Kategori: Özel Haberler

  • Cinsel istismardan yargılanan üvey baba ‘delil yetersizliği’ nedeniyle beraat etti 

    Cinsel istismardan yargılanan üvey baba ‘delil yetersizliği’ nedeniyle beraat etti 

    Kübra Köklü

    İstanbul Silivri’de üvey oğluna cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen U.S’nin davasında savcılık cinsel istismarın birden fazla kez gerçekleştiğini tespit etmesine karşın mahkeme heyeti, U.S’nin beraatine karar verdi.

    İstanbul Silivri’de yaşayan Y.K (7)., 4 yaşındayken babaannesine ve öz babası İ.K’ye üvey babası U.S. tarafından darp edildiğini ve cinsel istismara uğradığını iddia etti. Öz baba İ.K., oğluna cinsel istismarda bulduğunu iddia ettiği U.S. hakkında şikayetçi oldu. U.S., emniyette verdiği ifadesinde, “Üzerime atılan suçlamaları asla kabul etmiyorum. Y.K’yi darp etmedim. Cinsel istismarda da bulunmadım” diye savunma yaptı. U.S., hakkında “Çocukların cinsel istismarı” suçundan dava açıldı. Dosyada yer alan adli görüşme değerlendirme raporunda, mağdurun somut detayları, dokunma davranışlarını detaylı bir şekilde ifade ettiği, mağdurun ifadesine güvenilir olduğu ve istismarın farklı zamanlarda birden fazla kez gerçekleştiği kaydedildi. Darp raporunda ise Y.K’nin vücudunda ısırık izlerinin yer aldığı tespit edildi.

    Silivri Ağır Ceza Mahkemesi’nde 21 Eylül tarihinde görülen karar duruşmasında konuşan Y.K’nin babaannesi S.A., “Mağdur Y.K., benim torunum olur. Torunuma, oğlum boşandığından beri ben bakıyorum. Torunum bana en son geldiğinde bir şey anlatmak istediğini söyledi. Annesinin birlikte olduğu kişi U.S’nin evde çıplak gezdiğini, şahsın özel bölgesini gördüğünü, yemek yerken ağzına tokat ve yumruk attığını söyledi. U.S., isimli şahsın kendisini darp ederken annesinin müdahale etmediğini ve annesinin yaşananları anlatma diye telkinde bulunduğunu anlattı. Torunum bana, sanığın özel bölgesini ellediğini ve kıyafetlerini çıkarttığını da söyledi. Ben ayrıca anaokulu öğretmeniyim, geçmiş tecrübelerimi de göz önüne alarak bildiklerimi anlattım” dedi. Mahkeme heyeti ise U.S. hakkında delil yetersizliği gerekçesiyle beraat kararı verdi.

    ‘ADALETİN GEÇ DE OLSA TECELLİ EDECEĞİNE İNANIYORUZ’

    Mağdurun avukatı Mesut Barış Kök ise karara itiraz ettiklerini söyledi. Kök, “Söz konusu kararla, henüz 4.5 yaşında olan bir çocuktan aynı ev içerisindeki üvey babası tarafından gerçekleştirilen cinsel istismarı kanıtlaması istenmiş; çocuğun kolunda ısırık izi tespit edilip raporlanmasına rağmen, başkaca fiziksel emarenin bulunmaması nedeniyle suçun işlenmediğine kanaat getirilmiştir. Ancak Sayın Mahkeme, o yaşta bir çocuğun cinsel istismardan nasıl bu kadar detaylı bahsedebildiğini, sanığın ismini duyduğunda dahi neden duygu durumunun değiştiğini, farklı tarihlerde 3 ayrı pedagogun, çocuğun anlatımlarını doğrulayan raporları dosyasında olmasına rağmen çocuğun nasıl aynı yönde beyanlar verebildiğini açıklayabilmiş değildir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus; 4.5 yaşındaki bir çocuğun yaklaşık 1.5 sayfa boyunca detaylı bir şekilde, üstelik farklı zaman dilimlerine ait cinsel istismar vakalarını pedagoga tarif edebilmesidir. O yaşta bir çocuğun hayal gücünün ve yalan kavramlarının bu denli gelişemeyeceğine dair raporlar dosyada olmasına rağmen, adeta çocuğu suçlar nitelikte verilen bu karar vicdanları yaralamıştır” diye konuştu.

    Karara itiraz ettiklerini ve davanın halen istinaf aşamasında incelemede olduğunu belirten Mesut Barış Kök; “Adaletin geç de olsa tecelli edeceğine olan inancımızı koruyor, korumak istiyoruz” dedi.

    ‘ÇOCUĞUN BEYATINA İTİBAR EDİLMEMİŞTİR’

    Davayı takip eden Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Genel Hukuk Koordinatörü Emel Aydoğan da konuya ilişkin şunları aktardı: “Uzman görüşlere göre çocuğun anlatımlarının, yaşadığı olaylarla uyumlu olduğu, yine uzman görüşlerce çocuğun anlattıklarından fazlasını yaşamış olabileceği, ifadelerinde tutarlı olduğu belirtilmiştir. Cinsel istismar suçlarında tutuklama için ‘somut delil’ şartı öngören düzenleme sonrasında, çocuğun beyanının somut delil olmasına rağmen, kabul edilmemiştir. Ayrıca çocuğun beyanına itibar edilmeyerek, sanığın beraatine karar verilmiştir. Suçların cezasızlığı, bu tür tacizlerin artmasına sebep olmuştur, olmaya da devam edecektir.”

  • Engelli çocuk anneleri anlattı: Devlet desteği lafta kalıyor!

    Engelli çocuk anneleri anlattı: Devlet desteği lafta kalıyor!

    Engelli çocuklar, onların bakım ve sorumluluğu, haklarının korunması, sosyalleşmesi gibi birçok sorunla karşı karşıyalar. Hayatın her alanında zorluklarla mücadele eden engelli çocuklarının temel bakım ve ihtiyaçlarını karşılayansa genellikle anneleri oluyor. Toplumsal yaşam ve ekonomik krizin engelli insanların yaşamı üzerindeki etkilerini genç yaşta anne olmuş iki kadından dinleyeceğiz.

    Merve Büyüktaş

    “Farkında mısınız? Engelli insanlara hep kadınlar, neredeyse hep anneler bakıyor” diyor konuşurken Fatma Aslanbaş. Kendisi 50 yaşlarında, 32 yaşında bir oğlu var ve birlikte yaşıyorlar. Oğlunun tüm bakım ve sorumluluğu annenin üzerinde. Diğer yanda ise ismini vermek istemeyen bir başka anne var, 16 yaşındaki çocuğu için çalışmak zorunda olan… Evde çocuğuna bakacak bir büyük var neyse ki, “yoksa geçinemeyiz” diyen bu genç kadın ve Fatma Aslanbaş ile birlikte ekonomik krizin etkilerini, devlet desteklerini ve uygulamalarını, genel sorunları, engelli hak ve taleplerini konuştuk.

    DEVLET YASALARLA HAK TANIYOR AMA UYGULAMADA BU HAKLAR YOK!

    Fatma Aslanbaş, devletin engellilere haklar tanıdığını ancak bu hakların uygulamada karşılık bulmadığını söylüyor ve devam ediyor: “Oğlumla birlikte 2005’ten beri birlikte yaşıyoruz. Umut küçükken çalışıyordum ve ailem ona bakabiliyordu fakat yaşı ilerledikçe başkasına emanet edemiyorsunuz. Şimdi çalışmıyorum. Umut’un maaşı ve evde bakım parasıyla geçinmeye çalışıyoruz. Her şey yasalarda güzel ama uygulamada yok. Hakkımızı savunacak bir kurum yok.”

    Fatma Aslanbaş oğlu Umut Aslanbaş ile

    ‘ENGELLİ TAŞIMA HİZMETİ RANDEVU İLE ÇALIŞIYOR’

    “Engelliler için devlet tarafından verilen ambulans hizmeti randevu ile çalışıyor. Acil bir durumda aradığınızda randevu soruyorlar.” diyor Aslanbaş ve ekliyor: “Önden randevu alırsanız da şöyle bir durumla karşılaşıyorsunuz. Örneğin araca üç engelli alındı ve hastaneye götürüldü. Hepsinin işi bitene kadar beklemek zorundasınız. Bu çocukların bezlerinin değişmesi, karınlarının doyurulması, tuvalet gibi ihtiyaçları var.” Uygulamanın ihtiyacı karşılayacak nitelikte hizmet sağlamadığını belirten Aslanbaş,  PCR testi ve aşı hizmetinin de evde verilmediğini söylüyor. Anne Aslanbaş, “Evde aşı ve test hizmeti almak istedik fakat her seferinde hastaneye yönlendirildik. Oysa bu hizmetlerin evlerde verildiği söyleniyordu, biz yararlanamadık.” diyor.

    ‘HER ENGELLİNİN KENDİNE YETEBİLECEK BİR MAAŞI OLMALI’

    Engelli maaşlarının eskiden bir yasa ile emekli sandığına bağlı olduğunu, sonradan vakfa bağlandığını hatırlatıyor Aslanbaş. “Bu yasa varken engellinin gelirlerine bakılıyordu. Şimdi ise engellinin yaşadığı hanenin gelirine bakılıyor” diyor Aslanbaş ve devam ediyor: “Ben ailemle ya da kardeşlerimle kalabilirim. O evdeki insanlar çalışıyor diye maaş alınamaması durumu söz konusu olmamalı. Devlet, sigortalı bir işe girildiğinde verdiği yardımları kesmemeli. Bugün sigortalı çalışmak çok para kazandırmıyor zaten. Memurlar da bu yardımları alamıyor. Kim olduğu, nerede yaşadığı önemli değil, her engellinin kendine yetebilecek bir maaşı olmalı. Biz aldığımız maaş ve yardımla geçinemediğimiz gibi borç almak zorunda kalıyoruz sürekli.”

    Aslanbaş, “Haneye giren ücret, hanede yaşayan kişi sayısına bölündüğünde eğer asgari ücretin üçte birini geçiyorsa aldığınız maaşı kesiyorlar” diyor. Aslanbaş, “Bizim evimize şuan 2 bin 800 lira giriyor. Evde bakım ücreti ve oğlumun engelli maaşı, olması gereken sınırı 50- 60 lira geçtiği için ücretin birinin kesilmesi tehlikesini yaşıyoruz. Zaten bu parayla geçinmek yeterince zor, her yıl evinize gelip kontrol ediliyorsunuz, denetleniyorsunuz. Bir de gelirinizin kesilme durumuyla karşı karşıya kalıyorsunuz” diyor.

    Fatma -Umut Aslanbaş: anne oğul sürekli beraberler

    ‘TUVALET KAĞIDINI HESAPLAYARAK ALIYORUZ’

    Fatma Aslanbaş kış aylarının geldiğini ve doğalgaz faturasının kabaracağını belirterek şöyle diyor: “Doğalgaz masrafı artacağından elektrikten kesmeye çalışıyorum. Televizyon açtığımızda odanın ışığını kapatıyoruz. Oğlum karanlıkta kalmayı sevmiyor. Ona durumu anlatmaya çalışıyorum. Tuvalet kağıdını bile hesaplayıp alıyoruz. Kimse bunları düşünerek yaşamamalı. Sosyal devlet anlayışı bunu gerektirir.”

    ASLANBAŞ: ‘HASTALANMA LÜKSÜMÜZ YOK’

    “Çalışan annelerin durumları zor, benim gibi evladına bakmak zorunda olan annelerin de…” diyor Anne Aslanbaş ve ekliyor: “Çok zor durumda kalsanız bile çocuğunuza bakacak biri yok. Ben dört kez ameliyat oldum ve hep son raddeye gelinceye kadar erteledim. Çünkü ben olmadan ona bakacak biri yok. Bu, annenin de sağlık hakkına ulaşmasını engelliyor. Basit bir üşütmeyle hastalanma lüksümüz bile yok. Çünkü biz hastalanırsak, onlara bakacak kimsemiz olmuyor.”

    “Sadece bu da değil, yakınınızın cenazesine de gidemiyorsunuz” diyor Aslanbaş ve ekliyor: “Kötü bir şey olmasına da gerek yok aslında. Bunalıp bir dışarı çıkmak bile lüks bizim için, bir çay içmek, sohbet etmek bile. Devlet özel ihtiyaçlı çocuklara bakıcı ablalar sağlasa keşke. Çocuklarımızı bırakabileceğimiz, güvenli yerler olsa. Aklımız kalmadan rahatça dışarı çıkıp, ihtiyaçlarımızı karşılayabilsek.”

    ‘BİR ENGELLİ MARKETE YALNIZ GİDEBİLMELİ’

    Engelli bireylerin yalnız da yaşayabileceği, bu yüzden ihtiyaçlarını karşılayabileceği ortamların yaratılmasının önemli olduğu söylüyor Aslanbaş: “Mesela marketlerin girişinden kapısına, reyonlara ulaşımdan, mesafe darlığına birçok düzenlemeye ihtiyacı var. Ben oğlumla gittiğimde ‘yardımcı olalım’ diyor insanlar ama bu kadar olağan bir işi yaparken bile yardım almak zorunda kalınmamalı.”

    Engellilerin, sinema, tiyatro konser gibi etkinliklere de katılamadığını söyleyen Aslanbaş, bu faaliyetlerin herkes için eşit, ulaşılabilir olması gerektiğini ekliyor sözlerine.

    Aslanbaş, “Bir kurum, işyeri, avm yapılırken en başta engelli bireyler de düşünülerek tasarlanmalı. Engellilere yönelik hastaneler de yapılmalı, sinema ve parklar da…” diyor.

    ‘EV İÇİNİN DE ENGELLİYE UYGUN HAZIRLANMASI ÖNEMLİ’

    “Bir insanı taşıyarak banyo ve tuvalet ihtiyacını karşılamak çok zor. Zaman ilerledikçe taşımak güçleşiyor” diyor Aslanbaş ve devam ediyor: “İnsanlar şaşırabilir ama bu da çok büyük bir ihtiyaç. Maddi imkanı olmayan aileler için devlet özellikle banyo ve tuvaletler konusunda da yardım yapmalı. Engellilere uygun bir dizayn nasıl yapılır yönlendirmeli ve destek olmalı.”

    Fatma Aslanbaş oğlu Umut ile

    ‘ULAŞIM HAKKI ÇOK ÖNEMLİ’

    “Bugün otobüsler en azından engelli binişine uygun hale getirildi” diyor Aslanbaş. “Belki binen engelli sayısını arttıracak düzenlemeler yapılabilir. Ben oğlumu özel eğitime götürürken otobüs hizmeti yoktu. Taksi ya da bir tanıdıkla gidebiliyorduk” diyerek devam ediyor: “Param olmadığında okulu arayıp, Umut hasta diyordum. Hiçbir çocuk bunu yaşamamalı. Eğitim hakkı tanıyor devlet ama çocuk o eğitime ulaşmada maddi güçlükler yaşıyor. Her şey birlikte düşünülmeli ve ona göre hareket edilmeli. Araçlar engelli çocukların ayakları görevinde. Engel düzeyine bakılmadan çocuklara bu imkanlar sağlanmalı. Dolmuş ve minibüslerde de engelli binişi kolaylaştırılmalı.”

    Şehirlerarası ulaşımda da otobüslerin ve uçakların engellilere uygun olmadığını dile getiriyor Aslanbaş ve ekliyor: “Engelli olarak bilet seçimi yapıyorsun, bir bakıyorsun ortalarda yer veriliyor. Soruyorsun bu daracık koridorda nasıl ilerleyeceğiz, neden en önden rahatça ulaşılabilecek bir koltuk vermiyorsunuz diye, cevap yok. Bazı durumlar göz göre göre yaşanıyor. Basitçe düzelebilir, ama olmuyor.”

