Yazar: Mutlu Sereli Kaan

  • Derin Devlet Deşarjı vs. Derin Deniz Deşarjı!

    Büyük tabelada neon harflerle yanar söner şekilde SEDAT PEKER yazıyor. Alt satırda devam ediyor: Her Pazar Büyük Türkiye Gazinosu’nda…

    Işıklı reklam panosundaki yazı akıyor: “Çok eğleneceğiz. Vallahi çok eğleneceğiz. Hem de çok!”

    Pandeminin kapattığı, sönükleştirdiği evlere neon neon doluyor. Pandemi yorgunu ruhlara bir çeşit eğlencelik oluyor adeta. Hani, sabah o kadar erken saatte olmasa, karşısına geçip çiğdem çitleyeceğiz, o derece.

    Teşbihte hata olmazmış… Bir süredir devam eden bu “tek kişilik mafya şov”, ülkenin önde gelen stand-up’çılarını bile gölgede bırakmış durumda handiyse… Sahnesi kuvvetli, kendi çapında mizahı var, teatral yönden zengin… Yoklama almalar, tek ayak üstünde bekletmeler, muhatabıyla konuşurken kameraya (izleyicilerine) değil de, onu konumlandırdığı yere bakmalar, simgeler/semboller, vücut dili, alıntılar, tonlamalar falan…

    Nasırına basılmış mafya lideri, bize son 30 yılın hikâyesini anlatıyor. Biraz şaşkınız.

    Oysa durum, “de te fabula narratur”1… Romalı şair Quintus Horatius’un ünlü dizesi gibi yani: “Anlatılan bizim hikâyemiz!” 30 yıldır içinde yaşadığımız, gözümüz önünde olup biterken her şey bir arpa boyu yol alamadığımız hikâyemiz. Onlarca yıllık umursamazlığımız.

    Sırları dökülmüş bir aynada kendimize bakar gibiyiz. Sırların döküldüğü yerler karanlık. Kalan kısımlardan, kendimize bakıyor, bilmediğimiz bir görüntüymüş gibi, sırların döküldüğü yerlerde ne vardı acaba, diye düşünüyoruz.

    Sonra… Sonrası Murat Sevinç’in yazdığı gibi: “‘Vay be’ diyor, ardından çay içip güne devam ediyoruz.”2

    Siyasetçisi, savcısı, muhalefeti, bir kısım medyası öyle durup bakıyoruz. Kim kimden ne bekliyor, bilmiyoruz. “Ana muhalefet” partisi, direksiyonu “edilgen muhalefet”e kıralı çok oldu. “Hesap sorulmalıdır” diyor! Siz söyleyin sevgili “ana muhaletef”; kim sorsun hesabı?

    Tüm bu vodvilin ortaya döktüklerine dair Ana Muhalefet Partisi Başkanı’nın önerisi: “İyi insanlar, sizlere sesleniyorum; bunlarla selamı, sabahı kesin!”

    Yürek dayanmaz bu naifliğe. Olur! Yalnız bir şey atlanıyor, iyi insanların onlarla selamı, sabahı yok zaten.

    Marmara Denizi’nin son 30 yılın pisliğini kusmasıyla aynı döneme denk geliyor siyasetin pisliğinin ortaya serilmesi. Ne metafor ama… Uğraşsak aynı döneme getiremezdik.

    Derin Devlet Deşarjı vs. Derin Deniz Deşarjı!

    Önder Algedik, Gazete Duvar’daki köşesinde yazdı: “Eski Marmara öldü, elimizde “bir” Marmara kalmasını istiyorsak 30 yılın yalanlarını çöpe atmamız gerekiyor.”3

    30 yılın organize işlerini bir çırpıda çöpe atmak, güzelim Marmara’yı, güzelim ülkeyi bir anda kurtarmak mümkün mü? 30 yılın pisliğini, elektrik süpürgesi mantığıyla, üstte görünenleri vakumlayarak temizlemek mümkün mü?

    Hesap sorma değil, hesabı alma zamanı aslında ama bir Latin Amerika değiliz ki, şöyle bir silkinip mevzuyu ters köşeye getirelim.

    10. epizoda gelirken hiç birimizin kılı kıpırdamıyor.

    Öyle, çay içip, çiğdem çitleyip hayatımıza devam ediyoruz.

    Müsilaja battık, nasıl, eğleniyor muyuz dostlarım?

    1 Romalı ozan Quintus Horatius Flaccus’un ünlü dizesi: “Quid rides? Mutato nomine et de te fabula narrator.” (Ne gülüyorsun? Adları değiştir, anlatılan senin hikâyendir.)

    2 https://www.diken.com.tr/yorgunluk-ve-ikrah-etmek-olagandir-herhalde/

    3 https://www.gazeteduvar.com.tr/musilajin-arkasinda-kim-var-makale-1524558

  • Arpa boyu

    Oysa, “Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi olmayacak” diye çıkılmıştı yola.

    “Sessiz çoğunluk rolünü reddediyoruz” demişti toplum.

    “Yaşamımıza karışan kirliliğin son bulmasını istiyoruz. Suç örgütlerini kuranların ve onlara görev verenlerin bir an önce yargı önüne çıkartılmasını istiyoruz. Kirli işlerin ve ilişkilerin ‘devlet sırrı’ şemsiyesi altında gizlenmemesini istiyoruz. Devletin kendi yurttaşları aleyhinde çalışacak servisler kurmamasını istiyoruz” demişti. “Ülkemizin tüm uluslararası platformlarda, faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar ve dünya uyuşturucu trafiğindeki yüzde 80’lik payı ile anılmaktan çıkmasını istiyoruz. Ve tüm bunların demokratik yaşam içinde, demokratik yöntemlerle bir an önce gerçekleşmesini istiyoruz”1 demişti.

    10 bin imza toplandı, protesto çağrısına destek için.

    Bu ülkede tam 37 gün boyunca her gece saat 21.00’de 1 dakika boyunca ışıklarını açtı-kapattı insanlar… Yetmedi, tencere-tava çaldılar pencerelerinden, balkonlarından… Yetmedi, ıslıklarla, düdüklerle eşlik ettiler; sokaklara çıktılar, arabalarının kornalarını çaldılar sokaklarda. Giderek yaygınlaştı protestolar. Eylemlere katılan yurttaş sayısının, protestoların ikinci haftasında 30 milyona ulaştığı yazıldı daha sonra çeşitli kaynaklarda.

    Ama aradan geçen 25 yıl sonra gördük ki, bir arpa boyu yol alamamışız… Hatta, her şey eskisinden de beter!

    Bunca yıl “devlet” adına gördüğü “hizmetlerden” sonra, evdeki hesap çarşıya uymayınca konuşmaya karar vermiş, “hesaplaşma” derdinde olan bir mafya mensubunun açıklamalarına kilitlenmiş, ondan “medet umar” haldeyiz! Oysa, henüz ne kadar da taze hafızalarda; “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızda duş alacağız” cümlesi.

    Peki, neden? O gün, Susurluk kazası sonrası ortaya çıkan tabloya sessiz kalamayan, 1 ayı aşkın süre protestoları sürdüren, taleplerini bu kadar açık ve yalın biçimde dile getiren toplum, çürümüşlüğün bu kadar ayyuka çıktığı bir ortamda, bugün neden sessiz? Bu ölü toprağı nasıl serpildi toplumun üzerine?

