Yazar: medyaport net

  • Van Barosu’nda Sinan Özaraz dönemi başladı!

    Van Barosu’nda Sinan Özaraz dönemi başladı!

    Salih SERTKAL

    Van Barosu‘nun 28. Olağan  Genel Kurulu’nda yapılan seçimlerde yeni baro başkanı Sinan Özaraz oldu. Seçimlerde ayrıca yönetim kurulu, disiplin kurulu ve denetleme kurulu üyeleri ile Türkiye Barolar Birliği üyeleri de belirlendi. Üç adayın yarıştığı Baro Başkanlığına, Avukat Sinan Özaraz seçildi.
    Baronun yeni yönetim listesi şöyle oluştu.

    Sinan Özaraz başkanlığındaki yeni Baro Yönetim Kurulu şu isimlerden oluştu:
    Zeynep Kutluk, Sipan Gökan, Bayram Baykal, Erdal Temizaltın, Dilan Kunt Ayan, Deniz Yıldız, Cihan Yaman, Rohat Kurt, Nazlı Polat, Cihad Sargut.

    DİSİPLİN KURULUNA:
    Sedat Kula, Vasfi Aktaş, Esra İdil Salaz, Ömer Alagöz, Ersin Biricik
    DENETLEME KURULUNA:
    Ayhan Begiş, Serap Taşkıran, Naci Duman
    TBB ÜYELİĞİNE:
    Zülküf Uçar, Mehmet Kurt, Alihan Öztürk seçildi.

  • 10 Ekim katliamı davasının 17’nci duruşması başladı

    10 Ekim katliamı davasının 17’nci duruşması başladı

    Sultan ÖZER

    10 Ekim Ankara katliamı davasının firari sanıklar yönünden devam eden davasının 17’nci duruşması Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başladı.

    10 Ekim 2015’te Ankara’da düzenlenmek istenen mitinge IŞİD’in gerçekleştirdiği bombalı saldırıda 103 kişiyi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişiyi yaralanmıştı.

    Duruşma öncesinde polis, ailelerin adliye önünde basın açıklama yapmasını engelledi. Kaldırımda açıklama yapan aileler “adalet” istedi.

    Duruşmaya, CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, milletvekilleri Candan Yüceer, Ali Haydar Hakverdi, Ali Şeker, Emine Gülizar Emecan, Sevda Erdan Kılıç, Mahmut Tanal, Murat Emir, Müzeyyen Şevkin, Nurhayat Altaca Kayışoğlu, HDP milletvekilleri Oya Ersoy ve Ali Kenanoğlu, TİP milletvekilleri Ahmet Şık ve Sera Kadıgil, EMEP Ankara İl Başkanı Şükran Doğan ile TMMOB, KESK, DİSK, TTB ve çok sayıda demokratik kitle örgütü temsilcisi katıldı.

    Duruşma, silahların gölgesinde başladı. Çok sayıda çevik kuvvet polisi silahları ile salona alındı. CHP’li Mahmut Tanal, “12 Eylül’de bile böyle değildi. Silahların gölgesinde mi yargılama yapacaksınız?” diye tepki gösterdi.

    Duruşmada, “IŞİD’in Türkiye Emiri” olduğu söylenen Kasım Güler tanık olarak dinlendi. Güler, “2012’de El Kaide operasyonlarıyla alındım, cezaevinde kaldım. 2014 yılında, Suriye’ye gittim, orada kaldım. Orada gelen ailelere yardım ediyordum. Eylemlere hiç katılmadım. Ailelere giyecek yiyecek yardımında bulundum. Türkiye’den Suriye’ye iki üç sefer girip çıkıyordum. Karakol komutanı da biliyordu, o dönem bir sorun olmuyordu.IŞİD kurulunca, şeriat olduğu yerde yaşamak istedim o yüzden kaldım” dedi

    IŞİD’te olduğu süre boyunca eğitim vermediğini söyleyen Güler, “2015’in 6.ayında uçak vurdu, ayağım parçalandı. Hastanede yattım 3 ay. 2 yıl da evde kaldım. İdlib’e geçtiğimde internette kırmızı listede oldugumu gördüm. Orada yaşamaya başladım” dedi.

    Avukat Eylem Sarıoğlu, Güler’e, ifadesinde Türkiye’ye rahat girip çıktığını söylediği hatırlatması üzerine Güler,  “Çok rahat giriş çıkış olurdu. Yüzlerce insan gelir giderdi. Karakoldaki askerlere ‘Suriye’deki yardıma giriyoruz’ derdik, geçerdik”dedi. “MİT sizinle ilgili niye pazarlık kurgu yapma gereği duydu?” soru üzerine Gürel, “Bunu MİT’e sorabilirsiniz, bana sormayın” dedi.

    Mahkeme Başkanı, Sarıoğlu’na soruların katliam çerçevesinde olması gerektiğini söyledi. Sarıoğlu, soruların katliamla ilgili olduğunu söylemesi üzerine mahkeme başkanı, “Bildiğini biliyordur bilmediğini bilmiyordur” dedi. Bu sözler üzerine salondan mahkeme başkanına yönelik, “Siz onun avukatı mısınız, siz bizi tehdit ediyorsunuz?” denilerek tepki gösterdi.

    Avukatlara tepki göstere ve sorulara yanıt vermek istemeyen Güler, “Ben buraya tanık olarak geldim  beni sanık yerine koyup soruyorsunuz” dedi. Aileler tepki gösterince Mahkeme Başkanı “Müdahale ederseniz salonu boşaltırım, tanığı gönderirim” dedi. Ailelerin mahkeme başkanına “Tehdit ediyorsunuz, sanığı tanık yerine koyup savunuyorsunuz” diye tepki göstermesinin arasından Mahkeme Başkanı duruşmaya 15 dakika ara verdi. Aileler durusmadan çıkan mahkeme heyetini alkışlarla protesto etti. Aileler, mahkemenin tutumuna karşı 15 dakikalik ara boyunca salonundan ayrılmadı.

    Aranın ardından Güler, 10 Ekim katliamını haberlerde öğrendiğini öne sürdü. IŞİD’de giyecek ve yiyecekle uğraştığını ama MİT operasyonuyla alındığını söyleyen Güler, 2017’den itibaren kırmızı listede aranması konusunda yanıt vermekten kaçındı.

    Güler, Nisanda yakalandığını ama 80 gün MİT’te tutularak işkence gördüğünü iddi etti.

    Avukat Murat Kemal Gündüz, tanıkların mahkemeye geldiğinde daha önce ifadeleri kabuk etmediğini belirterek şöyle konuştu:

    “Sayın başkan bir sonuca varamıyoruz. MİT gidip operasyonla aldığına göre firari sanıklarla ilgili bilgisi var. Ağır ceza mahkemesinin kamu gücünü kullanarak bu bilgileri istemenizi talep ediyoruz. Herkes Nusret Yılmaz öldü diyor ama arama listesinde yeşilden kırmızıya çıkarılmış. Demek ki devletin elinde resmi bilgi belge var.”

    Avukat Sevinç Hocaoğulları kamu görevlilerinin yargılanması için somut talepleri olduğunu ama tek bir kamu görevlisi hakkında bile işlem yapılmadığını ifade etti. Aslında yargının bu tutumuyla katliamda can çekişen insanlara karşı polisin gaz kullanabileceğini söylemiş olduğunu ifade etti.

    “Bu yüzden taleplerimizi reddederken neyin parçası olduğunuzu gözler önüne sermek istedik” diyen Hocaoğulları, şöyle konuştu:

    “Henüz katliamın ikinci gününde saldırıya tepki gösterenlere polis müdahale etti. 2019 yılı dışında katliamın her yıldönümünde yakınlarını anmak isteyenlere polis saldırdı, haklarında dava açılanlar var. Duruşmaya girmeyeceğim diyen meslektaşımız hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Kırklareli’de katliama karşı protestodan 6.5 yıl sonra dava açılmış.”

  • 10 EKİM DAVASI: IŞİD’in Türkiye Sorumlusu Kasım Güler, ‘MİT işkencesiyle konuştum’

    10 EKİM DAVASI: IŞİD’in Türkiye Sorumlusu Kasım Güler, ‘MİT işkencesiyle konuştum’

    10 Ekim 2015’de Ankara’da düzenlenmek istenen, “Emek, Barış, Demokrasi” mitingine IŞİD’in canlı bombalı saldırısı ve 103 kişinin ölümü, yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan Ankara Gar Katliamı davasının 17. Duruşması Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşma hakiminin tanık ve aynı zamanda IŞİD Türkiye Sorumlusu Kasım Güler’e, “istemediğin soruları yanıtlama” yönündeki telkini salonda tepkilere yol açtı. Sonrasında sanık avukatı Heyyam Fidan’ın avukatları ve aileleri hedef alan sözleri de salonda gerginliğe yol açtı. Gerginlikler nedeniyle iki kez ara verilen davanın bir sonrasi duruşması 27 Aralık’a ertelendi.

    ADLİYE ÖNÜNDE AÇIKLAMAYA İZİN VERİLMEDİ

    10 Ekim Ankara Gar Katliamının firari sanıklar yönünden devam eden duruşması için ailelerin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi Ankara Adliyesi önüne geldi. Tüm görüşme ve ısrarlara rağmen polis adliye önünde açıklama yapılmasına izin vermedi. Açıklama, adliyenin önündeki kaldırımda yapıldı.

    Katledilenlerin fotoğraflarının yer aldığı pankart ve tek tek fotoğrafların taşındığı açıklamada, “10 Ekim’i unutma, unutturma”, “anaların öfkesi katilleri boğacak”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

    Türkiye İşçi Partisi (TİP) Milletvekilleri Ahmet Şık ve Sera Kadıgil ile EMEP Ankara İl Başkanı Şükran Doğan, KESK; DİSK, TTB, TMMOB yöneticileri ve ailelerin bulunduğu açıklamada konuşan 10 Ekim Barış Derneği Başkanı Mehtap Sakinci Coşgun “Adliye önündeyiz yine. Yıllardır adalet mücadelesi vermeye, adalet demeye devam ettik. Katliamın 7.yılının gölgesinde adalet talebimiz tesis edilmemişken yine duruşma salonlarını metanet ve inançla doldurmaya geldik. 7.yılında da emek, barış ve demokrasi bileşenlerini, kamu vicdanını bu davayı, bu mücadeleyi takip etmeye çağırıyoruz. 10 Ekim Katliamını unutma, unutturma diyoruz. Sözün bittiği yerdeyiz demiştik 10 Ekim’den sonra. Söz bitmedi. 7 yıldır bir cümle kuruyoruz. İçeri girerek sözün bitmediği yerden devam edeceğiz. Biz bitti demeden bu mücadele bitmeyecek” dedi.

    Daha sonra duruşma salonuna geçildi. Duruşmaya HDP Milletvekilleri Oya Ersoy, Şevin Coşkun, Mahmut Toğrul, Ali Kenanoğlu ile CHP Milletvekilleri Ali Şeker, Veli Ağbaba, Ali Haydar Hakverdi, Mahmut Tanal, Süleyman Bülbül, Candan Yüceer, Sevda Erdan Kılıç, Müzeyyen Şevkin, Nurhayat Altaca Kayışoğlu, Murat Emir, Burak Erbay, KESK ve bağlı sendikaların MYK üyeleri, TTB, DİSK, TMMOB, EMEP, Sol Parti, Halkevleri yönetici ve üyelerinin de bulunduğu çok sayıda kişi katıldı.

    Duruşmada kimlik tespitinin ardından sanık Erman Ekici, SEGBİS ile bağlandı. Ayrıca bir önceki duruşmada SEGBİS bağlantısı sırasında ses sorunu yaşanması nedeniyle bir sonraki celse için duruşma salonuna getirilmesine karar verilen sözde ‘Türkiye vilayeti sorumlusu’ Kasım Güler duruşma salonunda hazır bulundu.