    ‘ENGELLİ ANNELERİNE EMEKLİLİK HAKKI TANINSIN’

    Aslanbaş’ın da yönetiminde olduğu Ankara Engelli Çocuk Anneleri ve Gönüllüleri Derneği, engelli bakımını üstlenen kadınların emekli olması için bir imza kampanyası yürütüyor. Aslanbaş bu imza kampanyasına dair şöyle diyor: “Biz bugün hemen emekli olunsun derdinde değiliz. Biz çocuklarımıza bakarken bir güvencemiz olmadan bunu yapıyoruz, en azından emeklilik hakkımız olsun istiyoruz. Devlet sigortalarımızı yatırsın, prim, gün gibi  gerekli şartlar yerine getirildiğinde biz de emekli olalım. Devlet böyle bir hak sağlarsa yaşama şansımız olur.” Aslanbaş, partilerle görüşme ve imza toplama çalışmaları yaptıklarını söylüyor ve ekliyor: “İyi gidiyoruz, engelli hakları için yapılması gereken çok şey var, umutluyuz.”

    Kampanyaya destek olmak için tıklayınız

    ‘BİR AYLIK BEZ MASRAFI 400 LİRA’

    Sağlık ocağında konuştuğumuz, ancak çalıştığı için ismini vermeyen anne ise yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Benim çocuğum 16 yaşında, yüzde 97 engelli ve hiç bir ihtiyacını karşılayamıyor. Okula gidemiyor. Sadece 1 aylık bez (120 adet) paketi 400 lira. Sağlık ocağına gidip yazdırınca sadece yarısını devlet ödüyor. Bu sadece bez masrafı. Daha birçok masraf ve özel bakım ihtiyacı var.”

    ‘DEVLET YARDIM EDİYOR GİBİ GÖZÜKÜYOR’

    “Devlet yardımda bulunduğunu söylüyor. Engelli çocuklar için birçok destek var gibi gözüküyor ama doğru değil” diyor annemiz ve ekliyor: “Mesela eviniz size aitse devlet ‘o zaman çocuğuna da bakabilirsin’ diyor. Ya da ailede çalışan insan sayısına göre yardım şekli değişiyor. Benim evim var belki ama yeterli değil ki. Devletin ne olursa olsun yardımcı olması gerekiyor.”

    ÇALIŞMAZSAM GEÇİNEMEYİZ!

    Evde altı kişi yaşadıklarını ve kendisiyle birlikte eşinin de çalıştığını söyleyen bu genç anne, “Neyse ki çocuğuma evde bakacak bir büyük var. Olmasa benim çalışmam mümkün olmazdı. O zaman da geçinemezdik” diyor.

    ‘ÇOCUĞUMUN SOSYALLEŞME ALANI YOK’

    “Genç bir anneyim, çocuğumun koşup oynamasını ben de isterim fakat nasip olmadı” diyor anne ve devam ediyor: “Akülü arabası var, ama yollar bile onu kullanmaya uygun değil. Parkların hiçbirinde sosyalleşebileceği alanlar yok. Pandemiyle birlikte evde kalan ve sıkılan çocukları düşünsün aileler. Benim çocuğum bunu doğduğundan beri yaşıyor. Ölene kadar da yaşasın istemiyorum.”

    Sezgin Tanrıkulu

    ENGELLİ ÇOCUKLARIN OKUL BIRAKMA ORANI YÜZDE 60

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun 3 Aralık 2021’de yaptığı açıklamaya göre AB ülkelerinde ilkokuldan sonra okulu bırakan engelli oranı yüzde 25. Bu oran İsveç’te yüzde 11 iken, Türkiye’de yüzde 60.  AB’de engellilerin yüzde 29,9’u yoksulluk/sosyal dışlanmışlık riski altında, Türkiye’de bu oran yüzde 77,1.

    ÖRGÜN EĞİTİM ALAN ENGELLİ ÇOCUK SAYISI 425 BİN 816

    Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre; 2020 yıl sonu itibarıyla, Türkiye nüfusu 83 milyon 614 bin 362 kişi iken bunun 22 milyon 750 bin 657’sini çocuklar oluşturdu. “2020 yılının Temmuz ayı verilerine göre Ulusal Engelli Veri Tabanında kayıtlı ve hayatta olan engelli sayısı ise 2 milyon 530 bin 376. Engelli ve Yaşlı İstatistik Bülteni Eylül 2021 verilerine göre; örgün eğitim alan engelli çocuk sayısı toplam 425 bin 816. Bu öğrencilerin 319 bin 881’i kaynaştırma sınıflarında, 56 bin 741’i özel eğitim okullarında ve 49 bin 194’ü özel eğitim sınıflarında örgün eğitim alıyor. Toplam rakam 2019-2020 yılında 425 bin 774’tü.

    Kaynak: UNICEF

    240 MİLYON ENGELLİ ÇOCUK VAR

    UNICEF’in 2 Aralık 2021’de paylaştığı bilgilere göre dünya üzerinde 240 milyon engelli çocuk var. UNICEF’in engelli çocukların engelli olmayan çocuklara göre yaşadığı durumları içeren paylaşımı özetle şöyle:

    Kaynak: UNICEF

      • Erken uyarım ve duyarlı bakım alma olasılıkları yüzde 24 daha az.

     

      • Temel okuma ve aritmetik becerilerine sahip olma olasılıkları yüzde 42 daha az.

     

      • Okula hiç gitmemiş olma olasılıkları yüzde 49 daha fazla.

     

      • Aşırı zayıf olma olasılıkları yüzde 25 ve bodur olma olasılıkları yüzde 34 daha yüksek.

     

      • Akut solunum yolu enfeksiyonu (ASYE) semptomlarına sahip olma olasılıkları yüzde 53 daha fazla.

     

      • Daha mutsuz hissetme olasılıkları yüzde 51 ve daha fazla ayrımcılığa maruz kalma olasılıkları yüzde 41 daha yüksektir.

     

  • Nevin Yıldırım: ‘Erkeklere kravat taktıkları için iyi hal indirimi uygulanıyor. Bana neden uygulamadılar?’

    Nevin Yıldırım: ‘Erkeklere kravat taktıkları için iyi hal indirimi uygulanıyor. Bana neden uygulamadılar?’

    Kübra Köklü 

    Isparta’da 2012 yılında kendisine cinsel istismarda bulunduğunu öne sürdüğü Nurettin Gider’i öldüren ve müebbet hapis cezası onanan Nevin Yıldırım, “Erkeklere kravat taktıkları için iyi hal indirimi uygulanıyor. Ben ne yaptım da bu indirimi uygulamadılar. Bir kadın bir erkeği öldürdüğü için mi uygulanmadı?” diye sordu.

    Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kendisine sistematik olarak cinsel istismarda bulunan Nurettin Gider’i öldürdüğü için 9 yıl 3 ay 26 gündür tutuklu bulunan Nevin Yıldırım’ın cezasını onadı. Bu karara ilişkin avukatı aracılığıyla Medyaport’a açıklamalarda bulunan Nevin Yıldırım: “Erkeklere, kravat taktıkları için iyi hal indirimi uygulanırken, kadınlara neden iyi hal indirimi uygulanmadığını” sorguladı. Nevin Yıldırım; “Ben ne yaptım da bu indirimi uygulamadılar. Biz kadınız diye mi önemsenmiyoruz? Erkek ne yaparsa yapsın sırf erkek diye mi, bizlere indirim uygulanmıyor, değer verilmiyor. Bu yargı erkek yargı. Kadınların hakkı zaten doğru düzgün korunmuyor. En azından ‘haksız tahrik’ ya da ‘iyi hal’ indirimi uygulansaydı. Ben öldürülseydim erkeğe hepsi uygulanırdı. Bir kadın bir erkeği öldürdüğü için mi uygulanmadı?. Kadınların bu ülkede yaşamaya hakkı yok mu? Adalet mülkün temeli deniliyor ama adalet diye bir şey yok” dedi.

    ‘YAŞADIĞIM TECAVÜZ AŞK MI OLDU?’

    Nurettin Gider ile yasak aşk yaşadığına ilişkin yapılan haberlerin asılsız olduğunu bir kez daha vurgulayan Nevin Yıldırım şunları anlattı: “Duruşma salonlarında üç hakim ve bir psikolog bulunmakta. Nevin duruşmada güldü diye bakılacağına, Nevin’in bir sorunu mu var? Travması mı var, ona niye bakılmıyor? Ağlamak yerine güldüm diye iyi hal indirimi yapılmaması, olamaz!. Bir insan kelebeğin kanadı kırılsa üzülmez mi? Üzülür. Sormazlar mı insana bu adam ne yaptı da bu kadın bunu ona reva gördü? Ben böyle olsun istemezdim, isteyerek olan bir durum değildi. Keşke bunlar hiç yaşanmasaydı. Bazı gazetelerde ‘yasak aşkı yargı onayladı’ gibi başlıklar atıldı. Yazıklar olsun bu ülkenin insanlığına!. Yargı dedikoduyu gerekçe yapıp onaylayınca yaşadığım tecavüz aşk mı oldu? Mahkeme istediği kadar kabul etsin ben o dedikoduları kabul etmiyorum. Haksızlık!.”

    ‘BU BİR İSYAN PATLAMASIYDI’

    Nurettin Gider’in başını kestikten sonra köy meydanına atmasını da değerlendiren Nevin Yıldırım, “Bu bir isyan patlamasıydı. Dayanma gücümün kalmadığının, isyanımın ifadesiydi. Namus ve şerefin erkeklerin tekelinde olmadığını anlatmak istedim. Bildikleri halde bir şey yapmayıp, sadece dedikodumu yapan erkeklerin, ‘istemiştir, itiraz etmemiştir, kuyruk sallamıştır’ gibi sebep sunmalarına karşı tepkimi ve kızgınlığımı göstermek istedim” dedi.

    ‘KADINLAR ERKEKLERE BOYUN EĞMESİN’

    Kadınların her zaman güçlü olmalarını isteyen Nevin Yıldırım, “Kadınlar, erkeklere boyun eğmesin, her daim haklarını arasınlar. Erkeklere de mesajım var; Artık bir durun! Kadınları rahat bırakın. Artık içeride de dışarıda da huzur ve sağlık olsun istiyorum. Kadın ve kız çocuklarının yanlış olanı adli makamlara başvurabilmelerini, başvurularının sonuçsuz kalmamasını istiyorum. Kadınların ve kız çocuklarının birer insan olduğunun unutulmamasını ve saygı duyulmasını istiyorum” diye konuştu.

    ‘ADALET GERÇEK DEĞİL, ERKEK’

    “Defalarca Nevin’in tahliye edilmesini talep ettik ancak taleplerimiz dikkate alınmadı” diyen Nevin Yıldırım’ avukatı Nagihan Bulduk, “Nevin, 9 yılı aşkın süredir tutuklu. Yargıtay 1. Ceza dairesine 2 kez gitti. 2. Gidişinde oy çokluğu ile mahkumiyet hükmünün onanmasına karar verildi. Üye hakimlerden biri (kadın) haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği görüşü ile muhalefet etti. Yargıtay cumhuriyet savcısı da haksız tahrik hükümleri uygulanmamasını eksik bularak Yargıtay 1 Ceza Dairesinin Mayıs 2019’da verdiği onama kararına itiraz etti. Tamamı erkeklerden oluşan Yargıtay Ceza Genel Kurulu oy çokluğu ile Yargıtay cumhuriyet başsavcılığının itirazını reddetti. Bu karara muhalefet eden hakimler var. Bizim en başından beri dediğimiz gibi Nurettin’in nüfuzunu kullanarak Nevin’e sistematik olarak şiddet uyguladığını, Nevin’i İstanbul’a götürmek istediğinde Nevin’in gitmek istemediğini, Nevin’in baskı ve tehdit altında olduğunu, haksız tahrik ve iyi hal indirimi uygulanması gerektiğini kabul edenler de olmuş. Ancak sonuç ortada. Adalet gerçek değil, erkek” ifadelerini kullandı.

    NE OLMUŞTU?

    Nevin Yıldırım, Mart 2018’de yerel mahkemede yeniden yargılandığı davada müebbet hapse çarptırılmış ceza indirimi uygulanmamıştı. 23 Mart 2019’da yerel mahkemenin müebbet hapis cezası verdiği Yıldırım’ın temyiz incelemesi, Ankara’da Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nde gerçekleşmişti. Daire, Yıldırım’ın müebbet hapis cezasını onamıştı. Oy çokluğuyla verilen karara kadın üye “haksız tahrik” şerhi koymuştu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da haksız tahrik ve takdiri indirim hükümlerinin uygulanması gerektiği gerekçesi ile onama kararına itiraz etmişti. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda oy çokluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verildi.  Yıldırım’a verilen cezada hiçbir ceza indirimi uygulanmadığı dikkat çekmişti.

  • TDKF Aile içi şiddet hattına kasım ayında 433 çağrı geldi

    TDKF Aile içi şiddet hattına kasım ayında 433 çağrı geldi

    Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Aile İçi Şiddet Hattı’na Kasım ayında 433 çağrı geldi. Çağrılar kapsamında 150 vaka dosyası açıldı. En çok şiddet şikayeti İstanbul’dan gelirken, şikayette bulunanlar genelde kadınlar oldu. Şiddet şikayetinde bulunanların yaşlarının 3’e kadar inmesi ise dikkatleri çekti.

    1 AYDA 433 ÇAĞRI : Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) tarafından yönetilen Aile İçi Şiddet Acil yardım Hattı’na 1-30 Kasım 2021 tarihleri arasında toplam 433 çağrı gelmiştir.

    150 VAKA DOSYASI AÇILDI: Bu çağrılar sonucu 150 vaka dosyası açılmıştır. 86 kişi ev içi şiddetle ilgili başvuru yaparken, 54 arama eş şiddeti ihbarıdır. 84 aramaya hukuki bilgilendirme yapılmış, 50 arama ise karakola yönlendirilmiştir. Bir önceki aya göre sığınak talebinde artış olmuştur. 21 arama sığınak talebinde bulunmuştur. Gelen çağrıların 5 tanesi acil müdahale gerektiren vakalar üzerine olmuştur.

    EN ÇOK ŞİKAYET İSTANBUL’DAN: Hatta gelen çağrıların önemli çoğunluğu İstanbul’dandır. 40 çağrı İstanbul’dan gelirken, 15 çağrı Van’dan, 13’er çağrı Antalya’dan ve İzmir’den, 11’er çağrı da Adana ve Aydın ’dan gelmiştir. Kasım ayı içerisinde bu iller dışında 36 ilden daha çağrılar gelmiştir. Bu iller gelen çağrı sayılarına göre şu şekilde sıralanmaktadır: Ankara, Tokat, Adıyaman, Afyon, Eskişehir, Gaziantep, Kahramanmaraş, Balıkesir, Mersin, Bilecik, Bursa, Giresun, Kocaeli, Manisa, Muğla, Nevşehir, Sinop, Ağrı, Batman, Burdur, Denizli, Diyarbakır, Düzce, Edirne, Hakkari, Kayseri, Kütahya, Mardin, Ordu, Osmaniye, Samsun, Şanlıurfa, Tekirdağ, Uşak, Yalova ve Yozgat’tır.

    EN ÇOK ŞİKAYET GELEN İLÇELER: En çok çağrının geldiği İstanbul ilinde çağrıların ilçelere göre dağılımı ise şu şekilde olmuştur: Başakşehir, Bahçelievler, Fatih, Gaziosmanpaşa, Ümraniye, Ataşehir, Beylikdüzü, Büyükçekmece, Güngören, Kağıthane, Üsküdar, Beykoz, Çekmeköy, Kadıköy, Esenyurt, Eyüp, Maltepe, Sancaktepe, Sultanbeyli, Şişli ve Zeytinburnu’dur. Acil yardım hattına gelen çağrıların şehir ve ilçeler arasındaki dağılımı göstermektedir ki, şehirlerin gelişmişlik seviyeleri, sosyoekonomik durumları fark etmeksizin farklı şehir ve ilçelerden şiddet ihbar çağrıları gelmektedir.

    2007’DEN BUGÜNE 15 BİN ÇAĞRI: 15 Ekim 2007’den günümüze aile içi şiddet hattına toplam 81.606 arama gelmiştir.

    ALMANYA’DAN ÇAĞRILAR: Bu  aramalar içerisinde Türkiye’nin tüm illerinden gelen ihbarlarla birlikte çok sayıda ülkeden (Almanya, Fransa, Avusturya, Azerbaycan, Belçika, Hollanda, Avustralya, Amerika, Suriye, İsviçre, İran, Tunus, İngiltere, İsveç, Romanya, Libya, Japonya, Ukrayna, Gürcistan, Kenya, Kanada, Kazakistan, Yunanistan, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak ve Kıbrıs) gelen ev içi şiddet ihbarları yer almaktadır. Kasım ayı içerisinde Acil Yardım Hattı’nı Almanya’dan iki çağrı gelmiştir.

