Kategori: Özel Haberler

  • Danıştay, Etlik Şehir Hastanesinde rantı onadı

    Danıştay, Etlik Şehir Hastanesinde rantı onadı

    Danıştay, TTB’nin açtığı dava sürerken idare mahkemesinin 2013 yılında yapılan yasa değişikliğin hukuksuzluğu ortadan kaldırdığı yönündeki kararını onadı.

    Birkan Bulut, Etlik Şehir Hastanesi’ne ilişkin Danıştay kadarını yazdı. Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan habere göre, Danıştay Etlik Şehir Hastanesi’nin rantını onayladı. İşte o haber:

    Danıştay 13. Daire, TTB’nin Etlik Şehir Hastanesinin şartnamesinde kapatılan hastanelerin ticari amaçla yükleniciye devri ve ihale usulü ile ilgili maddelerinin iptali başvurusunu oy çokluğuyla reddetti. Beşe karşı üç oyla karar veren Danıştay, idare mahkemesinin dava sürerken 2013 yılında yapılan yasa değişikliğin hukuksuzluğu ortadan kaldırdığı yönündeki kararını onadı. TTB Genel Sekreteri Vedat Bulut, kamu mallarının yargı eliyle peşkeş çekildiğini söyledi.

    TTB, Ankara Etlik Şehir Hastanesi şartnamesinde, kapatılacak sağlık tesislerinin taşınmazlarının yükleniciye bedelsiz devrine karşı dava açmıştı. Davada, “Ankara Etlik Entegre Sağlık Kampüsü Yapım İşleri ile Ürün ve Hizmetlerin Temin Edilmesi İşine İlişkin Genel Şartname”nde yer alan “İdare Ankara Etlik Entegre Sağlık Kampüsü içerisine alınacak mevcut sağlık tesislerinin üzerinde bulunduğu alanları da ihale uhdesinde kalan istekliye bırakılacak tıbbi hizmet alanları dışındaki alanlar kapsamına alır” maddesinin iptali istendi. Şartnamede yüklenici tarafından ticari amaçlarla kullanılması için taşınmazları devredilmesi istenen sağlık tesisleri arasında Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi, Ulus Devlet Hastanesi, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dışkapı Çocuk Hastanesi, Ulucanlar Göz Hastanesi, Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi Ulucanlar Ek Poliklinik Binası, Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Doğum Hastanesi, Dr. A.Y. Ankara Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi bulunuyor. Ayrıca “Nihai Pazarlık Görüşmelerinin Gerçekleştirilmesi” maddesinin de iptal edilmesi istendi.

    SONRADAN YAPILAN YASA DEĞİŞİKLİĞİ GEREKÇE GÖSTERİLDİ

    Ankara 3.İdare Mahkemesi ise dava sürerken yapılan bir yasa değişikliğiyle hukuka aykırılığın ortadan kalktığına karar verdi. 2013 yılında yapılan yasa değişikliğiyle ihale süreci tamamlanmış olan veya devam eden işlere ait şartnamelerdeki, yüklenici tarafından yapılacak sağlık yerleşkesinin dışındaki taşınmazların ticari alan olarak işletilmek üzere yükleniciye verilebileceğine dair hükümlerin uygulanmayacağı, sağlık yerleşkesi dışındaki taşınmazlar yükleniciye verilmeyeceği belirtiliyordu.

    Kararı temyize götüren TTB, yasa değişikliği ile dava konusu şartnamedeki hukuka aykırı uygulamanın ortadan kaldırıldığı yönündeki gerekçenin hukuk devleti ve idare hukukunun temel ilkelerine aykırı olduğunu bildirdi. Ayrıca şartnamedeki “Nihai Pazarlık Görüşmelerinin Gerçekleştirilmesi” maddesinin yönetmeliğe aykırı yeni bir ihale usulünün oluşturulduğunu ifade etti.

    ‘DANIŞTAY OY ÇOKLUĞUYLA ONADI’

    Danıştay 13. Daire ise beşe karşı üç oyla verdiği kararda, idare mahkemesinin kararını onadı. Karşı oy kullanan iki üye ise “(…) sağlık tesisinden tamamen bağımsız bir taşınmazın sağlık tesisi konsepti ile herhangi bir ilgisi ve uyumu bulunmaksızın, ticari alan olarak işletilmek üzere yüklenici lehine üst hakkı tanınması, söz konusu mevzuata göre yapılan ihaleler çerçevesinde mümkün değildir” dedi. 2013 yılındaki yasa değişikliğinin şartnamenin dava konusu davaya konu olan hukuka aykırılığını gidermeyeceği vurgulandı. Ayrıca “Nihai Pazarlık Görüşmelerinin Gerçekleştirilmesi” maddesinin de iptal edilmesi gerektiği belirtildi.

    ‘KAMUNUN MALI PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR’

    Karara tepki gösteren TTB Genel Sekreteri Vedat Bulut, bu kararın yargının hükümetin ve sermayenin emrine nasıl geçtiğini gösterdiği söyledi. Yargının iş adamların çıkarları için kamunun malını peşkeş çekmeye gittiğini belirten Bulut, “Ancak buna karşı mücadele etmeye, kamusal hizmeti, toplumun çıkarlarını savunmaya devam edeceğiz” dedi.

  • Öldürülen kadınların aileleri, ‘Kadınları yaşatamıyorsunuz’ diye seslendi

    Öldürülen kadınların aileleri, ‘Kadınları yaşatamıyorsunuz’ diye seslendi

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kadın Meclisleri, şubat ayı raporunu “Kadın Cinayetlerini Şüpheli Bırakmayacağız” sloganıyla ülke genelinde düzenledikleri eylemle duyurdu. Ankara’daki eylemde, “28 günde 27 kadın öldürüldü, 12 kadının ölümü şüpheli” açıklaması yapılırken, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisiyken öğrencisi erkek tarafından öldürülen Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar, “Dünya kadınların refahını konuşurken biz kadınların en temel hakkı yaşam hakkını koruyamıyoruz” diye sitem etti. Özgür Tarhan tarafından öldürülen Ayşe Karaman’un annesi Feride Karaman da kızının katili hak ettiği cezayı alana kadar bu davanın arkasında olacağını söyledi.

    Ankara’da Kuğulu Park’ta toplanan Kadın Meclisleri üyesi kadınlara polisler önce izin vermek istemedi. Kadınlarla polis amirleri arasında uzun süren görüşmelerin ardından eylem, pandemi şartlarında gerçekleştirildi.

    Kadınlar kırmızı bantlarla mesafeyi ayarlayarak, eylem için yerlerini aldılar. Kadınlar, “Kadın cinayetlerini şüpheli bırakmayacağız- İstanbul Sözleşmesini uygulatacağız” pankartı ve dövizler açtılar.

    Yoğun polis önlemleri altında açıklama yapan kadınlar, Şubat ayı kadın cinayetleri raporunu açıkladı. Rapora göre, 28 günde 27 kadın öldürüldü, 12 kadın şüpheli şekilde hayatını kaybetti. 5 Mart 2020’den bugüne kadar 303 kadın öldürüldü, 181 kadının ölümü ise şüpheli. Kadınlar, eylemde, “Şüpheli kadın ölümlerini açığa çıkaracağız”, “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “İstanbul Sözleşmesi’ni uygulatacağız”, “Rektörü de geleceğimizi de biz seçeceğiz” dövizleri açıp, sloganlar attılar.

