Yazar: Mutlu Sereli Kaan

  • Adını da yazsaydınız!

    “Adrese teslim kadro” ifadesi ne zaman günlük dilimize girdi, ne zaman bu kadar yaygınlaştı hatırlayan var mı?

    Kabaca bir şeyler hatırlıyorum; kesin olarak emin olduğum şey ise AKP döneminde olduğu…

    Mesela Ekşi Sözlük’te bu başlıktaki ilk “edit” 4.6.2011 tarihinde girilmiş. “Üniversitelerin aslında ilânın başına ‘biz bu kadroyu falancaya çıkardık, boşuna okumayın’ diye not düşmeleri gereken ilânlardır” deniyor. Yeterince açıklayıcı…

    Hatırladıklarımın izini sürüyorum:

    O zaman Yıldırım Beyazıt Üniversitesi yeni kurulmuştu (21 Temmuz 2010). 2011-2012 öğretim yılında da öğrenci almaya başlamıştı. Üniversite, aynı dönemde öğrenci almaya başlayan Tıp Fakültesi için Ocak ayında kadro ilanına çıktı. 33 akademik personel için çıkılan kadro ilanındaki kriterler Ankara Tabip Odası’nın (ATO) dikkatini çekti ve ATO yönetimi, ilandaki kriterlerin kişilere özel olduğunu kanıtlamak üzere enteresan bir şey yaptı: İlandaki kriterlerde özel olarak tarif edilen 32 kişinin adı noterde tasdik ettirildi. Tasdik ettirilen 31 ismin kadroya alındığının açıklanmasının ardından, ATO Ankara 5. İdare Mahkemesi’nde dava açmış, kısa süre sonra da atamaların yürütmesi durdurulmuştu.

    Bu önemli konuyu o zamanki Akşam gazetesinde Dilek Gedik haberleştirmiş ve bu konu bir süre gazetede manşetten duyurulmuştu. Evet, o zamanlar böyle şeyler oluyordu. “Kişiye özel ilan”, “liyakatsiz atama”, “keyfi görevlendirme” ya da “görevden alma”; böyle şeyler haber, hatta manşet haber oluyordu.

    Evet, ne diyordum? İşte bu “adrese teslim kadro” ifadesi, ATO’nun o zamanki açıklamasında ve Dilek Gedik’in 3.6.2011 tarihli haberinde çıkıyor ilk kez karşımıza.[1] [2] Sonra ne oldu? Sonra bu ifade dilimize pelesenk oldu.

    AKP döneminde o kadar yaygınlaştı ki bu “adrese teslim kadro” işi, boyutunu şöyle bir kavrayıvermek için Google’a yazmak yeter.

    “Üniversitelerde kişiye özel kadro işi yeni değil, hep vardı” diyenler olacaktır. Hatta, (bununla ilgili yorumlar da gördüm) “torpil yapmak için değil, hak eden kişiyi almak için ilana detay koymanın doğru olduğunu” savunanlar bile var.

    Olabilir; ancak AKP döneminde bu konu üniversitelerde AKP kadrolaşması için, Türkiye’nin köklü üniversitelerinin gerici, liyakatsiz, yandaş kadrolarla doldurulması için deyim yerindeyse istismar edildi. Tabii ki bu durum beraberinde büyük tepkileri de getirdi zaman içinde.

    Öyle ki, en sonunda Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), 12.06.2018 tarihinde bir yönetmelik yayımlayarak, “ilanda sadece belirli bir adayı tanımlayan özel şartlara yer verilmez” hükmünü getirmek zorunda kaldı ve kadroya atanacak kişiyi tarif edecek şekilde özel koşullar konulmasının önünün kesilmesi amaçlandı.

    Kesildi mi? Hayır. Niyet kadrolaşma olunca yönetmeliği kim takar tabii…

    Yeni bir örneği geçtiğimiz birkaç gün içinde yaşadık. Ankara Üniversitesi Rektörlüğü, üniversiteye bağlı 20 fakültede 62 akademik kadro için 30 Aralık 2022 tarihinde Resmi Gazete’de ilan verdi.[3] Başvuru süresi 16 Ocak 2023’te sona erecek bu kadroların bir kısmının Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden sonra Tıp Fakültesi’nde de bölümlerin talebi olmaksızın ilân edildiği ortaya çıktı. Muhtemelen başka fakültelerde de benzer durum söz konusu.

    Kadrolar Resmi Gazete’de yayımlanınca görüldü ki; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kadın hastalıkları ve doğum, üroloji ve acil tıp anabilim dallarında profesör, doçent ve doktor öğretim üyesi kadroları anabilim dalının talebi olmaksızın ilân edilmişti. Söz konusu anabilim dallarının öğretim üyeleri de kadro ilânlarından ancak Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra haberdar olabildiler.

    Sözü edilen kadrolar için tanımlanan kriterler ise yine bir “adrese teslim kadro” tablosu ortaya çıkarıyor ve bu kadrolara alınacak isimlerin Rektör Prof. Necdet Ünüvar tarafından önceden belirlenip belirlenmediği sorusunu akıllara getiriyor.

    Bilenler bilir; akademik kadro ilanlarında yaygın uygulama, anabilim dalının ihtiyacına göre ve ilgili akademik kurulun kararıyla ilan verilmesi şeklindedir. Akademik kadroların henüz oluşmadığı yeni kurulan üniversitelerde kadrolar rektörlük tarafından ilân edilebilir. Ancak Ankara Üniversitesi gibi köklü üniversitelerde bu uygulama tamamen kadrolaşmanın bir aracı olarak kullanılıyor ve tepeden inmeci, antidemokratik bir yaklaşım olduğu için ayrıca tepki çekiyor.

    İlân edilen kadrolardaki kriterlere bakınca insan şöyle söylemeden edemiyor: Ne yönetmelik, ne usul, ne kural, ne hukuk tanıyorsunuz. Niye tarif edeceğiz diye bu kadar uğraşıyorsunuz? Kimi atayacaksanız adını yazın bari.

    [1] https://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/noter-tasdikli-torpil-kadrosu-haberi-43207

    [2] https://www.aksam.com.tr/guncel/sinavsiz-ilansiz-rektor-oldular–45345h/haber-45345

    [3] https://www.resmigazete.gov.tr/ilanlar/eskiilanlar/2022/12/20221230-4-17.pdf

  • Saç teli

    İnsanın canını çok yakan konularda konuşması da yazması da zor. Aslında çok yoğun hissettiğin duygunun uzağına düşme riski taşıyor sözcükler. Kendine yabancılaşıyorsun bazen. Bazen yaşanan olayın kendisi, üzerine tek bir sözcük yazıp çizilmesini kaldıramayacak kadar kırılgan oluyor, bazen de tek bir sözcüğün dahi fazla duracağı kadar yalın.

    Günlerdir, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin “başörtüsünü uygun şekilde takmadığı”, yani saç telleri göründüğü gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra yaşamını yitirmesinin ardından İran’da yaşananları takip etmeye çalışıyorum. Yaşadığım duygu tam olarak bu: Ne söylesem az kalıyor, söyleyebildiğim hiçbir sözcük hissettiklerimi anlatmama yetmiyor. Yine de deneyeceğim. Çünkü bu yalnızca İran’ı ilgilendiren, İranlı kadınları, gençleri ilgilendiren bir mesele değil. Bu, dünyanın her yerinde, her tür diktatörlükçe baskı altına alınan, yaşamlarına, giyimlerine, hayatlarına müdahale edilen, ezilen, öldürülen bütün kadınların ve bütün toplumların meselesi.

    Amini’nin öldürülmesinin ardından 16 Eylül’de başlayan protesto eylemleri birinci ayını doldurmak üzere. Ülke geneline yayılan eylemlerde başta kadınlar olmak üzere vatandaşlar, rejimin bütün zorbalığına ve uyguladığı büyük şiddete karşın sokakları terk etmiyorlar ve eşsiz bir cesaret örneği göstererek özgürlük talebini haykırıyorlar. Eylemler üniversitelere, hatta liselere kadar yayıldı.