    İşkence Mağdurları Merkezi tarafından hazırlanan ve Susurluk kazası sonrasında oluşan yurttaş tepkisine odaklanan bir raporda2, “Susurluk protestolarının gerçekleşmesinin nedeni bir otomobil kazası yaşanması değildi. Türkiye halkının yozlaşmaya daha fazla katlanamayacak duruma gelmiş ve artık tepki vermeye hazır olmasıydı” deniyor. Yurttaş tepkisinin bu denli büyümesi ve başarısı da medyanın geniş kesiminin desteğini almış olması ile ilişkilendiriliyor.

    O günkü medya bugünkü medya(!) değil tabii… İnternet (en azından bugünkü haliyle) yok, mail yok… Sosyal medya desen; daha Zuckerberg 12 yaşında… Faks var sadece. Faksla yaygınlaştırılıyor imza dilekçeleri. Basın kuruluşlarına, köşe yazarlarına faks gönderiliyor. Öylece büyüyor tepki.

    Bugünse adeta ışık hızıyla iletişim. Tek bir bilgisayar/telefon tuşuyla her yerdeyiz. Ama 19 yıllık AKP iktidarında -bütün kurumlar gibi- medya öylesine bitmiş, gazetecilik öylesine başka hallere dönüşmüş durumda ki, değil bu ortaya serilenlerin araştırılıp haber yapılması, “anaakım” denen AKP medyasında icazet alınmadan hava durumu haberi bile yapılamıyor. Değil, bu yaşananlara dönük tepkilerin haberleştirilmesi, sosyal medyada görüş açıklayan gözaltına alınıyor. Yetkililer günler sonra açıklama yapıyor, gazeteciler soru soramıyor.

    Ülkece bir anomi yaşar gibiyiz; dönem/yaşananlar/yüzler/isimler 90’lar, teknoloji uzay, demokrasi askıda, medya merbut!

    Sevilay Çelenk, dün Gazete Duvar’daki yazısını3, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün bu yaşananların ardından yaptığı konuşmaya ayırmıştı. Erdoğan’ın konuşmasında kullandığı ifadelere dikkat çeken Çelenk, “Bu cinsiyetçi, ayrımcı, nefret diline isyan etmek için anaakım medyamızın olması gerekmez. Gerekirse dumanla haberleşiriz.” diyordu.

    Bu bataklığın artık kurutulmasını, hakikatin ortaya çıkarılmasını, sorumluların hesap vermesini istiyoruz. Ve bunun için “anaakım” medyaya ihtiyacımız yok!

    1 Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemi Çağrı Bildirisi, https://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCrekli_Ayd%C4%B1nl%C4%B1k_%C4%B0%C3%A7in_Bir_Dakika_Karanl%C4%B1k_Eylemi

    2 https://insanhaklariizleme.org/vt/yayin_view.php?editid1=1376

    3 https://www.gazeteduvar.com.tr/bay-meral-ya-da-bayan-kemal-bir-dil-surcmesi-degildir-makale-1523479

  • Şirketler için değil, insanlar için aşı

    İnsanlığa ait bilgilerin, kamuya ait imkânlar kullanılarak, şirketler tarafından gasp edilmesine ve buna da devletler tarafından çanak tutulmasına kabaca “aşıda patent” diyoruz! Çok mu “kaba” oldu sahiden? Bu tanımı kapitalizmin piyasa, meta, kâr ilişkileri bağlamında farklı başlıklara taşıyıp, oldukça zenginleştirip, “inceltebiliriz”. Ama şimdilik konumuz aşı; COVID-19 aşısı ve aşıda patent.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz hafta Çin’in Sinopharm aşısına da acil kullanım onayı verdi. Böylece DSÖ’den onay alan COVID-19 aşılarının sayısı 6’ya yükseldi: Pfizer-BioNTech (Almanya), Moderna (ABD), Johnson & Johnson (ABD), AstraZeneca (Hindistan), Astra Zeneca (Güney Kore),  Sinopharm (Çin). Şu anda dünyada COVID-19 aşısı üretiminin tekeli bu firmaların elinde bulunuyor. Bakmayın firma adlarının öne çıktığına; bu firmaların her birine aşı çalışmaları için ortalama 2 milyar dolar kamu kaynağı sağlandı. Vatandaşların vergilerinden yani. Küresel bir felaket olması nedeniyle ülkeler ellerindeki bilgileri şirketlerle paylaştılar. Temel bilim çalışmaları kamu kurumlarında gerçekleşti. Ama kâr şirketlere, aşıya erişim güçlüğü ise vatandaşlara kaldı.

    Dünyanın önde gelen sağlık/siyaset organizasyonları ve devletler/iktidarlar COVID-19 ile mücadelenin ne kadar canhıraş yürütüldüğünü iddia ederlerse etsinler, öyle tablolar çıkıyor ki karşımıza, öyle şeyler yaşanıyor ki, ister istemez bunun samimiyetini, gerçeğe uygunluğunu sorgulamak durumunda kalıyoruz. Aşı konusu bunlardan biri olarak karşımızda.

    Pfizer-Biontech aşısının Avrupa İlaç Ajansı ve AB Komisyonu tarafından onaylandığı 21 Aralık 2020 tarihini esas alırsak (DSÖ onayı 1 Ocak 2021), yaklaşık bir buçuk yıldır dünyayı kasıp kavuran COVID-19 salgını ile mücadelede elimizi güçlendiren (tek) ürüne tamı tamına 5 aydır sahibiz. Ama ne dünyada, ne de Türkiye’de istenen aşılama oranlarına ve hızına ulaşabildik, ne de önlenebilir ölümlerin önüne geçebildik. Şu ana kadar dünyada 160 milyona yakın insan COVID-19’a yakalandı ve ne yazık ki yaklaşık 3.5 milyona yakın insan yaşamını kaybetti. Şöyle söyleyebiliriz; günde yaklaşık 10 bin kişi COVID-19 nedeniyle yaşamını yitiriyor ama insanlık bunu sadece seyrediyor.

    5 aydır “bütün çabaya rağmen” dünyada 1.236.122.090 doz COVID 19 aşısı uygulanabildi. Bu, dünya nüfusunun yüzde 15.9’una denk geliyor.[1] Aşılamada zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark yoksul ülkeler aleyhine olacak şekilde son derece yüksek. Halen dünyada hiç aşıya ulaşamamış 40’a yakın ülke var. Afrika her zaman olduğu gibi neredeyse dünyanın gündeminde yok gibi. Uygulanan politikalarda belirgin değişiklikler olmazsa yoksul ülkelerin 2024 yılına kadar aşılanamayacağı dile getiriliyor.[2] Oysa daha önce bu köşede belirtmiştik, bu salgından tek başına kurtuluş yok.[3]

    Son günlerde COVID-19 aşılarında patentin kaldırılması talebi, dünyada da, Türkiye’de de giderek artan şekilde farklı kesimlerce dile getirilir ve tartışılır oldu. Tabii ki karşıt yaklaşımlar da hızla gardını aldı. Efendim maliyeti çok yüksekmiş, süreç çok karışıkmış, gelecekteki pandemiler için aşı geliştirme teşvikleri baltalanabilirmiş falan.[4] Tehdidin büyüklüğüne bakar mısınız?!

    Tartışma yükselirken, konuyla ilgili dünya ölçeğinde iki dikkat çekici gelişme geçtiğimiz hafta yaşandı.

