Yazar: Mutlu Sereli Kaan

  • Bende bir şey yok kanka!

    Sınıf öksürük, hapşırık ve burun çekme sesinden geçilmiyordu. 10. sınıf öğrencisi A. kuvvetli bir şekilde hapşırdıktan sonra elini sıra arkadaşı B.’nin omzuna koyarak; “Merak etme kanka, bende bir şey yok” dedi.

    En küçük bir semptomda çoğumuzun kapıldığı kuşku gibi, böyle durumlarda çocuklarımızın da akıllarında benzer sorular dolaşıyor olmalıydı; çünkü COVID olmadığını açıklamaya çalışıyordu: “Nereden biliyorsun dersen; babam da hastaydı, test yaptırdı, negatif çıktı.”

    B.’nin yapacağı bir şey yoktu; “Tamam” dedi.

    Bir-iki gün sonra B. de hasta oldu tabii ki. İki gün okula gitmedi. Test yaptırdı, negatif çıktı. Ancak “devamsızlık” yapmıştı. 2019 yılında yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’ne göre devamsızlık süresi artık takdir, teşekkür belgesi almayı, dolayısıyla öğrencinin başarı durumunu etkiliyordu.* B. bu yüzden, rapor alamadık diye hayıflanıyordu. Oysa, hızlı test olsa, bu ve buna benzer tatsız pek çok pürüz aşılabileceği gibi, okullarda COVID-19 ile mücadele konusunda basit ama etkili bir adım da atılmış olacaktı.

    B.’nin, kendisi de gazeteci ve yakın arkadaşım olan annesi sordu: “Türkiye’de neden hızlı test yok?”

    Vallaha bilmiyorum!

    Bizde de şöyle olmuştu: Bu yıl okullar açılırken yapılan bilgilendirme toplantısında, sonuna kadar haklı olarak, en küçük bir semptom görülmesi durumunda çocuklarımızı okula getirmememiz rica ediliyordu. Zaten Sağlık Bakanlığı’nın “COVID-19 Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi”ne göre, çocukların COVID pozitif çıkması durumunda, evden online olarak derslere bağlanmaları mümkün olabilecek, böylece ders kaybı söz konusu olmayacaktı.

    COVID dışı hastalıklar dolayısıyla okula gidemeyen çocuklar ne olacaktı peki?

    Onu, çocuklarda Omikron, Beta, İnfluenza vb. salgınlarının hepsi birbirine karışınca öğrendik: COVID+ nedeniyle raporlu olan çocuklar online olarak derslere katılabilir, diğer hastalıklar nedeniyle raporlu olan çocuklar katılamaz! Çocukları hasta hasta zorla derslere sokalım diye değil ama neden peki? Onu da bilemiyoruz. Çünkü hiçbir şey rasyonel değil!

    Pandeminin uzun sürmesinin insanlara verdiği yılgınlık, mevsim gereği diğer infeksiyon hastalıklarının da görülmesindeki artış, gevşetilen önlemler, tutarsız uygulamalar, hatta uygulamamalar, Omikron varyantının yüksek yayılma hızı, 5-11 yaş arası çocuklarda COVID-19 aşısının dünyanın pek çok ülkesinin aksine halen Türkiye’de uygulamaya girmemesi gibi etkenler yüzünden, şimdi okullar hastalıktan kırılıyor. Hastanelerde çocuk kliniklerine dikkat ederseniz, çocuk hasta sayısındaki artışı göreceksiniz. Çocuğu olanların çoğu bizzat tecrübe etti zaten.

    Şimdiii, gelelim esas mevzuyaa…

    Çocuklar bu pandeminin başından beri ihmal edildi. “Hastalığı hafif atlattıkları” gerekçesiyle ilk yıl adeta yok sayıldılar. Eğitimleri, sosyalleşmeleri, fiziksel ve ruhsal sağlıkları -zaten- hiç önemsenmediği için (65 yaş üzeri grup gibi) kolayca eve kapatıldılar. Pandeminin ilk döneminde tedavi protokolünde yer almadıkları için çocuklara PCR testi bile yapılmıyordu. Böylece çocuklarla ilgili hastalık kaydı bile doğru dürüst tutulmadı.[1]

    Yoksul çocuklar, göçmen çocuklar, işçi çocuklar bütünüyle sistemin dışındalar zaten. Onları gören bile olmadı.

    Özetle, toplamda bu pandeminin en fazla zarar göreni belki de çocuklar oldu. Uzun vadede de pandeminin bilemediğimiz etkileri ve izleriyle çocuklar yaşayacak.

    Oysa yapılacak şey çok basitti. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Okul Sağlığı Çalışma Grubu, 6 Ocak 2022 tarihinde yaptığı açıklamayla, bu konuda yapılması gerekenleri tekrarladı.[2]

    En özet haliyle;

    • Uluslararası yetkili kurumlarca onaylanmış ve önerilen bir aşı ile 5-11 yaş arası çocuklara aşı hakkı verilmeli.
    • 12-18 yaş grubu için aşılama daha çok teşvik edilmeli, okul aşısı programları oluşturulmalı ve çocukların aşıya kolay ulaşması sağlanmalı.
    • Okullara hızlı testler ücretsiz dağıtılarak sınıf kapatma uygulamasından vazgeçilmeli.
    • 10 gün içinde 2 vaka çıkan sınıflarda sadece hasta çocuklar izole edilmeli ve diğer çocuklar okulda her gün test yapılarak eğitime devam edebilmeli.

    Aylardır tekrarlanıyor olmasına karşın, bunların teki bile ne yazık ki yapılamadı, yapılmadı.

    Ah! Bu kadar yönetim beceriksizliğini, bu basiretsizliği, bu kötücüllüğü, bu pespayeliği hiç birimiz hak etmiyoruz ama sen hiç hak etmiyorsun. Çok üzgün ve öfkeliyim kanka!

    * 12 Temmuz 2019 tarihinde yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde, özürsüz devamsızlık süresinin 5 günü geçmesi halinde öğrencinin teşekkür, takdir ya da üstün başarı belgesi alamayacağı belirtiliyor.

    [1] https://medyaport.net/2021/04/29/prof-dr-elif-dagli-cocuklar-pandeminin-ilk-yilinda-ciddiye-alinmadi/?doing_wp_cron=1641384163.9611420631408691406250

    [2] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=ce474e0e-6ef9-11ec-a83c-469e4684c346

  • Güle güle CS-2, hoş geldin CS-3

    Belki de miladi takvimin sonuna gelmişizdir artık! Öyle ya, COVID-19 pandemisiyle beraber yeni bir miladımız oldu sonuçta. “Pandemiden önce”, “pandemiden sonra” diye ayrıldı hayatlarımız. “Eski normal(!)” gitti, “yeni normal” geldi. Dilimiz değişti, günlük yaşantımız, alışkanlıklarımız değişti; değişmekte halen. “COVID’den Önce (CÖ)”, “COVID’den Sonra (CS)” ayrımı keskin bir şekilde yerleşti hayatın bütün alanlarına. Bilemiyorum, belki de “COVIDÎ Takvim” parantezi açmalıdır zamana artık: COVID’li yılların ikincisi bitti, üçüncüsü geldi, heyhat!

    Medyaport’taki ilk yazı 2020’nin son günü yayımlanmıştı. COVID-19 pandemisinin  şoku/bilinmezliği/etkisi/yasakları/kaosu içinde 1 yıl geçirmiş, kabahati 2020 yılında bulmuş, “bi bit 2020, bi git, bi uza” diye 2020 yılına söylemediğimizi bırakmamıştık. Kendimce, mevzunun 2020 ile bir alakası olmadığını, sorunun bizden, kendimizden kaynaklandığını anlatmaya çalışmıştım bu ilk yazıda dilim döndüğünce.[1]

    Bu süre içinde, gün geldi yılları suçladık, gün geldi Coronavirüs’ü suçladık; gün geldi Çinlileri, gün geldi bilim insanlarını, gün geldi canları pahasına salgınla mücadele eden hekimleri/sağlık çalışanlarını, gün geldi aşıları suçladık da, asıl “suçlular”ı görmeyi bir türlü beceremedik.

