Yazar: medyaport net

  • Güvenlik görevliliğinden Dünya Boks Şampiyonluğu’na uzanan yol!

    Güvenlik görevliliğinden Dünya Boks Şampiyonluğu’na uzanan yol!

    Dünya Boks Şampiyonası’nda 81 kiloda altın madalya kazanan 39 yaşındaki Şennur Demir, “Bir kadın kendisine hedef koydu ise her engelli aşar ve başarır. Spora yeni başlayanlara benim hikayemi anlatsınlar yeter” dedi.

    İstanbul’da 8-20 Mayıs tarihleri arasında yapılan Dünya Kadınlar Boks Şampiyonası’nda 5 sporcumuz altın madalya ile takım halinde bir ilki başarıp şampiyon olurken, bu sporcular arasında yer alan ve altın madalya kazanan Şennur Demir, “Lise mezunu olduğum için Kredi Yurtlar Kurumu’nda güvenlik görevlisi olarak hem işe hem de boksa başladım” dedi.

    Bartın’da yaşayan 39 yaşındaki altın madalyalı kadın boksörümüz Şennur Demir ile telefonla görüştük.

    Demir’e, Medyaport.net için sorduğumuz sorular ve yanıtları şöyle:

    Boksa nasıl başladınız?

    Kickboks yapıyordum. Bu branş olimpik olmadığı için eski milli boksörlerden Ferhat Kurnuş’un, “Şennur sen iri yapılı ve güçlüsün. Boksa başla. Hem de olimpik” sözü üzerine 27 yaşında boksa başladım. Böylece bir hayal yolculuğum başladı.

    Aileniz karşı çıktı mı?

    Öncelikle gizli gizli gittim. Annem öğrenmişti karşı çıktı ve babama “Bu kızın bir yeri kırılıp sakat kalacak” diye şikayet etti. Babam da “Bırak kendi ayakları üzerinde dursun” yanıtını verdi. Hatta annem benim Türkiye Şampiyonasına gitmemi istemedi. Ben de Bartın Kredi Yurtlar Kurumu’nda güvenlik görevlisi olarak çalıştığım için, ‘yurtta akşam arama var’ deyip, Türkiye şampiyonasına gittim ve birinci oldum.

    Güvenlik görevlisi olarak kaç yıl çalıştınız?

    Lise mezunu olduğum için Bartın Kredi ve Yurtlar Kurumu’nda güvenlik görevlisi olarak başladım işe. 5 yıl çalıştım. Çalışırken, Bartın Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’na kayıt oldum. Hem okudum, hem de boks yaptım. Okulu bitirdikten sonra Ankara Etimesgut ilçesine atamam yapıldı. Şimdi Beden Eğitimi öğretmenliği yapıyorum. Fenerbahçe’nin sporcusuyum.

    Sakatlık geçirdiniz mi?

    Boksta sakatlık çok yaşanır. 2014 yılında ön çapraz bağlarım koptu. Hatta bileğim de kırılmıştı, bu nedenle iki yıl uzak kaldım ringlerden. 2016 yılında yapılan Dünya Şampiyonasına katılıp üçüncü olarak bronz madalya kazandım. Yine aynı yıl yapılan Avrupa Şampiyonasında da bronz madalya aldım. İstanbul’da yapılan Dünya Şampiyonası öncesi menüsküs rahatsızlığım vardı. Sakat sakat yarışıp, altın madalya kazandım.

    Sırayla madalya kazandığınızı görüyorum…

    Evet, öyle oldu. 2016 yılında dünya üçüncüsü, 2018’de Dünya ikincisi, 2022’de Dünya şampiyonluğu… Madalya basamaklarını sırasıyla çıktım. Bu süreç içerisinde Avrupa Şampiyonasında iki bronz, Avrupa Birliği Şampiyonasında bir altın, bir gümüş madalya kazandım.

    Ya olimpiyatlar?

    Her sporcunun olduğu gibi benim de hayalim olimpiyatlara katılmak ve madalya kazanmaktı. Bu nedenle 81 kiloda kota olmadığı için 7 kilo verip 75 kiloya düştüm. Ancak şanssız bir şekilde rakibime yenilip 2020 Tokyo olimpiyatlarına gidemedim. Şu anda 39 yaşında olduğum için 40 yaşı bizim son durağımız. Çünkü kural bu. 5 sene daha boks yapardım. Tek üzüntüm olimpiyat madalyası almadan boksa veda etmem olacak.

    Son nokta ne zaman olacak?

    Dünya şampiyonası öncesi menüsküs rahatsızlığım vardı. Ancak şampiyonaya az bir süre kaldığı için ameliyat olmadım. İyi ki olmamışım. Olsaydım katılamaz ve altın madalyayı kazanamazdım. Ameliyat olup, Ekim ayında yapılacak Avrupa Şampiyonasına katılıp, altın madalya kazanarak ringlere veda etmek en büyük amacım.

    Bazı çevreler kadının spor yapmasına karşı çıkıyor. Bu konudaki görüşünüz ne?

    Bir kadın kendine hedef koydu ise yaşı, giyimi ne olursa olsun önüne konan engelleri aşar. Yeter ki mücadele etsin. Biz kadınların başarısındaki temel neden çalışmak ve kim ne söylerse söylesin doğru bildiğimiz yolda ilerlemektir. Biz spor yapıyoruz. Türkiye’nin başarısı için canla başla mücadele ediyoruz. Kadının spor yapmasına karşı çıkanlar kendilerine baksın.

    Son sözleriniz nedir?

    Madem kadınlar eleştiriliyor. İnadına hangi yaşta olurlarsa olsunlar, spor yapmalıdırlar. Anneler benim hikayemi okuyup ve okutup, kızlarını mutlaka spor yapmaya göndermelidirler. Hiçbir spor ayrımı yapmadan kadınlarımız spor sahalarında ve salonlarda olmalıdırlar.

  • Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul: ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu ve Yönetmelik telafisi güç zararlara yol açacaktır’

    Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul: ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu ve Yönetmelik telafisi güç zararlara yol açacaktır’

    Ayça ONURALMIŞ

    Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, siyasal iktidarın meşruiyetini yitirdiği, taban desteğini kaybettiği bir dönemde Öğretmenlik Meslek Kanunu’nu çıkarttığını söyledi. Öğretmenleri basamaklandıran, ayrıştıran bir kanunla karşı karşıya olunduğuna dikkat çeken Kurul,Öğretmenlik Meslek Kanunu ve eğitim emekçilerinin sorunlarını Medyaport’a değerlendirdi…

    -Öğretmenlik Meslek Kanunu neler getiriyor?

    Öğretmenlik Meslek Kanunu, içeriği itibariyle yeni bir kanun değil. 2004-2005 yıllarında denenmiş ve Anayasa Mahkemesi, eşitlik ilkesine aykırı olduğu için bazı maddelerini iptal etmişti. Halen yürürlükte olan bu yasa gereği bir kez sınav yapılmış, sınavlar bir daha da yapılmamıştı. Bu sınavla uzman öğretmen olan 85 bin civarında öğretmen var sistemde. Diğer öğretmenlerle aynı işi yapmalarına karşın uzman öğretmenlere eşit işe eşit ücret ilkesine aykırı biçimde fazla maaş ödendi. Yani diğer öğretmenlerin MEB’den alacağı var. Siyasal iktidar yıllarca bekledi ve şimdi meşruiyetini yitirdiği, taban desteğini kaybettiği bir dönemde 1 milyona yakın öğretmene yeni bir düzenleme sunmuş gibi Öğretmenlik Meslek Kanunu diye 13 maddelik yasa çıkarttı.

    Diğer meslek kanunlarına baktığınızda çok geniş bir çerçeveden hem özel sektördeki hem de kamudaki tüm emekçileri kapsıyor. Kamudaki öğretmenlerin “geçinememeleri, demokratik haklarını kaybetmeleri gibi, özel okullarda, özel rehabilitasyon merkezlerinde, özel özel eğitim merkezlerinde de çok ciddi sorunlar var. Ama bu kanun 13 maddeden oluşuyor, ilk 2-3 madde zaten tanımlar, son 2 madde de yürürlük maddesi; yani gerçekte birkaç maddelik bir kanun. Kanun değil, öğretmenleri bölmek, eşitsizlik yaratmak ve siyasal kayırmacı, akraba kayırmacı bir düzenleme oluşturmak için “proje” adeta.

    “YÖNETMELİĞİNİN İPTALİ İÇİN DANIŞTAY’A BAŞVURDUK”

    Bu kanun son Milli Eğitim Şurası’nda kararı alınan ve çok hızlı bir biçimde TBMM’den muhalefet partileri ve Eğitim Sen’in ciddi itirazına karşın geçirildi. Yasanın eğitim alanında yaratacağı tahribatı ve çalışma barışını nasıl bozacağını anlatmak için hem söylem hem de Türkiye’nin her ilinde eylemler düzenledik. TBMM’nin önünde yapacağımız basın açıklaması engellenince MEB önünde basın açıklaması yaptık. Ancak MEB sözlerimize kulağını tıkadı. Randevu taleplerimize yanıt vermedi. Ana muhalefet partisi CHP Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun iptali için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Bu yasaya dayalı olarak çıkarılan Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları Yönetmeliğinin iptali için Sendika olarak Danıştay’a başvurduk.

    Kapitalizm hep ayrımlarla yürür. “İnsanlar arasında eşitsizlikleri nasıl yaratabilirim, onları bölüp yönetirim, tahakküm ilişkilerini nasıl güçlü hale getiririm, nasıl ayrımcılıklar yaratabilirim” diyen bir mantıkla böl-yönet, böldüklerini birbirine düşman haline getir, çalışma barışını boz, emekçiler arasında rekabeti derinleştir diyen bir yaklaşımı var. Eğitim alanında bunu çok net biçimde gördük. Zaten öğretmenler, önce ücretli öğretmen oldu, 85 binin üzerinde ücretli öğretmen var ve bunların arasında eğitim fakültesi mezunu olmayan, pedagojik formasyonu olmayanlar var ve nasıl işe alındıklarını da bilmiyoruz. Torpil, kayırma gibi şeylerin bu süreçte çok fazla olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda ücretli öğretmenlerin çok ciddi mağduriyetleri var. Ücretli öğretmenler 10 ay çalıştırılıyorlar, emekli olup olamayacakları belli değil, güvenceden yoksunlar. Ücretli öğretmenlerin işsizlik nedeniyle bir ayağı ataması yapılmayan öğretmenler arasında diğer ayağı ise okulda ancak güvencesiz biçimde. Çok uzun çalışma saatleriyle işin içinde olmalarına rağmen asgari ücretin altında maaş alıyorlar ve gelecekleri belirsiz.

    “ARTIK KADROLU ÖĞRETMENLER DE GÜVENCEDE DEĞİL”

    Bir de genç öğretmenlerden oluşan sözleşmeli öğretmenler var. Azami 4 yıl (3+1) sözleşmeli kadroda kalıp sonra kadroya geçiş yapabilecek genç öğretmenler var ki bunların da çok büyük bir kısmı AKP-MHP iktidar bloğu döneminde alındı. Bir de kadrolu öğretmenler var, görece güvenceli gözüküyor ama biliyorsunuz bir OHAL dönemi yaşadık, bu dönemde kadrolu, sözleşmeli diye bakılmadı, 37 binin üzerinde öğretmen ve 7 bin civarında akademisyenin işlerine bir gecede kurum kanaatleriyle son verdiler. O yüzden artık kadrolu öğretmenler de güvencede değil. Şimdi bu 3 ayrımın yanında bir de kadrolu öğretmenleri kendi içlerinde 3 parçaya ayırıyorlar, ÖMK ile. 10 yıla kadar deneyimi olan, genellikle yaşları 25-35 arasında olan, aynı zamanda üniversiteden getirdiği taze bilgileri de barındıran genç öğretmenleri cezalandıran bir durum olarak “öğretmen” dendi onlara. Bunlar hiyerarşinin en altında olan grup ve bu grup güvencesizleştirmeye de çok açık. Çünkü uzman öğretmen ve başöğretmen diyerek maaş bakımından güçlü kadrolar yaratıyorsunuz. Bu güçlü kadroların karşısında onları zayıflatıyorsunuz. Daha eşitsiz hale getiriyorsunuz ve onlarla diğerleri arasındaki maaş farkını çok fazla açıyorsunuz. Sonra 10 yıllık kıdemin arkasından uzman öğretmenlik kurslarına katılmış ve orada yapılan sınavdan geçmiş öğretmenleri uzman öğretmen diye atıyorsunuz. Yüksek lisans ve doktora yapmış olanları da sınavsız şekilde uzman öğretmen yapıyorsunuz. Aynı şey başöğretmen için de geçerli ama ücret daha yüksek, onlara brüt 2 bin 500 lira ödeniyor, uzman öğretmenlere bin 600 lira. Öğretmenlerin arasına ayrımlar koydular, öğretmenlere apolet takıyorlar, benzer işleri yapmalarına karşın maaşları farklı eğitim emekçileri yarattılar ve şimdi “Biz öğretmenler için bir şeyler yapıyoruz” diyorlar. Biz de şunu söylüyoruz; bu bir meslek kanunu değil. Özel sektör öğretmenleri çok ciddi bir mobbing ve asgari ücretin altında ücretlerle karşı karşıya. Aynı zamanda 10 ay çalıştırılıyorlar, güvenceleri yok. Özel okullardaki öğretmenleri dahil etmeyen bir meslek kanunu olamaz. Ayrıca öğretmenlerin ücretleri başta olmak üzere çok ciddi sorunları var.

