7 Kasım… Yayıncı İlhan Erdost’un öldürülmesinin yıldönümü. Öldürülmesinin üzerinden 41 yıl geçti. O, ağabeyi Muzaffer Erdost ile gözaltına alınarak, götürüldüğü Mamak Cezaevi’nde, “yukarıdan gelen özel emir” ile dövülerek öldürüldü. Kardeşi gözlerinin önünde dövülerek öldürülen Muzaffer Erdost da öldüresiye dövülmüştü.
Kardeşinin adını adına alan, her 7 Kasım’da sahibi oldukları Onur ve Sol Yayınları’nı yüzde 50 indirimle okurlarıyla buluşturan, kardeşinin mezarı başında O’na seslenen Muzaffer İlhan Erdost iki yıldır ‘yok’!.
Yıllarca amcalarını babalarının yerine koyan, O’nu babaları sayan Alaz ve Türküler Erdost kardeşler, anneleri Gül Erdost ile iki yıldır, amcalarının yokluğunu hissettirmeden, babalarının mezarı başında anma gerçekleştiriyorlar.

41. yılında İlhan Erdost’un mezarı başında toplandı kızları, eşi, dostları, sevenleri. Gazeteci Işık Kansu, “İnsanlıktan çıkmış can alıcıların bizden kopardığı İlhan Erdost’un bahçesindeyiz” diyerek, saygı duruşu çağrısı yaptı.
Saygı duruşunun ardından küçük kızı Alaz Erdost konuştu. Alaz, hiç tanımadığı, öldürüldüğünde 2,5 yaşında olduğu babası ile sohbetini yazmıştı. Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Kızının kaleminden İlhan Erdost: Piknik yolunda” başlıklı yazısını okudu Alaz Erdost:
“Aklım amcamdı, seni çok özledi, yanına geldi. Leylim Ley’i senmişsin gibi söyleyen can dostlarım var. Elimden tutan da kuzen kardeşlerim. Kendini bize bırakmışsın aslında. Bir kokunu getiremedi kimse bana.
Alaz Erdost hiç tanımadığı babası ile sohbet etti
HİÇ TANIMADIĞI BABASI İLE SOHBET ETTİ!
– Babaaaa ne olur Leylim Ley’i aç, baba yaaa ne oluuurrrr…
– Kızım daha kaç kere dinleyeceksin, sıkılmadın mı?
– Aç baba hadiii, sesini de aç. Sen de söyle ama. Bağırarak söyle.
– Tamam bak açıyorum ama bir şartla. Dönüşte arabayı sen kullanacaksın.
– Nasıl yani, rakı içmeyecek miyim? Olmaz. – Bak hiç kabul ediyor mu? Peki peki ben 1 kadeh içerim. Al bakalım şarkını, açtım.
– Ses lütfeeeennn.
– Yavrum sana neyi söylemeyi unuttum, hani şikâyette bulunmuşlardı ya senin için, şu karakolda beklettikleri olay. Takipsizlik verildi ona.
– Zaten biliyordum babacığım, sen orada olursun da bana bir şey yapabilirler mi?
– Bak bak laflara bak. Gül’üm bu kıza ne yaptık da böyle cümleler kuruyor. Bak her dediğini yaptırıyor bize bu şekilde, farkına bile varmıyoruz.
– Şair yeğeniyiz herhalde, el aldık.
– Yok, bence ablandan geçti bu yetenek. Daha küçücüktü, parmağında oynatırdı bizi. Bir bakar bir gülerdi, tüm derdimizi unuturduk. Halan bir kere kızmış Türküler’e, çiğ hamur yiyor diye. “Seni babana şikâyet edeceğim” demiş. Türküler de demiş ki “ Vay benim hamurcu kızım der babam, kızmaz bana”. Hiç kızar mıyım hamurcu kızıma.
– Peki benim ilk konuşmamı da anlatsana biraz. Ben ablamdan daha geç konuştum, değil mi?
– Tabii, Türküler daha 1 yaşında değildi konuştuğunda. Sen daha geç konuştun. Çok sessiz bir bebektin Alaz’ım sen. Kocaman gözlerinle bakardın, gülücükler saçardın sadece.