    Öte yandan ülkede internet ve sosyal medya araçlarına erişim sınırlı. Uluslararası medya kuruluşlarının yayın yapmasına izin verilmiyor. Bu nedenlerle, yaşananları bütün açıklığıyla öğrenemiyoruz ama bu kısıtlamalar bile yaşanan tablonun boyutları hakkında fikir verebiliyor bize. İranlı gazeteci, aktivist ve vatandaşların paylaşımlarını ve insan hakları örgütlerinin raporlarını takip edebiliyoruz, mümkün olabildiği ölçüde.

    ‘ULUSLARARASI TOPLUM ACİLEN HAREKETE GEÇMELİ’

    İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHRNGO) son olarak 12 Ekim 2022 tarihinde yaptığı açıklamaya göre, ülke çapındaki gösterilerde öldürülenlerin sayısı 201’e ulaştı.[1] Bu her gün en az 7 kişinin göz göre göre devlet tarafından öldürüldüğü anlamına geliyor. Öldürülenlerin en az 23’ünün 18 yaşının altında olduğu belirtiliyor. IHRNGO, bildirilen ölümlerin çoğunu doğrulama çabasının internet erişiminin kapalı olması ve güvenlik sorunları nedeniyle engellendiğini vurguluyor ve öldürülenlerin kesin sayısının aslında bundan çok daha yüksek olduğunun altının çiziyor.

    Özellikle genç kızların öldürüldüğü pek çok vakada, güvenlik güçlerinin aileleri çocuklarının ölümlerini kamera önünde intihar olarak ilân etmeye zorladıkları veya susturmak için tutuklama tehdidi, zorlama ve baskıya maruz bıraktıkları belirtiliyor.[2]

    IHRNGO’nun açıklamasında, geçen hafta boyunca protestolara katılan pek çok lise ve üniversite öğrencisi gencin sokaklarda ve okullarda tutuklandığı ve sosyal medyada paylaşılan videoların, güvenlik güçlerinin okul öğrencilerinin protestolarını şiddetle bastırdığını doğruladığı belirtiliyor. Açıklamada, gençlerin yasal protesto hakkı bulunduğuna dikkat çekiliyor ve uluslararası toplum, İran’daki katliamların önlenmesi için acil olarak harekete geçmeye çağrılıyor.

    ‘BU BASKI DEĞİL, KATLİAM’

    Bu süreçte takip edebildiğim haberlerde duyduğum en çarpıcı cümlelerden biri şuydu: “Mahsa Amini’yi öldürmedik diyorlar ve bunu ispatlamak için her gün sokaklarda gençleri direkt hedef alarak öldürüyorlar.”

    Yine aynı haberde, “Bir yanda devrim muhafızları, bir yanda çevik kuvvet, bir yanda polis, bir yanda da ‘besic’ dediğimiz, devrim muhafızlarının gençlik kolu, dördü birden sahada çalışıyorlar. Bunun adı baskı değil katliamdır” deniliyordu.[3]

    Yorumlar, siyasi analizler, tahminler yapılıyor bu sürecin sonunun nereye varacağına dair. 2019’da benzin zamlarını protesto amacıyla başlayan eylemlerde 3 günde 1500 kişinin öldürüldüğünü hatırlatıyor süreci yakından izleyenler ve bu yüzden rejimin geri adım atmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlar.

    Öte yandan, İran’da bugün sokağa çıkan herkesin ölümü göze alarak çıktığı ve bir kez geri adım atarlarsa, bedelinin daha da ağır olacağını bildikleri ve bu yüzden vazgeçmeyecekleri belirtiliyor.

    En çok gençler canımı yakıyor. Gözyaşları içinde çektikleri videolarda, kendilerinden önceki kuşakları gösterilere katılmaya, kendilerine destek vermeye çağıran ve özgürlükleri için her bedeli göze alan gençler.

    Aynı anda bizde toplumun sesini kısmayı amaçlayan bir sansür yasası kabul edildi. Ortalığın ayağa kalkması gerekirken sınırlı sayıda gazeteci ve örgütleri dışında kimsenin kılı kıpırdamadı. Yasaya ne hacet, şimdiden tıkır tıkır işliyor mekanizma. Aslında toplumun kendi içinde bence hiçbir zaman mesele olmamış başörtüsü, hiç de iyi niyetli olmadığını açıkça gördüğümüz bir şekilde bir pazarlık konusu haline getiriliyor ve Anayasa’ya alınmak isteniyor.

    Aklımda hep bedel ödeyen kadınlar, gençler.

    [1] https://iranhr.net/en/articles/5517/

    [2] https://iranhr.net/en/articles/5515/

    [3] https://www.youtube.com/watch?v=0snUXS4G5cY

  • Ankara’dan uzakta

    9 yaşındaki oğlumun peşinde okul benim, spor senin, müzik hepimizin diyerek oradan oraya koşturduğumuz 9 ayın ardından, ege kıyısında yer alan “memleket”e gitmek iyi gelecekti.

    Ülkenin cıva yoğunluğundaki ve etkisindeki gündeminden kafayı ayırabilmek pek mümkün olamasa da biraz büyüklerin gönlünü almak, biraz güneş-biraz deniz görmek, biraz tembellik etmek ruhumuzu sağaltacaktı.

    İlk gün, 40 yıldır oturduğumuz yazlık sitede, evin az ötesine 112 ambulansının ve iki polis arabasının gelmesi, kimi ağlayan kimi bağıran 8-10 gencin yığılmasıyla irkildik. Anladığımız kadarıyla biri bıçaklanmıştı, neyse ki hafif yaralıydı. Aynı arkadaş grubundaki gençler arasında olduğunu öğrendiğimiz olayda, bıçaklayan genç, bıçakladığı arkadaşının, kız kardeşine “asıldığını” iddia ediyordu.

    112 ekibi yaralıyı olay yerinden ambulansla uzaklaştırırken, polisler de şok içerisinde oldukları gözyaşları ve seslerinden anlaşılan diğer gençleri, iki polis arabasına bindiriyorlardı. Bıçaklayan genç hâlâ, “Beni alacaksan şimdi al amirim, çünkü ben bunu eninde sonunda öldüreceğim” diye bağırıyordu.

    Ne yazık ki, bütün bunlara tanık olmak durumunda kalan oğlum, ortalığın sakinleşmesinden sonra (sanırım en doğru soruyu bularak) şöyle sordu: “Anne, benim anlamadığım şu; o adamın üzerinde neden bıçak vardı?”!!

    ***

    Ertesi gün, babamın COVID-19 aşısının hatırlatma dozunu yaptırmak üzere, randevumuzu alarak en en yakın aile sağlığı merkezine gittik. Küçük ASM, COVID-19 önlemlerine uyma pratiği ile hayli çelişkili şekilde kalabalıktı. On-line sistem kilitlenmişti, randevuları olmasına karşın hasta kabul edemiyorlardı. Kalabalığın tamamına yakınını 65 yaş üstü kişiler oluşturuyordu ve hava çok sıcaktı. Biz de, bir ağaç gölgesinde sistemin açılmasını ve sıramızın gelmesini bekliyorduk.

    Aniden, az ötemizde 70 yaşlarında iki erkek, birbirinin boğazına yapıştı. Hiç sesleri çıkmıyordu, sadece birbirinin boğazını sıkıyorlardı. Öyle âni ve öyle sessizdi ki, önce şakalaşıyorlar zannettik ama şaka değildi. Ayırırım belki diye yanlarına koştum. Aynı anda, onlarla akran bir başkası müdahale etti ve “Ayıptır yahu, koca koca adamlarsınız” diyerek ayırdı onları. Yine hiç konuşmadan ama birbirlerine yumruk sallayarak aksi yönlere gittiler. Ayıran olmasaydı, iki koca adam, nereye kadar götüreceklerdi boğazlaşmayı bilemiyorum.

    ***

    Herkes anlaşmış gibi; markette kasa sırasında, otopark yeri dolayısıyla, vb. sudan sebeplerle benzer olaylar, kavgalar, küfürleşmeler yaz boyunca neredeyse ara vermeden sürdü gitti. “Hiç bu kadar aksiyonlu bir yaz geçirmemiştim” diyordu oğlum.

    Aynı günlerde, “Türkiye’nin dünyanın en sinirli ikinci ülkesi” olduğuna ilişkin bir haber sosyal medyada çokça paylaşıldı.[1] Bu durumu sadece “sinirlilikle” açıklamak mümkün mü bilemiyorum. Arkadaş buluşmasına belinde bıçakla gelme seviyesinden bahsediyoruz nihayetinde.