    “İŞSİZLİK KAPİTALİZMİN YAPISAL BİR SORUNU”

    Disiplin yönetmelikleri iktidardan yana şekilde işliyor, öğretmenlerin okullardaki fiziki imkânları yeterli değil. Bir öğretmene 54 öğrencili bir sınıf verdiğinizde adeta 3 öğretmenin işini tek maaşa bir öğretmene yaptırabiliyorsunuz. Burada ciddi bir sömürü olduğunu görüyoruz.

    Böylece öğretmenleri 3 parçaya bölünce ve buna ücretli ve sözleşmeli öğretmenlerin ve dışarıda bekleyen 700 bine yaklaşan işsiz öğretmenlerin varlığıyla kadrolu öğretmenler kendini tehdit altında hissediyor. Aynı zamanda özel okullardaki öğretmenler de yerlerine herhangi biri geçebileceği için kendilerini güvende hissetmiyorlar. İşsizlik kapitalizmin yapısal bir sorunu, öğretmen işsizliği de bu sorunun önemli bir kısmını oluşturuyor.

    “EĞİTİM HAKKI ORTADAN KALDIRILMIŞ DURUMDA”

    -Kalabalık sınıflar öğrenciler açısından hangi sorunlara neden oluyor?

    Öğrenciler açısından da şöyle bir durum var, Anayasa’ya göre, tüm yurttaşlar eşittir, kamusal hizmetlerden eşit biçimde yararlanmaları gerekir. Ama bir yerde özel okul sistemi yaratmışsınız, 15-20 öğrencilik sınıflar. Bunlara teşvikler veriliyor. Bir yanda devlet okulları arasında eşitsizlikler büyütülmüş, ayrıcalıklı devlet okulları var; örneğin proje okulları, örneğin başına “Anadolu” kavramını ekleyip ama onun da içinin boşaltıldığı ayrıcalıklı akademik liseler oluşturulmuş. Liseler arasında imam hatip liseleri ayrı, mesleki teknik liseler ayrı… Bütün bu liseleri birbiriyle yarıştırır hale getirdiler. Çocuklar birbirlerinden farklı nitelikte eğitim alıyorlar. Yani eğitim hakkı ortadan kaldırılmış durumda. Peki Anayasa’nın size verdiği görev, tüm kamu hizmetlerini yurttaşlar arasında ayrım yaratmadan herkese eşit ve eşdeğer bir yaklaşımla sunmak değil mi? Bunu sergileyemediğiniz için de kent yoksullarının çocuklarının olduğu okulların nüfusu çok fazla. Ben İstanbul’da 3 bin 500 öğrencili ilkokullarla karşılaştım. İçinde mülteci çocukların da olduğu okullar bunlar. Bu okulların içerisinde çocukları toplumsal cinsiyet rollerine göre yetiştiriliyorlar, bu çocuklar ana dilinde eğitim alamıyor, zorunlu din dersine tabi tutuluyor. Özellikle kent yoksullarının yaşadığı okullarda eşitsizlikler, baskılar, ayrımlar çok daha fazla ve öğrenim koşulları yeterince oluşturulmuş değil. Engelli çocuklar var, özel eğitim alması gereken çocuklar var, kaynaştırma öğrencileri var. Bunların sorunları var. 54 öğrencili bir sınıfta, öğrencilerin her biri biraz konuşsa diğerlerinin dikkati dağılıyor, öğretmene yeterince ulaşamıyorlar, öğretmen ders sırasında çocuklara birer dakika bile ayıramıyor. Oysa anadili farklı olan çocuklarla daha fazla ilgilenmesi gerekecek, otizmli çocukla özel olarak ilgilenmesi gerekecek. Eğitim sisteminin yavaşlamaya ihtiyacı var ama sınav odaklı sistem nedeniyle öğretmenler sınıfta 5-6 çocuğun eğitimine yönelik bir yarışın içerisindeler performans nedeniyle. Bu da diğer çocukların nitelikli eğitim almasını engelliyor.

    “ÖĞRETMEN MAAŞLARINA ENFLASYONUN ÜZERİNDE ARTIŞ YAPILMALI”

    -Öğretmenlik Meslek Kanunu, ne gibi olumsuzluklar barındırıyor?

    Enflasyon rakamlarına bakıldığında öğretmen maaşlarının son birkaç ayda eridiğini görüyor ve yaşıyoruz. İster genç ve ister deneyimli bir öğretmen olsun geçim sorununu yaşıyor. Bu yaşa ve kıdeme bakılmadan Temmuz maaşlarının enflasyonun üzerinde artırılması gerekiyor. Elektrik, doğal gaz, iletişim giderleri, kira, mutfak harcamaları, temizlik malzemeleri fiyatları çok artmış durumda. Öğretmenlerin tamamının maruz kaldığı ağır ekonomik koşullar nedeniyle tümünün maaşlarında enflasyonun üzerinde bir artış yapılması gerekiyor. Ancak siyasal iktidar tüm eğitim emekçilerini düşünmüyor, destek ve idari personeli, özel okul öğretmenlerini dışarıda tutuyor, tüm öğretmenleri düşünmüyor, evi barkı olmayan genç öğretmenleri düşünmüyor, sadece kendi eleyeceği ve seçeceği, sayısının bilmediğimiz bir öğretmen grubunu kariyer sistemi ile ücretlendirmek istiyor.

    Aday öğretmenlik için merkezi sınavı kaldırdılar, liyakati değil sadakati dikkate alacakları Aday Öğretmenlik Değerlendirme Komisyonu oluşturdular. Üstelik aylıktan kesme ve kademe ilerlemesi durdurma cezasını almamış olma gibi bir kriter koyarak. Bugün mesleğini etik bir biçimde yapmak isteyen, itiraz eden her öğretmen bu cezaları alabilir. Çünkü eğitim emekçilerine şu söyleniyor: “Karşılaşma, konuşma ve karışma!” Yine uzman ve başöğretmenlik sınavlarına giriş koşullarından biri de “kademe ilerleme cezası almamış olmak”, yani siyasal iktidar ve MEB için önemli olan “kendisine boyun eğen öğretmenleri” ödüllendirmek. Öğretmenler bu düzenleme ile sadece bugün değil gelecekte de ekonomik, demokratik ve özlük haklarını yitirecekleri bir sürecin içine itiliyorlar.

    “MUHALİFLER BAŞÖĞRETMENLİK VE UZMAN ÖĞRETMENLİĞE BAŞVURAMAYACAK”

    Öğretmenlik Meslek Kanunu’na diğer sendikalar kariyere, sınava odaklı değil de kıdeme odaklı bir sistem getirilebilir şeklinde itirazlarda bulundular ama biz kıdemin de genç öğretmenlerin ekonomik güçlüklerini dikkate alan bir zeminden değerlendirilmesini talep ediyoruz. Çünkü enflasyon deneyimli mi deneyimsiz mi diye bakmıyor. Bu koşullarda herkes hayatta kalmaya çalışıyor, bu nedenle “eşit işe eşit ücret” diyoruz. Ama siyasal iktidar, uzman öğretmen ya da başöğretmen kimdir, nedir de diğer öğretmenden farklı ne tür işler yapacak? Bu tanımlanamıyor, çünkü öğretmenlerin tamamı benzer işleri yapıyorlar.

    Düşünün, başöğretmen, uzman öğretmen ve genç öğretmen aynı okulda, aynı öğrencilerle karşı karşıya olacaklar. Aynı müfredatı verecekler, aynı ölçme ve değerlendirme yöntemlerini uygulayacaklar, aynı öğretim yöntem ve teknikleriyle derslerini verecekler. Nasıl farklandıracaksınız? Farkı sadece şöyle yapabilirsiniz; okulun içini demokratikleştirirsiniz. Öğretmenler birbirini yetiştirir hale gelir. Okul içinde zümreler, çalışma grupları oluşur, genç öğretmenin yaşlı öğretmene öğreteceği şeyler vardır, kıdemli öğretmenin genç öğretmene öğreteceği şeyler vardır, okulun içinde dayanışmayı, birlikte çalışmayı, el birliğini ördüğünüzde gerçek anlamda nitelik ortaya çıkar. Ama şu an ne yaptılar? Örneğin, kademe ilerlemesi cezası almamak gibi bir koşula bağladılar. Yani kendileriyle çelişen, muhalif öğretmenlere bir küçük ceza verip onun başöğretmenlik ve uzman öğretmenliğe başvuramamasına neden olacak bir durum yaşanacak.

    “3600 EK GÖSTERGE, 20 YILDIR GASP EDİLEN HAK”

    -Öğretmenlik Meslek Kanunu ile öğretmenlere 3600 ek gösterge verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Öğretmenlik Meslek Kanunu’nda 3600 ek gösterge hakkı var ama çok eksik. Hem siyasal iktidar hem de muhalefet bu konuyu çözme sözü verdi. Yani iktidarı da muhalefeti de zaten 3600 ek göstergeyi çıkartacaktı, onda bir sorun yok. Zaten siyasal iktidar öğretmenlerimizin bu hakkını 20 yıldır gasp etmişti, o hakkı 20 yıl sonra verdiler. Neden 20 yıldır emekli öğretmenlerimizi çok düşük ücretlere mahkûm eden bir yaşam sürdürmelerine yol açtılar? Neden bunu bugün yapıyor? Bunun bir seçim yatırımı olduğu çok net bir biçimde görüyoruz. Yani öğretmenlerimize bu bakımdan da borçlular. Şunu açık ve net biçimde görüyoruz: bir yanda geçim derdinde olanlar, diğer yandan seçim derdinde olanlar. Öte yandan bu hak neden 1. derece öğretmenlere tanınıyor da çeşitli nedenlerle birinci dereceye ulaşamamış, ulaşamayacak olanlar bu haktan yararlanmıyor. Neden okullarda, il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinde eğitim için, öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz için çalışmakta olan yardımcı, destek ve teknik hizmetlerden sorunlu eğitim emekçileri yararlanamıyor bu haktan? Eğitim bir ekip işidir, eğitim alanında çalışan tüm eğitim emekçilerinin emekliliklerinde insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmesi için daha geniş bir düzenlemeye gereksinme vardır.

    3600 ek gösterge de ancak 2023 Ocak ayından itibaren geçerli olacak. 3600 ek göstergeyi alamadan emekli olmuş öğretmenlerin durumu hala belirsiz, orada da bir haksızlık söz konusu olabilecek. “Neden 1. derece?” konusu gündeme gelecektir. İnsanlar çeşitli nedenlerle daha erken emekli olabilirler, o dereceyi alamadan emekli olmak zorunda kalanların durumu belirsizliğini koruyacak. Dolayısıyla tüm emeklileri kapsayacak bir düzenlemeyi talep etmek yerinde olacaktır.

    “SESSİZ, BOYUN EĞEN BİR ÖĞRETMEN YARATILMAK İSTENİYOR”

    -Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları Yönetmeliği’ne ilişkin neler söylersiniz?

    Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik kariyer Basamakları Yönetmeliği’nin iptali için Danıştay’a başvurduk. Öğretmenlik Meslek Kanunu’na ilişkin itirazlarımızın büyük bir kısmı bu yönetmelik için de geçerli. Bir yönetmelikle aday öğretmenlik değerlendirme sınavını ortadan kaldırdılar. Sınav yok ama yerine bir komisyon kurdular, ki bu komisyonun da yine mülakatlarda olduğu gibi, çok ayrımcı bir işleyişle öğretmenleri iktidarın tanımladığı “yerli ve milli” öğretmenle diğer öğretmenleri ayrıştıracak bir süreç örerek de ayrımcılık üreten bir yasayla karşı karşıyayız. Dolayısıyla öğretmenler şu an “Sessiz kalayım, hiçbir şeye itiraz etmeyeyim, okul müdürü ne derse uyayım, derse girip çıkayım” diyen kişilere indirgendi. Öğretmenin aydın, entelektüel kimliği ortadan kalktı. Toplumsal sorunlara duyarlı bir öğretmen yerine sessiz, boyun eğen bir öğretmen yaratılmak isteniyor.

