Dr. Eriş Bilaloğlu sordu: ‘Sağlıkta Dönüşüm Programı’na ne oldu?’

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bakanlık görevinde olduğu 3 yılı aşkın süre içerisinde, AKP için adeta marka haline gelmiş “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın adını bir kez bile anmadı. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) 2010-2012 dönemi Merkez Konseyi Başkanı Dr. Eriş Bilaloğlu, geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımla buna dikkat çekti ve “Sağlıkta Dönüşüm Programı unutuldu mu?” diye sordu.

Sağlık alanındaki bütün iddiasını bu program ve adıyla koyan bir iktidar açısından son derece önemli olan bu tespiti biz de Dr. Eriş Bilaloğlu’na sorduk: Bu, iktidarın Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın çöktüğünü kabul ettiği ve usul usul “unutturmaya çalıştığı” anlamına mı geliyor?

Bilaloğlu, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın artık AKP tarafından da sahiplenilmediğini belirtiyor. Neoliberal politikaların iflasıyla birlikte tüm dünyada bir “geçememe” hâlinin yaşadığına dikkat çeken Bilaloğlu, mümkün olan en kısa süre içerisinde eşitlikçi sağlık sistemlerine, eşitlikçi bir dünyaya yönelecek bir mücadelenin hem ideolojik hem de pratik düzeyde yürütülmesine ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Bilaloğlu’nun Medyaport’un sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

  • Twitter hesabınızdan yaptığınız bir paylaşımda, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın bu kez (de) bütçe konuşmasında “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın adını anmadığını söylediniz ve “Sağlıkta Dönüşüm Programı unutuldu mu?” diye sordunuz. Bu, sağlık alanındaki bütün iddiasını bu program ve adıyla koyan bir iktidar açısından önemli bir tespitti bence. Öncelikle bunu ne zamandır gözlediğinizi sormak istiyorum.

Biliyorsunuz, Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP), Recep Akdağ adı ile birbirine yapışmış durumda adeta. Recep Akdağ, Sağlık Bakanlığı’na ikinci gelişinde de (Mayıs 2016-Temmuz 2017) yine bir bütçe sunuşunda SDP’yi anlattı. Ama Recep Akdağ’ın görevde olmadığı tüm dönemlerde -ki Fahrettin Koca bu göreve geleli 3 yılı geçti- benim görebildiğim kadarıyla, bütçe sunularının hiçbirinde SDP’nin adı geçmiyor. Bunu iki türlü değerlendirmek mümkün: Birincisi Recep Akdağ ile özdeşleşmiş olduğu için diğer isimler bunu kullanmayı tercih etmiyorlar diye yorumlanabilir. İkincisi; AKP’nin de artık bunu kullanmadan kendi çizgisini yürütmek istediği şeklinde değerlendirilebilir. Ama önce şunu not düşmek lazım: SDP, AKP için markalaşmış bir program. Hatta uzun bir süre, sağlık üzerinden de oylarını yükselttiği, koruduğu, geliştirdiği söylendi. Ki bunda gerçeklik payı var diye ben de düşünüyorum. AKP’nin çizgisinde bu kadar rolü olan bir programın adının anılmaması bence üzerinde anlam olan bir şeydir. Şu anda başarısız seyretse bile onu işaret ederek, ona refere ederek bir şeylerin anlatılması beklenir ama böyle yapılmıyor. Belki kendi içlerindeki tarikat, cemaat vb. tartışmaların da bunda rolü olabilir. Bunları bilemiyorum, bunların hepsi spekülatif şeyler. Ama çok açık olan şey, SDP’nin adı -özellikle Fahrettin Koca döneminde- anılmıyor.

  • Benzetme ne kadar uygun düşer bilemiyorum ama; bu paylaşımınızı okuduğum zaman aklıma, askerde çalışmayan, bozulan alet-edevatı olduğu yerde bırakarak, “cezalandırıldığının” anlatıldığı hikâyeler geldi. Yani, bu şu anlama gelir mi: Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın çöktüğü iktidar tarafından da kabul edildi ve iktidar da usul usul bu başarısızlığa uğramış modelin adını unutturmaya mı çalışıyor sizce? Nasıl yorumlarsınız?