    Yine aynı dönemde Dr. Ekrem Karakaya ve Av. Servet Bakırtaş’ın öldürülmesinin ardından sevgili Alican Uludağ’ın DW Türkçe’de yayımlanan “bireysel silahlanma”[2] ve “suç oranlarında yaşanan patlama”[3] konusundaki haberleri daha çok veri sunuyor zannımca.

    Mikro ölçeğimizde bunlar olurken, ülke ölçeğinde yaşananlar ise hepimizin gözü önündeydi zaten…

    Ankara’da Özel Öğretmenler Sendikası’nın özlük haklarının iyileştirilmesi talebiyle yaptığı yürüyüşte polis öğretmenlere saldırdı. Öğretmen Betül Koca, İçişleri Bakanı düzeyinde hedef gösterildi.

    Aydın’ın Köşk ilçesine bağlı Mezeköy’de, hukuksuzca ellerinden alınan topraklarına jeotermal enerji santrali yapılmasına karşı çıkan köylüler jandarma tarafından darp edildi.

    Neşenin olduğu yerde şiddet olmaz. Şiddetten beslenenler neşeye düşmandır bu yüzden. Sayısız festival ve konser gerçek üstü gerekçelerle iptal edildi.

    Kadın cinayetleri aynı vahşetle ve hız kesmeden devam etti. Ve kadın cinayetlerinin bu boyutta olduğu ülkede, şarkıcı Gülşen arkadaşına yaptığı bir şaka dolayısıyla meslek lisesi statüsündeki imam hatip lisesiler hislendiği gerekçesiyle tutuklanarak hapse atıldı.

    Hekim/bilim insanı Prof. Dr. Esin Şenol, ısrarla doktor olduğunu iddia eden ve sırtını bir yerlere dayadığı açıkça belli olan tehlikeli bir dolandırıcı tarafından herkesin gözü önünde ölümle tehdit edildi. Vitesi doktorluktan yaşam koçluğuna kıran adam serbest bırakılırken, Prof. Dr. Şenol’a da “biz adamı salıyoruz, sen kendini kolla” denildi.

    Herkesin çoluk çocuğuyla gittiği bir alışveriş merkezinde, bir kafede silahlı çatışma çıktı.

    Ve en son, Esenyurt Devlet Hastanesi’nde güvenlik görevlisi Tuğrul Okudan bıçaklı saldırı sonucu yaşamını kaybetti.

    Bunlar ilk anda hatırlayabildiklerim.

    ***

    Evet, yaz bitti.

    Bence basitçe “ahlâklılar” ve “ahlâksızlar” arasında gerçekleşecek ve neye gebe olduğunu bilemediğimiz “beklenen” seçim sürecinde, ekonomik krizin yoksulluğu değil açlığı dayattığı bir kışın arifesinde, gittikçe artacağını öngörmenin zor olmadığı bir şiddet sarmalının içinde hayatlarımız…

    Çocuklarımızın hangi ortamda ve nelere tanık olarak büyüyeceğini belirlemek kimin elinde?

    Ve evet, sonuçta işte; canım Ankara’ma kaygımla geldim…

    [1] https://www.statista.com/chart/17842/share-of-the-population-that-experienced-a-lot-of-anger-yesterday/

    [2] https://twitter.com/dw_turkce/status/1545435862477012998

    [3] https://twitter.com/dw_turkce/status/1567174533060108288

  • Maymun çiçeği ve Hıfzısıhha’nın anlamı

    “Evet, sayın yolcular, salgınlar çağının yeni (ara) durağı Maymun Çiçeği’ne hoş geldiniz! Burada, bir önceki (uzun) durağımız olan COVID-19’un izlerini halen (her yönden) taşıdığımızı ve o duraktan geçmemiş olsa idik, muhtemelen buranın farkına bile varmayacak olduğumuzu göreceksiniz.”

    Abartıyorum tabii ki. Abartıyorum, çünkü öncelikle ve neyse ki maymun çiçeği (henüz) bir pandemi ya da büyük bir salgın aşamasında değil. İkincisi de COVID-19 aslında bitmiş değil.

    Öte yandan (yine), “var mıydı”, “yok muydu”, “Türkiye’ye girdi mi, girmedi mi” falan derken, 30 Haziran 2022 tarihi itibarıyla, Türkiye’de ilk maymun çiçeği vakasının tespit edildiği Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından açıklandı. Sağlık Bakanı (yine) bir tweet ile bu açıklamayı yaptığı sırada (ve sonrasında da), Sağlık Bakanlığı’nın sayfasında konuya ilişkin hiçbir haber ya da bilgi yoktu. Aman canım, zaten zamanın ruhunda “bilgi” nedir ki? Ama, tweet her şey! (Ünlü gazoz markası ne kadar yanılmış; zamanın ruhunda aslında “susuzluk” hiçbir şeydir, “imaj” her şey!)

    Neyse, konuyu dağıtmayalım. Maymun çiçeği hastalığının 50 yıldan fazladır varlığının bilindiğini (yeni bir hastalık değil) ve bilinen özellikleri ile COVID-19 kadar hızlı yayılan bir hastalık olmadığını daha önce açıkladığı ve Türkiye’deki ilk vakanın görülmesinin ardından tekrarladığı bilgi notunda vurgulamıştı Türk Tabipleri Birliği (TTB).[1]

    Dikkat çekici olan şey, hastalığın 1970’te ilk olarak bir insanda saptandığı Afrika (Kongo Demokratik Cumhuriyeti) dışında ilk kez dünyada bu kadar yaygınlaşması. Bu yüzden hastalığın öneminin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de, henüz 92 vakanın tespit edildiği 21 Mayıs tarihinde yaptığı açıklamada hastalıkla ilgili haberlerle farkındalığın artırılmasının amaçlandığını belirtiyordu.[2]

    Ancak hastalığın yayılma ve vaka sayısının artış hızı “farkındalığın” ötesinde bir “tetikte olma halini” gerektiriyor. Zira, DSÖ’nün rakamlarına göre sadece 17-22 Haziran tarihleri arasında dünyadaki toplam maymun çiçeği vakaları neredeyse yüzde 50 oranında arttı.

    DSÖ Acil Durum Komitesi 23 Haziran’da maymun çiçeği salgınına yönelik olarak toplandı ve Ocak ayından bu yana var olan süreci değerlendirdi. 1 Ocak’tan 22 Haziran tarihine kadar olan dönemde, 5 DSÖ bölgesindeki 50 ülkeden laboratuvar onaylı 3413 vaka ve 1 ölüm bildirildiğini kaydeden DSÖ, 17-22 Haziran tarihleri arasında ise 8 ülkede daha maymun çiçeği hastalığının görüldüğünü ve 1310 yeni vaka tespit edildiğini aktardı. 17 Haziran tarihi itibarıyla 2103 olan vaka sayısı[3], 22 Haziran’da neredeyse yüzde 50 oranında artarak 3413’e çıktı.[4]

    Yine DSÖ’nün verilerine göre vakaların yüzde 86’sı DSÖ Avrupa Bölgesi’nden rapor edildi. Yüzde 11’i Amerika Bölgesi, yüzde 2’si Afrika Bölgesi, yüzde 1’i Doğu Akdeniz Bölgesi ve yüzde 1’i de Batı Pasifik Bölgesi’nden bildirildi.

    Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 30 Haziran tarihi itibarıyla ise maymun çiçeği vakalarının sayısı 5135’e ulaşmış durumdaydı.[5]

    Tüm bu tabloya bakarak, rakamların hızla artmaya devam edeceğini öngörmek hiç de zor değil.

    Peki, bu durum bir salgın riski taşıyor mu?

    Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği’nin (KLİMİK) 30 Haziran tarihi itibarıyla güncellediği “Maymun Çiçeği Hakkında Sık Sorulan Sorular” başlıklı değerlendirmesinde, “hastalığın belirti ve bulgularının belirgin olması, var olan bilgilere göre belirtisiz infeksiyon yapmaması, yakın ve uzun süreli temas ile bulaşması, bir DNA virüsü olduğundan daha az mutasyon geçirmesi ve kolay değişime uğramaması (COVID-19’daki gibi yeni varyantların çıkmaması) gibi faktörler göz önünde bulundurulduğunda COVID-19 gibi bir pandemiye yol açmasının ‘pek’ beklenmediği” belirtiliyor.[6]

    Ayrıca, çiçek hastalığının eradike edilmesi nedeniyle yaklaşık 40 yıldır uygulanmasa da, çiçek aşısı olmuş olmanın maymun çiçeğini önlemede yaklaşık yüzde 85 oranında etkili olduğunu ortaya koyan gözlemsel çalışmalar bulunuyor.[7]

    Bütün bunlar, COVID-19 pandemisi sürecinde son 2 yıldır yaşadıklarımızı anımsayınca en azından bir nebze iç rahatlatıyor.