    EV İÇİ ŞİDDET MAĞDURLARININ YAŞI 3’E KADAR İNİYOR: Kasım ayı içerisinde Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na gelen ihbarlarda belirtilen ev içi şiddet mağdurların yaşları 3 ile 74 arasında değişmektedir.

    MAĞDURLAR KADINLAR: Aramalar göstermektedir ki, ev içi şiddet mağdurlarının büyük çoğunluğu kadınlardır (%86,8). Kadınlardan sonra ev içi şiddetin mağduru çocuklardır (kız çocuk %6,2; çocuklar %2,4 ve oğlan çocuk %1,6). Ev içi şiddet mağduru olarak belirtilen erkeklerin oranı %2,3; LGBTİ+ bireyler ise %0,8’dir.

    FİZİKSEL VE PSİKOLOJİK ŞİDDET: İhbar edilen şiddet vakalarının önemli çoğunluğu fiziksel ve psikolojik şiddet vakalarından oluşmaktadır (psikolojik şiddet %38,73 ve fiziksel şiddet %30,06). Bu şiddet türlerinin dışında, ihbar edilen şiddetin %20,23’ü sosyal şiddet, %6,36’sı ekonomik şiddet ve %4,62’si cinsel şiddettir. Burada şunu belirtmekte fayda bulunmaktadır. Her ne kadar analiz yaparken şiddet türlerini birbirlerinden kavramsal olarak ayırmak mümkün ve görece kolayken, gerçek hayatta bu durum pek kolay olamamaktadır. Çoğu vakada birçok şiddet türü birlikte yer alabilmektedir, fakat bir ya da iki tanesi mağdur üzerindeki derin etkileri nedeni ile diğerinden öne çıkmakta ve mağdur tarafından dile getirilmektedir. Aynı zamanda fiziksel şiddet dışındaki şiddet türleri mağdurlar tarafından bilinmiyor olabilmektedir. Farklı şiddet türleri biliniyor olsa dahi her durum ihbarda bulunmak, o konuda yardım talep etmek için yeterince acil ve ciddi bir

    durum olarak değerlendirilmiyor da olabilmektedir.

    KADINLAR EŞLERİNDEN ŞİDDET GÖRÜYOR: Acil yardım hattına gelen çağrılar göstermektedir ki, kadınlar en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından şiddete uğramaktadır. Gelen çağrılar şiddetin en güvenli yer olduğunu varsayılan ev içerisinde kadınların hayatlarını paylaştıkları eşleri ve/veya diğer aile bireylerinden geldiğini göstermektedir. Eşler %50,5 oranla saldırganlar içerisinde en geniş grubu oluşturmaktadır. Eşleri, %21,6 oranla diğer aile üyeleri takip etmektedir. Aile içerisinde baba, kişinin kendi ailesi dışında anne, abla, kardeşler, ağabey ve çocuklar şiddet uygulayanlar olarak ihbarlarda belirtilmiştir. Bu duruma ek olarak, hatta gelen ihbarlar göstermektedir ki, kadınlar eşleri ve ev içerisindeki birinci derece yakınları dışındaki şahıslar tarafından da şiddete uğramaktadır. Arada bir evlilik bağı olmadan da kadınlar duygusal ilişki içerisinde oldukları ya da duygusal ilişkilerini bitirmek istedikleri erkeklerin şiddetine maruz kalmaktadırlar. Çağrılarda kadınlar eski eşlerinden, eski veya mevcut erkek arkadaşlarından, nişanlı/sözlülerinden gördükleri şiddeti ihbar etmişlerdir. Bunların dışında komşu, eşin ailesi, diğer akrabalar da acil yardım hattına gelen şiddet ihbarlarında saldırganlar arasında belirtilmiştir.

  • Dr. Eriş Bilaloğlu sordu: ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’na ne oldu?’

    Dr. Eriş Bilaloğlu sordu: ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’na ne oldu?’

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bakanlık görevinde olduğu 3 yılı aşkın süre içerisinde, AKP için adeta marka haline gelmiş “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın adını bir kez bile anmadı. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) 2010-2012 dönemi Merkez Konseyi Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu, geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımla buna dikkat çekti ve “Sağlıkta Dönüşüm Programı unutuldu mu?” diye sordu.

    Sağlık alanındaki bütün iddiasını bu program ve adıyla koyan bir iktidar açısından son derece önemli olan bu tespiti biz de Dr. Eriş Bilaloğlu’na sorduk: Bu, iktidarın Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın çöktüğünü kabul ettiği ve usul usul “unutturmaya çalıştığı” anlamına mı geliyor?

    Bilaloğlu, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın artık AKP tarafından da sahiplenilmediğini belirtiyor. Neoliberal politikaların iflasıyla birlikte tüm dünyada bir “geçememe” hâlinin yaşadığına dikkat çeken Bilaloğlu, mümkün olan en kısa süre içerisinde eşitlikçi sağlık sistemlerine, eşitlikçi bir dünyaya yönelecek bir mücadelenin hem ideolojik hem de pratik düzeyde yürütülmesine ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Bilaloğlu’nun Medyaport’un sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

    • Twitter hesabınızdan yaptığınız bir paylaşımda, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın bu kez (de) bütçe konuşmasında “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın adını anmadığını söylediniz ve “Sağlıkta Dönüşüm Programı unutuldu mu?” diye sordunuz. Bu, sağlık alanındaki bütün iddiasını bu program ve adıyla koyan bir iktidar açısından önemli bir tespitti bence. Öncelikle bunu ne zamandır gözlediğinizi sormak istiyorum.

    Biliyorsunuz, Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP), Recep Akdağ adı ile birbirine yapışmış durumda adeta. Recep Akdağ, Sağlık Bakanlığı’na ikinci gelişinde de (Mayıs 2016-Temmuz 2017) yine bir bütçe sunuşunda SDP’yi anlattı. Ama Recep Akdağ’ın görevde olmadığı tüm dönemlerde -ki Fahrettin Koca bu göreve geleli 3 yılı geçti- benim görebildiğim kadarıyla, bütçe sunularının hiçbirinde SDP’nin adı geçmiyor. Bunu iki türlü değerlendirmek mümkün: Birincisi Recep Akdağ ile özdeşleşmiş olduğu için diğer isimler bunu kullanmayı tercih etmiyorlar diye yorumlanabilir. İkincisi; AKP’nin de artık bunu kullanmadan kendi çizgisini yürütmek istediği şeklinde değerlendirilebilir. Ama önce şunu not düşmek lazım: SDP, AKP için markalaşmış bir program. Hatta uzun bir süre, sağlık üzerinden de oylarını yükselttiği, koruduğu, geliştirdiği söylendi. Ki bunda gerçeklik payı var diye ben de düşünüyorum. AKP’nin çizgisinde bu kadar rolü olan bir programın adının anılmaması bence üzerinde anlam olan bir şeydir. Şu anda başarısız seyretse bile onu işaret ederek, ona refere ederek bir şeylerin anlatılması beklenir ama böyle yapılmıyor. Belki kendi içlerindeki tarikat, cemaat vb. tartışmaların da bunda rolü olabilir. Bunları bilemiyorum, bunların hepsi spekülatif şeyler. Ama çok açık olan şey, SDP’nin adı -özellikle Fahrettin Koca döneminde- anılmıyor.

    • Benzetme ne kadar uygun düşer bilemiyorum ama; bu paylaşımınızı okuduğum zaman aklıma, askerde çalışmayan, bozulan alet-edevatı olduğu yerde bırakarak, “cezalandırıldığının” anlatıldığı hikâyeler geldi. Yani, bu şu anlama gelir mi: Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın çöktüğü iktidar tarafından da kabul edildi ve iktidar da usul usul bu başarısızlığa uğramış modelin adını unutturmaya mı çalışıyor sizce? Nasıl yorumlarsınız?

    O zaman biraz daha SDP’nin seyrine bakmak lazım. 2010-2011 sonrası SDP’nin bir başka aşamasına geçilmiş diye düşünülebilir. 2011 yılında 663 sayılı KHK yayımlanmıştı. Bu çok büyük ölçekli bir değişikliği ya da yeniden yapılanmayı içeriyordu; Kamu Hastane Birlikleri, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu gibi yapılar kuruldu. Aile Hekimliği’nin 2006-2010 dönemindeki kuruluş aşaması bitti, 2010’da tüm Türkiye’de Aile Hekimliği’ne geçilmiş oldu. Her ne kadar bir süre pilot yasa diye sürse de 2010’da tümüyle Aile Hekimliği uygulamasına geçildi. Genel Sağlık Sigortası (GSS) da 2012 itibarıyla tümüyle yürürlüğe girdi. Ama 663 Sayılı KHK ile sözünü ettiğim kurumların kurulmasıyla, Sağlık Bakanlığı’nın organizasyon yapısı da değiştirilmiş oldu. Türkiye Kamu Hastaneler Kurumu gibi, Halk Sağlığı Kurumu gibi çok büyük ölçekli, özerk kurumlar kuruldu. Ama bunların hepsinden 5-6 yıl sonra “geri dönüldü”, ömürleri 5-6 yıl sürmüş oldu. Aslında bu tarih, SDP için ve bu adın kullanılmamasına da denk gelen bir tarih büyük ölçüde. Bu süre içinde Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’nun neredeyse her yıl başkanı değişti. Oysa yeni bir şey kurarken, mümkün olduğu kadar o kurucu heyetin sebat gösterip, o kurumu devam ettirmesi gerekir ama bir türlü dikiş tutmadı Kamu Hastaneler Kurumu. Benim de dâhil olduğum, savunduğum görüşe göre, bunlar zaten yapılması doğru olmayan ve sürdürülmesi pek de mümkün olmayan işlerdi ve olamadı.

    SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI ARTIK SAHİPLENİLMİYOR
      • Sağlıkta neoliberal dönüşümün yani sağlık alanının bütünüyle özelleştirilmesinin adıydı aslında Sağlıkta Dönüşüm Programı. Buradan bakınca, neoliberal dönüşümde yeni bir aşamaya mı geçiliyor? Bir hat değişikliği mi? Neler söylersiniz?

     

    SDP’nin, daha doğrusu neoliberal sağlık politikalarının AKP döneminde yürütülen çizgisinde ana omurga olarak değişiklik olmadı. Yine piyasaya açılma işi, sağlığın ticarileştirilmesi, özel sağlık sektörüne kaynak aktarılması, özel sağlık sektörünün desteklenmesi, özel sağlık hizmetlerinin toplam sağlık hizmetleri içerisindeki payının artması, daha kârlı alanlara onların yönelmesi gibi işlerin hemen hepsi yine sürdü. Dolayısıyla bu yanıyla bakıldığında, SDP kendi çizgisini ve sermayeye hizmetini sürdürdü. Burada bir değişiklik yok. Hatırlarsınız pandemi döneminin başında, özel hastaneler, OHSAD gibi kurumlar neredeyse “bizi kamulaştırın, biz hizmet vereceğiz ama çok zorlanıyoruz” dediler. Ama toplam hasılaya baktığımızda, pandemi sürecinde özel sağlık sektörü deyim yerindeyse ihya oldu. İlk birkaç ayı saymazsak, ondan sonraki süreçte, kamu hastaneleri pandemi hastanesi olarak kalıp, özel hastaneler “temiz hastane” konumuna yerleşti. Kamu hastanelerine gidemeyen insanlar, pandemi nedeniyle de paralarını vererek buralara gitmek zorunda kaldılar. Özel sağlık sektörü de çok daha fazla kaynağın aktığı, döndüğü yerler oldu. Pandemi sürecinde, COVID hastalığının testlerinden, tedavi süreçlerine, yoğun bakım olanaklarının kullanılmasına kadar aslında, alınan fark ücreti anlamında o yüzde 200’lerin falan çok fazla aşıldığı bir hizmetin yürüdüğünü biliyoruz.

    Dr. Eriş Bilaloğlu

    Tekrar SDP’nin adının anılmaması konusuna döner isem, evet iki-üç noktaya dikkat çekmek üzere atılmış bir twit. Bir tanesi evet, Sağlık Bakanlığı neden bu kadar “başarılı” bir programın adını artık anmıyor? Bunu hakikaten sormak lazım. Bir cümle olarak bir yerde geçmez mi? Geçmiyor. Evet, bir yanıyla da unutturulmaya çalışılıyor. Kuvvetli tez bence bu. Üzerine eklenecek bir tez de, her bakan da kendi siyasi hayatı içerisinde kendisinin, kendi yaptıklarıyla anılmasını istiyor olabilir. Dolayısıyla Recep Akdağ ile özdeşleşmiş bir programın adını onlar da anmayı istemiyor olabilirler. Üçüncüsü Recep Akdağ her ne kadar Meclis’te Sağlık Komisyonu Başkanıysa da, parti içerisindeki etkisini azaltmak isteyen, değişik grupların, gruplar derken AKP’den söz ettiğimiz için tarikatlar vs. demek uygun düşer. Onların belki kendi iç çekişmelerinin bir sonucudur. Çünkü sağlık alanında sermayede, Recep Akdağ’ın karşılık geldiği kuvvetler -her ne ise- onların bir yeri var; ama şu andaki bakan da özel sağlık sektörünün bir aktörü. O da başka bir sermaye grubunun odağı olarak düşünülebilir. O da kendi bulunduğu noktanın daha fazla toplam ranttan pay almasına yönelik bir ilgiyi ifade ediyor, temsil ediyor olabilir. Bunlar da eklenebilecek diğer faktörler olarak belirtilebilir. Ama her halükarda artık SDP, çok sahiplenilen, o adıyla sahiplenilen bir program olma özelliğini yitirmiş gözüküyor.

    ‘GEÇEMEME’ HALİNDEN ÇIKMALIYIZ
      • Bu programın Dünya Bankası ve IMF’nin programı olduğunu biliyoruz. Bu durum, AKP’nin bir kılavuz değişikliğine yöneldiği anlamına gelir mi Dünya Bankası ve IMF’den başka?

     

    Bu soru çok daha büyük bir tartışmanın kapısını aralıyor aslında. Dünya Bankası ve IMF dediğimiz; finansın çekip çevrilmesinin yanı sıra küresel sermayenin bilgi bankası ve yönlendiricisi de olan kurumlar aynı zamanda. Dünya Bankası 80’lerden itibaren neoliberal politikaların hattını çizip döşüyordu. 2000’ler itibarıyla bu bitti. Neoliberal politikaların başarısız olduğu artık belgelendi. Fakat, yerine ne konacağı meselesi henüz yok. Dünya aslında, benim de anlayabildiğim kadarıyla, bir “geçememe” hali yaşıyor. Neoliberal tezler ortaya konurken -tabii ki bunun ideolojik boyutları da vardı- “dünya artık tek kutuplu, küresel bir köy, daha eşitlikçi bir yer olacak” gibi bir hikâye yazılmıştı. Bu hikâyenin bir karşılığının olmadığı, eşitsizliklerin daha da arttığı görüldü. Afrika yine Afrika, kuzey yine kuzey, güney yine güney. Hatta öyle ki pandemi gibi dünya ölçeğindeki bir afet bizi bir duvara çarptı. Kısa bir pencere döneminde -umarım- halen o pencere dönemindeyizdir; bu neoliberal politikaların ve bu sağlık sistemlerinin aslında bu tür felaketlerin üstesinden gelemeyecek sistemler olduğu gözüktü. Ama halen güçler dengesi, sermayenin toplam kuvveti, ne kendileri yeni bir yönelimin, yeni bir sermaye birikim modelin adını koyabilmiş durumdalar, ne de “bizim cenah” olarak niteleyebileceğim yoksullar, yoksunlar, ezilenler, daha iyi bir dünya umudu taşıyanlar, bunun için çaba harcayanlar. Evet, biz de aslında bir “geçememe” halindeyiz. Biz de aslında kendi hikâyemizi, büyük insanlığın hikâyesini görünür kılan, onu ete kemiğe büründüren bir şeyi insanların önüne görünür biçimde koyamıyoruz. Dolayısıyla bu iki kutup; sermaye ve karşısında yer alan büyük insanlık diyelim, insanların büyük bir çoğunluğu, bir “geçememe” halinde. Böyle olduğu için Dünya Bankası ve IMF tarafından söylenen şeyler yine benzer. Sermayenin kendisini büyütebilmesi ve iktidarını sürdürebilmesi için sağlık alanında da aynı seçenekler sunuluyor. Ama neoliberal politikaların önerildiği 1980’ler gibi bütünlüklü bir şeyi öneremiyorlar. O zaman söyledikleri şuydu: Devletçi, kamucu yaklaşımlar, bunlar bitti, artık her şey alınıp satılabilir, ticarileştirilebilir, kamu verimsizdir vb. Ama geldiğimiz noktada bunların hepsinin yalan olduğu, bir gerçekliğe karşılık gelmediği somutlanmış durumda. Dolayısıyla, daha büyük bir tartışmanın kapısı olarak nitelediğim şey, Dünya Bankası ve IMF’nin yeni bir şey önerme durumu yok henüz, eski hattı sürdürme halindeler. Türkiye ise sürekli bir sermaye arayışında, sürekli bir dış sermaye arayışı içerisinde. Nereden bulabilirse, neyi, nasıl satabilirse, bunun hakikaten kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir sınırı yok. Mevcut iktidarı sürdürebilmek ve sermayenin de Türkiye içindeki hegemonyasının da sürdürülebilmesi için ne satılması gerekiyorsa, nereden para bulunabilirse ona açık ve ona yönelik pazarlık yapılan bir süreç yürüyor. Bu sermayeler el değiştirebilir, Katar’a, oradan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, oradan başka bir yere geçebilir ama bunun sonuçta Türkiye’de yaşayan insanlar açısından özel bir olumlu karşılığı olmuyor, olmayacak.

