Doç. Dr. Tezcan Durna: Ben devletin değil, toplumun akademisyeniyim; sadakatim hakikate, devlete değil

Türkiye tarihinde bir ilk olarak Ankara Üniversitesi’nde profesöründen araştırma görevlisine kadar her kadrodan 100’e yakın akademisyen üniversiteden ihraç edildi. Akademisyenlerin yaklaşık 5 yıldır sürdürdükleri hukuk mücadelesinin ardından yerel mahkemelerin beraat kararı vermesine ve AYM’nin Barış Bildirisi’nin “ifade özgürlüğü” kapsamında olduğu kararına rağmen, OHAL Komisyonu, akademisyenlerin başvurularına ret kararları vermeye devam ediyor.

Doç. Dr. Tezcan Durna, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden (İLEF) 6 Ocak 2017’de 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. OHAL Komisyonu’nun ret kararında “devlete sadakat göstermedikleri” vurgusu yapıldığını aktaran Durna, “Benim devletim herhangi birine hukuksuzluk yapıyorsa ben orada devletin yanında değil, hukuksuzluk yapılan kişi ya da kurumun yanında yer alırım, herkesin böyle olması lazım. Devlet hukuksuzluk yapıyorsa sen devlete sadakat göstermezsin, devleti eleştirirsin ve devletin yaptığı yanlışa işaret edersin. Bizim yaptığımız da buydu” diyor.

Devletin değil, toplumun akademisyeni olduğunu söyleyen Durna, “Benim devlete sadakatim yok, hakikate sadakatim var, bu toplumun selametine, iyiliğine sadakatim var” ifadelerini kullanıyor.

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda ziyaret ettiğimiz Durna, ihraç sürecini, sonrasında yaşadıklarını ve üniversitelerin şu anki durumunu Medyaport’a anlattı…

-İhraç sürecinde neler yaşandı?

Güneydoğu’da haksız ve kirli bir savaş söz konusu. Yıllardır süren kirli savaş, yeni bir boyuta ulaşmıştı ve sivillere karşı devletin orantısız güç kullanması, hukuksuz bir şiddetin sürmesi nedeniyle buna son verilmesi gerektiğine dair devleti hukuka davet eden bir çağrıydı Barış Bildirisi. Biz mağduriyete uğrayan insanların mağduriyetlerine dikkat çekmek isterken mağdur edildik. İmza vermemizin ardından üniversite içinde başlayan soruşturma sonuçlanmadan 15 Temmuz’da darbe girişimi oldu. Darbe girişimi hükümetin ve hükümetle işbirliği içerisinde olan ve aynı zihniyetteki üniversite rektörü ve senatosunun da -tıpkı hükümetin muhalifleri susturmak için darbe girişimini bahane etmesi gibi- bahanesi oldu. OHAL Komisyonu’nun ret kararında da belirtildiği gibi, üniversite başlatmış olduğu disiplin soruşturmasına bizi meslekten uzaklaştırma şeklinde ceza kesmiş ve bu taleple YÖK’e göndermiş, YÖK de bu talebi darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lara adımızı ekleyerek meseleyi halletmiş.

‘PKK BENİM MUHATABIM DEĞİL, BEN PKK’NIN YURTTAŞI DEĞİLİM’

