Yazar: medyaport net

  • 6 sene süren hak ihlaline son vermek için 6 BİN ENGELLİ SAĞLIKÇIYA KULAK VER!!!

    6 sene süren hak ihlaline son vermek için 6 BİN ENGELLİ SAĞLIKÇIYA KULAK VER!!!

    Engelliler Konfederasyonu ve Türkiye Engelli Sağlıkçılar Platformu, 6 yıldır yapılmayan engelli sağlıkçı atamasının yapılması için imza kampanyası başlattı. Change.org da başlatılan ve 6 bin imzanın hedeflendiği kampanyada, “6 bin engelli sağlıkçı atamasının biran önce yapılması” istendi.

    Kampanyada şunlar dile getirildi: “Engelli hakları söz konusu olduğunda, ülkemizde birçok alanda zorlularla karşılaşıyoruz. Bizler, eğitimde karşılaştığımız engellerle de mücadele ederek, eğitimlerini tamamlamış kişileriz. Ancak kadro ve unvanlara atanmak için bekleyen Sağlıkçı adayları olarak ciddi bir hak ihlali ile karşılaşmaktayız.

    2016’DAN BERİ ATAMA BEKLİYORLAR

    Ne yazık ki, ülkemizde 2016 yılından günümüze dek Sağlık Bakanlığı kadro ve unvanlarında, beklenilen düzeyde engelli Sağlıkçı ataması yapılmamıştır. Altı yıldır sayıları 5000’i geçmiş olan engelli Sağlıkçı adayları sahip oldukları nitelikli unvanların gereğini yerine getirmekte ciddi bir hak ihlali ile karşılaşmaktalar.

    AYRIMCILIĞA MARUZ BIRAKILIYORUZ

    Hemşirelik, fizik tedavi teknikerliği ve paramedik gibi alanlarda eğitim almış ve gerekli yetkinliğe sahip olan engelli sağlıkçı adayları T.C. Anayasa’sının (10, 49 ve 50’nci) maddeleri ve Ülkemizin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesinin (27’nci) maddesi ile kendilerine tanınmış olan istihdam hakkından yararlanamamakta ve ayrımcılığa maruz bırakılmaktadırlar.

    ENGELLİ KADROLARINA ATAMALARDA BİLİNÇSİZ DAVRANILIYOR

    2014 yılında dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam, engellilerin nitelikli olmayışlarından kaynaklı verilen görevleri yapamadıkları gerekçesiyle kamuda istihdam edilmediklerini açık bir şekilde dile getirmiştir. 2022 yılına gelindiğinde görüyoruz ki nitelikli kadrolara da altı yıldır beklenen düzeyde atama yapılmıyor. Hatta gerekli eğitim ve yetkinliğe sahip kişilerin nitelikli kadrolara atamalarının yapılmadığı gibi 15.08.2022 tarihli 31.924 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Sağlık Bakanlığının 1356 engelli temizlik işçisi alımı ilanıyla engelli kadrolarını doldurmaya çalışması, engellinin yapabileceği işler konusunda ne kadar bilinçsiz olduğu, gerek uluslararası sözleşmelerle gerek ulusal düzeyde çıkarılmış olan kanunlarla engellilere verilen yasal haklar konusunda ne denli duyarsız bir politika gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.

    NİTELİKLİ 5 BİN ENGELLİ SAĞLIKÇI ADAYI 6 YILDIR BEKLİYOR

    Elbette Sağlık Bakanlığının yapacağı 1356 engelli işçi alımının asla karşısında değiliz. Engelli Sağlıkçı adayları olarak itirazımız engelli bireylerin bedeni, ruhi ve eğitim durumları göz önünde bulundurularak atamaların gerçekleştirilmesi ve yasaların gereğinin yerine getirilmesi talebinden ibarettir.

    Nitelikli engelli bulamadığımız için atama yapmıyoruz demek yerine, engelli bireylerin nitelikli kadrolarda hak sahibi olabilmeleri için mesleki eğitimlerinin erişilebilir eğitim modeli ile desteklenerek nitelikli kadrolara hazırlanmasına destek veren devlet politikaları bekliyoruz. Sağlık Bakanlığı’nın çeşitli unvan ve nitelikli kadrolarına atanmak için eğitimlerini tamamlamış ve bu niteliklere haiz olan, sayısı 5000’i geçen engelli Sağlıkçı adaylarının, altı yıllık bekleyişlerinin son bulmasını ve engelli Sağlıkçı atamalarının gerçekleştirilmesini talep ediyoruz.”

    Kampanyada “6 bin engelli sağlıkçı atamasının biran önce yapılabilmesi için bir imza ver” çağrısı yapılırken; kampanyaya aşağıdaki linkten imza atılabilir:

    https://www.change.org/p/engelli-sa%C4%9Fl%C4%B1k%C3%A7%C4%B1lar%C4%B1n-atamas%C4%B1-biran-%C3%B6nce-yap%C4%B1ls%C4%B1n-saglikbakanligi-tcailesosyal-csgbakanligi

  • Ceren Damar hakkında çirkin ifadeler kullanan sanık avukatına hapis cezası

    Ceren Damar hakkında çirkin ifadeler kullanan sanık avukatına hapis cezası

    Ankara’da, akademisyen Ceren Damar Şenel‘in öldürülmesine ilişkin davada, sanık savunmasındaki sözleri tepki çeken avukat Vahit Bıçak, ‘kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek ve yaymak’ suçundan ‘iyi hal indirimiyle’ 1 yıl 8 ay hapse çarptırıldı. Mahkeme heyeti, hükmün açıklanmasını geri bıraktı.

