Kategori: Özel Haberler

  • Kadınlar Ankara’dan ses yükseltti: Sokaklarda olmaya devam edeceğiz

    Kadınlar Ankara’dan ses yükseltti: Sokaklarda olmaya devam edeceğiz

    Ankara Kadın Platformu’nun çağrısı ile Ankara Sakarya Caddesi’nde buluşan kadınlar, saldırılara karşı sokaklarda olmaya devam edeceklerini ilan ettiler. Kadınlar, hep bir ağızdan “hükümet istifa” sloganı ile iktidarı istifaya çağırdı.

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’nde Sakarya Caddesi’nde toplandı. Caddeye polis barikatından, aranarak alınan kadınların çevresi de polis barikatları ile çevrelenerek, eylem dar bir alana sıkıştırılmak istendi.

    “İşsizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe, gericiliğe, tacize, tecavüze, istismara, katliamlara ve savaşlara karşı eşit ve özgür bir toplum için isyandayız. İstanbul Sözleşmesi ve daha nice haklarımız için, tüm saldırılara karşın sokaklarda olmaya devam edeceğiz” diyen kadınlar,  “Kadın, yaşam, özgürlük”, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Hükümet istifa” sloganları attılar.

    HDP Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan’ın da aralarında bulunduğu katılımcılar adına ortak açıklamayı, İlkay Ersus yaptı. Ersus, “2021 yılında, ‘İstanbul Sözleşmesi Bizim ve Asla Vazgeçmiyoruz, Sokaklarda Uygulatacağız’ dedikten sonraki ilk 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nü, erkek ve devlet şiddeti karşısında birbirimiz için isyanı büyüterek karşılıyoruz. Kadın ve LGBTİ+’lara saldırı ve düşmanlık politikalarına, LGBTİ+ların bakanlar ve Diyanet tarafından hedef gösterilip nefret suçuna maruz kalmalarına, işyerlerinde artan taciz ve mobbinge, ev içi emeğimizin sömürülmesine, kampüslerde artan şiddete, tacize. cinsiyetçiliğe ve LGBTİ+fobiye, transların evlerinin mühürlenmesine ve yaşam alanlarından sürülmesine, nefret cinayetlerine karşı birlikte mücadele ediyoruz” diye konuştu.

    ‘KADIN İŞSİZLİĞİ HER GEÇEN GÜN ARTIYOR’

    Ekonomik kriz her geçen gün büyürken kadın ve genç kadın işsizlik oranlarının sürekli arttığının altını çizen Ersus, “Yağ, süt, et gibi çok temel besin ürünlerine para yetiştirilemiyor. Doların hızlı artışı önlenemezken saraylarda yaşayanlar, çifter çifter maaşlar alanlar bizlere; ‘Porsiyonları küçültün, kombinin derecesini düşürün, peygamber de mideyi tam doyurmazmış’ gibi trajikomik önerilerde bulunuyor. Savaşa değil kadınlara bütçe diyen, kadınların eşit ve özgür yaşaması için mücadele verenler ise iktidar bloğu tarafından terörist ilan ediliyor. Doların 13’e ulaştığı bir ülkede, kadınların yoksulluğuna yoksulluk eklenirken; cinsiyetçi iş bölümü ile kadınlar hem evde çalışmak zorunda hem de eve ek gelir getirmek için güvencesiz çalışma koşullarına itilmektedir” dedi.

    ‘SALDIRGANLAR KORUNUP, KOLLANIYOR’

    Evde, sokak ortasında, işyerinde katledilen veya devletin kolluk güçleri desteğiyle kaçırılan ve kaybedilmeye çalışılan kadınlara her gün bir yenisinin daha eklendiğini belirten Ersus, “Neredeyse iki yıla yakındır Gülistan Doku’dan haber alınamıyorken, Nadira ve Yeldana’nın katilleri korunmaya devam ediyor. Kürt illerinde savaş ve işgal politikalarının bir parçası olarak, İpek Er’in katili Musa Orhan devlet zırhı ile korunurken, erkekler devlet eliyle cesaretlendiriliyor. Erkekler rahatça ‘Daha korumasız olacağını düşündüğüm için kadın seçtim’ diyerek katliamlarını dillendirebiliyorlar” dedi. Ersus, transların polisler ve ülkü ocakları tarafından saldırıya uğradığını, saldırganların ise yargı tarafından kapatılmaya çalışıldığını aktardı. Kadınların Kürt illerinde devletin çete-mafya örgütlenmeleri aracılığıyla özel savaşın bir politikası olarak cinsel şiddet ve katliam tehdidi altında olduğunu kaydeden Ersus, İzmir’de devletin kontrgerilla örgütü SADAT ile ilişkili olan Orhan Gencer’in Deniz Poyraz’ı katlettiğine de vurgu yaptı.

    Kadınların bir taraftan katledilme politikalarıyla hedef alınırken, diğer taraftan da  gözaltında çıplak arama işkencesi ve kaybedilme tehdidi ile sindirilmek istendiğini dile getiren Ersus, kadınların mücadelesinin engellenmek istendiğini söyledi.

    ‘BİRLİKTE MÜCADALE’ ÇAĞRISI

    Tacize, tecavüze, istismara, katliamlara ve savaşlara karşı eşit ve özgür bir toplum için isyanda olduklarının altını çizen Ersus, “İstanbul Sözleşmesi ve daha nice haklarımız için, tüm saldırılara karşın sokaklarda olmaya devam edeceğiz. Birbirimiz için birlikte mücadele ediyoruz, etmeye devam edeceğiz ve bir kez daha 25 Kasım alanlarından erkek şiddetine, yoksulluğa, AKP-MHP ittifakına, kadın düşmanlığına karşı başta kadınlar olmak üzere tüm toplumu, her yeri bir isyan alanına çevirmeye, birlikte mücadeleye çağırıyoruz” diye seslendi.

  • Kelkit Vadisi ‘İTAİ-İTAİ’ ve Fatsa 

    Kelkit Vadisi ‘İTAİ-İTAİ’ ve Fatsa 

    8 Mart 2020 tarihinde İstanbul Nişantaşı’ndaki bir galeride, “Osmanlı ve Karma Sanat Eserleri” müzayedesi düzenlendi. Müzayede de 300’ün üzerinde eser satışa çıkarıldı. Onlardan en dikkat çekeni ise II. Abdülhamid’in Edward Prior marka altın cep saatiydi. İlginin yoğun olduğu müzayedede, II. Abdülhamid’in saati 180 bin lira açılış fiyatı ile satışa sunuldu. Saat rekor bir ücretle, 1 milyon 100 bin liraya satıldı.

    Saati alan kişi Yıldızlar SSS Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sabahattin Yıldız’dı. Hani Giresun-Şebinkarahisar’da geçtiğimiz günlerde zehirli atık barajı çöken maden var ya işte onun sahibi.

    Sabahattin Yıldız, İkinci Abdülhamid’in Edward Prior marka altın cep saatini kendisi mi takıyor yoksa birisine hediye mi etti bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki altın saatli Yıldız’ın başında olduğu holding bu milletin sularını, topraklarını zehirliyor.

    Nesko Madencilik’in zehirli atık barajı çöktü

    YAŞANAN BİR ÇEVRE FELAKETİDİR

    18 Kasım 2021 Perşembe günü saat 19.30’da Giresun Şebinkarahisar’da Yıldızlar Holding’e ait

    Milyonlarca litre zehirli kimyasal önce Darabul deresine, oradan da Kılıçkaya Barajına döküldü. Kılıçkaya Barajı, Kelkit Çayı üzerinde bulunuyor.

    Kelkit çayından beslenen onlarca ilçe ve yüzlerce köy tehdit altında. Bağlar, bahçeler, pirinç tarlaları hepsi Kelkit çayına bakıyor. Yani yüz binlerce insanı ilgilendiren, hatta bölgede üretilen tarım ürünlerinin tüm Türkiye’ye dağıldığını göz önüne alırsak, Türkiye’yi ilgilendiren bir çevre felaketiyle karşı karşıyayız.

    Hiçbir açıklama, hiçbir önlem YOK!

    SADECE ÇEVREDEKİ KÖYLER DEĞİL   

    Giresun Valiliği bir açıklama yapmış. Valilik açıklamasında atık barajının patlaması “sızma olayı” olarak nitelendiriliyor. İnsan ve çevre sağlığı açısından herhangi bir riskin oluşmaması için tüm tedbirler alınmış; yakındaki köyler de uyarılmış.

    Siyanürlü, ağır metallerle dolu atık barajı patlıyor, aşağıdaki Kılıçkaya Barajı gölüne boşalıyor; gürül gürül akan Kelkit Çayı’yla Çarşamba ovasına kadar gidiyor; Giresun Valiliği ise çevredeki köyleri uyarıyor.

    Valilik, kirliliğin hangi boyutta olduğunu ve atıkların içinde kimyasal madde ve bunun gibi tehlike oluşturabilecek bileşenler bulunup bulunmadığını araştırıyormuş.

    Kelkit Çayı tehdit altında

    KADMİYUM VE ‘İTAİ-İTAİ’

    “İtai-itai” Japonca bir kelime. “Acıyor-acıyor” anlamına geliyor.