    Ama siyasi iktidar bu arada başvuru ve sınav dönemlerini ilan etti. Öğretmenlerimiz şu an ne yazık ki, öğrencilerimiz gibi sınav odaklı bir sistemin parçası haline geldi. Artık öğretmenler odasında öğrencileri için derse hazırlanan değil, kendisi için sınavlara hazırlanan öğretmen profiliyle karşı karşıya kalacağız. Merkezi sınavlar, öğretmenleri ve öğrencileri denetleme ve hizaya getirme amacına hizmet ediyor. Türkiye’nin hızla demokratikleşmesi sağlandıktan sonra ilk ele alınması gereken sorunlardan birisi sınav odaklı bir sistemin ortadan kaldırılması olmalıdır.

  • Hafıza, Hakikat, Hesaplaşma Konferansı’nda söz mağdurların

    Hafıza, Hakikat, Hesaplaşma Konferansı’nda söz mağdurların

    Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) çağrısıyla bir araya gelen Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Halkevleri ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun (SMF), oluşturduğu 7’li oluşumun düzenlediği, “Geleceğin Türkiye’si için Hafıza, Hakikat ve Hesaplaşma Konferansı”nda, geçmişle hesaplaşmadan, geçmişle barışmadan geleceğin kurulamayacağı, adaletin sağlanamayacağı ifade edildi. Konferansta, iktidarın kendi gerçeklerini halka dayattığı, bunun için de sosyal medya düzenlemesini Meclis’e göndererek, kendilerinin isteği dışında gerçekleri halka ulaştırmaya çalışanların cezalandırılmasının gündeme geleceği, bunun için de bu teklife çok yüksek sesle itiraz etmek gerektiği ifade edildi.

    ‘ADALET İSTİYORUZ AMA HESAPLAŞMA DA GEREKİYOR’

    Konferansın açılışının ardından, “Hafıza” adlı bölümde, geçmişten bu yana hak gaspına uğrayan, katledilenlerin yakınları, adalet arayanlar konuştu.

    İlk sözü alan, Gezi eylemlerinde katledilenlerin aileleri adına, Ali İsmail Korkmaz’ın abisi Gürkan Korkmaz ve annesi Emel Korkmaz söz aldı. Emel Korkmaz, “O kadar çok acı yaşıyoruz ki saymakla bitmiyor. Acılar katlanarak çoğaldı. Adalet istiyoruz. Bu ülkeye adaleti gelmesini istiyoruz” dedi.

    Gürkan Korkmaz ise şunları söyledi: “Ben de Eskişehir’de okudum. Anne ve babam ‘olaylara karışma’ diye tembih ederdi. Ve bir anda ülke gündemine düştük. Önce polis sokakta darp etti, sonra hastaneye gitti, doktor ‘önce ifade ver’ dedi. Beyin kanaması başladı, Ali İsmail 38 gün boyunca komada kaldı. Olaya dair savcılık bir soruşturma yürütmedi.

    Ben de bir avukat olarak adaleti istiyorum, ama hesaplaşmak gerekiyor. Hesaplaşmadan adaleti getirecekleri yok. Bu değildir ki dişe diş, kana kan. Annem duruşma salonunda çocuğunu öldürenlerin yüzüne yüzüne bakıyordu. Arada jandarma vardı. Annem, ‘Hakim bey ben güzel çocuğumu bu ellerimle büyüttüm, onlara sürmem. Jandarmayı çekin’ dedi. Biz böyle insanlarız.”

    ‘TARİHİN EN KANLI KATLİAMININ ORTASINDA KALDIK’

    10 Ekim Ankara Gar Katliamı ileleri adına konuşan Elif Özdemir de şunları ifade etti: “Türkiye’de tarihin en kanlı, en hunharca işlenmiş katliamının ortasında kaldık. Biz niye orada alandaydık. Bir hesaplaşma, bunun son bulması amacı ile barış mitinginde bir soluk olmak için oradaydık. Kızım da oradaydı ve ağır yaralandıb. Ben alana girerken bir şey dikkatimi çekti. Basın açıklamasında bile birçok polis gelir… O gün yoktu. Bombanın patladığını gördüm. Biz orada bedenlerimizin yarasıyla uğraşırken ortalıkta olmayan polisler çıktı geldi. Ne yaşadığımı bile anlayamadık, sağlıkçıları tekmelediler, ateş ettiler havaya. Gaz bombası attılar, alana ambulans bile sokulmadı.

    Bu katliam, bile isteye yapılmış, yüksek yerlerde eli olanlar tarafından organize edilmiş, IŞİD maşalarının yaptığı, planlanmış bir eylemdi. Çok canımız yandı. O kadar çok canımız yandı ki. Göstermelik mahkemelerle adalet gelmeyecek. İyi ki birlikteyiz, bir aradayız. Birlikte mücadele edip, birlikte kazanacağız.”

    ‘BİLİM İNSANI OLARAK YAPMAMIZ GEREKENİ YAPTIK’

    Barış Akademisyenleri adına söz alan ihraç akademisyen Işıl Ünal da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin sürmekte olan çatışmaları, şiddeti sonlandırmak ve barışı sağlamaları için yapılan bir uyarı olduğunu belirterek, “Aynı zamanda kamuoyunu bilgilendirmek için bu bildiriyi imzaladık. Biz, bilim insanı olarak yapmamız gereken şeyi, görevimizi yaptık. Ama sonunda kitlesel olarak ağır bedeller ödedik. Devlet, biz görevimizi yaptığımız için bizi cezalandırdı” dedi.

    Süreç sonunda 70 gözaltı, 6 tutuklama olduğunu, özellikle yandaş medyada fotoğraflarıyla, isimleriyle hedef gösterildiklerini, küçük yerleşim yerlerinde arkadaşlarının sokağa çıkamaz hale geldiğini ve oraları terk etmek zorunda kaldıklarını anlatan Ünal, bu süreç içinde, 1128 olan imza sayısının da 2 bin 212’ye yükseldiğini söyledi. Ünal, “Ama barış bildirisini imzaladığımız için hiçbir zaman pişman olmadık” dedi.

    ‘İBADETHANEYE BOMBA ATTILAR’

    İktidarın Cemevlerine dönük yok sayma politikasını ve kötü muameleyi Zeynel Şahin aktaracaktı. Ancak sağlık sorunları nedeniyle katılamayarak mektup gönderdi. Ok Meydanı Cemevi’ne polisin saldırısı ve Uğur Kurt’un öldürülmesine ilişkin süreci Şahin mektubunda şöyle anlattı:

    “Yüreğimizin yandığı 22 Mayıs 2014 tarihinde Uğur Kurt katledildiğinde olduğu gibi, polis Alevi mahallelerinde hedef gözeterek, toplumsal eylemleri sakinleştirmek için değil, cezalandırmak, öldürmek için ateş açıyor. O nedenle yaşanan olaylarda bu kadar çok Alevi öldürülüyor, Kürt öldürülüyor. Dünyanın yaşanılası bir dünya olması adına çarkı pervaz vurduğu, semah döndüğü, ibadetini yaptığı Cemevi’ne pervasız bir şekilde saldırıp, dağıtıp, Cemevinin içerisine idrarını yapabiliyor… Kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen, biat etmeyen tüm diğer kesimleri yok sayan bu anlayışa karşı, İnsanın insan onuruna yakışır bir hayat sürmesinin yegane savunucuları olan bizlerin, örgütlü mücadeleyi büyüterek engelleyeceğimiz elzem.”

    ‘CEZASIZLIK DAHA FAZLA SUÇ İŞLENMESİNİ GETİRİYOR’

    Cumartesi Anneleri adına ise 1993 yılında Bitlis’te JİTEM tarafından kaçırılarak katledilen Özgür Gündem Muhabiri Fethat Tepe’nin kız kardeşi Ayşe Tepe konuştu. “Cezasızlık daha fazla suç işlenmesine yol açıyor” diyen Ayşe Tepe, insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olmasını kabul etmediklerini de ifade etti.

    Ayşe Tepe, “Abimin dosyası zaman aşımına uğradı. Biz 30 yıldır hak, hukuk, adalet mücadelemizi devam ettiriyoruz. Cezasızlığın ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Cezasızlık ödül gibi görünüp sürmeye devam ediyor. İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımını kabul etmiyoruz. Bu davalarda zaman aşımı denen bir şeyle karşılaşıyoruz. Bu talepleri Galatasaray Meydanı’nda dile getirdik. Biz katillerin, faillerin yargılanmasını isterken yargılanan durumuna geldik” diye konuştu.

    Destek isteyen Ayşe Tepe şöyle konuştu: “Adalet, özgürlük arıyorsanız, faşizm ensenizdedir. O yüzden birlik olmak gerekiyor. Birlik olursak ancak başarabiliriz. Desteğe ihtiyacımız var.”

    ‘KÖŞEYE SIKIŞMIŞ OLMAK ÇOK ZOR’

    Çorlu Tren kazasında yitirilenler adına ise oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden Mısra Öz konuştu. “Burada olmak çok zor. Ama aynı şeylerle karşı karşıya olduğumuzu bilmek de yalnız olmadığımızı gösteriyor. Köşeye sıkışmış olmak çok zor” diyen Mısra Öz, oğlunun ölümüne ve adalet arayışına ilişkin de şunları söyledi:

    “Ben oğlumu ihmal cinayetine kurban verdim. Yokluğun, adaletsizliğin içinden geçiyoruz. Bu katliam yaşandığında biz olay yerine giderken şunlarla karşılaştık. Kurtarma yapılmıyor tersine olayın üstü örtülüyor. Cenazelerimiz varken bilirkişiler rapor hazırlamaya çalışıyor. Helikopter ile getirilen bilirkişiler, yandaş kişiler. Biricik oğlum trenin altındayken… Şu hastanede veya bu hastanede iyiler diye telefon geliyor. Her birimiz o hastanelere, olay yerlerine dağılıyoruz. Biz oradan uzaklaşalım diye o telefonlar bize gelmiş. Bizimle orada bile dalga geçmişler. Henüz tren kaldırılmadan o yolu döşemeye çalışıyorlar. O yoldan para kazanılması gerekiyormuş, ulaşımın durmaması gerekiyormuş.

    OĞLUMA SÖZÜM VAR, ‘ADALET’

    Yargılama sürecine dair de adım atılmadı, adalet rayların altında kaldı. Katliamın beşinci yılına gireceğiz. Benim aklımda çok acıdır ki tek bir görüntü var. O da oğlumun gözleri. Oğlumun gözleri, ‘Ben devlete güvenip bir yere ulaşmaya çalışırken benim yaşam hakkımı elimden alanlara hesap soracaksın’ diyor. Benim o gözlere sözüm var. Ben 26 yaşında anne oldum. Kucağımda evlatsız kaldım. Kazada 5 yaşındayken annesini ve kız kardeşini kaybeden Kemal geçen gün teyzesine, ‘Annemi unutmaya başlıyorum. Annemi unutmam değil mi teyze?’ demiş. Biz ve Çorlu aileleri Kemal’e annesini unutturmayacağız. Biz çocuklarımız için hesap soracağız. Bedeli ne olursa olsa hesap soracağız.”

    ‘BU MÜCADELE SINIFSAL, ÇÜNKÜ GEÇİNEMİYORUZ’

    Farplas direnişi adına konuşan Nejla Dolaşık da Farplas’a İnsan Kaynakları olarak girdiğini, patronun kendisine, “Bunları işçilere imzalat, imzalamazlarsa baskı kur” diyerek işten atma dilekçesini imzalatma konusunda baskı yaptığını anlattı. İşten atılma sürecine ilişkin de Dolaşık şunları söyledi:

    “Ben işçi çocuğuyum, tarafım belli. Bunu kabul edemem dedim ve işten atıldım. Gebze’de direnişler sıklıkla olur. İşçiler daha iyi bir yaşam için bir araya gelirler. Farplas’ta olduğu gibi her yerde de işten atılır. 150 kişi işten atılınca kendilerini fabrikaya kapattılar. Polis geldi. Arkadaşlarımız darp edilerek gözaltına alındı. Gebze Emniyet Müdürü ve Kaymakamı firmaya geçmis olsun ziyareti yaptılar. Biz de emek dostları olarak direniş alanındaydık. Taraflar belli. Bu düzeni değistirmek de bizim elimizde.”

    ‘ADALETSİZLİK KARAKOLDA GÖZALTINDA BAŞLIYOR’

    Kötü muamele ve hasta tutsaklar adına konuşan avukat Alişan Şahin şunları ifade etti: “Hasta tutsaklar bu ülkenin kanayan yarası. Ülkeyi korku cehennemine çevirdiler. Korkuyla yönetiyorlar. Halkları da borçlandırarak köleleştirdiler. Ceza infaz yasasında 2015’te bir değişiklik yapıldı. Bu değişiklik ‘yazılı faşizm’ belgesi oldu. ‘Bu infaz yasasını Kürtler, sosyalistler, solcular hariç olmak üzere hayata geçiriyoruz’ dediler.