    Eylemde, kadınların Boğaziçi Üniversitesi protestolarına destek söylemleri, polis tarafından engellenmeye çalışıldı.

    Kadınlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kadına yönelik şiddet açıklamalarına ilişkin, “Devletin kadına karşı şiddetle mücadeledeki irade beyanı önemli bir taahhüttür, biz de bunun takipçisi olacağız” diye seslendiler. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkin uygulanması taleplerini yineleyen kadınlar, erkekler tarafından öldürülen kadınların isimlerini tek tek okuyarak, dava süreçlerinin takipçisi olacaklarını dile getirdiler.

    Ceren Damarın annesi gözyaşlarını tutamadı

    ‘KADINLARIN YAŞAM HAKKINI KORUYAMIYORUZ’

    Eyleme, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisiyken öğrencisi olan erkek tarafından öldürülen Ceren Damar’ın annesi Feyzan Damar ve babası Mustafa Damar da katıldı. Anne Damar’ın kızının fotoğrafı kucağında sık sık ağladığı eylemde konuşan Baba Mustafa Damar, devletin kadınların en temel hakkı olan yaşama hakkını koruyamadığını söyledi.

    Mustafa Damar, “Dünyanın dört bir tarafında kadınlar günü kutlanıyor. Kadınların ekonomik, siyasi, sosyal başarıları kutlanıyor. Biz neyi konuşuyoruz? Kadın cinayetleri, kadınlara yönelik şiddet, iftiralar, kadınların yaşam tarzına müdahale ve sayamayacağım birçok olumsuzluk… Dünya kadınların refahını konuşurken biz kadınların en temel hakkı yaşam hakkını koruyamıyoruz. Masum insanların, elinde silah, bıçakla nasıl katledildiğini hep birlikte toplumun gözü önünde yaşadık” diye seslendi.

    Ayşe Karamanın annesi Feride Karaman

    ‘BENİM GÜLÜMÜ SOLDURDU, CANİNİN PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIM’

    Özgür Tarhan tarafından öldürülen Ayşe Karaman’ın annesi Feride Karaman da kucağında kızının fotoğrafı olduğu halde konuştu. Kızının ölümünün şüpheli olmadığını, Tarhan tarafından öldürüldüğünü yineleyen anne Karaman; “Yavrum şüpheli bir şekilde öldürülmedi. Özgür Tarhan denen o caninin kızıma damardan verdiği ilaçlarla öldü. Benim gülümü soldurdu, o caninin peşini bırakmayacağım. Sabırla bekliyorum, Özgür Tarhan rahat rahat yerinde oturmasın, ensesindeyim. Özgür Tarhan, hak ettiği cezayı alacak ben de bir gün rahatça uyuyacağım, ben daha 2 saatten fazla uyumadım” diye konuştu.

    Konuşmaların ardından Kadın Meclisi üyeleri öldürülen kadınların adlarını tek tek sayarak, aralarında olduğunu belirttiler. Kadınlar, öldürülen kadınların davalarının takipçisi olacaklarının da altını çizdiler.

  • Uğur Mumcu anmasında basın kartı iptalleri konuşuldu

    Uğur Mumcu anmasında basın kartı iptalleri konuşuldu

    UMAG tarafından organize edilen ve bir haftayı kapsayan 27. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda, çeşitli kitle ve meslek örgütleri, dernekler, partiler Uğur Mumcu anma etkinlikleri düzenliyorlar. Bu etkinliklerden birisini de Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu gerçekleştirdi.

    Yılmaz Güney Sahnesi’nde önceki gün gerçekleşen ve “Gazetecilik Nereden, Nereye?” başlıklı panelde konuşmacılar, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından o gün iptal edilen basın kartlarını da gündemlerine aldılar.


    ‘İSTEDİLER Kİ GAZETECİLER SUSSUZ’

    Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Kızılırmak Federasyonu Genel Başkanı Murat Akyüz, 27 yıl önce evinin önünde, aracına konan bomba ile öldürülen Uğur Mumcu ile gerçeklerin, halkın haber alma hakkının hedefe konulduğunu söyledi. Ocak ayında öldürülen gazeteciler arasında Metin Göktepe, Hrant Dink‘in de bulunduğunu belirten Akyüz, Türkiye’de 66 gazetecinin katledildiğini belirterek, “İstediler ki, gazeteciler sussun, gerçekleri araştırmasın, yazmasın, halk gerçekleri öğrenemesin. Ama ölüm pahasına gazeteciler yazdılar, yazmaya devam ediyorlar” diye konuştu.

    Araştırmacı gazeteciliğin simge ismi Uğur Mumcu’nun, kimsenin yazmaya dahi cesaret edemediği konuların üzerine gittiğini, arı kovanına çomak soktuğunu belirten Akyüz, Uğur Mumcu’nun 4 Şubat 1981’de Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı şu yazıya atıf yaptı: “İsterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. Bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. Bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! Bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar.

    Evet, yazacağız, susmayacağız. Bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.”

    ‘GAZETECİLERİ UNUTMADIK’

    Akyüz şunları söyledi; “Bugün medyanın yüzde 90’ından fazlası iktidar tarafından yandaşlara peşkeş çekilmiş, muhalefetin sesi susturulmak istenmektedir. Birgün, Evrensel, Cumhuriyet ve Sözcü ise baskılarla, açılan davalarla, verilen hapis cezaları ve Basın İlan Kurumu’nun ekonomik ambargosu ile susturulmak istenmektedir. Öyle ki Evrensel Gazetesi, okurlarının iki-üç Evrensel alarak desteklerinden dolayı gazete cezalandırılmaktadır.

    Kızılırmak Federasyonu olarak Metin Göktepe’yi de Uğur Mumcu’yu da Hrant Dink’i de öldürülen diğer gazetecileri de unutmadık.”


    KHK’LI AKADEMİSYEN SÜRECİ ANLATTI

    Etkinliğin panel bölümünün konukları ise KHK’lı akademisyen Doç. Dr. Gülseren Adaklı ile Gazeteci Faruk Bildirici idi.

    Paneli yöneten Kızılırmak Federasyonu Genel Sekreteri, Gazeteci Sultan Özer, kendisinin de aralarında olduğu Evrensel Gazetesi, Birgün ve Cumhuriyet gazetelerinden gazetecilerin kartlarının iptal edildiğini söyledi. Bu iptallerin yasalara, anayasaya aykırı olduğunu belirten Özer, gazeteciler üzerindeki baskılara da vurgu yaptı.

    Panelistlerden ilk sözü alan Doç. Dr. Gülseren Adaklı, A. Ü. İletişim Fakültesi’nden KHK ile görevden alınmasını, öncesinde A.Ü. rektörününün yolsuzluklarını teşhir ettiği için zaten hedefe konulduğunu, ancak buna rağmen bu kadarını da beklemediğini söyledi.