    İtai-itai hastalığı, kadmiyum zehirlenmesinin neden olduğu bir hastalıktır. Hastalık sırasında ortaya çıkan kemik ve eklem ağrılarına dayanmak zordur. Bu nedenle ağrıyla sarsılan hastaların çıkardığı inilti sesleri nedeniyle bu hastalığa “itai-itai” yani “acıyor-acıyor” adı verilmiştir. İtai-itai hastalığı, ilk kez Japonya’nın Toyama bölgesindeki çinko-kurşun madenciliğine bağlı kadmiyum zehirlenmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Toyama’daki maden şirketi de atık sularını Jinzu Nehri’ne dökmüş ve sonuç Japonlar için tam bir felaket olmuştu.

    ÖNCE BALIKLAR ÖLDÜ

    Kadmiyum’un nehre karışması sonucunda önce balıklar ölmeye başlamış ve kadmiyum atıklarıyla zehirlenen nehirle sulanan pirinç tarlaları tam bir sağlık felaketine neden olmuştu. İtai-itai kurbanlarının tahmini kadmiyum alımı günde 1 miligramdı. Bu, izin verilen maksimum limitin 20 katıydı. Yürürken, özellikle eklemlerde ağrılar çeken kurbanlar, ciddi kemik deformitelerinin yanı sıra kronik böbrek hastalıklarıyla karşı karşıya kalmışlardır.

    Madenler zehir saçıyor

    KADMİYUM TEHLİKESİ

    Bugün Kelkit Vadisi’nde yaşayanlar benzer bir tehlikeyle karşı karşıyadır.  Kadmiyum doğada başta çinko olmak üzere çeşitli mineral filizlerinde bulunan ve endüstride yoğun kullanımı olan bir metaldir. Yıldızlar Holding’e ait Nesko Madencilik, Şebinkarahisar’da Çinko-Kurşun-Bakır çıkarıyordu. Japonya’da Jinzu Nehri’ne dökülen ağır metallerin benzeri bugün Kılıçkaya Barajı’na ulaşmıştır. Yani kadmiyum içeren ağır metaller bugün Kılıçkaya Barajı’na ve dolayısıyla Kelkit Çayı’na akmıştır.

    Bugün Kelkit Vadisinde yaşayan yüz binlerce vatandaş veya bu bölgede üretilen ürünleri tüketen milyonlarca vatandaş itai-itai tehdidi altındadır. Kronik hastalıklarla karşı karşıyadır. Tehlike büyüktür.

    Prof. Dr. Mehmet Aydın

    PROFESÖR AYDIN UYARIYOR

    Fatsa Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Aydın ve arkadaşları çevresel kirliliği tespit için bölgeye gitti. Fatsa’daki siyanürlü altın madeniyle ilgili hazırladığı bilimsel raporuyla tanınan Prof. Dr. Aydın, bölgede büyük bir çevre felaketi yaşandığına dikkat çekerek, “Bu olay ne yazık ki ekosisteme büyük zararlar verecektir. Felaket halen devam ediyor. Halen bir kısmı vadinin içinde bulunan kirlilik ne yazık ki yağmurların yağmasıyla birlikte çok daha geniş bir alana yayılacaktır. Balık ve su canlılarında toplu ölümler yaşanabilecektir. Sonuçta da Kelkit çayı vasıtasıyla Karadeniz’e kadar ulaşacaktır” diye konuştu.

    Fatsa da büyük bir tehdit altında

    FATSA’YA DİKKAT ÇEKTİ

    Bu noktada Fatsa’daki siyanürlü altın madenine de dikkat çeken Profesör Aydın, “Fatsa’da da aynı kazalarla karşılaşmamız yüzde yüzdür. Mevcut haliyle bile büyük risk yaratan Fatsa’daki şirket bir de Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurmayı planlıyor. Burada ne olduysa, Fatsa’da da eninde sonunda bu olacaktır. Bu coğrafyada bu kaçınılmaz bir sondur. Zaten yürütmeyi durdurma kararı alınmıştır. Fatsa’daki altın madenciliği kesinlikle ve kesinlikle sonlandırılmalıdır” diye konuştu.

  • Sabıkalı holding zehir saçmaya devam ediyor

    Sabıkalı holding zehir saçmaya devam ediyor

    19 Kasım 2021 Cuma günü Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinin Yedikardeş köyünden korkutucu bir haber geldi. Köy yakınlarında faaliyet gösteren Yıldızlar Holding’e ait kurşun-çinko-bakır madeninin atık havuzu patladı. Ağır metaller de içeren milyonlarca litre siyanürlü çamurlu su Kelkit Vadisi’ne aktı.  Yedikardeş köyüne ait bahçeler kullanılamaz hale geldi. Aynı yerde 2018’de de benzeri bir felaket yaşanmış, 8 milyon balık ölmüştü.


    ÇOK TEHLİKELİ KİMYASALLAR

    Miktarları altın ve gümüş madenciliği kadar olmasa da kurşun ve bakır madenciliğinde de siyanür gibi zehirli ve çok tehlikeli kimyasallar kullanılıyor. Proses farklı değil. Kayaçlarda bulunan metali ayrıştırmak için kimyasal işlem uygulanıyor. Bu süreçte büyük oranlarda su, siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi çok zehirli kimyasallar kullanılıyor. Doğal olarak işlemlerin sonucunda ortaya çıkan zehirli atıkları doğal ortama salmaları yasak. Çünkü zehirli. Atık barajları yapıyorlar. Güya zehirli çamurlardan, sulardan ve ağır metallerden insanları ve doğayı korumak için. Ama bunların hepsi bir aldatmacadan ibaret. Çünkü ne kadar baraj yaparsan yap doluyor. Sonuçta ya taşıyor, ya sızıyor ya da patlıyor. Hikâye hep aynı. En son cuma günü Şebinkarahisar’da yaşandığı gibi.

    Zehirlenen Kelkit Vadisi

    ZEHİR BARAJLARA AKTI

    Siyanür gibi zehirli kimyasallarla birlikte ağır metaller de içeren çamurlu zehirli sular doğrudan Kılıçkaya Barajı’na aktı. Yani Kelkit Çayı’na… Milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren bir olaydan söz ediyoruz.

    Yedikardeş köyünün yakınında, doğa harikası Çağlayan Şelalesi’nin hemen altında bulunan Yıldızlar-Nesko Madencilik’in sebep olduğu olaydan bir gün sonra Türkiye’nin gazete manşetlerinde konuyla ilgili tek bir satır haber yok. İnternet medyasında yayınlanan birkaç haber hepsi bu. Bakın bu ülkenin medyasında Amazon ormanlarının yok olması haber oluyor, ama Türkiye’nin su kaynaklarının zehirlenmesi, dağlarının, yaylalarının paramparça edilmesi ve ormanlarının katledilmesi haber olamıyor.

    İKİ BARAJ DAHA TEHDİT ALTINDA

    Kılıçkaya Barajı’na akan zehirli sular, Kelkit Çayı’nın devamında, aşağıda Çamlıca Barajı’na ulaşmakta da gecikmeyecektir. Kelkit Çayı devamında Suat Uğurlu Barajı’na ve oradan da Çarşamba ovasına uzanır.

    Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar, Erbaa, Taşova, Çarşamba bu zehirlenen suların geçtiği ilçelerimiz…

    Suyun akış yönünde yüzlerce köy, kasaba ve yüz binlerce insan ve trilyonlarca canlının yaşamı söz konusu…

    Bir ülkede bundan daha önemli bir haber olabilir mi…

    Madende üretilen çinko-bakır-kurşun konsantrelerinin tamamı yurt dışına ihraç ediliyor. Yani tam bir elin taşıyla elin kuşunu vurma durumu. Milletin dağları, yaylaları paramparça edilip zehirli kimyasallarla ön işlemden geçirilerek elde edilen konsantre madenin tamamı yurt dışına ihraç ediliyor. Yani sömürge madenciliği durumu. Ne diyordu Maden Mühendisleri Odası Başkanı Ayhan Yüksel: “Rezervimiz ister çok, ister az olsun. Ürettiğimiz madenleri kendi sanayimize hammadde olarak kullanamıyorsak, ham ya da yarı mamül madde olarak ihraç ediyorsak yanlış yapıyoruz demektir. Biz buna sömürge madenciliği diyoruz.”

    Atık barajları patlayan maden ve yakınındaki Kılıçkaya Barajı

    SABIKALI ‘SSS’HOLDİNG

    Üstelik Yıldızlar Holding’in madencilik geçmişi, patlayan zehir barajları, zehirlenen dereler ve birçok skandalla dolu. Yıldızlar SSS Holding, Kütahya Gümüşköy’de 2011’de zehirli atık barajı çöken Eti Gümüş A.Ş.’nin de sahibi.

    2019 yılının Temmuz ayında, 192 köylünün zehirlenmesi ve su kaynaklarına siyanür karıştığı iddiaları ile ilgili Gümüşhane’deki altın madenlerinde inceleme yapan CHP heyeti bir rapor açıkladı. Raporda, yöredeki altın, kurşun, çinko madenlerinin sağlığa, su kaynaklarına ve tarıma etkileri yöre köylülerinin anlatımları ile ortaya serilirken, madende çalışan bir işçinin siyanürle zehirlenmesine dair adli tıp raporlarına rağmen yargıdan takipsizlik kararı çıktığına dikkat çekildi.