    Gelelim, sürprizli sona:

    Evet, şu anda orijinal yani (birinci nesil) çiçek aşıları artık vatandaşlara uygulanmıyor. Bazı laboratuvar personeli ve sağlık çalışanlarını işyerinde virüse maruz kalma durumunda korunmaları için uygulanan ve 2019 yılında Avrupa’da maymun çiçeği için onaylanmış olan, “modifiye edilmiş atenüe aşı virüsüne” (Ankara suşu) dayalı, mevcudiyeti sınırlı ve iki doz olarak uygulanan daha yeni bir aşı bulunuyor. [8]

    Peki, bu aşı için kullanılan “Ankara suşu” nerede mi tespit edilmiş?

    AKP’nin önce aşı üretim merkezini, sonra da kurumun tamamını kapattığı, Dr. Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü Laboratuvarlarında…

    Türkiye’nin aşı üretim çalışmalarını ortadan kaldıran, dışa bağımlı hale getiren, halk sağlığı alanında yapılan bilimsel çalışmaların önünü kesen, bulaşıcı hastalıklardan korunma ve koruyucu sağlık anlayışını yerle bir edenlerin ödeyecekleri bir bedel olmalıdır elbet!

    [1] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=59b535d0-d900-11ec-adcb-afc4c9a5dd63

    [2] https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2022-DON385

    [3] https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2022-DON393

    [4] https://www.who.int/emergencies/disease-outbreak-news/item/2022-DON396

    [5] https://map.monkeypox.global.health/country

    [6] https://www.klimik.org.tr/2022/05/21/maymun-cicegi-hastaligi-hakkinda-sik-sorulan-sorular/

    [7] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/monkeypox_bilgi_notu_son.pdf

    [8] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/monkeypox_bilgi_notu_son.pdf

  • ‘Şarkımızı ayakta söyleyeceğiz, zafer halkın olacak’

    Şilili efsanevi müzik grubu İnti-İllimani Histórico, iki yıl önce pandemi nedeniyle ertelenen Türkiye turnesini, bu yıl 24-25-26 Haziran tarihlerinde İstanbul, Ankara ve İzmir’de gerçekleştirdi.

    24 Haziran’da İstanbul Küçükçiftlik Park’ta, 25 Haziran’da İzmir-Urla Sahne’de Türkiyeli hayranlarıyla buluşan grup, 26 Haziran’da da Ankara’da ODTÜ Mezunları Derneği Vişnelik Tesisleri Çim Amfi’de sahne aldı. Gruba İstanbul ve İzmir’deki  konserlerde Moğollar ve Peyk, Ankara’daki konserde ise Yeni Türkü eşlik etti, çok sayıda konuk sanatçı konserlerde yer aldı.

    Dünya devrimci müziğinin yaşayan önemli temsilcilerinden ve pek çok müzik grubuna ilham olan topluluk, sık sayılabilecek aralıklarla konser verdikleri Türkiye’de önemli bir dinleyici ve hayran kitlesine sahip. Bu yüzden “hikâye”leri oldukça iyi biliniyor ama yine de kısaca hatırlatalım.

    SÜRGÜNDE DÜNYA TURNELERİ

    1967 yılının Mayıs ayında eski Santiago Teknik Üniversitesi’nde okuyan bir grup genç tarafından kurulur. 1973 yılında Şili’de Agusto Pinochet’nin Salvador Allende yönetimine yönelik faşist askeri darbesi sırasında Avrupa turnesindedirler ve darbenin başarıya ulaşarak müziklerinin yasaklanması sonucu 14 yıl boyunca ülkelerine dönemez, İtalya’da kalırlar. Bu dönem neredeyse kesintisiz şekilde turneler düzenledikleri bir dönemdir. Şili müziğinin gayrı resmi elçileri haline gelirler ve cunta rejimi karşıtı ve Şili halkının mücadelesini destekleyen tutumlarıyla dünya çapında ün kazanırlar. 1988’de yasaklarının kalkmasının ardından ülkelerine dönebilirler.

    2001 yılında 3 üyenin (José Seves, Horacio Durán ve Horacio Salinas) ayrılması sonucu grup ikiye ayrılır. İsim tartışmalarının ardından, ayrılan üyeler Inti Illimani Histórico adıyla yeni bir grup kurarlar. 2005`ten beri bu ismi taşıyan iki grup vardır: Inti Illimani Histórico (José Seves, Horacio Durán ve Horacio Salinas), Inti-Illimani (Jorge ve Marcelo Coulón kardeşler). 

    AND DAĞLARI’NDAN EVRENSELE

    Çeşitli pan-kavalları, farklı bambu flütler, değişik vurmalılar, And Dağları’nda yaşayan yerli halkların müziğini evrensele taşıyan grubun enstrümantal çeşitliliğinin temelini oluşturuyor. Yoksul halkların, emekçilerin duyguları, düşünceleri, özgürlük, eşitlik ve adalet vurgusu şarkıların sözlerine taşınıyor. Böylece tüm dünyanın emekten yana olan kesimleri, solcuları, sosyalistleri, muhalifleri bu büyülü evrensel dilin etrafında birleşiveriyorlar.

    Bu yüzdendir ki, Ankara’daki konser öncesinde Çim Amfi’ye adım atan herkes mutluydu, neşeliydi, gülümsüyordu, nazikti. Birbirine yer gösteriyordu insanlar, teşekkür ediyorlardı, birbirini tanımayanlar uzun yıllardır tanışıyormuş gibi sohbet ediyorlardı. Uzun süredir bu kadar neşeli, heyecanlı ve mutlu bir insan topluluğuna dâhil olmamıştım. Aynı -ortak- dili konuşuyor olduğunu bilmenin güveniydi bu, dünyaya ortak bir pencereden bakıyor olmanın ruhu sağaltan kuvvetiydi. Dayanışmaydı, inançtı, inattı, neşemizi geri almaktı. Benim içinse 2003 yılından bu yana bir türlü gerçekleştirme fırsatı bulamadığım hayalimin gerçek olmasıydı.
     

    ‘BİRLEŞMİŞ BİR HALKI HİÇBİR KUVVET YENEMEZ’

    Çim Amfi’deki ortak duygu ve ruh hali böyle iken, ilk olarak Ozan Çoban ve Güneş Demir sahne aldılar. En güzel türkülerin eşliğinde her yaştan genç halaylarla pisti doldururken, Çoban ve Demir sahneyi bu kez Türkiye’nin efsane gruplarından Yeni Türkü’ye devrettiler. İlk albümlerinin yayınlandığı 1979’dan bu yana kuşaklar boyunca dillere pelesenk olmuş şarkılarından bir seçki sunan Yeni Türkü’nün ardından ise beklenen an geldi ve Çim Amfi’deki bütün kalabalık adeta sahne önüne aktı. Bütün enerjisi, ahengi ve muhteşem şarkılarıyla sahnedeki yerini alan grup adına Horacio Durán, Türkiye’de olmaktan, İstanbul ve İzmir’den sonra Ankara’da Türkiyeli dinleyicileriyle buluşmaktan büyük mutluluk duyduklarını ifade etti.

    Türkiyeli dinleyicilerinin de iyi bildiği pek çok şarkısını seslendiren grup yaklaşık bir buçuk saat sahnede kaldı. Sahne alan tüm grupların Türkçe ve İspanyolca olarak Venceremos’u (Biz Kazanacağız) seslendirdiği ve tüm izleyicilerin katılımıyla birlikte El Pueblo Unido’yu (Birleşmiş Bir Halk) söyledikleri anlar, konserin en unutulmaz ve en coşkulu anlarını oluşturdu. Bütün izleyiciler, yumruklar ve zafer işaretleri eşliğinde şarkılara eşlik ederken, “El pueblo unido, jamás será vencido” sözleri Vişnelik’te yankılanıyordu. Geceden, herkesin dilinde aynı sözler kaldı:

    “Birleşmiş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez. Şarkımızı ayakta söyleyeceğiz ve zafer halkın olacak.”