    Şu halde, 2021’den de umduğumuzu bulamadığımız kesin. En az 2020 kadar zordu zira. Salgın bütün hızıyla ve yeni varyantlarıyla sürdü. Yılın başına Delta, yılın sonuna da Omicron varyantı damga vurdu. Hız kazanan aşı çalışmaları doğrultusunda, yılın en iyi gelişmesi COVID-19 aşısının uygulanmaya başlanması idi bence ama “hikmeti kendinden menkul” “aşı karşıtları” diye bir grup var ki, ne develer ne hendekler atladı da, onlara laf anlatılamadı.

    Yalnız aşı karşıtları değil ki, bir de -ki bence çok daha önemlisi- “aşı eşitsizliği” mevzumuz var. Ne diyor Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus? “Yeni varyantlara ve pandeminin uzamasına aşı istifçiliği ve eşitsizlik neden oldu” diyor. “Eşitsizlik sona ermeden pandemi de sona ermez” diyor.[2] Bu şartlarda pandeminin bitişi yıllar sürebilir. Ne diyorsunuz? Hazır mıyız, yıllar boyunca “COVIDÎ Takvim” parantezinde yaşamaya?

    Elbette yalnız salgınla uğraşmadık tabii. Dünyanın pek çok ülkesinde aylar süren gündem değişikliklerinin saatler içinde yaşandığı Türkiye’de 2021 yılına damga vuran sayısız olay oldu. Kendimce önemli gördüğüm üç başlığı anacağım:

    2021’in ilk günlerinde Melih Bulu diye biri Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım olarak atandı. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin 4 Ocak itibarıyla başlattığı protestolar, başta öğretim üyelerinin katılımı ve çeşitli üniversitelerden öğrencilerin, dayanışma ağlarının, toplumun çeşitli kesimlerinin desteğiyle, kararlı ve ısrarlı bir biçimde yıl boyunca sürdü. Melih Bulu gitti, yerine Naci İnci geldi. Boğaziçi, “Kabul etmiyoruz! Özgür ve özerk üniversite talebimizden, verdiğimiz mücadeleden, ilke ve değerlerimizden vazgeçmiyoruz!”  diyerek bir yıldır direniyor.

    Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesine yönelik kritik belgelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi, bütün kadın örgütlerinin ve geniş kesimlerin tepkisine karşın, 20 Mart 2021 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile feshedildi. Temmuz’da Türkiye sözleşmeden resmen çekildi ve Danıştay, sözleşmenin feshedilmesine karşı açılan davayı reddetti. Kadınlar ve örgütleri “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” talebini yıl boyunca her fırsatta ve her ortamda dile getirdiler ve mücadeleye devam ediyorlar.

    Mafya lideri Sedat Peker, ilkini Nisan ayında yayımladığı ve belirli aralıklarla yayımlamayı sürdürdüğü videolarla, başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, eski Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım ve çeşitli isimler hakkında çeşitli ifşalarda bulundu. Bu, yenilmez yutulmaz ifşaların sonucunda hiçbir şey olmadı ama mafya liderinin yeni video yayımlamasının ve yeni açıklama yapmasının önü -şimdilik- kesildi.

    En sevdiğim gazeteci-yazarlardan Eduardo Galeano, Türkçe baskısı 2004’te yayımlanan Tepetaklak – Tersine Dünya Okulu adlı kitabının girişine “tarihin en ünlü” gangsterlerinden biri olan Al-Capone’un 1931 yılında yayımlanan bir röportajından kısa bir alıntıyla başlar: “Günümüzde insanlar hiçbir şeye saygı göstermiyor. Eskiden erdem, onur, gerçek ve yasalardan oluşan bir dayanağımız vardı. Günümüz Amerikan yaşamında çürüme günden güne yayılıyor. Başka yasalara itaat edilmeyen yerde, çürüme tek yasa olur. Çürüme bu ülkenin altını oyuyor. Erdem, onur ve hukuk hayatımızdan buharlaşıp uçtu.[3]

    Bir terslik var sevgili dostlar. Böyle gitmesi mümkün olmayan bir terslik var!

    Ne diyordum; “COVIDÎ Takvim” parantezinde 2. yılı bitirdik, 3. yıla giriyoruz. Güle güle CS-2, umarım hoş gelirsin CS-3!

    [1] https://medyaport.net/2021/01/01/coronavirus-2020nin-bittigini-biliyor-mu/

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59840239?at_medium=custom7&at_campaign=64&at_custom4=93311FA4-6AF6-11EC-9A54-D32E16F31EAE&at_custom3=BBC+Turkce&at_custom2=twitter&at_custom1=%5Bpost+type%5D

    [3] Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu, Çitlembik Yayınları, 2004

  • Gazeteci şiddetin karşısındadır!