    Çankaya Üniversitesi’nde araştırma görevlisi Ceren Damar Şenel, 2 Ocak 2019’da yerleşkedeki odasında, kopya çekerken yakaladığı öğrencisi Hasan İsmail Hikmet tarafından tabancayla vurulduktan sonra bıçaklanarak katledildi. Hasan İsmail Hikmet, Ankara 33’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davada, ‘kişiyi yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle kasten öldürmek’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı; karar Yargıtay tarafından da onandı

    Sanığın avukatı Vahit Bıçak, bu dava kapsamında yaptığı savunmada, öldürülen Ceren Damar Şenel’e yönelik sözleri nedeniyle büyük tepki çekti. Bıçak, bu nedenle kendisine sosyal medyada tepki gösteren İsmail Çolak hakkında şikayette bulundu. Çolak için Ankara Gölbaşı Cumhuriyet Savcılığı tarafından ‘hakaret’ suçundan iddianame hazırlandı. Avukat Bıçak da bu iddianameyi sosyal medya hesabından paylaştı.

    Bu kez İsmail Çolak’ın şikayeti üzerine avukat Vahit Bıçak hakkında, ‘kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek ve yaymak’ suçunda dava açıldı. Ankara Gölbaşı 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın karar duruşmasına katılan Bıçak, müştekiyi tanımadığını, Ankara 33’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava nedeniyle kendisine yönelik hakaret içerikli paylaşımlar yapan kişilerden şikayetçi olduğunu, müştekinin de bu kişilerden biri olduğunu söyledi. Şikayetçi olduğu kişiler hakkında hazırlanan iddianameleri adres kısımları ve savcının ismini kapalı paylaştığını belirten Bıçak, “Ceza hukuku profesörüyüm. Neyin suç, neyin suç olmadığını bilecek durumdayım. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum” dedi.

    İsmail Çolak’ın avukatı Cenk Yiğiter ise sanığın, müvekkilinin kimlik bilgilerini sosyal medya hesabından açık paylaştığını ve atılı suçun oluştuğunu belirterek, cezalandırılmasını talep etti.

    ‘İYİ HAL’ İNDİRİMİ UYGULANDI

    Tarafların beyanların ardından mütalaasını açıklayan cumhuriyet savcısı, sanık Vahit Bıçak’ın cezalandırılmasını talep etti. Bıçak’ın son sözlerinin ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanığa 2 yıl hapis cezası verdi. Cezayı ‘iyi hal’ indirimi uygulayarak 1 yıl 8 aya düşüren mahkeme heyeti, hükmün açıklanmasını geri bıraktı.

    Vahit Bıçak’a, Ceren Damar Şenel’in öldürülmesine ilişkin davada sanık savunması sırasında söylediği sözler nedeniyle Ankara 35’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava sürüyor. Hakkında Ankara Barosu tarafından açılan disiplin kovuşturması da süren Bıçak, yargılandığı davalar kapsamında ilk kez hapis cezasına çarptırıldı.

    NE OLMUŞTU?

    Ceren Damar cinayetine ilişkin görülen duruşmada, sanık avukatı Vahit Bıçak’ın  savunmasında”Ceren Damar Şenel’in, müvekkiline cinsel istismarda bulunduğunu, konumunu kullanarak bu istismarı sürdürdüğünü ve müvekkilini tehdit ettiği” yönündeki ifadeleri büyük tepki çekmişti.

    Bıçak, yine sosyal medya hesabından,”Sevgili lise ve üniversite öğrencisi gençler; üzerinizde otorite kullanma yetkisine sahip öğretmen, öğretim üyesi, okutman, araştırma görevlisi vs. yüksek not verme veya başka vaatlerle cinsel taleplerde bulunursa sakın sessiz kalmayın” paylaşımını yapmıştı.

    Damar ailesi bunun üzerine sanık avukatı Vahit Bıçak hakkında, duruşma sırasında yaptığı savunmalar, sosyal medya paylaşımları ve açıklamaları nedeniyle şikayette bulunmuş, Avukat Vahit Bıçak hakkında, ‘kişinin hatırasına hakaret’ ve ‘hakaret’ suçlarından 10 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

    “AVUKATLIK CÜBBESİNİN ALTINA SIĞINARAK AİLEMİZİN ONURUNU KATLETTİ”

    Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar, “Kızım, başkalarının hakkını gasbeden bilgi hırsızı bir katil tarafından katledildi. O, yargılandığı davada cezasını aldı. Onun görevini sanık Vahit Bıçak alarak, kızımın mezarda kemiklerini sızlattı. Kızımı ikinci kez katletti. Hatırasına hakaret edip, iffetine dil uzattı. Bana ve aileme hakaret edip, tehdit etti. Avukatlık cübbesinin altına sığınarak, ailemizin onurunu katletti. Bütün bunları para kazanmak için, reklam için yaptı. ‘Kazanmak için her yol mübah’ diyerek kızım hakkında uydurduğu bel altı senaryoları ısrarla duruşma salonunda ve medyada anlattı. Ben eğitimciyim; biliyorum ki buna gerekli ceza verilmezse yolu yol olur. Başka kişilere örnek olur. Şikayetçiyim, sanığın en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum” demişti.

    KENDİSİNE TEPKİ GÖSTERENLERE DAVA AÇTI

    Avukat Vahit Bıçak, katledilen akademisyen Ceren Damar Şenel hakkındaki sözleri nedeniyle kendisine tepki gösterenlerden şikayetçi olmuş, İsmail Çolak isimli kişinin bilgilerini sosyal medyada paylaşması gerekçesiyle kendisine dava açılmıştı.

    ..