  • Camus’sal sağlık, bir imza, bir miting

    Sağlık kamusal bir meseledir. Sağlığın bireysel olarak algılanmasına, toplumda öyle algılanması için çalışılmasına, toplum sağlığının korunması için yapılması gerekenlerin usulca vatandaşların üzerine bırakılmasına, devletin bu konudaki ödev ve sorumluluklarından “profesyonel” bir şekilde sıyrılmasına alışmamamız gerek.

    Sağlık herkes için bir haktır. Müşteri değil, vatandaş olduğumuzun bilincinde olarak, sağlığa erişim konusunun bir “ticari mesele” haline getirilmesine karşı çıkmamız, vergisini, primini ödediğimiz bir hizmet için ayrıca cebimizden para ödemeye itiraz etmemiz gerek.

    En yaygın tanımıyla “bedensel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olan sağlık, bütüncül bir kavramdır. Sağlığa erişim için getirilecek -ırk, din, politik görüş, inanç, ekonomik ve sosyal durum vb.- en küçük koşulun ayrımcılık anlamına geleceğini ve bunun da başta Anayasa olmak üzere yasalara ve pek çok uluslararası sözleşmeye de aykırı olduğunu bilmemiz gerek.

    Doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız yer, içinde bulunduğumuz çevre, barınma ve çalışma şartlarımız, beslenmemiz, sosyo-ekonomik koşullarımızın tamamı sağlıklı olma durumumuzu etkiler. Bu yüzden, hastalandıktan sonra astronomik paralar ödeyerek sağlık hizmetine erişmeye çalışmaktan çok, hastalanmamıza neden olan koşulların ortadan kaldırılması gerektiğinin farkında olmamız, bunu talep etmemiz ve bunun için mücadele etmemiz gerek.

    Bir kişinin hastalığı sadece kendi sorunu, bireysel bir sorun değildir. Ailesinden ve yakın çevresinden başlayarak bütün toplumun sorunudur. COVID-19 pandemisi sürecinde, bunun ne anlama geldiğini somut olarak yaşadık, gördük hepimiz. COVID-19 pandemisinin daha da görünür kıldığı gerçekleri aklımızdan çıkarmamamız ve idarenin “PR jargonlu” tuzaklarına düşmememiz gerek.

    ***

    Ne var ki, neoliberal politikaların tetikçisi AKP iktidar(lar)ı geçen 20 yılda, sağlığın bu niteliklerinin aşındırılması konusunda (daha öncekilere kıyasla) çok yol kat etti. Önce, göz boyayan uygulamalarla kışkırtılmış bir sağlık talebi yarattı. Ardından, sağlık harcamaları için cepten yapılan ödemelerin oranını giderek artırdı. Koruyucu sağlık ihmal edildi. Sağlığa ve sağlık hizmetlerine erişim zorlaştı ve eşitsizlik arttı. Giderek olumsuzlaşmakta olan bu tabloya pandeminin yarattığı olağandışı koşullar eklendi.

    Şimdi, insanlar sağlık hizmetine erişim için hastanelerden randevu bile alamaz duruma geldiler. Randevu süreleri sadece 5 dakikayla sınırlandı. Kronik hastalıkların ve COVID-19 dışı hastalıkların tedavileri aksadı. Neoliberal politikaların etkisiyle çalışma şartları giderek olumsuzlaşan, itibarsızlaştırılan ve sağlıkta şiddetin odağında bırakılan sağlık çalışanları tükenmişlik içerisine girdiler. Yurtdışına gitmek isteyen hekimlerin sayısı hiç olmadığı kadar arttı.

    Tüm bunların üzerine ekolojik, ekonomik ve siyasi krizler eklendi. Bir “kusursuz fırtına”nın ortasındayız sanki.

    ***

    Amerikalı yönetmen Michael Moore’un yazıp yönettiği 2007 yılı yapımı “Sicko (Hasta)” isimli filmi hatırlarsınız. Kâr odaklı Amerikan sağlık sisteminde, özel sigorta şirketleri, ilaç şirketleri ve işbirlikçi siyasetçiler aracılığıyla vatandaşların nasıl istismar edildiği, hiç sağlık sigortası olmayanlar bir yana, sağlık sigortası olan yurttaşların bile bir süre sonra artan prim ödemeleri, fahiş katkı/katılım payları nedeniyle sistemin dışına nasıl atıldıkları, sağlık hizmetine erişimden yoksun kalışları ve nasıl yoksullaştırıldıkları anlatılır. Amerikan sağlık sisteminin absürdlüğe varan akıl dışılığı ve yıkıcı sonuçları çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir filmde.

    Absürdlükten söz açılmışken; absürdizmin öncülerinden kabul edilen Albert Camus’yu anmadan geçmeyeyim.

    Albert Camus’nun, 1960 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirmeden önce, dostlarına sık sık en absürd ölüm şekillerinden birinin trafik kazasında ölmek olduğunu söylediği aktarılır.[1] [2] Bu böyle, çok mistik bir şeymiş gibi anlatılır. Oysaki, trafik kazasının kendisi değil de, beklenmeyen, dışarıdan gelen ya da önlenebilir bir nedenle birden bire yok olmanın absürtlüğüdür aslında Camus’nun sözünü ettiği…

    COVID-19’dan ölmek gibi mesela; ya da herhangi bir önlenebilir hastalıktan. İş kazasında sakatlanmak, ölmek gibi ya da.

    Kendi var oluşumuzdan kaynaklı hakkımızı kullanabilmek için şirketlere para ödemek durumunda kalmamız gibi mesela. Bir insan hakkı için para ödenmesinin absürdlüğü yani…

    Kimsenin ulaşamadığı devasa şehir hastaneleri için yandaş firmalara hasta garantisi verilmesinin absürdlüğü. Ya da kendi iradelerinde olmadığı halde, çocuklarımızın dünyaya “borçlu” gelmesinin absürdlüğü…

    Ve bütün bu olan bitenin üstünün “veri, bilgi saklayarak” örtülmeye çalışılmasının absürdlüğü…

    Bizim yaşadığımız işte Sicko filmindeki gibi; bir nevi “Camus’sal” sağlık yani…

    ***

    Yıllardır, sağlık çalışanlarının özlük hakları ve toplumun sağlık hakkı için mücadele eden Türk Tabipleri Birliği (TTB), 3 yıl arayla görevleri başında katledilen Dr. Ersin Arslan (2012) ile Dr. Kamil Furtun’un (2015) ölüm yıldönümleri olan 17 Nisan ile 29 Mayıs tarihleri arasında “Emek Bizim Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” başlığı ile bir imza kampanyası düzenliyor. İmza kampanyasının sona ereceği 29 Mayıs tarihinde ise Ankara’da 9 sağlık meslek örgütünün katılımıyla bir miting gerçekleştirilecek.[3] Mitingin yeri ve saati önümüzdeki günlerde açıklanacak.

    İmza kampanyasına ve mitinge konu olan “10 Acil Talep” metnini ve imza kampanyasını içeren linki buraya  bırakıyorum. Ben imzaladım. Sağlık hakkına sahip çıkan ve bu absürdlüğün içinde yaşamaya itiraz eden herkes imzalamalı ve 29 Mayıs’ta düzenlenecek mitinge destek vermeli.

    [1] https://www.britannica.com/story/how-did-albert-camus-die

    [2] https://www.irishtimes.com/culture/how-absurd-the-world-as-albert-camus-saw-it-1.1581045

    [3] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=8d3da174-c61a-11ec-8bef-40694c436a49

  • Serbest gezen COVID dönemi

    Pandemide içinde bulunduğumuz dönemin adını açıklıyorum naçizane: Serbest gezen COVID dönemi.