    Barış bildirisini imzaladıkları için hedefe konulan akademisyenlere vurgu yaparak, bildirinin hazırlanmasında katkısı olmadığı için önce imzalamadığını, ancak imzacılara yönelik linç girişimlerine tepki olarak ikinci imzacı grupta yer aldığını anlatan Adaklı, ihraç listelerinin doğrudan rektörler, yerel yönetimler tarafından hazırlandığını ifade etti.

    Adaklı, “Kendim diye söylemiyorum iyi hocalardık. Eğitimin niteliğini, ne kadar erozyona uğradığını, tüm meslek alanlarında nasıl bir erozyon yaşandığını biliyorsunuz. Bizleri üniversitelerden uzaklaştırdılar. Bu, taşları bağlayıp köpekleri salmaktır” diye konuştu.

    Gazetecilik yaptığı döneme, 1980’lerden sonra başlayan medya sahipliğindeki dönüşüme ilişkin de konuşan Adaklı, 12 Eylül ile ilk adımları atılan medyadaki sahiplik yapısına ilişkin doktora tezi yazdığını da hatırlattı.

    GAZETECİNİN KAMUYU BİLGİLENDİRME GÖREVİ

    Gazetecinin gördüğü şeyi aktaran kişi olduğunu belirterek, gazetecinin kamuyu, halkı bilgilendirmek görevine de atıf yapan Adaklı, ancak, sahiplik yapısı değişen, bankası, holdingi, şirketleri olan medya patronları ile “halkın haber alma” hakkının yerine getirilemediğini de söyledi.

    ‘BİR YIL İÇİNDE İKİ YERDEN ATILDIM’

    Gazeteci Faruk Bildirici de 40 yıllık gazeteci olduğunu, son bir yıl içerisinde Hürriyet’ten ve RTÜK üyeliğinden kovulduğunu anlattı.

    İktidarların gazetecilerin haber yapmalarına, soru sormalarına bile müdahale ettiğini, gazetecilerin soru soramaz duruma getirildiğini aktaran Bildirici, gazetecilerin nasıl haber yapacağına da kimlerin gazetecilik yapacağına da iktidarın karar vermeye çalıştığını söyledi.

    İptal edilen basın kartlarına değinen ve devletin değil, basın kartını gazeteci örgütlerinin vermesi gerektiğini yıllardır konuştuklarını belirten Bildirici, artık bu noktadan sonra sarı basın kartının, basın örgütleri tarafından verilmesi sürecinin başlatılması gerektiğini söyledi.

    Etkinliğe türküleriyle Malik İnci ve Kızılırmak Korosu, “Mum Alevi” adlı oyunuyla Tiyatro3 de katıldı.

  • 103 kişinin katledildiği davada karar duruşması başladı; Türkiye’nin en kanlı katliamı On Ekim (1)

    103 kişinin katledildiği davada karar duruşması başladı; Türkiye’nin en kanlı katliamı On Ekim (1)

    103 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı 10 Ekim Katliamıyla ilgili Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davasının karar duruşması bugün, sürgün edildiği Sincan’da başladı. 2 Ağustos’a kadar sürecek olan dava, iki yılı aşkın süredir devam ediyor. Davada dosya sayısı 186 klasöre ulaştı, klasörlerin içindeki belgeler Türkiye’deki IŞİD yapılanmasını gözler önüne serdi.

    10 Ekim’de neler yaşandı, yargılanan sanıklar kim, bugüne kadar yargılamalar  nasıl yapıldı, avukatlar nelere itiraz etti… Hala Gazeteciyiz’den 10 Ekim dosyası…

    Çınar Livane Özer

    10 Ekim 2015…. O gün siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla ülkenin dört bir yanından gelen binlerce kişi ‘Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’ için Ankara Tren Garı önünde toplandı. Sıhhıye’ye doğru yürünecek, meydanda yapılacak miting ile ‘barış’ çağrısı yapılacaktı. Saatler 10:04’ü gösteriyordu. Büyük bir patlama oldu.  Saniyeler sonra ikinci patlama…

    Meydandaki miting havası bir anda kaybolmuştu. Yüzlerce insan yaralanmıştı. Yaralılara ilk müdahaleyi alandakiler yaptı. Patlama anında hayatını kaybedenlerin üzerine ‘barış’ yazan pankartlar örtüldü. Ambulanslar alana çok geç geldi. Gelenler de yaralıları taşımak için yeterli değildi. Ambulanslardan önce ise alana çevik kuvvet polisleri ve TOMA’lar geldi. Yaralılara yardım eden insanların üzerine gaz sıkıldı, tazyikli su ile müdahale edildi. Aslında her şeyin ötesinde orası olay yeriydi. Birçok delil polisin müdahalesi ile kaybolabilirdi.

    GÜVENLİK AÇIĞI YOK’ DENİLDİ

    Savcılar olay yerinde incelemeler yaptı. Adli tıp uzmanları kalan delilleri topladı. Bu sırada Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği’nce saldırı hakkında yayın yasağı getirildi. Dönemin İçişleri Bakanı Selami Altınok, Adalet Bakanı Kenan İpek ve Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu basın açıklaması yaptı. Güvenlik zafiyetinin olmadığını savunan Altınok, bir gazetecinin “İstifa edecek misiniz?” sorusuna “Güvenlik açığı ile alakalı hiçbir şey söz konusu değildir” yanıtını verirken, Adalet Bakanı Kenan İpek’in gülmesi tepkilere neden oldu. Saldırıdan 4 gün sonra ise Ankara Emniyet Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü ve Güvenlik Şube Müdürü görevden alındı. Ülkede 3 gün yas ilan edildi.

    CANLI BOMBALAR ALANA NASIL GİRDİ?

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı saldırıyla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturma dosyasına canlı bombaların 9 Ekim günü Gaziantep’ten iki araç ile yola çıktığı bilgisi girdi. Canlı bombalardan biri, 10 Ekim’den 3 gün önce 81 ilin emniyet müdürlüklerine hakkında ‘saldırı gerçekleştirebileceğine’ dair istihbarat notu gönderilen Yunus Emre Alagöz idi. Diğeri ise kimliği hala belirlenemeyen Suriye uyruklu bir kişi. İki canlı bomba Gölbaşı’nda araçlardan indi ve bir taksiye bindi. Miting alanına 10 dakika mesafede bulunan Balgat’taki bir kafeye giderek miting saatini beklediler. Daha sonra kontrol noktası kurulmayan, polis görevlendirmesi yapılmayan (ilk kez bir mitinginde polis görevlendirmesi yoktu) miting alanına girdiler.

    MÜLKİYE MÜFETTİŞLERİ RAPORU

    Soruşturma devam ederken, Mülkiye Başmüfettişleri emniyet görevlileri hakkında bir rapor hazırladı. Raporda, 1 Ocak 2015 ile 10 Ekim 2015 tarihleri arasında polis ve MİT’in canlı bomba saldırısı gerçekleşebileceğine yönelik 62 ayrı istihbarat notu geldiği kaydedildi. 10 Ekim’deki patlamadan 25 gün önce gelen istihbarat notunda ise IŞİD’in mitinglerde birden fazla canlı bomba ile eylem yapacağına dair bilgi yer alıyordu. Bu bilgi Ankara Emniyet Terörle Mücadele Şubesi Müdürü Hüseyin Özgür Gür tarafından üstlerinden ve mitingle ilgili önlem alan Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne iletilmediği belirtildi.