    Dr. Eriş Bilaloğlu

      • Tüm bunlarla birlikte bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, pandemi şartlarını de ek olarak düşününce gelecekte önümüzde duran tablo nedir sağlık alanında? Nasıl bir öngörüde bulunabilirsiniz?

     

    Türkiye için de geçerli, dünya için de, bu eşitsizlikler sürdüğü ve derinleştiği için sağlıklı olma hali açısından olumlu bir cümleyi kurmak mümkün değil. Çünkü asıl buraya yani eşitsizliklere müdahale olması gerekiyor. Pandemi özelinde söyleyince, son bir yıldır söylenen şeyi kez daha ifade etmek lazım: Hızla dünyada herkesin ama herkesin aşılanmasını sağlayacak bir süreci başarmak lazım. Halen Afrika ile kuzey arasındaki aşı eşitsizliği sürüyor, varyantlar gündemde, Omikron varyantının çıkış kaynağının aşılamanın daha düşük olduğu bölgelerden köken aldığı söyleniyor. Dolayısıyla ilk olarak bu eşitsizliği çözecek ve dünya üzerindeki herkesin aşılanmasını sağlayacak bir şey yapmak. İkincisi, pandeminin gösterdiği bir şey; birinci basamak sağlık hizmetleri dediğimiz, yani vatandaşa en yakın sağlık hizmetleri organizasyonunun iyi olmadığı ülkeler, sağlık sistemleri başarısız olmaya mahkûm, bu tür salgınlar ve felaketlerde. Koruyucu sağlık hizmetlerinin kuvvetli olduğu, iyi organize olduğu sistemlerin ve bununla yapışık biçimde de kamusal olarak finanse edilen sağlık hizmetlerinin daha başarılı olacağını ifade etmek lazım. Bu ikisini birleştiren bir sağlık sistemi arayışını herhalde dünya ölçeğinde bir tartışma gündemi yapan bir zorlayıcılığa ihtiyaç var. Zorlayıcılık derken, bunu gündeme taşımak. Dolayısıyla mümkün olan en kısa süre içerisinde eşitlikçi sağlık sistemlerine, eşitlikçi bir dünyaya yönelecek bir mücadeleyi, hem ideolojik düzeyde, hem de pratik düzeyde yürütmek lazım gibi gözüküyor.

    SAĞLIK BÜTÇESİ GEÇEN YILIN GERİSİNDE
      • Sağlık Bakanlığı bütçesine ilişkin de bir soru sormak istiyorum. Bu yılki sağlık bütçesine ilişkin neler söylersiniz?

     

    Ne yazık ki Türkiye’de yıllar içerisinde bütçenin izlenebilirliği azalmış durumda. Gördüğümüz şey bu son bütçenin bir önceki yılın bütçesine göre rakamsal olarak artmış olduğu. Ama bildiğimiz bir şey var; doların son yaptığı atakla birlikte, bu artmış bütçe bile geçen yılki bütçenin küçülmüş hali. Rakam daha büyük gibi gözükebilir, ama geçen yılki bütçenin daha gerisinde. İkincisi son yıllarda bütçede Kamu Özel Ortaklığı denen bir kalem var ki, bunlar genel bütçe içerisinde de, şehir hastaneleri olarak da sağlık bütçesi içerisinde giderek artan bir oranı oluşturuyor. Çalışanlar ve başka bir büyüklük olarak da döner sermaye. Bunların hepsine baktığımızda, ne yazık ki koruyucu sağlık hizmetleri alanında ve yatırımlar alanında önceliği olan bir bütçe değil bu bütçe. Türkiye’nin ihtiyaçları biraz buralardan geçiyor sağlık alanında. Sağlık çalışanlarının da toplam özlük haklarının iyileştirilmesine ihtiyaç var. Bunlar açısından umut veren bir rengi yok bütçenin.

      • Son olarak, hekim maaşlarına zam yapılacağının açıklanmasının ardından bunun geri alınması ve sağlık çalışanlarının özlük hakları hakkında neler söylersiniz?

     

    Cumhurbaşkanı ile Sağlık Bakanı’nın sosyal medyada çok yaygın paylaşılan videosunda da görülen o ki, bütçe faaliyetinin üzerine bir müjde eklenmeye çalışıldı. Sağlık çalışanları bu pandemi döneminde çok hızlı bir demoralizasyon yaşadılar. Tüm bunlar Cumhurbaşkanı’na da ulaşıyor ki hükümet de bir şey yapma ihtiyacı hissetti. Bilemiyoruz bir seçim kurgusu var mıydı; bununla ilgili bir müjde açıklaması geldi. Fakat, hakikaten hükümet artık iyice dezorganize bir halde mi, aksine çok bilinçli bir halde mi, aslında geri çekileceğini bilerek, hekimleri bir kez daha hem sağlık çalışanlarının hem toplumun önüne atan bir şey mi yaptılar, bu kadar planlı mı, bunu gerçekten bilemiyorum. Ama hangisiyse de çok mayınlarla, tuzaklarla dolu bir şey oldu. Bütün sağlıkçıların, bütün emekçilerin hakkı olan bir iyileştirme sürecinin olması gerekiyordu zaten. Bir şekilde kamuoyuna emeklilerin de durumunu düzelten bir ifade olarak yansıdı. Sonra hızla bu süreç sağlık çalışanlarının önemli bir gövdesinin de tepkisine yol açtı. Ama benim de yer aldığım sağlıkçılar cephesi ve hekimler açısından durum çok berrak; biz hakkımızı istiyoruz! Hiçbir sağlıkçı hekimlerin talebine söz söylemez, hekimlerin elde ettiği bir hakkın geri alınmasını istemez, istememeli. Hekimler de, sağlık çalışanları da hep birlikte bir bütün olarak sağlıkçıların ve emekçilerin haklarının iyileştirilmesi için bir mücadeleyi yürütmelidir. Bence yaşanandan daha fazla abartılarak da servis edilen atmosferden çıkarak, yan yana ve birlikte olarak Sağlık Bakanlığı ve hükümete yönelik ortak bir hatta girilmelidir ve böyle olmasını umut ediyorum.

  • Doç. Dr. Tezcan Durna: Ben devletin değil, toplumun akademisyeniyim; sadakatim hakikate, devlete değil

    Doç. Dr. Tezcan Durna: Ben devletin değil, toplumun akademisyeniyim; sadakatim hakikate, devlete değil

    Türkiye tarihinde bir ilk olarak Ankara Üniversitesi’nde profesöründen araştırma görevlisine kadar her kadrodan 100’e yakın akademisyen üniversiteden ihraç edildi. Akademisyenlerin yaklaşık 5 yıldır sürdürdükleri hukuk mücadelesinin ardından yerel mahkemelerin beraat kararı vermesine ve AYM’nin Barış Bildirisi’nin “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğu kararına rağmen, OHAL Komisyonu, akademisyenlerin başvurularına ret kararları vermeye devam ediyor.

    Doç. Dr. Tezcan Durna, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden (İLEF) 6 Ocak 2017’de 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. OHAL Komisyonu’nun ret kararında “devlete sadakat göstermedikleri” vurgusu yapıldığını aktaran Durna, “Benim devletim herhangi birine hukuksuzluk yapıyorsa ben orada devletin yanında değil, hukuksuzluk yapılan kişi ya da kurumun yanında yer alırım, herkesin böyle olması lazım. Devlet hukuksuzluk yapıyorsa sen devlete sadakat göstermezsin, devleti eleştirirsin ve devletin yaptığı yanlışa işaret edersin. Bizim yaptığımız da buydu” diyor.

    Devletin değil, toplumun akademisyeni olduğunu söyleyen Durna, “Benim devlete sadakatim yok, hakikate sadakatim var, bu toplumun selametine, iyiliğine sadakatim var” ifadelerini kullanıyor.

    Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda ziyaret ettiğimiz Durna, ihraç sürecini, sonrasında yaşadıklarını ve üniversitelerin şu anki durumunu Medyaport’a anlattı…

    -İhraç sürecinde neler yaşandı?

    Güneydoğu’da haksız ve kirli bir savaş söz konusu. Yıllardır süren kirli savaş, yeni bir boyuta ulaşmıştı ve sivillere karşı devletin orantısız güç kullanması, hukuksuz bir şiddetin sürmesi nedeniyle buna son verilmesi gerektiğine dair devleti hukuka davet eden bir çağrıydı Barış Bildirisi. Biz mağduriyete uğrayan insanların mağduriyetlerine dikkat çekmek isterken mağdur edildik. İmza vermemizin ardından üniversite içinde başlayan soruşturma sonuçlanmadan 15 Temmuz’da darbe girişimi oldu. Darbe girişimi hükümetin ve hükümetle işbirliği içerisinde olan ve aynı zihniyetteki üniversite rektörü ve senatosunun da -tıpkı hükümetin muhalifleri susturmak için darbe girişimini bahane etmesi gibi- bahanesi oldu. OHAL Komisyonu’nun ret kararında da belirtildiği gibi, üniversite başlatmış olduğu disiplin soruşturmasına bizi meslekten uzaklaştırma şeklinde ceza kesmiş ve bu taleple YÖK’e göndermiş, YÖK de bu talebi darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lara adımızı ekleyerek meseleyi halletmiş.

    ‘PKK BENİM MUHATABIM DEĞİL, BEN PKK’NIN YURTTAŞI DEĞİLİM’

    Burada dikkatimi çeken şey şu, barış imzacısı olması nedeniyle ihraç edilmeyen akademisyenler de var. Ankara Üniversitesi sektirmeden hepimizi ihraç etti. Sadece 2-3 kişi kaldı, işbirliği yaparak imzalarını geri çektikleri için. Hatta onlar da atılmışlardı, imzalarını çekmeleriyle bir sonraki KHK ile iade edildiler. ODTÜ’dekilerin hiçbiri ihraç edilmedi mesela, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Hacettepe’de ihraç olmadı. Onlar da ihraç edilseydi diye söylemiyorum; hiçbirimiz ihraç edilmemeliydik, suçsa herkese uygulanmalı demek istiyorum. Bunun da altını çizmek gerekiyordu ama bir yandan ortamın toz dumanından dolayı bir yandan da oralarda çalışmaya devam eden meslektaşlarımızı hedef gösterme kaygısı güderek -ki hedef gösterme değil aslında ama- bunun altını çizmedik. Ama çizmek gerekiyor, OHAL Komisyonu’na itiraz ederken de bunlar dile getirilmeli. Bazı arkadaşlarımızın ret kararlarında haklarında daha önceden açılmış soruşturmalar var; protestocu öğrencilere yardım etmek, o yüzden gözaltına alınmak gibi şeyler var. Onlar da aklanmışlar ama bu soruşturmalar bahane edilmiş. Benim ret kararımda sadece imza dilekçesine bir atıf var. O atıfta da “Devlet orada teröristlerle mücadele ediyor, siz devletin mücadele azmini kırmak için PKK’ya destek veriyorsunuz” gibi bir şey var. Halbuki benim başından beri söylediğim şey şu; PKK benim muhatabım değil, ben PKK’nın yurttaşı değilim. Ben bu devletin yurttaşıyım ve devletimi uyarmakla sorumluyum. PKK’ya da tabi ki eleştiri yaparım, yapmışlığım vardır sıklıkla. Ama sivil yurttaşlara karşı hukuksuzluğu devlet yapıyorsa devleti yasal sınırlar içine davet etmek durumundayım yurttaş olarak. Kararda “devlete sadakat” diye bir vurgu da var. Sadakatin ucu o kadar açık ki… Devlet kim şu anda, Cumhurbaşkanı mı? Yaşadığımız şeye ben artık mağduriyet de demek istemiyorum, açıkça bir hukuksuzluk.

    ‘YAKININDAKİ İNSANLARIN SANA YAPILAN HAKSIZLIĞA SUSMASI İNSANI ÜZÜYOR’

    -İhracın ardından hayatınızda neler değişti?

    İhracın ardından yaklaşık 1,5 yıl işsizdim. Eşim de Ankara dışında bir devlet üniversitesinde çalışıyordu. İlk zamanlar endişe duyduk, eşim de hedef tahtasına oturtulur mu diye. Hatta ben o sırada birçok yerde konuşuyordum, mümkün oldukça eşimle aynı kareye girmemeye çalıştım. Hatta bu nedenle eşim kendini dışlanmış da hissetti. Benim kaygım, taşrada bu süreci yaşamanın daha zor, ağır olmasıydı, orada baskıya uğramasından endişe ettim. Tabi o süreçte ikimizin de psikolojisi ağır etkilendi. Anneme haber verirken çok zorlandım mesela. Hatta 4-5 gün haber vermedim. Uzaktaydı çünkü, üzülmesini istemedim. Haberlerde ihraçlar olduğunu duymuş. Beni arayıp “Sende de böyle bir şey var mı?” diye sordu. Ben de artık saklamanın anlamsız olacağı için söyledim, “İhraç edildim, şu an işsizim ama üzülme” dedim. Annem de “O kadar yıllık emeğin heba mı oldu şimdi?” dedi. Ben de “Heba olmaz, merak etme, hak yerini mutlaka bulacak, biz haklıyız. Ben senin utanacağın değil gurur duyacağın bir eylem nedeniyle ihraç edildim, bunu bil yeter” dedim.

    Devlet tarafından tanımlanmış terör örgütleriyle iltisaklı olduğunuz gerekçesiyle ihraç ediliyorsunuz. Dolayısıyla bilmeyen, olayın uzağında olan, devlete daha yakın hisseden, “Devlet ne yaparsa doğrudur” diye bilen sıradan yurttaş için yanında durulmaması gereken biri olarak algılanıyorsunuz. Hatta o yaz kendi köyümüzde sosyal medya üzerine bir saha çalışması yapmak istedik. Bazıları görüşmeyi istemediler. Açıkça görüşmek istemediklerini söylemediler ama “Acil işim çıktı” diyor, buluşacağımız yere gelmiyor, anlıyorsun. İsimler zaten etik gereği gizli tutulacak ama ona rağmen insanlar korkuyor. Bu korkuyu bir yandan anlıyorsun ama bir yandan da anlayamıyorsun. Yakınındaki insanlar sana yapılan haksızlığa, kendi varlığı için korkuyu gerekçe göstererek susuyorsa, görmezden geliyorsa insan en hafif tabirle üzülüyor.

    Ama tabi ben etrafımda duyduğum, dinlediğim Mehmet Fatih Tıraş başta olmak üzere, pek çok insanın yaşadığı dışlanma, ötekileştirme gibi mağduriyeti minimum yaşadım, diyebilirim.