    Yıldız Madencilik tarafından işletilen altın madeninin atık barajında meydana gelen boru patlaması sonrası zehirli atık suyu Midi Deresi’ne karışmış ve valilik tarafından yapılan ilk analizde, sulardaki siyanür oranı limitlerin üzerinde çıkmıştı.

  • Van Gölünde ‘Dip temizliği’ yararlı mı zararlı mı?

    Van Gölünde ‘Dip temizliği’ yararlı mı zararlı mı?

    Oktay Candemir

    Van Büyükşehir Belediyesi tarafından Van Gölü’nde yapılan dip çamur temizliği tartışmalara neden oldu, çevreciler ve uzmanlar yapılan çalışmanın zararlı olduğunu söyledi.

    Türkiye’nin en büyük doğal gölü olan Van Gölü’nde yaşanan kirlilik ciddi boyutlara ulaştı. Bunun üzerine Van Büyükşehir Belediyesi “Van Gölü havzası koruma eylem planı”nı devreye koydu. Plan çerçevesinde kanalizasyon atıklarından kaynaklı birikmiş olan dip çamuru temizleme işlemi başlatıldı. Yapılan temizleme işleminin mevzuata uygun şekilde sağlıklı yapılmadığına ilişkin çevre derneklerinden ve akademik camiadan itirazlar var. Gölün içine hafriyat doldurularak yapılan dip çamuru temizleme işleminin göle daha büyük zarar verdiği belirtiliyor.

    Gölde dip çamuru temizleme işlemi

    GÖL KIYILARINDA KİRLİLİKTEN KAYNAKLI DİP ÇAMURU OLUŞTU

    İleri Biyolojik Arıtma Tesisi kurulmadan önce saniyede 1800 litre kanalizasyon suyunun aktığı Van Gölü’nde, yerleşim yerlerinin göle kıyısının olduğu tüm alanlarda ciddi bir dip çamuru oluştu. Van merkezde göle kıyısı olan Tuşba ve Edremit ilçeleri arasındaki 20 kilometrelik alanda özellikle de arıtma tesisinin olduğu kısımlarda ciddi bir dip çamuru ve buna bağlı bir kirlilik oluştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın Haziran ayında katıldığı törenle hizmete açılan 180 milyon TL bütçeli “İleri Biyolojik Arıtma Tesisi”nin devreye girmesinden önce Van Gölü’ne yıllardır akan günlük yaklaşık 105 bin metreküp suyun sadece yüzde 20’si arıtılıyordu, diğeri doğrudan göle veriliyordu. Bu da Van sahili başta olmak üzere gölde ciddi kirlenmeye yol açıyordu. Emine Erdoğan’ın açılışını yaptığı tesisin günlük 200 bin metreküp suyu arıtabileceği belirtildi. Ayrıca dip çamuru temizleme işleminin de yapılacağı bildirilmişti.

    14 BİN TON DİP ÇAMURU TEMİZLENDİ 

    Gölde şuan için dip çamuru temizleme işlemi 20 kamyon ve 3 ekskavatör ile yürütülürken; şimdiye kadar 14 bin ton dip çamurun temizliğinin yapıldığı bildirildi. Yürütülen çalışmanın gölün içindeki ve dışındaki ekosistemi nasıl etkileyeceğine ilişkin görüştüğümüz çevre dernekleri ve akademik çevre, “amacın doğru, ama yöntemin yanlış yapıldığı” görüşünde.

    Van Çevre Derneği Başkanı Ali Kalçık

    ÇEV-DER: KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARIYORLAR

    Van Çevre Derneği (VAN ÇEV-DER) Başkanı Ali Kalçık, Van Gölü’nün duyarsızlıktan kaynaklı kirlilik yükünün çok fazla olduğunu ve arıtmanın tam kapasiteli çalışmamasından kaynaklı ciddi bir dip çamuru biriktiğini aktardı. Dip temizleme işleminin özellikle de Tuşba-Edremit ilçeleri arasındaki 20 kilometrelik alanda büyük bir titizlikle yapılması gerektiğini belirten Kalçık, halen Van Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan işlemin mevzuata uygun olmadığını söyledi. İlgili bakanlığın bu konuda bir mevzuatının olduğunu hatırlatan Kalçık, göldeki dip çamurunu temizlemek için önce gölün içine molozlardan, çeşitli hafriyatlarla yol yapıldığını ve sonrasında da kepçelerle gölün dibinde temizleme işlemine geçildiğini aktardı. Yapılan işlemin bu tarz ve yöntemle tamamen göz boyamaktan ibaret olduğunu belirten Kalçık, “Yapılan işini özeti ‘Kaş yapayım derken göz çıkarmak’tır” dedi.

    Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim üyesi Mustafa Akkuş,

    ‘EKOSİSTEMİ BOZAN HER MÜDAHALE ZARARLIDIR’

    Akademisyen Mustafa Akkuş ise “Ekosistemi bozan her müdahalenin zararlı olduğu” görüşünde. Van Gölü’ndeki canlı ekosistemine dair yaptığı çalışmaları ile tanınan Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Su Ürünleri Fakültesi Öğretim üyesi Mustafa Akkuş, Van Gölü’nün can çekiştiğini söyledi. Devam eden dip çamuru temizleme işleminin çok titiz bir şekilde yapılması gerektiğini belirten Akkuş; “Çamurun oluştuğu alandaki sediment katmanlarını iyi belirleyip ona göre müdahale edilmesi gerekiyor. Yapılan dip çamuru işlemi ile ölü bölge olan şu anki bölge tekrardan göldeki canlı ekosistemine kazandırılabilir. Temizlik işleminin yapıldığı alan, kirlilikten kaynaklı hiçbir canlının yaşamadığı bir alan. Bu kirlilik temizlenmediği takdirde yüzyıllarca bu alan ölü bir alan olarak gölün içinde kalmaya devam edecek” dedi.

    ‘TEMİZLEME İŞLEMİNDEN SONRA TÜM MOLOZLAR GÖLDEN ÇIKARILMALI’

    “Ekosistemin bozulmasının ardından yapılan her müdahale bir şekliyle ekosisteme zarar veriyor” diyen Akkuş, söz konusu alanların tüm imkanlar kullanılarak, tekrar ekosisteme kazandırılmasının önemine işaret etti. Akkuş şunları ifade etti: “Van Gölü’nde şuan için dip çamuru temizleme işlemine kötü denilmesi için alternatif bir temizleme işleminin devreye konulması gerekir. Gölde moloz dökülen alanda şuan canlı yaşamadığı için bir zarar olmayabilir, fakat temizleme işlemi bittikten sonra dökülen tüm molozların aynı şekilde gölden çıkarılması gerekir.”

  • Başak Demirtaş’a 2,5 yıl hapis cezası verildi, avukatları zamanlamaya dikkat çekti!

    Başak Demirtaş’a 2,5 yıl hapis cezası verildi, avukatları zamanlamaya dikkat çekti!

    HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın eşi Başak Demirtaş’a, ‘gerçeğe aykırı bir sağlık raporu aldığı’ iddiasıyla 2018 yılında açılan davada hapis cezası verildi.

    Demirtaş’ın avukatları, cezaya ilişkin açıklama yaparak, Başak Demirtaş’ın 2015 yılında geçirdiği operasyonlar sonrası öğretmen olduğu okula sunmak için sağlık raporu aldığını ancak rapor tarihinin sağlık kurumu tarafından hatalı yazıldığını belirtti.

    Mahkemenin gerçek tarihin yazılı olduğu kayıt defterinin aslına bakmadan karar verdiğine işaret eden avukatlar, Demirtaş’a verilen 2,5 yıl hapis cezasının hukuksuz ve haksız olduğunu savundu. Avukatlar, “Kararın, Başak Demirtaş’ın gündeme geldiği ve hedef alındığı bugünlerde çıkması tesadüf değildir, kolektif bir cezalandırma anlayışını içeren anlayışın ürünüdür” değerlendirmesi yaptı.

    Avukatlar şu açıklamayı yaptı: “Müvekkilimiz Başak Demirtaş’a, gerçeğe aykırı bir sağlık raporu aldığı iddiasıyla 3 Mart 2018 tarihinde açılan davada, 10 Kasım 2021 tarihinde, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, raporu düzenleyen Dr. R. B. ile birlikte 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi” diyen avukatlar, sözü edilen dönemde Başak Demirtaş’ın ağır sağlık sorunları yaşadığına dikkat çektiler.

    “Karnındaki bebeğini yitirmesi ve buna bağlı sağlık sorunları nedeniyle 4 Kasım 2015, 12 Kasım 2015, 16 Kasım 2015, 23 Kasım 2015, 25 Kasım 2015, 28 Kasım 2015, 30 Kasım 2015, 7 Aralık 2015 ve 9 Aralık 2015 tarihlerinde hastanede muayene edilmiş ve tedavi görmüş, bu tarihlerin ikisinde de operasyon geçirmiştir.

    Tedavisinin uzun süreceğinin anlaşılması üzerine, yerine bir başka öğretmen görevlendirilmesi ve böylece öğrencilerinin mağdur olmamasının sağlanması için 2015-2016 eğitim öğretim yılının ikinci yarısında, kendi isteğiyle ücretsiz izne ayrılmıştır.