    TUTUKLU 19 SANIK KİM?

    Soruşturma 9 ay sürdü. 15’i tutuklu 36 kişi hakkında dava açıldı. Davanın ilerleyen duruşmalarında tutuklu sayısı 18’e yükseldi. Peki dava dosyasındaki belgelere göre, 10 Ekim Katliamı davasında tutuklu yargılanan sanıklar kim? Birbirleriyle ve katliamla nasıl bağlantıları var?

    Yakup Şahin

    Yakup Şahin: Örgüt içinde Nitrat ve patlayıcı satın alma, temin etme ve taşıma işlerini yapıyordu. 10 Ekim katliamını gerçekleştiren canlı bombalara rehberlik yapan 27 AVH 70 plakalı ikinci aracı kullanıyordu. Katliamdan 4 gün sonra, 14 Ekim’de, yakalandı. 16 Ekim’de etkin pişmanlıktan faydalanmak için yer gösterdi ve isim verdi. Ama ifadesi 17 Ekim’de alındı. Ancak mahkemede ilk ifadesinin yalan olduğunu, polis ve polis olmadığını belirten biriyle ifadeyi yazdıklarını söyledi ve  “Bana emniyette işkence ettiler. İfadeyi onlarla birlikte uydurduk. Suçluları bulamadıkları için kurtulmak için yaptılar” dedi.

    Hakan Şahin: Yakup Şahin’in yeğeni ve kullandığı aracın ruhsat sahibi.  Katliamdan 2 gün önce sağlık kontrolü bahanesiyle keşif ve istihbarat yapması amacıyla Ankara’ya gönderildi. Katliamın olduğu Tren Garı’nın bulunduğu Maltepe bölgesinde katliam öncesi keşif yaptığı kamera görüntüleriyle tespit edildi. Bombacılara rehberlik yapan diğer sanıkların ifadelerine göre Hakan Şahin IŞİD üyesi. Gaziantep ve başka illerde de bilgi ve istihbarat toplamakla da görevli. Mahkemede “Cezaevine Bakanlık tarafından gönderildikleri söylenen bazı kişiler geldi. İfadem öncesinde savcılıkta söylemem gerekenleri anlattılar” dedi.

    Hacı Ali Durmaz

    Hacı Ali Durmaz: IŞİD’in Antep emiri ve katliamın planlayıcısı Yunus Durmaz’ın kardeşi. Suriye’de silah ve bomba yapımı eğitimi aldı. Örgütte ‘asker savaşçı’ olarak tanınıyor ve bomba yapımında görev alıyor. Katliamdan bir gün önce canlı bombaların bulunduğu evde yapılan toplantıya katıldı. Katliamdan 7 ay sonra Antep’teki hücre evine yapılan operasyonda kaçmaya çalışırken gözaltına alındı. Aynı operasyonda abisi Yunus Durmaz’ın kendisini patlattığı iddia edildi. Mahkemede, IŞİD’e katıldığını ve Suriye’de kimi bölgelerde çatışmalarda yer aldığını itiraf etti.

    Abdulmuttalip Demir

    Abdülmütalip Demir: Yunus Durmaz’ın kardeşi Gamze Durmaz ile evli. Örgütte depo sorumlusu ve eylemi yapacak olan kişilere patlayıcı devresi vermekle görevli. Suriye de örgütün askeri kamplarında bulundu. Katliam öncesinde, 9 Ekim’de, Antep’teki hücre evinde yapılan son toplantıya katıldı. 13 Ekim’de ise örgütün 2. hücre evi olarak kullandığı Rana Rezidansta Yunus Durmaz ve Talha Güneş̧ ile bir araya gelip durum değerlendirmesi yaptı.

    Talha Güneş

    Talha Güneş: Örgüt yöneticisi Ahmet Güneş’in kardeşi. Örgütte ödeme, bomba ve patlayıcı işlerinden sorumlu.  Hücre evinde eylemin nasıl yapılacağına ilişkin toplantılara katıldı, eylemin planlanmasında ve organizasyonunda görev aldı. Katliam sonrasında Yunus Durmaz ve Halil İbrahim Durgun’u Gaziantep’te 2.hücre evi olarak kullandığı yerde sakladı. 11 Ağustos 2016’da yakalanan Demir’in evinden kilolarca TNT, tabanca, canlı bomba yelekleri, elektrikli kumanda gibi malzemeler ele geçirildi. Ele geçirilen flaş bellekte Suriye’de bir kişinin öldürülmesine dair görüntülerin yer aldığı tespit edildi.

    1 Mayıs 2016’da Antep Emniyet Müdürlüğüne bombalı saldırıyı gerçekleştiren İsmail Güneş’in kuzenidir.

    Hüseyin Tunç

    Hüseyin Tunç: Örgütün nakliye işlerini yapıyor, farklı araçlarla depolara patlayıcı maddeler taşıyordu. Katliamda kullanılan patlayıcı maddelerin temin edilmesinde ve taşınmasında görev aldı. Uzun yıllar Suriye’deki bazı bölgelerde çatışmalara katıldı. IŞİD yanlılarının örgütlendiği Gaziantep’teki Genç ENSAR ve Genç Muhavitler Derneklerinde örgütsel eğitim aldı. Mahkemedeki ifadesinde patlayıcı madde yapımında kullanılan Amonyum Nitratın satışı ve nakliyesinin yasak olmadığını savundu.

    IŞİD’in Türkiye’de yoğun olarak saldırı gerçekleştirdiği 2015’te bir dosya kapsamında gözaltına alındı. 4 gün gözaltında kalan Tunç daha sonra serbest bırakıldı.

    Resul Demir

    Resul Demir: Gaziantep hücre yapılanmasının muhasebe işlerinden sorumlu. Örgütün şirketi olduğu iddia edilen Enes Plastik’te muhasebe işlerini de yürüttü. Halil İbrahim Durgun’un ortağı ve lise arkadaşı olarak kayıtlara geçti. Katliamdan sonra Durgun’un saklanmasını sağladı, Durgun’un kullandığı cep telefonunu farklı adresten sinyal vermesi için yanına aldı. 26 Ağustos’ta 2015’te katliamda kullanılan patlayıcı malzemelerin fotoğraflarını diğer örgüt üyelerine gönderdiği belirlendi. Mahkemede, “Dinimden dolayı yargılanıyorum. Allah’tan güçlü değilsiniz. Bugün sizden güçsüz olabilirim ama günü gelince siz de göreceksiniz” dedi. Sadece katliam sanıklarından Durgun ile iş ilişkisi olduğu yönünde savunma yapan Demir’in başka İŞİD dosyalarında da olduğu ortaya çıktı.