    Klasik bir yazı girişi olacak belki ama bambaşka bir konuda yazacaktım aslında. Kafamdakileri toparlamaya çalışırken, bir anda farklı farklı hesaplardan gazeteci Muharrem Sarıkaya’nın görüntüsünün olduğu bir video paylaşılmaya başlandı Twitter’da. Gazeteciliği de, çalıştığı kurum da, kendisi de hiç ilgimi çekmediği için önce ne olduğuyla ilgilenmedim. Fakat aynı videonun çok sayıda tekrarı ve “Muharrem Sarıkaya’nın özür dilemesi gerek” minvalindeki bir mesaj üzerine videoyu açıp izledim.
    Görüntülerle ilgili tekrarlanacak bir şey yok. O görüntüleri çok kısa süre içerisinde çok fazla sayıda insan izledi. Hızla tepkiler verildi. Sarıkaya’nın şiddet uyguladığı genç muhabirden özür dilemesinden, görevinden istifa etmesine kadar talepler, beklentiler dile getirildi.
    En az Sarıkaya’nın uyguladığı şiddet kadar dikkat çekici başka bir şey daha vardı videoda: AKP’li Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in, uygulanan şiddet karşısında kılının kıpırdamaması… Yüz ifadesinin bile değişmemesi… Hiçbir şey olmamış gibi, konuşmaya ve anlatmaya devam etmesi. Şiddetin ve zorbalığın karşısında bu denli tepkisiz kalmak, bunu hiç yadırgamadığınızı gösterir. Bu da tipik bir muktedir tavrıdır; her hâl ve şartta güçsüzün karşısında, güçlüden yana olmak! Şiddete sessiz kalmak, göz yummak, şiddeti onaylamak, zorbadan yana saf tutmak!
    Genç bir emekçi şiddete uğrarken kılınızı kıpırdatmayıp, sonra istediğiniz kadar “Sosyal medyadan telefonuma bildirim geldi. Gençler ‘Kütüphanede çalışıyoruz. Bir molada Fatma başkan bize köfte yapmaz mı?’ yazmışlar. Geldim, yaptım, gençler yediler” diye yazın. “Gençlerle konuşup sohbet edince ne yorgunluk kalıyor ne de başka bir şey” yazın; var mı bir inandırıcılığınız? Şahin’in Twitter hesabına bakınca, gençlerle ilgili açıklamalarının belirli bir yer tuttuğu görülüyor. Siz şiddetten yana bu denli açık saf tutarken, nasıl bir umut verebilirsiniz gençlere?
    Her iki isim de olayın kamuoyuna yansımasının ardından açıklamalar yaptılar. Fatma Şahin, Twitter hesabından “Sonra aramızda konuştuk, ben düşüncelerimi söyledim” dedi. Yansıtmadığı için düşüncelerinin ne olduğunu bilemiyoruz tabii ki.
    Gelelim Sarıkaya’ya… Sarıkaya tanınmış bir gazetecidir. Haberleri “söke söke” aldığı, meslektaşlarına “haber atlatmak” için pek çok yol denediği anlatılır. Hürriyet’ten Sabah’a, Habertürk’ten Ciner Medya’ya çeşitli kurumlarda gazetecilik, köşe yazarlığı yapmış, Ankara Temsilcisi olarak idari görevlerde bulunmuştur. Hâlihazırda Habertürk’ün Ankara Temsilcisi ve yazarı olarak görev yapmakta (idi).
    Olayın ardından Sarıkaya da Twitter hesabından açıklamalarda bulundu. Şiddet uyguladığı İHA muhabiri Ahmet Demir’den olay sonrası özür dilediğini, olay “kamuoyuna yansıdığı için” şimdi de “İHA kameramanı Ahmet Demir’den, İHA Bölge Müdürü Orhan Akın’dan, olaya tanıklık eden Fatma Şahin’den ve kamuoyundan mazeretsiz özür dilediğini” bildirdi.
    “Kamuoyuna yansımasaydı” muhtemelen dilenmeyecek ya da “yen içinde kalacak” olan özür bu olay içindi. Bunun da kabul edilecek bir yanı yok ya, peki, Sarıkaya hakkında arka arkaya gelen ifşalar ne olacak?
    Çünkü videonun paylaşılmasının ardından, Sarıkaya ile ilgili; yıllarca birlikte çalıştığı insanlara psikolojik şiddet uyguladığı, eylemlerde polislere muhbirlik yaptığı gibi iddialar ardı ardına geldi.
    Sarıkaya’nın bu tarifsiz, ölçüsüz tavrının bir bedeli olmalı.
    Olayın ardından Diplomasi Muhabirleri Derneği, Ekonomi Muhabirleri Derneği, Parlamento Muhabirleri Derneği, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği ve Türkiye Haber Kameramanları Derneği ortak bir açıklama yaparak, “Muharrem Sarıkaya’nın bir basın emekçisi meslektaşımıza yaptığı, vicdana, ahlaka ve insan onuruna sığmayan hareketini şiddetle kınıyor, Muharrem Sarıkaya’yı bugün itibarı ile meslektaşımız ve gazeteci olarak tanımıyoruz” denildi.
    Ahmet Demir de, Sarıkaya’dan davacı olacağını bildirdi.
    Gazetecilik meslek etiği, gazetecilerin saldırganlığı, nefreti, şiddeti, ayrımcılığı haklı göstermekten kaçınmasını, tüm insanların haklarına ve insanlık onuruna saygı gösterilmesini gerektirmektedir. Gazeteci her hâl ve şartta şiddetin karşısındadır, karşısında olmalıdır. 5 gazeteci örgütünün ortak açıklaması bu anlamda çok önemli. Benzer olaylar da ifşa edilmeli, bedeller ödenmeli, tabir-i caizse “temizliğe” kapımızın önünden başlamalı.
    Akşamın ilerleyen saatlerinde, Sarıkaya’nın Habertürk’teki görevinden alındığı haberi geldi. Önemlidir. Ama son bir soru; o görüntüler Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin’i de “zor durumda bırakmamış olsaydı” Sarıkaya görevinden alınacak mıydı? Ya da şöyle sormalı: Sarıkaya görevden alındı diye Fatma Şahin’in tepkisizliğini unutacak mıyız?
  • Analiz yoksa varyant da yok!

    Ne Omicron’u? Biz daha Delta varyantı ile yüzleşememiştik ki.

    Delta varyantının patlama yaptığı yaz aylarında hallerimiz evlere şenlikti hatırlarsanız… Tutarsız, ölçüsüz ve dahi “bilimsiz” yasaklardan çıkanlar olarak, çayır görmüş oğlaklar gibi yayıldık her tarafa. Deniz kenarları, oteller, tatil beldeleri, sahiller, plajlar, kafeler, restoranlar, düğünler falan derken, “fiziksel mesafe” önlemini hiçe sayacak ne kadar etkinlik varsa yaptık. Maskeyle yüzecek, yemek yiyecek değildik ya, açık hava dedik, maskeleri de attık. Doğrusu ya; pek mutluyduk o esnada…

    Sonra?

    Sonra, herkes hasta tabii… Öksürük, hapşırık, burun akıntısı, boğaz ağrısı, halsizlik, ateş gırla gidiyor; ama kimse COVID değil!

    “Aman dikkat, Delta varyantı çok yaygınmış” diyorsun; “Yok yea, klimanın önünde fazla oturdum, klima çarptı, ondan” diyor.

    Klimalar, kimseleri bu yaz çarptıkları kadar çarpmamıştır!

    “Ama boğazın da ağrıyormuş” diyorsun, “Rakıya buzu fazla kaçırdım da, ondan”… “Ama, halsizlik, ateş?…”

    Sonunda iş geldi aşıya kadar dayandı. “Aşı yüzünden hasta herkes” dedi en sonunda bir ahbabım.  O esnada yüzünde maske yoktu, farklı ortamlardan gelen 4-5 kişi olarak pek de geniş olmayan bir yerde oturuyorduk. Ama o, COVID’e, Delta’nın yayılmış olabileceğine kesinlikle ihtimal vermiyordu ve herkesin aşı nedeniyle hasta olduğunu düşünüyordu gerçekten. Çünkü, salgın yönetimi o kadar kötüydü ki -hâlâ da öyle- insanlar kafa karışıklığından asıl sorunları gözden kaçırıyorlardı.

    Baktım Delta ile yüzleşemeyeceğiz, ben mevzuyu orada bıraktım.

    Ama salgın devam ediyor kuşkusuz.

    Hayatımızın başka bir evresinde ya da COVID-19 pandemisinin var olmadığı koşullarda olsaydı belki hiç öğrenmeyecektik ya da ilgilenmeyecektik ama şu an büyük çoğunluğumuz, virüslerin mutasyona uğramasının ve varlıklarını çoklu mutasyonların sebep olduğu varyantlar yoluyla sürdürmesinin son derece doğal olduğu bilgisine sahibiz sanırım. Çünkü evrim!

    SARS-CoV-2 virüsü de doğal olarak sayısız mutasyon geçirdi şu ana kadar ve mutasyonların sebep olduğu varyantlardan bazıları pandeminin akışını etkileyecek nitelikler taşıdığı için daha öne çıktı. Yaz başındaki Delta varyantı bunlardan biriydi. Buna şimdi, ilk olarak Güney Afrika’da tespit edilen ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 26 Kasım’da “endişe verici varyant” kategorisine aldığı Omicron varyantı eklendi. Ama bazılarımız endişeli değil tabii ki…

    Yetkililerce “üssel olarak yayıldığı” belirtilen Omicron varyantının şu anda 20’i aşkın ülkeye yayıldığı bildirildi.[1] Merak ediyorum, içinde bulunduğumuz “seyahat” ve “ulaşım” hızında, söz konusu varyantın hâlâ dünyanın geniş kesimine yayılmadığını düşünen var mı?

    Hatırlıyor musunuz? Hani pandeminin başında virüs tüm dünyaya hızla yayılırken, Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri “test, test, test” diye haykırıyordu da, Türkiye’de yetkililer günde sadece 2 bin civarında test yapıldığı halde, “Bizde vaka yok” diyebiliyorlardı ya. O hesap. Test yoktu, vaka da yoktu.