– Sonradan şımardım herhalde. Barışta şımarttı her istediğimi alarak, beni harçlıklara boğarak. Sahi harçlık demişken üniversite için kitap alacağım. Bana birazcık fazla para verirsin herhalde bu ay?
– Alaz bak yine canının istediği yere bağladın konuyu kızım. Suya götürüp susuz getirirsin sen insanı.
– Tamam bu konuyu kapatıp başka bir konuya geçiyorum hemen. Ders seçme dönemi geldi ya baba, hangi dersi bıraksam karar veremiyorum.
– Alaz, ona bir rahat zamanda bakalım yavrum. Aceleye getirmeyelim.
– Tamam babişkom ama son bir sorum daha var. Bizimkiler doğum günümde ufak bir kaçamak yapıp bir yerlere gidelim diyorlar. Şöyle 8-10 kişi. İlkbaharın gelişini de kutlamış oluruz hem.
– Vizelerinize finallerinize bakın, gidin tabii. Gitsinler değil mi Gül’üm sınav falan yoksa?
– Ya tamam sen gidin dedin işte. Tamam, annem de tamam dedi. Tamam oldu bu iş.
– O zaman biz önceden pastanı keselim. Bak o yeni doğduğun zamanlar geldi aklıma birden. Ne zor günlerdi. Her gün bir arkadaşımızı, yoldaşımızı yitiriyorduk. Elimiz yüreğimizde geziyorduk. Hatta toprağa vermeye gittiğimizde bile kaybettiklerimizi, ya gözaltına alınıyorduk ya kurşun yiyorduk. Senin adını “Alaz” koyduğumuzda bir ahbabımız dedi ki “Çocuklarınıza bu isimleri vermeyin. Kaybedersek ileride hayatları güç olur. Belli oluyor adlarından solcu oldukları”. Ben de dedim ki “Bu daha başlangıç, oğlumuz olursa eğer, onun adını da “Dağlarca” koyacağız. İsteyen istediğini anlayabilir”.
– Keşke olsaydı bir de erkek kardeşimiz canikom. Abla, düşünsene ne eziyetler ederdik. Sürekli bakkala onu gönderirdik. “Okula bile gitmiyor diye” ağlatır, eğlenirdik.
– E iyi ki olmamış o zaman kızım baksana, çocuğu mahvedecekmişsiniz.
– Olur mu hiç, nasıl severdik. Ama ablamın işi iki kat zor olurdu. İki küçük, şımarık kardeş.
– Hiç sanmam. Ablan seni o kadar heyecanla bekledi ki. Sen doğmadan, seninle her şeyi paylaşması gerektiğini öğütlemiştik. Bir akşam annenle salonda oturuyoruz, sen içeride beşiğinde uyuyorsun. Ablan koşarak yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanımıza geldi. “Leblebilerimi kardeşimle paylaştım” dedi. Bir fırladım odana, ağzın leblebi dolu. Hemen çıkarttım bir şey olmadan neyse ki.
– E çocuk haklı, paylaşmış işte. Canım ablam.
– Bakın şurası, aşağıdaki ağaçlıklar güzel. Alan da geniş. Park edeyim. Mangalı da su kenarında yakarım.
– Tavlayı attın değil mi bagaja baba?
– Atmaz mıyım, bir boyunun ölçüsünü almadan döner miyim bu piknikten?
– Peki sabah biz uyurken ekmek arası da yaptın değil mi, mangal yanana kadar ölürüz açlıktan.
– Elbette kızım. Ablanınki maydanozlu. İki tane hırka da koydum arabaya. Biri ablana biri sana. Üşümeyin kızım, sırtınıza alın inince.
– Peki buraya park ettin tamam da nasıl ineceğim ben oraya? Ayağım kayar.
– Tutarsın elimden, hiçbir şey olmaz.
Adın yaşıyor
Bana bir şey olmadı.
Annem Alaz’ım, yavrum dedi.
Soğuklarda ablam ısıttı.
Tatile, pikniğe, okula eniştelerim götürdü.
Bebekliğimi teyzemden dinledim.
Başım sıkıştığında kapımda bekleyen dayımdı.
Bir telefonla koşan hukukçu dostlarım oldu.