    Halil İbrahim Alçay

    İbrahim Halil Alçay: Gaziantep ve dışında bilgi ve istihbarat toplamakla görevli. Katliamı gerçekleştiren canlı bombaları şehre getiren 34 DM 8079 plakalı araç üzerine kayıtlı. Genç Medeniyet, Genç ENSAR ve diğer derneklerde örgütsel eğitim alan Alçay’ın dijital materyaller içinde diğer kişilere ”yakında kafirleri dağıtacak sürprizlerimiz var” seklinde mesaj gönderdiği tespit edildi.

    Metin Akaltın

    Metin Akaltın: Örgütün tüm işlerini organize ettiği ve örgüt adına talimat verdiği, ‘örgüt yöneticisi’ olduğu iddia ediliyor. Katliamdan bir gün önce canlı bombaların bulunduğu hücre evine gitti. Suriye’deki eğitim kamplarında görüntüleri olan Akaltın’a ait olduğu tespit edilen ve 14 Mayıs 2015 tarihinde, Gaziantep Oğuzeli ilçesindeki arazide bulunan sırt çantası içinde bomba düzeneğinde uzaktan kumanda, alıcı devre, patlayıcı yapımında kullanılan maddeler ve kimlikler ele geçirildi. Buna rağmen Akatlın, 16 Haziran 2015 tarihinde Antep Nüfus Müdürlüğüne başvurarak yeni kimlik edindi. Akatlın hakkındaki yakalama kararı ise Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 15 Temmuz 2015 tarihinde yani bomba malzemelerinin olduğu çantanın bulunmasından 2 ay sonra çıktı.

    Katliamdan 4 gün sonra Burak Ormanoğlu ile birlikte yakalandı.

    Burak Ormanoğlu

    Burak Ormanoğlu: Türkiye’de eylem yapması için Suriye’den gönderildiği belirtildi. Örgüt evi olarak tespit edilen evde parmak izleri bulundu. Yunus Durmaz’ın katliam sonrasını değerlendirdiği notlara göre, Halil İbrahim Durgun‘un kaçmasına, saklanmasına olanak sağladı. Ayrıca Durgun ile Suriye’de çekilen fotoğrafları bulunmakta. Katliamdan 4 gün sonra Metin Akatlın ile alışveriş yaptığı sırada yakalandı. Üzerinden Halil İbrahim Durgun‘un bulunduğu evin adresi çıktı. Polislerin eve yaptığı operasyon sırasında Durgun‘un kendisini patlattığı öne sürüldü. Bu sırada evde olan Durgun‘un eşi Esin Altıntuğ Durgun ve Hatice Akatlın yakalandı. Evde çok sayıda silah, patlayıcı malzemesi, el bombası  ve canlı bomba yelekleri bulundu.

    Esin Altıntuğ

    Esin Altıntuğ Durgun: Halil İbrahim Durgun’ un eşi. Patlayıcı nitelikteki maddeleri, silahları ve bomba yapımında kullanılan malzemeleri muhafaza etmekle görevliydi. Üzerinde örgüte ait çok sayıda çek bulundu. Genç ENSAR ve Genç Muhavitler Derneği’ne gitmiş, örgütsel eğitim almış. Mahkemedeki bir ifadesinde eşi Halil İbrahim Durgun için, “Sağ yakalansaydı çok şey konuşacaktı. Bu yüzden öldürmek istediler ve öldürdüler” dedi.

    Hatice Akaltın

    Hatice Akaltın: Metin Akaltın’ın eşi. Suriye’de örgütsel eğitim aldı. Silahları ve bomba yapımında kullanılan malzemeleri muhafaza ediyordu.

    Suphi Alpfidan

    Suphi Alpfidan: Örgüte depo ve kiralık ev sağlamakla sorumlu. Dava dosyasına giren HTS kayıtlarına göre de örgütün yapacağı eylemlerden haberdardı. Canlı bombaları Ankara’ya getiren 27 AHV 70 plakalı araçta da parmak izleri bulundu. Örgütün aylık ödeme listesinde adı yer aldı. Katliamdan çok kısa bir süre sonra yasadışı yollardan yurtdışına çıktı, avukatının hakkında yakalama kararı olmadığını belirtmesi üzerine ülkeye döndü. İfadesinde Gaziantep Emniyetinin her şeyden haberdar olduğunu söyledi. Ancak emniyetten gelen yazıda bu bilgiler doğrulanmadı.

    Yakup Yıldırım: Halil İbrahim Durgun ve Yunus Durmaz’ın emrinde çalıştı. Dava dosyasındaki tapelerin birinde abisi İshak Yıldırım kendisine “Hakan mı patlattı Ankara’yı” diyordu. Başka bir görüşmede ise “Hakan Ankara’da kendini patlattı” diyordu.

    Mehmedin Baraç

    Mehmedin Baraç: Suriye’deki çatışma bölgelerine en az 3 kere gitti. Bir ifadesinde “Benim Suriye’ye geçtiğimi istihbarat bilir. Kaydım var” diyordu. IŞİD’in Bingöl sorumlusu olduğu ve bu bölgede örgüte katılan kişileri Gaziantep yapılanmasıyla ilişkilendirerek Suriye’ye geçişlerini sağladığı belirtildi. Örgüt ile irtibat ve iltisaklı derneklerde görev aldı. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığınca Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan dosyası bulunan Baraç’ın dosyası daha sonra 10 Ekim dosyası ile birleştirildi.

    Nihat Ürkmez

    Nihat Ürkmez: Suriye’deki çatışma bölgelerinde silahlı fotoğrafları bulundu. Yunus Durmaz’ın bilgisayarında İbrahim Durgun ve Suruç katliamı sanıklarından Şeyh Abdurrahman Alagöz ile fotoğrafları bulundu.

    Abdülhamit Boz

    Abdülhamit Boz: Yunus Durmaz’ın emrinde çalıştı. Örgüt yöneticisinden örgüt faaliyetleri için düzenli para aldı. Afganistan ve El Kaide kamplarında silahlı eğitim aldı.

    Erman Ekici

    Erman Ekici: IŞİD’in Türkiye askeri kanat sorumlusu olduğu belirtildi.

    Gaziantep, Şanlıurfa, Elazığ̆ ve Malatya illerindeki örgütsel faaliyetlerin içinde bulundu. Hakkında açılmış ve yargılaması devam eden pek çok dava bulunuyor. Yunus Durmaz’a ait bir dokümanda katliamın talimatını getiren kişi olarak adı geçmekte. Tüm dava sanıkları ile örgüt faaliyetleri kapsamında irtibat ve ilişkisi olan Ekici, örgüt üyelerine talimat veren örgütsel organizasyon ve plan yapan kişi konumunda.

    Yakup Karaoğlu

    Yakup Karaoğlu: Depo, ev ve para teminini yöneten kişi. Katliamdan 7 gün sonra gözaltına alınıp  serbest bırakıldı. Üzerinde ele geçirilen dijital materyallerin incelenmesinin ardından ise yeniden gözaltına alındı ve tutuklandı. Genç ENSAR ve Genç Muhavitler Derneği’ne gitti, buralarda örgütsel eğitim almış.

    Davada firari olan 35 sanık var. Duruşma savcısı önceki  duruşmada firari sanıklar hakkında dosyanın ayrılmasını talep etti.