    SİLAHLARIN GÖLGESİNDE DURUŞMA

    Duruşma salonunda jandarma bulunmasına rağmen çok sayıda, silahlı çevik kuvvet polisinin gelmesine tepti gösteren CHP’li Mahmut Tanal, “Silahların gölgesinde mi yargılama yapacaksınız. Bu size de bir tehdittir, şarjörleri var, silahları var” diye Mahkeme Başkanına seslendi. Tanal’ı tanımayan Mahkeme Başkanı da “Siz kimsiniz” diye tepki gösterdi. Salondan seslerin yükselmesi üzerine Mahkeme başkanı, “Polislerden rahatsız değiliz” yanıtı verdi.

    Daha sonra IŞİD’in Türkiye Sorumlusu olarak bilinen tanık Kasım Kasım Güler dinlendi. Güler, “2012’de El Kaide operasyonlarıyla alındım, cezaevinde kaldım. 2014 yılında, Suriye’ye gittim, orada kaldım. Orada gelen ailelere yardım ediyordum. Eylemlere hiç katılmadım. Ailelere giyecek yiyecek yardımında bulundum. Türkiye’den Suriye’ye iki üç sefer girip çıkıyordum. Karakol komutanı da biliyordu, o dönem bir sorun olmuyordu. IŞİD kurulunca, şeriatın olduğu yerde yaşamak istedim o yüzden kaldım” dedi

    IŞİD’de olduğu süre boyunca eğitim vermediğini savunan Güler, “2015’in 6.ayında uçak vurdu, ayağım parçalandı. Hastanede yattım 3 ay. 2 yıl da evde kaldım. İdlib’e geçtiğimde internette kırmızı listede olduğumu gördüm. Orada yaşamaya başladım” diye konuştu.

    80 gün MİT’te kaldığını ve işkence altında ifadesini imzalamak zorunda bırakıldığını savunan Güler, “MİT’teki ifadem doğru değil, kabul etmiyorum. Bir kelime değiştirirsen seni tekrar alacağız dediler. MİT’in tehdidiyle böyle konuştum” dedi.

    Avukat Eylem Sarıoğlu’nun, Güler’in ifadesinde Türkiye’ye rahat girip çıktığını hatırlatması üzerine Güler, “Çok rahat giriş çıkış olurdu. Yüzlerce insan gelir giderdi. Karakoldaki askerlere ‘Suriye’deki yardıma giriyoruz’ derdik, geçerdik” yanıtını verdi. “MİT sizinle ilgili niye pazarlık, kurgu yapma gereği duydu?” sorusunu Gürel, “Bunu MİT’e sorabilirsiniz, bana sormayın” diye yanıtladı.

    MAHKEME BAŞKANI TANIĞI KORUYUNCA…

    Mahkeme başkanı, Sarıoğlu’na soruların katliam çerçevesinde olması gerektiği uyarısı yaptı. Sarıoğlu, soruların katliamla ilgili olduğunu söylemesi üzerine mahkeme başkanı, “Bildiğini biliyordur bilmediğini bilmiyordur” diye itiraz etti. Bu sözler üzerine salondan mahkeme başkanına yönelik, “Siz onun avukatı mısınız, siz bizi tehdit ediyorsunuz?” diye tekiler yükseldi.

    Mahkeme başkanının bu sözleri üzerine avukatların sorularına tepki gösteren ve adeta onlarla polemiğe giren Güler, “Ben buraya tanık olarak geldim, beni sanık yerine koyup soruyorsunuz” dedi. Güler’in soruları yanıtlamaması üzerine salondan tepkiler geldi. Mahkeme Başkanı bu tepkiler üzerine “müdahale ederseniz salonu boşaltırım, tanığı gönderirim” tehdidinde bulundu.

    Aileler ise mahkeme başkanına “Tehdit ediyorsunuz, sanığı tanık yerine koyup savunuyorsunuz” diye tepki gösterince duruşmaya 15 dakika ara verildi.

    Salonda bulunanlar da bu durumu alkışlarla, “yuh”lamalarla protesto ettiler. Aileler ve dinleyiciler, mahkemenin tutumuna karşı ara boyunca salonu terk etmedi.

    SORULARA YANITTAN KAÇINDI

    Aranın ardından tekrar soru yöneltilen Güler, 10 Ekim katliamını haberlerde öğrendiğini öne sürdü. IŞİD’de giyecek ve yiyecekle uğraştığını ama MİT operasyonuyla alındığını söyleyen Güler, 2017’den itibaren kırmızı listede aranması, MİT’in neden kendisine iddia ettiği gibi kurmaca ifade imzalattığı sorularını yanıtsız bıraktı. Güler, Nisanda yakalandığını ama 80 gün MİT’te tutularak işkence gördüğünü iddia etti.

    ÖLDÜYSE, YEŞİL LİSTEDEN KIRMIZIYA NASIL ÇIKTI

    Avukat Murat Kemal Gündüz, tanıkların mahkemeye geldiğinde daha önce ifadeleri kabul etmediğini belirterek şunları söyledi:

    “Sayın başkan bir sonuca varamıyoruz. MİT gidip operasyonla aldığına göre firari sanıklarla ilgili bilgisi var. Ağır ceza mahkemesinin kamu gücünü kullanarak bu bilgileri istemenizi talep ediyoruz. Herkes Nusret Yılmaz öldü diyor ama arama listesinde yeşilden kırmızıya çıkarılmış. Demek ki devletin elinde resmi bilgi, belge var.”

    KAMU GÖREVLİLERİ DEĞİL, MAĞDURLAR YARGILANDI

    Avukat Sevinç Hocaoğulları da kamu görevlilerinin yargılanması için somut talepleri olduğunu ama tek bir kamu görevlisi hakkında bile işlem yapılmadığını anlattı. Yargının bu tutumuyla katliamda can çekişen insanlara karşı polisin gaz kullanabileceğini söylemiş olduğunu ifade eden Hocaoğulları, “Bu yüzden taleplerimizi reddederken neyin parçası olduğunuzu gözler önüne sermek istedik” dedi. “Henüz katliamın ikinci gününde saldırıya tepki gösterenlere polis müdahale etti. 2019 yılı dışında katliamın her yıldönümünde yakınlarını anmak isteyenlere polis saldırdı, haklarında dava açılanlar var. Duruşmaya girmeyeceğim diyen meslektaşımız hakkında suç duyurusunda bulunuldu” diyen Hocaoğulları, 7 yıl boyunca yaşanan hukuksuzlukları, adalet arayışlarının polis baskısı ile karşılandığını, haklarında davalar, soruşturmalar açıldığını anlattı.

    Mahkeme başkanının “biz ne yapalım bu konuda” demesi üzerine Hocaoğulları, kovuşturmayı genişletme taleplerinin bu yaşananlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini hatırlattı.

    YARGITAY KARARINA TEPKİ

    Daha sonra söz alan Avukat Eylem Sarıoğlu da Yargıtay’ın bozma kararını eleştirdi. “Hukuk fakültesini yeni bitirmiş bir avukatın, dosyayı okuduğunda hiçbir polis, kamu görevlisi yargılanmadı mı diye sorduğunu” söyleyen Sarıoğlu, Yargıtay kararında, İlhami Balı’nın sınırdan geçişleri sırasında konuştuğu askerler, canlı bombaların Ankara’ya gelişini engellemeyenler, mülkiye müfettişleri raporuna göre istihbaratlara rağmen önlem almayan ve yaralılara gaz sıkan polisler hakkında tek bir cümle bile olmadığını söyledi.

    İNSANLIĞA KARŞI SUÇ

    Avukat Senem Doğanoğlu da insanlığa karşı suçtan yargılamanın devam ettiğini ama Yargıtay’ın inkar ettiğini söyledi. Firari sanıkların çoğunum Suriye’de olduğunun mahkemeye bildirildiğini hatırlatan Doğanoğlu, Adalet Bakanlığı ile bu sanıkların iadesi için yazışmanın başlatılmasını talep etti.

    Daha sonra SEGBİS ile duruşmaya katılan sanık Erman Ekici dinlendi. Hakkında somut deliller olmadığı iddiasıyla suçlamaları reddeden Ekici, Ebu Talha diye bir kod adı olmadığını da ileri sürdü.

    SANIK AVUKATINDAN PROVOKASYON

    Sanık Avukatı Heyyam Fidan ise avukatları ve aileleri hedef alarak provokasyon yaratmak istedi. Fidan’ın, “Burada adalet istiyoruz diyenlerin buna hakkı yoktur. Bu ülkede Atatürk’ü sevmiyorum, laikliği savunmuyorum diyenlere ‘yallah Arabistan’a gidin’ deniyor. Şeriatla yönetilen Suriye’ye gidince IŞİD’çi olduğu söyleniyor” sözleri salonda tansiyonu yükseltti. Aileler “adalet” derken, mahkeme başkanı da Fidan’ı uyardı. Fidan’ın uyarılara karşı gerginliği artırıcı söylemini sürdürmesi ve ailelere “soytarı” diye hakaret etmesi, salonda yargılama değil, tiyatro oynandığını söylemesi üzerine tansiyon iyice yükseldib Salondan kalkıp bağıranlar, Heyyam Fidan’a, “sen de acı yaşa” diyen aileler olurken, duruşmaya bir kez daha ara verildi.

    Sonrasında sanık avukatı Heyyam Fidan savunmasını sürdürdü. Sanıkların isimlerini sayarak, bunlar hakkında hiçbir delil olmadığını ileri süren Fidan, ev hapsi şeklinde tahliye edilmelerini talep etti.

    MAHKEME HEYETİ TÜM TALEPLERİ REDDETTİ

    Ara karar için duruşmaya yarım saat ara verildi.

    Aranın ardından mahkeme heyeti, hakkında arama kararı olan sanıkların yakalanmasına; Yunus Durmaz hakkında Antep’teki dava dosyalarının istenmesi talebinin reddine, Mehmet Fatih Alıcı ve Ömer Tatlıcı’nın yeniden dinlenmesi talebinin reddine, kamu görevlileri ve Ankara Emniyeti hakkında katliama ilişkin ihmalleri nedeniyle suç duyurusunda bulunulması ve müfettiş raporunun getirilmesi talebinin reddine, sanıklar hakkında katliamdan önceki istihbaratların dosyaya getirilmesi talebinin reddine hükmetti.

    Heyet, bir sonraki duruşmanın 27 Aralık 2022 tarihinde yapılmasına karar verdi.

  • İçişleri Bakanlığı’nın ‘Terörist ‘ ilan ettiği gazeteci için savcı beraat istedi

    İçişleri Bakanlığı’nın ‘Terörist ‘ ilan ettiği gazeteci için savcı beraat istedi

    Salih SERTKAL

    Gazeteci Aziz Oruç’un ‘Örgüt üyeliği iddiasıyla yargılandığı ve üç yıla yakındır süren dava dosyasının dokuzuncu duruşması görüldü. Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava duruşmasında, savcı mütalaasında Gazeteci Aziz Oruç’un beraatını istedi. Savcılık beraata ilişkin mütaalasında, “Sanık Aziz Oruç’un örgüt mensubu olduğuna dair her türlü kuşkudan arınmış, somut, kesin, inandırıcı ve kanaat verici mahiyette deliller elde edilmediğine“ dikkat çekerek, Gazeteci Oruç’un beraatını istedi.

    BAKANLIKLA BERABER ANA AKIN MEDYA DA ‘TERÖRİST’ İLAN ETTİ

    Gazeteci Aziz Oruç, 11 Aralık 2019 tarihinde Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde HDP Doğubayazıt ilçe Eşbaşkanı Abdullah Ekelik ile birlikte gözaltına alındı. Gazeteci Aziz Oruç’un HDP ilçe başkanıyla gözaltına alınmasına ilişkin İçişleri Bakanlığı, resmi web sayfasında yaptığı açıklamada “Aziz Oruç isimli örgüt mensubunun; HDP Doğubayazıt İlçe Başkanı Abdullah Ekelik tarafından güvenli bir yere götürüldüğü sırada Ağrı yolu üzerinde yakaladı. Terörist ile birlikte HDP Doğubayazıt İlçe Başkanı da gözaltına alındı” denildi. Bu açıklama ile Gazeteci Aziz Oruç, daha yargılanmadan ‘Terörist’ ilan edildi. Bakanlığın bu açıklaması, ana akım medyanın neredeyse tümünde peş peşe “Terörist yakalandı” diye haberler servis edildi. İddia makamı olan savcılık, söz konusu dava dosyasının 9. duruşmasında Gazeteci Aziz Oruç hakkındaki iddiaların yersiz olduğunu belirterek beraatını istedi.