    “Tespit”imin esinini kıymetli Esin Hoca’dan aldım. Sözcük oyunu olsun diye değil, sahiden… Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol, geçen hafta Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen ve COVID-19 Pandemisinin İkinci Yıl Değerlendirme Raporu’nun açıklandığı basın toplantısında[1] şunları söyledi:

    “Nisan ayının ortası itibarıyla servislerde ve yoğun bakımlardaki hasta yükünün azalmış olduğunu görüyoruz. Bu bizler için çok sevindirici olmakla birlikte, ayaktan gezen, servislere başvurmadan, kendi imkânlarıyla hızlı testler yaparak ayaktan gezen çokça vaka olduğunu biliyoruz.”

    Neymiş? Pandeminin başında bulaş zincirini kırmak için panik halde karantinaya aldığımız, yakınlarıyla görüştürmediğimiz, hafif geçiriyor olsalar bile evlerde, odalarda tecrit ettiğimiz COVID-19 hastaları, bugün serbest geziyorlarmış. Nasıl? Büyük ihtimalle maskesiz.

    “E, bunun ne sakıncası var ki? Sağlık Bakanımız, 2 Mart tarihli basın toplantısında[2] ‘Salgın kelimesini eskisi kadar çok kullanmazsak salgın olmaz’ diyerek pandeminin etkisini yitirdiğini, maske zorunluluğunun kaldırıldığını, önlemlerin gevşetildiğini açıkladı ya!” diye düşünebilirsiniz. E, siz de haklısınız.

    Ama, şöyle devam etti, Prof. Dr. Şenol:

    “Önümüzü sislendiren bunun nereye evrileceğini bilmememiz. Eğer, yeni ve ciddi bir dalga ile karşılaşırsak, salgının başına göre çok daha fazla şey bilen, salgını yüklenen hekimler ve salgın bilimciler olarak şunu biliyoruz ki; hem sağlık sistemi, hem sağlıkçılar, hem de aslında korunması gerektiği halde kendini korumaktan yorulmuş kırılgan nüfus üzerinde -ki Türkiye’de bu nüfusun yüzde 49-50 civarında olduğunu biliyoruz- bu süreçte bağışıklıkları da eksilmiş olacağı için, çok daha büyük bir sarsıntıya yol açabilir. Ve bununla ilgili hiçbir hazırlık olmaması son derece endişe verici.”

    Evet, yöneticilerin bu umursamazlığı gerçekten son derece endişe verici.

    Geçtiğimiz hafta, okulların “çeyrek ara dönem tatili” dolayısıyla Ankara dışına çıktık. Büyükanne-büyükbaba ziyaretleri yaptığımız küçük bir Ege turunun ardından, oğlumun katılacağı Uluslararası Eskrim Çocuk Kupası Turnuvası için Antalya’ya gittik. Pandeminin bu “serbest gezen” dönemine ilişkin, farklı kentlerde ve farklı ortamlarda pek çok gözlem yapma fırsatı oldu böylece.

    Ankara ile kıyaslandığında zaten açık ara farklı olan ama bölge pazarları arasında bile görece daha uygun fiyatlı olan Davutlar (Kuşadası) pazarında, peynir alamaz hale gelen insanların artık “süt kesiği” almayı tercih ettiklerini de, almaya niyetlendiklerini tarttırıp bıraktıklarını da gördük ama bu ağır durum bu yazının konusu değil. Bu ağır durum, hükümetin pandemi önlemlerini bir telaş boşlamasının sebeplerinden biri. Ekonomik krizin ağır yükünün altında ezilen ve “vatan, millet, sakarya, ne yapalım, artık bir süre simit ile idare edece(ksiniz)ğiz” diyerek boğazına çöktükleri yurttaşa, “bir de maskeni tak” diyemiyorlar artık.

    Neler gözledik bu sürede? Toplumun önlemler konusunda da ikiye ayrıldığını gördük. 65 yaş üstü yurttaşların -belki tehdit doğrudan onlara yöneldiği için, belki de yaşamın kıymetini bildiklerinden- gençlere kıyasla, pandemi önlemlerini sürdürme konusunda daha hassas olduklarını gördük.

    Turizm sezonunun açıldığı bu bölgelerde, turistik otellerde maske-mesafe-hijyen kurallarının bütünüyle geçersiz olduğunu, buralarda çalışan işçilerin, emekçilerin kalabalık ve akışkan ortamlara rağmen tamamen korunmasız olduklarını gördük.

    Aşı konusundaki hassasiyetin ilk dönemlere kıyasla neredeyse sıfırlandığını, hatırlatma dozunu ihmal edenlerin sayısının çoğaldığını, “aşı olanlar da hastalanıyor nasılsa” yaklaşımının yaygınlaştığını gördük.

    Bir kesimin kesinlikle pandemi bitmiş, yokmuş, hiç olmamış gibi davranmasına karşılık, bir kesimin her şeye rağmen kendi önlemleri sürdürmeye çalışması arasındaki uyumsuzluğun, yine bir çeşit toplumsal anomi durumu yarattığını gözledik.

    Bilimi kerteriz almazsanız, yüzünüzü insana dönmezseniz, insan yaşamını öncelemezseniz, insanların kafasını karıştıracak, tutarsız yaklaşımlarla pandemiyi yönetmeye çalışırsanız böyle bir şey oluyor işte.

    Yine Davutlar pazarında yumurtanın envai çeşidini satan bir yumurtacı vardı. “Gezen tavuk yumurtası”, “serbest gezen tavuk yumurtası”, “köy yumurtası”, “organik”, “çiftlik” vb… Yumurtada bu kadar “klasman” olabileceğini hiç düşünmemiştim. “Serbest gezen tavuk yumurtası ile köy yumurtası arasında ne fark var” diye sordum. “Köy tavuğu kümeste olur. Serbest gezen tavuk yumurtası daha makbuldür” dedi.

    Hiç bilemiyorum, ben onun aktarıcısıyım. Tavuğun serbest gezeni daha makbul olabilir ama virüsün “serbest gezeni” o kadar makbul olmasa gerek.

    “Sıfır vaka” stratejisi uygulayan Çin dâhil olmak üzere, dünyada farklı bölgelerde yeni dalgalar ortaya çıkarken, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) “pandemi bitmedi” uyarısında bulunurken, TTB, bilim insanları, hekimler tedbiri elden bırakmak için henüz erken olduğunu ısrarla dile getirirken, “virüsü serbest gezdirme” noktasına gelmek, insanı uygun sözleri bulmak konusunda zorda bırakıyor.

    Şunu söyleyebilirim sadece; bilimin özgürlüğüne ve yol göstericiliğine evet, tavuk serbestiyetine hayır!

    [1] https://www.youtube.com/watch?v=3N2t_ZPiXsc&t=10s

    [2] https://www.youtube.com/watch?v=x7eYJHFBq58

  • Derinde büyüyen sorun: COVID-19’un çocuklar üzerindeki etkisi

    Belki, 10 yaşında bir çocuk sahibi olmanın verdiği “seçici algı” etkisidir bilemiyorum. Ama pandeminin ilk gününden beri, hastalığın çocuklar üzerindeki doğrudan, dolaylı ya da potansiyel etkileri -beraberindeki kaygılarla birlikte- hep ilgi alanımda oldu. Bu köşede de, Medyaport sayfalarında da bu konuya ilişkin pek çok yazı, haber ve söyleşi yayımlandı. Hepsinde de aynı konuya dikkat çekildi: Çocuklar pandeminin başından beri ihmal edildiler ve bu ihmalin bedelini yetişkinliklerinde ödeyecekler. Şunu da ekleyebilirim ki, bunun sorumlusu da, halen sermaye dışında, toplumun hiçbir kesimini gerçek anlamda koruma çabası ve iradesi göstermeyen siyasi iktidar(lar)dır.

    İngiltere’de yapılan ve 18 Şubat 2022 tarihinde British Medical Journal’a (BMJ) haber olarak yansıyan bir analiz, bu kaygıların hiç de abartılı olmadığını ortaya koydu. [1] “Derinde Büyüyen Sorunlar: COVID-19’un İngiltere’deki Çocuklar ve Gençler İçin Sağlık Hizmetlerine Etkisi” başlıklı çalışma, COVID-19 pandemi sürecinde genellikle “unutulan” ya da gözden kaçırılan çocukların, pandeminin uzun vadedeki potansiyel etkilerinden en çok zarar görenler olacaklarına dikkat çekiyor.