Burada dikkatimi çeken şey şu, barış imzacısı olması nedeniyle ihraç edilmeyen akademisyenler de var. Ankara Üniversitesi sektirmeden hepimizi ihraç etti. Sadece 2-3 kişi kaldı, işbirliği yaparak imzalarını geri çektikleri için. Hatta onlar da atılmışlardı, imzalarını çekmeleriyle bir sonraki KHK ile iade edildiler. ODTÜ’dekilerin hiçbiri ihraç edilmedi mesela, Boğaziçi Üniversitesi’nde, Hacettepe’de ihraç olmadı. Onlar da ihraç edilseydi diye söylemiyorum; hiçbirimiz ihraç edilmemeliydik, suçsa herkese uygulanmalı demek istiyorum. Bunun da altını çizmek gerekiyordu ama bir yandan ortamın toz dumanından dolayı bir yandan da oralarda çalışmaya devam eden meslektaşlarımızı hedef gösterme kaygısı güderek -ki hedef gösterme değil aslında ama- bunun altını çizmedik. Ama çizmek gerekiyor, OHAL Komisyonu’na itiraz ederken de bunlar dile getirilmeli. Bazı arkadaşlarımızın ret kararlarında haklarında daha önceden açılmış soruşturmalar var; protestocu öğrencilere yardım etmek, o yüzden gözaltına alınmak gibi şeyler var. Onlar da aklanmışlar ama bu soruşturmalar bahane edilmiş. Benim ret kararımda sadece imza dilekçesine bir atıf var. O atıfta da “Devlet orada teröristlerle mücadele ediyor, siz devletin mücadele azmini kırmak için PKK’ya destek veriyorsunuz” gibi bir şey var. Halbuki benim başından beri söylediğim şey şu; PKK benim muhatabım değil, ben PKK’nın yurttaşı değilim. Ben bu devletin yurttaşıyım ve devletimi uyarmakla sorumluyum. PKK’ya da tabi ki eleştiri yaparım, yapmışlığım vardır sıklıkla. Ama sivil yurttaşlara karşı hukuksuzluğu devlet yapıyorsa devleti yasal sınırlar içine davet etmek durumundayım yurttaş olarak. Kararda “devlete sadakat” diye bir vurgu da var. Sadakatin ucu o kadar açık ki… Devlet kim şu anda, Cumhurbaşkanı mı? Yaşadığımız şeye ben artık mağduriyet de demek istemiyorum, açıkça bir hukuksuzluk.

‘YAKININDAKİ İNSANLARIN SANA YAPILAN HAKSIZLIĞA SUSMASI İNSANI ÜZÜYOR’

-İhracın ardından hayatınızda neler değişti?

İhracın ardından yaklaşık 1,5 yıl işsizdim. Eşim de Ankara dışında bir devlet üniversitesinde çalışıyordu. İlk zamanlar endişe duyduk, eşim de hedef tahtasına oturtulur mu diye. Hatta ben o sırada birçok yerde konuşuyordum, mümkün oldukça eşimle aynı kareye girmemeye çalıştım. Hatta bu nedenle eşim kendini dışlanmış da hissetti. Benim kaygım, taşrada bu süreci yaşamanın daha zor, ağır olmasıydı, orada baskıya uğramasından endişe ettim. Tabi o süreçte ikimizin de psikolojisi ağır etkilendi. Anneme haber verirken çok zorlandım mesela. Hatta 4-5 gün haber vermedim. Uzaktaydı çünkü, üzülmesini istemedim. Haberlerde ihraçlar olduğunu duymuş. Beni arayıp “Sende de böyle bir şey var mı?” diye sordu. Ben de artık saklamanın anlamsız olacağı için söyledim, “İhraç edildim, şu an işsizim ama üzülme” dedim. Annem de “O kadar yıllık emeğin heba mı oldu şimdi?” dedi. Ben de “Heba olmaz, merak etme, hak yerini mutlaka bulacak, biz haklıyız. Ben senin utanacağın değil gurur duyacağın bir eylem nedeniyle ihraç edildim, bunu bil yeter” dedim.

Devlet tarafından tanımlanmış terör örgütleriyle iltisaklı olduğunuz gerekçesiyle ihraç ediliyorsunuz. Dolayısıyla bilmeyen, olayın uzağında olan, devlete daha yakın hisseden, “Devlet ne yaparsa doğrudur” diye bilen sıradan yurttaş için yanında durulmaması gereken biri olarak algılanıyorsunuz. Hatta o yaz kendi köyümüzde sosyal medya üzerine bir saha çalışması yapmak istedik. Bazıları görüşmeyi istemediler. Açıkça görüşmek istemediklerini söylemediler ama “Acil işim çıktı” diyor, buluşacağımız yere gelmiyor, anlıyorsun. İsimler zaten etik gereği gizli tutulacak ama ona rağmen insanlar korkuyor. Bu korkuyu bir yandan anlıyorsun ama bir yandan da anlayamıyorsun. Yakınındaki insanlar sana yapılan haksızlığa, kendi varlığı için korkuyu gerekçe göstererek susuyorsa, görmezden geliyorsa insan en hafif tabirle üzülüyor.