    İlk olarak, ABD’de, “COVID-19’un küresel bir kriz olduğu ve pandeminin yarattığı olağanüstü koşulların, olağanüstü önlemler gerektirdiği” açıklamasıyla, COVID-19’a karşı geliştirilen aşılarla ilgili patent korumasının geçici olarak kaldırılması istendi ve ABD Hükümeti’nin istisnai bir düzenleme için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) nezdinde girişimlerde bulunacağı belirtildi.[5]

    İkinci gelişme ise ABD’nin bu açıklamasına dünyada ilk kullanım onayı alan Pfizer-Biontech aşısının bulunduğu Almanya’dan hızla gelen ret cevabıydı. Almanya Hükümeti adına yapılan açıklamada, patent korumasının kaldırılmasının aşı üretimine etkisi olmayacağı ileri sürüldü ve Almanya’nın ABD’nin önerisine sıcak bakmadığı belirtildi.[6]

    Aynı gün, Biontech’in kurucu ortağı Dr. Özlem Türeci de CNN International’a verdiği röportajda COVID-19 aşılarında patent korumasının kaldırılmasının “kötü bir fikir” olduğunu belirterek, “Önümüzdeki 12 ay içinde alacağımız dozların sayısını artırmayacak” görüşünü aktardı. Türeci, aşıların sağlanmasında yönetimsel ve yasal süreçlerin çok daha önem taşıdığına inandıklarını dile getirdi.[7]

    Aslında hâlihazırda Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması ve Halk Sağlığı Hakkındaki DOHA Bildirgesi patentin esnetilmesine imkân tanıyor. Bu tartışmalarda DOHA Bildirgesi’nden söz bile edilmemesi hayli ilginç.

    Bu köşede, 16 Nisan’da yayımlanan yazıda “Aşıda patentin kaldırılması zorunludur ve patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımların hızla atılması gerekmektedir. Ancak bu adımın şirketlerden ya da iktidarlardan beklenmesi gerçekçi değil ne yazık ki. Aşıda patentin kaldırılması mücadelesi; eşit, ücretsiz, erişilebilir sağlık hakkı talebinde olan herkesin, her kesimin mücadelesidir ve bu talebin ısrarla ve daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir. Pandemi sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa eğer, nereden başlayacağımıza durup bir bakmalı” demiştik.[8]

    Aşıda patentin kaldırılmasından yana olan kesimlerin bu konuda elde edeceği kazanım, ileriye dönük olarak hepimize büyük umut verecek. COVID-19 aşısı şirketlere değil, insanlığa aittir. Biraz daha asılalım, bu talebi ortak bir ses haline getirip daha da yükseltelim, haydi…

     

    [1]                     https://www.bbc.com/news/world-56237778

    [2]                     https://www.washingtonpost.com/opinions/2021/03/10/dont-let-intellectual-property-rights-get-way-global-vaccination/

    [3]                     https://medyaport.net/2021/02/26/pandemide-de-kurtulus-yok-tek-basina-ya-hep-beraber-ya-hic-birimiz/

    [4]                     https://financernews.net/2021/05/06/covid-asi-patentlerinin-kaldirilmasina-karsi-arguman-nedir/

    [5]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abd-covid-19-asilarinin-patent-haklari-askiya-alinsin/

    [6]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abdnin-patent-onerisine-berlinden-ret-abden-acik-kapi/

    [7]                     https://twitter.com/NewDay/status/1390261962219696131

    [8]                     https://medyaport.net/2021/04/16/asida-patentin-kaldirilmasi-kimin-mucadelesi/

  • Aşıda patentin kaldırılması kimin mücadelesi?

    Pandemi sonrası “yeni” dünyaya hazırlık, patentin kaldırılmasından başlamalı

    İstanbul Eczacı Odası, ilaçta patent uygulaması nedeniyle dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunduğunda yıl 1998’di. Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ve Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle Bağlantılı Boyutlarına İlişkin Anlaşma (TRIPS) dolayısıyla üye ülkeleri zorunlu tuttuğu yasal düzenleme, Türkiye’de 2005 yılında yaşama geçecekken, bilinmeyen bir nedenle, 22 Eylül 1995 tarihli bir gece yarısı kararnamesiyle 1 Ocak 1999’a çekilmişti. İstanbul Eczacı Odası da, başta dönemin Başbakanı Tansu Çiller olmak üzere Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında; “ülkenin ve halkın menfaatlerine aykırı davranmak, görevini kötüye kullanmak, Anayasa’nın birçok hükmüne aykırı davranmak” suçlaması ve Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca Yüce Divan’da yargılanarak cezalandırılmaları talebi ile yasalardan aldığı hakkı kullanarak 11 Mayıs 1998 tarihinde yargıya suç duyurusunda bulunmuştu.1

    Patent koruması bilindiği gibi, üretici firmaya üretim hakkını elinde tutma ya da lisans anlaşmasıyla başka bir firmaya satma olanağı veren bir düzenlemedir. Benzer buluşların dışlanmasına yol açtığı gibi, buluşu yapanın tekelleşmesinin önünü açmaktadır. TRIPS anlaşması bunun sağlık alanında uygulanabilmesine olanak tanıyor, bir aşı ya da ilacın üreticisine 20 yıl süreyle (bu süre ek düzenlemelerle daha sonra 25 yıla çıkarıldı) bu ürünü üretme ve satma tekelini sağlıyordu.

    İlgilileri ve yaşı yetenler çok iyi hatırlayacaktır. İlaç ve aşıda patent konusu söz konusu tarihlerde kamuoyunda uzun süre tartışılmış, başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Eczacıları Birliği (TEB) olmak üzere pek çok sağlık örgütü, kurum, kuruluş ve herkes için eşit, ücretsiz, ulaşılabilir sağlık hakkını savunan kişi anlaşmaların imzalanmasına karşı çıkmıştı. O dönem “ilaçta patent” başlığı ile kamuoyunda tartışılsa da, düzenlemede “eczacılık ürünleri ve işlemleri” ifadesiyle yer alan kapsama doğal olarak aşı da girmekteydi.

    Düzenlemeye şu gerekçelerle karşı çıkılıyordu: Yerli ilaç sanayi yok olacak ve ilaç/aşı üretimi sona erecek. Stratejik ürünler olan ilaç ve aşıda Türkiye tümüyle yabancı ilaç firmalarına bağımlı hale gelecek. Halkın sağlığı uluslararası ilaç tekellerinin insafına terkedilecek. İlaç fiyatları kontrolsüz biçimde yükselecek ve ilaca/aşıya erişim zorlaşacak. Böylece kendi aşısını sağlayamayan ülkeler, halk sağlığı hizmetlerinin temel bileşenlerinden biri olan aşılama hizmetlerinde tamamen endüstrileşmiş ülkelere bağımlı hale gelecekler.2

    Sağlığın ticarileştirilmesinin ve sağlıkta neoliberal dönüşümün ilk somut adımlarıydı bunlar. Bilindiği gibi AKP hükümetleri daha sonra bu adımları katmerledi. Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında, Türkiye’nin aşı üretim merkezi olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Aşı Üretim Enstitüsü 2004 yılında, kurumun tamamı ise 2011 yılında kapatıldı ve Türkiye aşı üretemez hale geldi.3

    Zaman doğruyu, haklıyı er geç gösterir. Ama ne yazık ki bunu, COVID-19 pandemisi gibi büyük bir salgın dolayısıyla ve acı bir şekilde tecrübe ediyoruz. Aşı, etkisi giderek ağırlaşan pandemiden çıkış için, tünelin ucundaki ışıktı. COVID-19’a karşı etkili aşı bulundu ancak şimdi büyük bir erişim ve paylaşım sorunu yaşanıyor. Dünyada COVID-19 aşılarına erişim konusunda yoksul ve zengin ülkeler arasında ciddi bir eşitsizlik var. Buna kötü yönetimlerin aşılama planlarındaki ve konuya yaklaşımlarındaki başarısızlıklar eklenince tablo daha da ağırlaşıyor.