    Aysel Tuğluk Kandıra Cezaevi’nde hasta. Cezaevinde ‘hayatını idame ettiremez’ raporu verildi. Ama adli tıp kurumu yeterli incelemeyi yapmadan, içlerinde bir nörolog bile olmadan ‘tek başına yaşamını idame ettirir’ şeklinde rapor yazdı. İtirazlar üzerine göstermelik nörolog koydular heyete. Yine reddettiler. Adaletsizlik karakolda gözaltında başlıyor, adliyede Yargıtay’da devam ediyor.

    FERHAT ENCÜ: ‘SORUMLULARIN AÇIĞA ÇIKARILMASINI İSTİYORUZ’

    Roboski’de hayatını kaydedenler adına söz alan Roboski Aileleri’nden Ferhat Encu Türkçe, Kürtçe selamladıktan sonra şunları söyledi:

    “Coğrafyası 4 parçaya bölünmüş, hayat mücadelesi, dil, kültür, özgürlük mücadelesi verirken, sistematik bir şekilde katliamdan geçirilen bir halkın hafızasını Roboski şahsında dile getireceğim. 45 dakika boyunca, kim oldukları bilinerek, insanların üzerine bombalar yağdırıldı. 34 kişinin parçalanmış bedenlerini katır sırtlarında taşıdık. O gün, bu gündür hakikat mücadelesi vermeye çalışıyoruz.”

    Katliam sonrası verilen adalet mücadelesini ve adaletsizlikleri anlatan Encü, “Sorumluların açığa çıkarılmasını istiyoruz. Ama geldiğimiz noktada koca bir hiçlik var. Bu ülkede demokrasi, adalet,özgürlükler inşa edildiğinde bu koca hiçlik bir şeye dönüşecek. Bu sistem değişmediği sürece hiçlik de devam edecektir” diye konuştu.

    ‘SOMA’DA ADALET YERİNE GELMEDİ’

    301 madencinin hayatını kaybettiği Soma Katliamı adına da Kamil Kartal konuştu. İktidarın ortaya çıkmış tepkiyi bastırmak için çeşitli vaatlerde bulunduğunu, ancak katliamın ardından Soma’da değişen bir şe olmadığını da belirten Kartal, “Soma Katliamı’ndan sonra Soma’da başka bir şey kuruldu. İktidar gelişmekte olan muhalefet hareketini bastırmak doğrultusunda hareket etti. Mahkemeler üzerinde gerçekleştirdiği baskıyla 301 insanı öldürenlere düşük cezalar verdi. Üç büyük, çok büyük maden açıldı. 2017’de 20 milyon ton kömür üreten Soma, 60 milyon ton kömür üreten bir havza haline geldi. Bu maden çalışanlarının daha kötü şartlarda işlemesine neden oldu. Adalet yerine yıllar geçti ama gelmedi” diye konuştu.

    GÖZYAŞLARINI TUTAMADI

    Suruç Katliamı aileleri adına da Metin Kılıç konuştu. Katliamda eşi Ferdane ve oğlu Nartan’ı kaybeden Kılıç, “Taziye sırasında bize, ‘Sizi hiç devlet yetkilisi aradı mı taziye için’ diye soruldu. Bizi hiçbir devlet yetkilisi aramadı. Bizi terörle mücadele ifade için aradı” dedi. Gözyaşları içinde konuşan Kılıç, göstermelik değil, gerçek adalet istediklerini ifade etti.

    ‘GÖSTERMELİK ADALET İSTEMİYORUZ’

    Urfa’nın Suruç ilçesinde 14 Haziran 2018’de AKP Urfa Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın korumaları ve yakınları tarafından babası ve iki kardeşi katledilen Ferit Şenyaşar da da konuşmasında, annesi Emine Şenyaşar’ın sağlık sorunları nedeniyle konferansa katılamadığını söyledi. Ferit Şenyaşar şunları anlattı: “İsmini anmak istemediğim milletvekili gelip iş yerimize saldırıyor. Üç insanı hastane içerisinde ateşli silahlarla katlediyorlar. Bu saldırının temel amacı halk üzerine korku salmaktı. Bu olayda biz kurban seçildik. Olay işyerinde başlıyor hastanede devam ediyor.

    Yargıdan sonuç alamayınca adliye önünde nöbet başlattık. Bu nöbetimize milyonlarca insan sahip çıktı. Bütün hukuk örgütleri, siyasi parti temsilcileri davamızı takip ediyor. İktidara bağlı olmayan bütün sivil toplum kuruluşları yanımızdadır. Kamuoyunun baskısına rağmen dava yok. Şanlıurfa Valisi olayın tanığıdır. Savcı yok kamera kaydı diyor ama vali kayır var zamanı gelince ortaya çıkacak diyor. Biz göstermelik bir adalet istemiyoruz. Gerçek anlamda adalet sağlanana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.”

  • Van’daki mülteciler: Bu gölden ilk kez ölmeden geçiyoruz

    Van’daki mülteciler: Bu gölden ilk kez ölmeden geçiyoruz

    Salih Sertkal/ MedyaPort

    Van’da yoğunluklu olarak mülteci kadın ve çocuklara dönük çalışma yürüten Lider Kadın Derneği, Van’da bulunan mülteci kadın başvurucuları için Van Gölü’nde bulanan Akdamar Adası’na bir gezi etkinliği düzenledi. Geziye büyük çoğunluğu Afgan olmak üzere onlarca mülteci kadın katıldı.

    Derneğin ‘Sosyal uyum’ çerçevesinde düzenlediği etkinliğe katılan mülteci kadınların çoğunun yıllardır Van’da yaşamasına rağmen Van Gölü’nü görmedikleri, ilk defa bir deniz gördürdükleri, ilk defa bir adayı ziyaret ederek bir kiliseyi gördükleri öğrenildi. Birçok ilki bir etkinlikte yaşayan mülteci  kadınlar, heyecan, korku, hüzün ve sevinci bir anda yaşadıklarını belirtirken, dünyadaki tüm kadınlar gibi özgür olmayı ve insanca bir yaşam sürmeyi istediklerini aktarıyor.

    Büyük çoğunluğu Afganistan olmak üzere sınırın çok ötelerinden Van’a uzanan mülteci yolculuğunda şimdiye değin binlerce mülteci sınırları aşmaya çalışırken hayatını kaybetti, sınırları aşmayı başaranların bir kısmı da kaza geçiren araçların alev alması sonucu kül oldu ya da tekneyle geçmeye çalıştıkları Van Gölü’nün sularında boğularak yolculukları son buldu. Bir kısmı da ya Van’da kalarak bir gün Avrupaya gitmenin hayalini kurdu ya da Türkiye’nin batısına doğru yola koyularak Avrupa ülkelerinin sınırlarına daha yakın olmanın yollarını aradı. Van’a bir şekliyle uluşan ve sığınma hakkı kazanarak geçici oturum alan yüzlerce mülteci aile var. Aileler şehirde en kötü koşullarda yaşamak zorunda kaldıkları evlerde zorlu ekonomik koşullarda yaşamlarını idame etmeye çalışıyor.

    Erkekler sigortasız işlerde ucuz iş gücü olarak yer bulurken; kadın ve çocuklar ise evde hiçbir şey yapmadan öylece yaşama tutunmaya çalışarak aslında bir hapis hayatı yaşıyor. Bu ailelerin normal koşullarda Van’da sosyal etkinlik (spor merkezleri, kültür-sanat kursları, eğitim kursları) alanlarına  sahip olup sosyalleşmeleri ekonomik olarak çok da mümkün olmuyor. Bu durumda kadın ve çocuklar için evler birer açık cezaevinin ötesine gidemiyor.

    MÜLTECİ KADINLAR İÇİN AKDAMAR ADASI ZİYARETİ ETKİNLİĞİ

    Mülteci ya da sığınmacı olarak Türkiye’ye gelen ve Van’da yaşayan mülteci-sığınmacı kadın ve çocuklara dönük Van’da Lider Kadın Derneği çeşitli çalışmalar yürütüyor. Genelde mülteci kadın ve çocuklara dönük çalışma yürüten dernek ‘Sosyal uyum’ çalışmaları kapsamında mülteci kadınlar için Van Gölü’nde bulunan Akdamar Adası’na onlarca mülteci kadının katılımıyla ziyaret etkinliği düzenledi.

    MÜLTECİ KADINLAR İLKLERİ YAŞADI

    Etkinliğe katılan mülteci kadınların çoğu ilk defa deniz gördüğünü söyledi. Ayrıca yıllardır yaşadıkları Van’da ilk defa Van Gölü’nü gördükleri, tekneye bindikleri ve Akdamar Adası’nı ziyaret ederek ilk defa bir kilise gördükleri öğrenildi. Bu kadar büyüklükte bir su kütlesini göl yada deniz fark etmeksizin ilk defa gören mülteci kadınların heyecan ve korkuları yüzlerinden okunuyordu.

    GÖLÜ İLK KEZ GÖRDÜLER

    Geziye katılan mülteci kadınları büyük çoğunluğu bir deniz ya da gölü ilk defa gördüklerini aktardı. Van Gölü’nü ya da bir denizi ilk defa gören mülteci kadınlar şaşkınlıklarını elleriyle ağızlarını kapatarak beden dilleriyle ele veriyorlardı. Burası mı Van Gölü bunun adı Van Gölü’mü diyecek kadar da aslında yıllardır yaşadıkları şehirden mecburi olarak bihaber oldukları anlaşılıyordu. Kadınlar bu şaşkınlık haliyle beraber hemen resim çekilmeye koyuldular. Gölü ilk defa gören kadınların, sırada tekneyle 40 dakika yapacakları bir yolculuk ve bu yolculuk sonunda varacakları Akdamar Adası adında bir ada vardı. Tekneye korkarak çekinerek ilk adımlarını atan mülteci kadınlar ilk etapta teknenin kapalı alanında oturmayı tercih etseler de ilerleyen dakikalarda korkularını yenecek olacaklar ki kendilerini büyük teknenin güvertesinde yada üstündeki açık alana attılar. Afgan şarkı ve türkülerin son ses açıldığı ve sadece kadınların olduğu tekne gezisinde, Afgan kadınlar adaya eğlenerek vardılar.

    YAŞASIN KADINLAR YAŞASIN ÖZGÜRLÜK..

    İlk andan itibaren sürekli fotoğraf, video çekerek anı ölümsüzleştirmeye çalışan mülteci kadınlar, gölün maviliklerinde ilerleyen teknenin güvertesine çıkıp zafer işareti yaparak ‘Yaşasın kadınlar’ demeyi de ihmal etmiyorlardı. Bu görüntü bir dönem IŞİD’in zulmü altında kalan ve sonrasında özgürlüğüne kavuştuğu anda IŞİD’in kendilerine zorla giydirdiği çarşafı çıkarıp fırlatan kadınların o günkü görüntülerini andırıyor gibiydi. Bunu söylerken şuan Afganistanda milyonlarca kadının Talibanın islami şeriat kuralları altında ezildiklerini yok edildiklerini belirtiyorlar.

    GÖLÜN DİBİNDE MÜLTECİ BEDENLERİNİ İNCİTİR GİBİ HİSEDİYORUM..

    Gölü ilk defa gören ve gölün adının Van Gölü olduğunu duyan kimi mülteci Afgan kadınlar, biran derin bir sessizliğe gömüldü. Bir anlık bu durgunluğun ve sessizliğin sebebi sorulduğunda ise aralarında kadın ve çocukların da olduğu batan tekne faciasını hatırladıklarını aktarıyorlar. Van Gölü’nde 27 Haziran 2020 tarihinde yüzden fazla mültecinin bindirildiği teknenin batması sonucu resmi rakamlara göre 61 mülteci hayatını kaybetmişti. O anı hiçbir mültecinin sığınmacının asla unutmadığını belirten ve isminin sadece baş harflerinin kullanılmasını isteyen F.N Afgan mülteci kadın, “Şuan bu gölün üzerinde biz tekneyle giderken dibinde hala mültecilerin cesetleri varmış gibi hissediyorum. Ve onları bu şekilde sanki incitiyormuş gibi bir his var içimde “ diyerek bir katliam denilecek düzeydeki facianın üzerinden iki yıl geçmesine rağmen kimsenin daha unutmadığını bizlere hatırlatıyor.