    Başak Demirtaş, sağlık sorunları devam ediyorken 11 Aralık 2015 tarihinde Diyarbakır Kayapınar Aile Sağlık Merkezine giderek muayene olmuş, hakkında beş günlük sağlık raporu düzenlenmiştir. Ancak kendisine verilen ve onun tarafından da görev yaptığı okula sunulan rapor nüshasında, raporun düzenlenme tarihi hatalı bir şekilde, 14 Aralık 2015 olarak yazılmıştır.

    Bu hatanın ortaya çıkması için Aile Sağlık Merkezinin poliklinik kayıt defterinin incelenmesi yeterlidir. Nitekim, mahkeme dosyasında bulunan poliklinik kayıt defterinin fotokopisinde, Başak Demirtaş’ın 11 Aralık 2015 tarihinde muayene olup rapor aldığı sabittir. Bu açık gerçeğin teyit edilmesi için mahkeme, poliklinik defterinin aslının getirilerek incelenmesi yönünde karar vermiş ancak poliklinik kayıt defterinin aslı mahkemeye gönderilmemiştir. Bu yetmezmiş gibi mahkeme de gerçek tarihin yazılı olduğu kayıt defterinin aslını görmeden karar vermiştir.”

    Gerçekler ortadayken Başak Demirtaş’a böyle bir yargılama sonucunda ceza verilmesinin  “açık bir hukuksuzluk, büyük bir haksızlık” olduğunu belirten avukatlar, kararın, Başak Demirtaş’ın gündeme geldiği ve hedef alındığı bugünlerde çıkmasının da tesadüf  olmadığının altını çizerek, “kolektif bir cezalandırma anlayışını içeren anlayışın ürünü” dedi. Avukatlar açıklamada, “Tüm bu duruma rağmen hukuk mücadelemizi sürdüreceğiz. Kararın, Bölge Adliye Mahkemesinde bozulacağı ve adaletin yerini bulacağı yönündeki inancımızı koruyoruz” dedi.

  • Kızları, öldürülmesinin 41. yılında babaları İlhan Erdost’u anlattı!

    Kızları, öldürülmesinin 41. yılında babaları İlhan Erdost’u anlattı!

    7 Kasım… Yayıncı İlhan Erdost’un öldürülmesinin yıldönümü. Öldürülmesinin üzerinden 41 yıl geçti. O, ağabeyi Muzaffer Erdost ile gözaltına alınarak, götürüldüğü Mamak Cezaevi’nde, “yukarıdan gelen özel emir” ile dövülerek öldürüldü. Kardeşi gözlerinin önünde dövülerek öldürülen Muzaffer Erdost da öldüresiye dövülmüştü.

    Kardeşinin adını adına alan, her 7 Kasım’da sahibi oldukları Onur ve Sol Yayınları’nı yüzde 50 indirimle okurlarıyla buluşturan, kardeşinin mezarı başında O’na seslenen Muzaffer İlhan Erdost iki yıldır ‘yok’!.

    Yıllarca amcalarını babalarının yerine koyan, O’nu babaları sayan Alaz ve Türküler Erdost kardeşler, anneleri Gül Erdost ile iki yıldır, amcalarının yokluğunu hissettirmeden, babalarının mezarı başında anma gerçekleştiriyorlar.


    41. yılında İlhan Erdost’un mezarı başında toplandı kızları, eşi, dostları, sevenleri. Gazeteci Işık Kansu, “İnsanlıktan çıkmış can alıcıların bizden kopardığı İlhan Erdost’un bahçesindeyiz” diyerek, saygı duruşu çağrısı yaptı.

    Saygı duruşunun ardından küçük kızı Alaz Erdost konuştu. Alaz, hiç tanımadığı, öldürüldüğünde 2,5 yaşında olduğu babası ile sohbetini yazmıştı. Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Kızının kaleminden İlhan Erdost: Piknik yolunda” başlıklı yazısını okudu Alaz Erdost:

    “Aklım amcamdı, seni çok özledi, yanına geldi. Leylim Ley’i senmişsin gibi söyleyen can dostlarım var. Elimden tutan da kuzen kardeşlerim. Kendini bize bırakmışsın aslında. Bir kokunu getiremedi kimse bana.

    Alaz Erdost hiç tanımadığı babası ile sohbet etti

    HİÇ TANIMADIĞI BABASI İLE SOHBET ETTİ!

    – Babaaaa ne olur Leylim Ley’i aç, baba yaaa ne oluuurrrr…

    – Kızım daha kaç kere dinleyeceksin, sıkılmadın mı?

    – Aç baba hadiii, sesini de aç. Sen de söyle ama. Bağırarak söyle.

    – Tamam bak açıyorum ama bir şartla. Dönüşte arabayı sen kullanacaksın.

    – Nasıl yani, rakı içmeyecek miyim? Olmaz.                                                                       – Bak hiç kabul ediyor mu? Peki peki ben 1 kadeh içerim. Al bakalım şarkını, açtım.

    – Ses lütfeeeennn.

    – Yavrum sana neyi söylemeyi unuttum, hani şikâyette bulunmuşlardı ya senin için, şu karakolda beklettikleri olay. Takipsizlik verildi ona.

    – Zaten biliyordum babacığım, sen orada olursun da bana bir şey yapabilirler mi?

    – Bak bak laflara bak. Gül’üm bu kıza ne yaptık da böyle cümleler kuruyor. Bak her dediğini yaptırıyor bize bu şekilde, farkına bile varmıyoruz.

    – Şair yeğeniyiz herhalde, el aldık.

    – Yok, bence ablandan geçti bu yetenek. Daha küçücüktü, parmağında oynatırdı bizi. Bir bakar bir gülerdi, tüm derdimizi unuturduk. Halan bir kere kızmış Türküler’e, çiğ hamur yiyor diye. “Seni babana şikâyet edeceğim” demiş. Türküler de demiş ki “ Vay benim hamurcu kızım der babam, kızmaz bana”. Hiç kızar mıyım hamurcu kızıma.

    – Peki benim ilk konuşmamı da anlatsana biraz. Ben ablamdan daha geç konuştum, değil mi?

    – Tabii, Türküler daha 1 yaşında değildi konuştuğunda. Sen daha geç konuştun. Çok sessiz bir bebektin Alaz’ım sen. Kocaman gözlerinle bakardın, gülücükler saçardın sadece.

    – Sonradan şımardım herhalde. Barışta şımarttı her istediğimi alarak, beni harçlıklara boğarak. Sahi harçlık demişken üniversite için kitap alacağım. Bana birazcık fazla para verirsin herhalde bu ay?

    – Alaz bak yine canının istediği yere bağladın konuyu kızım. Suya götürüp susuz getirirsin sen insanı.

    – Tamam bu konuyu kapatıp başka bir konuya geçiyorum hemen. Ders seçme dönemi geldi ya baba, hangi dersi bıraksam karar veremiyorum.

    – Alaz, ona bir rahat zamanda bakalım yavrum. Aceleye getirmeyelim.

    – Tamam babişkom ama son bir sorum daha var. Bizimkiler doğum günümde ufak bir kaçamak yapıp bir yerlere gidelim diyorlar. Şöyle 8-10 kişi. İlkbaharın gelişini de kutlamış oluruz hem.

    – Vizelerinize finallerinize bakın, gidin tabii. Gitsinler değil mi Gül’üm sınav falan yoksa?

    – Ya tamam sen gidin dedin işte. Tamam, annem de tamam dedi. Tamam oldu bu iş.

    – O zaman biz önceden pastanı keselim. Bak o yeni doğduğun zamanlar geldi aklıma birden. Ne zor günlerdi. Her gün bir arkadaşımızı, yoldaşımızı yitiriyorduk. Elimiz yüreğimizde geziyorduk. Hatta toprağa vermeye gittiğimizde bile kaybettiklerimizi, ya gözaltına alınıyorduk ya kurşun yiyorduk. Senin adını “Alaz” koyduğumuzda bir ahbabımız dedi ki “Çocuklarınıza bu isimleri vermeyin. Kaybedersek ileride hayatları güç olur. Belli oluyor adlarından solcu oldukları”. Ben de dedim ki “Bu daha başlangıç, oğlumuz olursa eğer, onun adını da “Dağlarca” koyacağız. İsteyen istediğini anlayabilir”.

    – Keşke olsaydı bir de erkek kardeşimiz canikom. Abla, düşünsene ne eziyetler ederdik. Sürekli bakkala onu gönderirdik. “Okula bile gitmiyor diye” ağlatır, eğlenirdik.

    – E iyi ki olmamış o zaman kızım baksana, çocuğu mahvedecekmişsiniz.

    – Olur mu hiç, nasıl severdik. Ama ablamın işi iki kat zor olurdu. İki küçük, şımarık kardeş.

    – Hiç sanmam. Ablan seni o kadar heyecanla bekledi ki. Sen doğmadan, seninle her şeyi paylaşması gerektiğini öğütlemiştik. Bir akşam annenle salonda oturuyoruz, sen içeride beşiğinde uyuyorsun. Ablan koşarak yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanımıza geldi. “Leblebilerimi kardeşimle paylaştım” dedi. Bir fırladım odana, ağzın leblebi dolu. Hemen çıkarttım bir şey olmadan neyse ki.

    – E çocuk haklı, paylaşmış işte. Canım ablam.

    – Bakın şurası, aşağıdaki ağaçlıklar güzel. Alan da geniş. Park edeyim. Mangalı da su kenarında yakarım.

    – Tavlayı attın değil mi bagaja baba?

    – Atmaz mıyım, bir boyunun ölçüsünü almadan döner miyim bu piknikten?

