarak sunmuşlar.

    BASTIRILMAK İSTENEN KADIN MÜCADELESİDİR

    Yine bu başlık altında eş başkanlık üzerinden yapısal benzerlik var dediği için biz HDP’nin yürüttüğü kadın mücadelesine ilişkin ayrınıtlı bir değerlendirme sunduk. Bu bölümü sadece kadın arkadaşlarımız hazırladı. Kadın milletvekilleri, Kadın Meclislerinde yer alan arkadaşlarımız ve kadın avukatlar hazırladı. Kadın mücadelesinin Türkiye’deki tarihini ve HDP’nin içindeki kadın mücadelesini ve eş başkanlık sistemini ayrıntılı olarak anlattılar. Kapatılmak istenen sadece HDP değil aynı zamanda bastırılmak istenen HDP’nin kadın mücadelesidir diyorlar.

    AİLELERİ BARIŞTIRMAMIZ YARGISAL FAALİYET OLARAK SUNULMUŞ

    Herhangi bir yapısal benzerlik olmadığı açık. Bir de fonksiyonel benzerlikten bahsediyorlar. Şöyle bir bölüm açılmış mesela, deniyor ki, “Siz yargılama faaliyeti yapıyorsunuz”. Bunun için İstanbul’daki bir ilçemizin, aileler arasında yaşanan bir sorunu çözmeye çalışmasını örnek göstermiş. Yani her siyasi partinin aslında her gün yaptığı şeyi, bir yargısal faaliyet olarak sunmuş. Zaten buna ilişkin tek bir örnek var. Bunun yargılama faaliyeti olmadığı açık, ayrıca bununla ilgili herhangi bir dava da açılmamış.

    Serhıldan eylemlerinde fonksiyonel benzerliklerden bahsediyor. PKK başkaldırı çağrıları yapıyor, HDP de başkaldırı çağrısı yapıyor diyor. Oysa bizim serhıldan eylemlerimizin büyük çoğunluğu HDP’nin yetkili kurullarında alınmış kararlar doğrultusunda gerçekleştirilen, demokratik protesto kapsamındaki eylem ve etkinlikler. Kimin nerede ne yaptığı belli olan etkinlikler. Açıklamayı kimin okuduğu, açıklamada ne okunduğu belli. Böyle bir benzerlik kurulmaya çalışılmış.

    DBP BELEDİYELERİNİN FAALİYETLERİ HDP’NİN KAPATILMA GEREKÇESİ OLARAK SUNULMUŞ

    İddianamenin bir bölümü belediyeler üzerine kurulmuştu. Ama 2014’teki belediyeler. Buna yanıtınız ne oldu?

    HDP’nin belediyecilik anlayışına yönelik ayrıntılı bir değerlendirme sunduk. Çünkü belediyeler üzerinden HDP’ye yönelik ciddi suçlamalar var. Birincisi bu sözünü ettiği belediyelerin hiçbirisi HDP’li belediyeler değil. Biz 2019’da yaygın olarak belediye seçimlerine girmiştik. Biz 2014 seçimlerinde HDP olarak bölgede seçimlere girmemiştik, orada Demokratik Bölgeler Partisi yerel seçimlere girmişti. Demokratik Bölgeler Partisi’nin belediyelerine yönelik suçlamaları, HDP’nin kapatılması gerekçesi olarak Anayasa Mahkemesi’ne sunmuş Başsavcılık. Biz bunların suç olup olmamasından bağımsız olarak genel olarak HDP’nin belediyecilik anlayışını aktarmaya çalıştık. Özerklik ve öz yönetim ilanlarına yönelik HDP’ye yönelik suçlamalar var ama bu suçlamalar da aslında doğrudan hiçbir tanesi HDP’ye yönelik değil.

    HDP’nin o dönem sorununun şiddet dışı yöntemlerle çözülmesi için yürüttüğü faaliyetleri anlattık. Yani bunun faili olarak yansıtmaya çalışıyor Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, oysa HDP bütün o süreç boyunca kamu yönetimi ile Hükümetle yürüttüğü görüşmelerle o sorunu demokratik yol ve yöntemlerle çözmeye çalışmıştı. Bunu anlattık.

    GİZLİ TANIKLARIN VARLIKLARI DAHİ ŞÜPHELİ

    Bir de gizli tanık beyanları var…

    Gizli tanık beyanları var. Bunlara ilişkin değerlendirmemiz var. Uzun tanık beyanlarına yer verilmiş. Ama şöyle düşünmeyin, bu tanık beyanları bir kişi PKK katılmış, tutuklanmış, onun ifadelerine yer verilmiş. HDP’ye gitmiş, çay içmiş, HDP’lileri tanıyor. Yani HDP ile kurdukları ilişki bu. Daha önce PKK katılmış kişilerin HDP’de çay içiyor olması. İlişkileri bu kadar. Bunların büyük bölümüne cevap verdik. Ama bu gizli tanıklara ilişkin olarak, Mahkemelerde aslında hiç bu tanıkların olmadığının ortaya çıktığı yargılamalar var. Onları da anlattık. Ve bu tanık beyanlarının Mahkemelerce doğrulandığına dair deliller de yok. Ama biz biliyoruz ki ‘bana zorla imzalattılar’ dedikleri, tanık beyanları da var içinde.

    19 DOSYADA BERAAT 60 DOSYADA HAGB KARARI VAR

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamenin büyük bir bölümü HDP’lilere açılan davalardan oluşuyor. Tartışma da burada başlıyor zaten. Davalardaki durum nedir?

    İkinci bölümde de iddianamenin, yüzde 85’ini oluşturan odak olmanın dayanağı olarak gösterilen kişilere yönelik kovuşturma ve soruşturmalar var.

    Soruşturmaların içinde takipsizlik kararı verilenler var.

    Dava açılmış ama beraat etmiş ama hala HDP’nin kapatılmasının gerekçesi olarak ortaya konmuş. 19 dosyada beraat kararı var.

    60’a yakın kişi hakkında Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması kararı var. Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması kararı 2 yılın altında ceza istenen dosyalarda verilen kararlar ve ayrıca CMK diyor ki; bir kişi ile ilgili Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması kararı verilmesi o kişiyle ilgili hiçbir hukuksal sonuç doğurmaz. Çünkü vatandaş buna itiraz edemiyor, temyiz edemiyor. 5 yıl içinde eğer hakkınızda kovuşturma, soruşturma olmazsa bu karar hiç verilmemiş sayılıyor.

    İsim karışıklıkları var. Mesela isimleri karıştırılan kişiler hakkında siyasi yasak istenmiş.

    Kişilere ilişkin çok çok ayrıntılı değerlendirme yapmadık, sadece HDP’nin kurulduğu günden bu yana genel başkan olarak görev yapmış eş başkanlarımıza yönelik suçlamalara ilişkin bir bölüm sunduk. Kişisel olarak aynı zamanda savunmalar istendiği için ayrıca savunma yapmadık. Fakat şu konuda tartışma yürüttük, masumiyet ilkesi açısından tartıştık. Hakkında dava olması bir kişiyi suçlu kılmaz. Çünkü daha sonra beraat edenler, takipsizlik kararı verilenler, Anayasa Mahkemesi ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından haklarında ihlal kararları verilenler var. 3 dosyada Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı var.

    Dolayısıyla sadece bunları üst üste koyarak, siyaset yasağı istenmesi ve buna dayanarak HDP’nin kapatılmasının istenmesinin masumiyet ihlali anlamına geliyor diye değerlendirme sunduk.

    KOPYALA YAPIŞTIR İDDİANAME

    HDP hakkındaki iddanamenin yüzde 85’ini açılan soruşturma ve davalar oluşturuyor. Yani haklarında takipsizlik kararı verilse de beraat kararı verilse de Anayasa Mahkemesi tarafından ihlal kararı verilse de tüm dosyalar iddianamede hala var.

    İddianamede her kişi ile ilgili soruşturma ve kovuşturma bilgisinden sonra standart olarak, “Madem hakkında örgüt üyeliği suçlaması var…” diye birer cümle eklenmiş. Bir bağ kurabilmek mümkün değil.