  • Sanatını barışa adadı, hep barışın resmini yaptı

    Sanatını barışa adadı, hep barışın resmini yaptı

    Sultan ÖZER

    Ressam, heykeltraş, şair, yazar… Hani derler ya “on parmağında on marifet”, “on parmağında on sanat” olan bir sanatçı… Bu sanatçı, Uygur Orhan… Gerçekten de konuştukça, “daha başka ne yetenekleri çıkacak” diye düşündüğünüz, sanatın tüm alanlarında kendini yetiştirmiş, birbirinden güzel ürünler vermiş, çok sayıda kişisel, karma sergiler açmış, kitle örgütleri ile çocuklarla, kamplarda gençlerle çalışmış, sokakta insanların resmini çizmiş, çizmeye de devam eden bir sanatçı…

    Uygur Orhan Ankara’da, pandemi döneminde ürettiği ve barışa atfettiği eserleriyle Kuzgun Art Galeri’de sanatseverlerle buluştu. “Çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış, sıcak bir tas süttür barış” diyen Uygur Orhan, yıllardır sanatında hep barışı öne çıkarmaya çalıştığını söylüyor. Türkiye’nin de dünyanın da insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şeyin barış olduğunu altını çiziyor Uygur Orhan ve sergisini barışa, Cumartesi Annelerine adadığını söylüyor.

    Uygur Orhan ile “on parmağında on sanat”ını konuştuk: Siz bunu “marifet” olarak okuyun:

    Eserlerinizde en çok “barış” diyorsunuz. Neden barış?

    Çünkü barış hayattır, yaşamdır. Yaşam olmadan hiçbir şey olmaz. Çünkü aklımızda hep barış var. Barış olmazsa çocuklar süt içemez, resim bile yapamayızz. Barış olmazsa yaşam olmaz. Bütün çalışmalarımızı en büyük sanat olan yaşama sanatına hizmet etsin diye yapıyoruz. Resimdi, heykeldi, müzikti, baleydi, hepsi barışa dair…

    Serginin açılışını, barış teması olduğu için barış gününe denk getirmeye çalıştık. (1 Eylül Dünya Barış Günü’nde açıldı.) Çünkü çocuğun gördüğü düştür barış, annenin gördüğü düştür barış, bir sıcak tas süttür barış… Bütün bu nedenlerle sergimizi barışa, Cumartesi Anneleri’ne, barışa ihtiyaç duyan tüm halklara adadım. Türkiye ve dünya genelinden çok ihtiyaç olan, en acil olan barıştır bence.

    Eserlerinizde, burada sergilenen resimlerde nasıl bir teknik kullandınız, neleri konu ettiniz”

    Pandemi sürecinde ürettiğimiz ürünler sergilendi. Temalar konusunda da yarı figüratif, yarı soyut çalışmalar var, teknik bakımdan. Yeni bir biçem, üslup oluşturmaya çalıştım.

    Renkleri saf, canlı, hiç eritmeden, kirletmeden kullanma amacıyla hareket ettim. Renklerin birbiri ile olan ısınması, karşıtlığı, çelişkisi, biçimlerin birbiri ile olan uyumu ve uyumsuzluğu her şey bu sürecin içerisinde yer aldı.

    Bu arada estetiğimizi mücadelemizin gereklerine göre biçimlendirdiğimiz, yönlendirdiğimiz için çocuğunu emziren anneden, tırpan sallayan köylüye, çayda çıra oynayan folklorik bir halk figüründen, birbirine sarılan iki kişiye, anne, baba, kardeşe, sevgiliye, hayvanlara, kedilere…

    Hayvanlar, kediler… Onlar da barış istiyor. Hayvanlar da hepsi barış istiyor. Hayvan, kedi figürleri… Hepsini burada görebilirsiniz.

    Kimseye vermeyi istemediğiniz bu resminizin özelliği nedir?

     

    Uygur Orhan babasının rüyasını resmetmiş…

     

    Evet, bunu kimseye vermek istemiyorum. Çok önemli, kendi açımdan. Yıllar önce, babam yaşarken rüyasını anlatmıştı. ‘Keşke elimde boyalarım hazır olsa, tuvalim de olsa o rüyamı resmederdim’ dedi. ‘Sen yaparsın artık’ dedi. Ben de babamın kalıtını, mirasını yerine getirmek istedim.

    Bir köylü, elinde bel… Bir ayağı bir dağda, diğer ayağı öbür dağda, terlemiş bir köylü. Elinde bel, başka bir köye gidiyor. Öylesine terlemiş ki, üzerindeki elbiseler anotomisine uygun yapışmış üzerine. Bir yamasını yitirse çırılçıplak kalacak gibi… Babamın rüyasını yerine getirmek için böyle bir adım attım.

    Uygur hoca kimdir anlatır mısınız?

    (Gülerek- mahcup…) Kendimi ben anlatmayım isterseniz…

    Sormak istediğim, kimsiniz, nerede doğup, büyüdünüz, aileniz…

    Çocukluğum, gençliğim ve şimdiye kadar ki yaşamım süresince hep atölye ortamında büyüdüm. Babam Yahudi Heykeltraş Rudolf Belling öğrencisi, 1945 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olmuş Nurettin Orhan. Zühdü Müridoğlu öğretmeni olmuş, İlhan Koman arkadaşı… Yani o süreçten, Kuzgun Acar’lar, İlhan Koman’lar sürecinden gelmiş bir heykeltraş. Elazığ’a yerleşmiş. Ben de babamın yanında çırak gibi büyüdüm, hala onun çırağıyım diye söyleyebilirim. Edebiyat öğretmeniyim aslında. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Edebiyat Bölümü’nü bitirdim. Öğretmenlik sürecim boyunca da siyasi, toplumsal STÖ’lerde, toplum ruh sağlığı merkezlerinde öğrencilerle, çocuklarla, kadınlarla, tiyatro çalışmaları ile bugüne kadar süreci yürüttüm. Akbank Sanat Galerisi’nde iki kişisel sergim oldu. Bu üçüncü kişisel sergim.