    – Peki sabah biz uyurken ekmek arası da yaptın değil mi, mangal yanana kadar ölürüz açlıktan.

    – Elbette kızım. Ablanınki maydanozlu. İki tane hırka da koydum arabaya. Biri ablana biri sana. Üşümeyin kızım, sırtınıza alın inince.

    – Peki buraya park ettin tamam da nasıl ineceğim ben oraya? Ayağım kayar.

    – Tutarsın elimden, hiçbir şey olmaz.

    Adın yaşıyor

    Bana bir şey olmadı.

    Annem Alaz’ım, yavrum dedi.

    Soğuklarda ablam ısıttı.

    Tatile, pikniğe, okula eniştelerim götürdü.

    Bebekliğimi teyzemden dinledim.

    Başım sıkıştığında kapımda bekleyen dayımdı.

    Bir telefonla koşan hukukçu dostlarım oldu.

    Okumam gereken kitapları, bizi bir dakika bırakmayan arkadaşların düşündü.

    Anneannemle dedem, kızım dedi; peşimizden koştu. Halam en sevdiğim yemekleri yaptı — maydanozsuz.

    Çocuğuna ismini vererek seni onurlandıran yoldaşların oldu. Adın yaşıyor.

    Yazı yazıyorum arada bir, orada “baba” diyebiliyorum, yetmese de.

    Cenazelerimize, anmalarımıza gelip bize güç veren yüz yüze tanışmadığımız canlarımız var.

    Kızdırmaktan zevk aldığımız kardeşlerimiz de doğdu, lokmasını hiç koşulsuz paylaşan da oldu.

    Aklım amcamdı, seni çok özledi, yanına geldi.

    Tavlada boyumun ölçüsünü alan, Leylim Ley’e eşlik eden, Leylim Ley’i senmişsin gibi söyleyen, mangal yakan, rakı kadehimi tokuşturduğum can dostlarım var.

    Düşmeyeyim diye elimden tutan da kuzen kardeşlerim.

    Sen giderken kendini bize bırakmışsın aslında.

    Bir kokunu getiremedi kimse bana.”

    Türküler Erdost babası İlhan Erdost’un mezarı başında konuştu

    41. YILINDA BABASINA SESLENDİ

    Daha sonra söz alan büyük kızı Türküler Erdost da “Babam İlhan Erdost’un Gömütünde” başlıklı, Cumhuriyet Gazetesi’ne yazdığı yazısını okudu:

    “Babamın gömütü başında, onu yitiremeyişimizin 41. yılında, onun zihnimde amcamla özdeşleşen varlığında…

    Bir büyüteç… Kitabevinde, amcamın masasının üzerinde durur. “Gözlüğü varken büyütece ne gerek” sorusunu aklımdan geçirsem de sorumun saçma olma olasılığı, beni amcama sormaktan geri bırakıyor. Gerçi amcam en saçmaladığım anlarda bile yanımda olur, bundan hiç kuşkum yok. Belki biraz da onun en doğrusunu bileceğine dair inancımla bu soruyu belleğimde saklıyorum.

    TUTUNDUKÇA DAYANILIR OLDU

    Bir büyüteç… Babamın öldürümüne tanıklığında amcam bu öldürümün, arka planında yatanların yani büyük resmin net olarak görülmesini sağladı. Kırık kaburga kemiklerinin ve kanayan değerli bir beynin “kalp krizi yalanı”nı yok edişiydi bu. Görevli olmayan bir erin, başka görevler üstlenerek babamın bedenine indirdiği darbelerin ete kemiğe bürünmesiydi. O büyüteç, hem geçmişi görünür kıldı hem bugünü hem de yarını… Amcamın tanıklığı, direnci, bilgisi, deneyimi, öngörüsü ve sosyalizme olan inancı mıydı olanları görünür kılan, yoksa büyütecin kendisi mi, bunu yaşım büyüdükçe daha iyi anladım. Büyüteç aslında kendi başına hiçbir şeydi. Büyüteci nereye tuttuğun önemliydi ve de onu tutan el… Onu tutan el, kreş çıkışında eve giderken elimi tutup, kendi deyişiyle “her gün yinelenen” koca bir yitirişin acısını gizledi benden. İçindeki yangın o kadar büyüktü ki onun büyüklüğü karşısında bir büyüteç bile işlevsiz kalırdı. Eller birbirini tuttukça tutundu o dimdik duruşuyla yaşama da, biraz olsun dayanılır oldu yangı.

    ORGANİZE BİR KÖTÜLÜK

    Büyüteç, kitaplardaki yazıları büyütürken, 36 yaşında öldürülmüş babamı büyütemedi hiç. Büyüteçlere gönül koyacaksam, sanırım bu olur nedeni. Aslında bir insan yaşamında oldukça küçük sayılabilecek bir yaştan başlayarak ölümün büyümekle özdeşleşmediğini çözmüştü zihnim. Yine de hep korktum sevdiklerimin büyüyüp yaşlanmasından ve bir daha onları göremeyecek olmaktan. Babamın kutlayamadığı yaş günlerimizle, kardeşim Alaz’la biz büyüdükçe babamın yaşı aynı kaldı. Yaşı aynı kaldı belki ama biz büyürken onun da içimizdeki yeri büyüdü, özlemi büyüdü, boşluğu büyüdü. Ardından gidenlerin bıraktığı boşluğu da kendisine katıp, büyüteci çerçeveleyen merceği neredeyse kapladı.

    Ah büyüteç, küçük ellerimle taşı aralayıp babamı görmek isteyişimden, “Ama küçük değil mi burası, babam daha büyük değil miydi anne?” sorularımdan ve babamı bir küçük taşın içine sığdıramayışımdan ötürü yoksa seni mi suçlamalı? Bir çocuğun tüm bu sorgulamalarından, elbette bir büyüteç değil, “üstün olan hukukun” bile tanıklıklar olmasa üzerini örteceği koskoca bir kötülük suçlu. İnsan olana yakıştırmak konusunda aklımın sınırlarının -en azından bu yaşıma kadar- yetersiz kaldığı organize bir kötülük…

    UMUT, ACININ DİRENCİNDE

    Masalların tersine, uyuyup uyuyup büyüyemeyen, derin uykudaki bir toplumun belleğini yitirmemesi içindi büyüteç. O büyüteç ki hem dünü görünür kıldı hem bugünü hem de yarını… Sanmayın şimdi masanın üzerinde öylece duran bir büyüteç sözünü ettiğim. O büyüteç bugün Onur Yayınları’nın bir kitabı olarak Anadolu’nun dört bir yanında bir kütüphanede, sosyalizmin alfabesi olarak bir gencin ışıldayan belleğinde, cezaevinde bir tutuklunun duvarlarla sınırlanamayan her biri ayrı renk düşlerinde, Marksizmin klasiklerinden bir kitap olarak bir üniversite öğrencisinin paltosunun cebinde, ezilen halkların acılarının dirence dönüşünde ve umudunda tüm insan kalanların.”

    Eren Aysan babası Behçet Aysan’ın şiirini okudu

    İLHAN ERDOST İÇİN ŞİİRLER OKUNDU

    Madımak Katliamı’nda kaybettiği babası, şair Behçet Aysan’ın kızı, yazar Eren Aysan da babasının “Albümdeki yırtık resim” adlı şiirini okudu.

    68’lilerden Ruhi Koç da söz alarak, “İki kez ağladım. İkisinde de cezaevindeydim. Biri Aynı cezaevinde yattığımız Denizlerin idamı, ikincisi de öldürülmesinin haberini aldığımda  Diyarbakır Cezaevinde olduğum İlhan Erdost” dedi.

    Avukat Irmak Bakır da Şair Ali Ekber Ateş’in Erdost kardeşler için yazdığı şiiri okudu.

    Erdost kardeşler için şiirler okundu

    Ergenekon davasında yargılanmasını hazmedemeyip, intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın ağabeyi Ahmet Tatar da söz alarak, ölümlere dikkat çekti. “40 yıldır ne çok öldürüldük, ne çok dostumuzu toprağa verdik” diyen Tatar, son dönemde medyaya yansıyan devletin işlettiği cinayetleri kastederek, “Bunca acı, işkence, cinayet ortaya dökülüyor, devletin a-li menfaatleri için deniyor. Kimin bu devlet?” diye sordu.

    Gül Erdost Seyhan Erdoğdu’nun şiirini okudu

    Gül Erdost, Seyhan-Vahap Erdoğdu’nun rahatsızlıkları nedeniyle gelemediğini aktararak, Seyhan Erdoğdu’nun İlhan Erdost’un öldürülmesinin ardından yazdığı, “dövülerek öldürülmek/dövüşüp ölmek değil mi” dizeleriyle başlayan şiiri okudu.

    Murat Koçak’ın da Muzaffer İlhan Erdost’un “Havada Kalan Güvencin” adlı kitabında yer alan, İlhan Erdost için yazdığı şiiri okudu.

    Muzaffer İlhan Erdost’un mezarı başında

    Anma etkinliği sona ererken, Alaz Erdost’un, “Babamın selamını alıp, amcama gidiyoruz” sözlerinin ardından, 20 Şubat 2020’de yaşamını kaybeden Muzaffer İlhan Erdost’un mezarı ziyaret edilerek, şiirler okundu, çiçekler bırakıldı.