    Özü itibariyle gerçekten toplumsal destekten yoksun bir dava. Ama aynı zamanda hukuksal destekten de yoksun bir dava.

    HDP’nin kapatılması isteniyor fakat bu iddianamenin ve eklerinin hiçbir yerinde HDP’nin yetkili organları tarafından alınmış bir tane karara yer verilmiyor. HDP şu kararı almış ve bu karar Siyasi Partiler Yasası’na ya da Anayasa’ya aykırı denen bir ifade yok. Sadece üyeleri, yöneticileri ve milletvekilleri hakkında davalar ve soruşturma bilgileri üst üste konularak, açılmış bir dava.

    MEVCUT VEKİLLERDEN 3’Ü DIŞINDA TAMAMI İÇİN YASAK İSTENİYOR

    Bugüne kadar HDP’de milletvekilliği yapmış 123 kişi hakkında siyaset yasağı isteniyor, mevcut milletvekillerinden 3’ü dışında tamamıyla ilgili siyaset yasağı isteniyor. Bütün kadın milletvekillerimiz hakkında siyaset yasağı isteniyor.

    BU DAVA TOPLUMSAL DESTEKTEN DE HUKUKSAL DESTEKTEN DE YOKSUNDUR

    Anayasa Mahkemesi’nin nasıl bir karar vereceğini düşünüyorsunuz?

    Türkiye’de üç siyasi bakışla ilgili devletin bakış açısı var. Biri komünizm, ikincisi dindarlık/muhafazakarlık, üçüncüsü de Kürt sorununun çözülmesini isteyen siyasi partiler. Şimdi sosyalist partiler hakkında bu yüzden kapatma kararı verilmiştir, bunların içinde sadece bir tanesi 90’lı yıllarda komünizmi savunduğu için kapatılmıştır Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) ama TBKP aynı zamanda Kürt sorununun Kürtlerin varlıkları ve kimlikleri tanınarak, çözümünü savunduğu için de kapatılmıştır. Daha sonra diğer sosyalist partiler de kapatılmıştır. Ama artık Türkiye’de komünizmi savunmak, bir tehlike olarak, bir siyasi partiyi kapatma gerekçesi olarak görülmüyor. İkinci anlayış, dindarlık, laiklik karşıtı görüşlere sahip olanlar diye nitelendirenler. Bu düşünceye sahip olanlar da kapatılmıştır. Refah Partisi ardından Fazilet Partisi kapatılmış, AKP tek başına iktidarken kapatılmak istenmişti. AKP hakkında Hazine yardımı kesilmesine ilişkin karar verilmiş ama kapatılma talebi reddedilmişti. Bu kararla birlikte Türkiye’de bir akım açısından da rahatlama oldu.

    Şimdi tehlike olarak görülen bir siyasi anlayış var. Kürtlerin varlıklarını, kimliklerini tanıyan siyasi partiler hala tehlike olarak görülüyor ve HDP hakkındaki kapatma davasının birinci gerekçesi de bu. Kuşkusuz başka politik nedenler de var. Siyasi konjoktur gereği vs. gibi. Ama bunları savunanların da ırkçı faşist partiler olduğunu unutmamak lazım. Eğer HDP hakkındaki kapatma davası reddedilirse, Türkiye siyasi partilerin kapatılma defterini sonsuza dek kapatabilir. Eğer bu dava reddedilirse, evet HDP açısından olumlu bir şey olur ama Türkiye demokrasisine daha büyük bir katkı sunulmuş olur. Siyasi partiler savundukları görüş nedeniyle tehlikeli olarak görülmekten, vazgeçilir.

    Bu açıdan HDP hakkındaki kapatma davasının reddedilmesi hepimizin geleceğe güvenle bakması açısından önemli.

    AKP HİÇBİR YERDE ‘HDP KAPATILMALIDIR’ DİYEMEDİ

    Bunun da koşullarının oluştuğunu düşünüyorum. Bu tür davalar için toplumsal destek çok önemlidir. Bir avuç ırkçı dışında toplumun büyük bir kesimi aslında HDP hakkında açılan kapatma davasını olumlu bulmuyor. Türkiye’de muhalefet partilerinin neredeyse tamamı bu davayı siyasi bir dava olarak görüyor, hukuksal bir dava olarak görmüyor. Yani HDP’nin denklem dışına çıkarılması AKP’nin seçimi kazanması için atılmış bir adım olarak görüyor. Ama aynı zamanda 20 yıldır tek başına iktidar olan AKP de bugüne kadar açık bir şekilde hiçbir yerde HDP kapatılmalıdır’ dememiştir. Ne AKP’nin Genel Başkanı ne MKYK üyeleri ne sözcüleri, hiç kimse HDP kapatılmalıdır dememiştir. Bunun bir nedeni kendileri hakkında da kapatılma davası açılmasıdır kuşkusudur, diğer nedeni de AKP’lilerin de toplumun büyük kesiminin bu davayı haklı bulmadığını bilmesindendir. Bu yüzden arkasında da duramıyor.

    Gizli kapılar ardında bu davanın açılmasına öncülük etmiş olabilirler mi? Bu davanın açılmasına ön ayak olmuş olabilirler mi? Bunu bilmiyoruz. Ama görünürde bunu söyleyemiyorlar. Bu da çok önemli. Bununla birlikte değerlendirildiğinde AYM’nin kapatma kararı vermemesi toplumsal koşullar uygundur. Ret kararı bir avuç ırkçı dışında toplumun büyük kesimini rahatlatacak bir karar olacaktır.

  • İlhan Yiğit: Seçimlerin eşit ve adil koşullarda gerçekleşmesini istiyoruz

    İlhan Yiğit: Seçimlerin eşit ve adil koşullarda gerçekleşmesini istiyoruz

    Ayça ONURALMIŞ

    Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu adına KESK Temsilcisi İlhan Yiğit, tüm yurttaşları, oy kullanmaya ve kullandığı oya sahip çıkmak için oy sayımlarında sandık başında olmaya çağırdı. Yiğit, platformun çalışmalarını ve yeni Seçim Kanunu’nu Medyaport’a anlattı…

    -Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu hangi amaçla kuruldu?

    Temel hedefimiz, yaklaşan seçimlerde sandığa gidecek olan ve hangi partiye oy verirse versin her seçmenin oyunun kullandığı gibi çıkması, seçimin adaletli bir şekilde, güvenlikle sonuçlanmasıdır. Yaklaşık 60 milyon seçmenin her birinin isteği olduğuna inandığımız bu hedefe ulaşmak için bir araya geldik. Karşı karşıya olduğumuz zorlukların farkındayız, adil bir seçimin herkes için ne kadar hayati önemde olduğunu bilerek çalışıyoruz. Seçimlerin ifade, gösteri, basın, serbest propaganda ve halkın kanaat oluşturma özgürlüğünün kısıtlandığı bir ortamda, antidemokratik koşullarda yapılmasına heves edenlerin olduğunu biliyoruz. Seçim ve siyasi partiler yasasında iktidar lehine değişiklikler yapıldı. İktidar adrese teslim bir seçim yasasını hazırlayıp meclis çoğunluğuna dayanarak çıkardı. Seçimlerin güven içinde yapılmasından sorumlu kamu kurumu olan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) güvenilirliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda. 2017 yılındaki anayasa referandumunda mühürsüz oyların sayılması kararıyla güvenilirliği ağır erozyona uğrayan YSK en son İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı ile yerlerde sürünmeye başladı. Yine kamu kanalları başta olmak üzere medya ezici ağırlıkla iktidarın elinde. Öncelikle seçmenlerin seçim güvenliği ile ilgili haklı endişelerini gidermek amacıyla alınması gereken önlemleri, başta kendi örgütlerimiz, üyelerimiz olmak üzere yazılı ve görsel basın aracılığıyla tüm kamuoyuna iletmek ve bir kamuoyu duyarlılığı oluşturmak amacıyla sendikal konfederasyonlar, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, STK’lar ve sivil inisiyatifler olarak seçim güvenliğinin yalnızca sandık güvenliği ile sağlanamayacağı için seçim sürecinin her aşaması dikkatlice planlanması, tüm süreci kapsayacak ayrıntılı bir eylem planı hazırlanarak ilan edildiği ve yurttaşlar göreve çağırıldığı, YSK, İl ve İlçe Seçim Kurulu kararlarını, uygulamalarını takip edecek izleme heyetlerinin oluşturulduğu, bunların aynı zamanda idarenin karar ve uygulamalarını da izlediği, eşit propaganda hakkı ve adil bir seçim sürecinin her alanında talep edildiği, gereken durumlarda hukuki sürecin başlatıldığı, sandık kurulu görevlisi ve müşahit görevlendirmelerini, tek bir sandık kalmayacak şekilde hep birlikte yapıldığı, seçim öncesi eğitim alan ve alacak yüz binlerce görevli ve gözlemcinin sandıkların başında hazır bulunmalarının sağlandığı, yasanın tanıdığı bütün gözetim, denetim yetkileri ile donanmış, sandık kurulu üyeleri ve müşahitlerle bütün sandıklarda görev alındığı, yasaların verdiği yetkilerin sükûnet ve kararlılıkla kullanıldığı, bu organizasyonda görev alacak bireylerin, gözlemcilerin ortaklaştırılarak teknolojik imkânlar ve lojistik altyapı ile görevlerini eksiksiz yerine getirdiği, seçme hakkının sadece oy kullanmakla başlayan ve biten bir hak olmadığından hareketle oyuna sahip çıkmanın da seçmen olmanın gereği ve seçmenlerin hakkı olduğunun altı da çizilerek tüm seçmenleri seçme haklarını tam olarak kullanmaya, sandıklara sahip çıkmak üzere bir araya gelerek bu platformu oluşturduk.