    Bayılıyorum ben bu ferahlığa. Önce vakaları gizle, sonra verileri gizle. Sonra hasta-vaka ayrıdır falan de, toplumda kafa karışıklığı yarat. Sonra bir gecede o gizlenen rakamları araya kaynat. Hatırlıyorsunuz değil mi; 9 Aralık 2020’de 558 bin 517 olan toplam vaka sayısı, 10 Aralık 2020’de (1 milyon 190 bin 050 artırılarak) 1 milyon 748 bin 567 oldu bir gecede.[2] Gerçekten yaptı bunu bu ülkede sağlık otoritesi… Aynı şey vefat sayıları için yapılıyor şimdi. Bir gecede, “TÜİK açıkladı, vefat sayıları bildiğimizin 5 misliymiş” diyiverecekler sıkılmadan.

    Veriler şeffaf değilmiş, rakamlar tahrif ediliyormuş, insanlar çaresizmiş, insanlar ölüyormuş, kimin umurunda?

    “Yurtdışındaki COVID’li hastaları memleketimizde tedavi edeceğiz” der, alırız Hans Kluge’dan* tebrikleri. Ne varyantı? Analiz yoksa, varyant da yok!

    * Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa Direktörü

    [1] https://www.gazeteduvar.com.tr/guney-afrikali-yetkililer-omicron-ussel-olarak-yayiliyor-hizi-endise-verici-haber-1543928

    [2] https://covid19.saglik.gov.tr/TR-66935/genel-koronavirus-tablosu.html

  • SDP’ye karşı omuz omuza!

    Başlıkta “SDP” dediğime bakmayın. Öyle örgüt adı, şifre falan değil. Bildiğiniz “Sağlıkta Dönüşüm Programı” bizim. Bizim dediysem, Dünya Bankası’nın aslında. Ama bilirsiniz, Dünya Bankası’nın, IMF’nin programlarını “yerli projemiz”, “büyük hayalimiz” falan olarak sunmayı pek sever AKP. Ne yaparsınız, “arakçılık” var her türlü!

    İşte bu SDP, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından yaşama geçirildiğinde yıl 2003 falandı. 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen ilk AKP hükümeti, “sağlık reformu” falan diye bir şey açıklamış, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adını verdikleri bu “reformun” içeriğinde, sağlık alanının kamusal özelliğini ortadan kaldıran, alanı bütünüyle özel sektöre bırakarak ticarileştiren, koruyucu birinci basamak sağlık hizmetlerini yok eden, sağlık hizmetlerindeki “ekip” duygusunu parçalayan, “aile hekimliği”, “genel sağlık sigortası”, “performansa göre ödeme” gibi başlıklarda “yeni” düzenlemelere yer vermişti.

    Sağlık alanına ilişkin “dil” bile değişivermişti birdenbire; hastalara “müşteri”, hastanelere işletme denmeye başlanmıştı. Ücretsiz sağlık hizmeti veren sağlık ocaklarına yazar kasa girmişti.

    Bütün bunlar, “sağlıkta dönüşüm”ün nasıl bir dönüşüm olacağının işaretlerini veriyordu aslında ama toplum henüz bunları öngörebilmekten uzaktı. Bütün bu kavramların, değişen dilin, yeni düzenlemelerin sağlıkta neoliberal bir dönüşümün adımları olduğunu en erken öngören kurum doğal olarak (daha öncesinde de pek çok örneği olduğu gibi) Türk Tabipleri Birliği (TTB) oldu.

    AKP iktidarının birinci yılında, “sağlık alanında her geçen gün artan olumsuzluklara karşı durmak ve ileride sağlık ortamını daha da yıpratacak gelişmelerin yaşanmasını önlemek”[1] amacıyla 5 Kasım 2003’te uyarı eylemi yapıldı. Hekimler ve sağlık çalışanları Türkiye’nin dört bir yanında acil servisler dışında 1 günlük iş bırakma eylemi yaptılar.

    Eylem için hazırlanan ve dağıtılan broşürlerde; “ücretsiz sağlık için nüfus cüzdanı yeterli”, “bütün değerlerimize saldırıyorlar”, “sabır taşı çatlamadan, nitelikli hizmet, insanca yaşam” deniliyordu.

    Ancak, AKP gözünü karartmıştı bir kere. Dünya Bankası ve IMF’ye sözler verilmişti. Sağlık alanına saldırının dozu öyle artırıldı, hizmeti alan ve vereni karşı karşıya getiren öyle uygulamalara imza atıldı ki, yaşanan olumsuzluklar yetmiyormuş gibi, son 20 yılda bir de “sağlık alanında şiddet” diye bir kavram gündemimize girdi.

    Bu tarihten sonra da eylemler yaptı TTB, uyarılarına devam etti. “Sağlık haktır” dedi, “ücretsiz, eşit, nitelikli ve erişilebilir sağlık herkesin hakkıdır” dedi.

    21 Nisan 2005’te yine 1 günlük iş bırakma eylemi[2], 2007 yılında Mart ayının ilk iki haftası boyunca eylemler; 11 Mart’ta “Beyaz Miting”, 14 Mart’ta “Beyaz GöREV”[3] yapıldı. 13 Mart 2011’de sağlık alanının bütün bileşenlerinin desteklediği ve yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı “Sağlıkta Özelleştirmeye Karşı Çok Ses Tek Yürek Mitingi” gerçekleştirildi Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda[4]. Dr. Ersin Arslan’ın ölüm yıldönümü olan 17 Nisan 2013’te, 14 Mart 2014’te yine 1’er günlük iş bırakma eylemleri yapıldı.

    Bütün bu eylemlerde temel talepler hep aynıydı: “Sağlık hakkımız, özlük haklarımız, iş güvencemiz, mesleki onurumuz için Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan vazgeçilmelidir, sağlıkta özelleştirme olmaz, sağlıkta şiddet son bulmalıdır.”

    Kısa süre önce hekimler arasında bir anket yaptı TTB.[5] Kesin sonuçları yakınlarda açıklanacak olan ankete, 81 ilden 6 bin 178 hekim katıldı. Buna göre hekimlerin;

    • Yüzde 45’inin aylık geliri yetmiyor.
    • Yüzde 76’sı pandemi ek ödemesi almıyor.
    • Yüzde 90’ı performansa dayalı ek ödeme sisteminin adaletsiz olduğunu düşünüyor.
    • Yüzde 92’si sağlıkta şiddet ile ilgili düzenlemenin etkili olmadığını düşünüyor.
    • Yüzde 84’ü daha önce bir hasta veya yakını tarafından sözel ya da fiziksel şiddete uğradığını belirtiyor.
    • Yüzde 68’ik çalışma şartlarının yoğunluğu nedeniyle hastaları ile yeterli ve uygun şekilde ilgilenemediğini düşünüyor.
    • Yüzde 72’si çalışma ortamının pandemi koşullarına uygun olmadığını düşünüyor.

    Yalnızca 2020 yılında Beyaz Kod verilen şiddet olaylarının sayısı 12 bine yaklaşmış durumda. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 2020 yılının ilk 6 ayında 2 bin 412 hekimin istifa ettiği, 522 hekimin özel hastanelere geçtiği bilgisini verse de, TTB’ye gelen bilgiler 18 ayda 8 binin üzerinde hekimin istifa ettiğini gösterdiği aktarılıyor.[6] Yurtdışında çalışmak için başvuran hekim sayısı ise 2021 yılı henüz tamamlanmadan 1111’i buldu. Bu ayda en az 80 hekimin, Türkiye’de hekimlik yapmak yerine, yurtdışında göçmen işçi/doktor olmayı tercih ettiği anlamına geliyor. Bütün bunlara ek olarak, bu süreçte 508 sağlık çalışanı yaşamını kaybetti.