    Buna göre, COVID-19 nedeniyle hastaneye yatırılma oranları yetişkinlere göre 10 kat daha düşük olan çocukların diğer sağlık hizmetlerine erişimleri kötü bir şekilde kesintiye uğradı ve çocukların zihinsel sağlıkları da bu süreçten olumsuz etkilendi. Çocuklarda ruh sağlığı hizmeti talebindeki artış, yetişkinlere göre daha keskin artışlarla eşi görülmemiş bir artış gösterdi.

    Yeme bozukluğu tedavisi için bekleyen çocuk sayısı 4 katına çıktı. Hastanelerdeki pediatri hizmetleri için bekleme listeleri yoğun artış gösterdi. Özel eğitim ihtiyaçları ve/veya engelli olanlar gibi savunmasız çocuklar bu süreçten ayrıca etkilendiler.

    Araştırmada özet olarak şu bulgulara yer verildi:

    Nisan ve Eylül 2021 arasında, 2019’un aynı dönemine göre çocuk ve genç ruh sağlığı hizmetlerine yapılan sevklerde yüzde 81 artış oldu. Aynı dönemde yetişkinlerde (19 yaş ve üzeri) artış yüzde 11 oldu.

    Aynı dönemde, 2019’un aynı dönemine göre yüzde 59 artışla çocuklar ve gençler için 15 binin üzerinde acil veya acil kriz bakımı sevki yapıldı.

    Nisan 2020 ile Mart 2021 arasında her beş çocuk ve gençten biri, ruh sağlığı servislerinde takip randevusu için 12 haftadan fazla bekledi.

    Şüpheli bir yeme bozukluğu nedeniyle tedaviye başlamayı bekleyen çocuk ve genç sayısı, salgın öncesi seviyelerden dört katına çıkarak Eylül 2021’e kadar 2 bin 83’e ulaştı.

    Pandemi sırasında, öncelikli olarak yeme bozukluğu nedeniyle acil servislere başvuran çocuk ve gençlerin sayısı Ekim 2019’da 107 iken, Ekim 2021’de 214’e ulaşarak, iki katına çıktı.

    Planlı pediatrik hastane bakımı için bekleme listesi yedi ayda yüzde 22 arttı (Nisan 2021’deki 245 bin 654’ten Kasım 2021’de 300 bin 465’e). Aynı dönemde yetişkinler de dâhil olmak üzere tüm hastalar için tüm planlı hizmetlerdeki bekleme listesindeki yüzde 17’lik artışın üzerinde gerçekleşti.

    Kasım 2021’de 1000’e yakın çocuk ve genç, iki yılı aşkın bir süredir çocuk hastanesi hizmetleri için bekliyordu. Kasım 2021’de, kanser şüphesi olan 16 yaşından küçük çocukların yüzde 15,7’si, Kasım 2019’dan yüzde 6’lık bir artışla, acil bir pratisyen hekim sevkinin ardından bir uzman görmek için iki haftadan uzun süre bekledi (toplamda 995 çocuktan 156’sı görüldü).

    Biz biliyoruz ki, Türkiye’de (pek çok başlıkta olduğu gibi) çocuklarda COVID-19 vakalarına ilişkin sistematik bir bilgi halen yok.[2] Pandeminin çocuklar ve gençler üzerindeki sosyal ve psikolojik etkileri, eğitimdeki kayıplar ise halen gündem bile değil. Uzun süre de olmayacak gibi görünüyor.

    Oysa, yine söz konusu çalışmada belirtildiği gibi; “salgının çocuklar ve gençler üzerindeki daha geniş etkileri, birçok yönden COVID-19 enfeksiyonunun kendisinden daha büyük”.

    Sağlığın önündeki engeller, sağlığa bütüncül bakış eksikliği ve sadece belirli kesimlerin çıkarları doğrultusunda atılan adımlar çocuklarımızın sağlığını tehdit ediyor. Pandeminin çocukların sağlığı ve bakımı üzerindeki etkilerini anlamak ve bunun için acil adımlar atmak zorunludur.

    [1] https://www.bmj.com/content/376/bmj.o430

    [2] https://www.medyaport.net/gundem/cocuklar-covid-19dan-artik-daha-fazla-etkileniyor-h32914.html

  • Sağlık Bakanlığı ‘ringlerden’ çekilirken

    Twitleriyle meşhur Sağlık Bakanımız uzunca bir aradan sonra kameralar karşısına çıktı. Çıkmadan önce de yine şöyle bir twit attı (yazım yanlışlarına dokunmadan):

    “11 MART 2020: Şimdi yapmamız gereken hayatımızı tedbirler doğrultusunda bir düzene sokmaktır. (Türkiye’de İlk Vaka açıklamasından) 2 MART 2022: Hayatımızı yeniden düzenlemek için gerekli değişiklikleri yapmanın zamanı geldi. (Detaylar SAAT 18.00’DA, basın açıklamasında)”

    Dediği gibi yaptı; 2 Mart 2022 Çarşamba günü, saat 18.00’de kameraların karşısına geçti. Sağlık Bakanı’nın bu açıklamaya ne kadar önem verdiği, twitinde 11 Mart 2020 tarihli Türkiye’deki ilk COVID-19 vakasını duyurduğu basın açıklamasına atıf yapmasından belli oluyordu. “En az ilk günkü kadar önemli, tarihî bir açıklama!”

    Ne yazık ki, bu “önemli” basın açıklaması, Sağlık Bakanı’nın çizmeye çalıştığı “iyimser” tablonun aksine kaygı uyandırıcı pek çok unsur içeriyordu. Zira Sağlık Bakanı, fiilen aksayan ya da “delinen” pek çok pandemi düzenlemesinin resmen iptal edildiğini duyurmaktan, topluma yine “kendi başınızın çaresine bakın”, “pandemi mücadelesinde yalnızsınız” ve dahi “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” mesajını vermekten başka bir şey yapmadı.

    Şimdi, Sağlık Bakanı’nın, kararların Bilim Kurulu’nun tam mutabakatıyla alınmadığına ilişkin cümlesinin de özel olarak altını çizerek, bu “tarihî” açıklamada neler söylediğine bir bakalım…

    En önemli nokta, salgının bitmediğinin Bakan’ın bizzat kendisi tarafından doğrulanmasıydı aslında. Ama hafiflediği/etkisini kaybettiği varsayılıyordu. Son bir ayda, her gün ortalama 251 vatandaşımızı yitirdiğimiz[1] bir salgının etkisini kaybettiğini ileri sürmek nasıl bir rahatlık, gerçekten anlamak zor.

    Ama, şunu aynen söyledi Sağlık Bakanı “Salgın kelimesini eskisi kadar çok kullanmazsak, salgın olmaz”! Bu şu anlama geliyor: Salgın sürüyor ve biz de bunun farkındayız ama deve kuşu yöntemini kullanarak salgını görmezden geleceğiz; çünkü başımızda başka bin türlü dert var ve altından kalkamıyoruz.

    Yine bireysellik vurgusu yapılıyordu; “kendi kendinizi koruyun”. Aslında Sağlık Bakanlığı salgın konusunda kamusal sorumluluğunu terk ederek pası topluma atalı, pandemiyle baş edemeyeceğini ilân edeli çok olmuştu. Şurada bir miktar değinmiş idik bir zaman.[2]

    Yani, havluyu çook önce atan Sağlık Bakanlığı şimdi resmen “ringlerden” çekiliyordu.

    Açık havada maske yasağının kaldırıldığını duyurdu Sağlık Bakanı. Kapalı ortamlarda ise “havalandırma yeterliyse ve uygun mesafe korunuyorsa” takılacaktı. “Havalandırma” pandemi önlemleri arasında Sağlık Bakanlığı’nın gündemine son derece geç girdi ve gereken önem de verilmedi esasen. Şu anda da bu muğlak ifade ile ne kast edildiğini anlamaya çalışıyoruz hepimiz.

    “Bundan sonra mücadelemize aşıya ağırlık vererek devam edeceğiz” diyordu ama aşılanma hızı son derece düşmüşken, aşının nasıl teşvik edileceğine dair tek bir söz etmiyordu. Ha, “‘Yerli’ Türkovac aşımıza sahip çıkalım” vurgusu vardı. Ohooo, Sinovac’tan 5-6 kat iyiymiş bizim aşı. Öyle dedi Sağlık Bakanı… İyi ki hekim, veri bilimci, istatistikçi falan değilim; “5-6 kat iyi”yi duyunca sekte-i kalpten giderdim herhalde. Pandeminin üçüncü yılında, aşı çalışmaları bunca ilerlemişken, Sinovac’ın hiç hükmünün kalmadığını ya unutuyordu ya da yok sayıyordu herhalde.