    TTB’nin COVID-19 Pandemisi 1. Yıl Raporu’na göre, Mart ayı itibarıyla (yedi değişik aşı ile) 115 ülkede aşılama sürmekteydi.4 Bu hâlâ dünyada 100’den fazla ülkede aşıya erişim olmadığını gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, COVAX’ın 24 Şubat’ta Gana’ya yaptığı ilk teslimattan 42 gün sonra, 38 milyon doz aşıyı 61’i düşük gelirli olan 102 ülkeye ancak ulaştırabildiğini bildirdi.5 Söz konusu miktar son derece düşük olduğu gibi, bu hızla aşılamanın salgını önlemek şöyle dursun, mutantlar dolayısıyla bugüne kadar yapılan aşılamaları bile boşa düşürebileceği tartışılıyor. Aşılama hızlı, etkin ve adaletli şekilde yapılmadığında yaşanabilecek sorunlar bu köşede daha önce de konu edilmişti.6

    TTB’nin ilk günden bu yana gündeme taşıdığı patente yönelik itirazlar son dönemde farklı kesimlerce de daha sıkça dile getirilir oldu. Özellikle çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk’ın “güneşi patentleyebilir misiniz” sözleri sık sık anılıyor ve bu “küresel felaket” dolayısıyla aşı firmalarının istisnai bir yaklaşım içinde olması bekleniyor. Küresel tekellerin COVID-19 aşısına yönelik istisnai bir tutum içerisinde olmasını beklemek boşunadır.

    Aşıda patentin kaldırılması zorunludur ve patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımların hızla atılması gerekmektedir. Ancak bu adımın şirketlerden ya da iktidarlardan beklenmesi gerçekçi değil ne yazık ki. Aşıda patentin kaldırılması mücadelesi; eşit, ücretsiz, erişilebilir sağlık hakkı talebinde olan herkesin, her kesimin mücadelesidir ve bu talebin ısrarla ve daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir. Pandemi sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa eğer, nereden başlayacağımıza durup bir bakmalı.

    1 Suç Duyurusu: İlaçta Patent Uygulaması, Toplum ve Hekim Dergisi, Türk Tabipleri Birliği, Ocak-Şubat 1999, Cilt 14, Sayı: 7, 44-49, file:///C:/Users/msere/AppData/Local/Temp/TH-1999-1.pdf

    2 Patent Yasası ve Türkiye’de Aşı Üretiminin Koşulları, Toplum ve Hekim Dergisi, Türk Tabipleri Birliği, Temmuz-Ağustos 2007, Cilt 22, Sayı: 4, 287-290, file:///C:/Users/msere/AppData/Local/Temp/TH-2007-4.pdf

    3 https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=595febea-5010-11eb-b1e9-666ef27369b5

    4 https://www.ttb.org.tr/kutuphane/1_yil_rapor.pdf

    5 https://www.who.int/news/item/08-04-2021-covax-reaches-over-100-economies-42-days-after-first-international-delivery

    6 https://medyaport.net/2021/02/26/pandemide-de-kurtulus-yok-tek-basina-ya-hep-beraber-ya-hic-birimiz/

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan:
    Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Zevahiri kurtarmak

    Aslında sağlık çalışanları 14 Mart’ları “bayram” olarak kutlayamayalı çok uzun zaman oldu.

    İlk AKP hükümeti tarafından 2003 yılında yaşama geçirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı ile devlet yavaş yavaş kamu sağlık politikalarını terk edip sağlık alanını özel sektöre “hediye” ederken, tahrip edilen yalnızca sağlık hizmetleri ve vatandaşın sağlık hakkı değildi. Sağlık çalışanları da o zamandan bu zamana büyük hak kayıplarına uğradılar. Çalışma koşulları kötüleşti. “Performansa dayalı ücretlendirme” adı altında adaletsiz ve sağlık çalışanlarının çalışma barışını olumsuz etkileyen bir ücret politikası yaşama geçirildi. Hak ettikleri ücretleri alamadılar.

    Birinci basamak sağlık hizmetleri çökertildi. Koruyucu sağlık hizmeti yaklaşımının terk edilerek, tedavi edici sağlık hizmeti yaklaşımının benimsenmesi kışkırtılmış bir sağlık hizmeti talebi yarattı. Sağlık çalışanlarının giderek artan iş yükü içerisinde, vatandaşlar sağlık hizmeti alırken yaşadıkları her türlü aksaklıktan sağlık çalışanlarını sorumlu tutar oldular. Buna, iktidarın sağlık çalışanlarını itibarsızlaştırıcı ve hedef gösterici dili eklendi. Sağlıkta şiddet, bugüne değin görülmemiş ölçüde arttı. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın yaşama geçirilmesinden sonra 13 hekim görevi başında katledildi. Tüm bu olumsuz tablo içerisinde sağlık çalışanları giderek artan tükenmişlik sorunuyla karşı karşıya kaldılar. “Hekim göçü” yıllardır hiç görülmediği kadar arttı.

    Sağlık çalışanlarının içinde bulundukları olumsuzlukları iktidara, yöneticilere, Sağlık Bakanlığı’na duyurma çabaları da karşılık bulmadı üstelik. Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) sağlık çalışanlarının sorunlarını konuşmak üzere Sağlık Bakanlığı’na ilettiği randevu talepleri kerelerce karşılıksız kaldı. Bu yüzden “14 Mart Tıp Bayramı”nı yıllardır bayram olarak kutlayamamaktaydılar sağlık çalışanları.

    Vee… Bu tablonun üzerine COVID-19 pandemisi patlak verdi. Aman efendim; ilk günler bir alkış, bir kıyamet. Yani 3 gün alkış, biraz da twitter mesajı.

    “Kahramaan sağlık çalışanlarımıızzzzz… Ne yapsak hakkınızı ödeyemeyiizzzzzz… Fedakârlıklarınız asla karşılıksız kalmayacaaak…”

    Tamam, çok güzel… O zaman;

    COVID-19 meslek hastalığı olarak kabul edilsin! Yok…

    Ek ödemeler kesilmesin! Yok…

    Atanmayan sağlık çalışanlarının atamaları gerçekleştirilsin! Yok…

    Şiddetsiz bir sağlık ortamında çalışabilmek için yeni ve etkili bir sağlıkta şiddet yasası çıkarılsın! Yok…

    Emekliliğe de yansıyacak temel ücret ile ekonomik haklar ve özlük hakları iyileştirilsin! Yok…

    Sağlık Bakanlığı’nın 14 Mart dolayısıyla hazırladığı online programı1 izlediniz mi? Açın ve program boyunca yanda akan mesajlara ve sayfanın altındaki yorumlara bakın lütfen. Türkiye’yi yönetenlerin uzun zamandır ülkenin gerçeklerinden nasıl koptuğunun somut bir göstergesi gibi.

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca burada yaptığı konuşmada, geçen yıl Türkiye’deki ilk COVID-19 vakasının açıklandığı tarihin hemen sonrasına gelmesi nedeniyle 14 Mart töreninin gerçekleştirilemediğini belirterek, bu yıl ise törenin online olarak gerçekleştirildiğini söyledi.

    İşte buna “zevahiri kurtarmak” deniyor Sayın Bakan. Yani, “görüntüyü kurtarmak”. Siz de 14 Mart tören programınızı açın, yandaki mesajları ve alttaki yorumları okuyun lütfen. Böylece görüntüyü kurtarmak yerine, sağlık çalışanlarının asıl taleplerine kulak verebilirsiniz belki.