    Pandemi döneminin bir faydası olduysa, o da TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın Medyaport’a verdiği röportajda[7] vurguladığı gibi, SDP’nin aslında bir dönüşüm değil, çöküş programı olduğunu, sağlık alanının kamusal özelliğinin ortadan kaldırılmasının ne anlama geldiğini görünür hale getirmesidir.

    Şimdi hekimler, bu tablo içerisinde, bir kez daha, sağlık alanında pandeminin katmerlediği sorunlara dikkat çekmek üzere “Emek Bizim Söz Bizim” eylemlerini düzenliyorlar. 23 Kasım’da Beyaz Yürüyüş ile başlatılan eylemler, 27 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan Beyaz Forum ile sona erecek.

    Eylem programının sloganı özenle seçilmiş:

    “Karanlığa Karşı; Önlüğümüzün Beyazına, Özlük Haklarımıza, Halkın Sağlık Hakkına Sahip Çıkıyoruz! Emek Bizim Söz Bizim!”

    E, o zaman;

    SDP’ye karşı omuz omuza!

    [1] https://www.ttb.org.tr/TD/TD113/1.php

    [2] https://www.ttb.org.tr/TD/TD136/2.php

    [3] https://www.ttb.org.tr/TD/TD151/index.pdf

    [4] https://www.ttb.org.tr/TD/TD13mart/index.pdf

    [5] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e2ea105a-22cb-11ec-8608-b94c4ea3487d

    [6] https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=e2ea105a-22cb-11ec-8608-b94c4ea3487d

    [7] https://medyaport.net/2021/11/20/emek-bizim-soz-bizim-eylemlerini-degerlendiren-fincanci-bu-daha-baslangic/

  • Bizim bir patent meselesi vardı

    Ourworldindata.org sitesinde dünyada COVID-19 aşılama oranlarını gösteren aşağıdaki haritaya bakıyorum.[1] Tekrar dozlar da dahil olmak üzere, ülkeler düzeyinde her 100 kişi için uygulanan doz miktarını gösteriyor. Koyu yeşil tonlardan açık tonlara doğru, uygulanan aşıların doz miktarının dünyanın hangi bölgelerinde yüksek, hangi bölgelerinde halen son derece düşük olduğunu açık bir şekilde görebiliyoruz.

    Haritanın tam ortası boş gibi… Yok gibi yani… Oysa orada dünyanın ikinci büyük kıtası Afrika duruyor. Dünya nüfusunun aşağı yukarı yüzde 15’ini oluşturan, nüfusu 1.3 milyar dolayına yaklaşan Afrika kıtası.

    Sayfadaki rakamlar, bugün itibarıyla dünya çapında her gün yaklaşık 27.19 milyon doz COVID-19 aşısı uygulandığını gösteriyor. Şu ana kadar dünya çapında 7.15 milyar doz COVID-19 aşısı uygulandığını ve dünya nüfusunun yüzde 49,9’unun en az 1 doz COVID-19 aşısı olduğunu, tam doz aşılama oranının ise yüzde 39 olduğunu öğreniyoruz.[2]

    Toplamdaki bu rakamların gizlediği büyük eşitsizliği, kıtalar ve gelir grupları arasındaki farkı, yukarıdaki haritadaki boşluk gözlerimizin önüne seriveriyor.

    Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa’nın geçtiğimiz aylarda bir basın toplantısında söylediği, “Afrika dışında yapılan aşılara güvenmeye devam edemeyiz çünkü asla gelmezler. Asla zamanında gelmezler ve insanlar ölmeye devam eder”[3] sözleriyle ne demek istediğini anlayabiliyoruz böylece.

    Aşağıdaki tablo da ülkelerin gelir düzeyinin bu eşitsizlikle olan ilgisini gösteriyor. 3 Kasım itibarıyla, düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanların sadece yüzde 3,9’u tek doz aşıya ulaşabilmiş durumda. Bu tablonun kapitalizmle ilgisi olmadığını kim söyleyebilir?

    Hatırlayacaksınız, bağışıklama sürecinin en başında Kanada ihtiyacı olanın yaklaşık 9 misli COVID-19 aşısı stoklamıştı. Benzer eğilim halen sürüyor. Gelişmiş ülkeler ihtiyaçları olanın çok üzerinde aşı stoklamaya devam ediyor. Üretim kuyruğundaki aşıların büyük bölümünün önceden yüksek gelirli ülkelere tahsis edildiği belirtiliyor.

    Düşük gelirli ülkelere aşı yardımı yapma iddiasıyla kurulan COVAX’ın ise çok da “iyi niyetli” bir girişim olmadığı aylar öncesinden ortaya çıkmıştı.[4] Daha dün The Statesman’da çıkan bir haberde, COVAX’ın fakir ülkelere eşit olarak aşı dağıtmayı başaramadığı, zengin ülkelerin fazladan getirdiği aşıların çoğunun ise boşa gittiği yazıldı. Burada aktarılan bilgiye göre, zengin ülkeler, COVAX programına güvenen yoksul ülkelere göre kişi başına 16 kat daha fazla COVID-19 aşısı aldılar ve aşı şirketleri de zengin ülkelere ikili anlaşmalar yoluyla aşı satmayı tercih ediyorlar.[5]

    İşte tam da bu yüzden COVID-19 aşılarında patent uygulamasının kaldırılması talep edilmişti. Böylece, eşdeğer üretim yapabilecek kapasitesi olan ülkelerde de COVID-19 aşısının üretimi sağlanacak, üretilen miktar artırılabilecek ve aşıya daha hızlı erişim söz konusu olabilecekti. Hâl böyleyken, şu anda COVID-19 aşı tekelini elinde bulunduran şirketlerin gelirleri katlandı ancak ne yazık patentin kaldırılması konusunda yol kat edilemedi.

    Geçtiğimiz günlerde British Medical Journal’da (BMJ) yayımlanan bir makalede, dünya çapında aşılama çabalarının doz kıtlığı nedeniyle sınırlandığına ve geciktiğine yer verildi.[6] Salgının yayılma hızı, aşılama oranlarındaki düşüş, kıtalar ve ülkeler arasındaki eşitsizlik, ortadan kaldırılması konusunda halen çok yolumuzun olduğu salgının dünya çapındaki yönetimine ilişkin olarak da “terslikler” olduğunu düşündürüyor. Nihayetinde bütün Afrika’nın “aşı karşıtı” olma ihtimali yok, değil mi?

    Tüm dünya çapında aşılama oranlarının hızla ve acilen artırılması, bunun için de aşıya erişimin önündeki eşitsizliklerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Aksi halde, 6-8 ayda bir aşısız duruma düştüğümüz bu pandemide, bütün bu veriler insanda boşa kürek çekildiği hissini uyandırıyor.

    İşte bu yüzden; henüz geç değilken, bir kez daha hatırlatsak mı: Bizim bir patent meselesi vardı!

    [1] https://ourworldindata.org/covid-vaccination-global-projections

    [2] https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

    [3] https://www.devex.com/news/new-tech-hub-aims-to-boost-access-to-mrna-covid-19-vaccines-in-africa-100193

    [4] https://medyaport.net/2021/06/02/prof-dr-feride-aksu-tanik-asiya-erisim-bir-yasam-hakki-mucadelesidir/

    [5] https://www.thestatesman.com/world/international-vax-scheme-covax-failed-poor-countries-1503020748.html

    [6] https://www.bmj.com/content/375/bmj.n2375

  • Sağlık Bakanı soruyor: COVID-19’a karşı yarınki planınız ne?!