O zaman biraz daha SDP’nin seyrine bakmak lazım. 2010-2011 sonrası SDP’nin bir başka aşamasına geçilmiş diye düşünülebilir. 2011 yılında 663 sayılı KHK yayımlanmıştı. Bu çok büyük ölçekli bir değişikliği ya da yeniden yapılanmayı içeriyordu; Kamu Hastane Birlikleri, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu gibi yapılar kuruldu. Aile Hekimliği’nin 2006-2010 dönemindeki kuruluş aşaması bitti, 2010’da tüm Türkiye’de Aile Hekimliği’ne geçilmiş oldu. Her ne kadar bir süre pilot yasa diye sürse de 2010’da tümüyle Aile Hekimliği uygulamasına geçildi. Genel Sağlık Sigortası (GSS) da 2012 itibarıyla tümüyle yürürlüğe girdi. Ama 663 Sayılı KHK ile sözünü ettiğim kurumların kurulmasıyla, Sağlık Bakanlığı’nın organizasyon yapısı da değiştirilmiş oldu. Türkiye Kamu Hastaneler Kurumu gibi, Halk Sağlığı Kurumu gibi çok büyük ölçekli, özerk kurumlar kuruldu. Ama bunların hepsinden 5-6 yıl sonra “geri dönüldü”, ömürleri 5-6 yıl sürmüş oldu. Aslında bu tarih, SDP için ve bu adın kullanılmamasına da denk gelen bir tarih büyük ölçüde. Bu süre içinde Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’nun neredeyse her yıl başkanı değişti. Oysa yeni bir şey kurarken, mümkün olduğu kadar o kurucu heyetin sebat gösterip, o kurumu devam ettirmesi gerekir ama bir türlü dikiş tutmadı Kamu Hastaneler Kurumu. Benim de dâhil olduğum, savunduğum görüşe göre, bunlar zaten yapılması doğru olmayan ve sürdürülmesi pek de mümkün olmayan işlerdi ve olamadı.

SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI ARTIK SAHİPLENİLMİYOR
    • Sağlıkta neoliberal dönüşümün yani sağlık alanının bütünüyle özelleştirilmesinin adıydı aslında Sağlıkta Dönüşüm Programı. Buradan bakınca, neoliberal dönüşümde yeni bir aşamaya mı geçiliyor? Bir hat değişikliği mi? Neler söylersiniz?

 

SDP’nin, daha doğrusu neoliberal sağlık politikalarının AKP döneminde yürütülen çizgisinde ana omurga olarak değişiklik olmadı. Yine piyasaya açılma işi, sağlığın ticarileştirilmesi, özel sağlık sektörüne kaynak aktarılması, özel sağlık sektörünün desteklenmesi, özel sağlık hizmetlerinin toplam sağlık hizmetleri içerisindeki payının artması, daha kârlı alanlara onların yönelmesi gibi işlerin hemen hepsi yine sürdü. Dolayısıyla bu yanıyla bakıldığında, SDP kendi çizgisini ve sermayeye hizmetini sürdürdü. Burada bir değişiklik yok. Hatırlarsınız pandemi döneminin başında, özel hastaneler, OHSAD gibi kurumlar neredeyse “bizi kamulaştırın, biz hizmet vereceğiz ama çok zorlanıyoruz” dediler. Ama toplam hasılaya baktığımızda, pandemi sürecinde özel sağlık sektörü deyim yerindeyse ihya oldu. İlk birkaç ayı saymazsak, ondan sonraki süreçte, kamu hastaneleri pandemi hastanesi olarak kalıp, özel hastaneler “temiz hastane” konumuna yerleşti. Kamu hastanelerine gidemeyen insanlar, pandemi nedeniyle de paralarını vererek buralara gitmek zorunda kaldılar. Özel sağlık sektörü de çok daha fazla kaynağın aktığı, döndüğü yerler oldu. Pandemi sürecinde, COVID hastalığının testlerinden, tedavi süreçlerine, yoğun bakım olanaklarının kullanılmasına kadar aslında, alınan fark ücreti anlamında o yüzde 200’lerin falan çok fazla aşıldığı bir hizmetin yürüdüğünü biliyoruz.