    BAKANLIK DAHA GÖZALTINDAYKEN ‘TERÖRİST’ İLAN ETMİŞTİ

    Gazeteci Aziz Oruç, İçişleri Bakanlığı açıklamasının ardından, 11 Aralık 2019 tarihinde çıkarıldığı mahkemece, “Örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. HDP Eşbaşkanı Ekelik ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Gazeteci Oruç hakkında tutukluluğunun yedinci ayında ancak iddianame hazırlanabildi. Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kabul edilen iddianame ile Gazeteci Oruç’un “Terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla dava açıldı. Oruç, 9 Kasım 2020 tarihinde gerçekleşen 3. duruşmasında adli kontrol şartları uygulanmak üzere serbest bırakıldı.

    İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ‘TERÖRİST’ DİYE İLAN ETMİŞTİ SAVCI BERAATİNİ İSTEDİ

    Gazeteci Aziz Oruç, tahliye olduktan sonra tutuksuz yargılanma devam etti. Ağrı’da yargılandığı dava dosyasının dokuzuncu duruşması 28 Eylül 2022 tarihinde Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya dava kapsamında tutuksuz yargılanan HDP ilçe eşbaşkanı Abdullah Ekelik ve avukatları katılırken; Gazeteci Aziz Oruç dava dosyası kapsamında önceden ifadesini verdiği için katılmadı. Oruç’un avukatları da mazeret bildirerek duruşmaya katılmadı. Duruşmada sanık ve müdafiler, söz konusu suçlamaları kabul etmedikleri yönündeki ifadelerini tekrar ederek beraatlarını istedi. Mahkeme heyetine, dava dosyasına ilişkin mütalaasını sunan savcı, Gazeteci Aziz Oruç’un ‘Örgüt üyeliğinden’ beraatını istedi. Savcılık Oruç’a ilişkin beraat talebinde şunlara yer verdi: “Sanık Aziz Oruç’un örgüt mensubu olduğuna dair her türlü kuşkudan arınmış, somut, kesin, inandırıcı ve kanaat verici mahiyette deliller elde edilmedi.“

    Mütalaanın ardından Mahkeme heyeti, kararı vermek için bir sonraki duruşmayı 23 Kasım 2022 tarihine erteledi.

    ‘ÖRGÜT ÜYELİĞİNDEN’ BERAATİ İSTENEN ORUÇ YİNE ‘ÖRGÜT ÜYELİĞİNDEN’ TUTUKLU

    Gazeteci Aziz Oruç, şu an için yine ‘Örgüt üyeliği’ iddiasıyla 4 aydır Diyarbakır 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutuklu bulunuyor. Gazeteci Oruç ile beraber tutuklanan 15 gazetecinin yargılandığı dosyada hala bir iddianame hazırlanmış değil.

  • Şehir Hastaneleri gerçeğini Op. Dr. Bayazıt İlhan anlattı: İşte Erdoğan’ın çılgın projeleri Şehir Hastaneleri

    Şehir Hastaneleri gerçeğini Op. Dr. Bayazıt İlhan anlattı: İşte Erdoğan’ın çılgın projeleri Şehir Hastaneleri

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “benim rüyam” dediği, 32 şehir hastanesi projesi iktidar tarafından gündeme alındı. Kamu kaynaklarının adrese teslim ihaleler ile aktarıldığı şehir hastaneleri, kamu-özel işbirliği (KÖİ) yöntemi ile yapılmaya başlandı. Kamuoyunun tepkileri, artan usulsüzlükler ve davalar nedeniyle KÖİ yönteminden vazgeçilerek, yapımı süren şehir hastanelerini, Bilkent ve Etlik Şehir Hastaneleri özelinde Operatör Dr. Bayazıt İlhan ile konuştuk:

    Bayazıt Bey, Şehir Hastaneleri, usulsüzlük iddiaları, Sayıştay raporlarına yansıyan kamu zararları ve tepkiler nedeniyle iyice teşhir oldu, buna rağmen neden hala devam ediyor? İsterseniz buradan başlayalım…

    Çok önemli bir yere değindiniz. 13 şehir hastanesi, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) denilen bir finansman modeliyle yapılıyordu.

    Çok ciddi kamu borç yükü ve kamu zararı ortaya çıktı. Aslında planlanan 32 şehir hastanesi projesi vardı, 10 tanesi, sözünü ettiğim aşırı borç yükü ortaya çıkınca, KÖİ modelinden genel bütçeye aktarıldı. Ancak sözleşmesi imzalanan ve inşaatı devam eden 5 hastanede geri adım atılamadı, yapımı KÖİ yöntemi ile devam etti.

    Yeni açılan Etlik Şehir Hastanesi de bunlardan biri. Diğerleri de Kocaeli Şehir Hastanesi, İzmir Bayraklı Şehir Hastanesi, Kütahya Şehir Hastanesi ve Gaziantep Şehir Hastanesi. Bunlar da KÖİ yöntemi ile yapılacak ve ne yazık ki kamu borç yükü katlanmaya devam edilecek.

    Antalya, Aydın, Denizli, Trabzon, Sakarya, Samsun’un da aralarında bulunduğu 10 hastane için KÖİ modelinden vazgeçildi, genel bütçeden finanse edilerek yapılacak.

    Dünyada bunun örnekleri var mı? İngiltere’de durum nasıl?

    Var ama vazgeçilmiş. Oluşan zarar nedeniyle… Özellikle İngiltere modeli olarak tanımlanıyor bu model. İngiltere’de bu model ile yapılıp, iflas eden çok hastane var. Bu nedenle mağdur olmuş yurttaşlar, hastalar var. Sağlık çalışanları var. Dolayısıyla orada, özellikle sağlık alanında bu modelin doğru olmadığı çok net şekilde anlaşıldı. Ama öyle olduğu halde Türkiye bu modele girdi. Biz bunu çok anlatmaya çalıştık.

    Yürütmeyi durdurma kararlarınız vardı…

    Etlik Şehir Hastanesi, Bilkent Şehir Hastanesi ve Elazığ Şehir Hastanesi’nin sözleşmelerinde yürütmeyi durdurma kararı almıştık, TTB olarak. Gerekçesi şuydu, bu hastaneler ihale edilirken, mevcut hastaneler ihaleyi alan şirketlere devrediliyordu. Doğrudan kapanacak olan hastaneler de devrediliyordu. Danıştay aynı ihalenin konusu olamayacağı gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı verdi. Daha sonra bazı yasal düzenlemeler yaptılar, hastanelerin devrine ilişkin mevzuat değiştirildi, öyle olunca da Danıştay yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı ve bu projelere başlayabildiler.

    Peki sağlık alanında bu derece devasa hastaneler gerekli mi?

    Bu kadar devasa hastaneler zaten akıl dışı. Pek çok bilimsel çalışma da var, Türkiye’de yaşayarak da gördük; bu kapsamda, tek merkezde hastaneler, sağlık hizmeti vermek için doğru model değil.

    Ankara’da zaten aynı ölçekte Bilkent Şehir Hastanesi vardı, İstanbul’da Çam ve Sakura Şehir Hastanesi de büyük ölçekli. Türkiye’nin en büyükleri bunlar. Adana Şehir Hastanesi, Mersin, Bursa Şehir hastaneleri de çok büyük. Hepsi bin yatağın üzerinde. Ama böylesi, Etlik hele 4 bin yataklı hastane. Bunun sağlık hizmetlerinin gereğiyle, bilimsel yaklaşımla alakası yok.

    İdeal hastane boyutu nedir?

    İdeal hastane büyüklükleri 200-300, bilemediniz 600 yataklı hastanelerdir. Buralarda hastalar daha kolay sağlık hizmetine erişebiliyor, sağlık çalışanları daha rahat sağlık hizmeti verebiliyor. Hastane daha verimli kullanılabiliyor.

    kadar büyük ölçekli hastanenin verimli kullanılmasına imkan yok. Bakın, Bilkent Şehir Hastanesi’nde 6 kule var, kulelerin 6 başhekimi var. 6 hastane gibi düşünün. Bir de bunların koordinatör başhekimi diye bir başhekimlik var. nların her birinin içerisinde hasta bakım müdürleri, idari müdürler, müdür yardımcıları, onların üzerinde koordinatör müdürler…

    Bürokrasiyi çok artıran bir uygulama yani?

    Tabi bürokrasiyi de çok artıran, hastane yönetimini de çok zorlaştıran bir model bu. Bir de hastanenin önemli bir kısmı zaten özel şirket tarafından işletiliyor. Toplan 19 hizmet kamu eliyle verilmiyor bu hastanelerde. Bir özel şirket, bir de onların alt yüklenicileri var. Karma karışık, yönetilmesi son derece zor, hantal bir yapı…

    Bunun doğru bir model olmadığı çok açık. Ama bütün itirazlarımıza rağmen bu projeleri hayata geçirmek konusunda ısrarcı oldular ve bu noktaya gelindi.

    2011 seçimlerine giderken, Ankara için “iki çılgın proje” diye tanımlamışlardı Etlik ve Bilkent Şehir Hastanelerini. İstanbul için Kanal İstanbul çılgın projesi gibi…

    Etlik’in de açılması ile Ankara’nın iki çılgın projesi de hayata geçmiş oldu.

    Bu mekanlar fiziki açıdan da hastaları zora sokan yerler değil mi? Uçsuz bucaksız alanlar, bir bölümden bir bölüme hastanın gitmesi çok zor… Ne tür şikayetler geliyor ya da nelerle karşılaşıldı, örneğin Bilkent Şehir Hastanesi’nde?

    Hastanenin bir yerinden bir yerine gitmeniz için 2 kilometre yol yürümeniz gerekiyor. Bunun, hastalar, özellikle yaşlılar ve zor durumdaki hastalar için ne kadar zor olduğu ortada.

    Hastane işleyişi ile ilgili de ciddi problemler var. Bir hasta ameliyata girecek örneğin, falanca kulenin 12. katından ameliyathaneye gelecek… bir saati bulabiliyor. Ameliyattan çıkacak, yatağına gidecek aradaki basamaklar… Hastane işleyişinde çok zorluklara yol açıyor bu kadar büyük hastane.

    ‘GECE NÖBETİNDE 20 BİN ADIM ATIYORUZ’

    Sadece hastalar için değil, çalışanlar için de hekimler için de öyle. Meslektaşlarımız anlatıyorlar, ‘gece nöbetinde 20 bin adım atıyoruz’ diyorlar. Bir o kuleye gidiyorsunuz, bir o kuleye. Konsültasyonlara bakıyorsunuz.

    Yatağında fenalaşan bir hasta olsa, ona mavi kod diye bir kod veriliyor, acil yardım müdahalesi gerekiyor. Ekiplerin ona ulaşması bazen 15-20 dakikayı buluyor. Bu tür riskler var.
    Mimarlarla, kent plancıları ile de çok defa tartıştık, sempozyumlar düzenledik, bu kadar büyük mekanlara kesinlikle ihtiyaç yok. Bunlar sağlık hizmetinin ihtiyacından doğan şeyler değil.