    VAN GÖLÜ SULARINDA BELKİ DE İLK DEFA ÖLMEDEN GEÇİYORUZ

    S. S adındaki başka bir Afgan mülteci kadın ise Van Gölü’ne ilişkin şunu belirtiyor: İlk defa bu gölün üzerinden biz Afganlar kaçak göçek değil de dünyanın her yerindeki normal bir insan gibi bir adayı  ziyaret etmek için seyahat ediyoruz . Bu benim ve bizler için çok anlamlı ve çok duygu dolu. Ben hayatımda hiç deniz görmemiştim, göl de görmemiştim. Tekneye hiç binmemiştim belki de mülteciler olarak ilk defa göl sularında boğulmadan geçiyoruz. Bu gün buradaki tüm kadınlar açısından her anlamda ilklerin günü oldu. Biz mülteciler ve özellikle kadınlar olarak biz de her insan gibi insan olmaktan doğan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz.. diyerek adeta tekrardan yeni bir İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yazılmasına ihtiyaç varmış gibi serzenişte bulunuyor…

    İLK DEFA BİR KİLİSE GÖRDÜLER

    Adaya varıldığında tekneden inen kadınları adadaki badem ağaçları arasından yürüyerek kiliseye varmadan önceki mesire alanında oturarak evlerinden yapıp getirdikleri yiyecek ve içecekleri birbirlerine etkinlik yöneticilerine ikram etmeye başlıyorlar. Dinlenme arasından sonra kiliseye doğru yola koyulan mülteci kadınları ihtişamlı güzel mimarisiyle Surp Haç Kilisesi bekliyordu.Taliban gibi radikal islami örgütlerin kasıp kavurduğu Afganistan’da, 2001 yılında Buda heykelleri put inancını temsil ettiği için havaya uçurulmuştu. Afganistan’ın başkenti Kabil haricinde belki de tek bir kiliseye rastlamanın pek mümkün olmadığı da biliniyor. Bunun için nüfusun büyük çoğunluğu farklı inançlara ait bir ibadethane görmüş değillerdi. Aynı şekilde etkinliğe katılan Afgan mülteci kadınlar çoğu ilk defa kilise görüyorlardı. Cami mimarisinden çok farklı bir mimari görmüş olacaklar ki dakikalarca kiliseyi inceleyerek bakakaldılar. Kilisenin içine girdiklerinde sanki bir günah işliyorlarmış gibi bir hisse kapıldıkları yüzlerinden okunan kadınlara bu durum sorulduğunda sebebini bilmediklerini aktarıyorlardı.

    Kilise ziyareti sonrası mülteci kadınlar dernek çatısı altında aldıkları Erbane Kursu derslerinden birini de açık havada yaparak renkli görüntüler oluşturdu.Saatlerce adada zaman geçiren mülteci kadınlar belki de ilk defa bu kadar mutlu ve huzurlulardı. Ada ziyareti sonrasında tekneye binen onlarca mülteci kadın tüm enerjilerini tüketmiş vaziyette kent merkezine tekrar geri döndüler.

  • 14 soruda Basına Sansür düzenlemesi

    14 soruda Basına Sansür düzenlemesi

    Sibel HÜRTAŞ /

    Meclis’teki Dezenformasyon Yasası Teklifi, Komisyon’dan geçti. Gelecek hafta Meclis Genel Kurulu’na gelecek ve AKP-MHP’nin sandalye çoğunluğu sayesinde yasalaşacak.

    Dezenformasyon teklifi gazeteciler için ne getiriyor? Gazeteciler neye itiraz ediyor?

    14 soruda derledik:

    1.Basın kartlarını hangi kurum verecek?

    Gazetecilik meslek örgütleri, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın basın kartı vermesine ilişkin yönetmeliği Danıştay’a taşımış; Danıştay da 2020 yılında verdiği kararla İletişim başkanlığının kamu görevlilerine basın kartı düzenleme yetkisinin olmadığını belirtmişti. Yönetmelik 2021 yılında değiştirildi ancak Danıştay kararında belirtilen hukuka aykırılık düzeltilmedi. Yeni düzenleme de dava konusu edildi, dava halen Danıştay’da derdest.

    Basın kartlarına ilişkin yeni Basın Yasası teklifinde da belirleme yapılmazken, yeni düzenlemede bu konuda İletişim Başkanlığı’na keyfi bir alan yaratılıyor. Eğer teklif yasalaşırsa, İletişim Başkanlığı bu konuda geniş bir hareket alanına sahip olacak.

    2. Basın İlan Kurumu’nun yetkileri nasıl genişliyor?

    Süreli yayınlar daha önce beyannamelerini, Cumhuriyet Başsavcılığı’na veriyordu. Yeni teklifle, beyannameler artık Basın İlan Kurumu’na verilecek. Basın İlan Kurumu, resmi ilanların adil dağıtımıyla görevli kurum olduğu halde yetkilerini tarafgir şekilde kullandığına dair ciddi eleştiriler alıyorken bu düzenlemenin yasalaşması halinde ciddi bir yaptırım gücüne daha kavuşmuş olacak. Düzenleme ile hakkında yayın durdurma kararı verilen süreli yayınlarda çalışanların basın kartı hakkı etkilenmezken Teklifin 5. maddesinde internet haber sitelerine dair çalışanın sorumluluğunda olmayan beyanname yükümlülüğü nedeniyle basın kartı hakkının ortadan kalkması gündeme geldi. Gazetecilik örgütleri bu uygulamanın kabul edilemez olduğunu belirterek, basın kartına ilişkin düzenlemenin tamamen çıkarılmasını öneriyor.

    3. İnternet haber sitelerine yönelik tekzip uygulamasında durum ne?

    Teklifin 7. Maddesiyle Basın Kanunu’nun “Düzeltme ve Cevap Hakkı” başlıklı 14. maddesinde internet haber sitelerine gönderilen metinlerin en geç 1 gün içinde yayınlanması gerekiyor. Gazetecilik örgütleri, itiraz süreçleri de söz konusu olduğundan sürenin son derece kısıtlayıcı olduğunu belirtiyor. Düzenleme ile yayın hakkında verilen erişimin engellenmesi ve/veya içeriğin çıkarılması kararının uygulanması ya da internet haber sitesi tarafından içeriğin kendiliğinden çıkarılması durumunda, düzeltme ve cevap metni ilgili yayının yapıldığı internet haber sitesinin ana sayfasında bir hafta süreyle yayımlanır düzenlemesi ekleniyor. Gazetecilik örgütleri bu sürenin de uzun olduğunu belirtiyor.

    4. Yabancı uyruklu gazeteciler nasıl basın kartı alacak?

    Basın kartı alabilecek yabancı medya mensuplarında aranan şartlar yeni düzenleme ile ağırlaştırılıyor. Yabancı medya mensuplarından, çalıştıkları medya kuruluşları tarafından görevlendirildiklerini belgelendirmeleri, çalışma izinlerinin olmasının yanı sıra Büyükelçiliklerden takdim mektubu ibraz etmeleri bekleniyor.

    5.Basın Kartı Komisyonu nasıl oluşacak?

    Teklifte yönetmelikteki düzenlemeye göre başkanın etkisi azaltılmış gibi görünse de bürokratlardan oluşan ezici çoğunluğunu koruyor. Basın Kartı Komisyonun yapısı gazetecilerden çok Cumhurbaşkanlığı ve İletişim Başkanlığı tarafından belirlenen bir yapıya kavuşuyor. Ayrıca, teklifte, “Komisyonun kararları, Başkan tarafından onaylandıktan sonra uygulanır.” deniliyor. Ancak komisyon kararlarının uygulanmasında tek imza sahibi olan başkanın ne şekilde seçileceği teklifte düzenlenmiyor.

    Teklifte, Başkanın Komisyonun ilk toplantısında üyeler arasından seçileceği belirtiyor. Ama Başkanın nasıl seçileceğine ilişkin bir tanımlama yok. Başka bir ifadeyle, Başkanın Komisyonun içinden mi yoksa iletişim Başkanlığı başkanı mı olacağı muğlak bırakılmış.

    6.Basın kartı nasıl iptal edilecek?

    Teklifin 15. maddesiyle Basın Kanuna getirilen Ek Madde6 basın kartının iptal edilebileceği haller düzenleniyor. Teklifte, basın kartının “ahlâk esasları”na aykırılık halinde iptal edilebileceği düzenleniyor.

    Halen Basın Ahlak Esasları Basın İlan Kurumu Genel Kurulunca belirleniyor. Yaptırımlar da buna göre yapılıyor.

    Gazetecilik örgütleri, yeni düzenleme ile basın kartı iptal koşullarının Basın İlan Kurumu keyfiliğine terk edildiğini belirtiyor. Bu düzenlemenin tekliften çıkarılması ve basın kartı iptal koşullarının sınırlı sayıda ve kapsamı dar tutularak, gazeteci aleyhine kullanılmayacak şekilde belirli,  muğlaklıktan uzak bir düzenlemeye kavuşturulması isteniyor.

    7.Basın kartı iptal edilince ne olacak? 

    Basın kartı iptal edilen kişi 3 yılı geçmeden yeni basın kartı alamayacak.

    Teklifte, ayrıca, hakkında basın kartı almaya engel suçtan hüküm giyenlere adli sicil kaydı silinmedikçe ve/veya yasaklanmış olduğu hakları geri verilmedikçe basın kartı verilmeyeceği düzenleniyor. Bu işlemler ise 3 yıl ila 30 yıl arası bir sürenin geçmesi gerekiyor. Gazetecilik örgütleri, gazetecilerin son yıllarda ‘Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma’ ile örgüt üyeliği suçlarından yargılandığına dikkat çekerek, bu suç kataloğundan birinden hüküm giyen gazetecinin cezasının infazı sona erse de uzun yıllar basın kartı hakkından mahrum bırakılmasının mümkün kılındığına dikkat çekiyor.

    8. Basın İlan Kurumu’nun yapısı nasıl olacak?

    Basın İlan Kurumu Genel Kurulunun üye sayısı 36’dan 42’ye çıkarılıyor. Bu üyelerin 14’ü Cumhurbaşkanınca görevlendiriliyor. 3’ü ise Bilgi Teknolojileri, Anadolu Ajansı ve İletişim Kurumu ile RTÜK’ten görevlendiriliyor. Gazete sahiplerinden 4, internet sitesi sahiplerinden 2, Anadolu gazete sahiplerinden 3, sendikadan 2, derneklerden 3 üye yer alıyor. Diğer üyeler ise üniversitelerden, ticaret odalarından belirleniyor. Gazetecilik örgütleri basın meslek örgütlerinin ve gazetecilerin bu kurulda azınlık olarak kalmasına itiraz ediyor.

    9. Basın İlan Kurulu Kararlarına itiraz nasıl olacak?

    Teklifle kararlara itiraz, “Kurum Genel Müdürlüğünün bulunduğu yerdeki en yüksek dereceli Asliye Hukuk Hakimliğine” yani İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde görüleceği düzenleniyor. Düzenleme özel yetkili mahkeme ihdası anlamına geldiği için Gazetecilik örgütlerinin tepkisine neden oldu. Gazetecilik örgütleri, itirazların yayın yerinin olduğu yerdeki mahkemelere yapılması gerektiğini

    10.İnternet haberlerine sansür mekanizması nasıl işleyecek?

    Teklifin 29. Maddesiyle TCK ‘nın Kamu Barışına Karşı Suçlar başlığı altında yeni bir suç düzenlemesi yapılıyor:

    MADDE 217/A- (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

    (2) Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.

    Gazetecilik örgütleri, bu maddeye şu nedenle itirazda bulunuyor:

    “Söz konusu düzenlemede suçun manevi unsuru olarak “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saiki” öngörülmüştür. Kişiden kişiye, dönemden döneme değişmesi mümkün olan bu duygudurumlarının ölçülmesi, saikin ortaya koyulması son derece sübjektif değerlendirmelere bağlıdır.  Kamu barışının bozulmasına elverişlilik ölçütü de son derece göreceli olup bunun cezai müeyyideyi bağlanması başta gazeteciler olmak üzere tüm halkın cezai tehdit altında bırakılmasına yol açmaktadır. Düzenlemenin teklif metninden çıkarılması son derece önemlidir.”

    11.Erişim sağlayıcılarının yetkileri nasıl arttrılıyor? 

    Teklifle, Erişim Sağlayıcıları Birliğinin (ESB) yetkileri arttırılıyor. Şu an ESB yalnızca katalog suçlara dair içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişime engellenmesine kararlarının uygulanmasını sağlıyorken Teklifin yasalaşması halinde, sakınca bulunan hâllerde de içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi hallerinde verilen kararların uygulanması da yapılacak.

    12. ODA TV düzenlemesi

    Teklifin 32. maddesi ile 8. Maddesindeki suç kataloğuna“ç) 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 27 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkrasında yer alan suçlar.” maddesi de ekleniyor.

    Bu suçlar “Millî İstihbarat Teşkilatının görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi ve belgeleri, yetkisiz olarak alan, temin eden, çalan, sahte olarak üreten, bunlar üzerinde sahtecilik yapan ve bunları yok eden kişiye dört yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. MİT mensupları ve ailelerinin kimliklerini, makam, görev ve faaliyetlerini herhangi bir yolla ifşa edenler ile MİT mensuplarının kimliklerini sahte olarak düzenleyen veya değiştiren ya da bu sahte belgeleri kullananlara üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir.” OdaTV Libya’da şehit olan MİT Mensubu haberleri ile gündeme gelen bu suçun maddeye eklenmesiyle erişim engelleme ve içerikten çıkarma kararlarının alınması kolaylaştırıldı.

    13.Sosyal ağ sağlayıcılarına dair düzenlemeler nasıl olacak? 