    -Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu’nun bileşenleri hangi kurumlardır?

    Genişleme çalışmalarımız sürmekle birlikte, Nisan 2022 itibariyle Seçim Güvenliği Platformu’nun katılımcıları şöyle: DİSK, KESK, TMMOB, Türk Tabipleri Birliği (TTB), SODEV, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, İnsan Hakları Derneği, Mülkiyeliler Birliği, ODTÜ Mezunları Derneği, Anıtpark Forum, Anti Kapitalist Müslümanlar, Demokrasi İçin Birlik (DİB), Doğu ve Güneydoğu Dernekleri Platformu (DGD), Hak ve Adalet Platformu, Seçim 2003 Yerel Medya Koordinasyonu, Sensiz Olmaz Hareketi, Yurttaş Girişimi.

    Ayrıca gözlemci kuruluşlar da şunlar: CHP, HDP, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi, EMEP, SYKP, TİP, Halkevleri, Oy ve Ötesi Derneği.

    -Sandık güvenliğine dair ne gibi çalışmalar yaptınız?

    Adil Seçim İçin Güvenli Seçim Platformu olarak sandık güvenliğine ilişkin olarak siyasi partilerin yapacağı çalışmalara kadro desteği başta olmak üzere bir yurttaş seferberliği yaklaşımıyla başta platformu oluşturan kurumların üyeleri olmak üzere tüm yurttaşlara öncelikle oylarının güvenli şekilde kullanmaları ve sandıkta oyların sağlıklı güvenli sayımı için çağrı yapılacak. 2018 genel seçimlerinde o dönem Adil Seçim Platformu olarak platformu oluşturan kurumlar olarak üyelerimi mobilize ederek sandık güvenliği sürecine etkin katılımın sağlamıştık. Örneğin KESK olarak konfederasyonumuza bağlı sendikalarımıza kendi iç yazışmalarımız çerçevesinde sandık güvenliği kapsamında sandık kurullarında başkan ya da memur olarak görev istemelerini sağladık. Bu dönemde il, ilçe seçim kurullarındaki iktidar ağırlığının sandık görevli seçiminde yandaş sendikaların üyelerinin ağırlıklı olarak görev verilmesine rağmen 64 bin civarında üyemizi sandık başkanı ve memur olarak görev almalarını sağladık. Sandıkta görev alamayan üyelerimizin fiili olarak sandık başlarında olmalarını sağlayan çeşitli alternatif görevlerde yer almaları noktasında yönlendirme yaptık. O dönem için siyasi partilerinde sandık görevlileri, müşahitler, bina sorumlusu olarak 700 bin civarında insanı sandık başlarında mobilize etmiştik. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde de platform bütünselliğinde olmasa bile platformu oluşturan bileşenlerin 2018 seçimlerindeki eksiklikleri de giderecek önlemleri de alarak yerellerde gönüllü yurttaş inisiyatifleriyle 2019 seçimlerinin sonuçlarında önemli etkisi olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz.

    -Önümüzdeki dönemde neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Başta seçimde sürecin öznesi olan siyasal partilerimizin bu konudaki çalışmalarını desteklemek olmak üzere kendi bağımsızlığımızı ve özgünlüğümüzü koruyarak sandıklarda güvenli oy kullanımı ve sayımlarında yer alacağız. 2018 yılında o dönemki AKP iktidarının baskın seçim kararıyla seçime iki ay kalmışken o dönemki muhalefet partilerinin de öncülüğü ile bir araya gelmiş emek demokrasi güçleri, sivil toplum örgütleri Adil Seçim Platformu kurulmuş daha çok seçim gününe odaklanarak sandık güvenliğini esas almıştı. Bu dönemde platformumuz 2018 yılındaki eksiklikleri hataları da görerek 2018 seçimlerinden farklı olarak sürece daha erken başladı. Bu bağlamda sandık güvenliği için yukarıda anlattığım çerçevede hareket ederek oylarımızın sandığa girdiği gibi çıktığı, yurttaşların iadelerinin sandığa adil şekilde yansıdığı, demokratik eşit adil bir seçim sürenin yaşanması için azim ve kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz.

    -Yeni Seçim Kanunu’nu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu seçim kanunu ile var olan adaletsizlik daha da derinleştiriliyor. Kanun zaten demokratik olmayan, eşit ve adil koşulları sağlamayan mevcut seçim sisteminde yapılacak bu değişiklikler var olan sorunları artıracağını söyleyebiliriz. Öncelikle, 2018 yılı Raporu’nda yer alan Adil Seçim Matrisi ile Yasayı (yasa tasarısı halindeyken) karşılaştırdığımızda tespit ettiğimiz 20 eşitsizlik alanında bir iyileştirme olmadığı gibi bu kanun eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini tespit ettik. Bu kanunla demokratik bir seçimin gerçekleşmeyeceği, eşit siyasi mücadelenin güçleştiğini nerdeyse olanaksız hale geleceği, kamu kaynaklarının kullanımında muhalefet aleyhine suiistimallerin artacağı ortadadır. Kanunda seçim barajı indirilmesine rağmen uygulamada ise seçim çevrelerinde yeni ve daha yüksek barajlar konulduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Aslında 12 Eylül’ün darbeci generallerinin isteği ile meclis muhalefetini ortadan kaldırıp mecliste 2,5 partinin yer aldığı, sözde istikrarın korunması adı altında çıkarılan baraj sisteminin tümüyle kaldırılıp yerine darbe öncesinde var olan Milli bakiye sisteminin yeniden konulması gerekirken bu kanunla seçim barajı utancı devam ettirilerek sözde olumlu adım olarak yüzde 7’ye düşürülmüş. Ancak oy dağılımlarında ve milletvekilliği için oy hesaplamalarında tercih edilen D’Hondt sistemi ile kimi illerde fiilen daha yüksek oranlı barajlar konulmuş oluyor. Düzenleme ile uygulamada birinci partiye yarayan sistem inşa edilerek “il barajları” kurulmuş olacak, halkın iradesine ipotek konularak, verdiği oylar hesaplamalarla dağılıma dâhil edilmeyecek. Böylece çok sayıda partinin oyu birinci partiye giderken temsilde adalet sitemine aykırı olarak seçmenin kendi partisine verdiği oylar istemediği bir partinin hanesine yazılarak demokrasiler de azınlığın çoğunluk olma hakkı ortadan kaldırılmakta, çoğulculuk yerine çoğunluğun kendisini dayattığı bir sistem oluşacak. Böylece çok sayıda parti meclisten dışlanmış olacaktır.