    ‘YAŞADIĞIMIZ MAĞDURİYET, GERÇEK POTANSİYELİMİN ORTAYA ÇIKMASINA YOL AÇTI’

    -Şu an neler yapıyorsunuz, çalışmalarınızı nasıl, nerede sürdürüyorsunuz?

    2018’in Şubat ayında Özge Mumcu, Uğur Mumcu Araştırma Gazetecilik Vakfı’nın yayın kurulunu oluşturduklarını söyledi, beni de davet etti. Memnuniyetle kabul ettim ve Vakfın yayın kuruluna dahil oldum. Medya ve gazetecilik dizisi başlatabilirim dedim ve başlattım da. 2018’den beri 10 kitap çıkardık, yakında 11 ve 12. kitapları çıkaracağız. 2018’in Temmuz ayında da Vakfın genel yayın yönetmeni işten ayrılıyordu. Özge, yayın kurulu üyeliğinin yanı sıra genel yayın yönetmenliğini de üstlenip üstlenmeyeceğimi sordu, ben de seve seve kabul ettim. O sıralar pek çok kurum da ihraç edilen akademisyenleri istihdam etme konusunda çekinceli davranıyordu. Hatta SGK’nın işe alacak kurumlara uyarıda bulunduğunu duyuyorduk. Vakfın bu konuda hiçbir tereddüdü olmadı. Bunun için vakıf yöneticilerine ayrıca teşekkür borçluyum.

    Aynı zamanda koordinatör yardımcısı olduğum Avrupa Birliği projesi kapsamında dersler verdim, nefret söylemi raporları yayımladık. Ben ihraç edildiğimden beri derleyen ya da editörlerinden biri olduğum en az 4 kitap çıkardım. Gazeteciler İçin Etik Sözlüğü hazırladık. Medyaport’a raporlar yazdım. Diğer yazılan raporların editörlüğünü yaptım. 4-5 bilimsel makale yazdım. Eşimle birlikte pek çok ortak çalışma yaptık. Onun dışında yine Medyaport’a haftada bir yazı yazıyorum ve yazılarım Ahmet Hakanların yazıları gibi ya da “Şuraya gittim, şu pastayı tattım” gibi değil, gerçekten oturulup çalışılan, kafa yorulan, her biri bir amaca hizmet eden ve gündem oluşturması hedeflenen yazılar ve her yazı için mutlaka 6-7 kaynak kurcalarım, rapor, kitap, makale bakarım. Ayrıca Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde 2020’de başladığımız bir ders vermeye devam ediyorum. Onun dışında Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin dergisi Moment Dergi’nin yayın kurulu üyeliğine devam ediyorum. Ayrıca Alternatif Bilişim Derneği’nin yönetim kurulu üyeliğini devam ettiriyorum. Ankara Dayanışma Akademisi’nin kuruluşunda aktif görev üstlendim. Kısa adını ADA koyduğumuz bu akademide alanımla ilgili dersler verdim. Ama şimdi yoğunluktan dolayı aktif katılım gösteremiyorum buradaki çalışmalara. Yani pek çok iş yapıyorum ama bunların çoğu kamu yararına yaptığım işler, saydıklarımın sadece 1-2’sinden kazanç sağlıyorum.

    Ben şu an yaşadığım şeyi bisiklete binmeye benzetiyorum. Bisikletle iki tekerleğin üzerinde gidiyorsun ancak hareket ettiğin sürece bisikletin üzerinde kalırsın, durduğun an düşersin. Ben düşmemek için pedal çeviriyorum. Tabi bu mecburiyet bir süre sonra keyfe dönüşüyor, özgüveninin gelişmesine yol açıyor. Konuştukça özgürleşiyorsun. Özgürleştikçe daha rahat konuşuyorsun. “Başıma bir şey gelir mi?”, “hakkımda bir soruşturma açılır mı?”, “işimi kaybeder miyim?” gibi korkuları bir yana bıraktığında rahatlıyorsun. Üniversitede olsaydım kendimi bu kadar rahat ifade edebilir miydim? Rahat ifade edebilmek için ne kadar çalışabilirdim, doğru bildiğimi anlatmak için ne kadar azim gösterirdim; bilemiyorum açıkçası. Yaşadığımız mağduriyet, belki gerçek potansiyelimin de ortaya çıkmasına yol açtı, hem bilimsel hem zihinsel hem akademik olarak. Herkesin içinde bir potansiyel vardır ama o potansiyeli her zaman ketleyen bir şey vardır, o potansiyelin açığa çıkacağı koşulların oluşması gerekir. Ben de kendi açımdan dilimin özgürleşmesine ve kendimi daha rahat ifade etmeme yol açtı, diyebilirim ve bu da verimliliğe vesile oldu.

    ‘DEVLET HUKUKSUZLUK YAPIYORSA ELEŞTİRİRSİN’

    -AYM kararına rağmen OHAL Komisyonu’nun başvurularınıza ret kararı vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ben ilk atıldığımızda da aynı şeyi söylemiştim, hala aynı noktadayım; hiçbirimizi iade etmeyecekler dedim, bu iktidar gitmedikçe biz görevlerimize iade edilmeyeceğiz, hukuk yoluyla iade edilmeyeceğiz çünkü bu olanlar hukuki bir mevzu değil. Bizim hukuki yolla hak arayışımız adet yerini bulsun ve zamanı geldiğinde bize “Sen hukuki yolla hakkını aramamışsın” denilmesin diye yaptığımız şeyler. AYM’nin verdiği karar da hukuki değil ki, o zaman öyle gerektiriyordu, verilen talimat doğrultusunda öyle bir karar verildi. Yaptığımız her başvuruyu iç hukuk yollarının tüketilmiş olması için yaptık, nitekim de öyle oldu. Şu an idare mahkemelerine başvuru yapacağız. Oradan kararlar çıkana kadar bu iktidar gitmezse oradan aynı karar çıkacak. Biz de o zaman AİHM’e başvurumuzu yenileyeceğiz. AİHM’de başvurularımız zaten mevcut, bazılarımızla ilgili olarak devletten savunma istendi (o savunmalar da hala verilmedi) ama bazılarımızla ilgili savunma da istenmedi. AİHM’de de tuhaf bir işleyiş var. AİHM’in OHAL Komisyonu’nu iç hukuk yolu olarak kabul etmesi de başından beri eleştirdiğimiz bir şey. Ceza davaları dışında hiçbir yerde ifademize başvurulmadı, “Senin için FETÖ’cü deniliyor, PKK’ya destek veriyor deniliyor. Sen ne diyorsun?” diye bize hiç sorulmadı. OHAL Komisyonu da bize bu soruyu sormadı. Böyle bir komisyon, hukuki bir komisyon olamaz ve AİHM’in bunu iç hukuk yolu olarak tanıması çok absürt bir şey. “Devlete sadakat” göstermediğimiz için tamamen siyasi bir intikam alınıyor. Benim devlete sadakatim yoktur, benim hakikate sadakatim vardır bir akademisyen ve yurttaş olarak. Benim devletim herhangi birine hukuksuzluk yapıyorsa ben orada devletin yanında değil, hukuksuzluk yapılan kişi ya da kurumun yanında yer alırım, herkesin böyle olması lazım. Devlet güçlüdür çünkü. Devletin elinde bir sürü aparat vardır, şiddet tekeli vardır. Devlet hukuksuzluk yapıyorsa sen devlete sadakat göstermezsin, devleti eleştirirsin ve devletin yaptığı yanlışa işaret edersin. Bizim yaptığımız da buydu. OHAL Komisyonu’nun verdiği kararın da tek gerekçesi devlete sadakat göstermemiş olmamız. Ben devletin akademisyeni değilim, toplumun akademisyeniyim, bu toplumun selametine, iyiliğine sadakatim var.

    ‘ÜNİVERSİTELER KENDİNE GÜVENEMEZ HALE GELDİĞİ İÇİN DİRENEMİYOR’

    -Üniversitelerin bugünkü durumuna ilişkin ne söylersiniz?

    Üniversitelerdeki durumda bizimle aynı çizgide olduğunu iddia eden akademisyenlerin büyük bir payının olduğunu düşünüyorum. AKP’nin yancısı, propagandacısı olanları, oralara atanmış müdürleri (rektör demiyorum onlara) ve iliştirilmiş akademisyenleri zaten saymıyorum ama akademik özgürlüğe, üniversite özerkliğine önem veren pek çok akademisyenin üniversitelerin şu anki durumunda önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Susarak, yeterince ses çıkarmayarak buna dolaylı şekilde, bilerek ya da bilmeyerek destek oldular. Bence akademisyenliğin herhangi bir işten farklı bir yeri var. Sen orada öğrencine karşı sorumlusun, öğrencine rol-modelsin. Öğrencine anlattığın şeylerin bir zemine oturabilmesi için öğrencine karşı bir sorumluluğunun olması lazım. Konuşulması gereken yerde susarsan orada sorumluluğunu yerine getirmemiş oluyorsun. Aynı zamanda mesleki dayanışma, işbirliği, haksızlık karşısında susmama gibi şeyleri de yerine getirmiyorsan orada bir sorun var demektir. Şu an üniversitelerde biata dayalı bir ortam var, ki bu üniversitenin doğasıyla taban tabana zıt bir durum. Üniversitenin tabi ki katı hiyerarşik bir yapısı vardır; hoca-öğrenci, asistan-hoca arasındaki ilişkiler hiyerarşiktir ama bunu eleştiren bir gelenek de vardı üniversitelerde. Üniversiteler hiçbir zaman dikensiz gül bahçesi olmadı ama AKP döneminde üniversiteler tamamen sıradan devlet kurumlarına dönüştü, bir vergi dairesi, tapu müdürlüğü gibi bir şeye dönüştü. Her türlü düşüncenin tartışılması gereken yerler olması gerekirken susulan, akademik bilginin üretildiği yer değil de teknik becerinin öğretildiği yerlere dönüştüğü bir kültür ortaya çıktı, teknik bilginin de öğretilebildiğini düşünmüyorum açıkçası. Üniversiteler sadece meslek öğreten kuruluşlar gibi görülmekle birlikte, onu da yapamaz hale gelmiş durumda. Ve bence bunun tek müsebbibi iktidar değil, önemli müsebbibinden biri de üniversitenin akademik bileşenleri. Nazım Hikmet “Demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin, canım kardeşim” diyor ya, öyle. Muhtemelen ben içinde kalsaydım ezkaza, zamanında imza atamamış olsaydım, duymamış olsaydım ve üniversitede kalsaydım bunun vebalini üstlenirdim, “Benim de payım var” derdim. Üniversitede çalışırken bizlerin de payı vardı. Biz çalışırken de güllük gülistanlık değildi ama bizden sonra çok çabuk yozlaştı. Nedeni de şu; hakikaten ses çıkartılmadı. Bu belki de tarihsel bir fırsattı, tarihsel fırsatlar kriz anlarında çıkar ortaya. O fırsatı kriz anlarında iyi değerlendiremezsen o yozlaşma derinleşir ve çürütür, yok eder. Üniversitelerde artık ne doğru düzgün akademik eğitim ne de mesleki eğitim var. Üniversitenin misyonu mesleki eğitim değildir aslında ama onu bile yerine getiremiyor. İçi boş, hükümsüz kurumlara dönüşmüş durumda. Meşruiyetini de yitirme yolunda, iktidar da bu meşruiyet kaybından yola çıkarak kolayca güdümleyebiliyor. Mesela Boğaziçi Üniversitesi nasıl direniyor? Kendine güvendiği için direnebiliyor. Çünkü eğer kendinize güveniyorsanız, kendi kültürel sermayenize, karakterinize, becerinize, kendinize inancınız varsa direnebilirsiniz, karşı çıkarsınız. İnancınız yoksa birilerinin inayetine kalır sizin varlığınızın gerekçesi. Üniversiteler kendine güvenemez hale geldiği için direnemiyor, direnemediği için de daha fazla güdüme sokuluyor, iktidarın arka bahçesine dönüşüyor, çok tuhaf bir paradoks aslında!

    TEZCAN DURNA

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamladı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etti. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalıştı. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri bulunuyor. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Durna, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler veriyor. Medyaport.net’te haftalık yazılar yazıyor.

  • AKP 19 Mayıs Stadını yıktı, verilen sözlere rağmen yenisi yapılmadı

    AKP 19 Mayıs Stadını yıktı, verilen sözlere rağmen yenisi yapılmadı

    AKP, Ankara’nın sembollerinden, 82 yıllık 19 Mayıs Stadı’nı yıktı, yerine iki yıl içinde yenisinin yapılacağı sözü verildi, ancak temeli bile atılmadı. Halen otopark olarak kullanılan stad alanının, AVM ya da iş merkezi yapılacağı söyleniyor. CHP ve İYİ AKP’nin yeni bir stad yerine, alanı rant alanı olarak kullanmayı düşündüğünü söylerken, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan da “toplumun bir araya gelmesinden korktukları için statları kent dışına taşımak istediklerini” söyledi.

    ANKARA’NIN SEMBOLLERİNDEN İDİ

    Ankara’nın sembollerinden, 1934 yılında temeli atılan, 1934 yılında ise 19 Mayıs Stadı için verilen sözler yerine getirilmedi.1936 yılında  ise hizmete açılan 19 Mayıs Stadı o tarihten beri adeta Ankara’nın sembolü haline geldi. AKP iktidarı ise diğer sembol yapılar ve statlar olmak üzere 19 Mayıs Stadı’nı  4 Ağustos 2018 tarihinde yıktı. Yıkılırken de yeni ve daha geniş bir stad yapılacağı sözleri verildi. Stadın yapımı için 500 milyar lira ayrıldığı, projenin de hazır olduğu açıklamalarına ve aradan geçen 3 yılı aşkın zamana rağmen stadın yapılmasına ilişkin herhangi bir adım yok.

    19 Mayıs Stadı’nın yıkılmadan önceki hali

    İŞTE O SÖZLER 

    Dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, 28 Kasım 2008 tarihinde, “19 Mayıs Stadı yıkılacak ve yerine modern bir stat yapılacak. Şampiyonluğa oynayan A.Gücü’ne 50 bin kişilik stad yakışır” demişti.

    Bugüne kadar gelen Spor Bakanları da 19 Mayıs Stadı’nın Ankara’ya, spora yakışır bir stad olacağını ileri sürmüş ve “45 bin kişilik stad yapacaklarını” ileri sürmüşlerdi.  Ancak bugüne kadar verilen sözlerin hiçbiri yerine getirilmedi, aradan üç yıl geçmesine rağmen stad konusunda en ufak bir adım atılmadı.

    AKP Ankara Milletvekili Nevzat Ceylan da 26 Mart 2021 tarihinde stada ilişkin şunları ifade etti: “Günümüzde artık bu kadar büyük stadyumlara ihtiyaç olmadığı düşünülüyor. Bu yüzden projede değişime gidildi. 40 bin veya 35 bin kapasiteli bir stadyum düşünüldü. Cumhurbaşkanımızın talimatı ile yeni bir proje üzerine çalışıldı. Yüksek maliyetler ve çabuk bitirilmesi için kapasite düşürüldü. İnşallah bu sene içinde temelini atacağız. 2 yıl içinde de bitirilmesi öngörülüyor. Ankara sporu yıllar içinde ihmal edildi. Ama bundan sonra yatırım olacak.”

    82 yıllık stad yıkıldı

    ‘GECİKME YAŞANACAK’ 

    AKP eski milletvekillerinden, Ankaragücü Başkanı Faruk Koca da 15 Kasım 2021 tarihinde, “19 Mayıs Stadı’nın temelini inşallah bu sene bitmeden atmayı düşünüyoruz. Sadece biraz proje detayları var. Proje heyetiyle ara sıra dolaylı olarak irtibat halindeyim. Temel atma inşallah Ankaragücü Başkanı olarak bana nasip olur” dedi.

    Koca, 30 Kasım tarihinde ise bir radyo programında, stadın yapımının ertelendiğini belirterek, şunları söyledi: “Bu yıl temel atılmasını bekliyorduk. Ama proje aşamasında, zemin etüdü falan bazı değişiklikler yapıldı. Önce 19 Mayıs Stadı yalnız yapılacaktı. Sonra o alanın bütünüyle ilgili bir kompleks çalışması olunca, bundan dolayı bir gecikme yaşandı. Biraz gecikme yaşanacak.”