  • Geçen dönem muhalefetin hiçbir yasa teklifi kabul edilmedi

    Geçen dönem muhalefetin hiçbir yasa teklifi kabul edilmedi

    Mecliste.org tarafından Meclis’in 4. yasama yılına ilişkin yayımlanan raporda, iktidar bloğunun 572, muhalefetin ise 3 bin 76 kanun teklifi sunduğu, ancak muhalefetin hiçbir kanun teklifinin Meclis’te kabul edilmediği aktarıldı.

    2018 yılından beri Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yönetilen Türkiye’de, ülke yönetiminde Meclis’in etkinliğinin azaldığı tartışmaları hala tazeliğini koruyor. Yasama organı olan Meclis’in en önemli görevi yürütmeyi yani iktidarı denetlemek. Ancak yeni sistemle birlikte Meclis’in bu görevini yerine getiremediği raporlarla ortaya konuyor.

    1 Ekim 2021’de başlayacak olan 27. dönem 5. yasama yılı öncesinde mecliste.org, bir önceki yasama yılına ilişkin verileri kamuoyu ile paylaştı. TBMM‘nin resmi web sitesinden alınan verilerin ortaya çıkardığı sonuçlar sayısal olarak sunuldu. Öte yandan raporda çeşitli uzman görüşlerine de yer verildi. Rapora göre, haziran ayı başından itibaren 27. yasama döneminin tamamında iktidar bloğu 572, muhalefet ise 3 bin 76 teklif sunarken, muhalefetin sunduğu hiçbir kanun teklifi Meclis’te kabul edilmedi. İktidar bloğu tarafından sunulan kanun tekliflerinin ise 172’si kabul edilerek kanunlaştı.

    PARİS İKLİM ANLAŞMASI MECLİS’E SUNULACAK

    Türkiye’nin dört bir yanında çıkan orman yangınları ve Karadeniz’de yaşanan sel felaketi sırasında, muhalefet bloğu Meclis’i olağanüstü toplanmaya çağırmış ancak iktidar bloğu tarafından karşılık bulamamıştı. Dolayısıyla “Meclis’in etkinliği” konusundaki tartışmalar, yeni dönemde de tazeliğini koruyacağa benziyor.

    Pandeminin etkisi ile kendisini daha derinden hissettiren ekonomik kriz, okulların yüz yüze eğitime geçmesi, pandemi ile mücadelede ve aşılama konusunda gelinen nokta, tüm bunlarla birlikte erken seçim çağrıları Meclis’in yeni yasama yılındaki tartışma başlıklarını oluşturacak gibi. Öte yandan muhalefetin uzun süredir karşılık bulamayan çağrısı, Paris İklim Anlaşması’nın onaylanması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile yeni yasama yılında Meclis’in onayına sunulacak.

    MUHALEFET 3 BİN 76 TEKLİF SUNDU AMA… 

    1 Ekim 2021’de başlayacak olan 27. dönem 5. yasama yılı öncesinde mecliste.org, bir önceki yasama yılına ilişkin verileri kamuoyu ile paylaştı. TBMM’nin resmi web sitesinden alınan verilerin ortaya çıkardığı sonuçlar sayısal olarak sunuldu. Rapora göre, haziran ayı başından itibaren 27. Yasama döneminin tamamında iktidar bloğu 572, muhalefet ise 3 bin 76 teklif sundu; ancak hiçbir teklif kabul edilmedi. İktidar bloğu tarafından sunulan kanun tekliflerinin ise 172’si kabul edilerek kanunlaştı.


    ‘MECLİS ANAYASA’YI DELDİ’

    Mecliste.org danışma grubu üyelerinden yasama uzmanı Doç. Dr. Fahri Bakırcı, raporda, yeni sistemle birlikte Meclis’e “kanun tasarısı” sunma uygulamasının kaldırılmış olmasına karşın bu uygulamanın dolaylı yoldan sürdürüldüğünü aktardı:

    “Anayasa kuralları aşılarak dolaylı yoldan eski uygulama sürdürülmüştür. Yürütme organı tarafından hazırlanan kanun teklifleri, yürütmeye destek veren çoğunluk partilerine mensup milletvekilleri tarafından Başkanlığa sunulmuştur. Dolayısıyla bu kanun teklifleri ‘teklif’ adını taşımalarına rağmen, özleri yönünden tasarı niteliğindedir ve Anayasa tarafından yasaklanmasına rağmen kanun tasarısı uygulaması dolaylı yoldan sürdürülmektedir. Bu yüzden de istatistiklerde yer alan ‘teklif’ sayıları tümüyle yanıltıcıdır; TBMM fiili olarak özü kanun teklifi olan hiçbir metni görüşmemekte; sadece yürütme tarafından sunulduktan sonra kanun tekliflerine dönüştürülen ama özü itibariyle kanun tasarısı olan metinleri görüşmektedir.”

    GENEL KURULA EN ÇOK DIŞİŞLERİ KOMİSYONU’NDAN RAPOR GİTTİ

    Raporda esas komisyonlara gelen kanun önerilerinden, bu dönem 44 tanesinin rapor olarak yayımlandığı ve Uluslararası anlaşmalar üzerine 20 adet raporuyla genel kurula en çok rapor havale eden komisyonun, 22 adet raporla Dışişleri Komisyonu olarak gözlemlendiği vurgulanıyor. Raporda konuyla ilgili şunlara değiniliyor:

    • Plan ve Bütçe; Adalet; Sanayi, Ticaret, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu; Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonları da sırasıyla en aktif esas komisyonlar arasında.
    • Genel Kurula havale edilen komisyon raporlarının 32 tanesi kanunlaştı, 12 adet rapor da bir sonraki dönem görüşülmek üzere gündemde bekliyor. 2. dönem 94 ve 3. dönem 110 adet komisyonlarda raporlaşan kanun önerilerinin yanı sıra bu sayı oldukça düşük kalıyor.
    • Anayasada tanımlanmış başka bir konu ise yasamanın dokunulmazlığı. 83. Maddede açıkça “Meclis üyelerinin meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Meclis’te ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclis tarafından başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar” ifadelerine yer verilir. Oysa ki bu yasama yılında Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında, sosyal medya hesabından paylaştığı bir haber nedeniyle “terör propagandası yapmak” suçlamasıyla dava açılmış ve 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

    Öte yandan komisyonda bekleyen 651 kanun teklifinin büyük bir çoğunluğu muhalefet partilerinin verdiği tekliflerden oluşuyor.

    ‘MECLİS SORUŞTURMASI NEREDEYSE OLANAKSIZ’

    Rapora göre bu yasama yılı boyunca milletvekilleri tarafından yönlendirilen toplam yazılı soru önergesi sayısı 14 bin 223. Ancak bu yazılı soru önergelerinin yalnızca bin 244’ü zamanında cevaplanmış, 5 bin 367 tanesi ise süresi geçtikten sonra cevaplanmış. Cevaplanmayan soru önergesi sayısı ise 6 bin 239. Bakırcı, meclis soruşturması yapmanın artık olanaksıza yakın olduğunu şu sözlerle dile getirdi:

    “TBMM’de, Anayasa’da 2017 yılında yapılan değişiklikler gereği Meclis soruşturmasının işletilmesi artık olanaksıza yakındır: Meclis soruşturması açılması için 301, soruşturma komisyonu kurmak için 360, Yüce Divana sevk kararı verebilmek için 400 milletvekilinin oyuna gerek vardır. 400 oy aynı zamanda Anayasayı referanduma gitmeden değiştirme çoğunluğudur ve bulunması çok zordur. Bu durumda yeni sistemde geriye sadece Meclis araştırması ve genel görüşme mekanizmaları kalmıştır.”

    TOPLUMUN TAMAMINI İLGİLENDİREN ÇALIŞMALAR SININLI ALANDA TARTIŞILIYOR

    Turizm Teşvik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin, Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmesinin ardından, 14 Temmuz’da çalışmalarına 1 Ekim’e kadar ara veren Meclis’in 5. yasama yılına ilişkin olası ilk faaliyetleri şimdiden kamuoyunun gündemini meşgul ediyor.

    Söz konusu raporun sonuç bölümünde, Meclis’in bir önceki yasama yılına ilişkin genel bir özet sunulduktan sonra şu değerlendirmeye yer veriliyor:

    “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden sonra yasamanın etkinliğine, Meclis’te katılımcılık ve müzakere süreçlerinin yeterli ölçüde işlenemediğine dair yapılan araştırmalar ve bu konudaki kamuoyu tartışmaları sürüyor. Bu rapora konu olmuş, 4. yılına ilişkin somut veriler de, Meclis’in denetim ve yasama araçlarını sürdürülebilir bir biçimde kullanamadığını ve oldukça dar çerçeveye sıkışmış siyasi tartışmalar içerisinde toplumun tamamını ilgilendiren düzenlemelerin kanunlaştığını göstermektedir.”

  • ‘Sokaktaki çocukları kimse görmüyor’ 

    ‘Sokaktaki çocukları kimse görmüyor’ 

    Bir zamanlar sevgisizlik ve şiddet nedeniyle küçük yaşta sokakla tanışmak zorunda kalmış genç bir insan. Yeri gelmiş karnını doyurmak için çöpten yemek artıkları toplamış, marketten meyve çalmış, yeri gelmiş okula gitmek istemesine rağmen, ustabaşıdan dayak yediği bir atölyede üç beş kuruş için çalışmaya zorlanmış ve yeri gelmiş suça bulaşmış, hapse girmiş… Sokaktaki hayatın çok kötü ve zor olduğuna vurgu yapan F. “Hiçbir çocuğun böyle bir hayat yaşamasını istemem. Çöp toplayan çocukları gördükçe içim sızlıyor. Kimse görmüyor onları. Sokaktaki çocukları kimse görmüyor” diyor.