Ama tabi ben etrafımda duyduğum, dinlediğim Mehmet Fatih Tıraş başta olmak üzere, pek çok insanın yaşadığı dışlanma, ötekileştirme gibi mağduriyeti minimum yaşadım, diyebilirim.

‘YAŞADIĞIMIZ MAĞDURİYET, GERÇEK POTANSİYELİMİN ORTAYA ÇIKMASINA YOL AÇTI’

-Şu an neler yapıyorsunuz, çalışmalarınızı nasıl, nerede sürdürüyorsunuz?

2018’in Şubat ayında Özge Mumcu, Uğur Mumcu Araştırma Gazetecilik Vakfı’nın yayın kurulunu oluşturduklarını söyledi, beni de davet etti. Memnuniyetle kabul ettim ve Vakfın yayın kuruluna dahil oldum. Medya ve gazetecilik dizisi başlatabilirim dedim ve başlattım da. 2018’den beri 10 kitap çıkardık, yakında 11 ve 12. kitapları çıkaracağız. 2018’in Temmuz ayında da Vakfın genel yayın yönetmeni işten ayrılıyordu. Özge, yayın kurulu üyeliğinin yanı sıra genel yayın yönetmenliğini de üstlenip üstlenmeyeceğimi sordu, ben de seve seve kabul ettim. O sıralar pek çok kurum da ihraç edilen akademisyenleri istihdam etme konusunda çekinceli davranıyordu. Hatta SGK’nın işe alacak kurumlara uyarıda bulunduğunu duyuyorduk. Vakfın bu konuda hiçbir tereddüdü olmadı. Bunun için vakıf yöneticilerine ayrıca teşekkür borçluyum.

Aynı zamanda koordinatör yardımcısı olduğum Avrupa Birliği projesi kapsamında dersler verdim, nefret söylemi raporları yayımladık. Ben ihraç edildiğimden beri derleyen ya da editörlerinden biri olduğum en az 4 kitap çıkardım. Gazeteciler İçin Etik Sözlüğü hazırladık. Medyaport’a raporlar yazdım. Diğer yazılan raporların editörlüğünü yaptım. 4-5 bilimsel makale yazdım. Eşimle birlikte pek çok ortak çalışma yaptık. Onun dışında yine Medyaport’a haftada bir yazı yazıyorum ve yazılarım Ahmet Hakanların yazıları gibi ya da “Şuraya gittim, şu pastayı tattım” gibi değil, gerçekten oturulup çalışılan, kafa yorulan, her biri bir amaca hizmet eden ve gündem oluşturması hedeflenen yazılar ve her yazı için mutlaka 6-7 kaynak kurcalarım, rapor, kitap, makale bakarım. Ayrıca Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde 2020’de başladığımız bir ders vermeye devam ediyorum. Onun dışında Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin dergisi Moment Dergi’nin yayın kurulu üyeliğine devam ediyorum. Ayrıca Alternatif Bilişim Derneği’nin yönetim kurulu üyeliğini devam ettiriyorum. Ankara Dayanışma Akademisi’nin kuruluşunda aktif görev üstlendim. Kısa adını ADA koyduğumuz bu akademide alanımla ilgili dersler verdim. Ama şimdi yoğunluktan dolayı aktif katılım gösteremiyorum buradaki çalışmalara. Yani pek çok iş yapıyorum ama bunların çoğu kamu yararına yaptığım işler, saydıklarımın sadece 1-2’sinden kazanç sağlıyorum.

Ben şu an yaşadığım şeyi bisiklete binmeye benzetiyorum. Bisikletle iki tekerleğin üzerinde gidiyorsun ancak hareket ettiğin sürece bisikletin üzerinde kalırsın, durduğun an düşersin. Ben düşmemek için pedal çeviriyorum. Tabi bu mecburiyet bir süre sonra keyfe dönüşüyor, özgüveninin gelişmesine yol açıyor. Konuştukça özgürleşiyorsun. Özgürleştikçe daha rahat konuşuyorsun. “Başıma bir şey gelir mi?”, “hakkımda bir soruşturma açılır mı?”, “işimi kaybeder miyim?” gibi korkuları bir yana bıraktığında rahatlıyorsun. Üniversitede olsaydım kendimi bu kadar rahat ifade edebilir miydim? Rahat ifade edebilmek için ne kadar çalışabilirdim, doğru bildiğimi anlatmak için ne kadar azim gösterirdim; bilemiyorum açıkçası. Yaşadığımız mağduriyet, belki gerçek potansiyelimin de ortaya çıkmasına yol açtı, hem bilimsel hem zihinsel hem akademik olarak. Herkesin içinde bir potansiyel vardır ama o potansiyeli her zaman ketleyen bir şey vardır, o potansiyelin açığa çıkacağı koşulların oluşması gerekir. Ben de kendi açımdan dilimin özgürleşmesine ve kendimi daha rahat ifade etmeme yol açtı, diyebilirim ve bu da verimliliğe vesile oldu.