  • Türkiye’de helal-haram et tartışması sürerken; infial yaratacak iddia; ‘Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı’

    Türkiye’de helal-haram et tartışması sürerken; infial yaratacak iddia; ‘Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı’

    CHP Kırklareli Milletvekili Turabi Kayan, “Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı”  iddiasında bulundu. Kayan Türkiye’deki domuz çiftliklerinde yılda 3 milyon kilo, yani Türkiye’nin kırmızı et tüketiminin yarısı kadar et üretildiğini söyledi.

    Cengiz Aldemir

    Et fiyatlarının döviz ve altın fiyatları ile yarıştığı, ithal et ile  helal-haram et tartışmalarının kamuoyu gündemini oluşturduğu bir süreçte, CHP Kırklareli Milletvekili Turabi Kayan, kamuoyunda infial yaratacak bir iddiada bulundu: “Türkiye’de domuz eti yemeyen kalmadı”

    Türkiye’nin kırmızı et tüketiminin yılda  6 milyon kilo olduğunu belirten , Kayan, bu tüketimin 3 milyon kilosunun, Türkiye’deki domuz çiftliklerinde üretilen et olduğunu iddia ediyor.

    1- 3,5 lira arasında satılan domuz etlerinin ağırlıklı olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis yapılarak büyük oteller, yemek firmaları ve gıda firmaları aracılığıyla piyasaya sürüldüğünü belirten Kayan, “Peki, sizce Türkiye de domuz eti yemeyen insan kalmış mıdır?” diye soruyor.

    Anadolu yemek kültürü içinde yer almamasına ve dinen yasak olmasına rağmen domuz etinin bu kadar fazla üretilmesinin nedenlerine dikkat çeken Kayan’ın iddiaları çok tartışılacak gibi gözüküyor.

    İstanbul’a yakın domuz çiftliklerine dikkat çeken Kayan; “İstanbul Gaziosmanpaşa Hacımaşlı Köyü Domuz Çiftliği’nde 5 bin domuz var. Türkiye’deki domuz çiftliklerinde yılda 3 milyon kilogram civarinda et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere ‘kıyma’ şeklinde satılıyor. Domuz etini salam, sosis ve sucuk olarak da piyasaya sürmek çok kullanılan bir yöntem” iddiasında bulunuyor. Kayan bunun gibi çok domuz çiftliği bulunduğunun da altını çiziyor.

    ‘DOMUZ 4-5 AYDA 100 KİLOYA KADAR ÇIKABİLİYOR’

    Domuz yetiştiriciliğinin ekonomik yönden kârlı bir yatırım olduğuna dikkat çeken Kayan şu örneği veriyor; “Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda iki veya bazen 3 kez doğurabiliyor. Her batında da 15-20’ye kadar varan yavru dünyaya getirebilen bir domuz yılda 2 kez doğum yapsa, her batından 10 yavru yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni doğmuş bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor.”

    Normal şartlarda evcil bir domuzun yüzde 30’unun yağ olarak ayrıldığını, bazen bu rakamın yüzde 50’yi bulabildiğini belirten Kayan, 150 kiloluk  bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde edildiğini söylüyor. Kayan bu nedenle de domuzun dana ya da koyuna göre daha çok tercih edildiğini ileri sürüyor.

    ‘YAKLAŞIK 3 MİLYON KG DOMUZ ETİ PİYASADA’

    Domuzun besiciliğinin maliyetinin de ucuz olduğuna dikkat çeken Kayan, “Her domuz  ortalama 80-100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor. Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon kilo et elde ediliyor. Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul. Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye’de yaklaşık 3 milyon kilo domuz etinin piyasaya değişik yollarla sürüldüğü ortaya çıkıyor” diyor.

    ‘DENETLEMEK MÜMKÜN DEĞİL’

    Domuz çiftliklerinden tanınmış firmaların da et aldığını ileri süren Kayan, bu firmaların ürünleri zaman zaman farklı marka ve isimlerle piyasaya sürdüklerini de iddia ediyor. Bu konuda şüphesi olanların Çevre ve Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubelerine ihbar ve şikayette bulunmalarını öneren Turabi Kayan, piyasadaki etleri denetlemenin mümkün olmadığını, çok emin olmadıkça ve bilinmeyen markaların ambalaj güzelliğine aldanılmaması uyarısında bulunuyor.

  • İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost hiç görmediği babasını anlattı: ‘Hayali bile mis kokuyor’

    İlhan Erdost’un kızı Alaz Erdost hiç görmediği babasını anlattı: ‘Hayali bile mis kokuyor’

    12 Eylül darbecilerinin emriyle, ağabeyi Muzaffer Erdost ile gözaltına alınarak, Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost‘un kızı Alaz Erdost, katledilmesinden 37 yıl sonra hiç tanımadığı babasını anlattı: Babamı kalın kara bıyıklarından, gülen gözlerinden öpüyorum. En azından hayal ediyorum. Hayali bile mis kokuyor.

    Sultan Özer / Ankara

    Alaz Erdost babası İlhan Erdost 7 Kasım 1980’de öldürüldüğünde henüz 6 aylıktı, ablası Türküler de 2,5 yaşında. Babasıyla hiç fotoğrafı olmadı, bu yüzden ablasını biraz da olsa kıskandı, ne de olsa onun babasıyla fotoğrafı vardı. İki kardeş babalarını tanımadan, İlhan Erdost’a “baba” diyemeden, ona sarılamadan büyüdüler; ama amcaları Muzaffer Erdost onlara hem amca hem baba oldu.

    İlhan Erdost

    İlhan Erdost, Ağabeyi Muzaffer Erdost ile Sol ve Onur yayınları aracılığıyla sol ve sosyalist klasikleri Türkçe’ye kazandırdılar. Yayınları nedeniyle hep hedef oldular. Nitekim 12 Eylül darbesinin hemen ardından “yukarıdan gelen emir” ile gözaltına alındı, Mamak Cezaevi’ne götürüldüler. Gözaltı nedenleri, kendi yayınları olan ve hakkında hiçbir kısıtlama kararı olmayan Engels’in “Doğanın Diyalektiği” adlı kitaptı. Gözaltına alınıp götürüldükleri Mamak Askeri Cezaevi’nde bir bloktan öbür bloğa nakilleri sırasında, özel görevlendirilmiş 4 er tarafından, özel getirilmiş araç içinde “onların anasını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım” talimatı ile dövülerek öldürüldüler. İlhan Erdost kendisini dövenlere, “sabah kızlarımı öpmeden çıktım, dövmeyin” dedi ama emir “yukarıdan” gelmişti. Ağabeyinin gözleri önünde dövülerek öldürüldü. Kendisi de öldüresiye dövülen Muzaffer Erdost, kardeşinin öldürülmesinden sonra adını Muzaffer İlhan Erdost olarak değiştirdi,

    her 7 Kasım’da Sol ve Onur yayınlarının kitaplarını yüzde 50 indirimle okurlarıyla buluşturdu. Karşıyaka Mezarlığı’nda, adeta çiçek bahçesi olan İlhan Erdost’un mezarı başında buluştu kızları, eşi, ailesi, sevenleri.