Dr. Eriş Bilaloğlu

Tekrar SDP’nin adının anılmaması konusuna döner isem, evet iki-üç noktaya dikkat çekmek üzere atılmış bir twit. Bir tanesi evet, Sağlık Bakanlığı neden bu kadar “başarılı” bir programın adını artık anmıyor? Bunu hakikaten sormak lazım. Bir cümle olarak bir yerde geçmez mi? Geçmiyor. Evet, bir yanıyla da unutturulmaya çalışılıyor. Kuvvetli tez bence bu. Üzerine eklenecek bir tez de, her bakan da kendi siyasi hayatı içerisinde kendisinin, kendi yaptıklarıyla anılmasını istiyor olabilir. Dolayısıyla Recep Akdağ ile özdeşleşmiş bir programın adını onlar da anmayı istemiyor olabilirler. Üçüncüsü Recep Akdağ her ne kadar Meclis’te Sağlık Komisyonu Başkanıysa da, parti içerisindeki etkisini azaltmak isteyen, değişik grupların, gruplar derken AKP’den söz ettiğimiz için tarikatlar vs. demek uygun düşer. Onların belki kendi iç çekişmelerinin bir sonucudur. Çünkü sağlık alanında sermayede, Recep Akdağ’ın karşılık geldiği kuvvetler -her ne ise- onların bir yeri var; ama şu andaki bakan da özel sağlık sektörünün bir aktörü. O da başka bir sermaye grubunun odağı olarak düşünülebilir. O da kendi bulunduğu noktanın daha fazla toplam ranttan pay almasına yönelik bir ilgiyi ifade ediyor, temsil ediyor olabilir. Bunlar da eklenebilecek diğer faktörler olarak belirtilebilir. Ama her halükarda artık SDP, çok sahiplenilen, o adıyla sahiplenilen bir program olma özelliğini yitirmiş gözüküyor.

‘GEÇEMEME’ HALİNDEN ÇIKMALIYIZ
    • Bu programın Dünya Bankası ve IMF’nin programı olduğunu biliyoruz. Bu durum, AKP’nin bir kılavuz değişikliğine yöneldiği anlamına gelir mi Dünya Bankası ve IMF’den başka?

 