    Pandemiyle mücadelenin “şehir hastanelerinin teknolojisiyle” gerçekleştirildiğini sananların aksine, bu dönemin sadece sağlık çalışanlarının bilgisi, birikimi, özverisi, sağduyusu ve çabalarıyla yürütüldüğünün farkındayız. 387 sağlık çalışanımızın bugün aramızda olmayışının önlenebilir bir nedenden kaynaklandığının farkındayız. “Zevahiri kurtarmak” ile gerçekten mücadele vermek arasındaki farkı görüyoruz.

    Bütün sağlık çalışanlarımıza bu olağanüstü dönemde gösterdikleri olağanüstü çaba için yürekten teşekkürlerimiz ve yaşamını yitiren tüm sağlık çalışanlarımızın anılarına saygıyla…

  • Pandemide de; kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

    COVID-19 pandemisinin Türkiye’deki hikâyesinde bir yılı doldurmak üzereyiz. “Maske-mesafe-hijyen” olarak kodladığımız korunma önlemleri dışında, salgından kurtuluşumuzun tek (ya da en etkili) yolunun aşı olduğu geniş bir kesimce artık kabul edildi. Aşı bulundu mu, bulunacak mı, yaptıralım mı, yaptırmayalım mı, tereddüt mü edelim, ret mi edelim derken iş geldi yine en bildiğimiz yere dayandı: (Aşı) eşitsizliği, (aşı) ayrımcılığı!

    Halk sağlığı uzmanları uzun süredir aslında bu başlığa dikkat çekmekteydiler. Gelişmiş ülkelerin hızla kendi vatandaşları için aşı temin etmesi, nüfusun üzerinde aşı stoklanması gibi örneklere karşılık aşı tedarikinde sorun yaşayan ülkelerin çokluğu, lisans anlaşmaları, aşıda patent gibi uygulamalar yaşanacak ayrımcılığın, eşitsizliğin habercisi gibiydi.

    Hatta bu doğrultuda, geçtiğimiz yıl Nisan ayında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Komisyonu tarafından, COVID-19 teşhisine, tedavilerine ve aşılarına yenilikçi ve eşit erişim sağlamak amacıyla hükümetleri, küresel sağlık kuruluşlarını, üreticileri, bilim insanlarını, özel sektörü ve sivil toplumu bir araya getirmek üzere bir eylem programı açıklanmıştı. Programın, COVID-19 aşılarının geliştirilmesini ve üretimini hızlandırma, dünyadaki her ülke için adil ve eşit erişimi garanti etme amacına odaklanan ayağı ise COVAX olarak adlandırılmıştı.[1]

    COVAX’ın ilk olarak 2021 yılı Şubat ayında Latin Amerika ve Karayipler’de aşı dağıtımına başlayacağı açıklandıysa da şu ana kadar bu bölgelerde aşı dağıtımına başlanmadı.[2] Afrika’da ise aşıya erişim konusunun çok daha yavaş ve güç ilerlediği biliniyor.[3] Ülkelerin kendi vatandaşları arasında aşıya erişim konusunda yaşadıkları eşitsizlikler, mülteciler, sığınmacılar gibi grupların durumları da bu tabloya dâhil.

    Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, COVID-19’a karşı geliştirilen aşıların dünyadaki dağılımının eşit ve adil olmadığını kabul ederek, bu konudaki “endişelerini” dile getirdi. BM Güvenlik Konseyi’nin COVID-19 ile mücadele için düzenlenen oturumunda konuşan Guterres, üretilen dozların yüzde 75’inin sadece 10 ülkeye gönderildiğini, 130 ülkeye ise bugüne kadar tek bir doz bile aşı ulaşmadığını belirtti. Guterres, “aşı dağılımında eşitliğin sağlanması, küresel topluluğun önündeki en büyük ahlaki sınav” ifadesine vurgu yaptı.[4]

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın önceki akşam yaptığı açıklama ise bu kaygı ve uyarılardan Türkiye’nin de azade olmadığını ortaya koyan tehlike çanı gibiydi: “Daha kat edilmesi gereken yollar var önümüzde. Aşı tedarikinde her an sıkıntı yaşanabilir. Deyim yerindeyse aşı kıtlığı yaşanan bir zamandayız.”[5] Sağlık Bakanı “en güvenli olanının kendi aşımıza sahip olmak” olduğunu belirtiyor ama altını çizdiği “sıkıntı” ve “kat edilmesi gereken yollar” iç açıcı ifadeler değil.

    Evet, bu ahlaki bir sınav olarak değerlendirilebilir. Daha doğrusu, kapitalizmin yarattığı ahlaki çöküşün somut bir şekilde gözümüzün önüne serildiği tablo bu. Ahlaki sınavı, burada tarafımızı ortaya koyarken vereceğiz.

    Pek çok salgının görülmesinin beklendiği bir yüzyılda COVID-19 aşıları ülkelerin sağlık endüstrileri açısından büyük bir “dayanak” oluştururken, egemen güçler tercihini nereden yana kullanabilir? Neden COVID-19 aşılarında patent koruması halen kaldırılmadı? Süreç böylesine eşitsiz ve ayrımcı bir tablo içinde ilerlerken pandemiden kurtulabilmek mümkün mü?

    Diyelim ki İsrail, ülke nüfusunun tamamını aşıladı; Filistin’de aşı yapılmadığı müddetçe pandemiden kurtulmuş mu olacak? Diyelim ki Kanada, ihtiyacı olanın 5 misli aşıyı stokladı; dünyada hâlâ aşıya erişmemiş olan 130 ülke varken, salgından korunacak mı? Diyelim ki Almanya, Pfizer-Biontech aşısının üretimini bir çırpıda 5 misli artırdı; patent koruması var oldukça bunun kime faydası olacak?

    Türk Tabipleri Birliği’nce geçtiğimiz hafta çevirim içi olarak düzenlenen “Aşı Hakkında Merak Ettikleriniz”[6] başlıklı panelde konuşan TTB COVID-19 İzleme Kurulu üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Akova ısrarla altını çizdiler:

    “Aşılama, hızlı, etkin, adaletli bir şekilde yapılmadığında, dünyanın farklı yerlerinde bu sorun çözülmediği müddetçe, daha kuvvetli ve farklı koronavirüs aileleri insanda hastalık yapma potansiyeli ile karşımıza gelebilir. COVID-19 aşısında patent koruması kaldırılmalı, ihtiyaç duyulan 70 milyar dolar hızla ayrılarak, 6 ay – 1 yıl içerisinde ayrımsız ve adaletli bir şekilde aşı dağıtımı yapılması sağlanmalıdır.”

    Aksi halde, pandemiden tek başına kurtuluş olmayacak.

     

    [1] https://www.gavi.org/vaccineswork/covax-explained

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55794720

    [3] https://www.bbc.com/news/56100076

    [4] https://www.dw.com/tr/bm-genel-sekreteri-130-%C3%BClkeye-hi%C3%A7-a%C5%9F%C4%B1-ula%C5%9Fmad%C4%B1/a-56603614

    [5] https://www.okuhaber.com/video/6531360/asi-tedariginde-her-an-aksaklik-yasanabilir-saglik-bakani-fahrettin-koca-bedava-asi-iddialarina-yanit-verdi

    [6] https://www.youtube.com/watch?v=c0koStHVLCk

  • Anne, teacher dondu!

     

    -Dersine girdin mi yavrum?

    -Ne?

    -Dersine bağlandın mı yani?

    -Haa, evet bağlandım.