    37 yıl sonra bu 7 Kasım’da da İlhan’la buluşacak ailesi, dostları…

    Babasının öldürülme emrini veren 12 Eylül darbecilerinin başı, Kenan Evren’in ölümünün ardından Alaz Erdost, “Babamın küçük bahçesinden çiçekler fışkırırken, onun mezarı olmayacak. Kanla dolu yattığı yerde çiçekler açmayacak. Ziyarete gelenlere çikolata dağıtılmayacak, çünkü giden olmayacak. Ve o hiç bir zaman ‘kendi mezarında kendi açan bir gül’ olmayacak asla. Bu da bana yeter” demişti.

    Alaz Erdost’la babası öldürülen bir çocuğun neler hissettiğini, babasız büyümeyi, Erdost ailesini, yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybeden ailelerin oluşturdukları Toplumsal Bellek Platformu’nu, bugün de devam eden ölümleri, katliamları konuştuk.

    Baban katledildiğinde henüz 6 aylık bir bebektin ve babasız büyüdün. İlk ne zaman öğrendin babasızlığı, neler hissettin?

    Aslında babasızlık diye bir şey yok benim için. Çünkü babamla hiç beraber olamadım. Onu ailemden dinledim, kitaplardan okudum, fotoğraflardan tanıdım, türkülerden dinledim. Bir akşam Arat Dink’le beraberdik. O diyor ki ‘ben daha şanslıyım, babamı tanıdım.’ Ben diyorum ki ‘ben daha şanslıyım, babamı hiç tanımadığım için. Böylece yokluğu daha az acıtıyor.’ Aslında öyle değil tabi. Ben Hrant Dink’e yandığım kadar babama yanıyorum. Babamı özlediğim kadar Hrant Dink’i anıyorum. Ben doğdum babam vardı, büyüdüm babam anlatıldı. Babam her yerde benimle. Tanımadan seviyorum. Tanıyıp kızı olduğum için gurur duyuyorum.

    Babanın öldürüldüğünü öğrendiğinde neler yaşadın?

    Babamla ilgili bir şeyler anlatırken şunun sıkıntısını yaşıyorum. Onunla bir anım yok, ona dair anılarım da çok az. Bu yüzden anlattıklarım da hep aynı oluyor. Bundan utanıyorum. Ben babamın trafik kazasında öldüğünü zannediyordum, öyle demişlerdi bana. Okumayı sökmüştüm. Evimiz sobalıydı. Soba yanıyordu. Demek ki kıştı. Annemle teyzem battaniye altında koltukta oturuyorlardı. Orta sehpada bir dergi duruyordu. Belki de annemler onu bilerek orada bırakmışlardı bilemiyorum. Kapağında babamın kocaman fotoğrafı vardı. Altında da “İşkencede öldürülen yayıncı İlhan Erdost” yazıyordu. Yüksek sesle okudum. Annemlere baktım, ağlıyorlardı. Battaniye de gizleyemiyordu. Sonra çok soru sorduğumu hatırlıyorum. Ertesi gün okula gittiğimde arkadaşlarıma yalan söylemişim gibi hissetmiştim bir de. Çünkü başka türlü anlatmıştım hikayeyi onlara. Çok utandığımı hatırlıyorum bu yüzden. Utanmak bize doğuştan nasip olmuş.

    Babanı ya da babasızlığı nasıl anlatırsın? Babasız büyüyen bir çocuk neler hisseder?

    Biz ablamla çok şanslıydık. Kocaman bir aileydik- ki hala öyleyiz çok şükür ki- babasız büyümek gibi bir hissi hiçbir zaman yaşamadık. Amcam, dayım babamızdı. Ama aile ne kadar büyükse yarası da o kadar büyük oluyor. Hep çok gülünen gecelerin sonu ağlamakla bitti. Anılar babamla başladı, türküler babamla devam etti. Kuzenlerim yanımızda babalarına baba demediler. Annemi balık sevmez diye bildim yıllarca. Meğer babam çok severmiş o yüzden yemezmiş. Babamın terlikleri, traş bıçağı, diş fırçası, dolapta kazakları, çekmecede çorapları sanki bizimle hala yaşıyormuş gibi senelerce evde durdu.

    Sanıyorum ne kadar bizi korumaya çalışsalar da hüznü bizden uzak tutamadılar. Annemin ağlamadığı bir gün hatırlamam ben çocukluğumdan. “Hasretinle Yandı Gönlüm’ü” ağlamadan dinleyemem örneğin. Tanımadan özler babasız büyüyen çocuklar babalarını.

    Ablanın babanla fotoğrafı var ama senin yok. Ne düşündün?  

    İşte ben buna çok üzülüyorum. O kadar üzülüyorum ki dönüp beraber bir fotoğrafımızın olması için bir çok şey verebilirim. Ben bu hayatta en çok ablamı severim. Her şeyin en güzeli onun olsun isterim. Ama bir tek bu yüzden onu kıskanıyorum. Bir zaman Cumhuriyet Gazetesi bir röportaj yaptığında bizimle, bunu söylemiştim. Ablamla olan bir fotoğrafına beni koymuşlar, bana hediye etmişlerdi. Çok severim o fotoğrafı ben, gerçekmiş gibi severim.

    Türküler ile birbirinize çok yakınsınız, babasızlığı konuşuyor muydunuz? 

    Biz kuzenimizi kaybettik, 4 sene oluyor. Barışta kuzenimiz babamı tanımıştı, çok da iyiymiş ilişkileri anlatıyordu hep. Bir keresinde ablama ‘senin baban benim babam, benim babam senin baban aslında’ demiş. Çünkü babamla o kadar yakınlarmış ki babası gibi görürmüş. Biz de amcamızı öyle gördük. Babam gitti, amcam kaldı. Barışta gitti, biz kaldık. Birbirimizde onlara dair bir şeyler bulup mutlu oluyoruz. Türküler’e bakarsanız babamı görürsünüz bence. Gülüşü benzer, saçının kıvırcığı benzer. Bazı hareketleri benziyormuş, annem öyle diyor. Amcamın da sesi benziyor. Bir de yazısı.

    Bugün de çocuklar babasız, anneler evlatsız, eşsiz bırakılıyor. Ölümler durmuyor. Bu tür haberleri de yakından takip ediyorsun? Özellikle siyasi cinayetleri, faili meçhulleri…Neler düşünüyorsun?

    Bazen hiçbir şeyin farkında olmayan bir insan olmak istiyorum. Okumayan, sorgulamayan.  Çevremiz o insanlarla dolu. Bu 12 Eylül’ün bir sonucudur elbette. Ama öyle olamıyor. Biz bu acının içine doğduk. Her ölüm bana yara. Her ölüm bana gözyaşı. Bunun başka bir tarafı da var tabi. Zaten ölümlerin içine doğduk derken bir gerçekten bahsediyorum. Benim en yakın arkadaşlarımın babalarını öldürmüşler. Onlar benim, babalarımız öldürülmeden önce arkadaşlarım olmuşlar zaten. Çünkü babalarımız arkadaşmış. Bize düşen bu ölümleri durdurmak için elimizden ne geliyorsa yapmak. Önüne geçemediklerimizin de, geride bıraktıklarına merhem olmak.