Bu soru çok daha büyük bir tartışmanın kapısını aralıyor aslında. Dünya Bankası ve IMF dediğimiz; finansın çekip çevrilmesinin yanı sıra küresel sermayenin bilgi bankası ve yönlendiricisi de olan kurumlar aynı zamanda. Dünya Bankası 80’lerden itibaren neoliberal politikaların hattını çizip döşüyordu. 2000’ler itibarıyla bu bitti. Neoliberal politikaların başarısız olduğu artık belgelendi. Fakat, yerine ne konacağı meselesi henüz yok. Dünya aslında, benim de anlayabildiğim kadarıyla, bir “geçememe” hali yaşıyor. Neoliberal tezler ortaya konurken -tabii ki bunun ideolojik boyutları da vardı- “dünya artık tek kutuplu, küresel bir köy, daha eşitlikçi bir yer olacak” gibi bir hikâye yazılmıştı. Bu hikâyenin bir karşılığının olmadığı, eşitsizliklerin daha da arttığı görüldü. Afrika yine Afrika, kuzey yine kuzey, güney yine güney. Hatta öyle ki pandemi gibi dünya ölçeğindeki bir afet bizi bir duvara çarptı. Kısa bir pencere döneminde -umarım- halen o pencere dönemindeyizdir; bu neoliberal politikaların ve bu sağlık sistemlerinin aslında bu tür felaketlerin üstesinden gelemeyecek sistemler olduğu gözüktü. Ama halen güçler dengesi, sermayenin toplam kuvveti, ne kendileri yeni bir yönelimin, yeni bir sermaye birikim modelin adını koyabilmiş durumdalar, ne de “bizim cenah” olarak niteleyebileceğim yoksullar, yoksunlar, ezilenler, daha iyi bir dünya umudu taşıyanlar, bunun için çaba harcayanlar. Evet, biz de aslında bir “geçememe” halindeyiz. Biz de aslında kendi hikâyemizi, büyük insanlığın hikâyesini görünür kılan, onu ete kemiğe büründüren bir şeyi insanların önüne görünür biçimde koyamıyoruz. Dolayısıyla bu iki kutup; sermaye ve karşısında yer alan büyük insanlık diyelim, insanların büyük bir çoğunluğu, bir “geçememe” halinde. Böyle olduğu için Dünya Bankası ve IMF tarafından söylenen şeyler yine benzer. Sermayenin kendisini büyütebilmesi ve iktidarını sürdürebilmesi için sağlık alanında da aynı seçenekler sunuluyor. Ama neoliberal politikaların önerildiği 1980’ler gibi bütünlüklü bir şeyi öneremiyorlar. O zaman söyledikleri şuydu: Devletçi, kamucu yaklaşımlar, bunlar bitti, artık her şey alınıp satılabilir, ticarileştirilebilir, kamu verimsizdir vb. Ama geldiğimiz noktada bunların hepsinin yalan olduğu, bir gerçekliğe karşılık gelmediği somutlanmış durumda. Dolayısıyla, daha büyük bir tartışmanın kapısı olarak nitelediğim şey, Dünya Bankası ve IMF’nin yeni bir şey önerme durumu yok henüz, eski hattı sürdürme halindeler. Türkiye ise sürekli bir sermaye arayışında, sürekli bir dış sermaye arayışı içerisinde. Nereden bulabilirse, neyi, nasıl satabilirse, bunun hakikaten kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir sınırı yok. Mevcut iktidarı sürdürebilmek ve sermayenin de Türkiye içindeki hegemonyasının da sürdürülebilmesi için ne satılması gerekiyorsa, nereden para bulunabilirse ona açık ve ona yönelik pazarlık yapılan bir süreç yürüyor. Bu sermayeler el değiştirebilir, Katar’a, oradan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, oradan başka bir yere geçebilir ama bunun sonuçta Türkiye’de yaşayan insanlar açısından özel bir olumlu karşılığı olmuyor, olmayacak.

Dr. Eriş Bilaloğlu

    • Tüm bunlarla birlikte bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, pandemi şartlarını de ek olarak düşününce gelecekte önümüzde duran tablo nedir sağlık alanında? Nasıl bir öngörüde bulunabilirsiniz?

 

Türkiye için de geçerli, dünya için de, bu eşitsizlikler sürdüğü ve derinleştiği için sağlıklı olma hali açısından olumlu bir cümleyi kurmak mümkün değil. Çünkü asıl buraya yani eşitsizliklere müdahale olması gerekiyor. Pandemi özelinde söyleyince, son bir yıldır söylenen şeyi kez daha ifade etmek lazım: Hızla dünyada herkesin ama herkesin aşılanmasını sağlayacak bir süreci başarmak lazım. Halen Afrika ile kuzey arasındaki aşı eşitsizliği sürüyor, varyantlar gündemde, Omikron varyantının çıkış kaynağının aşılamanın daha düşük olduğu bölgelerden köken aldığı söyleniyor. Dolayısıyla ilk olarak bu eşitsizliği çözecek ve dünya üzerindeki herkesin aşılanmasını sağlayacak bir şey yapmak. İkincisi, pandeminin gösterdiği bir şey; birinci basamak sağlık hizmetleri dediğimiz, yani vatandaşa en yakın sağlık hizmetleri organizasyonunun iyi olmadığı ülkeler, sağlık sistemleri başarısız olmaya mahkûm, bu tür salgınlar ve felaketlerde. Koruyucu sağlık hizmetlerinin kuvvetli olduğu, iyi organize olduğu sistemlerin ve bununla yapışık biçimde de kamusal olarak finanse edilen sağlık hizmetlerinin daha başarılı olacağını ifade etmek lazım. Bu ikisini birleştiren bir sağlık sistemi arayışını herhalde dünya ölçeğinde bir tartışma gündemi yapan bir zorlayıcılığa ihtiyaç var. Zorlayıcılık derken, bunu gündeme taşımak. Dolayısıyla mümkün olan en kısa süre içerisinde eşitlikçi sağlık sistemlerine, eşitlikçi bir dünyaya yönelecek bir mücadeleyi, hem ideolojik düzeyde, hem de pratik düzeyde yürütmek lazım gibi gözüküyor.