    F.’ye röportaj talebimi ilk ilettiğimde çok da sıcak bakmamıştı. Ama daha sonra kabul etti. Çünkü bu röportajın sadece kendi sesi değil, sokakta yaşayan, çalışan, şiddete uğrayan, travma mağduru tüm çocukların sesi olacağı umuduyla konuşmaya karar verdi. Bana da bu sesi duyurmak kaldı… Sokakta Yaşayan ve Çalışan Çocuklar Merkezi (SOYAÇ) ile yolunun kesişmesinin, hayatındaki dönüm noktası olduğunu belirten F. “İlgili kurum ve kuruluşlar, gücü yeten herkes sokaktaki çocuklara ve suça itilmiş çocuklara yardım etsin ki bu haksızlık, bu eşitsizlik sona ersin” diyor.

    F.’nin tüm içtenliğiyle anlattığı uzun hikâyesinin ilk bölümünü okumaya davet ediyorum herkesi…  

     Elif Şahin Hamidi (elif.sahin@gmail.com)

    Birlemiş Milletler 2020 yılı verilerine göre dünya üzerinde 150 milyon çocuk ya tamamıyla sokakta yaşıyor ya da ömrünün büyük bölümü sokaklarda geçiyor. Bugün Türkiye’de ne kadar çocuğun sokakta yaşadığına dairse net bir veri yok. Resmi ve resmi olmayan kaynakların yaptığı açıklamalar birbirini tutmuyor, hatta birbirinden oldukça farklı. Ancak net verilerin olmaması sokakta yaşayan, çalışan ve suça itilen çocukların varlığını yok kılmıyor. Köprü altlarını, duvar diplerini, parkları, gecenin karanlığını mesken tutan bu çocuklar ne yazık ki var. Ne ki onları görmek, onların sesini duymak ve duyurmak isteyen pek yok gibi.

    Çocukları sokağa iten sebepleri ise hepimiz çok iyi biliyoruz: sevgisizliğin ve şiddetin hüküm sürdüğü, şiddetin etkisiyle çatırdayan ve dağılan aile ortamları, yoksulluk ve günlerdir tek bir lokma girmemiş midelerden gelen gurultular, bir türlü sonu gelmeyen kanlı savaşlar, savaşların yol açtığı evsizlik, göçmenlik, yersiz yurtsuzluk ve elbette yine yoksulluk… Örneğin 15 Ağustos’ta Taliban’ın başkent Kabil’i de ele geçirmesinin ardından Afganistan’da yaşananlara bakınca ve bundan sonra yaşanacakları düşününce, gerek orada kalan gerekse bir şekilde askerlerin eline tutuşturularak ülkeden çıkması sağlanan çocukların akıbetinin belirsizliği bile endişelendiriyor insanı. Türkiye’de sokakta yaşayan ve çalışan göçmen çocukların dramı da ayrıca bir yara olarak kabuk bağlıyor bir köşede. Bir gün tekrar kanamak üzere…

    Şimdilik göçmen çocukların değil, F.’nin sokaktaki hikâyesine kulak vereceğiz. Bugün 24 yaşında olan F. de bir zamanlar sevgisizlik ve şiddet nedeniyle küçük yaşta sokakla tanışmak zorunda kalmış biri. Yeri gelmiş karnını doyurmak için çöpten yemek artıkları toplamış, marketten meyve çalmış, yeri gelmiş okula gitmek istemesine rağmen, ustabaşıdan dayak yediği bir atölyede üç beş kuruş için çalışmaya zorlanmış ve yeri gelmiş suça bulaşmış, hapse girmiş bir genç insan. F. “Cezaevine girmeden önce çok daha kolay iş bulabiliyordum. Ama bir sabıka kaydınız oluştuktan sonra iş bulmanız da, barınacak bir ev bulmanız da neredeyse imkânsız hale geliyor. Bir zamanlar yanlış bir şeyler yapmış olsak da bizim de temel hakları olan bir insan olduğumuzun unutulmaması gerek, diye düşünüyorum” diyor. Sokaktaki hayatın çok kötü ve zor olduğuna vurgu yapan F. “Hiçbir çocuğun böyle bir hayat yaşamasını istemem. Çöp toplayan çocukları gördükçe içim sızlıyor. Kimse görmüyor onları. Sokaktaki çocukları kimse görmüyor” diyor.

    AİLESİZ VE EVSİZ KALMAK, SEVGİSİZ BÜYÜMEK

    Henüz altı yaşındayken hayatı alt üst olmaya başlayan F. bugün 24 yaşında ve işsiz. Çünkü geçmişi bir gölge gibi hep peşinde. Kendi çabasıyla ortaokulu dışarıdan bitirmiş ve açık liseye devam ediyor şu an. F. henüz altı yaşındayken ailesi dağılmış. O günleri şöyle anlatıyor: “Henüz annemle babam resmi olarak boşanmış değildi, fakat ayrı hayatlar sürüyorlardı. Birlikte oldukları dönemlerde de çoğu zaman açlıkla boğuşuyorlardı ve annem, babamdan şiddet görüyordu. Babam bize herhangi bir şiddet uygulamasa da anneme şiddet uyguluyordu. Geçimsizlik ve şiddet nedeniyle annem dayanamamış ve ayrı yaşamaya karar vermişlerdi. O zaman ben altı yaşındaydım, kardeşimse henüz üç… Babam kardeşimi ve beni bir şekilde zorbalıkla annemden kaçırdı. Ardından neredeyse içinde hiçbir eşya olmayan bir eve girdik. Babam gündüz işe gidiyordu ve biz küçük olduğumuz için yalnız kaldığımızda ağlıyorduk. Bir gün çok korktuğumuz için kardeşimle birlikte yine ağlamaya başladık. Ağlama sesimizi duyan komşular polise haber vermişler. Bizi evden nasıl çıkardıklarını hatırlamıyorum. Bunun üzerine babam, her ay belli bir ücret karşılığında bir arkadaşından bize bakmasını istedi. Birkaç ay sonra hiçbir ücret ödenmediği için bizi valiliğe götürdüler. Onların da durumu iyi değildi çünkü. Valilikte birkaç saat geçirdikten sonra bir polis memuru eşliğinde başka bir şehirdeki yetiştirme yurduna yerleştirildim. Kardeşim ise küçükler için uygun görülen bir başka yurda nakledildi. İki yıla yakın bir süre ayrı yurtlarda kaldık. Kardeşi olanlar altı ayda bir kardeşinin yanında bir gün vakit geçirebiliyordu. Altı ay sonra kardeşimi görebildim.”

    ‘ÇOCUKLAR AKRAN ZORBALIĞINA KARŞI SAVUNMASIZ’

    Ancak yurtta da şiddetten kaçış yok. Çünkü orada da akran zorbalığı hüküm sürüyor. Küçük bir çocuk için yurtların da iyi bir ortam olmadığını söylüyor F.: “Şartlar çok zor olduğu için küçük yaştaki çocuklar için yurt hayatı da zorlu olabiliyor. Çünkü yaşça büyük olan çocuklar, küçükleri eziyor, onlara zorbalık yapıyor. Bunu hocaların yaptırdığını da biliyorduk, kendileri müdahale edemedikleri için otoriteyi sağlaması için çocuklardan en büyük olana sorumluluk verirlerdi. Şiddet içinde yetişmiş birine yetki verirseniz, şiddet ve zorbalıkla müdahale eder diğerlerine. En ufak bir şey olduğunda küçük yaştakilere ya tokat atarlardı, ya karnına yumruk atarlardı. Ergenlik çağında olanlar yine de bir şekilde karşı çıkabiliyordu, ama ben küçük olduğum için karşı çıkamıyordum. Yurtta kaldığım dönemde klostrofobik oldum. Büyük çocuklar, küçüklere olmadık şakalar yapıyordu. Üstleri minderle kaplı tahta koltuklar vardı ve üst kısmı açılıyordu, bir kutu gibi oluyordu. Beni o koltuğun açılan kısmına soktular ve üzerine oturup on beş dakika içeride tuttular. Bugün hâlâ dar ve kapalı alanlara giremiyorum, nefes darlığı yaşıyorum. Ne yazık ki yurtlarda, küçük çocuklar akran zorbalığına karşı savunmasız.”