    Annen, ablan ve sen her anmada yanyanasınız? Bununla ilgili ne dersin?

    İyi ki yanyanayız. Hiç ayrılmayalım. Bunu sağlayan annemdir. Annemin birleştirici gücüdür. Sevgisidir. Özverisidir.


    Annenin ağlayarak saçını boyattığı bir anı var. Neydi o anlatır mısın?

    Babam öldürüldüğünde ben 6 aylıkmışım. Beni büyütecek gücü kalmamış annemin üzüntüden. Teyzem bize taşınmış, bana bakmış. Beni büyüten teyzemdir. Babamın acısı bizim bütün ailede her yerdeydi. Annem saçlarını boyatmaz, kendine hiç bakmazdı. Çok zayıftı. Babamın kazaklarını ve paltolarını giyerdi. Ablamın okulda veli toplantısı olmuş. Ablam annemden utandığı için, okula annemin gitmesini istememişti. O güne kadar annem gibi teyzem de anneannem de saçlarını boyatmayı bırakmışlardı. O akşam birbirlerinin saçlarını boyadılar. Ağlaya ağlaya. Ertesi gün de annem gitti ablamın veli toplantısına.

    Babanın annenle türkü söylediği bir ses kaydı var. Dinledin mi? Neler hissettin?

    Hiç dinlemez miyim? Kasetleri bulduğum günden beri sürekli onları dinliyorum. Arkadaşlarıma dinletiyorum. Babamlar en yakın arkadaşlarıyla biraraya geldiklerinde seslerini kaydetmişler. Metin Demirtaş, Vahap Erdoğdu, Seyhan Erdoğdu, annem rakı içip türkü söylüyorlar. Metin amca şiirler okuyor. Babam türkülerin sözlerini karıştırıyor, annem babama kızıyor. O kadar güzeller ki. Oradayım sanki. Babamla kadeh tokuşturuyorum sanki. Babamın sesini biliyorum ben o kasetler sayesinde. Amcama benziyormuş. Demiştim ya.

    Erdost ailesi olarak, babalarını, yakınlarını siyasal cinayetlerde kaybeden ailelerle Toplumsal Bellek Platformu’nu kurdunuz. Neden ihtiyaç duydunuz böyle bir platforma?

    Zaten biz çoğumuz biraradaydık. Çünkü zaten babalarımız da yaşarken beraberlerdi, o yüzden çocukluğumuzdan tanıyorduk birbirimizi. Ya da aynı şekilde öldürülmüşlerdi, ilk gidenin çocuğu- kardeşi, yeni gideninkine desteğe gitti. Acısını acısı bildi. Ya da zaten dava dosyalarımız ortaktı. Dosyalarımızdaki isimler aynıydı. Yaşadıklarımız birdi. Beraber çok güzel olduk. Çok destek olduk, çok güçlendik.

    Muzaffer Erdost

    Platform neler yapıyor?

    Platform Sabahattin Ali’den başlayıp Hrant Dink’e uzanan süreçte, yakınlarını devlet eliyle ya da devlet ihmaliyle kaybetmiş ailelerin biraraya gelmesinden oluştu. Biz bu geniş ailemizin hiç büyümesini istemedik ama giderek büyüyor ne yazık. Meclise gittik biz birden çok kez. Bir faili meçhuller komisyonu kurulmasını istedik. Zamandan bağımsız, yetkisi sınırsız olsun, gerçekleri ortaya çıkartsın istedik. Kah kendimizle dalga geçtik bu romantik isteklerimiz yüzünden, kah sarıldık, kah çok güldük. Devam eden dosyalarımızın peşinden beraber koştuk. Zamanaşımı kararlarını beraber aldık, zamanın aşmadığının kanıtı olduk. Kardeş olduk biz. Hala da öyleyiz. Yeni bir acıda koşarak gideriz, el tutarız. Belki bir işe yararız diye. Kayıplarımızın ölüm yıldönümlerinde, anmalarında, beraberiz. Elimizden ne gelirse yapmaya hazırız.

    Babanı senden kopartan 12 Eylül darbecileri, darbe ortamını yaratanlardı. Bugün de Türkiye bir darbe girişimini atlattı! Bu konuda ne düşünüyorsun?

    Darbenin her türlüsüne ne olursa olsun karşıyım elbette. Darbe karşıtı olan herkesin de her darbeye aynı şekilde yaklaşmasını dilerim. 12 Eylül’den hesap sorulmasının önünü açmış gibi yapıp, 28 Şubat’la hesaplaşmak olmaz. Darbeyse, hesabı sorulsun. Hepsinin.

    Darbe olmasa da 12 Eylül darbesini bile aşan oranda baskılar, 5 kez uzatılan OHAL, işten atılanlar, cezaevlerine doldurulanlar… Yine karanlık bir tablo… Bugünü 12 Eylül ile kıyaslayabilir miyiz? Ne söylersin?

    Bir hukuksuzluğun içinde hayatta kalmaya çalışıyoruz. Onuru için aç kalıyor, doğruyu söylemekten vazgeçmediğimiz için özgürlüğümüzden oluyoruz. Ama yine de biz hukuk diyoruz. Adalet diyoruz. Çünkü başkaca bildiğimiz bir yol yok.

    Kenan Evren yargılandı, ceza aldı ama cezası uygulanmadı, kısa süre sonra da öldü? Ölümünü duyduğunda ne hissettin?

    Sürekli şunu söylüyorum. Bizim tek bir dileğimiz gerçek oldu hayatta. “Kenan Evren ölmesin”. Ama biz istedik ki ölmesin de yargılansın. Kenan Evren’in yargılanması için Geçici 15. Maddenin kalkması gerekiyordu. Bu 12 Eylül referandumu ile olanaklı hale geldi. Kalktı, biz ve bizim gibi aileler suç duyurusunda bulundular. Yargılama başladı. Karar çıktı, uygulanmadı. Kenan Evren öldü. Devlet töreni ve apoletleriyle gömüldü. Geçen sene de bize zamanaşımı kararı geldi.

    Zaten aslında babamın davası zamanaşımına uğramış. Geçici 15. Maddenin kalkması da, bizim dava açmamız da gereksizmiş. Matematiksel olarak mümkün değilmiş zaten onları suçlu kılmak. Lütfen dilek dilemeyelim. Kenan ölmesin dedik dedik öldürmedik. 100 yaşına kadar yaşadı. Yaşamak denirse tabi ona.

    Kenan Evren öldü. Yattığı yere giden yok. Babamın küçük bahçesi çiçekler içerisinde.  Amcam babama bir mektup yazmış; ‘Aralık kalan gözlerinden öpüyorum kardeşim’ demiş. Bu hayatta kardeş sevgisi ne demek tatmış bir insan olarak söylüyorum ki, bir insanın bu cümleyi yazması kadar acı çok az şey vardır. Sebebi olanlara ah ediyorum. Babamı ise kalın kara bıyıklarından, gülen gözlerinden öpüyorum. En azından hayal ediyorum. Hayali bile mis kokuyor.