Okumam gereken kitapları, bizi bir dakika bırakmayan arkadaşların düşündü.
Anneannemle dedem, kızım dedi; peşimizden koştu. Halam en sevdiğim yemekleri yaptı — maydanozsuz.
Çocuğuna ismini vererek seni onurlandıran yoldaşların oldu. Adın yaşıyor.
Yazı yazıyorum arada bir, orada “baba” diyebiliyorum, yetmese de.
Cenazelerimize, anmalarımıza gelip bize güç veren yüz yüze tanışmadığımız canlarımız var.
Kızdırmaktan zevk aldığımız kardeşlerimiz de doğdu, lokmasını hiç koşulsuz paylaşan da oldu.
Aklım amcamdı, seni çok özledi, yanına geldi.
Tavlada boyumun ölçüsünü alan, Leylim Ley’e eşlik eden, Leylim Ley’i senmişsin gibi söyleyen, mangal yakan, rakı kadehimi tokuşturduğum can dostlarım var.
Düşmeyeyim diye elimden tutan da kuzen kardeşlerim.
Sen giderken kendini bize bırakmışsın aslında.
Bir kokunu getiremedi kimse bana.”
Türküler Erdost babası İlhan Erdost’un mezarı başında konuştu
41. YILINDA BABASINA SESLENDİ
Daha sonra söz alan büyük kızı Türküler Erdost da “Babam İlhan Erdost’un Gömütünde” başlıklı, Cumhuriyet Gazetesi’ne yazdığı yazısını okudu:
“Babamın gömütü başında, onu yitiremeyişimizin 41. yılında, onun zihnimde amcamla özdeşleşen varlığında…
Bir büyüteç… Kitabevinde, amcamın masasının üzerinde durur. “Gözlüğü varken büyütece ne gerek” sorusunu aklımdan geçirsem de sorumun saçma olma olasılığı, beni amcama sormaktan geri bırakıyor. Gerçi amcam en saçmaladığım anlarda bile yanımda olur, bundan hiç kuşkum yok. Belki biraz da onun en doğrusunu bileceğine dair inancımla bu soruyu belleğimde saklıyorum.
TUTUNDUKÇA DAYANILIR OLDU
Bir büyüteç… Babamın öldürümüne tanıklığında amcam bu öldürümün, arka planında yatanların yani büyük resmin net olarak görülmesini sağladı. Kırık kaburga kemiklerinin ve kanayan değerli bir beynin “kalp krizi yalanı”nı yok edişiydi bu. Görevli olmayan bir erin, başka görevler üstlenerek babamın bedenine indirdiği darbelerin ete kemiğe bürünmesiydi. O büyüteç, hem geçmişi görünür kıldı hem bugünü hem de yarını… Amcamın tanıklığı, direnci, bilgisi, deneyimi, öngörüsü ve sosyalizme olan inancı mıydı olanları görünür kılan, yoksa büyütecin kendisi mi, bunu yaşım büyüdükçe daha iyi anladım. Büyüteç aslında kendi başına hiçbir şeydi. Büyüteci nereye tuttuğun önemliydi ve de onu tutan el… Onu tutan el, kreş çıkışında eve giderken elimi tutup, kendi deyişiyle “her gün yinelenen” koca bir yitirişin acısını gizledi benden. İçindeki yangın o kadar büyüktü ki onun büyüklüğü karşısında bir büyüteç bile işlevsiz kalırdı. Eller birbirini tuttukça tutundu o dimdik duruşuyla yaşama da, biraz olsun dayanılır oldu yangı.
ORGANİZE BİR KÖTÜLÜK
Büyüteç, kitaplardaki yazıları büyütürken, 36 yaşında öldürülmüş babamı büyütemedi hiç. Büyüteçlere gönül koyacaksam, sanırım bu olur nedeni. Aslında bir insan yaşamında oldukça küçük sayılabilecek bir yaştan başlayarak ölümün büyümekle özdeşleşmediğini çözmüştü zihnim. Yine de hep korktum sevdiklerimin büyüyüp yaşlanmasından ve bir daha onları göremeyecek olmaktan. Babamın kutlayamadığı yaş günlerimizle, kardeşim Alaz’la biz büyüdükçe babamın yaşı aynı kaldı. Yaşı aynı kaldı belki ama biz büyürken onun da içimizdeki yeri büyüdü, özlemi büyüdü, boşluğu büyüdü. Ardından gidenlerin bıraktığı boşluğu da kendisine katıp, büyüteci çerçeveleyen merceği neredeyse kapladı.