    CHP’li Kenan Nuhut

    ‘TAKIMLARI YURTSUZ BIRAKTILAR’

    CHP Genel Başkan Baş Danışmanı, Spor Kurulu Başkanı Kenan Nuhut, stadın yıkılmasının ardından gerek profesyonel, gerek ise amatör birçok takımın mağdur olduğunu söyledi. “Bu takımları  yurtsuz bıraktılar. Proje hazır diyorlar. O zaman niye yapmıyorlar?” diye soran Nuhut, “Demek ki para yok. Ya da Ankaralıları kandırıyorlar. Biz kandırmayacağız. 19 Mayıs Stadı’nın  temelini atıp, Cumhuriyet ile özdeşleştireceğiz” dedi.

    İYİ Parti heyeti boş alanı gezdi

    ‘STAD DEĞİL, BAŞKA BİR RANT PROJESİ DÜŞÜNÜLÜYOR’

    Ankaragücü, Gençlerbirliği başta olmak üzere 60 amatör kulübün maçlarını oynadıkları stadın alanı otopark haline getirilmiş durumda. Alanı gezen İYİ Parti Teşkilat Başkanı Koray Aydın ile Teşkilat Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili İbrahim Halil Oral da stada ilişkin verilen sözlerin yerine getirilmemesine tepki gösterdiler.

    İktidarlarında 19 Mayıs Stadını Başkent kulüplerinin ve sporcuların hizmetine sunacakları dile savunan Koray Aydın, “Gecikmesinin  temelinde stad yapmayı düşünmemelerinin, rant için başka bir  projenin hayata geçirilmesinin yattığını” söyledi.

    İbrahim Halil Oral ise Ankara Milletvekili olarak konuyu Meclis’e getirdiğini ancak yanıt alamadığını söyledi. Oral, “Bu işin peşini  bırakmayacağız. Ankara’nın spor mabedini başkentlilere yakışır şekilde yeniden yapıp, hizmete sunacağız” dedi.

    ‘TOPLUMUN BİR ARAYA GELMESİNDEN KORKUYORLAR’

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan ise, spor tesislerinin kentin uzak yerlerine yapmalarının temelinde, toplumun bir araya gelmesinden korkmalarının yattığını söyledi. Gerek 19 Mayıs, gerekse Cebeci İnönü Stadının yıkıldığını hatırlatan Candan şunları söyledi: “19 Mayıs ve Cebeci statlarının yıkılması bugünkü iktidarın spora bakışının ifadesidir. Cumhuriyet ile hesaplaşmadır. Ankara’nın belli mekanları yıkıldı. Bu, hukuksuzluğun bir ifadesidir. Yeniden yapmak istemiyorlar. Bu tür spor alanlarını kentin dışına taşıyorlar. Hedefleri belli. Toplumun büyük kesiminin kent merkezinde, bu spor alanlarında bir araya gelmelerinden korkuyorlar. Ama bu korkuları yeneceğiz ve yıkılanları inşa edeceğiz.”

  • Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Bizi üniversiteyi politize etmekle suçlayanlar, davaları politik davalara çevirdiler

    Prof. Dr. Ülkü Doğanay: Bizi üniversiteyi politize etmekle suçlayanlar, davaları politik davalara çevirdiler

    Türkiye tarihinde bir ilk olarak Ankara Üniversitesi’nde profesöründen araştırma görevlisine kadar her kadrodan 100’e yakın akademisyen üniversiteden ihraç edildi. Akademisyenlerin yaklaşık 5 yıldır sürdürdükleri hukuk mücadelesinin ardından yerel mahkemelerin beraat kararı vermesine ve AYM’nin Barış Bildirisi’nin “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğu kararına rağmen, OHAL Komisyonu, akademisyenlerin başvurularına ret kararları vermeye devam ediyor.

    Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ülkü Doğanay, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden (İLEF) 7 Şubat 2017’de 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. Doğanay, yaşadığı maddi ve manevi yıkıma rağmen yalnız hissetmediklerini, sendika ve sivil toplum örgütlerinden komşularına kadar her kesimden destek gördüklerini ve bu dayanışmanın çok iyi geldiğini belirtiyor. “Bizi üniversiteyi politize etmekle suçlayanlar, davaları politik davalara çevirdiler” diyen Doğanay, “OHAL’le birlikte insan hakları programı gibi, kadın çalışmaları programının da çok sayıda hocası üniversite dışına atıldı, en ağır baskı gören alanlardan biri de toplumsal cinsiyet eşitliği alanı oldu. İhraçlar, üniversitelerde çok ağır bir tahribata yol açtı. Çok ciddi bir otosansür ve sansür var. Üniversitede şu anda sadece işe gidip işten gelen ve öğrenciyle ihbar edilmeden iletişim kurmaya çalışan insanlar var” ifadelerini kullanıyor.

    Ankara Dayanışma Akademisi’nin ofisinde ziyaret ettiğimiz Doğanay, ihraç sürecini, sonrasında yaşadıklarını ve üniversitelerin şu anki durumunu Medyaport’a anlattı…

    -İhraç sürecinde neler yaşandı?

    Süreç, aslında ihraçlarla değil, Barış Bildirisi’ni imzalamamızla başladı. Yani Ocak 2016’da çalıştığımız kurum Ankara Üniversitesi ilk soruşturma açanlardan oldu, 15 gün içinde bize soruşturma tebliğleri ulaştı, ifade verdik. O zamandan bunların Rektör’ün iktidarla kurmaya çalıştığı iyi ilişkinin bir aracı olarak kullanıldığını biliyorduk. Yoksa soruşturulacak bir şey yoktu, daha önce Ankara Üniversitesi’nin akademisyenleri kim bilir kaç bildiri imzalamışlardır; hatırlamıyorum bile, kaç tanedir, ne yazıyordu… Akademisyenler arasında bu tarz şeyler dolaşır. Mesela Can Dündar tutuklandığında basın özgürlüğüyle ilgili İletişim Fakültesi’nin neredeyse tamamının imzaladığı ve Fakültenin web sayfasında yayımladığı bir açıklama vardı. Aradan geçen birkaç yılda o kadar hızlı bir dönüşüm oldu ki, o zaman da aynı rektör görevdeydi, Erkan İbiş, adını da anmak lazım. Rektörlük seçiminde hocaların oyunu talep ederken sosyal demokrat, muhalif, Atatürkçü bir çizgideymiş gibi görünürken aradan geçen yıllar içinde inanılmaz bir dönüşüm yaşadı ya da zaten öyleydi de göstermiyor muydu ya da iktidarda kim varsa ona mı uyan bir karakterdeydi, onun tahlilini yapamam ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’la o dönem yaptığı görüşmeyi bize aktarırken Ankara Üniversitesi hocaları hakkında dosyalar olduğunu ve bunların Erdoğan’ın önünde olduğunu, Erdoğan’ın kendisine “Bunlara bir şey yap” dediğini söylüyordu. Dolayısıyla “bir şey yaptığı” biz olduk. Muhtemelen o dosyaların içi boştu zaten, ne olabilir ki bir üniversite hocası hakkındaki dosyada? Onun için iyi bir fırsat oldu. Ve bir sonraki yıl da Cumhurbaşkanı tarafından yeniden atanmasını sağladı. Yani yeniden atanmak için bir şey vermesi gerekiyordu, o da yaklaşık 100 akademisyen oldu.

    ‘100 KİŞİNİN ÜNİVERSİTE DIŞINA İTİLMESİ, KALANLARIN SESSİZLEŞMESİNE YOL AÇTI’

    Üniversite tarihinde ve sanıyorum Türkiye tarihinde de 1402’likler çok konuşuluyor ama bu sayıları bulmamıştı. İlk kez bir üniversitenin profesöründen araştırma görevlisine kadar her kadrodan 100’e yakın akademisyeni üniversitenin dışına atıldı. Ne oldu? Evet, bizler politik görüş bakımından, dünya görüşü bakımından iktidara mesafeli olan insanlarız, bunu söylemek mümkün. Çeşitli politik görüşlere sahibiz, tek bir grup değiliz ama muhalif olduğumuzu söyleyebiliriz. Yani bir akademinin içinde muhalifseniz aslında bu sadece güncel politikaya karşı olmanız anlamına gelmiyor, eleştirel bilgi üretmeye istekli olduğunuz anlamına geliyor. Mesela benim alanım, siyaset bilimi. Demokrasi üzerine çalışıyorum. Dolayısıyla ben zaten alanımla ilgili çalışma yaptığımda ürettiğim bilginin iktidarın hoşuna gidip gitmeyeceğine bakmam. Böyle bir kaygıyla hareket ettiğimde, ürettiğim şey bilimsel bilgi olmaz.  İktidarla sıkı sıkıya örtüşen şeyler söylüyorsanız, aslında bilimsel anlamda ilerlemeye katkı sağlamıyorsunuz demektir. Ne olur peki? Kendi ilerlemenize katkı sağlarsınız, daha iyi, daha sağlam koltuklara geçebilirsiniz, birtakım fonlardan daha rahat yararlanabilirsiniz, birtakım görevlendirmeler size verilir. Yani bu fırsat, aynı zamanda eleştirel düşüncenin ve eleştirel bilgi üretiminin üniversitenin dışına itilme fırsatıydı. Koskoca Ankara Üniversitesi’nde eleştirel düşünen sadece 100 kişi değildik tabi ki ama 100 kişinin OHAL şartlarını fırsat bilerek bir anda üniversitenin dışına itilmesi, geride kalanların da sessizleşmesine yol açtı.

    ‘2016 OCAK AYINDAN SONRA YURT DIŞINA ÇIKAMADIK’

    -Engellenen haklarınızdan, yaşanan hukuksuzluklardan bahsedebilir misiniz?

    İlk başta yurt dışına çıkışlarda Rektörlüğün izni gerekiyordu, o izni alamadık. 2016 Ocak ayından sonra yurt dışına çıkamadık. Benim mesela yurt dışına çıkış için bir başvurum uçuşumdan iki gün önce cevaplandı. O tarihe kadar biletinizi almak zorundasınız, birtakım rezervasyonlar yaptırmak zorundasınız, katılacağınız konferansın yönetimine bildirmek zorundasınız geliyorum ya da gelmiyorum diye. En başta yurt dışına çıkışımıza izin verilmedi. Fonlardan yararlanamadık. Benim devam eden bir projem vardı, TUBİTAK projesi, hatta sonuç raporunu ihraç edilmeden önceki Aralık ayında teslim etmiştim. İhraç edilene kadar sonuçlandırılmadı o rapor. Normalde bir komite değerlendirecek, onaylayacak, sonra proje kapanacak, ödemeniz yapılacak. Ben ihraç edilene kadar geçen sürede o yapılmadı, sonra da ihraç gerekçe gösterilerek yürürlükten kaldırıldı. Üstelik o projede üniversitede çalışmaya devam eden iki meslektaşım da vardı. Benim üzerimden onların da hakları gasp edildi. Bunun dışında bütün o süreç içinde yeni proje başvurularımız, araştırma desteklerine yönelik taleplerimiz, görevlendirme taleplerimiz kabul edilmedi. Yani ihraca kadar geçen bir yıllık süre bir tür mobbing’le de geçmiş aslında. Bölümün birkaç profesöründen biriydim ama hiçbir jüride görev alamadım. Doktora yeterlilik jürilerine yazılmadım, tez jürilerinde görevlendirilmedim. Bir şekilde insanların da geri durduğunu fark ediyorsunuz. Önceden çok iyi davranan fakülte personelinin dahi size mesafeli davrandığını ve bir süre sonra da “Gidecek” gözüyle baktıklarını görüyorsunuz. Sonra da ihraç geldi, bekliyorduk aslında.

    ‘İMZASININ ARKASINDA DURANLAR HEP ÜRETEREK BİR YERE GELMİŞ İNSANLAR’

    2017 yazıydı, ihraçtan sonra Fransa’da bir üniversiteden bir burs almıştım. Ama pasaportum olmadığı için gidemedim. Bir yıl boyunca tuttular o pozisyonu ama ne kadar tutabilirler… Tek yolu kaçak gitmekti; hem bir kaçak gibi gitmek istemedim, bir suç işlemedim ki kaçayım hem de çocuklarım var, çocuklarımla o yollara nasıl düşeyim? 2020 yılının Mart ayına kadar pasaportum yoktu. Pasaportumu aldıktan bir hafta sonra pandemi ortaya çıktı, hala da yurt dışına çıkamadım, zaten bir burs olmadan gitmek çok zor. Ayrıca üniversitedeyken bir ağın içindeydik, yurt içinde de yurt dışında da konferanslar vs. pek çok yere davet ediliyorduk. Üniversitenin de fonları vardı. Yani sadece kurumsal olarak üniversitenin dışına atılmadık, bunların da dışına atılmış olduk. Yurt dışı ağlar da üniversitedeki konumunuzla ilgili oluyor. Gitmemeye başladığınızda, gidemediğinizde artık o ağın içinde olmuyorsunuz. Yani her ne kadar akademinin dışına atılmadık desek de aslında atıldık. Ben şanslıyım, dediğim gibi yaş ve konum olarak daha güvenceli bir yerdeydim dışarıda kaldığımda. Yine yayın yaptım, herhalde üniversitedeyken ne kadar üretiyorsam şimdi de o kadar üretiyoruz. Bir kitap yayımladım, bir sürü makale yazdım. Bunları yapabildim ama önceden işiniz buydu. Oysaki şimdi hayatınızı kazanmak için başka bir iş yapmak zorundasınız ve o işten kalan zamanda, yani kendiniz için ayırmanız, dinlenmek için kullanmanız gereken zamanda akademik üretim yapmak durumundasınız. Bu özellikle hayatını kazanmak zorunda olan pek çok genç arkadaşım için çok büyük bir engel haline dönüştü. Ve bu insanlar hep üreten kişiler. Bunu söylemek kolay değil ama imzasının arkasında duranlar hep üreterek bir yere gelmiş ve bundan sonra da üretebilecek insanlar oldu. Onlara üniversitedeki pozisyonları bir imtiyaz olarak, hazır verilmedi ve bu yüzden kaybetmemek için ödün verilecek bir şey gibi görünmedi. Özellikle ihraç edilen genç arkadaşlarıma baktığımda üniversitenin içinde olsalar her biri çok kıymetli katkılar sunabilecek kişiler. Doktorasını yeni bitirmiş olanlar vardı mesela, tam çok iyi dersler açılacakken, akademi kendini tazeleyecekken bir anda onlar dışarıda kaldı. Gerçekten çok yazık oldu.

    ‘KENDİMİ İŞE YARAMAZ, DEĞERSİZ HİSSETTİM’

    -İhracın ardından hayatınızda neler değişti?

    Bir anda çok iyi yaptığım bir işin dışında, bambaşka bir dünyada buldum kendimi ve o dünyada hiçbir şey yapmayı bilmeyen biri olarak görünüyordum. Ben akademideyken de sivil toplum örgütleriyle yakın ilişki içindeydim; aktivist ya da gönüllü olarak bir aidiyet kurmadım ama mesela Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin eğitimlerine, atölyelerine eğitimci olarak katıldım, İnsan Hakları Ortak Platformu ile çalışmalar yaptım. Tamamen yabancı olduğum bir dünya değildi ama o anki uzmanlığımla sivil toplumun beklentileri arasında çok büyük bir uçurum var, vardı demeyeceğim, hala öyle. Daha sorun odaklı ve sorunlara pratik çözümler bekleyen dünya ile benim kafamdaki akademik problemler ve onların çözümleri arasında ciddi bir mesafe var. Sadece kendi adıma konuşmuyorum, özellikle bizim gibi sosyal bilimler alanlarında çalışan akademisyenler için bu ciddi bir problem. Ben çok severek Siyasal Düşünceler ve Rejimler dersi anlatıyordum, Türkiye Siyasal Hayatı dersi anlatıyordum. Bunların dışarıdaki dünyada hiçbir değeri yok. Seçimler üzerine çalıştım, seçim kampanyalarının analizini yaptım ama benim yaptığım daha akademik, siyasal söylemi irdeleyen çalışmalardı. Şimdi birisi seçim analizi isteyecek olsa muhtemelen bir araştırma şirketine yaptırır. Benim içinden yetiştiğim paradigmanın tamamen dışında bir şey bu. Dolayısıyla kendimi işe yaramaz hissettim. Benim için en önemli şey bu. Maddi bir yıkım da getirdi çünkü bir anda gelirinizden oluyorsunuz, onu yerine nasıl koyacağınızı bilmiyorsunuz, birikiminiz de olmadığı için… Bir akademisyenin birikimi ne olabilir ki? Benim bireysel emeklilik sigortam vardı, ilk aylarda onu bozdurdum. Sonraki yıl da eşimin bireysel emeklilik sigortasını bozdurduk çünkü başka türlü masrafları karşılamak mümkün değildi. Ama onun ötesinde gerçekten çok işe yaramaz hissettim kendimi. İşe yaramadığımı düşündüm çünkü o zamana kadar hep işe yaradığımı düşündüğüm alan, bütün hayatım üniversite olmuştu; öğrencilerim, derslerim, araştırmalarım, asistanlar, bütün dünyam orasıydı. Onun dışında kendimi ifade edebildiğim bir alan yoktu. Yoksa iki çocuğum var, fazlasıyla meşgul ediyorlar, ev, kediler… Kendinizi bunlara kaptırdığınız zaman zaten hiçbir şeye vaktiniz kalmıyor ama işte kendimi kaptırdığım bu işleri “iş” olarak görmediğim için aslında -çünkü bunlar zaten bütün işlerimin üzerine fazladan yaptığım işlerdi o zamana kadar- çok boşlukta hissettim kendimi, çok değersiz hissettim. Herhalde birçok arkadaşım da aynı duyguyu yaşamıştır.