    Olumlu ne var derseniz bu binalarda, hepsi Sağlık Bakanlığı’nın “nitelikle yatak” diye tanımladığı tek ya da iki kişilik odalar. Bu, iyi bir şey… Yani 6 kişilik- 8 kişilik koğuş modeli bu hastanelerde yok. Olması gerektiği gibi tek yataklı-iki yataklı odalar. Banyosu, tuvaleti içinde olan yataklar. Refakatçilerin kalabildiği bir refakatçi koltuğu var. Bunlar bizim her zaman desteklediğimiz, her hastanede olmalı dediğimiz şeyler…

    İHTİYAÇ DEĞİL, MALİYETİ YÜKSELTMEYE YÖNELİK PROJELER

    Bunları yapmak için Şehir Hastanesi kurmaya gerek var mı?

    Elbette, 4 bin yataklı hastane yapmanıza gerek yok. 300 yataklı hastanede de bu konforu sağlayabilirsiniz.

    Ama o hastaları da 40-50 metrekare dev hasta odaları şeklinde yapıyorlar. Dolayısıyla bina büyüdükçe gerek yapı maliyeti gerekse işletme maliyeti-ısıtması, soğutması, temizliği-havalandırması bunların hepsinin maliyeti artıyor. Dolayısıyla sağlık hizmetinin ihtiyacından ziyade, maliyet yükseltmeye yönelik projeler.

    Çok büyük ölü alanlar var hastaneler içerisinde. Girdiğinizde zaten bir alışveriş merkezine girmiş gibi oluyorsunuz. Yürüyen merdivenler, büyük boşluklar, büyük ticari alanlar. O ticari alanların getirileri de şirketlere gidiyor. Kamuya bir katkısı da yok.

    KAMU HASTANELERİNİN KAPATILMASI İLE KAMUNUN TASFİYESİ

    Türkiye’de bir de mevcut hastanelerin kapatılması ile kamunun başka türlü tasfiyesini de yaşıyoruz. Örneğin İngiltere’de kamu-özel işbirliği vardı ama bu kadar büyük hastane yapmıyorlardı. Diyelim 400 yataklı bir hastane… Ama İngiltere’de bu hastaneyi açınca falanca hastaneyi kapatmıyorsunuz. O da sağlık hizmeti vermeye devam ediyor, siz onun yükünü paylaştırıyorsunuz.

    Kapatılma gerekçesi ne? Hasta garantisi mi?

    Tabi. Hastanelerin kapatılmasının Türkiye’de iki temel gerekçesi var. Tam da söylediğiniz gibi bu hastaneler hasta garantili.

    YÜZDE 70 DOLULUK GARANTİSİ

    Hasta garantisi nereden geliyor derseniz, bu hastanelerde toplam 7 hizmet, hastaneye yüzde 70 doluymuş gibi ödenmek zorunda.

    Yemek, temizlik- çarşaf yıkamalar, sterilizasyon, tıbbi atıkların bertarafı, laboratuvar-tetkikler, görüntüleme yöntemleri (MR, ped, ultrason, tomografi) fizik tedavi hizmetleri. Dolayısıyla bu hizmetleri doldurabilmeniz için hastaneyi en az yüzde 70 doldurmanız gerekiyor. Doldurmadığınız zaman, gereksiz yere şirketlere bu farkı ödemek zorunda kalıyorsunuz. Sözleşmeler böyle olunca ister istemez hastaneleri doldurma telaşı ortaya çıkıyor.

    İNSANLAR HASTALANSIN DİYE…

    Başka bir akıl dışı durum ile karşılaşıyoruz. Normal bir sağlık sistemi insanları hasta etmemek üzerine kuruludur değil mi? Bizde ise insanlar hastalansın, hastane dolsun diye uğraşan, üstelik o hastaneler dolsun diye köklü hastanelerini, yerleşik düzenini bozan bir uygulama ile karşı karşıyayız.

    KAPANAN HASTANELER ÜZERİNDEN PLANLANAN RANT

    Hastanelerin kapatılması gerekçesinin ikincisi ise bu hastaneler kentin en güzel yerindeler. Yani kent rantına açılmasına çok uygun. Az önce de söylemiştim, aslında planlanan bu hastaneleri olduğu gibi ihaleyi alan şirketlere devretmekti.

    Sağlık Bakanı, “nereden çıkarıyorsunuz, biz bu hastaneleri kapatmayacağız, kapatılacak hastaneler yok” dedi ama baştan beri projeler öyle. Gerek Yüksek Planlama Kurulu kararları öyle, gerek ihalelere öyle çıkıldı. Sonra Danıştay’ın kararı nedeniyle geri adım atıldı.

    Kapanan 30’a yakın hastane var. Ankara’da Yüksek İhtisas Hastanesi, Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Zekai Tahir Burak Kadın Doğum Hastanesi gibi, Eskişehir’de, Mersin’de, Adana’da, Bursa’da, Isparta’da Türkiye’nin en köklü hastaneleri kapatılmış durumda.

    En kötüsü de Ankara’da oldu. En çok kapatılan hastane Ankara’da oldu, çünkü en büyük projeler burada gerçekleşti. Arka planda yatan ise bu hastaneleri zamanla yıkmak ve ranta açmak.

    Örneğin Eskişehir Devlet Hastanesi 950 yataklı, çok donanımlı bir hastanemizdi yıkıldı. Isparta Devlet Hastanesi, Yozgat Devlet Hastanesi yıkıldı. Kamuoyunda tepkiler olmasa, bu hastanelerin yıkılıp ranta açılması mümkün gözüküyor.

    Pandemi sürecinde ortaya çıkan bir şey de Şehir Hastanelerinin havalandırma sistemlerinin, pandemiye göre hazırlanmadığı, riskler…

    Bu hastanelerin iklimlendirmesi, ısıtması, soğutması merkezi sistemle yapılıyor. Dışarıya açılan cam yok. Pek çok mekan da zaten orta mekanda, dışarı ile bağlantıları yok. Gerçekten bir alışveriş merkezi gibi…

    Pandemi döneminde pekçok meslektaşımız bundan dolayı çok ciddi sıkıntı çektiler. Örneğin Kulak Burun Boğaz bölümündesiniz, belki hasta covidli. Muayene ediyorsunuz, sizin de hastalanma riskiniz çok yüksek. Hasta çıkıyor, odayı havalandıracaksınız, havalandıramıyorsunuz. Yani sağlık hizmeti modeli ile havalandırmanın bu halinin uyuşmadığı pandemide ortaya çıktı.

    KONTROLLERİNE GİDEMEDİĞİ İÇİN PEKÇOK HASTAMIZI KAYBETTİK

    Pandemi bize Şehir Hastaneleri’nin ne kadar yanlış olduğunu da öğretti. Hastanelerin hepsini tek yere topluyor, orayı da salgın hastanesi yapıyorsunuz… Diğer sağlık hizmetlerini yurttaşlar nereden alacaklar. Kanser, böbrek, karaciğer hastası, kanser hastası nereye gidecek. Kontrollerine gidemediler. Bundan dolayı çok yurttaşımız hayatını kaybetti. Sağlık Bakanlığı’nın açıklamaları var, ‘kalp krizleri nedeniyle ölümler arttı’ diye.

    Çünkü insanlar kontrollerine gidemediler, ‘hastaneye gidersem bana da covid bulaşır’ diye gitmedi, evde kalp krizi geçirdiler. Ama siz sağlık sistemini öyle organize edersiniz ki… Bölersiniz hizmeti, bazı hastaneler sadece covid, pandemi hastanesi olur, bazı hastaneler hastaların güvenle gittiği, covid hastalarının alınmadığı ama diğer hastaların, kronik hastaların güvenle sağlık hizmetini aldığı mekanlar planlanabilir. Bunlar yapılmadı. Bütün hastaneler pandemi hastanesi oldu, bütün klinikler covid hastalarına ayrıldı, diğer ameliyatların hepsi ertelendi pandemi döneminde.

    Bunlar yetmezmiş gibi Ankara’da 5 hastaneyi daha kapatıp, Etlik Şehir Hastanesi’ne taşımaya çalıştılar. Kamuoyunda oluşan tepkiler nedeniyle şimdilik orada bazı geri adımlar görülse de yine de hastanenin içini boşaltan bir faaliyet yürüyor.

    Ulucanlar Göz Hastanesini tümden kapattılar. Onkoloji Hastanesi kamuoyunda en çok tartışılan hastane oldu. Önce bir grup hekimi görevden alıp, Etlik Şehir Hastanesi’nde görevlendirdiler. Tepkiler olunca ertesi sabah tekrar görevlendirmeleri geri aldılar.

    HASTANELERİN İÇİ BOŞALTILIYOR

    Mevcut hastanelerimizin içini boşaltma yönünde çaba sürüyor. Ama kamuoyu tepkisi, sizin gibi gazetecilerin halkın sağlığı adına bu gibi konuları gündemde tutmalarıyla bir nebze olsun kazanımlar ortaya çıkmış gözüküyor.

    Kapatılması planlanan 5 hastanenin tamamı eğitim araştırma hastanesi. Üst düzey sağlık hizmeti veren hastaneler. Bunlar sadece Ankara’ya hizmet vermiyor. Türkiye’nin dört bir yanından hastaların geldiği hastaneler. Van’dan, Diyarbakır’dan Uşak’tan Mersin’den de hastaların geldiği hastaneler. Bütün Türkiye’ye hitap eden hastaneler bunlar.

    Örneğin Sami Ulus Çocuk Hastanesi, Türkiye’de çocuk sağlığı alanında en önemli merkezlerden birisi. Hem anadallarda, hem yan dallarda uzmanlık eğitimi veren çok kritik bir merkez. Siz burayı, hafızasını ortadan kaldırıyorsunuz.

    HASTANE KİMLİĞİNİ YOK EDİYORLAR

    Şu da savunuluyor, ‘aynı hizmet Şehir Hastanesinde de verilecek, niye karşı çıkıyorsunuz’…

    Onu yapamazsınız. Sağlık hizmeti bir ekip işi. Hastanelerde yıllar içerisinde hekimi, hemşiresi, hocası, asistanıyla bütün sağlık personeli ile temizlikçisinden kantinde çalışanı, yemekhane personeline kadar bir hastane kültürü oluşur. Bu, hastaya da doğru sağlık hizmeti verilmesini sağlar. Hasta güvenliği açısından da doğru sağlık hizmeti açısından da gereklidir. Bu, öyle bir iki senede oluşmaz. Bunun oluşması için o hastanenin bir kimliği olur. Yıllar içerisinde oluşur. Siz bunu bozduğunuzda, bir anda başka bir merkezde bu kimliği oluşturamazsınız.

    Bilkent Şehir Hastanesi’nde birçok poliklinikte bu sorunları hala yaşıyoruz. Numune Hastanesi’nden, Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi’nden, Yüksek İhtisas Hastanesi’nden aynı branşta hekimleri topladınız. Bu hekimlerin her birinin başka türlü çalışma alışkanlıkları var. Siz, ‘hadi bakalım, bundan sonra beraber çalışacaksınız’ dediğinizde, bugünden yarına olmuyor. Aradan 4 sene geçti hala bu başarılabilmiş değil. Bunlar zor. Bir hastanenin kimliğinin, çalışma biçiminin, geleneğinin oluşması yıllar alan bir şey, Hele böylesi büyük çaplı hastaneler sözkonusu olduğunda ne zaman, nasıl başarılır hepsi tartışmalı.

    Bir de çok ciddi ulaşım sorunu var. Hemen şehir merkezinde, kolayca ulaşılabilen hastaneleri kapatıp, şehir dışına taşıyorsunuz… Acil hastalıklar, örneğin kalp krizi riski, anlık kaza, patlama vb var . Örneğin 10 Ekim Katliamında bu hastaneler açık olmasaydı belki ölüm sayısı ikiye katlanacaktı. Bu konuda ne söylersiniz?

    Kesinlikle doğru. Maalesef bunu da yaşayarak gördük. Hastane dediğinizde, en baştaki kavramlardan biri kolay ulaşılabilir yerde olması gerekir. Ya yürüme mesafesi olur ya tek araçla, toplu taşıma ile gidebildiğiniz, mesela metronun gittiği hastaneler olur.