    ‘YURTLARDA ÇOCUKLARA İNSANCA MUAMELE EDİLMİYOR’

    Yetiştirme yurdunda kalmış olmak, çocukların okul ve daha iş hayatını etkileyen kara bir leke gibi adeta. F. yurtlara yerleştirilen çocuklara sahip çıkılmadığını belirtiyor: “Yurtta kalıyor olmak okulda hor görülmemize neden oluyor. Yurtta kalmış ve yurtta büyümüş çocuklar, gün geliyor sırf bu sebeple işe de alınmıyor. Devlet çocukları yurtlara yerleştiriyor ama yeterince sahip çıkmıyor. Yurttan çıktıktan sonra da devlet çocuklara yardımcı olmalı. Ben yurttan çıktıktan sonra birçok arkadaşımı kaybettim uyuşturucudan. Arkadaşlarımın çoğu toprağın altında şu an, çoğu da cezaevinde.  On sekiz yaşına geldiğinizde devlet ‘ben yapacağımı yaptım, artık gidebilirsin’ diyor. Üniversitede okuyorsan yardımcı oluyor, ama okumuyorsan git diyor. Devletin ve sivil toplum örgütlerinin sokak çocuklarına yardımları oluyor, ama kimseyi gerçek anlamda gördüklerini düşünmüyorum. Çocuklar ikinci planda, üçüncü planda. Üstelik yurtlarda da çocuklara insanca muamele edilmiyor.”

    ÜVEY BABA VE ŞİDDET

    Derken bir gün annesi çıkageliyor F.’nin. Üstelik yanında bir adamla birlikte: “Annem bizi buldu bir tesadüf eseri. Yanında başka biri vardı, yani yeni eşi. Bu adamın resmi nikâhlı bir başka eşi de vardı ve annem onun imam nikâhlı eşiydi. Kardeşimi ve beni alıp daha önce beraber yaşadığımız şehre götürdüler. En başından beri sevmedim bu adamı, kanım ısınmadı. Annem evde yokken o adamın yanında kendimizi tedirgin hissediyorduk. Anneme de bize de şiddet uyguladığı zamanlar oluyordu.”

    Foto: Serkan Turaç

    ÇOCUK İŞÇİ OLMAK VE USTABAŞINDAN DAYAK YEMEK

    Üvey baba, F.’yi ve kardeşini bir süre okula gönderiyor. Üstelik dersleri de fena değil F.’nin. Ama okul hayatları kısa sürüyor. Şöyle anlatıyor F.: “Bir süre sonra okutmayıp çalıştırmak istedi. Ben çalışmak istemiyordum ama üvey babamın baskısıyla PVC doğrama atölyesinde işe girdim. On yaşındaydım henüz. Oradaki ustabaşı beni çok dövüyordu. Örneğin işi biraz geç bitirsem ya da vidaları karıştırsam dövmek için bahanesi oluyordu. Sudan sebeplerle dövüyordu beni. Bir keresinde feci bir şekilde dövdü ve eve gidip ‘ben artık oraya gitmeyeceğim’ dedim, üvey babamla kavga ettim. Bunun üzerine üvey babam beni oradan alıp başka bir atölyeye verdi. Bir pazar günü bir inşaatta alüminyum doğrama takılacaktı pencerelere. Ustabaşı bir malzemenin eksik olduğunu söyledi ve dükkânın anahtarlarını verdi ve gidip almamı istedi o malzemeyi. Dükkânın da camı kırıktı. Sadece kepenk vardı ve onun da kilidi yoktu. Dükkânı ben açıp kapatıyordum. Ama o yaşıma kadar inanın çalmanın ne demek olduğunu bilmiyordum. “Şuraya cam taktırmıyorsanız bari kepenge bir kilit taktırın” demek bile hiç aklıma gelmezdi. Ben gidip malzemeyi aldım, ama henüz küçük olduğum için ve dolayısıyla yolları bilemediğim için kayboldum. Sonra polislere denk geldim ve onlar beni eve götürdü. Ertesi gün işe gittiğimde dükkândan bilgisayar çalındığını söylediler ve benim üzerime attılar. Hatta beni aşağıya, bodruma alıp dövdüler. 2008 yılıydı sanırım. Sonra üvey babam geldi ve ‘doğruyu söyle, sen mi aldın?’ dedi. ‘Hayır, yemin ederim ben almadım’ dedikten sonra, elindeki delgeçi bana fırlattı ve burnum kırıldı. Ben de elimi yüzümü yıkayacağım deyip oradan kaçtım ve eve de dönmedim.”

    Devamı yarın…

  • ‘Bir durgun sudayız, konuşsak da kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.’

    ‘Bir durgun sudayız, konuşsak da kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.’

    “Bir durgun sudayız, konuşsak da

    kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.”

    Şükrü Erbaş

  • Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç idam gecesini anlattı

    Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç idam gecesini anlattı

    Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de tutuklu bulundukları Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildiler. İdama tanıklık eden avukatları Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan, not almalarına bile izin verilmediği, üzerlerinde kağıt, kalem bırakılmadığı için ezberledikleri son sözlerini kağıda döktüler. Darbeciler, idam infaz tutanağında “yasadışı” olduğu gerekçesiyle son sözlere yer vermediler. O sözler ancak avukatları aracılığıyla bugünlere gelebildi.

    ‘BİR GECEDE SAÇLARI AĞARDI’

    Sitemiz editörü, Gazeteci Sultan Özer, Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu sayfasında konuyu gündeme getirerek, idam gecesini ve Denizlerin bugüne yansıyan mücadelesini konuştu:

    O günlere tanıklık eden, o sözleri daktilo ile kağıda aktaran ise Serpil Çelenk Güvenç idi. Güvenç o geceyi, gözleri dolarak, duygulanarak anlattı: “5 Mayıs gecesi, kapı çalındı, Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan izin alınmıştı, Denizlerin de ‘idamımızda bulunsunlar’ dediği için babamı aldılar. Sabaha kadar bekledik, Sabaha karşı kapı çalındı, babam ve Mükerrem geldi. Babamın gözlerinin altı simsiyah, yemyeşil. Saçları ağarmış. Hala hatırladığım, Mükerrem kocaman adımlarla salonu geçti, balkona çıktı kapıyı kapattı. Ağlıyor, ama nasıl ağlıyor.

    Babam, onun zamanı değil, gel dedi. Daktiloya kağıt takmamı istedi, önceden kararlaştırdıkları gibi ezberledikleri sözleri yazdırdılar.

    İş bitti, babam yatak odasına gitti, kapıyı kapattı, Mükerrem de tekrar balkona gitti, ağlıyorlar…”

    YANYANA BİLE GÖMÜLMELERİNE İZİN VERİLMEDİ

    Denizlerin idamının ardından cenazeler Karşıyaka Mezarlığı’nda, üçer mezar ara ile defnedildi. Oysa Deniz Gezmiş’in, İstanbul’da katledilen Taylan Özgür’ün yanında toprağa verilmeleri vasiyeti vardı. O tutulmadığı gibi, babaların tüm ısrarına rağmen üç gencin yanyana bile definlerine izin verilmedi.

    Serpil Çelenk Güvenç, “Ne kadar çok kaybımız olmuş, ne kadar çok insanımız ölmüş” dediği o döneme dikkat çekerek, “egemen sınıfların sömürü düzenini daha fazla sürdürmek, insanların yoksulluğu üzerinden zenginliklerini daha da artırmak için insanları öldürdüklerine” dikkat çekti.

    ‘ÜLKENİN GELECEĞİNİ İDAM ETTİLER’

    Çelenk’in “Kendilerine çektirdikleri yetmedi, ana babalarına, kardeşlerine de çektirdiler” sözlerini, siyasetçi, sanatçı Berhan Şimşek, “Sadece anne babalarına da değil, geleceğine çektirdiler, bu ülkenin geleceğini idam etti, katlettiler” diye devam ettirdi.

    Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Yanke Go Home diyerek Dolmabahçe’de denize döktükleri Amerikan askerleri için o dönem iktidarları tarafından genelevlerin duvarlarının bile beyaza boyatılıp, Amerikan askerlerine hazır edildiğini anlattı.

    TBMM Başkanlığı yapan İsmail Kahraman’ın da Amerikan askerlerini destekleyenler arasında yer aldığına dikkat çeken Şimşek, darbeyi ve Denizlerin idamını “Amerika 6. Filo’nun intikamını aldı” diye yorumladı.

    Şimşek hem Amerika’nın hem de yerli işbirlikçilerin intikam aldığını söyledi.

    ‘BU TOPRAKLARDA KAN DAVASI GÜDÜLDÜ’

    Bu topraklarla 50 bine yakın Alevi’nin Yavuz Sultan Selim -Şah İsmail savaşı sonrası katledildiğini, kan davasının bununla bitmediğini, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamının ardından Deniz’lerin idamının “üçe karşı üç” diye onaylandığını söyledi. Bütün bu gelişmelerin, müdahalelerin Türkiye’nin 60’lı yıllardan sonra nasıl yönetileceğinin de göstergesi olduğunu dile getirdi.

    Ahmet Telli

    Foto::Mehmet Özer

    ‘TÜRKİYE 68 HAREKETİ GENÇLİK HAREKETİ YARATTI’

    Devrimci 78’liler Federasyonu Başkanı, Şair, Yazar Ahmet Telli de Türkiye’de ve Avrupa’da 68 hareketine dikkat çekerek, Türkiye’deki 68 hareketinin sönümlenmediğini, devam eden bir gençlik hareketi yarattığını anlattı. Telli, Kızıldere’de katledilen Mahir Çayan ve arkadaşlarının Deniz Gezmişleri idamdan kurtarabilmek için yola çıkmalarına atıfla, Türkiye 68 gençliğinin, birbiri için ölümü göze alabilme kültürü yarattığını da dile getirdi.

    Ahmet Telli’nin Denizler için şiirler okuduğu yayında duygusal anlar da yaşandı, bu anlar izleyiciler tarafından mesajlarla da dile getirildi.