    HES kodu bildirimi uygulamasının kaldırıldığını da duyurdu. İnsanların gidip geldikleri her yerin bir şekilde takip ediliyor olması son derece rahatsızlık verici esasen. Öte yandan, insanların birbirinin HES kodunu kullandığına bile tanık oldum ben. Zaten PCR testleri sınırlandığından beri HES kodu bildirimi uygulaması da gereksiz hale gelmişti. Öyle değil mi?

    Çocuklar ve 65 yaş üzeri mi? Onlar bu pandeminin en çok düşünülüyormuş gibi yapılıp hiç önemsenmeyenleri aslında. O yüzden okullarda karantina uygulamasına son verildiği bildirildi. Ve o yüzden vefat yaş ortalamasının görece “yüksekliği” müjdeymiş gibi duyuruldu. Kahredici!

    Beklerdik ki, Sağlık Bakanlığı’nın “kamusal sorumsuzluğunu” ilân ettiği böyle bir açıklama yerine, Türkiye’nin gerçek salgın verilerinden yola çıkarak, ortak mutabakatla, bilimsel kararlar verilebilsin, aksayan uygulamalar yeniden düzenlenebilsin, insan hayatı yok sayılmasın, yaşı ne olursa olsun tek bir kişi bile “gözden çıkarılmasın”.

    Geçmiş iki yıllık deneyim bize net bir şekilde gösterdi ki, Sağlık Bakanlığı zaten, biraz toplumun “gazını almak” için, ağırlıklı olarak da ekonomik kaygılarla, Nisan ayı gibi (turizm sezonu öncesi) kış boyunca aldığı önlemleri gevşetir ve pandemi önlemlerinin çifte standartlı “yaz versiyonunu” uygulamaya koyardı. Bu yıl da Nisan’dan itibaren önlemlerin gevşetileceğini öngörmek hiç zor değildi.

    O halde, bizler için aslında pek de yeni bir durum içermeyen bu basın açıklamasına dair tek soru şu:

    Şunun şurasında bahara ne kalmıştı, neden bu kadar acele ettiniz?!

    Hükümetin/Sağlık Bakanlığı’nın bu acelesinin bir nedeni olmalı.

    Pandemi yasaklarının altında ikinci yılını bitirmiş, ağır ekonomik krizin etkisini gün gün yaşamın her alanında hisseden, üstüne üstlük burnunun dibindeki savaşın dehşetinin etkisiyle umutsuzluktan kırılan insanlara yönelik, bir çeşit “Tarkan etkisi” yaratmak ve “hafifledi, geçti, geçiyor, geççek” demek isteniyorsa eğer; yok canım o olmaz, geçelim onu bir kalem!

    Doğrudur, bu açıklama tarihîdir. Hükümetin, Sağlık Bakanlığı’nın pandemi yönetiminden çekildiğinin resmen ilân edilmesidir. Düşündüğümüzden daha yakın olabilecek bir seçim atmosferi için mesela, elimizde bu gevşemeye dayanak oluşturacak hiçbir bilimsel veri yokken, kendi aralarında bile mutabakat yokken üstelik, yapay bir iyimserlik ortamı ise yaratılmak istenen, çok yanlış ve çok büyük bir risk alınmıştır. Bunun bedeli her yönden ağır olur.

    Eh, Sağlık Bakanlığı pandemi yönetiminden çekildiğine göre, vakaların yeniden patlama yapması durumunda nasıl bir B planı uygulayacağımıza da biz karar veririz artık.

  • Pandemiyi usul usul ‘boşlayalım’ mı?

    Üçüncü yılına girdiğimiz COVID-19 pandemisinde dünya çapında toplam vaka sayısı (13 Şubat 2022 itibarıyla) 405 milyona ulaştı. Son 24 saat içinde bildirilen yeni vaka sayısı 2 buçuk milyona ve COVID-19 nedeniyle yaşamını kaybedenlerin dünya çapındaki toplam sayısı ise 6 milyona yaklaştı.[1]

    “Orijinal” virüse göre kat kat hızlı yayılan Omikron varyantının baskın hale geldiği dünyada, aslında sadece Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) sayfasında yer alan aşağıdaki tabloya bakarak bile vaka sayılarının da, ölüm sayılarının da halen belirgin şekilde yüksek olduğunu, salgının baskılanamadığını görebiliyoruz.

    Aşı eşitsizliği ve aşıya erişimde yaşanan sıkıntılar ise Afrika kıtası başta olmak üzere düşük gelirli ülkelerin aleyhine halen sürüyor.

    Hal böyleyken, ülkeler COVID-19 önlemlerini esnetme konusunda daha çekinmesiz davranmaya başladılar. Hem önlemler adım adım gevşetiliyor, hem de salgınla mücadelenin olmazsa olmazı olan epidemiyolojik değerlendirme için gerekli veri raporlama işinden usulca vazgeçiliyor.

    Bununla ilgili ilk girişim ABD’den geldi. World Socialist Web Site’de (WSWS) geçtiğimiz günlerde yer alan bir haberde, ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Departmanı’nın (HHS) hastanelerin COVID-19 ölümlerini ve vakalarını günlük olarak federal hükümete bildirme sistemini resmen sonlandırdığı bilgisine yer verildi. [2]

    Habere göre, HHS 6 Ocak itibarıyla “sessizce” bu kararı almış, yaklaşık bir hafta sonra bir hekimin konuya dikkat çeken tweet’i üzerine bu bilgi yaygınlaşmış ve kamuoyunda tartışılmaya başlanmış, 2 Şubat 2022 itibarıyla da raporlama sistemi resmen sonlandırılmıştı.

    Sistem hastaneler tarafından doğrudan veri raporlamasına dayanıyordu. Veriler günlük olarak işleniyordu, hızlı çalışıyordu, geniş bir bilgi kesiti içeriyordu.

    Karar, Amerikan sağlık kamuoyunda ve bilim insanları arasında tepkiyle karşılandı. Uzmanlar, bu sistemin sona ermesinin veri toplama işini yavaşlatacağını ve hantallaştıracağını ileri sürdüler. “Federal düzeydeki tek tutarlı, güvenilir ve eyleme geçirilebilir veri seti”nin raporlanmasının iptal edilmesine ilişkin bu karar “akıl almaz” olarak değerlendirildi ve COVID-19’lu yaşamın “yeni normal” olarak benimsetilmesi eğilimi ile ilişkilendirildi.

    Aynı gün, İngiltere’de de hükümet COVID-19 ölüm verilerinin bildirilmesi uygulamasının Mart sonunda başlayacak Paskalya’ya kadar sona erdirilmesinin planlandığını duyurdu. Yanı sıra, karantina dâhil tüm yasal COVID-19 kısıtlamalarının aynı sürede kaldırılmasının planlandığı ve “COVID-19 ile yaşama” stratejisinin sunulacağı açıklandı.[3]

    Pandemi halen baskılanamaz şekilde sürüyorken güncel ve hızlı veri toplama işinin sonlandırılması ya da en azından “gevşetilmesi” girişimleri gerçekten çok dikkat çekici. Biz Türkiye’de gayet iyi biliyoruz ki, pek çok ülke bu veri toplama işini zaten şeffaf şekilde ve hakkıyla yapmıyor. Şüphe yok ki, bu eğilim başka ülkelere de yansıyacak. Peki, sonra ne olacak?

    Görünen şu: Pandemi sona ermiş değil, ancak insan hayatının korunmasıyla ilgili en ufak bir derdi olmayan, para odaklı neoliberal sistemler artık virüsle “uzlaşıyor” ve giderek daha umursamaz bir şekilde insanları pandeminin yarattığı risk ve olumsuzluklarla baş başa bırakıyor.

    Sonrası; ölen ölür, kalan sağları sömürmeye devam edebilelim yeter.

    [1] https://covid19.who.int/

    [2] https://www.wsws.org/en/articles/2022/02/03/deat-f03.html

    [3] https://www.gazeteduvar.com.tr/ingiltere-karantina-dahil-tum-covid-kisitlamalarini-bu-ay-kaldiracak-haber-1552548