    Yine bu yasada seçmen listeleri oluşturulurken son bir yılın bilgilerinin esas alınması öngörülmektedir; dolayısıyla bu düzenlemeyle seçmenin seçim dönemi kayıtlı olması gereken sandığına gidememe durumu ortaya çıkacak ve böylece yurttaşların oy kullanma hakkı ihlal edilmiş olacaktır. Mevsimlik işçiler, öğrenciler, iki adreste kalanlar, evsizler, sığınma evinde kalanlar, tayinle yer değiştirenler, yıl içinde iş değişikliği nedeniyle adres değiştirenler başta olmak üzere hareket halindeki yurttaşların seçime katılmaları zorlaşmış olacaktır. Böylece seçimler yoksullara kapanacaktır. Ayrıca geçen seçim dönemlerinde seçmen kütüklerinde ve adres sisteminde yaşanan suiistimaller ve usulsüzlükler hatırlanırsa bugün, bu düzenleme ile ne gibi sonuçlar yaşanacağını öngörmek zor değil. Parti teşkilatları için getirilmek istenen yeni kurallarla siyasi partilerin seçime katılmaları zorlaştırılıyor. İl ve İlçe Seçim Kurullar başkanları 1950’den bu yana başkanları en kıdemli hâkimlerden seçilirken bu kanuna göre birinci dereceden tüm hâkimlerin katıldığı kura sistemi ile iktidar son 5 yılda partilerinin il ve ilçe örgütlerinde görev yapan avukatları hâkim yaptığını düşündüğümüz seçim güvenliğini ortadan kaldırdığı bir sistemi önümüze koymaktadır. Talimatlı hale getirilmiş yargının hâkimlerinden oluşmuş il ve ilçe seçim kurulu oluşturmayı amaçlamaktadır.

    2018 seçimlerinde Cumhurbaşkanı’nın yetkisini aşarak seçimi adil olmaktan çıkardığını veriler ortaya koyuyordu. Son teklif ile “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine Uyum” gerekçesi ile kanunun yürütülmesi yetkisi Cumhurbaşkanı’na veriliyor. Ancak cumhurbaşkanının bakanlıklar gibi adı seçim yasakları kapsamında sayılıyor. Kanunun 11. maddesinde cumhurbaşkanlığı hükmet sistemine uyum adı altında eski kanunda seçim yasakları kapsamında bakanlık ve başbakanlık sayılırken yeni kanunda bu yasaklar kapsamında “bakan” deyimi geçerken “cumhurbaşkanı” deyimi geçmiyor. Böylelikle cumhurbaşkanı seçimlerde kamu olanakları, devletin, kamunun tüm gücü cumhurbaşkanının seçim propaganda malzemesi olarak kullanmasının önü açılmıştır. Yani kamu kaynaklarının kullanılmasına dair seçim yasaklarının Cumhurbaşkanı’nı kapsamaması var olan adaletsizliği derinleştirecek önemli bir düzenlemedir. Bu düzenlemeyle geçen seçim dönemlerinde seçim yasakları çiğnenerek, sınırsızca ve fiilen kullanılan kamu kaynaklarına yasal kılıf oluşturuluyor.

    Bu yasa ile sandık güvenliğine ilişkin öteden beri var olan endişeler daha da arttı. İktidarın getirmeyi planladığı seçim kanunu seçim kurullarında yer alacak yandaş hâkimlerin olmasıyla bir kez daha seçmende sandığa ve seçime güveninin azalmasına yol açması amaçlanmakta. Sandık kurullarında yer alacak üyelerin görev aldığı partiden üye olma zorunluluğu ise mevcut seçim kanunundaki ittifak anlayışına aykırı bir durumu oluşturmaktadır. İttifak içinde yer alan partiler başta olmak üzere bir seçim bölgesinde sandıkta görevlisi bulunmayan bir partinin görevlisi olarak başka partinin seçmeni görev alırken bu yasa ile ortadan kaldırılması başka sıkıntılara yol açacak yani sandık kurullarına görevli gönderemeyecek parti için eşitsiz adil olmayan bir durumu ortaya çıkaracak.

    Gerçi bu kanunun 11 ve 12. maddesi ana muhalefet partisi tarafından anayasaya aykırılık gerekçesiyle Ana Yasa Mahkemesine (AYM) götürüldü. Bizler “Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu” olarak hem muhalefet partileri hem de toplumun örgütlü örgütsüz tüm kesimleri ile bir kamuoyu duyarlılığı yaratıp AYM üzerinde adil ve eşit bir seçimin ve elbette ki milli iradenin TBMM’ye yansıması pozitif bir duyarlılık oluşturmak için mücadelemize devam edeceğiz.

    -Seçmene bir çağrınız var mı?

    Biz Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu olarak tüm seçmenlerin demokratik hakkı olan seçme hakkının en iyi şekilde kullanmasını, sandığa giren oyun girdiği haliyle çıktığı, halk iradesinin sandığa doğru olarak yansıdığı güvenli bir seçimin yapılması için tüm seçmenlerin öncelikle oylarını kullanmasını, sonrasında ise sandık bölgelerinde hem sandığın güvenliğini sağladığı, hem gizli oy açık sayım ilkesine bağlı olarak sandık başlarında olduğu bir yurttaş seferberliğinin şart olduğunu düşünüyoruz. Bu seçim yasası seçime katılan partilerin kendi aralarındaki iş birliğini engellemeye yönelik olsa bile mevcuttaki yasanın ittifaklara imkân vermesinden hareketle birbirleriyle iş birliğini her düzeyde sürdürmesi gerektiğini düşünüyoruz ve öneriyoruz. Bu bağlamda tüm yurttaşların öncelikle bir yurttaşlık görevi ve hakkı olan oy kullanmayı, kullandığı oya sahip çıkmak için oy kullandığı sandık çevresinde ve okulda olmasını, bir yurttaş olarak oy sayımlarında seçimin gizli oy açık sayım ilkesi ve hakkından hareketle sandık başında olmasını öneriyoruz. Yani seçme hakkının sadece oy kullanmakla başlayan ve biten bir hak olmadığını bu nedenle yurttaşların oylarına sahip çıkmanın da seçmen olmanın gereği ve hakkı olduğunun altını çizerek tüm seçmenleri seçme haklarını tam olarak kullanmaya, sandıklara sahip çıkmaya çağırıyoruz.

    -Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Seçim sürecinin aktif unsurları tabi ki siyasi partilerdir. Siyasi partilerimiz bu sürecin aktif özneleridir. Platformumuz kendini ne siyasi partilerin yerine koymakta ne ayrı bir siyasal merkez olarak görmekte ne de siyasi partilere “ayar verme” gibi bir yaklaşım içindedir. Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu 19 kurum (emek meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, hak arama örgütler, insan hakları kurumları) öteden beri seçimlerde var olan adaletsizlikleri, haksızlıkları, anti demokratik tutumları farkında olan önümüzdeki süreçte bu olumsuzlukların olmaması dileği ile bir araya gelen örgütlü toplum kesimlerinden oluşan sivil ve siyasi partilerden bağımsız bir oluşumdur. Kendi sınırlılıkların farkında olarak yeni seçim yasasının çıkmasından sonra seçim sürecinin adil olması gerektiğine ilişkin genel yaklaşımımız çerçevesinde seçmenlerin aydınlatılması, yurttaş olmanın, demokratik bir hak olan seçme ve seçilme hakkının kullanmalarını ısrarla söyleyip yurttaşlarda sandığa gitmeme eğilimini ortadan kaldırmayı, seçime katılı arttırmayı, en önemlisi sandık güvenliğinde özelliklede bu yasa ile birlikte ortaya çıkacak endişelerin giderilmesi noktasında önerilerde bulunup aktif tutum alacaktır. Sadece uyaran değil öneriler sunan bu önerilerin hayata geçmesi doğrultusunda ısrar eden bir kararlılıkta olacaktır. Partiler arasındaki iş birliğini güçlendirmeye, aralarında iş birliğini güçlendirmeye, dayanışmayı teşvik eden ve arttıran bir tutum içinde olacaktır. Platformun temel amacı olan seçimlerin adil eşit koşullarda yapıldığı, seçmen iradesinin sandığa yansıdığı, seçmen iradesinin gerçek anlamda tecelli ettiği bir seçim sürecine katkı sunmaktır. Bunu siyasi partilerimiz başta olmak üzere örgütlü sivil toplum kuruluşları, aydınlar, sanatçılar özgür ve tarafsız medya kısacası tüm halkımızla birlikte başaracağına olan azim, inanç ve kararlılığı tamdır.