    Arada geçen süreç hep kolektif bir çalışma ürünleri olarak sergilendi. Örneğin Kayseri’nin Kırkısrak dağlarında, Şıh Mamo Şenliklerinde, yine dağda sergi açtık. Çocuklarla sokakta sergi açtık. Yine orada da Kayseri’de “barışa bir fırça da sen vur” diye dev bir tuval hazırladık. Amerika’nın Lübnan’ı işgali sırasında bir eylem olmuştu, o eylemlerin içindeydik.

    Yine barış temasıydı. Hala aklımızda barış var. Barış olmazsa çocuklar süt içemez, resim bile yapamayız. Barış olmazsa yaşam olmaz. Bütün çalışmalarımız en büyük sanat olan yaşama sanatına hizmet etsin diyedir. Resimdi, heykeldi, müzikti, baleydi…

    Heykel de var sanırım?

    Evet… Her an çamurla heykeller yapıyorum. Evimin karşısında bir bodrum katını atölye olarak kullanıyorum, heykeller yapıyorum. Örneğin uluslararası kampta Guernica Heykelini yaptık, Kayseri’de TED Koleji’nde bilim anıtını yaptık.

    Tabi ilk ödülüm olan Uluslararası Lületaşı Eskişehir Beyaz Altın Festivali’nde jüri özel ödülü oldu. Lületaşından heykeller yaptık. Hayatımız böyle geçti, heykel, resim birlikte. Bu arada şiirler de var.

    Şairsiniz de aynı zamanda…

    Şair değilim… Değilim, sadece kelimeleri yan yana getirmeye çalışıyorum.

    ‘Kendimi şair olarak tanımlamıyorum’ diyorsunuz?

    Evet. Yani değişik çalışmalar ürettim. Adnan Yücel, Kemal Özer ve en son Sennur Sezer ödüllerini alan dosyalarım var ama hala yan yana gelmemiş binlerce kelime var dünyada.

    Yan yana ısınmamış, çatışmamış nice kelimeler var. Ayrıca başka bir kelime dünyam daha var.

    Heykel ile sergi açtınız mı?

    Tabi. Onlarca sergim var. Örneğin Kayseri’de kolektif bir sanat amacıyla, 30’a yakın arkadaşın ürünü ile bir sokak sergisi açmıştık. Sokak sergisine kimse gelmedi, yöneticilerden, davet ettiğimiz halde. Ama sokaktan geçen çalgıcılar olur ya, dömbek çalan, müzik yapan. Serginin açılışını onlar yaptı ve hala takip ediyorum. O mendil satan, tef çalan çocuk ressam oldu. Ona resim hediye etmiştik, kopya etmiş, sonra geldi yanıma, ben ressam oldum… Güzel Sanat’ların bir bölümünde okuyormuş. O küçücük şey halk arasında hala yaşıyor. Demek ki insanlara ulaşılabilir. Ulaşılmaz değil.

    Kaç yıldır Ankara’dasınız?

    İki yıldır buradayım. Emekli oldum, buraya yerleşeyim dedim. Biraz da burada sürdüreyim sanatımı diye düşündüm.

    Daha çok çocuklarla çalışmayı seviyorsunuz? Neden?

    Evet, çocuklarla, gençlerle…

    Estetiğimizi, mücadelemizin biçimlerine göre yönlendiriyoruz. Çünkü bizim bir mücadele hattımız var, emekçilerden yana bir mücadele hattımı… O yüzden renklerimizi, biçimlerimizi, çamurlarımızı ona göre biçimlendiriyorum. Killerimi atık nesnelerimi…

    Atık nesne neler mesela?

    Her şey… Sokakta bulduğum tahta, kağıt, yaprak, bez parçası. Geçen, atılmış mobilyaların derilerini söktüm, derilerin üzerine resim yaptım. Şu an derilerin üzerine resim yapıyorum. İnsan yeter ki istesin. Tüm bunları körelmemek, paslanmamak için yapıyorum. O yaratıcı gücümüz bitmesin diye yapıyorum. Çok hızlı çalışıyorum.

    Bu enflasyon, arka arkaya gelen zamlar, hızlı yoksullaşma ressamları, sanatçıları nasıl etkiliyor?

    Önce ekmek. Önce ekmek kavgası… Yani geçimini bununla sağlayan sanatçılara profesyonel sanatçı diyoruz. Sadece geçimini resimle, sadece geçimini heykelle sağlıyor. Bunlar şu an gerçek müzisyenler gibi zor durumdalar. Bir atölye, üretim olanakları gittikçe zayıflıyor. Tabi resim malzemelerini bulmak da zorlaşıyor. Kağıt… Bir çerçeve yaptırıyorsunuz çok pahalı. Tabi, her şeye rağmen sanatın her zaman var olacağına, karanlıklar içinde bir aydınlık olacağına inanıyorum. Bir yerlerden bir şeyler çıkacak diye inanıyorum.

    Ama egemen güçler yine sanata nasıl düşman. Başka ülkeyi işgal ediyor, önce nereye saldırıyor, sanat eserlerine. Örneğin Amerika Irak savaşında tüm müzeleri bombalamadan önce yağmaladı.

    Önce sanat eserlerine saldırıyorlar. Niye? Çünkü o dokuyu kaybetsin insanların hafızasını, belleğini yok etsin diye. Burada bir halk yaşamamış, yok edelim…

    Müzelerdeki eserler, ürünler yaşanmışlığın simgesi. Devasa anıtlar, taşlar, yapıtlar, anıtlar hepsi… Irak savaşında olduğu gibi yok edildi.

    Yannis Ritsos’un ‘Barış’ şiirinden bir bölümü ve bir kısa anektod ile röportajımızı sonlandırıyoruz:

    “Çocuğun gördüğü düştür barış.