    Teklifle 2020 yılında yapılan Sosyal Medya Düzenlemelerinde değişiklik yapılıyor. Buna göre, Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcının vatandaşlık şartına ek olarak Türkiye temsilcisinin Türkiye’de ikamet etmesi zorunluluğunu getiriyor ve Türkiye’den günlük erişimin on milyondan fazla olması halinde; yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcı tarafından belirlenen gerçek veya tüzel kişi temsilciyi, sosyal ağ sağlayıcının sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla teknik, idari, hukuki ve mali yönden tam yetkili ve sorumlu kılıyor. Temsilcinin tüzel kişi olması halinde doğrudan sosyal ağ sağlayıcı tarafından sermaye şirketi şeklinde kurulan bir şube olması zorunluluğu getiriyor.

    Buna ek olarak temsilcinin belirli suçların söz konusu olduğu soruşturmalarda savcılık, kovuşturmalarda ise mahkeme tarafından talep edilmesi halinde faillere ulaşmak için gerekli olan bilgilerin temsilci tarafından sağlanması düzenleniyor. Bilgilerin verilmemesi halinde sosyal ağ sağlayıcının bant genişliğinin %90 a kadar daraltılması yani sitenin bir anlamda erişime kapatılması Hakimlikçe mümkün hale getiriliyor.

    14.Elektronik Haberleşme Kanunu’nda nasıl değişiklikler yapılıyor? 

    Teklif ile son olarak Elektronik Haberleşme Kanununda değişiklikler yapılıyor. Şebekeler üstü hizmet ile hizmet sağlayıcı kavramlarının eklenmesi ile Whatsapp, Telegram gibi şebekeye bağlı olmaksızın haberleşme hizmeti sunan platformlara dair düzenleme ve yaptırımlar ekleniyor. Bu tür hizmeti sunan şirketlerin Türkiye’de kurdukları anonim şirket ya da limited şirket statüsündeki tam yetkili temsilcileri vasıtası ile Kurumca yapılacak yetkilendirme çerçevesinde faaliyet yürütmeleri zorunlu tutuluyor. Bu yükümlülüklere uymamaları halinde ise BTK tarafından internet trafiği bant genişliğinin %95’ine kadar daraltılmasına veya ilgili uygulama veya internet sitesine erişimin engellenmesine Kurum tarafından karar verilmesi teklif ediliyor.

  • CHP’li Özdemir Mardin Yeşilli’deki kamulaştırma sorununu Meclis gündemine taşıdı

    CHP’li Özdemir Mardin Yeşilli’deki kamulaştırma sorununu Meclis gündemine taşıdı

    CHP İstanbul Milletvekili Sibel Özdemir, Cumhurbaşkanlığı Kararı ile acele kamulaştırma kararı verilen Mardin’in Yeşilli ilçesinde yaşayan vatandaşların mağduriyetlerini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’na sordu.

    “CUMHURBAŞKANLIĞI DANIŞTAY KARARINI NEDEN YOK SAYDI”

    “5 Şubat 2022 tarihli ve 5180 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Mardin ili Yeşilli ilçesine bağlı Gül ve Tepebaşı mahalleleri sınırları içerisinde yer alan bazı taşınmazların Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına” karar verildi. Kararı Meclis gündemine taşıyan Özdemir, alınan bu karar ile “2016/9283 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Gül ve Tepebaşı mahallelerinin riskli alan ilan edilmesi Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 2021/3373 esas numaralı ve 2021/3109 karar numaralı ve 16.12.2021 tarihli kesin kararıyla iptal edilmiş olmasının gözardı edildiğini” ifade etti.

    “BELEDİYE YAKIN TARİHTE RUHSAT VERDİĞİ BİNALARI YIKIYOR”

    Konuyu Meclis gündemine taşıyarak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Sibel Özdemir, CHP heyeti olarak Mardin ve ilçelerine yaptıkları ziyaret sırasında dinledikleri vatandaşların mağduriyetlerine atıf yaptı. Özdemir, “Yeşilli Belediyesi tarafından Gül ve Tepebaşı mahallelerinde kentsel dönüşüm çalışmaları yapılıyor. Vatandaşlar ciddi mağduriyetler ve hak kayıpları yaşadıklarını söylüyorlar. Yargı kararı ile riskli alan üzerinde olmadıklarını ve daha önce bölgede herhangi bir deprem yaşanmadığını söylüyorlar. Bunların yanında kamulaştırma kararı verilen yapıların yeni oldukları, Yeşilli Belediyesinin çok yakın tarihte inşaat ruhsatları verdiğini ve iki üç katlı binaların gerçek değerlerinin çok altında kamulaştırılmak istendiğini aktarıyorlar. Yerel yönetimin kamu hizmetlerinde kesintilere giderek vatandaşları bir an önce tahliye olmaya zorlandığı da paylaşılıyor. Hatta yeni ruhsat verilen bazı inşaat binalarının kendilerine haber dahi verilmeden yıkılmak istendiği ve zorla evlerinden çıkarılarak bir çalışma yürütüldüğü belirtilmiştir. Şikayetlere rağmen Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı dahil hiçbir kamu kurumunun bu sürece engel olamadığı bilgisi de verilmiştir” dedi.

    CHP’li Özdemir, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’a şu soruları yöneltti:

    • Danıştay tarafından 2016 yılında 6306 sayılı yasaya istinaden Yeşilli İlçesi Gül ve Tepebaşı mahallelerinin belirli bölümlerinin riskli alan ilan edilmesine dair alınan Bakanlar Kurulu Kararının iptaline rağmen 5180 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve Yeşilli Belediyesi tarafından acele kamulaştırılmasına karar verilmesinin gerekçesi nedir? İlgili Danıştay kararının kamu kurumları tarafından göz ardı edilmesinin gerekçesi nedir?
    • Özellikle Yeşilli Belediye Başkanının keyfi yıkım kararları alması ve Belediyenin daha yeni ruhsat verdiği ve hatta tamamlanmayan, inşaatı devam eden binalar için dahi yıkım kararı alınmasından dolayı ortaya çıkan kamu zararından kim sorumludur? Yeşilli Belediyesinin kamu zararı yaratan ve vatandaşı mağdur eden bu uygulamaları konusunda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından bir inceleme başlatılmış mıdır? Yapılan bir inceleme olduysa hangi tespitlere ulaşılmış ve yerel yönetimin vatandaşı mağdur eden uygulamalarına karşı Bakanlığın bir yaptırımı olmuş mudur?
    • Acele kamulaştırma nedeniyle maddi ve sosyal olarak ciddi mağduriyetler yaşayacakları için karara karşı haklarını arayan bazı taşınmaz sahiplerinin belediye ile anlaşmaya ve evlerini terke zorlanması amacıyla elektrik ve sularının kesildiği iddiaları doğru mudur? Hangi gerekçelerle kamu hizmeti keyfi olarak sunulmamakta ve yerel yönetimler asli görevlerini ihmal etmektedir?
    • Gül ve Tepebaşı mahallelerinde vatandaşların ilçe belediyesi tarafından konutlarından tahliyeye zorlandığı ve usulsüz yıkım uygulamalarında bulunduğu iddiaları doğru mudur? Bu iddialara ilişkin kamu kurumları tarafından herhangi bir inceleme başlatılmış mıdır?
    • TÜİK’in Nisan 2022 Tüketici Fiyat Endeksi’ne göre enflasyon son bir ayda yüzde 7,25 artışla yüzde 69,97 olarak belirlenmişken, Mayıs ayı kira zam oranı yüzde 35 iken, 2022 yılı ilk çeyrek sonu itibarı ile Türkiye genelinde konut fiyatlarında yıllık yüzde 127 artış yaşanırken, yapı malzeme fiyatları, benzin, mazot ve benzeri giderleri 2022’de yüksek enflasyon oranına gelmişken Gül ve Tepebaşılı mahallelilerin acele kamulaştırmaya tâbi tutulan taşınmazlarına değer biçilirken hangi kriterler baz alınmış ve hangi yöntemle hesaplama yapılmıştır? Gül ve Tepebaşılı mahallelilerin düşük kamulaştırma yapıldığı yönündeki şikayetleri Bakanlığınız tarafından neden dikkate alınmamaktadır?
    • Ülkemizde konut fiyatlarının aşırı arttığı bir süreçte Yeşilli ilçesine bağlı Gül ve Tepebaşılı mahallelilerin mağduriyetine Bakanlık tarafından sessiz kalınmasının gerekçesi nedir?
  • Ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş: ‘İktidar ekonomiyi yönetme yetisini kaybetti’

    Ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş: ‘İktidar ekonomiyi yönetme yetisini kaybetti’

    Kübra KIRIMLI

    Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan enflasyon son 20 yılın zirvesinde seyretmeye devam ederken, 2022 yılının ilk üç çeyreğine ilişkin iktisadi büyüme rakamı açıklandı. TÜİK, Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) yılın ilk çeyreğinde büyüme oranını yüzde 7,3 olarak açıkladı. Ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş ile açıklanan büyüme rakamlarını ve yüksek enflasyonu konuştuk. Prof. Durmuş, “Büyüyen bir şey varsa o da sermayedir, kârlardır. Bu büyüme toplumun bütününün refahını artıran bir büyüme değildir. Bu, mevcut gelir eşitsizliklerini ve yoksulluğu arttıran, işsizliği azaltmayan, istihdam yaratmayan daha da önemlisi enflasyonu körükleyen bir büyümedir” dedi.

    ‘BÜYÜME FİNANS VE BANKACILIK SEKTÖRÜNDE YAŞANDI’

    İlk çeyrek büyümesinin asıl kaynağının finans ve bankacılık sektörü olduğunun altını çizen Prof. Durmuş: “Banka kredileri ve kredilerin arkasındaki sektör finans ve bankacılık büyüyor o da GSYH’yi büyütüyor, olan bu” dedi.

    ‘KREDİLERDEN KAYNAKLI PİYASADA PARA MİKTARI BOL’

    Merkez Bankası’nın son Parasal Gelişmeler Raporu’na referans veren Prof. Durmuş, “Büyüme sürecinde ciddi bir parasal genişleme oldu” dedi. Prof. Durmuş, geçen yılın aynı dönemine göre M1 para arzında yüzde 85’ler civarında bir büyüme olduğunu da belirterek, “Yani piyasadaki para miktarı bollaşmış” dedi. Bu genişlemenin kredilerde de görüldüğünü belirten Durmuş, “Bu biraz da kredilerle de ilgili. Kredilere de baktığımız zaman finans dışı sektöre verilen kredilerin 1 yıl içerisinde yüzde 53 arttığını görüyoruz. Geçen yıl bu oranlar çok daha düşüktü. Yüzde 26’lardaydı. Hanelere verilen kredilerde de yüzde 20’lerin üzerinde bir artış söz konusu” dedi. Prof. Durmuş, bu sürecin bankaların kârlarını 16.4 milyar TL’den, 63.2 milyar TL’ye çıkarttığını, yani bankaların kârında yüzde 385 oranında artış olduğunu” söyledi.

    Prof. Dr. Mustafa Durmuş

    BU NASIL BİR BÜYÜME?

    Böyle bir büyümenin sürdürebilir olmadığına da dikkat çeken Prof. Durmuş, “TÜSİAD’da dahil herkes bunun altını çiziyor. Bu sürdürülebilir bir büyüme değil. Kaynağı ağırlıklı olarak finans sektöründe ve bol kredilerle sağlanmış olan bir büyüme” dedi.

    “Siyasal iktidarın içine girilen seçim sürecinde her ne olursa olsun ekonomiyi büyütmek, canlandırmak, böylece diğer sorunları bu büyümenin arkasına gizlemek gibi bir hedefinin olduğunu” tahmin ettiğini söyleyen Prof. Durmuş: ekledi: “Zaten iktidar blokunun başka seçeneği de kalmadı. Sadece yüksek büyüme rakamları ile her şeyin iyi gittiği algısı yaratarak tabanını korumaya çalışıyor.”

    ‘BÜYÜMENİN DE KAÇINILMAZ SONU ENFLASYON’

    “Kredilerle ekonomiyi daha ne kadar ayakta tutabileceklerine” ilişkin de Prof. Durmuş, “belli bir süre daha tutabilirler. Tabii bunun kaçınılmaz sonucu yine bu kez daha yüksek enflasyon olur. Bu kez makro dengeler çok ciddi şekilde bozulur, ortaya bir enkaz çıkar” uyarısı yaptı.