    ‘YALNIZ DEĞİLDİK, BU DAYANIŞMA ÇOK İYİ GELDİ’

    Maddi sorunları hepimiz aynı şekilde deneyimlemedik, sonuçta ben belli bir yaşa gelmiştim, eşimin geliri vardı, bazı şeylerden kısarak hayatımı idame ettirebilirdim ama çok daha genç ve başka hiçbir geliri olmayan arkadaşlarım da var, borcu olan, yeni çocuğu olan da vardı. O yüzden “Maddi sorunlar ne ki, onunla baş ettik, ederiz” diyemiyorum. Öyle değil tabii ki, çok önemli, çok belirleyici ama onun yanında bir de bir işe yaramama, kendini en iyi bildiğin şeyin neredeyse hiç değerinin olmadığı bir dünyanın içinde bulma… Yani bu değersizlik hissiyle baş etmek çok daha zor ama yalnız değildik. Bir yandan da OHAL koşullarında bile çok büyük bir dayanışma vardı. Bir yandan sayımız çoktu, birbirimizle de dayanıştık ama sendikamız Eğitim-Sen mesela maddi manevi inanılmaz bir destek sağladı. Onun dışında pek çok arayan, soran çok geniş bir çevreden insan yanımızdaydı. Benim komşularım mesela, apartmanda çok tanımadığım insanlar bile kapımı çalıp “Yanındayız” dediler. Bunlar çok önemli şeyler. Hem de açıkça hedef gösterilmişken. İhraç edildiğim gün fotoğrafım Sabah gazetesinin manşetine basılmıştı, oradan öğrenmişler. Ama sadece onlar öğrenmiyor, bakkal, köşedeki simitçi, herkes öğreniyor. Kendinizi tehdide de açık hissediyorsunuz. Buna rağmen bu dayanışma çok iyi geldi.

    ‘TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ ALANI, EN AĞIR BASKI GÖREN ALANLARDAN BİRİ’

    -Şu an neler yapıyorsunuz, çalışmalarınızı nasıl, nerede sürdürüyorsunuz?

    Ayrımcılığa Karşı Dersler diye bir ders veriyordum mesela, ihraçtan sonra onu bir seminer olarak, İnsan Hakları Ortak Platformu’nun desteğiyle Ankara Dayanışma Akademisi çatısı altında açtık, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şube salonunu verdi. Dayanışma Akademisi’ni kurduk, 2017 Ocak ayında Ankara Dayanışma Akademisi kurulmuştu ve çok yoğun bir ilgi vardı. Seminerlerimizi o zamanlar salonumuz olmadığı için Ankara’nın çeşitli yerlerinde açtık, cafeler, Mülkiyeliler Birliği’nin salonu, çeşitli meslek odaları bize salonunu açtı ve çok ilgi vardı. Bu bize çok iyi geldi. Sadece yalnız olmadığını hissettiğin için değil, aynı zamanda sadece üniversite öğrencileri için değil, başkaları için de kıymetli olduğunu gösterdiği için. Hala çok ilgi oluyor, pandemiden dolayı Ankara Dayanışma Akademisi olarak seminerleri çevrimiçi açıyoruz ama düzenli takip eden çok fazla kişi var. Yine ihraçların hemen ardından İnsan Hakları Okulu bir proje olarak çıktı, AB’den destek aldı. Ben de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İnsan Hakları Yüksek Lisans programının hocalarından biriydim, İLEF’in yanında orada da ders veriyordum. Oranın hocalarının neredeyse tamamı ihraç edildi. O hocaları yeniden bir araya getiren ve derslerimizi seminer olarak sürdürmeyi amaçlayan bir projeydi, yine çok ilgi gördü, bu seminerleri online olarak açma imkanı bulduk. Yani bir yanıyla işimizi yapmaya devam ettiğimizi söyleyebilirim.

    Şu anda Ankara Dayanışma Akademisi ile BirAraDa Derneği’nin birlikte yürüttüğü ve Avrupa Birliği’nin finansal olarak desteklediği bir projenin koordinatörüyüm. BirAraDa Derneği de İstanbul merkezli, ihraç edilen Barış Akademisyenlerini bir araya getiren bir dernek. Dayanışma Akademileri Ağı Aracılığıyla Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme başlıklı bir projemiz var. Bu bir ağ oluşturma projesi: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dayanışma Ağı, kısaca AĞ-DA diyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan akademisyenleri ve sivil toplum örgütlerini bir araya getiren bir ağ kurduk. OHAL’le birlikte insan hakları programı gibi, kadın çalışmaları programının da çok sayıda hocası üniversite dışına atıldı, en ağır baskı gören alanlardan biri de toplumsal cinsiyet eşitliği alanı oldu.

    Bunlar benim için yeniden “işe yaradığımı” hissettiren şeyler ve bunların sayesinde benim kafamdaki paradigmalar da değişti. İçinde yaşadığım topluma bir katkı sağlamak, küçük de olsa bir dokunuşta bulunmak benim için çok önemli. Bunu sivil toplumla birlikte yapabilmeyi hedeflemek bizim açımızdan önemliydi, bizi de değiştiren, dönüştüren bir şeydi.

    ‘TAMAMEN POLİTİK SEBEPLERLE İHRAÇ EDİLDİK’

    -AYM’nin kararına rağmen OHAL Komisyonu’nun başvurunuza ret kararı vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Evet, beraat ettik, beklenen bir şeydi çünkü tutar yeri olmayan bir iddianameydi. AYM de olması gerekeni yaptı, üstelik Barış için Akademisyenler Bildirisi’nin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek yaptı, bence çok kritik bir karardı ama yöneticilerin hukuka saygı duyduğu, mahkemelerin adaleti yerine getirmekle mükellef olduğu bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık. Maalesef bu Türkiye’de değil. O zaman da bunu biliyorduk, ben şahsen AYM kararına rağmen geri dönüşler konusunda çok ümitli değildim, çünkü tamamen politik sebeplerle ihraç edildik. Dolayısıyla geri dönüşümüz de politik olacaktı. Bizi üniversiteyi politize etmekle suçlayanlar, bu davaları politik davalara çevirdiler. Çoktan kapanır giderdi, üzerinden 5 yıl geçti neredeyse hala bunu konuşuyoruz. İktidar bakımından taktik olarak çok yanlış, çok irrasyonel bir tutum ama şu an hiçbir şey rasyonel değil ki. Komisyon da kendinden beklendiği şekilde karar verdi. Neden şimdi verdi? Artık son kalan dosyalar bizimdi, 4. yılını dolduruyor Aralık sonunda. AİHM, bu komisyonu iç hukuk yolu olarak tanıdığı için biz bu kadar bekledik, 4 yıl oyaladı bizi. Burada AİHM’nin de hatası var. AİHM, iç hukuk yolu olarak tanıdığı OHAL Komisyonu’nun herhangi bir karar açıklamaması üzerine Türkiye’den savunma isteyince, herhalde savunmaya yazacak bir şey bulamadılar, ek süre de almışlardı, o da bugünlerde dolacaktır. Ek süre dolmadan komisyondan hepimiz için ret kararı çıkmış olacaktır diye tahmin ediyorum. Herhalde “İç hukuk işliyor, komisyon kararını açıkladı, şimdi mahkemeye gitmekte özgürler” diyecekler. 10 yıl da mahkemeler sürecek, yani bu iktidar devam edecek olsaydı, 10 yıl da mahkemeler sürerdi. Şimdi önümüzde çok uzun bir iç hukuk yolu var ya da AİHM, bunun da bir oyalama olduğunu görecek ve bir karar çıkaracak.

    -Peki öyle bir karar çıkması halinde uygulanır mı?

    Selahattin Demirtaş’ta, Osman Kavala’da AİHM kararlarını uygulamayanlar bizde de uygulamayacaklardır. Yani iktidar değişmeden hukuk yollarıyla bu sorunun çözüleceğini düşünmek bir siyaset bilimci olarak bana makul görünmüyor.

    ‘İHRAÇLAR, ÜNİVERSİTELERDE ÇOK AĞIR TAHRİBATA YOL AÇTI’

    -Üniversitelerin şu anki durumu hakkında neler söylersiniz?

    Biz İnsan Hakları Okulu ile bir araştırma yaptık. Araştırma sonuçlarına göre; ihraçlar, üniversitelerde çok ağır bir tahribata yol açtı. Çok ciddi bir otosansür var, özellikle genç akademisyenler sadece otosansür değil, sansürle de karşılaşıyorlar. Tez konularına müdahale ediliyor, tez başlıkları değiştiriliyor, içerikler değiştiriliyor. Hocaların artık derslerini yapamadıklarına, anlatamadıklarına dair sonuçlar var araştırmada. Şikayet edileceklerinden korkuyorlar. Müfettişlerin gelip derslerini dinlediklerinden endişe ediyorlar. Öğrencilerine güvenmiyorlar çünkü öğrenci o an kayıt alıyor olabilir ve söylediğiniz her şey aleyhinize kullanılabilir. Öğrencinizin sizi ihbar edeceğini düşünüyorsanız ders anlatamazsınız, yapılamaz o dersler, hele ki bizim gibi sosyal bilimler alanında çalışıyorsanız… Ayrıca üniversitede kalan ve bilimi eleştirel perspektiften yapma konusunda istekli olan akademisyenler de çok yalnızlaştılar ihraçlar sonucunda. Sivil toplum üniversiteye giremiyor. Üniversitelerde OHAL konuşulamadı, bugün de konuşulamıyordur. Dolayısıyla üniversitede sadece işe gidip işten gelen ve öğrenciyle ihbar edilmeden iletişim kurmaya çalışan insanlar var şu anda, öyle görünüyor.

    ÜLKÜ DOĞANAY

    Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’de siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “Barış Bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. “Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek” isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı “Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler” ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı “Seçimlik Demokrasi” isimli kitapları yayımlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı 5 yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı “Teneke Kaplı İvan” isimli bir çocuk romanı da bulunuyor.

  • Prof. Dr. Funda Şenol Cantek: Bizi sessizleştirmek, silmek istemişlerdi; başaramadılar, daha fazla ürettik

    Prof. Dr. Funda Şenol Cantek: Bizi sessizleştirmek, silmek istemişlerdi; başaramadılar, daha fazla ürettik

    Ayça ONURALMIŞ

    Ankara Üniversitesi’nde profesöründen araştırma görevlisine kadar her kadrodan 100’e yakın akademisyen üniversiteden ihraç edildi. Akademisyenlerin yaklaşık 5 yıldır sürdürdükleri hukuk mücadelesinin ardından yerel mahkemelerin beraat kararı vermesine ve AYM’nin Barış Bildirisi’nin “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğu kararına rağmen, OHAL Komisyonu, akademisyenlerin başvurularına ret kararları vermeye devam ediyor.

    Prof. Dr. Funda Şenol Cantek, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden (İLEF) 7 Şubat 2017’de 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. İhracın, kendileri için “bir meslekten öte, yaşam biçimi” olan işlerinin ellerinden alınması anlamına geldiğini belirten Cantek, “Bu kadar yıl sonra yaşadığım olumsuzlukları değil, o güçlendirici dayanışmayı anımsıyorum” diyor. Cantek yaşadıkları süreci, “Akademi bizimle sokağa yayıldı. Bizi sessizleştirmek, silmek istemişlerdi. Başaramadılar. Tam tersi oldu. Çoğumuz daha görünür olduk. Daha fazla ürettik ve hayatın içinde kaldık” diye anlatıyor.

    Cantek, ihraç sürecini, hoca-öğrenci ilişkisinden öte bir bağ kurduğu öğrencilerinden uzak kalmayı ve yeni hayatını Medyaport’a anlattı…

    -İhraç sürecinde neler yaşandı? Engellenen haklarınızdan, yaşanan hukuksuzluklardan bahsedebilir misiniz?

    Bu soruyu duyar duymaz, ihraç tecrübesinin ne kadar geride kaldığını, çok sevdiğim mesleğimin, okulumun bir daha geri getirilemez biçimde hayatımdan çıktığını düşündüm. Bundan birkaç yıl önce sorsanız bu soruya çok uzun cevap verirdim. Ama artık bambaşka bir hayat yaşıyoruz çoğumuz. İnsanın yeni durumlara adapte olma becerisi devreye giriyor sanırım belli bir süre sonra. Artık aramızda bile bunlardan fazla bahsetmiyoruz. Ancak yeni bir hukuki gelişme yaşandığında yazışıyor veya konuşuyoruz. Hatta bir kısmımızın çevresi bile değişti. Muhriç arkadaşlarımız hep kalbimizde olsa da eskisinden daha az görüşüyoruz.

    ‘HİÇ TANIMADIĞIMIZ İNSANLAR BİZE CESARET VERDİ’

    İhraç süreci, bizim için bir meslekten öte, bir yaşam biçimi olan işimizi elimizden aldı. Bizim hayatımıza böylesi bir etki yapan ihraç süreci, akademinin de çehresini değiştirdi. En çok çoğumuzun çok önemsediğimiz, aramızda hoca-öğrenci ilişkisinden öte bir bağ olan öğrencilerimizden uzak düşmek etkiledi bizi. Tabii işsizlik, güvencesizlik de çok büyük bir travmaydı. Borcu olanlar, kira ödeyenler, ailesini geçindirmesi gerekenler, yalnız yaşayanlar çok daha fazla etkilendi. Fakat dayanışma bu süreçte en çok akılda kalan tecrübeydi. Arkadaşlar, insan hakları örgütleri, sendikamız Eğitim Sen 5 No’lu Şube, meslek odaları, STK’lar, aktivistler, uluslararası örgütler maddi ve manevi desteklerini hiç esirgemediler. Hiç tanımadığımız insanlardan, muhafazakar cenahtan, hatta AKP’li olduğunu bildiğimiz fakat vicdan sahibi ve adalet duygusu olan bir grup insandan destek mesajları, telefonları aldık. Bazılarımıza ailelerinden çok bu tanımadıkları insanlar destek ve cesaret verdiler. Hasılı, bu kadar yıl sonra yaşadığım olumsuzlukları değil, o güçlendirici dayanışmayı anımsıyorum. Fakat, sabahın köründe polis baskınına uğrama kaygısını, mahkeme kapılarında duruşma saati bekleme gerilimini, yardımlarla geçinme zorunluluğunu ve küçük oğlumu üzmeden süreci yönetme çabamı hatırlıyorum. Dediğim gibi ilk zamanlar okulumu, öğrencilerimi, küçük ama renkli odamı, sevgili arkadaşlarımı çok özlüyordum. Bu duygu da zamanla silikleşti.