    Ananın gördüğü düştür barış.

    Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

    (…)

    Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun

    gözlerinin önüne tutulan kitaptır.

    Başaklar uzanıp, ışık! Işık! – diye fısıldarlarken birbirlerine!

    Işık taşarken ufkun yalağından.

    Barış budur işte.

    Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler

    Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü

    ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından

    cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;

    barış budur işte.”

    “Serginin açılışında da anlattım bu anetdoku, şöyle:

    ‘Çocuğun biri bir gün Tarlabaşı’ndan yukarı Taksim’e doğru çıkarken ablasına doğum günü hediyesi almak ister. Cebinde de biriktirdiği tüm bozuk paralarla bir sanat galerisinden içeri girer. Vitrinde sergilenmiş tabloyu yapan sanatçıyı bulmuş: ‘Kardeşimin doğum günü için bu resmi bana verir misin? Cebimdeki para da şu kadar!’ der. Ressam bir süre düşündükten sonra çocuğa: ‘Al, bu resim senin olsun.’ der. Çocuk, Taksim’deki galeriden yağmurlu bir günde resmi alarak Tarlabaşı’na doğru yola çıkar. Galeride ressamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: ‘Sen ne yaptın ya! O pis Tarlabaşı, sokak çocuğuna nasıl verirsin bu resmi? O resmin değeri milyarlar ederdi, sen budala mısın?’ diye çıkışırlar. Ressam yanıt verir: ‘Evet, dünyada bu resme milyarlarını verecek birkaç insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim ki…’ “

  • Işık saçanların ülkesinde yürümeye var mısınız?

    Işık saçanların ülkesinde yürümeye var mısınız?

    Işık Ülkesi… Ne muhteşem isim değil mi? İşte Likya bu anlama geliyor. Bu ülkede yaşayanlar da kendilerini ışık saçan ülkenin halkı olarak görüyor. Akdeniz’in hiçbir zaman eksilmeyen ışığı üzerlerinde olan Likyalılar, geçmişte Antalya ile Fethiye körfezleri arasındaki Akdeniz’e uzanan yarımadada yaşamışlar. Bu antik coğrafyaya günümüzde Teke Yarımadası adı veriliyor.

    Işık Yolu (Fotoğraflar: Berk Köroğlu) 

    Tarihte bilinen ilk demokratik birlik olarak tanınan Likya’nın sınırları, tarihî süreç içinde değişiklik gösterse de yirmi üç şehirden oluştuğu ve “Likya Birliği” adına para basıldığı; yazıt ve sikkelerden ortaya çıkıyor. Günümüze kadar da dayanabilmiş, en büyük altı şehir ise Arnna (Ksantos), Patara, Pinara, Tlos, Myra ve Olympos… Başkenti Patara olan Likya Birliği, özerk yönetim anlayışıyla günümüzdeki birçok devlet modeline örnek olmuş durumda. Denizcilik, korsanlık ve paralı askerlik yapan Likyalılar, anaerkil bir toplum yapısına sahipmiş. Kendilerini “Trmmili” olarak adlandırmışlar, özgürlüklerine düşkünlükleri ve savaşçı gelenekleriyle ün salmışlar.

    Fotoğraf: Berk Köroğlu

    EN ESKİ KARAYOLU HARİTASI

    Yerleşimlerin birbirlerine bağlanan güzergâhlarla ve uzaklık ölçüleriyle yazıldığı Likya coğrafyasının haritası olan Likya Yol Kılavuz Anıtı, dünyanın bilinen en eski ve tek karayolları haritası… Likya bölgesi, büyük, orta ve küçük ölçekli kentler, liman kentleri, askeri ve yarı çiftlik ve kule yerleşimlerinden oluşuyormuş. Bölgede görünür kalıntıların çoğu, Roma ve Bizans dönemine ait… Dağlarda yoğunlaşan klasik yerleşimlerindeki zeytinyağı ve şarap işlikleri ile tarım terasları ise mutlaka rastlanan kalıntılar… Nüfusun büyük çoğunluğunu barındıran bu kırsal yerleşimler hem kendilerini hem de bağlı oldukları büyük kentleri besliyormuş. Ancak bölgede meydana gelen doğal felaketler, salgın hastalıklar kentleri ve kentlerdeki yaşamları derinden etkilemiş. Bunlardan en önemlileri 141, 240, 385, 529 yıllarında meydana gelen depremler ve 542 ile 1346-1347 yıllarındaki veba salgınları… Kıyı bölgelerindeki yıkımlar nedeniyle de zamanla iç bölgelerdeki yerleşimler önem kazanmış. Çeşitli dönemlerde birçok savaş yaşayan ve farklı medeniyetlerin hâkimiyetine girmek zorunda kalan Likya, 1204’ten sonra Türklerin eline geçmiş.

    Likya Yolu haritası

    EFSANELERİN YOLU

    “… Sevgili Apollon! Hadi git şimdi!

    Al götür Sarpedon’u kargı yağmurunun altından!

    Sil gövdesinden kara kanı!

    Götür uzaklara! Xanthos’un sularında O’nu yıka!

    Tanrı merhemi sür gövdesine! Tanrısal rubalar giydir!

    Hızlı kılavuzlara ver! Götürsünler Sarpedon’u!

    Ver ikiz tanrılara! Uyku ile Ölüm’ün eline!

    Çabuk götürüp bıraksınlar semiz Lykia toprağına!”