    ***

    -Evet çocuklaarr, ödevlerinizi yaptınız mı bakalım?

    -Öğretmenim, bizde internet kesikti, ben yapamadım. (Bir dakika, ben bunu bir yerden hatırlayacağım ama nereden…)

    Ya da;

    -Kameranızı açık tutun çocuklar!

    -Öğretmenim benim bilgisayarımın kamerası bozuldu, açamıyorum. (Arkadan mırıltılar; “klasik taktik!”)

    ***

    -Annee, Cenk’i arayabilir miyim?

    -Ödev mi soracaksın yavrum?

    -Yok ya, online arkadaşım olan değil, yüz yüze arkadaşım Cenk.

    !!!

    ***

    Geçtiğimiz 13 Mart’tan bu yana 8 yaşındaki oğlumla evde neredeyse yapışık olarak yaşarken, uzaktan eğitim sürecinin bütün aşamalarına da ister istemez dâhil oldum. Bu tuhaf bir durum. Çünkü, normal şartlarda okulda geçirilen sürelerde ebeveynler olarak ruhumuzun bile duymayacağı bütün süreçlere bizzat tanıklık eder haldeyim.

    Kim öğretmenden fırça yiyor, kim arkadaşına küsüyor, online oyun grubundan kim “atılıyor”, kim kime aşık, kim derslere en aktif katılıyor, kimin kamerası hep kapalı hepsinden haberdarım. Yukarıda pek azını yazdığım; değişen dil ve sosyal ilişkilere ilişkin gözlemler de buna dâhil. Bazı durumlara müdahale etmem gerekiyor, ama çoğunlukla kendimi sınırlıyorum.

    Pandeminin başında, Türkiye’de okulların kapatılması kararının hızla alınması ve kapatılması, 65 yaş üzeri için hızla sokağa çıkma yasağı getirilmesi ve uygulanması, sürecin başarılı yönetimiymiş gibi sunuldu ve başlangıçta çokça olumlandı da. Oysa bu kararları süreci iyi yönettiği için değil, yapılabileceklerin en kolayı olduğu için almıştı hükümet. Ekonomik süreçlere herhangi dahli olmayan iki grup; öğrenciler ve yaşlılar, birdenbire kendilerini her yönden iyi kılabilecek sosyal ortamlarından ve ilişkilerinden koparıldılar. Hepimiz, tüm bu süreçlerin olumsuz etkilerini en yakınlarımızda gözledik farklı boyutlarıyla.

    Şimdi okulların yeniden açılması tartışmaları sürerken, ne yapacağımı bilemez bir haldeyim ve çok doğal olarak Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) kulak veriyorum. COVID-19 Pandemisinin Türkiye’deki 11. ayı dolayısıyla hazırlanan ve 11 Şubat 2021 tarihinde düzenlenen basın toplantısıyla* kamuoyuna duyurulan raporda, bu konuya da bir bölüm ayrılmış: Altı çiziliyor; okullar açılmalıdır, ancak her aşamadaki önlemler titizlikle alınarak!

    TTB İkinci Başkanı Prof. Dr. Ali İhsan Ökten vurguluyor: “UNESCO verilerine göre 14 Aralık 2020 tarihi itibariyle 210 ülkeden 106’sında okullar tamamen açık, 43’ünde kısmen açık, 34 ülke ara tatilde, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 27 ülkede ise okullar kapalı.”

    Peki, ne yapılması gerekiyor?

    Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) adına basın toplantısına katılan Prof. Dr. Hilal Özcebe’nin aktarımlarıyla; yerel epidemiyolojik göstergelerle karar verilmesi gerekiyor. Vaka sayısı, mortalite (ölüm oranları), hastanede yatma oranları, okulların içinde bulunduğu koşullar; hepsinin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye’de okul çağı çocuklarının yüzde 30’u servisler ile okula ulaşıyor. Bu oran bazı bölgelerde çok daha yüksek. Okula ulaşımda ve eve gelene kadar gerekli tüm önlemlerin alınması gerekiyor. Okullardaki sağlık, güvenlik ve hijyen olanaklarında zaman zaman sıkıntı yaşandığını biliyoruz. Bu sıkıntıların giderilmesi gerekiyor. Okul içi önlemlerin artırılması, okulların havalandırmasının sağlanması gerekiyor. Maskeye erişimde hâlâ sıkıntılar yaşanıyor. Halen maskeler yıkanarak ya da kolonya kullanarak temizlenebiliyor. Bu önemli bir sorun. Çocukların kendi yüz yapılarına göre maske kullanmaları ve solunum hijyenine dikkat edilmesi gerekiyor. İl düzeyinde, yerel düzeyde denetim yapılması, aile-okul işbirliği sağlanması gerekiyor.

    Bunlar bu kadar kısa süre içerisinde sağlanabilecek mi bilemiyorum. Pandeminin başından bu yana yaşananlar, bundan sonraki sürece de kuşkuyla bakmama neden oluyor. Tıpkı sağlık alanındaki “ikincil etkiler” gibi, eğitim alanındaki “ikincil etkilerini” de göreceğiz pandeminin ve bunlar kısa sürede karşımıza çıkmaya başlayacak. Ama şimdi oğluma bakmam lazım; dersten sesleniyor çünkü:

    -Anneee, teacher donduuu!!!

    * Basın toplantısı ile ilgili ayrıntılara aşağıdaki bağlantıdan uluşabilirsiniz: https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=dfa36146-6c8f-11eb-88fd-c02d9f991fd1

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

     

  • DSÖ’den gazetecilere ‘aşı tereddüdü’ ile mücadele çağrısı

    Mutlu Sereli Kaan

    COVID-19 pandemisinin en ağır etkilediği meslek gruplarından biri de  gazeteciler oldu kuşkusuz. Gazeteciler, sahada çalışırken karşı karşıya oldukları COVID-19 riski kadar, her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de yazdıkları haberler ya da sosyal medya paylaşımları nedeniyle çoğunlukla hedefteler.

    Öte yandan, dönemin “yalnız pandemiye değil, ‘infodemi’ye karşı savaşıldığı” şeklinde gündemimize yerleşen mottosu,  gazetecilerin mesleki etik yükümlülüklerinin ve toplumsal sorumluluklarının ağırlığını da iyice görünür kılıyor. Özellikle aşı konusunda insanların kafasının bir hayli karışık olduğu bu dönemde, bilginin doğru aktarımı son derece büyük önem taşıyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), geçtiğimiz ay yayımladığı bir belgede[1], bu dönemi “benzeri görülmemiş bir bilimsel yayıncılık dönemi” olarak nitelerken, özellikle bilimsel gelişmeler ve aşı konusunda vatandaşları bilgilendirmenin hayati önem taşıdığına dikkat çekti ve gazetecileri özellikle aşı tereddüdü ile mücadeleye çağırdı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) de, 18 Ocak 2021 tarihinde açıklanan COVID-19 Pandemisi 10. Ay Değerlendirme Raporu’nda belgenin Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Bulaşıcı Hastalıklar Çalışma Grubu tarafından güncellenmiş Türkçe çevirisine yer verdi.[2]

    Şu anda çeşitli deneme aşamalarında olan ve bazıları ön onay aşamasına gelen veya acil kullanım için yetkilendirilen 100’den fazla aşı olduğunu anımsatan WHO, doğru bilimsel raporlamanın hiç bu kadar önemli olmadığını kaydetti. “COVID-19 Aşıları Hakkında Profesyonel Habercilik İçin İpuçları” başlığını taşıyan belgede, özellikle aşılar ile ilgili bilimsel çalışmalar haberleştirilirken dikkat edilmesi gereken temel unsurlar hatırlatıldı.