    Kentin mevcut hastanelere göre organize olmuş bir hali var, siz ‘ben burayı kapattım’ deyip, tamamen alakasız bir yere bütün hastaneleri topluyorsunuz. Yol ona göre değil, kent planlaması ona göre değil, insanların alışkanlığı ona göre değil, çevredeki esnaf ona göre değil.

    (Yarın: Esnaf, sağlık emekçileri ve vatandaşa etkileri, sağlıkta şiddet ve HAP)

  • Şehir Hastaneleri gerçeğini Op. Dr. Bayazıt İlhan anlattı: Erdoğan’ın çılgın projeleri Şehir Hastaneleri gerçeği (2)…

    Şehir Hastaneleri gerçeğini Op. Dr. Bayazıt İlhan anlattı: Erdoğan’ın çılgın projeleri Şehir Hastaneleri gerçeği (2)…

    Röportajımızın ikinci bölümünde Bayazıt İlhan, Şehir Hastaneleri’nde hekimlerin ve sağlık emekçilerinin yaşadığı sorunlardan, sağlık hizmeti alamayan vatandaşlara, kapatılmak istenen Onkoloji Hastanesi’ne kadar birçok sorunu dile getirdi:

    HASTANE KİMLİĞİNİ YOK EDİYORLAR

    Şu da savunuluyor, ‘aynı hizmet Şehir Hastanesinde de verilecek’…

    Onu yapamazsınız. Sağlık hizmeti bir ekip işi. Hastanelerde yıllar içerisinde hekimi, hemşiresi, hocası, asistanıyla bütün sağlık personeli ile temizlikçisinden kantinde çalışanı, yemekhane personeline kadar bir hastane kültürü oluşur. Bu, hastaya da doğru sağlık hizmeti verilmesini sağlar. Hasta güvenliği açısından da doğru sağlık hizmeti açısından da gereklidir. Bu, öyle bir iki senede oluşmaz. Bunun oluşması için o hastanenin bir kimliği olur. Yıllar içerisinde oluşur. Siz bunu bozduğunuzda, bir anda başka bir merkezde bu kimliği oluşturamazsınız.

    Bilkent Şehir Hastanesi’nde birçok poliklinikte bu sorunları hala yaşıyoruz. Numune Hastanesi’nden, Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi’nden, Yüksek İhtisas Hastanesi’nden aynı branşta hekimleri topladınız. Bu hekimlerin her birinin başka türlü çalışma alışkanlıkları var. Siz, ‘hadi bakalım, bundan sonra beraber çalışacaksınız’ dediğinizde, bugünden yarına olmuyor. Aradan 4 sene geçti hala bu başarılabilmiş değil. Bunlar zor. Bir hastanenin kimliğinin, çalışma biçiminin, geleneğinin oluşması yıllar alan bir şey. Hele böylesi büyük çaplı hastaneler söz konusu olduğunda ne zaman, nasıl başarılır hepsi tartışmalı.

    Bir de çok ciddi ulaşım sorunu var. Hemen şehir merkezinde, kolayca ulaşılabilen hastaneleri kapatıp, şehir dışına taşıyorsunuz… Acil hastalıklar, örneğin kalp krizi riski, anlık kaza, patlama vb var. Örneğin 10 Ekim Katliamında bu hastaneler açık olmasaydı belki ölüm sayısı ikiye katlanacaktı. Bu konuda ne söylersiniz?

    Kesinlikle doğru. Maalesef bunu da yaşayarak gördük. Hastane dediğinizde, en baştaki kavramlardan biri kolay ulaşılabilir yerde olması gerekir. Ya yürüme mesafesi olur ya tek araçla, toplu taşıma ile gidebildiğiniz, mesela metronun gittiği hastaneler olur.

    Kentin mevcut hastanelere göre organize olmuş bir hali var, siz ‘ben burayı kapattım’ deyip, tamamen alakasız bir yere bütün hastaneleri topluyorsunuz. Yol ona göre değil, kent planlaması ona göre değil, insanların alışkanlığı ona göre değil, çevredeki esnaf ona göre değil.

    HASTANELERİN ÇEVRESİNDEKİ ESNAF DA PERİŞAN OLDU

    Bakın çevredeki esnaf deyince, mevcut hastanelerin çevresindeki esnaf perişan oldu. Eczanesinden tutun, lokantasına, tıbbi malzeme satan yerden aklınıza gelen bütün işler o hastaneye göre organize oluyor. Hastane dediğiniz şey basit bir yapı değil ki, bütün bir kent yaşamı hastaneden etkilenir. Ona göre şekillenir.

    Ama siz orayı kapatıp başka şey kurduğunuzda kentin bütün hafızasını da kentin tüm yaşam akışını da değiştiriyorsunuz. Bir anlamda kentin hafızasını yok ediyorsunuz. Sağlık alanındaki bu hafızayı ortadan kaldırıyorsunuz. ‘Ne olacak canım, daha modern, daha yeni bina yaptık’ diyerek çözebileceğiniz bir mesele değil bu.

    ŞEHİR HASTANELERİ ÇALIŞAN DOSTU DEĞİL

    Sağlık Personeline etkisi nedir?

    Şehir Hastaneleri çalışan dostu binalar, hastaneler değil. Bakınız Etlik Şehir Hastanesi, Bilkent Şehir Hastanesi de öyle, yaklaşık 10 bin kişinin çalışacağı hastaneler… En az yarısının kadın olduğunu düşünün, 5 bin kadın ve kreş yok. Genç kadınlardan söz ediyoruz. Pek çoğunun çocuğu var, okula gidiyor, kreşe gidiyor. Ve bu insanların çocuğunu bırakabileceği bir yer düşünmüyorsunuz. Bu insanların evden çıkıp, hastaneye erişimi konusunda hiçbir kolaylık sağlamıyorsunuz. Servis ayarlamıyorsunuz. Bunların hepsini personelin kendisinin çözmesini bekliyorsunuz.

    Düşünün bir hemşire, Mamak’tan Bilkent Şehir Hastanesi’ne veya Etlik Şehir Hastanesi’ne gidecek. Çocuğunu sabah nereye bırakacak, nasıl servis ayarlayacak kendisine. Bunların hepsi için cebinden para vermesi bekleniyor. Taşınan hastanelerdeki sağlık personeli günlerdir bunun telaşına düşmüş durumda. 10’ar, 15’er kişi bir araya gelip, kendi mahallelerinden servisler ayarlamaya çalışıyor. İşverenin bununla ilgili hiçbir çabası yok ve son derece sıkıntılı bir durum bu.

    Kreş, servis, çalışanların, emekçilerin hakları için en temel şeylerden söz ediyorum. Siz bunların hiçbirisini düşünmüyorsunuz. Gece vardiyadan çıkacak bir kişinin nasıl evine erişeceğini bile düşünmüyorsunuz. Hakikaten hiç çalışan dostu değil bu yapılar.

    SAĞLIK HİZMETİNDE ZORLANAN, ÖFKESİNİ SAĞLIKÇIYA YÖNELTİYOR

    Peki bu yapılar sağlıkta şiddeti nasıl etkiledi?

    İşler zor yürüdükçe, hastalar açısından hastane içinde işleyiş, randevu alma… Bunlar zorlaştıkça, yurttaşlar sağlık hizmetinde sıkıntıya düştükçe ne yazık ki sıklıkla, hekimle, sağlık çalışanı ile karşı karşıya geliyor. Sağlık hizmeti almakta zorlanan kişi öfkesini hemen en yakınındaki sağlık çalışanına, sekretere güvenlik görevlisine, hekime yöneltiyor. Sağlıkta şiddetin altında yatan en önemli şeylerden biri bu, sağlık sistemindeki bozukluklar. Tabi ki pek çok yönüyle tartışılıyor sağlıkta şiddet ama bunun altında yatan önemli bir neden de bu.

    ŞEHİR HASTANELERİ TAŞERONLAŞMAYI ARTIRDI

    Önemli bir mesele de biliyorsunuz, sağlıkta taşeronlaşma çok fazla, Şehir Hastaneleri’nde, az önce bahsettim, 19 kalem hizmet şirkete devredildi, onlar da alt yüklenicilere devretmiş durumda. İleri derecede bir taşeronlaşmadan bahsediyoruz. 2017 yılında çıkarılan bir düzenleme ile Devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerindeki taşeron işçiler kadroya geçirilmişlerdi. Şimdi bunlar, şehir hastaneleri açılırken dediler ki, ‘herkesi şehir hastanesine götürmeyeceğiz.’ Ee ne olacak? ‘Kendinize yer beğenin, kura çekeceğiz.’

    Ankara’da yaklaşık 2 bin 500 kişinin kurasını çektiler geçen ay. Başka hastanelere ya da başka kurumlara göndermek için. Bir de kadroya geçirilemeyenler var, yemekhanede, laboratuvarlarda, röntgen hizmetlerinde çalışan taşeron şirketlerden işçiler… Kadroya geçemeyen, hala taşeron şirketlerde çalışan sağlık emekçileri var kapanan hastanelerde. Bu çalışanlar ise şehir hastanelerine de götürülmüyorlar, hastaneler de kapatıldığında işsiz kalıyorlar.

    Bilkent Şehir Hastanesi’nde de başımıza gelmişti. Ne yazık ki Etlik Şehir Hastanesi’ne taşınma sürecinde de işsiz kalabilecek sağlık emekçileri ile karşı karşıyayız.

    Belli bir sayı var mı?

    Etlik Şehir Hastanesi nedeniyle kapanacak 5 hastanede bu şekilde olan yaklaşık 250 kişi var.

    Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde bir açıklamanız sırasında, çevredeki vatandaşlar, kadınlar isyan etmiş, ‘Yol parasını nereden bulacağız’, ‘ Hastaneleri yoksulun elinden alıp, zenginin ayağına götürüyorlar’ demişlerdi. Siz de tanık oldunuz. Bu yoksul halk nasıl etkilenecek?

    Maalesef çok haklı bir değerlendirme idi. Bu hastaneler kolay erişilebilen yerlerdeler. Ve en çok da yoksul halkın kullandığı hastaneler. Türkiye’de özel sağlık sektörü de çok gelişti biliyorsunuz. Parası olan yurttaşların sağlık hizmeti alabilecekleri çok merkez var. Oysa bu kapatılan, içi boşaltılan hastaneler özellikle yoksul yurttaşların sağlık hizmeti aldığı yerler.

    ‘VERECEK DOLMUŞ PARASI OLMAYAN HASTALARIMIZ VAR’

    Yürüyerek gidebileceği…

    Evet. Gerçekten bizim pek çok yoksul hastamız, verecek dolmuş parası olmayan hastalar. Reçete yazıldığı zaman eczanedeki katkı payını ödeyemediği için ilacını alamayan hastalardan söz ediyoruz.

    Türkiye’de derin yoksulluk olan pek çok bölge var. Bu insanların sağlık hizmeti aldığı, tutar dalı bu hastaneler. Örneğin Dışkapı Hastanesi… Türkiye’nin dört bir yanından gelip sağlık hizmeti aldığı, tutunacak dalı orası. Siz oranın içini boşalttığınızda halkın sağlık hakkına ciddi zarar veriyorsunuz.

    Gerçekten dedikleri gibi, halkın kolay erişilebilir yerdeki bu hastaneyi alıp, gidemeyeceği bir yere taşıdığınız zaman, yoksulun hastanesini alıp, zenginin ayağına taşımış oluyorsunuz.

    Hastanemi Kapatma Platformu idi sonra Hastanemi Açın Platformu’na dönüştü. Sözcüsüsünüz. Ciddi bir mücadele de yürüttünüz. Gelinen aşamada neler yapıyorsunuz?