  • Sanatçı Pınar Aydınlar’dan soruşturma yanıtı: Benden Saray sanatçısı çıkmaz, Lenin milyonların önderidir

    Sanatçı Pınar Aydınlar’dan soruşturma yanıtı: Benden Saray sanatçısı çıkmaz, Lenin milyonların önderidir

    Ayça ONURALMIŞ

    Sanatçı Pınar Aydınlar hakkında sosyal medya paylaşımları nedeniyle “MLKP propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. Pınar Aydınlar, “Benden Saray sanatçısı çıkmaz, halkın sanatçısıyım. Lenin, sadece MLKP’nin değil, dünyada milyonların önderidir” dedi.

    Pınar Aydınlar, Medyaport’a yaptığı açıklamada, geçen hafta evde olmadığı sırada polislerin evine geldiğini söyledi. Kalp hastası olan annesinin o sırada evde bulunduğunu ve polisleri gördüğünde stres yaşadığını anlatan Pınar Aydınlar, şöyle konuştu:

    “Annem, benim yurt dışında olduğumu söylüyor. Polisler neden gittiğimi soruyor, dosyada gizlilik kararı olduğunu söylüyor ve avukatlarım da dahil kimseye bilgi verilmiyor. Daha sonra ‘örgüt propagandası’ suçlaması olduğunu öğreniyoruz. Çağlayan Adliyesi’ne savcıya gittik. Savcı bizi karakola gönderdi, orada ifadem alındı. Lenin’in fotoğrafını ve ‘Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz’ sözünü paylaşmamdan dolayı MLKP örgüt propagandası iddiasıyla soruşturma açılıyor. Ayrıca Partizan da dahil gittiğim konserlerdeki fotoğraflarım ve Partizan’dan vefat eden bir yoldaşın anmasını yaptığım için, sosyal medyada ‘Çok üzgünüm’ dediğim için MLKP olarak adlandırmışlar, dosyayı böyle açmışlar. Tamamen sosyal medya paylaşımlarım üzerinden yani.

    Ben ifadede de şunu söyledim; benden Saray sanatçısı çıkmaz, halkın sanatçısıyım, elbette halkın çıkarları için emek veren, mücadele eden kurumların konserlerine katılıyorum, safım burasıdır diye belirttim. Lenin, sadece MLKP’nin değil, dünyada milyonların önderidir, bundan dolayı ifade veriyor olmak bile bir züldür, dedim.”

    ‘MESELE, HALK SANATÇILARINI SİNDİRMEK’

    Meselenin halk sanatçılarını sindirmek olduğuna dikkat çeken Pınar Aydınlar, şöyle devam etti:

    “21 yıldır bu alandayım, bir kere bile geri adım attığım görülmemişken hala bunun üzerinden soruşturma açılmasını kabul etmiyorum. Herhangi bir örgüt propagandası yapmadım, bunu da kabul etmiyorum. İnandıklarımı savundum. Fikir hürriyeti çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Mesele burada nerede durduğumuz, biz halkın yanındayız, halkın değerlerine sahip olanlarla beraberiz. Bizim verdiğimiz mücadele, durduğumuz yer, en kötü günlerde bile sahiplendiğimiz değerler bu kadar aşikarken bunun üzerine bu şekilde gidilmesi, sosyal medyanın bu şekilde takip edilmesi doğru değil. Ben aynı zamanda HDP’nin kültür ve sanat çalışanıyım, Kültür ve Sanat Komisyonu’ndayım. Hala böyle isimlendirmelerin, bu tarz yaklaşımların oturaklı olmadığını herkes görüyor. Son süreçte yargının sosyal medyaya dönük tutumları da ortada. Birilerinin paylaşımlarımıza canı sıkılıyor ve keyfi olarak dosyalar açılıyor. Hiçbir paylaşımımda fikir hürriyetinin dışına çıkabilecek ya da niyeti aşacak bir boyut olmadığı ortada. Mesele tamamen siyasi kararlar, siyasi tutumlar.”

    ‘1 MAYIS’TA VAN’DAYIZ’

    Pınar Aydınlar, Newroz’da alanlarda çok büyük, muhteşem buluşmalar yarattıklarını belirterek, “Beklemediğimiz şeyler değildi, sonuçta sistemin devrimci sanatçılara yönelik tutumu dün neyse bugün de aynı, yarın belki daha şiddetli olacak. Önemli olan bizim tavrımız ve koyduğumuz iradedir” dedi.

    1 Mayıs’ta Van’da olacaklarını söyleyen Pınar Aydınlar, “Çok heyecanlıyım. Van halkıyla, oradaki dostlarımızla buluşacağız, şarkılarımızla türkülerimizle sahnede olacağız. İşçinin, emekçinin bayramında alanları dolduran milyonlar tabi ki çok kıymetli ancak sınıf bilincinin yükseldiği, mücadelenin yükseldiği ve işçi direnişlerinin sahiplenildiği bir 1 Mayıs kızıllığıyla geçmesini diliyorum” ifadelerini kullandı.

  • 20 senedir kaleci antrenörlüğü yapıyor; adeta kaleci fabrikatörü

    20 senedir kaleci antrenörlüğü yapıyor; adeta kaleci fabrikatörü

    Ali ERDOĞAN

    Murat Türksoy, Ankaragücü’nde 1988 yılında 14 yaşındayken kaleciliğe başladı. 11 sene Ankaragücü’nün çeşitli kategorilerinde kalesini koruyan Türksoy, sonrasında ise kaleci antrenörlüğüne başladı.

    Tam bir kaleci fabrikatörü olan Murat Türksoy ile Türkiye Spor Yazarları Derneği Ankara Şubesi’nin 19 Mayıs Spor Kompleksi’ndeki sosyal tesislerde bir araya geldik ve Medyaport.net’e özel açıklamalarda bulundu.

    Ben sordum, Murat Türksoy yanıtladı.

    Kaleciliğe kaç yılında başladınız?

    1988 yılında 14 yaşında eşofmanlarımı alıp Tandoğan’da bulunan Ankaragücü kulübüne gittim. İlk idmana çıktım. Heyecanlı olmama rağmen seçmeleri kazandım.

    Neden kalecilik?

    Her futbolcunun bir idolü vardır. Ben de Galatasaray kalecisi Simoviç ve Rusya’nın Dünyaca ünlü kalecisi Dasayev’i izleyerek başladım.

    İlk kaleci antrenörünüz kimdi?

    Ankaragücü’nde efsane olan, kaptanlığını yapan rahmetli Baskın Sosyal hocamdı. Onu bir kez daha rahmetle anıyorum. Ondan çok şeyler öğrendim.

    Eskiden kaleciler nasıl çalışırdı?

    O dönemlerde kaleci antrenörlüğü yoktu. 2004 yılında başladı. Eskiden takımda topa iyi ve sert vuran futbolcu kaleciyi çalıştırırdı. Pozisyon alma gibi bir şey öğretilmezdi. 2004 yılından sonra kaleci antrenörlüğü başladı. İyi kaleciler yetişti. Yetişiyor da.

    Kaleci Altay Bayındır’ı Murat Türksoy yetiştirdi…

    Kaleciler yetiştirmeye başladığınızı söylediniz. Yetiştirdiğiniz kaleciler kimler?