    EMEKÇİLERİN ALEYHİNE GELİŞEN BİR İKTİSADİ BÜYÜME SÖZ KONUSU

    Prof. Durmuş, kimlerin bu büyümeden faydalandığını da şöyle açıkladı: “TÜİK’in geçen yıl açıkladığı büyüme rakamlarına baktığımızda işçilerin milli gelirden aldığı payın, yüzde 35,5’ten yüzde 31.5’e gerilediğini yani bu yıl 4 puan azaldığını görüyoruz. Sermayenin payı ise bu 1 yılda yüzde 41,7’den yüzde 47,6’ya çıkmış yani yüzde 5,9 puan artmış. Nitekim bu hafta yayımlanan ISO 500 raporu açıklandı. Firmalar karlarını ortalama yüzde 139 kâr artırmışlar. Yani sermaye büyüyor, kâr büyüyor, bu kesimlerin işleri tıkırında gidiyor. Ama emekçilerin refahı giderek azalıyor. Bu büyüme kısaca emekçileri daha da yoksullaştıran bir büyüme oldu. Dolayısıyla böyle bir büyüme toplumun büyük bir kesimi tarafından kabul edilebilir bir büyüme değil. Eşitsizlikleri ve yoksulluğu artıran, gelir dağılımını bozan ve en önemlisi işsizliği azaltmayan bir büyümedir” diyen Prof. Durmuş, “Ayrıca bu büyümenin itici gücü olan kredi genişlemesi enflasyonu patlatacak, yoksulluk daha da artacak.”

    ‘ENFLASYON YÜZDE 80’E DAYANDI’

    Mayıs ayına dair 3 Haziran’da açıklanacak enflasyon rakamına ilişkin de Prof. Durmuş, “Enflasyon yukarı doğru çıkmaya devam eder” diyerek, Nisan ayındaki enflasyondan, 8-10 puan daha yüksek bir enflasyon beklediğini, böylece resmi enflasyonun Mayıs ayında yüzde 80’e dayanacağını“ söyledi.

    ‘İKTİDARIN BÜYÜME HIRSI DA ENFLASYONU TETİKLİYOR’

    “Rakamın ne olduğu kadar, enflasyona neden olan etmenlerin devam edip etmediğine de bakmak gerektiğini” belirten Prof. Durmuş, enflasyonu yükselten faktörlere de şöyle değindi: “Merkez Bankası’nın rezervlerinin kalmaması, Ukrayna-Rusya savaşı, gıda ve enerji krizi, CDS’lerin 713’lere çıkması, dövizin yüksek olması ve ülkede devam eden istikrarsızlık bunların her biri ayrı bir neden. Ancak en önemli neden iktidarın izlediği faiz politikasıdır.” Prof. Durmuş ayrıca, iktidarın aşırı büyüme hırsı ile parasal kaynakları sonuna kadar kullanarak, kredileri çoğaltarak yoluna devam edeceğini ancak bunun da talep yönlü enflasyonu arttıracağını söyledi. İktidarın tüm bunları seçime yönelik olarak yaptığını ifade eden Prof. Durmuş, “İktidar seçime giderken daha fazla oy kaybetmek istemiyor. Oylarını arttırmak istiyor. Ancak bu süreç bir iki yıl öncesinde olduğu gibi değil. Çünkü halk gerçekten çok yoksul. Hanelere giren gelir çok düşük, buna karşılık yaşam maliyetleri çok yüksek olduğu için halk sadece ekonomik canlılığa bakmayacaktır diye düşünüyorum” dedi.

    ‘İKTİDAR EKONOMİYİ YÖNETEMİYOR’

    Bu gidişatın ekonomiyi tam bir enkaza dönüştürebileceğine vurgu yapan Prof. Durmuş, kimi vatandaşların ‘Artık bir yerde duracak, hep böyle yüksek seyretmeyecek bu enflasyon’ beklentisine de şöyle değerlendirdi: “Elbet düşecek de neden olduğu hasar, tahribat ne olacak? Ayrıca kimse kısa vadede enflasyonun düşmesini beklemesin. Kaldı ki resmi olarak yüzde 70-80’ler, gayri resmi yüzde 100-150’lerde seyreden bir enflasyon nereye kadar, hangi sürede düşebilir ki? Merkez Bankası dahi bu yılın sonunda yüzde 50’nin üzerinde bir enflasyonu beklediklerini açıkladı.” İktidarın ekonomiyi yönetme yetisini bir süredir yitirdiğini de ifade eden Durmuş, “İktidar diyor ki hele şu politikayı bir deneyelim, tutmadı başkasını deneriz. Özetle ortada bilinçli, bilimsel yöntem ve bilgiye dayalı iktisat politikaları yok. Zaten uzun süre önce Merkez Bankası’na yapılan müdahalelerle para politikası araçlarının kullanımı imkânsız hale gelmişti. Bugün bunu telafi edecek politika araçları yok. İktidar açısından şapkadan yeni tavşanları çıkartmak her gün zorlaşıyor” diye konuştu.

  • Çocuklar ‘mesleki eğitim’ adı altında 10 saatten fazla çalıştırılıyor

    Çocuklar ‘mesleki eğitim’ adı altında 10 saatten fazla çalıştırılıyor

    Kübra KÖKLÜ

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmi sitesinde mesleki eğitim merkezlerine ilişkin güncel istatistikler yayımlandı. Bu istatistiklere göre, Milli Eğitim Bakanlığı’nca mesleki eğitim merkezlerine kayıtlı öğrenci sayısı, 159 binden 502 bine çıkarıldı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı, yıl sonuna kadar 1 milyon öğrenci hedefinin yüzde 50’sini beş ayda gerçekleştirdiğini duyurdu. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Akdeniz Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Taner Akpınar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yürüttüğü mesleki eğitim merkezlerinde kayıtlı öğrencilerin ‘çocuk işçi’ olarak çalıştırıldıklarını anlattı. Akpınar, durumuMedyaport.net’e anlattı.

    YOKSUL ÇOCUKLAR ‘ÇOCUK İŞÇİ’ YAPILIYOR

    Doç. Dr. Taner Akpınar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, yoksul çocukları küçük işletmelerin hizmetine iş gücü kaynağı olarak sunduğuna dikkat çekti. “Devlet, ‘mesleki eğitim’ adı altında çocuk işçi sayısını gün geçtikçe artırıyor” diyen Akpınar, “Mesleki eğitim merkezleri”nin çırakların gittiği merkezler olduğunu söyledi. Bu merkezlerle devletin, “yoksul çocukları küçük işletmelerin hizmetine iş gücü kaynağı olarak sunduğuna” dikkat çeken Akpınar, “Bu merkeze kayıtlı olanlar sigortalıdır. Ancak iş kazası ve meslek hastalığı kapsamında sigortalılardır. Yani kısa vadeli sigortalıdır. Çıraklık döneminin emekliliğe bir gün bile katkısı yoktur. Cumhurbaşkanı kararı ile 5 Ocak 2022 tarihli resmi gazetede, mesleki eğitim adı altında çalıştırılan öğrencilere ödenecek ücretin 5 yıl boyunca işsizlik sigortasından ödeneceği açıklandı. İşverenler zaten çok az olan bu ücretten de bu sayede kurtulmuş oldu” dedi.

    ‘VERİLERDE BÜYÜK TUTARSIZLIKLAR VAR’

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1 milyon öğrenciyi çocuk işçi yapacağına işaret eden Akpınar, “1 milyon çocuk işçi” hedefinin korkunçluğuna dikkat çekti. “Bu hedef çok korkunç” diyen Akpınar, bu konuda açıklanmayan çok konu olduğunu ve mesleki eğitim merkezlerine katılan çocukların kaçının kalıcı işe sahip olduğunun devlet tarafından açıklanmadığını da ifade etti. “Bu çocukların kaçı bu mesleği öğrendi ve çıraklık sonrası o işi yapmaya devam etti?” diye soran Akpınar, “Mesleki eğitim merkezinin iki boyutu var. Birincisi, Devlet, çocukları ve gençleri, ucuz iş gücü kaynağı olarak kullanarak sermaye çevrelerinin kullanımına sunuyor. İkincisi ise çocukları ve gençleri bu sisteme kaydederse onları işsizlik hesabından düşüyor” değerlendirmesini yaptı.

    Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türkiye’de kayıtlı olan çıraklara ilişkin istatistiklerinin tutarsız olduğuna da vurgu yapan Akpınar, “MEB’in istatistikleri ile Sosyal Güvenlik Kurumu’nun açıkladığı veriler arasında tutarsızlıklar var. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun istatistiklerine göre, Türkiye’de 400 bin yakın çırak var. O zaman MEB’in verilerine göre, 156 binden nasıl 502 bine çıktı. Zaten 400 bine yakındı” dedi

    ‘KÜÇÜK İŞLETMELER KİMİ İSTERSE O PARTİ İKTİDARA GELİR’

    Mesleki eğitim merkezlerine “çocuk işçi merkezi” demenin daha doğru olacağının altını çizen Akpınar, şunları söyledi: “Türkiye’de küçük işletmecilerin talepleri her zaman dikkate alınır. Küçük işletmelerin sayısı çoktur. Küçük işletmeler hangi siyasi partiye teveccüh ederse, o siyasi parti iktidara gelir. Küçük işletmeler kimden desteğini çekerse o da gider. Türkiye tarihi boyunca iktidar olan tüm partiler küçük işletmelerin taleplerine hiçbir zaman karşı koyamadılar. Çocuk işçi, küçük işletmelerin talebidir. Ve devlet de yıllardır, meslek eğitim sistemi ile küçük işletmelerin talebini yerine getiriyor.”

    GÜNDE 10 SAATİ AŞAN SÖMÜRÜ

    “’Mesleki eğitim 10 saat sürer mi?” diye soran Akpınar deneyimlerini şöyle anlattı: “Çıraklarla ilgili araştırma yaptığımda, sanayi sitelerine gittim. Orada çıraklarla ve işverenlerle görüştüm. Çocuklar, mesleki eğitim merkezine bir gün gidebildiklerini söyledi. Haftanın diğer günlerinde ise iş yerlerinde çalışıyorlar. Ne yazık ki 10 saatin altında çalışan çocuk işçi görmedim. Böyle bir eğitim olabilir mi? Mesleki eğitim 10 saat sürer mi? Görüştüğüm çırak çocuk işçiler, mesleki eğitim merkezine dinlenmeye ve uyumaya gittiklerini söyledi. Merkezde anlatılan dersleri çok yorgun oldukları için dinleyemediklerini anlattılar. Bu ders ‘bizim için bir dinlenme fırsatı’ dediler. Burası mesleki eğitim merkezi mi yoksa çocuk işçiliği için istihdam merkezi mi?.”

    Çırakların haftada bir gün mesleki eğitim merkezine gitme zorunluluğunun olduğunu belirten Akpınar, şunları söyledi: “Ancak yasada işverenlerin lehine bir seçenek var. Eğer işler yoğunsa işverenin, çocuk işçiyi ayda 8 kere gitme zorunluluğu olduğu derse göndermeme hakkı var. Ne zaman işverenin işleri azalır, o zaman çocuk işçi geri kaldığı dersleri sıkıştırılmış bir programla alır. Burada öncelikli olan eğitim değil, işverenin işidir. Hatta yasada işverene, ‘çocuk işçiyi hiç mesleki eğitime gönderme, merkezdeki öğretmenler çocuk işçilerin çalıştıkları iş yerlerine gitsin’ diyor. Çocuk işçi, eğitime iş yoğun diye gidemiyorsa, yanına gelen öğretmenler ona nasıl ders anlatacak. Koşullar uygun mu? Çocuk, çalışmaya devam ederken, dersi nasıl öğrenecek?”

  • Doç. Dr. Süreyya Karacabey: Gezi’nin bitmesine imkan yok, yol devam ediyor

    Doç. Dr. Süreyya Karacabey: Gezi’nin bitmesine imkan yok, yol devam ediyor

    Ayça ONURALMIŞ

    Doç. Dr. Süreyya Karacabey, “Gezi’nin bitmesine imkan yok, yol devam ediyor. İçeri çekilirsiniz, zorunlu çekilmeler olur, bir dönem durursunuz ama bu yola bir defa çıkıldı zaten. O yüzden Gezi hatıra değil, olamaz. Gezi bir yenilgi değil. Gezi, bizim kişisel tarihimizde önemli bir dönemeçti” dedi.

    Gezi direnişinin 9. yıldönümü dolayısıyla Mülkiyeliler Derneği’nde “Hep Gezi’deydik” temasıyla düzenlenen etkinlikte, Emine Kart’ın “Gezi’de Ankara Direniyor” başlıklı fotoğraf gösterisi yapıldı.

    Slayt gösterisinin ardından konuşan Süreyya Karacabey, Gezi’nin bitmesine imkan olmadığını, yolun devam ettiğini belirterek, şunları söyledi:

    “İçeri çekilirsiniz, zorunlu çekilmeler olur, bir dönem durursunuz ama bu yola bir defa çıkıldı zaten. O yüzden Gezi hatıra değil, olamaz. Gezi bir yenilgi değil. Bütün itaatsizlik eylemlerinde hapse düşmek, eylemi güçlendiren bir şeydir. Hiçbir zaman onu zayıflatmaz. Devletin şu an içeride tuttuğu insanlar, Haziran direnişinin hala etkili olduğunu gösterir. Gezi, hepimize ait bir şeydir, eminim buradaki herkes sokaklardaydı. Dolayısıyla bu bizim kolektif hafızamıza ait bir şey. Gezi’nin yıldönümünde Emine’nin çok güzel fotoğrafları, anlamsal çağrışımları tetikledi, bizi yeniden oraya yaklaştırdı. Gezi, bizim kişisel tarihimizde önemli bir dönemeçti.”