    COVID-19 ile ilgili bazı verileri ararken Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın twitter hesabında geriye dönük 1-2 aylık paylaşımlarına da bakacak oldum… İyi ki bakmışım; bir eğlendim sabah sabah! Sağlık Bakanı, her sabah Sağlık Bakanlığı’nın web sayfasına bakıp, oradaki bazı bilgileri herkesten önce sosyal medya hesabından paylaşan sosyal medya fenomeni gibi…

    Şöyle mesajları var:

    • Aşı olmakla olmamak arasında bazı vakalarda yoğun bakım farkı var. (26 Ağustos)
    • Şimdi size aşı olma diyenler, daha sonra geçmiş olsun diyebilir. (26 Ağustos)
    • Bunca vaka, bunca ölüm varken birinci doz aşısını olan hiç ikincisini ihmal eder mi? (26 Ağustos)
    • Bize ne oldu? Maske, mesafe konusunda birbirimize örnektik! (2 Eylül)

    Aa, yok, rica ederim. Der miyim hiç, kamyon arkası yazıları gibi falan diye…

    • COVİD-19’A KARŞI YARINKİ PLANINIZ NE? İlk doz aşınızı yaptırdınız mı? Yaptırmadıysanız, hemen randevu alabilirsiniz. Devam dozunun zamanı gelmişse, aşınızı olabilirsiniz. İşyerinizde, dışarıda, başkalarıyla bir aradayken maskenizi takıp, sosyal mesafenize dikkat etmeyi unutmayın. (30 Eylül)
    • GENÇLER, bize salgından çıkış yolunu gösterin! Yeni vakalarda en yüksek oranı sizler oluşturuyorsunuz. Hastalığı fark etmeden bulaştırmanız çok kolay! Covid’siz günlerin özlemini en çok duyansa sizlersiniz. Aşınızla, günlük hayatınızla bize örnek olsanız… Şu tablo çook değişir! (9 Ekim)

    Hadi gençler, bir el atın da, çıkıverelim şu salgından…

    • Son günlerde aşılanma hızında durağanlık var. Vaka sayılarının yüksekliği aşı konusunda bir tereddüt uyandırmış olabilir mi? Ama şunu unutmayın: Covid-19’u aşı sayesinde, adeta grip gibi atlatanların sayısı artık bunlarla yarışıyor. Kayıplarımızın çoğuysa tam doz aşı olmayanlar. (12 Ekim)
    • ENDİŞE ETMEYİN. Aşı oranımız yükseliyor, Maviye geçen illerimiz artıyor. Tam doz aşı, yakalanmanız durumunda, hastalığı hafif geçirmenizi sağlıyor. ENDİŞE EDİN. Maske kullananlar azaldı, sosyal mesafeye hassasiyet zayıf. Aşıları henüz eksik olan çok sayıda insan var. (13 Ekim)

    Kafamız biraz karışık ama olsun, tivitlerimiz güzel…

    • Günaydın, Çantalar hazır mı? Gençler, kahvaltımızı yaptık mı? Mesajım anne babalara, çocuklara, üniversitelilere: Dün, Bilim Kurulu toplandı. Aktif vakaların %40’ının 23 yaş altı kişiler olduğu bilgisini sizlerle paylaştık. Dikkatli davranalım. 18 yaş üstüysek aşılarımızı olalım. (14 Ekim)
    • COVID-19 AŞILARINI AKSATMADAN YAPTIRAN şu üç şeyi yapmış olur: Kendini korumaya alır. Yakın çevresinde ve şehrinde riski azaltır. 84 Milyonu, salgına karşı verdiği zorlu mücadelede güçlendirir. Kendimize ve tüm topluma karşı böylesi bir sorumlulukla daha önce az karşılaştık. (15 Ekim)
    • Yeni vakalar içinde gençlerin oranı artış gösteriyor. Umulanın aksine, üniversite öğrencilerimiz arasında aşılanma oranı düşük. Sağlıklı bir eğitim ortamı için gençlerimiz aşılarını aksatmadan yaptırmalı. Toplum, bütün gençlerinin aşı olarak mücadeleye katılmalarını bekliyor. (16 Ekim)

    Gençler, gençler, gençler, hadi gençler… Ama randevu alınabiliyor mu, kimlerin kaçıncı dozu, hangi aralıklarla yaptıracağı net bir şekilde açıklanıyor mu? Bunlar mesele değil.

    Sağlık Bakanı salgın yönetimini sosyal medya mesajlarına sıkıştırıp, pası topluma atalı çok olmuş! Sorumluluk çocuklarda, gençlerde, annelerde, babalarda; yük sağlık çalışanlarının omuzlarında. Peki Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğu nerede? Gençlere ne şekilde örnek olunuyor? Lebaleb kongreler, açılışlar, çifte standartlı uygulamalar, tutarsız tedbirler hatırlanıyor mu? Onları bilemiyoruz.

    Merak ediyorum; acaba Sağlık Bakanı, 11 Eylül’de İstanbul’da, 26 Eylül’de Ankara’da, 17 Ekim’de İzmir’de düzenlenen aşı karşıtı mitinglere ilişkin, yanlış bilgilerle toplumun kafasını karıştıran şarlatanlar için bir mesaj yazmış mı, tek söz etmiş mi twitter hesabından diye bakıyorum…

    Sizce?

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) 18 aydır, Sağlık Bakanlığı’na salgının ancak epidemiyolojik verilerle yönetilebileceğini söylüyor ve verilerin şeffaf bir biçimde kamuoyu ile paylaşılması için ısrarla çağrıda bulunuyor. TTB’nin hazırladığı COVID-19 Pandemisi 18. Ay Değerlendirme Raporu verilerin saklandığını, hakikatin gizlendiğini, hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın kendi sorumluluklarını yerine getirmediğini açıkça ortaya koyuyor.[1]

    Sağlık Bakanı’nın mesajlarına bakılırsa da, salgın yönetimindeki başarısızlık ortaya çıktıkça, sorumluluğu topluma atma eğilimi ağırlık kazanıyor.

    Ne diyelim; biz dün, bugün olduğu gibi yarın da küçücük çocuklarımızı yüzlerinde maskeleriyle okullarına göndereceğiz, tam doz aşılarımızla fiziki mesafe önlemlerimizi koruyup işlerimize gideceğiz, aşı karşıtlarına prim vermemeye, gözümüzü gerçek bilim insanlarından, bilimden ayırmamaya devam edeceğiz.

    Peki, söyler misiniz Sayın Sağlık Bakanı; COVID-19’a karşı sizin yarınki planınız ne?

    [1] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/ttb_covid_18ay_rapor.pdf

  • Hukuksuzluk ısrarı

    Niyetiniz hukuk tanımamak ve hukuksuzlukta ısrar etmek ise mutlaka yol bulursunuz. Kendi anayasanıza aykırı hareket edersiniz misal. Birbiriyle ilgisi olmayan düzenlemeler için anlaşılmaz cümleleri paçal eder, torba yasa denen ucubelerin içine tıkıştırır, “kanun” yerine ortaya koyarsınız. Yargı kararlarını tanımazsınız. İşinize gelirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) dersiniz, işinize gelmezse yok!

    Dr. Benan Koyuncu’nun görevden alınması, bu hukuksuzluk ısrarının son örneklerinden biri oldu.

    Biliyorsunuz, Çankırı Devlet Hastanesi’nde acil tıp uzmanı olarak görev yapan Türk Tabipleri Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu üyesi Dr. Benan Koyuncu, geçtiğimiz hafta Sağlık Bakanlığı tarafından bir kez daha görevden alındı.

    “Bir kez daha” diyoruz, çünkü Dr. Benan Koyuncu, aynı hukuksuzluğa ve hak gaspına 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından üçüncü kez uğruyor.