Ah büyüteç, küçük ellerimle taşı aralayıp babamı görmek isteyişimden, “Ama küçük değil mi burası, babam daha büyük değil miydi anne?” sorularımdan ve babamı bir küçük taşın içine sığdıramayışımdan ötürü yoksa seni mi suçlamalı? Bir çocuğun tüm bu sorgulamalarından, elbette bir büyüteç değil, “üstün olan hukukun” bile tanıklıklar olmasa üzerini örteceği koskoca bir kötülük suçlu. İnsan olana yakıştırmak konusunda aklımın sınırlarının -en azından bu yaşıma kadar- yetersiz kaldığı organize bir kötülük…
UMUT, ACININ DİRENCİNDE
Masalların tersine, uyuyup uyuyup büyüyemeyen, derin uykudaki bir toplumun belleğini yitirmemesi içindi büyüteç. O büyüteç ki hem dünü görünür kıldı hem bugünü hem de yarını… Sanmayın şimdi masanın üzerinde öylece duran bir büyüteç sözünü ettiğim. O büyüteç bugün Onur Yayınları’nın bir kitabı olarak Anadolu’nun dört bir yanında bir kütüphanede, sosyalizmin alfabesi olarak bir gencin ışıldayan belleğinde, cezaevinde bir tutuklunun duvarlarla sınırlanamayan her biri ayrı renk düşlerinde, Marksizmin klasiklerinden bir kitap olarak bir üniversite öğrencisinin paltosunun cebinde, ezilen halkların acılarının dirence dönüşünde ve umudunda tüm insan kalanların.”
Eren Aysan babası Behçet Aysan’ın şiirini okudu
İLHAN ERDOST İÇİN ŞİİRLER OKUNDU
Madımak Katliamı’nda kaybettiği babası, şair Behçet Aysan’ın kızı, yazar Eren Aysan da babasının “Albümdeki yırtık resim” adlı şiirini okudu.
68’lilerden Ruhi Koç da söz alarak, “İki kez ağladım. İkisinde de cezaevindeydim. Biri Aynı cezaevinde yattığımız Denizlerin idamı, ikincisi de öldürülmesinin haberini aldığımda Diyarbakır Cezaevinde olduğum İlhan Erdost” dedi.
Avukat Irmak Bakır da Şair Ali Ekber Ateş’in Erdost kardeşler için yazdığı şiiri okudu.
Erdost kardeşler için şiirler okundu
Ergenekon davasında yargılanmasını hazmedemeyip, intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar da söz alarak, ölümlere dikkat çekti. “40 yıldır ne çok öldürüldük, ne çok dostumuzu toprağa verdik” diyen Tatar, son dönemde medyaya yansıyan devletin işlettiği cinayetleri kastederek, “Bunca acı, işkence, cinayet ortaya dökülüyor, devletin a-li menfaatleri için deniyor. Kimin bu devlet?” diye sordu.
Gül Erdost Seyhan Erdoğdu’nun şiirini okudu
Gül Erdost, Seyhan-Vahap Erdoğdu’nun rahatsızlıkları nedeniyle gelemediğini aktararak, Seyhan Erdoğdu’nun İlhan Erdost’un öldürülmesinin ardından yazdığı, “dövülerek öldürülmek/dövüşüp ölmek değil mi” dizeleriyle başlayan şiiri okudu.
Murat Koçak’ın da Muzaffer İlhan Erdost’un “Havada Kalan Güvencin” adlı kitabında yer alan, İlhan Erdost için yazdığı şiiri okudu.
Muzaffer İlhan Erdost’un mezarı başında
Anma etkinliği sona ererken, Alaz Erdost’un, “Babamın selamını alıp, amcama gidiyoruz” sözlerinin ardından, 20 Şubat 2020’de yaşamını kaybeden Muzaffer İlhan Erdost’un mezarı ziyaret edilerek, şiirler okundu, çiçekler bırakıldı.