    Hastanemi Kapatma Platformu’nu, hatırlayacaksınız Ankara’da az önce saydığımız Numune Hastanesi, Yüksek İhtisas Hastanesi, Cebeci Doğumevi, Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi kapanmasın diye yürüttüğümüz mücadele döneminde kurmuştuk. İçinde meslek odaları, sendikalar, siyasi partiler, dernekler, DKÖ var. Bu hastaneler kapanıp, üstüne bir de pandemi dönemi geldi. Pandeminin sağlık hizmetlerine ihtiyacı artırmasını da öne çıkararak, hastanelerimiz tekrar açılsın diye bir mücadele yürüttük. Hastanemi Açın Platformu’na dönüştürdük. Biz böyle, kapanan hastaneler açılsın diye uğraşırken, Etlik Şehir Hastanesi’nin açılmasıyla, 5 hastanemizi daha kapatmaya çalıştılar, bırakın hastanelerimizi açmayı.

    Şu anda platforma üye 124 kurum var, kamuoyunda geniş yankı buldu. Özellikle Onkoloji Hastanesi’nin kapatılması meselesinde, ciddi duyarlılık oluştu kamuoyunda. Hastane çevresinden yurttaşlarımızın öncülük ettiği, bir de Onkoloji Hastanesi Kapatılmasın Platformu kuruldu ve bu süreçte çok çalıştı.

    Bu hastanelerin kapatılacak olması ciddi tepkilere yol açtı. Önceleri sessiz kalan iktidar, Sağlık Bakanlığı sonra, ‘bizim kapanacak hastanemiz yok, bu iddialar gerçeği yansıtmıyor’ diye açıklama yapmak zorunda kaldı. Ama ne yazık ki süreç hala hastanelerin içini boşaltan ya da kapatan yönde gidiyor.

    Dolayısıyla hastanelerdeki hekimlerin çoğu Etlik Şehir Hastanesi’ne kaydırıldı, bir anlamda bu hastanelerin içleri boşaltıldı.

    ONKOLOJİ HASTANESİ HALA DİKEN ÜSTÜNDE

    Onkoloji Hastanesi için de görevlendirmeler oldu, tepkiler nedeniyle o görevlendirmeler geri çekildi, orada hala diken üstünde bir hal var.

    Çok kritik bir hastanemiz. Türkiye’deki, Sağlık Bakanlığı’nın elindeki tek onkoloji hastanesi. Türkiye’nin her yerinden hastaların geldiği… Bir de hastaneye yakın konaklama merkezleri var, Büyükşehir Belediyesi’nin ve Yenimahalle Belediyesi’nin kurduğu… Hastaların, hasta yakınlarının ücretsiz kaldığı, üç öğün yemek yediği konaklama merkezleri. Böyle bir hastaneyi kapatıp, ‘Şehir Hastanesi’ne taşıdım’ derseniz, kanser gibi kritik bir hastalıkta yurttaşları çaresiz bırakmış oluyorsunuz.

    Bu tabi kamuoyunda çok tepki çekti; şu an için bu karardan dönülmüş gözüküyor. Ama Platform olarak görüyoruz ki bu meselenin üzerinde durmalı ve ısrarcı olmaya devam etmeliyiz. Yoksa yine bu hastanelerin de içini boşaltacak girişimlerin tekrar yaşanma tehlikesi de var.

    Randevu sistemi de çok tartışılıyor. Sıkıntılı bir süreç. İnsanlar sağlık hizmetine ulaşamıyor, randevu alamıyor, gittiğinde de ‘randevun yok’ deniliyor. Durum nedir şu an?

    Özellikle pandemiden sonra biriken sağlık hizmeti ihtiyacı nedeniyle ciddi problemler var. Özellikle belli branşlarda yurttaşlarımız aylarca randevu alamıyorlar. Devlet hastanelerinden sağlık hizmeti alamıyorsunuz, muayene olamıyorsunuz, tetkiklerinizi yaptıramıyorsunuz, ameliyatlarınızı zamanında olamıyorsunuz. Çok önemli zorluklar var.

    Hastanelerin kapatılmaması için çok önemli bir gerekçe de bu zaten. Sağlık hizmeti veren kurumlarınızın erişimini kolay yerde çoğaltmanız gerekirken, yurttaşların randevu alamadığı bir yerde, yurttaşları sağlık hizmetinden koparıyorsunuz. Randevu almak, sağlık hizmeti almak daha da zorlaşıyor.

    Tabi ki hastanelerin kapatılması sürecinde atılan geri adımda bunun da çok etkili olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yurttaşlardan çok fazla tepki var. Aylarca telefon başında, (MHRS) ya da internet başında, randevu alacağım diye bekliyorlar.

    KUYRUKLAR HASTANELERDEN EVLERE, TELEFON, BİLGİSAYAR BAŞLARINA TAŞINDI

    Hastanelerde kuyruk, sıra kalmadı deniliyor ama insanlar evlerde, bilgisayar, telefon başında kuyrukta bekliyor.

    Randevu almanın bu kadar zor, pandeminin hala bitmediği, tehlikenin hala devam ettiği bir dönemde sağlık hizmetlerine ihtiyaç bu kadar artmışken, hastane kapatmak hakikaten akıl dışı bir durum.

    Sağlığa ayrılan bütçede durum nedir?

    Türkiye’de, (2002’den önce de böyleydi) sağlığa ayrılan bütçe GSYİH içinde yüzde 5’i geçmedi. Aslında hep aynı oranda kaynak aktarılıyor. OECD ortalamaları yüzde 10’larda, Türkiye’de yüzde 5’in altındadır.

    Böyle olunca da sizin söylediğiniz gibi, eksiklikleri gidermeye çalıştıkları, tamamlayıcı sigorta dedikleri, SGK’nın ödediği paralar tam karşılamadığı için tamamlayıcı, özel sağlık sigortası yaptıran yurttaşların sayısı gittikçe artıyor. Yani SGK’ya GSS primi vermeniz yetmiyor, üzerine cepten değişik kalemler altında paralar harcamanız gerekiyor. Tamamlayıcı sigorta, katkı -katılım payları ödemeniz gerekiyor, emekli iseniz maaşınızdan paralar kesiliyor, hastaneye gittiniz, ilaç aldınız diye.

    3 bin 500 TL emekli maaşı alan bir yurttaş, bakıyorsunuz o ay 300 lirası hastaneye gitti diye kesilmiş, Hakikaten yurttaşları ciddi zorlayan bir mesele katkı/katılım payları.

    Türkiye’de hala tam olarak tasfiye edilemeyen kamucu bir sağlık sistemi var. Devlet hastaneleri hala bir şekilde sağlık hizmeti veren kurumlar. Yıllardır altı boşaltılmaya çalışılsa da hala bu hizmetleri alıyor yurttaşlarımız. Ama yıllar içinde de ısrarla içini boşaltan, gerileten sağlık politikaları da uygulamada.

    Nitelikli sağlık hizmetine erişim için her yıl cebinizden daha çok kaynak ayırmanız, para ödemeniz gerekiyor kısacası.

    SAĞLIK HİZMETİ DOĞUŞTAN GELEN BİR İNSAN HAKKIDIR

    Seçim yaklaşıyor, vatandaş, yurttaş sağlık alanında partilerin seçim programlarında neye baksın, sandığa giderken bunu nasıl değerlendirsin?

    Yıllardır sağlığı bu şekilde şekillendiren piyasacı sağlık anlayışından vazgeçilmesi gerekiyor. Sağlığın, sağlık hizmetlerine erişimin doğuştan gelen bir insan hakkı olduğu gerçeğini kabul etmiş siyasi partilere yurttaşlarımızın yönelmesi gerekiyor. Çünkü siz sağlığı, sağlık hizmetlerini çok tüketilen bir meta haline getirirseniz daha sağlıklı olmuyorsunuz.

    Öncelikle hastalanmamak üzerine kurulu bir sağlık sistemini ve yaşamı buna göre organize edecek bir mekanizmayı aramak gerekiyor.

    Bakın yoksulluk en büyük halk sağlığı sorunu. İşsizlik, gelecek kaygısı… Bunlar en büyük sağlık sorunu aslında. Bunlara çözüm bulmadığınız zaman, ne kadar çok hastane yapsanız, ne kadar çok tedavi edici hizmetlere ağırlık verseniz de toplumu sağlıklı yapamazsınız. Öncelikle insanların sağlıklı olacağı bir toplumsal düzeni aramanız gerekir.

    Siz insanların musluğundan içebileceği suyu akıtmıyorsanız iyi bir belediyecilik yapıyorsunuz denemez. Temiz havaya, temiz suya erişebilmek, iyi beslenebilmek… Vitamin, protein ihtiyacını karşılayabilmek. Üzerinde tarım ilacı artığı olmayan domatesi, salatalığı yiyebilmek gerekiyor ki sağlıklı olabilesiniz.

    Bunlar eğer sağlanmıyorsa, siz yoksulsanız, işsizseniz, yarınınızı göremiyorsanız sağlıklı olmanıza imkan yok.

    Birinci basamak sağlık hizmetleri, koruyucu hekimlik, ilk aşamada erişebileceğiniz, aile hekimliği… Oralarda gidip hemen pek çok sağlık sorununuza çözüm bulabildiğiniz, danışmanlık alabildiğiniz bir model.

    Hastalandığınız zaman da ‘sigorta primin eksik’ diye sağlık hizmetlerinden geri çevrilmediğiniz bir model. Bunlara ihtiyacımız var.

    Yurttaşlarımızın mutlaka parti programlarında bunlar ne kadar öne çıkıyor, her zaman mümkün olmasa da takip etmesi gerekir. İnsanları hasta etmeyecek bir toplumsal düzeni tarif eden siyasi partilere özellikle yönelmeleri gerekiyor ki sağlıklı olalım. Hasta etmeyen bir toplumsal düzene ihtiyacımız var.

  • Medya Dayanışma Grubu, ‘Sansür Yasası’na karşı TBMM’de: Ülkemizde basın ve ifade özgürlüğü kalmayacak

    Medya Dayanışma Grubu, ‘Sansür Yasası’na karşı TBMM’de: Ülkemizde basın ve ifade özgürlüğü kalmayacak

    Medya Dayanışma Grubu, milletvekilleriyle birlikte TBMM’de basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Bu yasa bu haliyle uygulanırsa ülkemizde basın, ifade ve haberleşme özgürlüğü kalmayacak. Bu sansürü kabul etmeyeceğiz; okurlarımızla, sektörle, meslektaşlarımızla ve basın-ifade özgürlüğünden yana olan halkımızla bu mücadeleyi büyüteceğiz” denildi.

    Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Diplomasi Muhabirleri Derneği, Ekonomi Muhabirleri Derneği, Gazeteciler Cemiyeti, Haber-Sen, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Parlamento Muhabirleri Derneği, Türkiye Foto Muhabirleri Derneği ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’ndan oluşan Medya Dayanışma Grubu, “Sansür Yasası”na karşı TBMM’de basın açıklaması yaptı. Açıklamaya CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, CHP İzmir Milletvekili Atilla Sertel, CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl, CHP İstanbul Milletvekili Yüksel Mansur Kılınç, HDP Van Milletvekili Talip Temel, HDP Muş Milletvekili Şevin Çoşkun ve DEVA Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu da destek verdi.

    Medya Dayanışma Grubu adına ortak açıklamayı okuyan PMD BAŞKANI Kemal Aktaş, Basın Kanunu ile pek çok kanunda değişiklik yapan yasa teklifinin tüm itirazlara ve verilen sözlere karşın hiçbir değişiklik yapılmadan Meclis Genel Kurulu’na getirildiğini anımsattı. Aktaş, basın meslek örgütlerinin yasaya itirazlarını şöyle sıraladı:

    “1) İSTENMEYEN HABERİ YAPANIN YANI SIRA YAYAN DA CEZA ALACAK: Yasa teklifi ifade özgürlüğünün önünde tarihimizin en büyük engeli olarak dikilecek 29’uncu madde ile ‘Halkı yanıltıcıyı bilgiyi alenen yaymak’ gibi bir yeni suç tanımı oluşacak. Muğlak ve ucu açık ifadelerle hangi savcının hangi yanlış bilgiyi yayanlarla ilgili harekete geçeceği bilinemeyecek. Sosyal medyada eleştirel paylaşımlar, ‘dezenformasyon’ olarak suçlanabilecek. Yalan haberi yapanın yanı sıra yayan ifadesi getirilerek demokrasiyi ve ifade özgürlüğü ilkesini temelinden sarsıp çökertecek pek çok uygulamayla karşı karşıya kalınacak.