    Önce 30 Eylül 2016 tarihinde Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde acil tıp asistanı olarak görev yapmaktayken OHAL KHK’si ile görevden alındı. Soruşturma sonucunda suçsuzluğu ispatlanarak görevine döndü.

    Ardından, 2019 yılında uzmanlık eğitimini tamamladıktan sonra güvenlik soruşturması gerekçe gösterilerek ataması yapılmadı. Koyuncu buna karşı dava açtı. Ankara 12. İdare Mahkemesi’nde görülen dava yürütmenin durdurulması ve işlemin iptal edilmesiyle sonuçlandı. Karar, Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi’nin 18 Aralık 2020 tarihli kararıyla da onanarak kesinleşti.

    Konunun en azından böylece kapanması beklenirdi ama olmadı. “Hukuksuzlukta ısrar” malûm.

    Aslında Hükümet bu ısrarını sürdüreceğini geçtiğimiz Temmuz ayında sona erecek olan OHAL düzenlemeleri uygulamasını 31 Temmuz 2021 tarihinden itibaren bir torba yasa ile uzatarak gösterdi hatırlarsanız.

    Koyuncu’ya da bu süreçte Sağlık Bakanlığı’ndan bir yazı gönderildi ve “terörle iltisaklı olduğu” gerekçesiyle bir kez daha savunması istendi. Yine, son 10 yıl içerisindeki sosyal medya paylaşımları, katıldığı basın açıklamaları, hatta eşinin katıldığı basın açıklamaları gerekçe gösterilerek!

    Koyuncu da, Ankara 12. İdare Mahkemesi’nin ilgili kararları[1] ile Emniyet Genel Müdürlüğü’nün o dönemde mahkemeye sunulan ve herhangi bir terör örgütüyle ilişkisi olmadığını tespit eden 23.8.2019 tarihli yazısını bir kez daha Sağlık Bakanlığı’na iletti. Muhtemelen bu belgeler Sağlık Bakanlığı’nın elinde bulunuyordu zaten.

    Peki, kim Benan Koyuncu, ne yapmış bunca haksızlığa, hukuksuzluğa uğramak için?

    Gencecik yaşının önemli bir kısmını önce 6 yıllık tıp eğitimine, sonra 4 yıllık uzmanlık eğitimine ve sonrasını da insanlara sağlık hizmeti sunmaya harcamış bir hekim. Diyarbakır’da, Ankara’da çeşitli hastanelerde görev yapmış. Yıllardır, Ankara Tabip Odası’nda (ATO), TTB’de nitelikli, eşit ve ulaşılabilir bir sağlık hizmetinin mücadelesini veriyor. Acil tıp uzmanlığı gibi zor, ağır ve stres yüklü bir alanda hayatına dokunduğu ve sağlığına kavuşturduğu insanların sayısını bilemeyiz bile. Şimdi COVID-19 pandemisinin ek olarak getirdiği ağır iş yükünün altında, gece gündüz demeden sağlık hizmeti sunuyor.

    Daha doğrusu, sunuyordu!

    Çünkü son olarak da bildiğiniz gibi, 29 Eylül 2021 tarihinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın onayıyla, gerekçesi belirsiz bir şekilde, 31 Temmuz 2021 tarihinde uzatılan OHAL düzenlemesine dayandırılarak bir kez daha görevinden ihraç edildi.

    Koyuncu’nun ihracı dolayısıyla öğrendik ki, bu süreçten etkilenen tek kişi kendisi değil. 31 Temmuz tarihli uzatmanın ardından, 15 Temmuz sonrası açığa alınan ve mahkeme kararıyla görevine dönen pek çok hekim hakkında yeniden soruşturma açılmış durumda. Ancak, şu an kaç hekimin/sağlık çalışanının görevinden ihraç edildiği ve benzer durumda olduğu tam olarak bilinemiyor.

    Sağlık Bakanlığı’nın şu soruları yanıtlaması gerek:

    İçinde bulunduğumuz pandemi koşullarında, vatandaşların nitelikli ve daha ulaşılabilir sağlık hizmetine bu kadar ihtiyacı olduğu bir dönemde;

    • OHAL yasası uygulamasının uzatılmasının ardından, 15 Temmuz sonrası ihraç edilen/açığa alınan ancak yargı kararıyla geriye dönen kaç hekim hakkında yeniden soruşturma açıldı ya da ihraç kararı verildi?
    • Benzer durumda olan sağlık çalışanları da var mı?
    • Bu hukuksuz görevden almaların/keyfiyetin gerekçesi nedir?

    Koyuncu şimdi konuyu bir kez daha yargıya taşıyacak ve çok yüksek bir ihtimalle de görevine bir kez daha geri dönecek. Ancak OHAL yasaları tepemizde sallanmaya devam edecek. İşte tam da bu yüzden:

    Dr. Benan Koyuncu yalnız değildir ve OHAL hukuksuzluklarına karşı mücadele etmek boynumuzun borcudur.

    [1] 2019/979 E. ile 2020/329 K.

  • Ege kıyılarından bildiriyorum

    Pandemide ikinci “yaz”ımız. Ben yine, “tatil” önceliğiyle değil ama “memleket” olması dolayısıyla Ege kıyılarındayım. Gezi direnişi başladığında da buralardaydım, 15 Temmuz darbe girişimi yaşandığında da. Kıyılarda her şey biraz “kıyıdan” yaşanır. Belki sadece Ege’de böyledir, belki merkezden uzaklaştıkça böyle oluyordur, belki de yanlış bir gözlemdir, bilemiyorum. Ama Ankara’daki kızkardeşim, 15 Temmuz gecesi büyük endişeyle beni “Oralarda durum ne?” diye aradığında, “Valla ablacım, sana şöyle anlatayım; komşu teyze balkonda çiğdem çitliyor” diye yanıt verdiğimi hâlâ anlatır. Pandeminin bu “ikinci yazı”nda da benzer şeyleri gözlemliyorum.

    Geçen yaz yine uzun bir “kapanma” döneminden ve neredeyse 3 ay boyunca evden burnumu bile çıkarmadıktan sonra buraya ilk geldiğimde karşılaştığım tablo deyim yerindeyse beni şoke etmişti. Kimse maske kullanmıyordu, maskeler ya çenede, ya dirsekte taşınıyordu. Görünürde yoksa, çoğunlukla “Arabada kaldı yaav” idi.

    Sahiller dolup taşıyordu, gençler “fiziksel mesafe”yi kesinlikle umursamıyordu. Siz pandemi önlemlerine uyma konusunda birazcık hassasiyet gösterecek olursanız size bir çeşit “manyak” gözüyle bakılıyordu: “Biraz abartmıyor musun yaağnii?”

    Bir “COVID’e inanmıyorum”cular vardı, bir de “COVID diye bir şey yok yea!”cılar. Virüsün varlığından genom yapısına kadar her şeyin bilimsel olarak ortaya konduğu, sağlık çalışanlarının gece gündüz demeden, ailelerini göremeden, yaşamlarını hiçe sayarak çalıştıkları, (o tarihlerde bile) dünyada milyonlarca kişinin yakalandığı, yüzbinlerce kişinin yaşamını kaybettiği bir hastalığın “inanç” meselesi haline getirilmesi en azından ilginçti gerçekten.

    Bunun faturası sonbaharda karşımıza çıktı hatırlayacağınız gibi. Vaka sayıları patladı. Her aileye en az 1 COVID-19 hastası düşünce, kayıplar acı bir şekilde yakın çevrelere kadar gelince “inanç” konusu kapandı sanırım.