    Fenerbahçe’de Altay Bayındır, Rizespor’da Gökhan Okkan, Alanyaspor’da Serkan Kırıntılı. Bu üç isim de milli takımda oynadı. Altay hala milli takımda oynuyor. Altay ve Gökhan oynadıkları takımın aynı zamanda kaptanları. Diğer kaleciler ise Koceli’de Bayram Ongun, Afyon Jetspor’da Anıl Mert Topuz ve Kaan Çinkaya şu anda Ankaragücü’nde. En son ise Ankaragücü’nde yetiştirdiğim Halil Bağcı 15 gün önce Finlandiya’nın Helsinki takımına transfer oldu.

    Ankaragücü dışında hangı takımda çalıştınız?

    Adanademirspor 1.ligde iken Teknik Direktör Samet Aybaba ile çalıştım. Genç Muriç’i transfer ettik. Şimdi Süper Lig’de bu takımın kalesini koruyor. Çoğu kulüpten transfer teklifi alıyor. Burada Samet hocanın da hakkını yemeyelim. Türkiye’de genç futbolculara en çok şans veren teknik adam…

    Kalecilik zor mu?

    Futbolda en zor mevki kalecilik. Çünkü bekliyorsun. Diğer futbolcular hep hareket halinde. Bu nedenle oyunu takip ediyorsun. Konsantrasyonunun yüksek olması gerekir. Hata yapmaman lazım. 89 dakika iyi oynarsın, 90’ncı dakikada bir hatadan gol yediğin zaman fatura sana kesilir

    Büyük sorumlulukları var yani?

    Kaleciler hata yaptı mı görülür. Gol kaçıran futbolcu çabuk unutulur. Şu anda kaleciler oyunu yönlendiriyor. Teknik direktörlerin sahada eli ayağı oluyor Çünkü takımlar kalecilerin geriden kurduğu oyunla maçı yönlendiriyorlar.

    Bir kalecide özellik ne olmalı?

    Fizik olmazsa olmaz. Çabuk olmalı. Doğuştan gelen algılama özelliğine sahip olmalı. En iyi algıyı,çalıştırdığım kaleciler içerisinde Altay Bayındır yapıyor. Zamanlamayı, pozisyonu iyi takip ediyor Bu doğuştan gelen bir özelliktir.

    Kaleci için başka bir başarı yöntemi ne?

    Kaleci maç oynamalı. Oynamadan bilemez. Yan topa, ara pasına ve cepheden topa nasıl çıkılacağını maç oynayarak çözer.

    Kaleci Gökhan Okkan da Murat Türksoy’un yetiştirdiği kalecilerden…

    Yerli kaleci mi, yabancı kaleci mi?

    Türkiye’de genç kalecilere güvenmemiz lazım. Alt yapıda genç, yetenekli kaleciler var. Bunlara şans verilmesi gerekir. Bu genç yetenekleri oynatıp, güvenmezseniz kaleci çıkmaz. Fenerbahçeli Altay Bayındır, Trabzonsporlu Uğurcan Çakır, Beşiktaşlı Ersin Destanoğlu, Kayserisporlu Doğan Alemdar… Doğan Alemdar şimdi Fransa 1.lig takımlarından Stade Rennais’de oynuyor. Daha birçok isim var. Ne zaman kaleci antrenörlüğüne önem verildi. Kaleci çıkmaya başladı. Cesur olmak gerekiyor.

    Kulüplere kaleci yetiştirmede ne önerirsiniz?

    Kulüpler planlama yapmalı. Günü birlik olmamalı. Genç kalecileri 3-5 sene sonra nereye taşırız diye eğitimlerine öne vermeli. Yoksa şans eseri kaleci çıkar. Ankaragücü’nde görev yaptığım süre içerisinde bu planlamayı yaptığımız için çok sayıda kaleci yetişti.

    Son söz olarak kalecilere bir öneriniz, tavsiyeniz var mı?

    Kaleci yalnız adamdır. Dört direk arasında bekler durur. Yapacağı bir hata hep gündemde olur. Bu nedenle çok çalışmalarını, hatta özel çalışmalarını tavsiye ederim.

  • Çiğdem Mater çekmediği film yüzünden tutuklandı

    Çiğdem Mater çekmediği film yüzünden tutuklandı

    Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre, Gezi Parkı Davası kapsamında yargılanan ve hakkında ‘kaçma şüphesi’yle tutuklama kararı verilen isimlerden biri olan belgesel yönetmeni ve gazeteci Çiğdem Mater’in duruşmalara katılmak için yurtdışından geldiği ortaya çıktı. Mater’in avukatı Hürrem Sönmez, müvekkilinin bir proje kapsamında Almanya’da bulunduğunu ancak duruşmalara katılmak için ülkeye geri döndüğünü söyledi.

    Bugün karar duruşması görülen Gezi Parkı Davası kapsamında iş insanı Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, davadaki diğer isimler Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi.

    Mahkeme, ‘kaçma şüphesi’ni göz önünde bulundurarak bu isimlerin tutuklanmalarına karar verdi. Ancak belgesel yönetmeni ve gazeteci Çiğdem Mater 15 Şubat tarihinde Almanya’dan geri dönerek Gezi Parkı Davası’nın duruşmalarına katıldı.

    Mater’in avukatı Hürrem Sönmez müvekkilinin bir proje kapsamında Almanya’da bulunduğunu söyleyerek durumun daha önce mahkemeye tebliğ edildiğini söyledi. Sönmez, “Müvekkilim duruşmalara katılmak için İstanbul’a döndü. Buna rağmen ‘kaçma şüphesi var’ denildi ve tutuklandı” dedi.

  • Grup Vardiya’nın yeni albümü ‘Israrla’ yakında çıkıyor

    Grup Vardiya’nın yeni albümü ‘Israrla’ yakında çıkıyor

    1997 yılından itibaren Bilim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı (BEKSAV) bünyesinde çalışmalarını yürüten Grup Vardiya, yeni albümü ile dinleyicileri ile buluşmaya hazırlanıyor. Vardiya’nın “Israrla” isimli albümü 1 Mayıs’tan önce dijital mecralarda ve raflarda yerini alacak.
    6 parçadan oluşan albüm Kurmancî, Kirmanckî ve Türkçe eserlerden oluşuyor. 5 yıllık bir aradan sonra yeni albümünü çıkaracak olan grup, Cizre’de hayatını kaybeden Taybet İnan için yazılan bir besteye de albümünde yer verecek. Vardiya’nın kurulduğu ilk günden bugüne eserlerine ilham kaynağı olan direnişlerden kesitler, “Israrla” albümünde de varlığını koruyor.
    Uzun yıllar direniş alanlarında söylenen; “Dönsün Zulmün Çarkları” isimli marş, Grup Vardiya’nın sesinden tekrar yorumlanacak. Kom Müzik etiketiyle çıkacak olan albüm, çok yakın zamanda tüm dijital platformlar ve albüm olarak müzik marketlerdeki yerini alacak.
    Vardiya, albümün çıkışıyla beraber planlanan albüm tanıtım konserinin hazırlıklarını sürdürüyor. Son albüm çalışmaları ve eski eserleri Haziran ayı içinde canlı olarak seyircisiyle de buluşacak.

    GRUP VARDİYA

    1997 yılından itibaren BEKSAV bünyesinde çalışmalarını yürüten Grup Vardiya, Anadolu’daki farklı kültürleri özümseyip, kendi çalışmalarını bu değerler üzerinden üretmeye çalışıyor. Grup, yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda festival ve konserlere katıldı. Kendini sokaklarda, eylemlerde, grev çadırlarında, üniversite kampüslerinde var eden grup, kitleleri aydınlatan, onların istemlerini, acılarını, özlemlerini gerçekliğiyle yansıtan ve onlarla birlikte en önde yürüyen gerçek aydını yaratmak, gittikçe yabancılaşan topluma, insandan, insanlıktan bir ses verip, bu sesleri çığlığa dönüştürmek istiyor. Grup Vardiya yürüttüğü müzik çalışmalarıyla toplumcu müziğe farklı bir bakış açısı getiriyor. Vardiya Nazım Hikmet’in 100. yaş günü kutlamaları çerçevesinde Nazım Hikmet’in şiirlerinden bestelenmiş şarkılar ve kendi bestelerinin de olduğu bir repertuar oluşturdu. Yurt içi ve yurt dışı konserler verdi.
    Grup 2000 yılında “Buluşma” adlı ilk albümünü çıkardı. Bu albümde grubun bestelediği müziklerle, insanlık adına yarınlar vaad eden sözler, bir bütün olarak dinleyiciye sunuldu.
    İkinci albümü olan “Ellerinde Pankartlar”ı 2004 yılının Eylül ayında çıkardı. İkinci albümde iki temel vurguyu “halkların kardeşliği” ve “halkların mücadelesi”ni ön plana çıkardı. Nazım Hikmet ve Ruhi Su, bu mücadelelerde simgeleşmiş iki isim olarak yer buldu albümde. Grup 2003 yılında “Hedefte İnsanlık Var” single çalışması ve 2017 yılında “Umut Dimdik Ayakta” single çalışması ile müzik hayatına devam ediyor.