    2) YEREL GAZETELER AĞIR DARBE ALACAK: Yerel gazetelerimizin ana yaşam kaynağı olan resmi ilan gelirlerinin yüzde 75 oranında azalması söz konusu olacak. Yerel gazeteler bu darbeyi aldığı takdirde çalışan yaklaşık 8 bin meslektaşımız için işsiz kalma tehlikesi doğacak. İnternet siteleri Basın İlan Kurumu havuzuna dahil edilirken, yeni kaynak yaratılmadığı için, ilan pastasından alınan pay iyice küçülecek. Resmi ilan yayınlama hakkına sahip 953 gazetenin yaklaşık 30’u yaygın, geri kalanı yerel gazetedir. Resmi ilan yayın hakkı bekleyen gazeteleri de hesaba kattığımızda yaklaşık 1000 gazete için gelirlerini önemli ölçüde kaybetme riski oluşacak.

    3) YEREL GAZETE İLE İNTERNET SİTESİ ARASINDAKİ FARK AZALACAK: İnternet haber sitelerine ait mevzuat düzenlemelerinin sonra yapılacağının belirtilmesi büyük boşluk yaratıyor. Yerel yazılı basın kazanılmış hakları açısından, eşit maliyet, eşit işlev yönlerinden zarara uğrayacak. Kurumsallaşmış, varlığını sürdüren, istihdam yaratan, yıllarca vergisini ödeyerek mesleğe hizmet etmiş yerel gazeteler ile bir süre önce kurulmuş kurumların eşit statü kazanma tehlikesi doğacak. Yerel gazetelerimizde haberin doğruluğuna ilişkin eşik bekçiliği görevi muhabir, editör, yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni gibi üç yetkiliden geçerken bu işlevi zayıflatacak yönler oluşabilecek.

    4) SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARINA CEZA: İktidarlar tarafından tehlikeli görünen sosyal medya paylaşımları ağır cezaya maruz kalacak. Kapalı anlık mesajlaşma uygulamaları, görüşmelere ilişkin bilgileri BTK’ya verecek.

    5) İNTERNET BASININA BİR HAVUÇ 10 SOPA: Teklifin bir nebze olumlu sayılabilecek yanı, internet basınında çalışan meslektaşlarımıza gazeteci statüsü kazandırması ve bu yolla basın kartı alma yolunun açılması. Bu duruma karşın belli şartlarda internet basınına yönelik ağır yaptırımlar da öngörülmekte. Teslim ve muhafaza yükümlülüğünü yerine getirmeyen internet sitesine, 1 milyar liraya kadar ceza verilebilecek. “Haber Sitesi” vasfını yitirenler internet sitelerinde çalışan gazetecilerin kişisel hakkı olan basın kartı da ellerinden alınacak.

    6) İNTERNET SİTELERİ DAVALARA BOĞULACAK: Kişisel hakların korunması önemli ancak bu haliyle internet siteleri için kaotik bir süreç yaşanabilecek. Yazılı medyada dava açmak için tanınan “yayın tarihinden itibaren 4 aylık süre”, internet basınında yayın tarihinden itibaren değil “şikâyet tarihinden itibaren” başlatılacak. Yani her gün yüzlerce haber yayınlayan bir internet sitesi yasanın ardından yıllar boyunca, binlerce haberiyle ilgili dava edilebilecek.

    7) BASIN KARTININ ANLAMI KALMAYACAK: Gazetecilerin basın kartı taşımasının hiçbir anlamı kalmayacak, dernek ve vakıf yöneticilerinin, pek çok kamu çalışanının basın kartı almasının önü açılacak. Basın kartı komisyonu maddelerinin yasa teklifinin içine konulmasıyla meslek örgütlerinin bu mevzuatı idari yargıya taşımasının önüne geçiliyor, yasal zırh kuşanılıyor. Kimin basın kartı alıp kimin alamayacağına karar verecek 9 kişilik komisyonda gazetecileri temsil edebilecek sadece 2 temsilci bulunabilecek, 5 üyeyi doğrudan başkanlık belirleyecek.

    8) BASIN İLAN KURUMU CEZA KURUMU OLACAK: Resmi ilanların adil bir şekilde gazetelere dağıtılması amacıyla kurulan ve fikir ve içerik farkı gözetmeksizin aracılık hizmeti yapmakla yükümlü Basın İlan Kurumu gazetelere ve internet haber sitelerine hem para hem ceza veren bir kurum olarak büyük yetkilerle donatılacak. Basın İlan Kurumu tıpkı televizyon ve radyolar üzerinde kılıcını sallayan RTÜK gibi yazılı ve dijital medyanın “eli silahlı polisi” haline gelecek.

    9) BANT GENİŞLİĞİ DARALTILABİLECEK: Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) sosyal medya ve Whatsapp gibi haberleşme programlarını çok sıkı denetim ve ceza tehdidi altına alacak. Kullanım bilgilerini vermek ya da suç işlediği öne sürülen hesaplarla ilgili işlem yapmak gibi ağır yükümlülükleri kabul etmeyen sosyal medya şirketlerine 30 milyon TL ceza ve kapatmayla eş anlamlı sayılabilecek düzeyde yüzde 95 bant daraltması cezaları söz konusu olacak. BTK sosyal medya şirketlerinin küresel cirolarının yüzde 3’ü kadar ceza kesebilecek. Hangi sosyal medya devi küresel cirosunun yüzde 3’ünü ceza olarak Türkiye’ye öder? Maddeyle sosyal medya şirketleri üzerinde baskı kurularak düşünce ve ifade özgürlüğü alanının kontrol edilmesi amaçlanmaktadır.

    10) MESLEKİ MÜCADELE YAPANLARA DAHA AĞIR CEZALAR GELECEK: İtirazlarımızı Meclis’te dile getirirken ‘Tartışmalı bu maddeleri, muğlaklıktan uzak olacak şekilde yeniden düzenleyelim, bunlar bizde büyük kaygı uyandırıyor’ dedik, dinlemediler. Mesleki itirazlarımıza karşı adeta cezalandırıldık. Mesleki düzenleme yapma amacıyla kurulan kurumlar birer ceza kurumuna dönüştürülürken şimdiden nokta atışı başlatılan cezalar yaygınlaştırılacak.

    Yaklaşan seçimler öncesinde devlet kurumlarının, halkın tüm haber kaynaklarını bir ahtapot gibi sararak, isterse sıkıştırıp boğacağı isterse gevşetebileceği bir yasal düzenlemeye HAYIR denilmelidir.

    Biz gazeteciler topluma karşı sorumluluğumuz gereği bir kez daha hem yasa yapıcıları hem kamuoyunu uyarıyoruz. Bu yasa bu haliyle uygulanırsa ülkemizde basın, ifade ve haberleşme özgürlüğü kalmayacak. Bu sansürü kabul etmeyeceğiz; okurlarımızla, sektörle, meslektaşlarımızla ve basın-ifade özgürlüğünden yana olan halkımızla bu mücadeleyi büyüteceğiz.”

  • Protestolara rağmen iktidar ‘sansür yasası’nda kararlı: İlk iki madde kabul edildi

    Protestolara rağmen iktidar ‘sansür yasası’nda kararlı: İlk iki madde kabul edildi

    Kamuoyunda “sansür yasası”, “Dezenformasyon yasası” olarak ifade edilen, Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, tüm tepkilere ve protestolara rağmen Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlandı. Teklifin ilk iki maddesi kabul edildi.

    Gazeteci basın-meslek örgütleri, teklifin “sansürü yaygınlaştıracağı”, “basının nefesini keseceği” gerekçeleriyle teklifin geri çekilmesi için Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Meclis açıldığında, Genel Kurul Salonu’na siyah maskelerle giren basın meslek örgütü temsilcilerine, CHP grubundan, “Sansür yasasına hayır”, “Basın ve ifade özgürlüğü istiyoruz”, “Anayasa’ya aykırı yasa geri çekilsin” yazan dövizlerle destek geldi. Gazetecilerin siyah maskelerle genel kurul salonuna girişine, muhalefet milletvekilleri ayakta alkışlarla destek verdi, sansür teklifini protesto ettiler.

    Ancak tepkiler teklifin görüşülmesine engel olamadı. AKP ve MHP’nin teklifte ısrarı nedeniyle teklifin görüşülmesine başlandı.

    Teklifin tümü üzerinde söz alan İYİ Parti Grup Başkanvekili Dursun Müsavat Dervişoğlu, düzenlemeyle asıl niyetin, muhalif paylaşımların önüne geçmek olduğunu söyledi.

    Dezenformasyona karşı mücadele söylemi üzerinden ilk önce meşrulaştırmaya, şimdi ise kanunlaştırılmaya çalışılan kanun teklifinin asıl hedefinin “ak formasyon” olduğunu belirten Dervişoğlu, kanun teklifini, “atanmış idari kurumları yargıya mahsus yetkilerle donatma, geleneksel medya araçlarındaki sansür ve baskıyı dijital mecralara taşıma, muğlak ve soyut ifadeler üzerinden kanunlara göre suçlu belirlemek için değil suçluya göre kanun yapma girişimi” olarak tanımladı.

    Dervişoğlu, kanun teklifiyle basın ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılacağını, yargıya ait görev ve yetkilerin bürokrasiye devredileceğini belirterek, geri çekilmesini istedi.

    HDP Van Milletvekili Tayip Temel, kanun teklifi ile sosyal medyanın hedef alındığını, iktidarın politikalarına itiraz eden herkesin “düşmanlaştırıldığını” söyledi.

    CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan da “Bir karanlık yaratıyorsunuz, içine ‘gazeteci’ diye bir canavar koyuyorsunuz. Bu canavar değil ama o karanlık sizi yutar, bunu yapmayın” diye seslendi.

    Gazetecinin herhangi bir partiye karşı sorumlu olmadığını, halkına ve gerçeğe karşı sorumlu olduğunu kaydeden Özkan, “Bana hiç kimse devletin oligarşiyle ayakta tutulacağını anlatamaz. Bu yasanın bir şaka olduğuna inanmak istiyorum. Özgürlük, yalnızca benim sorunum değil hepimizin sorunu. Bizden geriye yalnızca saygı kalacak. Saygı, yaşamdan daha uzun süren bir şey” ifadelerini kullandı.

    CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel de AKP’nın bu teklifiyle istibdat rejimi dönemlerini aratacak bir döneme girildiğini tescil ettiğini dile getirdi. Düzenlemeyi, “muhalefeti ve basını baskı altına alma, susturma yasası” olarak nitelendiren Adıgüzel, “dezenformasyonla mücadele düzenlemesi” adı verilen kanun teklifinde, dezenformasyonun tanımının yer almadığını söyledi.

    AKP Ve MHP SAVUNDU

    AKP’li Ahmet Özdemir, dijital mecralara yönelik uluslararası örnekleri de inceleyerek toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak detaylı bir kanun teklifi hazırlamaya çalıştıklarını ileri sürdü.

    Bir basın mensubunun, düzenlemenin “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunu içeren 29. maddesinin konusu olamayacağını savunan Özdemir, Türkiye’de haber yapan bir basın mensubunun, bilerek ve isteyerek yalan haber yapması durumunda itibarının zarar göreceğini iddia ett.

    Teklifi savunan Özdemir şunları söyledi: “Teknik olarak bir basın mensubunun, bu suçun muhatabı olması mümkün değil. Muhalefetin söylediği gibi bu suç her şekilde kolayca işlenecek bir suç değil, çok katı kuralları var. Muhalefet, düzenlemeye yalnızca itiraz ediyor, bir teklifi yok. ‘Sosyal medyama dokunma’, ‘özgür basın susturulamaz’ güzel ama içi boş söylemler. Toplumun beklentilerini karşılayan, iyi bir sosyal medya düzenlemesi yaptığımıza inanıyorum.”