    COVID-19 aşıları ile ilgili haberlerin hâlihazırda aşı yaptırmayı düşünen kişiler için son derece önem taşıdığına yer verilen belgede, “Pandemi sürecinde yanlış bilgilerin son derece yaygın olması nedeniyle okuyucuların tüm aşıların önemi hakkında bilgilendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Tarih boyunca salgınları sone erdirmede aşıların etkinliği hakkındaki gerçekler ve rakamlar aktarılarak aşı tereddüdü ile mücadele edilmelidir” ifadelerine yer verildi. TTB’nin raporunda, buna ek olarak hâlihazırda COVID-19 salgınının kontrol edilip önlenebilmesi için aşılar kadar etkili ve güvenli başka bir tıbbi araç olmadığı da hatırlatıldı.

    Belgede ayrıca güvenilir haber kaynağının önemine dikkat çekildi. Uzman değerlendirmelerine başvurmak için mutlaka ülkenin bilim medya merkezlerine danışılması gerektiğine yer verilen belgede, habere konu olan araştırmaya katkı veren kişi ve kurumların da mutlaka incelenmesi gerektiği vurgulandı.

    Haberleştirilen çalışmanın sadece başlık ve özetine bağlı kalınmaması, verilere otomatik olarak güvenilmemesi ve bu bağlamda haberi hazırlayan gazetecinin çalışmaya ilişkin eleştirel okumasının altı çizildi. Okuyucuların konunun ayrıntılarıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilmesi açısından, çalışmanın kaynaklarının belirtilmesi, bilimsel terimlerin açıklanması, açık ve net bir dil kullanılması, yan etkilerin belirtilmesi ve uygun görsellerin kullanılması da belgede önerilenler arasında yer aldı.

    Tüm bunlar, “konunun uzmanları dururken astrologlara danışmayın, tabip odalarının disiplin kurullarınca cezalandırılmış isimlerin medyatik olmak için yaptıkları açıklamalara itibar etmeyin, komplo teorilerinin komplo teorisi olduğunu unutmayın” diye de okunabilir!

    Aşı karşıtlığı propagandası yapmak için tuğla kadar kitap yazılan bir yerde, bu belgeye dikkat çekmemek olmazdı.

    [1]  https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/tips-for-professional-reporting-on-covid-19-vaccines

    [2]  https://www.ttb.org.tr/kutuphane/covid19-rapor_10.pdf

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • ‘Aşı tereddütü’ değil, kötü yönetim!

    Mutlu Sereli Kaan

    Son büyük salgın deneyimini yaklaşık 100 yıl önce yaşamış, bu süre içinde tıpta, bilimde ve teknolojide kat ettiği gelişmelerle artık hastalıklara değil de ölüme meydan okuyan insanlık, CoVID-19 pandemisiyle deyim yerindeyse evrensel bir şok yaşadı. Ülkeler önlem almakta ve ne çeşit önlemler alacaklarını belirlemekte geciktiler. Salgının pandemi olarak ilan edilmesi zaman aldı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) pandemi ilanında gecikmekle eleştirildi.

    Bu büyük şok içerisinde önce salgının yayılmasını durdurmak, ardından da tedavisi için yapılabilecekler tartışılmaya başlandı. Aşı konusu da bu tartışmaların tam merkezine oturdu.

    Dünyada özellikle çocukluk dönemi zorunlu aşılarına karşı, 1990’lı yıllardan itibaren gündeme gelen aşı karşıtı tartışmalar, bu kez bütün dünya nüfusunu etkileyen CoVID-19 salgınına ilişkin gündeme geldi. Pandeminin ilk dönemlerinde görece “suskun” duran “aşı tereddütlüsü” gruplar, CoVID-19 virüsü üzerinde etkili aşıların bulunduğuna yönelik gelişmelerin ardı ardına kamuoyuna yansımasıyla yeniden reddiyesini yükseltti. Üstelik bu kez yoğun bir komplo teorisi çeşitlemesiyle…

    Bilindiği gibi, bağışıklama hizmeti sürdürülüyor ve bu hizmete erişilebiliyor olmasına karşın aşılanmayı kabulde gecikme ya da aşı yaptırmayı reddetme vurgusu “aşı tereddütü” olarak tanımlanıyor ve aşı ile önlenebilir hastalıklarla mücadelede kaydedilen ilerlemeyi geri çevirme riski taşıyor.[1] Üstelik konu sadece “aşı kararsızlığı” ya da “tereddütü” ile sınırlı değil. Bunu dini ya da felsefi nedenlerle tümüyle reddeden bir kesim de var.

    Şimdi konunun farklı bir boyutunu daha yaşıyoruz. CoVID-19 aşısının Türkiye’de uygulanması geciktikçe, aşının etkisine yönelik farklı araştırma sonuçları açıklandıkça, yöneticiler bir türlü şeffaf bilgi vermeye yanaşmadıkça “aşı tereddütü” de, aşının güvenilirliğine yönelik kaygılar da artıyor.

    Oysa bu olağandışı dönemde, “tünelin ucundaki tek ışık” olarak görülen CoVID-19 aşısına yönelik tereddütü besleyecek tutumlar en hafif deyişle “sorumsuzluk” olarak değerlendiriliyor. CoVID-19 pandemisine ilişkin 10. ay değerlendirmesini geçtiğimiz günlerde açıklayan Türk Tabipleri Birliği (TTB),  bu konudaki uyarılarını sürecin başından beri sürdürüyor ve aşının toplumsal dayanışma olduğunun altını çiziyor.[2]

    Peki, tıp alanındaki en önemli buluşlardan biri olarak değerlendirilen aşının tarih boyunca salgın hastalıklarla mücadelede ortaya koyduğu başarı (veba, çiçek, kızamık vd.) görünür şekilde ortadayken, ne oldu da son 30 yıldır dünya aşı karşıtlığı mevzusunu tartışmaya başladı?

    Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ergur, The Eurasian Journal Of Medicine dergisinin Mayıs 2020 tarihli sayısında yer alan “Modernlik Eleştirileri Kapsamında Aşı Reddi-Aşı Kararsızlığı Tutumunun Toplumsal Nedenleri”[3] başlıklı makalesinde, bu konuya dikkat çekiyor.

    Aşı tereddütünü “modern devlete karşı eleştiriler çerçevesinde ele alınması gereken çok katmanlı bir olgu olarak” değerlendiren Ergur, konunun yalnızca bir eğitimsizlik ya da eksik bilgilenme sorunu olmadığını, daha derinlerde bir toplumsal dönüşümle yakından ilgisi olduğunu vurguluyor.

    1980’li yıllardan sonra dünya çapında uygulanmaya başlanan neoliberal politikaların etkisiyle kamu gücünün zayıfladığını, devletin toplumsal hizmet aygıtı olmaktan uzaklaştığını hatırlatan Ergur, küreselleşmenin getirdiği enformasyon ağlarının hızlı ve etkili biçimde işlemesi sonucunda sahte-bilimsel, doğruluğu tartışmalı bilgilerin de kolaylıkla yayıldığına işaret ediyor. Ergur, yine bu dönüşümün, bireyleri öznel değerlerin önceliğine ikna ettiğini, bireysel olanın toplumsal olan karşısında yüceltildiğini hatırlatıyor ve siyasi karar alıcıların bu konuda net tutum alması gerektiğini belirtiyor.