‘DEVLET HUKUKSUZLUK YAPIYORSA ELEŞTİRİRSİN’

-AYM kararına rağmen OHAL Komisyonu’nun başvurularınıza ret kararı vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben ilk atıldığımızda da aynı şeyi söylemiştim, hala aynı noktadayım; hiçbirimizi iade etmeyecekler dedim, bu iktidar gitmedikçe biz görevlerimize iade edilmeyeceğiz, hukuk yoluyla iade edilmeyeceğiz çünkü bu olanlar hukuki bir mevzu değil. Bizim hukuki yolla hak arayışımız adet yerini bulsun ve zamanı geldiğinde bize “Sen hukuki yolla hakkını aramamışsın” denilmesin diye yaptığımız şeyler. AYM’nin verdiği karar da hukuki değil ki, o zaman öyle gerektiriyordu, verilen talimat doğrultusunda öyle bir karar verildi. Yaptığımız her başvuruyu iç hukuk yollarının tüketilmiş olması için yaptık, nitekim de öyle oldu. Şu an idare mahkemelerine başvuru yapacağız. Oradan kararlar çıkana kadar bu iktidar gitmezse oradan aynı karar çıkacak. Biz de o zaman AİHM’e başvurumuzu yenileyeceğiz. AİHM’de başvurularımız zaten mevcut, bazılarımızla ilgili olarak devletten savunma istendi (o savunmalar da hala verilmedi) ama bazılarımızla ilgili savunma da istenmedi. AİHM’de de tuhaf bir işleyiş var. AİHM’in OHAL Komisyonu’nu iç hukuk yolu olarak kabul etmesi de başından beri eleştirdiğimiz bir şey. Ceza davaları dışında hiçbir yerde ifademize başvurulmadı, “Senin için FETÖ’cü deniliyor, PKK’ya destek veriyor deniliyor. Sen ne diyorsun?” diye bize hiç sorulmadı. OHAL Komisyonu da bize bu soruyu sormadı. Böyle bir komisyon, hukuki bir komisyon olamaz ve AİHM’in bunu iç hukuk yolu olarak tanıması çok absürt bir şey. “Devlete sadakat” göstermediğimiz için tamamen siyasi bir intikam alınıyor. Benim devlete sadakatim yoktur, benim hakikate sadakatim vardır bir akademisyen ve yurttaş olarak. Benim devletim herhangi birine hukuksuzluk yapıyorsa ben orada devletin yanında değil, hukuksuzluk yapılan kişi ya da kurumun yanında yer alırım, herkesin böyle olması lazım. Devlet güçlüdür çünkü. Devletin elinde bir sürü aparat vardır, şiddet tekeli vardır. Devlet hukuksuzluk yapıyorsa sen devlete sadakat göstermezsin, devleti eleştirirsin ve devletin yaptığı yanlışa işaret edersin. Bizim yaptığımız da buydu. OHAL Komisyonu’nun verdiği kararın da tek gerekçesi devlete sadakat göstermemiş olmamız. Ben devletin akademisyeni değilim, toplumun akademisyeniyim, bu toplumun selametine, iyiliğine sadakatim var.

‘ÜNİVERSİTELER KENDİNE GÜVENEMEZ HALE GELDİĞİ İÇİN DİRENEMİYOR’

-Üniversitelerin bugünkü durumuna ilişkin ne söylersiniz?