    Ne iyi ki, hastalığın aşısı için bu sürede yürütülen çalışmalar olumlu sonuç verdi ve yaklaşık 7 aydır -iyisiyle, kötüsüyle ve hâlâ çok yolumuz olmasına karşın- yürütülen aşılama programları sayesinde dünyada şu ana kadar uygulanan COVID-19 aşısı miktarı 3 buçuk milyar dozu geçti.[1]

    Gelelim bu yazaa. Bu yaza, Prof. Dr. Esin Şenol’un “aşı bulunduktan sonraki pandemi içinde pandemi potansiyeli olan ilk varyant” diye nitelediği[2] ve yayılma hızı “orijinal virüs”ten daha yüksek olan “Delta Varyantı” ile birlikte girdik. Tehdit çok büyük, büyük olmasına ama; artık aşılama oranlarının gün gün yükselmesinin verdiği rahatlıktan mı, zor bir kışı, “tedbir yorgunu” uzun bir dönemi yasaklarla geçirmiş olmanın yarattığı bunalmışlıktan mı, yoksa 1 Temmuz’dan itibaren “ne gelirse turistten gelsin” diyerek pandemi önlemlerinin tümüyle boşlanmasından mı bilemiyorum, bu yaz “kıyılardaki” tablo daha da inanılmaz!

    Sanki pandemi bitmiş gibi bir rahatlık. Maskeler çeneden, dirsekten bile atılmış. Sahillerde iğne atsanız yere düşmüyor. Komşu gezmeleri artmış. Düğün, nişan, sünnet organizasyonları gırla. Katılımcı sınırlaması da kalkmış zaar, 780 davetlinin bulunduğu bir sünnet törenine davet edildik geçen gün! Tamam açık hava avantajımız ve aşılama oranlarında artış var, doğru ama bu halk sağlığı önlemlerinin ihmal edilebileceği anlamına gelmiyor.

    Yok, yok; salgından korunmanın yolunu bireysel önlemlere indirgeyecek, yasaklarla ya da polisiye önlemlerle yol alınabileceğini savunacak değilim. Aksine, hükümetin politikalarındaki, uyguladığı yasaklardaki çelişkilere, tutarsızlıklara dikkat çekmek amacım. Ölçüsüz ve tutarsız kısıtlamalar, keyfi aç-kapalar, dünyada eşi benzeri olmayan ve pandemiyle ilgisi bulunmayan yasaklar, vatandaşa ayrı, turiste ayrı yaklaşımlar salgının yayılmasını önlemediği gibi insanlarda da bıkkınlık ve güvensizlik yaratıyor.

    Hem, madem topu topu iki ay sonra bütün önlemleri hiç salgın olmamış gibi kaldıracaktınız, kapatma döneminde bomboş sahilde, tek başına denize giren o amcaya, üstelik “Evim şurası” diye gösterdiği halde niye eşşek yüküyle ceza kestiniz?

    [1] https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

    [2] https://t24.com.tr/yazarlar/esin-senol/pandemideki-hayalet,31756

  • Kolektif itaatsizlik

    Dünya çapında bugüne kadar uygulanan COVID-19 aşılarının yüzde 85’i yüksek ve üst-orta gelirli ülkelerde yapılmış. Düşük gelirli ülkelerde yapılan aşıların oranı sadece yüzde 0,3 imiş.[1] Henüz dünya nüfusunun sadece yüzde 6,2’si COVID-19 aşısı olabilmiş. Bu hızla giderse dünya nüfusunun tam olarak aşılanması 57 yıl sürecekmiş![2]

    Böyle büyük bir ayrımcılığın olduğu yerde aşı tereddüdünü büyütecek komplo teorilerini ortaya salmak çok iyi fikir gerçekten. Biz aşının içinde çip mi var, kısırlık mı yapıyor, DNA’mızı mı çalıyorlar, su mu enjekte ediyorlar falan diye düşünürken, bakıyoruz, aşıyı alan COVID’i geçmiş.

    Şakası yapılacak durumda değiliz aslında.

    Türkiye’de de basına yansıdı; daha yakınlarda Guardian’da yer alan bir haberde, Rusya bağlantılı olduğu belirtilen İngiltere merkezli bir PR şirketi tarafından, Almanya ve İngiltere’deki youtuber ve influencer’lara Pfizer/Biontech aşısı olanlarda ölüm oranlarının yüksek olduğunu söylemeleri için para teklif ettikleri yazıldı.[3]

    Yine, COVID-19 aşılarıyla ilgili söylentiler ve komplo teorilerine ilişkin olarak geçtiğimiz yıl yayımlanan bir araştırmada, söylentilerin yüzde 39’unun aşı çalışmaları, aşıların geliştirilmesi, erişimi ve dağıtımı ile ilgili olduğu ortaya konuldu. Bunların yüzde 76’sının da yanlış bilgilerden kaynaklandığı belirlendi. [4]

    En çok dillendirilen komplo teorilerinden biri COVID-19 aşısının bulunma süresinin “çok kısa” olması ile ilgili biliyorsunuz. Bu konuda aklında hâlâ soru işareti bulunanlara, Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından 16 Haziran 2021 tarihinde gerçekleştirilen “Tereddütler, Kaygılar, Karşıtlıklar: Aşı Olma Sorumluluğu” başlıklı webinarda Prof. Dr. Esin Şenol’un sunumunu izlemelerini öneririm.[5]

    Tane tane anlatıyor Prof. Dr. Esin Şenol; moleküler genetik alanındaki ilerlemeyi ve koronavirüs aşısı ile ilgili çalışmaların SARS-CoV1 ve MERS salgınları dolayısıyla 2002’ye kadar dayanan öncesi olduğunu hatırlatarak, çok özetle “Aşı çalışmalarında temel kazılmıştı, harcı karılmıştı ve biz evi yaptık sadece” diyor.

    Webinarın başlığında vurgulandığı gibi aşı olmak bir sorumluluksa eğer, aşımıza sahip çıkmak da buna dair sanırım.

    İlk paragrafta yer alan veriler İlerici Enternasyonal tarafından geçtiğimiz günlerde (18-21 Haziran 2021) gerçekleştirilen Aşı Enternasyonalizmi Zirvesi’nin sonuç bildirgesindendi. Küresel Güney Hükümetleri (Arjantin, Meksika, Bolivya, Küba, Venezuela), dünyanın dört bir yanından siyasi temsilciler, sağlık çalışanları ve 20’den fazla ülkeden aşı üreticileri, aşı ayrımcılığını ve aşıya erişimdeki eşitsizlikleri aşacak alternatifler aradılar. “Açık işbirliği”, “dayanışma fiyatları”, “kapasite paylaşımı” gibi konularda ortaklaşma kararı aldılar ve büyük ilaç tekellerine meydan okumak için özellikle patent korumasını tanımama konusunda “kolektif itaatsizlik” çağrısında bulundular.

    Hiçbirimizin 57 yıl beklemek istediğini sanmıyorum! İçinde bulunduğumuz her tür krizden çıkış için “kolektif itaatsizlik” bir başlangıç olabilir. Yine, içinde bulunduğumuz şartlarda kolektif itaatsizlik kolektif sorumluluklarımız kapsamına girebilir. Üzerinde geniş şekilde düşünmek gerek.

    [1] https://progressive.international/wire/2021-06-21-progressive-international-hails-the-beginning-of-a-new-international-health-order-as-global-south-states-commit-to-share-covid-19-vaccine-technology-and-production/en

    [2] https://medyaport.net/2021/06/18/ilerici-enternasyonalden-asi-enternasyonalizmi-zirvesi-pandemi-hayirseverlikle-degil-dayanismayla-bitecek/?doing_wp_cron=1624042821.7699038982391357421875

    [3] https://www.theguardian.com/media/2021/may/25/influencers-say-russia-linked-pr-agency-asked-them-to-disparage-pfizer-vaccine

    [4] https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0251605

    [5] https://www.youtube.com/watch?v=I0fQ3aRCbpk&t=562s