    MHP’li Feti Yıldız, düzenlemeyle “özgürlüklerin kısıtlanacağı”, “basına sansür getirileceği”, “seçimlerin yapılmasının bile tehlikeye gireceğinin” iddia edildiğini söyledi.

    Yıldız, “Ülkemize karşı yürütülen algı operasyonlarının, milletimize karşı kurgulanan kumpasların iş birlikçilerini gördük. Küresel güçlerden siyasetimize müdahale talep edenleri, naylon gazetelerle her ay yüz binlerce lirayı hortumlarken emek, özgürlük sloganı atanları, iktidara karşı yayın yapmak şartıyla yurt dışından fonlanan medya kuruluşlarını gördük. Her iddiası gün batmadan çöpe atılan politikacıları da gördük” savunmasını yaptı.

    Konuşmaların ardından yapılan oylamalarda AKP ve MHP’lilerin oyları ile teklifin ilk iki maddesi kabul edildi:

    İLK İKİ MADDESİ KABUL EDİLDİ

    Teklifin; internet haber sitelerinde çalışanlara basın kartı verilmesini sağlayan birinci maddesi kabul edildi. Böylece, mevcut Basın Kanunu’nun birinci maddesinin birinci fıkrasındaki, “Bu Kanun, basılmış eserlerin basımı ve yayımını kapsar” hükmü; “Bu Kanun basılmış eserlerin basımı ve yayımı ile internet haber sitelerini kapsar” hükmü ile değiştirildi.

    Telifin ikinci maddesi de Basın Kanunu’nun ikinci maddesine eklenen “internet haber siteleri” hükmüyle, internet siteleri de yaygın dağıtım kapsamındaki basın kuruluşları arasında yer aldı. Ayrıca internet haber sitesinin de “İnternet ortamında, belirli aralıklarla haber veya yorum niteliğinde yazılı, görsel veya işitsel içeriklerin sunumunu yapmak üzere kurulan ve işletilen süreli yayını” tanımı yapıldı.

    Teklifin görüşülmesine Çarşamba günü saat 14.00’de devam edilecek.

  • Gazetecilerden sansür yasasına karşı Meclis’e dilekçe

    Gazetecilerden sansür yasasına karşı Meclis’e dilekçe

    AKP ile MHP’nin hazırladığı ve sansüre yol açacağı sebebiyle tepkilere neden olan “Dezenformasyonla Mücadele Yasa Teklifi”  bu hafta Meclis gündemine geliyor. Teklifin sansür, ceza ve otosansüre neden olacağını belirten basın meslek örgütleri, yaptıkları eylemlerle yeniden iktidarı uyardı. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Ankara Şubesi de yasa teklifine ilişkin gazetecilerin eleştiri ve taleplerinin yer aldığı dilekçeleri Meclise sundu.

    TBMM Çankaya kapısında bir araya gelen gazeteciler, polisin açıklama yapılmasını engellemesinin ardından Meclis’e girerek yasaya karşı hazırladıkları dilekçelerini parti grup başkanvekillerine sundu. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ankara Şube Başkanı Çınar Livane Özer ve ÇGD üyelerinin de katıldığı Meclis basın kapısındaki açıklamada konuşan CHP Aydın Milletvekili Süleyman Bülbül, söz konusu yasa teklifine karşı olduklarının altını çizdi. Bülbül, “Basını hür olmayan ülkede ifade özgürlüğü gelişemez. Basın özgürlüğü gelişen ülkelere hukuk devleti diyoruz. Bunun da çaresi net demokrasi ve özgürlükleri vatandaşlara sunmaktır” dedi. Bu yasa teklifinin Meclis gündeminden çıkarılması gerektiğini söyleyen Bülbül, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) mücadelesine destek verdiklerini ifade etti.

    ‘HESAPLARINIZA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ALET ETMEYİN’

    TGS Ankara Şube Başkanı Sibel Hürtaş da tarihin en büyük karartma girişimiyle karşı karşıya olduklarını söyledi. Hürtaş, “Tarihin en büyük karartma girişimi ile karşı karşıyayız. Dezenformasyon yasası adı altında getirdikleri sansür yasasına karşı bugünden itibaren her yerde, her alanda mücadele yürüteceğimizi söylüyoruz. Dilekçelerimizi hazırladık, tüm grup başkan vekillerine bu dilekçeleri vereceğiz. Dilekçelerde dile getirdik. Bu sansür yasası her yönüyle Anayasa’ya aykırıdır. Sayın Meclis Başkanı Mustafa Şentop Macaristan örneğini verdi, sansür yasasını getirirken. Lütfen seçim hesaplarınıza basın özgürlüğünü alet etmeyin. Bu sansür yasasını geri çekin” dedi.

    Video: Medyaport.net

  • ‘Sosyal medyaya sansür teklifi’ne karşı bir kez daha mücadeleye!

    ‘Sosyal medyaya sansür teklifi’ne karşı bir kez daha mücadeleye!

    TBMM’nin 27. dönem 6. yasama yılı cumartesi günü açıldı.

    TBMM Başkanı Şentop’un konuşmasıyla açılan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı olarak yaptığı konuşmanın ardından oturuma, salı günü toplanmak üzere son verildi.

    Meclisin gündemin ilk sırasında “dezenformasyon yasası” olarak sunulan ama aslında “sosyal medyaya sansür yasası” olan teklifin görüşülmesi olacak.

    Meclisin gündeminde, “KKM’ye bir yıl uzatma”, gibi kendisi için gerekli düzenlemelerin yanı sıra iktidarın seçim rüşvetine dönüştürdüğü KYK borcunun faizlerinin silinmesi, çiftçiye yakıt desteğine vergi muafiyeti, 15 Ağustos 2022’den önce icra takibi başlatılan 2 bin lira ve altındaki alacakların da tasfiye edileceğine dair teklifler var. MHP tarafından Meclise sunulmuş olan anket firmalarının “Kamuoyunu yanıltmak ve algı oluşturmak” amaçlı anketleri yapanların 5 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını öngören, amacı herhalde anket firmalarını zapturapt altına alma olan teklifin de Meclisin gündemine alınması bekleniyor.

    SOSYAL MEDYAYA AĞIR SANSÜR DÜZENLEMESİ!

    Şimdi Meclisin gündemine getirilecek yasa teklifi, “dezenformasyonla mücadele” iddiasıyla, 28 Mayıs 2022’de 40 maddelik bir düzenleme olarak Meclis gündemine getirilmişti.

    “Basın Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” adıyla TBMM Başkanlığına sunulan ve TCK’nin 217. maddesine eklenecek düzenlemeye göre, “Halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacaktır” denilen yasa teklifi, kamuoyunda geniş tepki görmesi karşısında, “Üstünde yeniden çalışılacağı” öne sürülerek haziran sonunda geri çekilmişti.

    Ancak, AKP Meclis Grup Başkan Vekili Mahir Ünal ve AKP sözcülerinin söylediklerinden “sosyal medyaya sansür yasa teklifi”nin aynı şekilde yeniden TBMM Genel Kuruluna getirileceği anlaşılmaktadır.

    Haziran ayındaki tartışmalarda görülmüştü ki bu yasa teklifiyle iktidar;

    “Kamu düzeni”, “ülkenin iç ve dış güvenliği”, “Halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak”, “kamu sağlığı”… gibi kişiye göre değişecek, muğlak ifadelerle yeni bir suç icat etmeyi,

    Basın Kartı Komisyonunu da yeniden düzenleyerek, komisyonun 9 üyesinden 5’inin İletişim Başkanlığı tarafından seçilmesini getirerek basın kartının gazetecileri zapturapt altına almanın bir aracına dönüştürmeye  yasal dayanak sağlamayı,

    Cumhurbaşkanı tarafından kamu yararına çalışan vakıf ve dernek yöneticilerine (açıkça yandaş site ve derneklerin yöneticilerine) basın kartı alma hakkı tanımayı amaçlayarak…sosyal medyaya kullanan vatandaşlara olduğu gibi sosyal medya üstünden yapılan habercilik (genel olarak gazetecilik) faaliyetlerine ağır bir sansür getirmeyi amaçlamaktadır.

    SOSYAL MEDYAYI İKTİDAR İÇİN DİKENSİZ GÜL BAHÇESİ YAPMA AMACI

    Sosyal medyadaki troller üstünden yapılan girişimler başta olmak üzere kimi girişimlere bakıldığında, sosyal medyaya bir “Çeki düzen vermek” gerektiği söylenebilir. Ama bu düzenlemeyi, dezenformasyonun en organize aktörleri olan trol ordusunun ipleri elinde olanların yaptığı dikkate alındığında, tek adam yönetiminin bu düzenleme ile gerçekte dezenformasyon yapanları hedef aldığı söylenemez. Tersine bu düzenleme ile iktidarın, hoşuna gitmeyen gerçekleri gündeme getiren, iktidarın istemediği tartışmaları açan gazetecileri, bilim ve kültür-sanat insanlarını, iktidarın uygulamalarına tepki gösteren, fikirlerini sosyal medya üstünden ifade etmek isteyen emekçileri, sıradan vatandaşları zapturapt altına almak, onları susturup sindirmek için kullanılacağını söylemek herhalde gerçeğin en yalın ifadesi olur.

    Bütün bunların da ötesinde; Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik ‘hakaret’ suçlamasıyla, 2014-2020 yılları arasında açılan soruşturma sayısının 160 bin 169 olduğu, Türkiye’den 500 binden fazla web sitesinin erişime engelli olduğu, 150 bin kadar da haber ve içerik erişime engelli ve binlerce haberin web sitelerinden kaldırıldığı dikkate alındığında, iktidarın niyetinin dezenformasyonu önleme değil sosyal medyayı kendileri için dikensiz gül bahçesine dönüştürmek olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

    SALDIRI TÜM HALKIN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNEDİR YANITI DA BUNA UYGUN OLMALI

    Kısacası görsel medyayı RTÜK, yazılı medyayı BİK’le otosansür baskısı altına alan iktidar, şimdi de sosyal medyayı dezenformasyonu önleme adına çıkardığı otosansür yasası ve Bilgi ve İletişim Teknolojileri Kurumunun kıskacına sokmayı amaçlamaktadır.

    Haziran ayındaki mücadelede kamuoyunu aydınlatmada önemli rol oynayan basın meslek örgütleri yeniden harekete geçecek görünmektedir.

    Nitekim bugün; Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), DİSK Basın-İş, Basın Konseyi, PEN Yazarlar Derneği ve Türkiye Yayıncılar Birliği, bu sansür yasası teklifinin geri çekilmesini istemek için İstanbul’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Konferans Salonu’nda bir toplantı düzenleyecek.

    Elbette bu düzenlemelerle, sadece gazetecilerin, sadece muhalif siyasetçilerin susturulması amaçlanmıyor aynı zamanda aydınların, demokratların, kültür-sanat insanlarının…dahası iktidarın uygulamaları karşısında tepkisini ifade etmek, ülkenin sorunlarını tartışmak isteyen tüm vatandaşların ifade özgürlüğü ortadan kaldırılmak isteniyor.

    Bu yüzden de bu yasa teklifinin geri çekilmesi için ne Meclisteki muhalefetin ne de gazeteci örgütlerinin tepkileri yetecektir. Tersine nasıl ki saldırı tüm halkın ifade özgürlüğünü tehdit ediyorsa, mücadele de bu geniş halk yığınlarının mücadeleye çekilmesi perspektifiyle hareket edilmesini gerektirmektedir.

    Şimdi yapılması gereken, haziran ayında kaldığımız yerden ve o günkü tartışmaları ve çağrıları da hatırlayarak yeniden mücadele için harekete geçmektir!

    Sorunun bu yanını önümüzdeki günlerde, gelişmelerin seyrine göre yeniden yeniden tartışacağız.