    ‘O MASKE, BÜTÜN KOLEKTİF BELLEĞİ TEMSİL EDİYOR’

    Sadece Türkiye’de değil, bir meşruiyet krizine girmiş bütün devletlerin içinde birtakım direnişler, ekonomik toplantıları basma gibi eylemleri yapıldığına dikkat çeken Karacabey, şöyle devam etti:

    “Bunların hepsi şuna dayanıyor; İngiltere’de yaşayan ve ‘terörist’ olarak nitelenen Guy Fawkes, 1905’te İngiliz Parlamentosu’na kralı da öldürmek üzere bir bomba düzeneği koyuyor; fakat yakalanıyor, ağır işkence görüyor ve öldürülüyor. Şimdi bu olay, İngiltere’de parlamento açılışlarında, Şenlik Ateşi Gecesi’nde hala çocukların söylediği bir şarkıya konu olmuş durumda. ‘Hatırla o ihanet günlerini’ diyor. Biliyorsunuz, resmi tarih kendi tarihindeki kırılmaları özel bir hale getiriyor ve çocukların Şenlik Ateşi Gecesi’nde söyleyebilecekleri bir şarkının sözlerini ortaya çıkarmış oluyor. Yani Guy Fawkes lanetlenirken, arkasından bir çizgi roman ve herkesin bildiği V for Vendetta filmiyle o maske, küresel direnişin bir simgesi haline geliyor. Yani aslında başarsaydı kralı 1905’te havaya uçuracak bir adamın anısını az önce Emine’nin fotoğraflarında da gördük. O maske, aslında bütün kolektif belleği temsil ediyor. Bu direnişler, yerel gibi görünse de Gezi zamanında hatırlayın, bize çeşitli ülkelerden de destek gelmişti. Çünkü bu tür itaatsizlik eylemlerinin doğası budur. Bölünmüş, parçalanmış protestolardan onları ayıran şey, bir gövdeyi bir araya getiren bir şey.”

    ‘HAKLI OLMADIKLARINI TARİH DE HAYKIRACAK KENDİLERİ DE BİLECEK’

    “Hoşumuza gitmeyen bir şeye ‘Hayır’ deme hakkımız doğal olarak var. İtaatsizlik hakkı, yasal çerçeve tarafından bize sunulabilecek bir şey değil. Bizim Gezi’de deneyimlediğimiz böyle bir şey” diyen Karacabey, şu ifadeleri kullandı:

    “Yani Kalyon İnşaat’ın 27 Mayıs gecesi Gezi Parkı’ndaki ağaçlara saldırıya verilmiş tepkiyi düşünün, evet elbette mesele ağaç değildi. Birileri ülkeyi kendi oturma salonları gibi dekore edip herkese de nerede, nasıl oturacakları konusunda akıl vermeye başlıyorlardı ve şimdi daha beterinin içindeyiz ama şunu söylemeye çalışıyorum; bu kurucu rızaya rağmen –‘yasal’ kelimesini kullanmak istemiyorum; çünkü o kadar kötüye kullanılmış bir şey ki- biz karşımıza çıkan mantıksız kanunları, bize emir kipiyle buyrulmuş, hayat biçimimize müdahale eden şeylere itiraz etme hakkına doğal olarak sahip olmalıyız. Eğer bu ilksel rıza, toplumun kurulması için değil de hükümetlerin bekası için işletiliyorsa burada geri alınması gereken bir hata vardır. Zaten o toplumsal sözleşme, ilksel olarak yasallığı nasıl oraya yerleştiriyorsa, aynı zamanda bir toplum olmanın, insanların barış içinde, kardeşçe, eşit biçimde yaşamasının da kurallarını koymak zorundadır. Bu ihlal edildiğinde kimse yasa dışı bir şey yapmış olamaz ve bütün dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu; çünkü adalet ve özgürlüğü, vicdanla karşı karşıya getiremezsiniz. Eğer insanların bütün derdi bir yasallığı düzenlemek, bir statükoculuk olsa yine de bütün bu devletlerin, hükümetlerin, sistemlerin sadece inşası değil, bu kadar rahat bir şekilde yolunda yürüyor olmasında da hepimizi içine alan, dahil eden birtakım konformizmler, statükocular, yasa tehdidi var. Mesela birileri size ‘Gösteri sırasında yüzünüzü kapatamazsınız, şunu yapamazsınız’ diyor. Bütün bu sınırları çizen aslında bir toplumsal kuruluşun refahı, barışı için yardım etmiyor; sadece kendi kurduğu mekanizmanın bekası için yapıyor. Dolayısıyla bütün sivil itaatsizlik eylemleri, meşruiyetini buradan alıyor. İşte çaresiz kalmaları da bu yüzden, yani karşınızdaki kişinin silahı var diye, bu sizden daha güçlü olduğu anlamına gelmez, evet canınızı yakabilir, sizi hapse atabilir fakat onların haklı olmadıklarını tarih de haykıracak biz de haykıracağız ve kendileri de bilecekler.”

    TERSNAME SAHNE ALDI

    Karacabey’in söyleşinin ardından Tersname sahne aldı. Tersname, Gezi direnişi sırasında Güvenpark’ta polisin katlettiği Ethem Sarısülük için yazdıkları şarkıyı seslendirdi. Gezi direnişinde yaşamını yitirenleri anan Tersname, 31 Mayıs 1971’de Nurhak katliamında öldürülen Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan için “Nurhak” şarkısını söyledi.

  • Gürsel Tekin: İstanbul’da BM kriterine uygun konut kalmadı, yaşamaya uygun sadece 6 konut var

    Gürsel Tekin: İstanbul’da BM kriterine uygun konut kalmadı, yaşamaya uygun sadece 6 konut var

    CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin İstanbul’daki kiralık konut ilanlarını Birleşmiş Milletler’in “Yaşamaya Elverişli Konut” tanımına göre inceledi. 83 bin 726 kiralık konut ilanın incelendiği çalışmaya göre İstanbul’da BM kriterine uyan sadece 6 konut var.

    BM’NİN YAŞAMAYA ELVERİŞLİ KONUT KRİTERLERİ

    BM “yaşamaya elverişli konut” tanımı kapsayıcılığı ve herkesin erişimini önceleyen 7 kriterden oluşuyor. Buna göre kiralanacak konutun kira bedeli ortalama hanehalkı kullanılabilir gelirinin yüzde 30’u oranında olmalı, konut en az 80 metrekare olmalı, deprem yönetmeliği gereği bina en fazla 10 yaşında olmalı, bina yüksekliği en fazla 5 katlı olmalı, güvenli ısınma ve balkon olanağı ile kullanıma hazır, boş durumda bulunmalı.

    83 BİN 726 İLANDAN SADECE 6’SI “YAŞAMAYA ELVERİŞLİ”

    31 Mayıs 2022 verilerine göre sahibinden.com internet sitesinde İstanbul’da toplam 83 bin 726 kiralık konut ilanı yer almakta. Bu ilanlar üzerinde yapılan araştırmaya göre 83 bin 726 ilanın 59 bin 507’si daire. Bu daire ilanlarında İstanbul’da ortalama kullanılabilir hanehalkı gelirinin yüzde 30’una denk gelen 2500 lira kira bedeline uygun sadece 125 ilan var. Bu ilanlar arasında en az 80 metrekare büyüklüğünde 64 ilan var. Deprem yönetmeliğine uygun şekilde aranan konutun en fazla 10 yaşında olması kriteri eklendiğinde geriye sadece 11 ilan kalıyor. 11 ilan içerisinde en fazla 10 katlı binada bulunan 11, 5 katlı binada bulunansa yalnızca 6 ilan var.

    GÜRSEL TEKİN: “İSTANBUL’DA YAŞAMAYA ELVERİŞLİ KONUT KALMADI”

    CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin araştırma sonucunu şöyle değerlendirdi:

    “Araştırmamızı herkes tekrar edebilir. 7 kriter var. Kullanılabilir hanehalkı gelirinin yüzde 30’unu (Ayda 2500 TL) esas alıyoruz. Bina en  fazla 10 yaşında olacak. En fazla 5 katlı olacak. Konut en az 80 metrekare olacak. 83 bin ilanda bu kriterlere uyan sadece 6 ilan var. Bu ilanlar da şehrin çevre ilçelerinde bulunuyor. Esenyurt’ta 2, Avcılar’da 2, Arnavutköy’de 1, Bağcılar’da 1 adet ilan var. Açık bir şekilde söylersek bugün İstanbul’da BM kriterine uygun “Yaşamaya Elverişli Konut” kalmadı.  Böyle bir şey yok.

    “UCUBE EKONOMİ POLİTİKASI SEBEP, KONUT KRİZİ SONUÇTUR”

    Bu noktaya nasıl geldik? Birincisi ucube ekonomi politikasıyla insanların elinden tüm yatırım araçları alındı. Enflasyon altında verilen negatif faiz ile Türk Lirası’na yatırım yapanlar, Türk Lirası’ndan kaçtılar. Sonuç döviz krizi oldu. Döviz krizi de yüksek enflasyonu tetikledi. Bu sefer dövizi baskılamak için Kur Korumalı Mevduat Hesabı diye bir yeni uygulama getirdiler. Bir avuç sermayedarın parasını 83 milyon ödüyoruz. Sonuç ne oldu? Döviz de kısa vadeli yatırım gücünü kaybetti. Bir de piyasaya fazladan Türk Lirası arz edildiği için enflasyon daha da yükseldi. Neticede milletin elinde sadece gayri menkul ve emtia yatırımı kaldı. Konut fiyatları patladı. Yetmez, döviz ve enflasyon artışıyla inşaat maliyetleri arttığı için konut fiyatları daha da yukarı gitti. Bütün bunlar yetmezmiş gibi vatandaşlığı da pazara çıkardılar, konut karşılığı vatandaşlık vererek, konut piyasasına talebi arttırdılar. Konut fiyatları daha da yükseldi. Yani AKP’nin ucube ekonomi politikası sebep, konut krizi sonuçtur

    “ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI TELEVİZYONDA MAÇ İZLER GİBİ KONUT KRİZİNİ İZLİYOR”

    Çevre ve Şehircilik Bakanı konut piyasasını izlediğini söylüyor. Gerçekten televizyonda maç izler gibi izliyor. Kendisinin açıklamalarına göre İstanbul’da 5,8 milyon konut var, bunların 1,5 milyonu riskli. Tüm Türkiye’de 17 milyon bina var, 6,7 milyon bina riskli. AKP hükümeti sağa sola rant üretmek yerine her yıl sadece 335 bin bina yapsa bugün Türkiye’de konut krizi diye bir şey yoktu. İstanbul’da herkes başını sokabileceği, nitelikli, sağlıklı, depreme dayanıklı bir eve sahip olurdu. Bunu yapmak yerine milletin arsasına el koydular, kentsel dönüşüm adı altında büyük rant projeleri ürettiler, bir avuç müteahhit ve yandaşları para kazanırken, bedelini millet önce evsizlikle, korkuyorum depremde de başka ağır sonuçlarla ödeyecek. Onlar da hala izlemeye, ağır çekimde yaşanan bir felaketi makam odalarından takip etmeye devam ediyorlar.

    “SONBAHAR’DA KONUT KRİZİ DERİNLEŞECEK”

    Uyarıyorum. Sonbahar’da konut krizi derinleşecek. Bugün Türkiye’deki 8,5 milyon kiracının 6,5 milyonu eski kiracı. Sonbahar aylarına doğru enflasyon artışı konut kiralarında ağırlığını daha da hissettirecek. Yurt olmadığı için yeni öğrencilerin okullara başlamasıyla konut talebi artacak. Dolayısıyla konut fiyatları daha da yükselecek. İnsanları başını sokacak bir ev bulamayacak. Bugün genel davalar içerisinde kira tespit ve tahliye davalarının oranı yüzde 20’yi buldu. Ev sahipleri ile kiracılar boğaz boğaza geldi. Sosyal bir patlamanın eşiğindeyiz.

    “PARA KARŞILIĞI VATANDAŞLIK SATMAYI BIRAKIN”

    Ne yapılması lazım? Hemen hızla para karşılığı vatandaşlık satmayı bırakın. Konut arzını azaltın. Ucube ekonomi politikasına son verin, yatırım araçlarını serbest bırakın, millet gayrimenkul dışında parasını enflasyona karşı koruyacak önlemler alabilsin. TOKİ ile hem yurt hem de sağlıklı, nitelikli, sosyal konut üretimine başlayın. Yeni evlilere ve ilk kez konut sahibi olacaklara 40 yıl vade ile maliyetine satış yapın. Bütün bunları yapmazsanız millet sonbaharda kasırgayla karşı karşıya kalacak, sofrasındaki ekmeği aldınız, başının üstündeki dam da gidecek. Bu milleti bir de bunu yaşatmayın.”