Üniversitelerdeki durumda bizimle aynı çizgide olduğunu iddia eden akademisyenlerin büyük bir payının olduğunu düşünüyorum. AKP’nin yancısı, propagandacısı olanları, oralara atanmış müdürleri (rektör demiyorum onlara) ve iliştirilmiş akademisyenleri zaten saymıyorum ama akademik özgürlüğe, üniversite özerkliğine önem veren pek çok akademisyenin üniversitelerin şu anki durumunda önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Susarak, yeterince ses çıkarmayarak buna dolaylı şekilde, bilerek ya da bilmeyerek destek oldular. Bence akademisyenliğin herhangi bir işten farklı bir yeri var. Sen orada öğrencine karşı sorumlusun, öğrencine rol-modelsin. Öğrencine anlattığın şeylerin bir zemine oturabilmesi için öğrencine karşı bir sorumluluğunun olması lazım. Konuşulması gereken yerde susarsan orada sorumluluğunu yerine getirmemiş oluyorsun. Aynı zamanda mesleki dayanışma, işbirliği, haksızlık karşısında susmama gibi şeyleri de yerine getirmiyorsan orada bir sorun var demektir. Şu an üniversitelerde biata dayalı bir ortam var, ki bu üniversitenin doğasıyla taban tabana zıt bir durum. Üniversitenin tabi ki katı hiyerarşik bir yapısı vardır; hoca-öğrenci, asistan-hoca arasındaki ilişkiler hiyerarşiktir ama bunu eleştiren bir gelenek de vardı üniversitelerde. Üniversiteler hiçbir zaman dikensiz gül bahçesi olmadı ama AKP döneminde üniversiteler tamamen sıradan devlet kurumlarına dönüştü, bir vergi dairesi, tapu müdürlüğü gibi bir şeye dönüştü. Her türlü düşüncenin tartışılması gereken yerler olması gerekirken susulan, akademik bilginin üretildiği yer değil de teknik becerinin öğretildiği yerlere dönüştüğü bir kültür ortaya çıktı, teknik bilginin de öğretilebildiğini düşünmüyorum açıkçası. Üniversiteler sadece meslek öğreten kuruluşlar gibi görülmekle birlikte, onu da yapamaz hale gelmiş durumda. Ve bence bunun tek müsebbibi iktidar değil, önemli müsebbibinden biri de üniversitenin akademik bileşenleri. Nazım Hikmet “Demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin, canım kardeşim” diyor ya, öyle. Muhtemelen ben içinde kalsaydım ezkaza, zamanında imza atamamış olsaydım, duymamış olsaydım ve üniversitede kalsaydım bunun vebalini üstlenirdim, “Benim de payım var” derdim. Üniversitede çalışırken bizlerin de payı vardı. Biz çalışırken de güllük gülistanlık değildi ama bizden sonra çok çabuk yozlaştı. Nedeni de şu; hakikaten ses çıkartılmadı. Bu belki de tarihsel bir fırsattı, tarihsel fırsatlar kriz anlarında çıkar ortaya. O fırsatı kriz anlarında iyi değerlendiremezsen o yozlaşma derinleşir ve çürütür, yok eder. Üniversitelerde artık ne doğru düzgün akademik eğitim ne de mesleki eğitim var. Üniversitenin misyonu mesleki eğitim değildir aslında ama onu bile yerine getiremiyor. İçi boş, hükümsüz kurumlara dönüşmüş durumda. Meşruiyetini de yitirme yolunda, iktidar da bu meşruiyet kaybından yola çıkarak kolayca güdümleyebiliyor. Mesela Boğaziçi Üniversitesi nasıl direniyor? Kendine güvendiği için direnebiliyor. Çünkü eğer kendinize güveniyorsanız, kendi kültürel sermayenize, karakterinize, becerinize, kendinize inancınız varsa direnebilirsiniz, karşı çıkarsınız. İnancınız yoksa birilerinin inayetine kalır sizin varlığınızın gerekçesi. Üniversiteler kendine güvenemez hale geldiği için direnemiyor, direnemediği için de daha fazla güdüme sokuluyor, iktidarın arka bahçesine dönüşüyor, çok tuhaf bir paradoks aslında!

TEZCAN DURNA

Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamladı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etti. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalıştı. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri bulunuyor. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Durna, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler veriyor. Medyaport.net’te haftalık yazılar yazıyor.