    Mesela, Çağlayan’daki duruşmaya giderken kimseye haber vermemiştim, rahatsızlık vermemek için. Fakat duruşma saatinin gelmesini beklerken, ben ve başka bir arkadaşıma destek olmak üzere kopup gelen sendikalı arkadaşlarımızı görünce o kadar duygulandım ve kendimi o kadar güçlü hissettim ki. Mahkeme üyelerinin kalabalıktan tedirgin tavırlarını, bizimle göz göze gelmemek için harcadıkları çabayı görmek çok iyi geldi. Orada hep birlikte devletin gözünün içine baktık. Bu çok değerliydi.

    ‘ÇALIŞMAYI ÜRETMEYİ HİÇ BIRAKMADIM’

    -İhracın ardından hayatınızda neler değişti?

    Dediğim gibi, birkaç yıl içinde yeni yaşamıma adapte oldum. Çalışmayı, üretmeyi hiç bırakmadığım gibi eskisinden de üretken olduğumu söyleyebilirim. İlk atıldığımızda bir röportajda söylemiştim. Şimdi de yineliyorum, akademi bizimle sokağa yayıldı. Bizi sessizleştirmek, silmek istemişlerdi. Başaramadılar. Tam tersi oldu. Çoğumuz daha görünür olduk. Daha fazla ürettik ve hayatın içinde kaldık. Tabii bu süreçte daha ağır travmalar yaşayanlar, içine kapananlar, hatta hayatını kaybedenler oldu. Özellikle küçük yerlerde süreci yönetmek daha zordu. Baskılar, tehditler, dışlayıcı tavırlar, nefret söylemi ihraç edilen arkadaşlarımızı çok zorladı. Bunu da belirtmek gerek. Herkes büyük şehirdekiler kadar şanslı değildi.

    -Şu an neler yapıyorsunuz, çalışmalarınızı nasıl, nerede sürdürüyorsunuz?

    İki yıldır düzenli maaş aldığım bir projede, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalışıyorum. Bu iş de bir dayanışmanın neticesi. Ama bunca yıldır toplumsal cinsiyet çalışmaları alanında harcadığım emeğin de bir mükafatı gibi. Sadece bu işi yapmakla yetinmiyorum. Gazeteduvar’a düzenli olarak köşe yazıları yazıyorum, makaleler yazıyor, söyleşiler yapıyorum. Atölyeler, okuma grupları, sözlü tarih çalışmaları, seminerler ve aklınıza gelebilecek her türlü akademik ve akademik olmayan çalışmanın içindeyim yani.

    ‘AKADEMİNİN ESKİ TADI YOK’

    -Üniversitelerin ihraçlardan sonraki durumu hakkında neler söylersiniz?

    Üniversiteler ihraçlardan sonra çok kan kaybetti. Ama bu sadece bizim ihracımızla ilgili değil. İdari mekanizma, AKP iktidarı tarafından manipüle edildiği için akademinin zaten zayıf olan özerkliği neredeyse ortadan kalktı. Akademisyenler tedirgin. Öğrenciler veya meslektaşları tarafından şikayet edilme, unvanlarını, koltuklarını kaybetme korkusu içinde olanlar çoğunlukta. Zaten otoriteye tapan, muhafazakar kadrolar kendiliğinden bu baskının bir parçası oluyor. Kadrolaşma da bu tür insanları toplamaya yönelik olarak sürüyor. Ama akademide kalan onurlu, demokrat ve dayanışmacı arkadaşlarımıza da haksızlık etmemek lazım. Onlar için hayat neredeyse bizimkinden zor. Hep tehdit altındalar. Mutsuzlar. Çoğu mecbur kalmadıkça fakülteye, odasına gitmediğini söylüyor. Onlar için de akademinin eski tadı yok.

    FUNDA ŞENOL CANTEK

    1970 Ankara doğumlu olan Funda Şenol Cantek, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun olduktan sonra bir süre basın sektöründe çalıştı. 1994 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlayan Cantek, 2010 yılından 2017 yılına kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde görev yaptı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı Başkanı olan Cantek, 7 Şubat 2017 Salı günü 686 No’lu KHK ile ihraç edildi. Başlıca ilgi alanları, gazetecilik uygulamaları, iletişim sosyolojisi, kent sosyolojisi, basın tarihi, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve sözlü tarih çalışmalarıdır.

    Doktora tezi, “Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara” adıyla İletişim Yayınevi tarafından 2003 yılında basıldı. Yine aynı yayınevinden 2006 yılında, “Sanki Viran Ankara” ve 2010’da “Kenarın Kitabı: Arada Kalmak, Çeperde Yaşamak” adlı derleme kitapları yayımlandı. 2012 yılında ise “Cumhuriyet’in Ütopyası: Ankara” adlı derleme kitabı, Ankara Üniversitesi Yayınevi tarafından yayımlandı. 2017 yılında yayımlanan “Aynanın Önünde Cımbızın Ucunda/ Kuaför Kitabı” ve 2019 yılında yayımlanan “İcad Edilmiş Şehir: Ankara” kitapları da İletişim Yayınevi’nden çıktı.

  • Dr. Elif Çongur: Hiçbir şekilde yarım adım geri atmadık, ellerinden geleni artlarına koymasınlar

    Dr. Elif Çongur: Hiçbir şekilde yarım adım geri atmadık, ellerinden geleni artlarına koymasınlar

    Dr. Elif Çongur, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro bölümünden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. 5 yıl boyunca tüm hukuk yollarını denedi, başvurularından kendi de umutlu değil çünkü verilen tüm kararların hukuki değil siyasi kararlar olduğunu söylüyor. “Hukuki bir geçerliliği olmayan bir komisyon suç işliyor, suç işlemeye devam ediyor” diyen Çongur, her şeye rağmen mücadeleyi sürdürmekte kararlı. Elif Çongur, “Hiçbir şekilde yarım adım geri atmadık diyoruz, ellerinden geleni artlarına koymasınlar diyoruz” diyor ve ekliyor:

    “Ama çok özlüyoruz. Bu da onların anlayabileceği bir şey değil. Öğrenciyi sevmek, öğrenciyi özlemek, fakülteyi özlemek nasıl bir şeydir, anlayabilecekleri bir şey değil. Ben manevi olarak çok yıprandım, çok sıkıntı çektim, çekiyorum, çok özlüyorum. Geri döneceğiz.”

    Editörlük yaptığı İmge Kitabevi Yayınları’nda ziyaret ettiğimiz Çongur, ihraç sürecini ve DTCF Tiyatro bölümünü Medyaport’a anlattı…

    -İhraç sürecinde neler yaşandı? İhraçlardan bölüm nasıl etkilendi?

    7 Şubat 2017’deki KHK ile ihraç edildim. Bir önceki sene Barış Bildirisi’ne imza attık. Bir sene içinde üniversite bir soruşturma açtı, üniversitenin idari soruşturmasına tabi tutulduk. Hala da onunla ilgili bir sonuç almadık. Sonra bir gece ismimizi Resmi Gazete’de gördük, ihraç edilen bütün meslektaşlarımla birlikte. Herhalde en yoğun ihraçların olduğu KHK, 7 Şubat’taki KHK oldu. Yani bir gece isminizi Resmi Gazete’de görüyorsunuz ve bir anda işsiz kalıyorsunuz, akademi gibi bir yerden ayrılıyorsunuz. Muhakkak her iş kaybı sıkıntılı ama akademi çok erken emek vermeye başladığınız bir yer. Lisanstan başlıyorsunuz, yüksek lisans yapıyorsunuz, sonrasında akademiye girdiyseniz asistanlık yılları başlıyor, arkasından yüksek lisans tezi bitiyor, doktora çalışması yapıyorsunuz, öğrenciyi tanımaya çalışıyorsunuz, hoca olmayı öğrenmeye çalışıyorsunuz derken çok uzun yıllar emek verilen bir alan.

    ‘AİLE GİBİ YAŞAYAN İNSANLARDIK BİZ’

    DTCF Tiyatro bölümü çok özel bir bölüm, aile gibi yaşayan insanlardık biz. Oradan koparılmak, manevi olarak çok büyük bir tahribat yarattı. Diğer yandan akademik olarak da 13 öğretim üyesi olan bir yerden 7 kişinin birden ihracı bölümde çok ciddi bir tahribat yarattı. Eğitim yapılamaz hale geldi ama kalan arkadaşlarımız canla başla ellerini taşın altına koydular, eski mezunlarımız gelip derslerimizi devraldılar. İnsanüstü bir çaba gösterdiler.

    ‘GERİDE KALANLAR İNSANÜSTÜ ÇABA HARCADI’

    -İhraçların ardından “Tiyatro bölümü fiili olarak bitti” yorumları yapıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Evet, çok zora girdi ama şunun da altını çize çize söylemek istiyorum; geride kalan arkadaşlarımız bölümü ayakta tutmak için çok ciddi çaba sarf ettiler. Lisans programını daralttılar, yüksek lisans programını daralttılar, doktora programı kapatıldı. Öğrenciler hocasız kaldılar, birçok ders, birkaç hocanın üzerine yığıldı. Gerçekten insanüstü bir çabayla bölümü ayakta tutuyorlar ve hala da yapıyorlar bunu, 5. seneye geliyoruz. Evet, bölüm çok büyük bir darbe aldı ama arkadaşlarımız da bu darbeye karşı dimdik ayakta durdular ve hep bizim yanımızda oldular. Şöyle şeyler anlatılıyor ya, “İhraçlardan sonra kalanlarla ilgili sıkıntılar yaşandı, kalanlar gidenleri sahiplenmedi” diye. Bizim bölüm bunun çok dışında kalan bir bölüm. Biz DTCF Tiyatro bölümü olarak tertemiz yaşamışız, işlerimizi tertemiz götürmüşüz.

    ‘DAĞ GİBİ ARKAMIZDA DURDULAR’

    En zor, en korkulan zamanlarda bölüm açıklama yaptı, “Hocalarımızı yanımızda istiyoruz” diye. Onlar dağ gibi arkamızda durdular. Onların bizi beklediklerini biliyoruz, koşa koşa onların yanına dönmeyi bekliyoruz. O yüzden hep söylüyorum, ben akademiden atılmadım, DTCF Tiyatro bölümünden atıldım diye. Çok özel bir bölüm. Çok ciddi bir geleneğin üzerine oturan bir bölüm. Hocalarımızdan devraldığımız bir bölüm. Aile ilişkileri gibi süren ama bir yandan da katı akademik kuralların uygulandığı, kimsenin kimseyi kayırmadığı, kimseyi ayırmadığı, dışlamadığı bir bölüm. Bizden sonra da bu böyle devam etti. Kalan arkadaşlarımız da bu çizgimizi devam ettirdiler.

    ‘BU HUKUKSUZLUK İÇİNDE YAŞAMAYA DEVAM EDİYORUZ’

    -AYM kararına rağmen OHAL Komisyonu’nun başvurularınıza ret kararı vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    AYM, bunun suç olmadığına, ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna karar verdi ama OHAL Komisyonu bunu bir türlü dikkate almıyor. Şubat’ta bizimki 5 sene olacak. 5 seneyi dolduran arkadaşlarımız var, Eylül 2016’da ihraçlar oldu, Ocak ve Şubat 2017’de oldu. Bu hukuksuzluk içinde yaşamaya devam ediyoruz. OHAL Komisyonu’nun kararını bekliyorduk; çünkü zaten hukukla verilmiş kararlar olmayacağı çok açıktı, zaten siyasi kararlar veriyorlar. Bekliyorduk retlerin geleceğini, şaşırmadık.

    -Ret kararı geldi mi size?

    Evet, beklenen kopyala yapıştır ret kararı 3 Aralık’ta bana da geldi.

    ‘HUKUKİ BİR GEÇERLİLİĞİ OLMAYAN BİR KOMİSYON SUÇ İŞLİYOR’

    -Bundan sonraki süreçte ne yapacaksınız, nereye başvuracaksınız?

    İdare mahkemelerine başvuracağız. Hukuk yolu bize ne gösteriyorsa oraya başvuracağız, nereye kadar gidebiliyorsak gideceğiz. Ama bunlar hukukla verilmiş kararlar değil, siyasi kararlar. Zaten hukuki bir geçerliliği olmayan bir komisyon ve suç işliyorlar, suç işlemeye devam ediyorlar.

    -İhracın ardından hayatınızda neler değişti, şu an neler yapıyorsunuz?

    Hayatım toptan değişti; çünkü akademi öyle bir yer ki, dışarıda çok fazla iş yapan insanlar değildik biz. Bir de özellikle özel yetenek sınavıyla öğrenci aldığımız için dışarıda kurs, atölye gibi hiçbir iş yapmazdık; çünkü özel yetenek sınavında öğrenciler karşınıza aday olarak gelirler ve o zaman bir haksızlık yapmış olursunuz. Dolayısıyla Tiyatro bölümü hocaları olarak dışarıda oyun yönetmek, dramaturgi yapmak dışında atölye, ders vermek vs. hiç bildiğimiz şeyler değildi. İlk öğrendiğimiz şey başka birilerine ders vermek, atölyeler yapmak oldu. İlk sene önce bir dayanışma ağıyla uzun uzun dersler verdik; İstanbul’a, Bursa’ya, İzmir’e gittik, davetler aldık. Sonra dışarıda ders vermeyi öğrendik. Ben mesela Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda ders verdim. Şimdi Senaryo Stüdyosu’nda ders veriyorum.

    ‘HAYATIM TAMAMEN DEĞİŞTİ’

    Hayatım tamamen değişti tabi akademiden koparılınca. Hemen, ertesi gün diyebileceğim kadar kısa bir sürede İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlüğe başladım. Tabi çok kurtarıcı bir şey oldu, maddi manevi. Hem işimizden atıldığınızın ertesi günü gidecek bir yer bulabiliyorsunuz hem de maddi sıkıntıları aşmam açısından kurtarıcı oldu, ben maddi sıkıntıları çok az yaşadım açıkçası. Benim sıkıntılarım daha çok öğrenciyi, fakülteyi, okulu özlemek, meslektaşlarımı, arkadaşlarımı, dostlarımı özlemek gibi manevi sıkıntılar oldu. Ama manevi olarak çok büyük bir yıkım yaşadım tabi ki. Çok özlüyorum. Hiçbir şekilde yarım adım geri atmadık diyoruz, ellerinden geleni artlarına koymasınlar diyoruz ama çok özlüyoruz yani. Bu da onların anlayabileceği bir şey değil zaten, öğrenciyi sevmek, öğrenciyi özlemek, fakülteyi özlemek nasıl bir şeydir, anlayabilecekleri bir şey değil. Ben manevi olarak çok yıprandım, çok sıkıntı çektim, çekiyorum, çok özlüyorum. Geri döneceğiz.

    -Akademinin bugünkü durumuna ilişkin ne söylersiniz?

    Akademinin durumu şu an ortada, yokuş aşağı gidiyor Türkiye gibi…

    ELİF ÇONGUR

    Dr. Elif Çongur, 1976’da Ankara’da doğdu. 2000 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. 2002 yılında, anılan bölümde çalışmaya başladı. 2004’te Tiyatro Kuramları, Eleştirisi ve Dramaturgi Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını, 2011 yılında doktorasını tamamladı. Buz pateninde 1985-1995 yılları arasında Türkiye Şampiyonlukları ve çeşitli dereceleri vardır. Türkiye’nin ilk Buz Pateni Milli Takımı’nda yer aldı. 2002 yılına kadar buz pateni antrenörlüğü ve koreograflık yaptı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olarak Türk Tiyatrosu, Türk Sineması, Dramaturgi, Gösterim Çözümlemesi, Metin Çözümlemesi, Göstergebilim, Kültür-Sanat Edebiyat, Araştırma Yöntemleri dersleri vermekteyken barış için hazırlanan bildiriye imza attı. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitedeki görevinden ihraç edildi. İmge Kitabevi Yayınları’nın editörüdür.

    Kitapları:

    -Senin Adamın Gol Diyo (İmge Kitabevi Yayınları, 2015)

    -Ulusal Kimliği Tiyatro ile Kurmak (İmge Kitabevi Yayınları, 2017)

    -Köşe Gönderinin Bir Metre Kadar Gerisi (İmge Kitabevi Yayınları, 2018)

    -Yine Bir Duran Top Organizasyonu (İmge Kitabevi Yayınları, 2021)

    -Yapısalcılık Göstergebilim ve Martı (İmge Kitabevi Yayınları, 2021)