  • Büyük ikilem! Atanması ayrı atanamaması ayrı dert…

    Büyük ikilem! Atanması ayrı atanamaması ayrı dert…

    Kübra KÖKLÜ

    Öğretmen atamalarının yetersiz olması nedeniyle intihar eden ve başka bir iş yaparken iş kazasında yaşamını yitiren öğretmenler sıklıkla gündeme geliyor. Ekonominin gün geçtikçe kötüye gitmesiyle beraber atama bekleyen öğretmenler de hiç istemeseler de başka iş kollarına yöneldi. Büyük hayallerle öğrencileriyle buluşmayı bekleyen öğretmenler, bir gün dahi olsa hayallerini gerçekleştiremeden iş kazalarında yaşamlarını yitirdiler. Atama bekleyen bazı öğretmenler ise iktidarın yanlış politikaları nedeniyle de intihara sürüklendi. Mersin’in Tarsus ilçesinde yaşayan ve atanamadığı için seyyar satıcılık yapan 32 yaşındaki Coğrafya Öğretmeni İsmail Karahan girdiği bunalım sonucu hayatına son verdi. Şanlıurfa’nın Birecik ilçesinde yaşayan 28 yaşındaki atanamayan yüksek lisanslı öğretmen Mustafa Kaya ise tabancayla intihar etti. Malatya’nın Yeşilyurt ilçesinde yaşayan ve ataması yapılmayan 23 yaşındaki Beden Eğitimi öğretmeni Fedai Altun da mezarlıkta elektrik trafosu boyarken yaşamını yitirdi. İsmail, Mustafa ve Fedai hayallerini gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldı. Devlet okullarında görev yapmayı bekleyen 15 bin öğretmenin ataması 31 Ocak tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törenle gerçekleştirilirken, 500 bin 41 öğretmenin ataması henüz yapılmadı. 15 bin öğretmenin atamasıyla beraber ücretli öğretmenler işsiz kaldı. Atamalar belli olsa da ücretli öğretmenlere okulun açılmasına bir gün kala işsiz kaldıkları bilgisi verildi.

    ‘ATAMA İŞSİZ BIRAKTI, ATAMASI DA YAPILMADI’

    Ücretli öğretmen iken, atamalar ile işsiz kaldı, ataması da yapılmadı

    Bu yıl işsiz kalan ancak bir sonraki dönem yeniden ücretli öğretmenlik yapmak isteyen ve önlerine bir engel çıkmaması için isimlerini vermek istemeyen 2 ücretli öğretmen ile karşılaştıkları sorunlar hakkında konuştuk. Ataması yapılan öğretmenler için mutlu olduğunu söyleyen Edebiyat Bölümü mezunu 25 yaşındaki ücretli öğretmen, atamaların sıklıkla yapılması gerektiğinin altını çizdi. Ara tatil sonrası okulların açılmasına bir gün kala okul yönetimi tarafından telefon ile aranarak işsiz kaldığını öğrenen ücretli öğretmen, “Ataması yapılan öğretmenlerin emeklerinin karşılığını almasına çok sevindim. Okuldaki dolabımı toplarken çok üzüldüm. Öğrencilerimle vedalaşamadım. Psikolojim bozuldu. İş bulamadım. Ücretli öğretmenliği atanana kadar yapıyordum. Garanti bir iş ya da maaşı iyi bir iş değil. Ücretli öğretmenlik; atama geldiğinde işten atıldığın, nöbet tuttuğunda parasını alamadığın bir meslek. İdari kısımda ise kadrolu öğretmenler kadar saygı gösterilmiyor” diye dert yandı.

    ÜCRETLİ ÖĞRETMENİN MÜDAHALE HAKKI DA YOK!

    Aileleri tarafından okula gönderilmeyen öğrencilerin yok yazılmasına izin verilmediğini ve okul yönetiminin polise bildirmediğini belirterek, “Sınıfımda Afrika’dan gelen bir öğrenci vardı. Yaşından dolayı direkt 4. sınıftan başlatmışlardı. Ancak hiç Türkçe bilmiyordu. Ben de İngilizce bilmiyordum. Ve yönetmelik o çocuğu bir üst sınıfa geçirdi. Yine aynı şekilde dönem ortasında sınıfa Diyarbakır’dan bir öğrenci geldi. O da hiç okula gitmemiş ve aile para cezasını ödememek için çocuğunu okula getirmiş. Ancak yaşı nedeniyle o da 4. sınıftan başladı. Birkaç gün çocuk okula geldi. Sonra aile tekrardan çocuğu devam zorunluluğu ‘yok’ diyerek okuldan aldı” diye anlattı.

    Ücretli öğretmen olmanın zorluklarını, hiçbir haklarının olmadığını da ücretli öğretmen şöyle anlattı: “Ücretli öğretmen olmak yani güvencesiz bir şekilde çalışırken bu gibi olaylara şahit olmak ve bir şey yapamamak çok kötü. Çocuklar korunmuyor. Gerekli önlemler alınmıyor. Yönetim devamsızlık yapan öğrenciyi ‘yok’ yazmamıza izin vermiyor. Kim bilir çocuk nerede? Belki de yaşamıyor ama okulda ‘var’ gözüküyor. Ücretli öğretmenin hiçbir hakkı yok. Veliler ücretli öğretmen olduğunuzu öğrendiğinde hemen yönetime şikâyet ediyor ve işinizden oluyorsunuz. Genellikle veliler ücretli öğretmen istemiyor.”

    ‘ÜCRETLİ ÖĞRETMENLERİN YANINDA İKİNCİ SINIF VATANDAŞ GİBİYİZ’

    2016 yılında İngilizce öğretmenliğinden mezun olan ve yıllardır atama bekleyen 28 yaşındaki ücretli öğretmen ise “Ataması yapılan öğretmenler adına çok sevindim. Ama diğer tarafta ara tatilde sürekli yerime ‘kim gelecek’ diye düşündüm. Çok zor bir durum. Yarı dönemde ücretli öğretmenlik için kadro bulmak imkânsız. Ancak biri askere gidecek ya da doğum iznine ayrılacak da o şekilde bir kadro bulabilirsiniz” diye anlattı duygularını.

    Ücretli öğretmenlik maaşının asgari ücretinin çok altında olduğunu dikkat çeken ücretli öğretmen, “Bizler tarla işçileri gibiyiz. Okulların tatil edildiği günler ve resmi günlerin parası maaşımızdan kesiliyor. Okulda çalışırken koronavirüse yakalandım. Ve o günlerin parası da maaşımdan kesildi. Haftada bir ya da iki kez nöbet tutuyoruz. Nöbet tutmayı sorun etmiyorum. Ancak kadrolu öğretmen nöbet tuttuğunda parasını alıyor. Ama ben alamıyorum. Kendimi kadrolu öğretmenlerin yanında ikinci sınıf vatandaş olarak görüyorum. Bunun nedeni de devletin bana sunduğu koşullar. Ücretli öğretmen olduğunuzu veliler öğrendiğinde de büyük sorunlar çıkmaya başlıyor. ‘Öğretmen bir şey bilmiyor’ diye şikâyette bulunuyorlar. Kadrolu öğretmenlere İlçe Milli Eğitim ve Bakanlık tarafından geziler ve yemekler düzenleniyor, Buralara da ücretli öğretmenler davet edilmiyor” ifadelerini kullandı.