    (İlyada, Azra Erhat, A. Kadir çevirisi)

    Fotoğraf. Berk Köroğlu

    Troya Savaşı’nı anlatan İlyada Destanı’nda bu şekilde yer alan Likya, birçok efsaneyi de içinde barındırıyor. Anadolu’nun bilinen en eski kurtuluş savaşının kahramanlarından Sarpedon ve Apollon’un da memleketi aynı zamanda… İşte Likya’ya dair efsanelerden birini sizlerle paylaşalım:

    Likya Yolu’nun en güzel noktalarından biri olan Kayaköy yakınlarındaki Gemiler Koyu’nda geçiyor hikâyemiz. Eskiden genç kızlar, dokudukları kumaşları bu koyda yıkarmış. Eğlence ve şölen havasında geçen bu kumaş yıkama zamanında genç kızlar, bir ucundan tutulan kumaşları adaya kadar uzatırlar, kimin kumaşı adanın karasına önce değerse onun muradının önce gerçekleşeceğine inanırlarmış. Ama ülkenin bütün delikanlıları, güzelliği dillere destan kralın kızına âşık olur ama aşkları karşılıksız kalınca canlarına kıyarlarmış. Bu duruma çok üzülen kral, kızının halka görünmesini yasaklamış. Denizi çok seven güzel prenses babasının yaptığına kızar, arada kaçıp denize girermiş. Tesadüf bu ya denizde bir genci görmüş ve ona âşık olmuş. Kral babası, evlenmelerine izin vermeyince kaçış planları yapılmış ve bir gece gemilerle Ölüdeniz’i aşıp Belcekız’a geçmişler. Buraya “Gemiler” adını vermişler ve mutlu mesut yaşamışlar. Buna benzer birçok efsane var Likya şehirleri hakkında…

    Gemiler Koyu Fotoğraf: Berk Köroğlu

    ANTİK ŞEHİRLER, ORMANLAR, DAĞLAR VE DENİZLER

    Biz gelelim bugüne… Dünyanın en iyi uzun mesafe yürüyüş rotalarından biri olarak kabul edilen Likya Yolu, Türkiye’nin ise ilk uzun mesafe yürüyüş parkuru… 1992 yılında çalışmalarına başlanılan Likya yolu, 1999 yılında Kate Clow tarafından hizmete açıldı. 2015 yılına kadar uzunluğu 509 kilometre olan rota, eskiden Antalya’nın Hisarçandır köyüne kadardı. Ancak sonradan eklenen rotalarla birlikte uzunluğu 535 kilometreye ulaştı ve artık Geyikbayırı köyünden başlıyor. Tamamı üst üste çizilmiş kırmızı-beyaz düz işaretlerle işaretlenen güzergâhta yönlerinizi de bu işaretlerle buluyorsunuz. Bu işaretlemelerin bakımı sponsor kuruluşlar ve gönüllüler tarafından yapılıyor. Likya Yolu’nu her yıl binlerce kişi ziyaret ediyor.

    Gelidonya Feneri (Fotoğraf: Berk Köroğlu)

    Parkur üzerinde yer alan Gelidonya Feneri’nin manzarası, 2007 yılında Türkiye’nin en güzel manzarası seçildi. Ayrıca dünya üzerinde bir geminin tamamının çıkarılabildiği ilk su altı kazısı da bu bölgeden görülebilen Amerikan Koyu’nda yapıldı. Bu muhteşem güzergâhta; antik şehirlerin, yemyeşil ormanların, görkemli dağların ve masmavi denizin eşsiz manzarası sizlere eşlik ediyor.

    Fethiye, Kaş, Finike, Kalkan, Adrasan ve Kekova gibi pek çok önemli turizm merkezinden geçen rotanın Patara, Olimpos ve Adrasan Koyu gibi noktalarında masmavi sularla buluşuyorsunuz. Eğer antik kalıntılar ilginizi çekiyorsa Phaselis, Simena, Myra ve Xanthos gibi yirmiden fazla antik şehri detaylı gezebilirsiniz. Geçmişle günümüz arasında bir köprü gibi olan Likya Yolu, Muğla’nın Fethiye ilçesinde, Ovacık-Uzunyurt köyünde son buluyor.

    Fotoğraflar: Berk Köroğlu

    YÜRÜYÜŞ PARKURLARI

    Bir kerede bu kadar uzun bir rotayı yürümek pek mümkün değil ama imkânsız da değil. Aslında kaç günde yürüneceği de kişilerin performansına göre farklılık gösteriyor. Ama genel bir rakam vermek gerekirse yirmi beş-kırk gün arası diyebiliriz. Çoğu insan etapları, zamanlarına ya da en çok merak ettikleri yerlere göre parça parça yürüyor. Likya yolu yürüyüş rotası, iki ana etaptan oluşuyor:

    Birinci bölüm; Fethiye Ölüdeniz, Kelebekler Vadisi, Ovacık köyü, Kabak Koyu, Dodurga, Sdyma Antik Kenti, Pınara Antik Kenti, Letoon Antik Kenti, Xanthos Antik kenti, Patara Plajı ve Patara Antik Kenti, Kalkan, Sarıbelen köyünü kapsıyor. İkinci bölüm ise Antiphellos Antik kentinden başlayarak, Kaş, Apollo Antik Kenti, Simena (Kaleköy), Demre, Myra Antik Kenti, Limyra Antik Kenti, Rhodiapolis Antik Kenti, Gagai Antik Kenti, Melanippe Antik Kenti, Finike, Gelidonya Burnu (Taşlık Burnu), Adrasan, Olympos, Çıralı, Faselis Antik Kenti ve Geyikbayırı köyüne uzanıyor. Bu iki etabın hangi bölümlerini, ne kadar sürede yürüyeceğiniz tamamen size kalmış. Parkur üzerindeki yerleşim birimlerinde konaklama olanağı mevcut. Ama yine bu yolu çadırıyla yürüyen insanların sayısı da az değil. Kamp yaparak yürüyecekseniz kamp malzemelerinin eksiksiz olarak yanınızda olduğundan emin olmalısınız. Dört mevsimde de yürünebilen Likya Yolu’nun ziyaretçileri genelde ilkbahar ya da sonbahar aylarını tercih ediyorlar. Rotaları bir rehber eşliğinde yürümeyecekseniz Likya Yolu’nun detaylı olarak anlatıldığı bir rehber kitabı edinmekte fayda var.