    CoVID-19 aşısı ve aşı karşıtı tartışmalar daha uzun süre gündemimizde olacak açık ki. Bu nedenle aşı karşıtlığının toplumsal nedenlerini doğru anlamak zorunlu. Bu noktada sorunun adının “aşı tereddütü” değil, neoliberalizm olduğunu, neoliberal politikalara ve uygulayıcılarına duyulan güvensizlik olduğunu, kötü yönetimler olduğunu söylemek belki eksik ama yanlış olmayacaktır. Pandeminin artık açıkça ortaya serdiği gerçeği bir kez daha tekrar etmekte de bir sakınca yok: Tüm vatandaşlar için eşit, ücretsiz ve erişilebilir sağlık gibi aşı da haktır ve bunu yaşama geçirecek bir kamusal irade zorunluluktur.

     

    [1]  http://www.tipdunyasi.dr.tr/2019/06/saglik-sistemine-guvensizlik-asi-kararsizligini-pekistiriyor/

    [2]  https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=a7f5a46c-543d-11eb-8831-4f6612268b47

    [3]  https://www.eajm.org/en/social-causes-of-vaccine-rejection-vaccine-indecision-attitudes-in-the-context-of-criticisms-of-modernity-133285

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • Coronavirus 2020’nin bittiğini biliyor mu?

    Geçen yıl Aralık ayının son günlerinde henüz CoVID-19 diye bir gündemimiz yoktu. Yeni yılın ilk günlerinde ise “29 Aralık’ta Çin’in Wuhan kentinde görülen ve hızla çok sayıda kişiye bulaşan ‘gizemli’ virüs” olarak hayatımıza girdi ve biz uzun süre virüsün sınır kapılarında bekleyebilen bir “şey” olduğunu ve zinhar ülkemize giremeyeceğini zannettik. Zira “genetik” diye bir şey vardı ve bize hiçbir şey olmazdı. O virüsün geleceği varsa, göreceği de vardı!

    Hastalardan alınan örneklerin incelenmesi sonucunda, bilim insanları 7 Ocak’ta hastalığa neden olan virüsün SARS ve MERS gibi Coronavirus ailesinden olduğunun anlaşıldığını ve virüse Yeni Coronavirus 2019 (CoVID-19) adının verildiğini açıkladılar. [1]

    Sonraki süreci ise hep birlikte ve çok yoğun yaşadık bildiğiniz gibi. 11 Mart’ta Sağlık Bakan Fahrettin Koca tarafından Türkiye’de ilk CoVID-19 vakasının tespit edildiği açıklandı. Aynı gün Dünya Sağlık Örgütü (WHO) salgını pandemi ilân etti. Hepimizin hayatını, günlük yaşayışımızı alt üst eden olağanüstülüğün dışında ne yazık ki pek çok acı olayla beraber gelişti bu süreç. 29 Aralık 2020 itibarıyla 11 Mart’tan bu yana ülkemizde 2 milyon 178 bin 580 kişinin bu hastalığa yakalandığı, 20 bin 388 kişinin ise CoVID-19 nedeniyle yaşamını kaybettiği resmi olarak açıklandı.[2] Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) verilerine göre 30 Aralık 2020 itibarıyla 122’si hekim, 312 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti.[3]

    Yasaklar, kısıtlamalar, erken açılmalar, “normal”leşememeler, cezalar, CoVID-19 önlemi olmaktan uzaklaşan müdahaleler, bir türlü gerçek veriyi açıklayamamalar… Eduardo Galeano’nun “üst sınıf istatistiklerle oynuyordu, orta sınıf borsada oynuyordu, alt sınıf loto oynuyordu”* formülasyonuna uygundu her şey.

    Karşıt propaganda faaliyetleri ne yazık ki sürüyor olsa da geniş bir kesim olarak yolunu gözlediğimiz CoVID-19 aşısıyla ilgili umut verici gelişmeleri bir yanda, virüsün yüzde 70 daha hızlı yayılan yeni varyantını bir yanda konuştuk, konuşuyoruz.

    Şimdi 2020 biterken, bütün acılara, zorluklara, sıkıntıya, salgına, pandemiye; pandeminin görünür kıldığı eşitsizliklere, yoksulluğa, ayrımcılığa 2020 yılı sebep olmuş gibi bir ruh hali içerisindeyiz ve “bi git 2020, bi bit” yakarışından alıkoyamıyoruz kendimizi. Sanki 31 Aralık 2020 akşamı saat 24.00’ü vurduğu andan itibaren, hayatımız güllük gülistanlık olacakmış, bütün sıkıntılarımız bitecekmiş, pandemi sona erecekmiş, “eski”, “normal” hayatımıza dönecekmişiz gibi bir ruh hali, bir beklenti;  bir umut… Bu yalnız bizde değil, sosyal paylaşım ağlarına bakılırsa dünyada da böyle. 2021 bu yüksek beklentinin altından kalkabilecek mi, bilinmez.

    Enseyi karartmayalım tabii; her yeni başlangıcın olduğu gibi yeni bir yılın da böyle bir anlamı var elbette.  Ama tüm bu yaşadıklarımız, bu salgın bize 2020 yılının hediyesi değildi. İnsanlık ektiğini biçiyor aslında.

    Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ile birlikte “Tek Dünya Tek Sağlık” başlıklı deklarasyonu yayımladığında yıl 2009’du. Neydi “Tek Sağlık”? Son yıllarda ortaya çıkan yeni zoonotik –yani hayvanlardan insanlara geçen– hastalıkların insan, hayvan ve çevre sağlığı ile uluslararası ticaret ve ekonomi üzerine oluşturduğu küresel etkilere bağlı olarak ABD ve Avrupa’daki girişimler sonucunda 2000’li yılların başlarında gündeme gelen bir yaklaşımdı. Araştırmalar, insanlarda görülen enfeksiyon hastalıklarının yaklaşık yüzde 60’ının zoonotik olduğunu, bunların yüzde 75’inin de yeni veya yeniden önem kazanan zoonotik hastalıklar olduğunu ortaya koyuyordu. Gıda kaynaklı hastalıkların yüzde 90’ından fazlasının hayvansal gıdalardan kaynaklandığı dikkate alındığında, bu hastalıklarla etkin mücadelede insan, hayvan ve çevre sağlığının birlikte düşünülmesi gerektiğini gösteriyordu. Bu bilgiler ışığında, zoonotik hastalıkların neden olacağı salgınların önümüzdeki dönemde dünyanın önündeki en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri olması kaçınılmazdı. Buna göre önlemler almak gerekiyordu.[4]

    Sonra ne oldu? Ne olacak? Bilim bütün bunları yıllar önce önümüze koymuşken, şunun şurasında 2018 yılında çekilmiş bir Kore dizisinde koronavirüs salgının konu edilmesinin altında envaiçeşit komplo teorisi aradı insanlar. Tıpkı, 20. yüzyılın en önemli halk sağlığı buluşlarından biri kabul edilen aşının içinde “çip” aradıkları gibi…

    İşte böyle… Diyeceğim;

    Virüs 2020’nin bittiğini bilmiyor olabilir ama yine de… Eyy, 2021 geldiysennn… Duy insanlığın sesini!!

    * Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Sel Yayıncılık, İstanbul, Mart 2012

    [1] Yeni Coronavirus (2019-ncov) Hakkında Bilgi Notu, https://ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=bffe89ae-3ea2-11ea-a1a2-6d7c2a5a4754

    [2] Sağlık Bakanlığı, https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

    [3] Türk Tabipleri Birliği, https://siyahkurdele.com/

    [4] Tek Dünya Tek Sağlık, https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php?Guid=6691bf7c-9232-11e7-b66d-1540034f819c

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.