SAĞLIK BÜTÇESİ GEÇEN YILIN GERİSİNDE
    • Sağlık Bakanlığı bütçesine ilişkin de bir soru sormak istiyorum. Bu yılki sağlık bütçesine ilişkin neler söylersiniz?

 

Ne yazık ki Türkiye’de yıllar içerisinde bütçenin izlenebilirliği azalmış durumda. Gördüğümüz şey bu son bütçenin bir önceki yılın bütçesine göre rakamsal olarak artmış olduğu. Ama bildiğimiz bir şey var; doların son yaptığı atakla birlikte, bu artmış bütçe bile geçen yılki bütçenin küçülmüş hali. Rakam daha büyük gibi gözükebilir, ama geçen yılki bütçenin daha gerisinde. İkincisi son yıllarda bütçede Kamu Özel Ortaklığı denen bir kalem var ki, bunlar genel bütçe içerisinde de, şehir hastaneleri olarak da sağlık bütçesi içerisinde giderek artan bir oranı oluşturuyor. Çalışanlar ve başka bir büyüklük olarak da döner sermaye. Bunların hepsine baktığımızda, ne yazık ki koruyucu sağlık hizmetleri alanında ve yatırımlar alanında önceliği olan bir bütçe değil bu bütçe. Türkiye’nin ihtiyaçları biraz buralardan geçiyor sağlık alanında. Sağlık çalışanlarının da toplam özlük haklarının iyileştirilmesine ihtiyaç var. Bunlar açısından umut veren bir rengi yok bütçenin.

    • Son olarak, hekim maaşlarına zam yapılacağının açıklanmasının ardından bunun geri alınması ve sağlık çalışanlarının özlük hakları hakkında neler söylersiniz?

 

Cumhurbaşkanı ile Sağlık Bakanı’nın sosyal medyada çok yaygın paylaşılan videosunda da görülen o ki, bütçe faaliyetinin üzerine bir müjde eklenmeye çalışıldı. Sağlık çalışanları bu pandemi döneminde çok hızlı bir demoralizasyon yaşadılar. Tüm bunlar Cumhurbaşkanı’na da ulaşıyor ki hükümet de bir şey yapma ihtiyacı hissetti. Bilemiyoruz bir seçim kurgusu var mıydı; bununla ilgili bir müjde açıklaması geldi. Fakat, hakikaten hükümet artık iyice dezorganize bir halde mi, aksine çok bilinçli bir halde mi, aslında geri çekileceğini bilerek, hekimleri bir kez daha hem sağlık çalışanlarının hem toplumun önüne atan bir şey mi yaptılar, bu kadar planlı mı, bunu gerçekten bilemiyorum. Ama hangisiyse de çok mayınlarla, tuzaklarla dolu bir şey oldu. Bütün sağlıkçıların, bütün emekçilerin hakkı olan bir iyileştirme sürecinin olması gerekiyordu zaten. Bir şekilde kamuoyuna emeklilerin de durumunu düzelten bir ifade olarak yansıdı. Sonra hızla bu süreç sağlık çalışanlarının önemli bir gövdesinin de tepkisine yol açtı. Ama benim de yer aldığım sağlıkçılar cephesi ve hekimler açısından durum çok berrak; biz hakkımızı istiyoruz! Hiçbir sağlıkçı hekimlerin talebine söz söylemez, hekimlerin elde ettiği bir hakkın geri alınmasını istemez, istememeli. Hekimler de, sağlık çalışanları da hep birlikte bir bütün olarak sağlıkçıların ve emekçilerin haklarının iyileştirilmesi için bir mücadeleyi yürütmelidir. Bence yaşanandan daha fazla abartılarak da servis edilen atmosferden çıkarak, yan yana ve birlikte olarak Sağlık Bakanlığı ve hükümete yönelik ortak bir hatta girilmelidir ve böyle olmasını umut ediyorum.