  • Engelli anneleri emeklilik hakkı istiyor: ‘Sosyal devletin gereği yapılsın’

    Engelli anneleri emeklilik hakkı istiyor: ‘Sosyal devletin gereği yapılsın’

    Sultan ÖZER

    Sayıları yaklaşık 600 bini bulan ağır engellinin evde bakımları, anneleri ya da bir yakınları tarafından yapılırken, engelli bakımı üstlenen anneler emeklilik hakkı talep ediyor. Engelli Anneleri ve Gönüllüleri Derneği, bunun için 28 Eylül’de yasa yapıcılar, hukukçular, engelli anneleri ile bir çalıştay da düzenleyecek. Çalıştay’da emeklilik hakkını içeren bir yasa taslağı hazırlanması için komisyon da oluşturulacak. Dernek ayrıca change.org da bir imza kampanyası da sürdürüyor.

    Engelli evlatlarının, yakınlarının bakımlarını üstlendikleri için iş hayatına atılamayan, evde bakım üstelenen engelli anneleri, yakınları devletten “emeklilik hakkı” talep ediyor. “Evde Ağır Engelli Bakımını Yapan Kadınların Sosyal Güvelik Haklarının Devlet Tarafından Karşılanmasını Talep ediyoruz” başlığı ile imza kampanyası da sürdüren kadınlar, yöneticisi, üyesi oldukları Engelli Anneleri ve Gönüllüleri Derneği aracılığıyla kampanyalarına destek bulmaya çalışıyorlar.

    Her biri, engelli bakımı nedeniyle çalışma hayatından ayrılmak zorunda kalan, günlerini evlerinde engelli yakınlarının, evlatlarının bakımı ile geçiren kadınlar, kampanya ile seslerini duyurmaya, sosyal devletin gereğini yerine getirerek kendilerine emeklilik hakkı vermesini sağlamaya çalışıyorlar.

    ENGELLİ ANNELERİ VE GÖNÜLLÜLERİ DERNEĞİ NE İSTİYOR?

    Engelli annelerinden biri de Fatma Aslanbaş: Oğlu Umut’un bakımı onun üstünde ve çalışamıyor

    Engelli Anneleri ve Gönüllüleri Derneği’nin verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 600 bin ağır engellinin bakımı evde yapılıyor. Bu bakımın sorumluluğu da büyük oranda kadınlara düşüyor. Yine derneğin verilerine göre, evde engelli bakımının yüzde 91’ini kadınlar üstleniyor.

    Evde ağır engelli bakımını yapan kadınların 24 saatleri engellinin bakımıyla geçtiği için de kadınlar gelir getirecek, ileride emekli olmalarını sağlayacak bir işte çalışma imkanından yoksunlar.

    Gerek ulusal, gerekse uluslararası sözleşmeler engellilerin de hakları olduğunu belirtip, bu doğrultuda devletlere yükümlülükler vermekle beraber, iktidarlar devletin bu görevini yeterince yerine getirmiyor. Engelliler ve bakımını üstlenen aileler yoksullukla boğuşmak zorunda bırakılıyor.

    Engelli Anneleri ve Gönüllüleri Derneği Başkanı Şenay Keçeci, zaten yoksulluğun engelliliği artıran en önemli sebeplerinden biri olduğunu da söylüyor.

    Çeşitli veriler, Dünya nüfusunun ortalama yüzde 10’unun engelli kişilerden oluştuğunu ve dünya genelinde en yoksulların yüzde 20’sinin engelli olduğunu ortaya koyuyor.

    Şenay Keçeci, “Bu veriler dahi yoksullukla engellilik arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir” diyor ve ekliyor:

    “Engellilere dair ülkemizde birçok konuda olduğu gibi engellilerin yoksulluk durumuyla da ilgili resmi veriler bulunmadığını söylüyor.

    AB ülkelerinin genelinde engelli nüfusun yüzde 30’unun aşırı yoksullukla baş etmek zorunda kaldığı; Türkiye’de ise aşırı yoksullukla karşı karşıya kalan, temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan milyonlarca engellinin ve engelli ailesinin olduğuna vurgu yapan Şenay Keçeci, “TÜİK’in 2020 istihdam verilerine göre, genel nüfusun Türkiye’de işgücüne katılma oranı yüzde 49,5 iken, çalışabilen engellilerin işgücüne katılım oranı sadece yüzde22’dir” diyor.

    ENGELLİLER HEM İŞSİZ, HEM YOKSUL

    Keçeci, engelli işsizliğinde ise tablonun çok daha ağır olduğuna dikkat çekiyor. “Ülkemizde genel işsizlik oranı, resmi rakamlara göre yüzde 13 civarında; ama bu oran engelliler arasında yüzde 78’ler seviyesinde. Yani her 10 engelliden yaklaşık 8’i işsiz” diyen Keçeci, “bu kampanyaları ile işsiz ve yoksul bırakılan engelli ailelerinin, en azından emeklilik hakkına kavuşmasını amaçladıklarını” söylüyor.

    Şenay Keçeci, “Engellilerin mali desteğe ihtiyaç duyması, istihdam sürecine dahil edilmeleri, engelli aylıkların bağlanma kriterlerinin hayatın gerçeklikleriyle uyumlu olması ve daha da çoğaltılacak konular engellilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmeleri için zorunlu talepleri ve hakları” olduğunu da söylüyor.