    ‘ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK DERİN BİR SÖMÜRÜ ALANI’

    Eğitim-Sen İstanbul 5 No’lu Şube Başkanı Özer Tuncer ise atama bekleyen de yaklaşık 550 bin öğretmenin bulunduğuna dikkat çekerek, bunun çok büyük bir sayı olduğunu, bunun da iktidarın politikalarından kaynaklandığını söyledi. “İktidar politikalarını daha sağlıklı, planlı ve programlı yapsaydı atama bekleyen öğretmenler sıkıntı yaşamazdı” diyen Tuncer, atama bekleyen öğretmenlerin bir an önce atanmasını istedi.

    Ataması yapılmayan öğretmenlerin bu süreçte kendilerine başka bir iş, istihdam alanı oluşturmak zorunda kaldıklarına da dikkat çeken Tuncer, “Ve bu arkadaşlarımızı sonra bu işlerde kaybediyoruz. İş kazalarında öldüklerini duyuyoruz. Atama beklerken iş bulamayıp umudunu kaybeden, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan öğretmenler ise intihar ediyor. Atama bekleyen bu kadar öğretmen arkadaşımız varken okullarda insanlık dışı, aşırı sömürüye açık olan ücretli öğretmenlik uygulaması devam ediyor. Bu, çok büyük bir çelişki” dedi.

    550 bin öğretmen atama beklerken kuralsız, güvencesiz ve anayasaya aykırı bir şekilde çalıştırılan öğretmenlerin bulunduğunu yineleyen Tuncer, “Ben de İstanbul’da bir lisede öğretmenlik yapıyorum. Yan sınıfımdaki öğretmen ücretli öğretmen ve ben atandığım için onunla aynı ücreti almıyoruz. Ücretli öğretmenlerin ellerine 2 bin 500 TL gibi para geçiyor. Ücretli öğretmenlik, derin bir sömürü alanı. Atama bekleyen bütün öğretmen arkadaşlarımızın ataması yapılsın. Atama yapıldıktan sonra da ücretli öğretmenlik ortadan kaldırılsın” diye konuştu.

  • Bakanlık, ‘var’ diyor, vatandaş kuduz aşısına ulaşamıyor

    Bakanlık, ‘var’ diyor, vatandaş kuduz aşısına ulaşamıyor

    Kübra KIRIMLI

    Piyasada yaşanan ilaç ve aşı krizi devam ediyor. Ankara’da 1,5 yaşındaki çocuklarını köpek ısıran Kartal ailesi, kuduz aşısını bulamıyor. Çocuğun babası Can Kartal, “İlk doz aşıyı Ankara Araştırma Hastanesi’nde yaptırdık. Bize ‘İkinci doz için gelmeden arayın. Eğer burada yoksa başka hastaneleri gezersiniz.’ dediler. Bu durum karşısında Sağlık Bakanlığı’nı aradım. Anladığım kadarıyla aşı yok” dedi. Ankara Eczacı Odası Yönetim Kurulu Üyesi Eczacı Berna Yücel Mintaş ithal aşı ve ilaçlarda sorunun devam ettiğini ifade ederken, Sağlık Bakanlığı’ndan ulaştığım bir yetkili “Stok sorunu yok. Aşı var” diyor. Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu Başkanı Uzman Dr. Nasır Nesanır ise “Kuduz aşıları tam doz uygulanmalı” diye uyarıyor.

    ‘2 HASTANE GEZDİK, AŞI YOKTU’

    Ankara Batıkent’te 16 Nisan günü 1,5 yaşındaki oğullarını köpek ısıran Kartal ailesi, ilk olarak yakınlarında bulunan Yenimahalle Hastanesi’ne, oradan da bir özel hastaneye giderek, kuduz aşısı bulamadıklarını anlatıyorlar. Çocuğun babası Can Kartal, “İlk doz aşıyı 16 Nisan günü Ankara Araştırma Hastanesi’nde yaptırdık. Hastanedeki yetkili ‘İkinci doz için gelmeden arayın. Biz de yoksa diğer hastaneleri gezersiniz’ dedi. Biz zaten Ankara Araştırma Hastanesi’ne gitmeden yakın yerde bulunan Yenimahalle Hastanesi ile bir özel hastaneye gittik. Oralar da aşı yoktu” diyor.

    ‘BİR ÇOCUĞA 3. DOZ AŞIYI UYGULAMADILAR’

    Kuduz aşılarının 4 doz uygulanması gerektiğini söyleyen Can Kartal, hastanede tanık olduğu aşı krizini şöyle anlatıyor: “Biz oğlumuza ilk doz aşıyı yaptırırken, bir aile daha aynı sebepten hastaneye geldi. Çocuklarını kedi ısırmıştı. Öncesinde 2 doz aşılarını yaptırabilen bu aileye 3. doz aşıyı yapmadılar. Aşının bulunmadığını söylediler o aileye”.

    ‘SAĞLIK BAKANLIĞI’NI ARADIM, DÖNÜŞ BEKLİYORUM’

    Tüm bu sebeplerden ötürü Sağlık Bakanlığını aradığını ifade eden Can Kartal, “Bana kayıt oluşturduklarını, dönüş yapacaklarını söylediler. Ama benim anladığım kadarıyla ellerinde aşı yok.” diyor. Ardından Ankara’da tüm il ve ilçe hastanelerini arayıp aşının olup olmadığını sorduğunu ifade eden Kartal, “ Her yeri aradım aşı yok. Size ulaştım ki gündem olsun. Belki bu şekilde bizi görüp aşıyı tedarik edebiliriz diye düşündüm” diyor.

    ‘YURTDIŞINA BAĞLI İLAÇ VE AŞIDA SIKINTI DEVAM EDİYOR’

    Piyasada kuduz aşısının bulunup bulunmadığını sormak için konuştuğumuz Ankara Eczacı Odası Yönetim Kurulu Üyesi, Berna Yücel Mintaş, ilaç krizinin devam ettiğini hatırlatıyor. Mintaş, “Aslında her yıl olmayan ilaç, bu sene daha da yok olmaya başladı. Biz ilaç-fiyat kararnamesi açıklandıktan sonra kriz biter diyorduk. Ancak beklediğimiz gibi olmadı. Halen piyasada bulunmayan ilaçlar var. Bu kriz elbet Aralık-Ocak aylarında yaşanan gibi derin değil, ancak örneğin halen piyasada çocuk şuruplarının bir kısmı da yok” diyor.

    ‘KUDUZ AŞISI YOK’

    İnsülin ve tedariki yurtdışından yapılan ilaçlarda sıkıntının devam ettiğini sözlerine ekleyen Mintaş, kuduz aşısına dair şunları söylüyor. “Kuduz aşısı eczanelerden temin edilmiyor. Sağlık Bakanlığı’nın kendisi aşının dağıtımını yapıyor. Aşıyla Önlenebilir Hastalıklar Daire Başkanlığı’na bağlı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Hastanelere alıyor aşıyı. Hastanelerden direkt dağıtım yapılıyor. Kuduz aşısıyla ilgili şu an bir sorun var. Söylediğim gibi sorumlu biz değiliz burada. Sebebi ellerinde olmamasından mı yoksa ruhsatla ilgili bir sorun mu bilemiyorum. Ancak aşı tedarikinde bir sorun yaşanıyor.”

    ‘KUDUZ AŞILARI TAM DOZ UYGULANMALIDIR’

    Konuya dair bilgisine başvurduğum TTB Halk Sağlığı Kolu Başkanı Dr. Nasır Nesanır, “Isırma vakalarında kuduz aşıları tam doz uygulanmalıdır. Hatta aşının yanında antikor uygulanması da gerekir” diye uyarıyor.

    BAKANLIK: ‘AŞI VAR’ DİYOR 

    Kuduz aşısına dair Sağlık Bakanlığı’ndan bir yetkiliye ulaşıyorum. Görüştüğüm yetkiliye Kartal ailesinin yaşadıklarını anlatıyorum. Ellerinde aşının var olup olmadığını sorduğum yetkili, “Gerekli yerlerle görüştüm. Stoğa dair bir sorun görünmüyor” diyor.