    Türkiye’de engelli nüfusu kesin bilinmese de Türkiye nüfusunun yaklaşık 10 milyonunun engelli olduğunu belirten Keçeci, bu sayıya aileler da dahil edildiğinde, sayının 30- 40 milyonu bulduğunu söylüyor.

    Engellilerin maruz kaldığı hak ihlallerini, zorlukları onlarla beraber ve aynı şekilde yaşayan fakat görünmeyen, yok sayılan, farkında olunmayan başka bir kesimin daha olduğunun altını çizen Keçeci, “Bunlar, evde engelli bakımını üstlenen kadınlar!” diyor. Sadece kadınların değil, erkeklerin de engelli bakımını üstlendiklerinin altını çizen Şenay Keçeci, şunları ifade ediyor:

    “Fakat ülkemizde evde engellilerin bakımını üstlenenlerin yüzde 91’i kadınlardan oluşuyor. Bu durumda olan kadınların sayısının ise 536 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.”

    Hastalık, yaşlılık, engellilik gibi durumlardan dolayı başkalarının bakımına ihtiyaç duyulması durumunda bakım sorumluluğunun devlete ait olduğunu da hatırlatan Şenay Keçeci, “Devlet bu sorumluluğunu ailelere ve büyük oranda da kadınlara, annelere bırakmış durumda” diye de ekliyor.

    Şenay Keçeci, “Evde engelli bakımını üstlenen kadınların yaşadıkları sorunları, zorlukları, hak ihlallerini” şöyle sıralıyor:

    ENGELLİ BAKIMI ÜSTLENEN KADINLAR NELER YAŞIYOR?

    • Engelli bakımından dolayı çalışma hayatına katılamıyorlar,

    • Ekonomik gelirden ve yoksulluktan dolayı temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar,

    • Bakımı yapılan engellinin her türlü ihtiyaçlarını; ekonomik, sağlık, kişisel bakım gereksinimini karşılamak zorundalar,

    • Engellinin bakımını üstlenecek başka kimseler yoksa hastaneye gidemiyor, sosyal yaşama katılamıyorlar,

    • Kendisinden sonra bakımını yaptığı engellinin nasıl hayatını devam ettireceğini düşünmek zorunda kalıyor, hatta bir anne olarak çocuğunun kendisinden önce ölmesini istemek zorunda bırakılıyorlar,

    • Günün 24 saatini ve hayatlarının tamamını bakımını yaptıkları engellilere bağlı ve bağımlı yaşıyorlar. Yani engelli ve bakımını üstlenen kişi ikisi beraber tek kişi hayatı yaşamak zorunda kalıyorlar.

    Haftanın 7 günü, günün 24 saati engelli bakımının karşılığında devlet tarafından hane içinde kişi başına düşen her türlü gelirleri toplamı asgari ücretin aylık net tutarının 2/3’ünden daha az olanlara Temmuz/2022 yılı itibariyle 3 bin 339 TL ‘bakım aylığı’ ödeniyor.’

    • Engelli bakımını üstlenen kadınların yüzde 84’inin sosyal güvencesi yok.”

    ENGELLİDEN SONRA, BAKIMI ÜSTLENENLERİ NELER BEKLİYOR?

    Evde ağır engelli bakımını üstlenen kadınların sosyal güvenlik primlerinin devlet tarafından karşılanmasını ve bu durumdaki kadınlara emeklilik hakkı tanınmasını istediklerinin altını çizen Şenay Keçeci, “Çünkü bakım aylığı adı altında ödenen miktarlar engellinin ve engelli bakımını üstlenen kadınların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.

    Kadınlar 20-30-40 yıl boyunca engelli bakımını üstlenmekte, fakat örneğin engelli kişinin hayatını kaybetmesi gibi durumlarda bakım aylığı da dahil her türlü gelirden yoksun kalmakta, yani hiçbir ihtiyacını karşılayamayacak hale gelmektedir.

    Yılarca harcanan emeğin karşılığı olarak engelli bakımını üstlenen kadınların emeklilik talebi bir mağduriyet durumu vs değil, doğrudan doğruya temel insan hakkıdır” diyor.

    EMEKLİLİK HAKKI İÇERECEK YASA TEKLİFİ İÇİN ÖNERİLER

    Şenay Keçeci, dernek olarak, engelli bakımını üstlenen kadınların emeklilik hakkı için hazırlanacak yasa teklifi için şu önerilerde bulunduklarını ifade ediyor:

    • “ 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun ‘Sigortalı sayılanlar’ başlıklı 4 maddesine ‘evde engelli bakımını üstlenen kadınlar’ ibaresinin eklenmesini;
    • 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanuna eklenecek Geçici Maddeyle ‘engelli bakımını üstlenen kadınların emeklilik sosyal güvenlik primlerinin devlet tarafından karşılanacağı’nı,
    • 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun’un 2.maddesine ‘engelli bakımını üstlenen kadınlardan herhangi bir sosyal güvencesi olmayanların sosyal güvenlik primlerinin devlet tarafından karşılanacağı’ şeklinde ibare eklenmesini istiyoruz.”

    Engelli annelerin emeklilik hakkı için bir imza da siz verin:

    https://www.change.org/p/tbmm-engelli-bak%C4%B1m%C4%B1n%C4%B1-%C3%BCstlenen-kad%C4%B1nlara-emeklilik-hakk%C4%B1-tan%C4%B1ns%C4%B1n-tcailesosyal-deryayanikashb?recruiter=525116231&utm_source=share_petition&utm_medium=whatsapp&utm_campaign=petition_dashboard&recruited_by_id=2290e190-ffb2-11e5-a765-c3baab992cd6

  • Yazar Safiye Özşener memleketi Van’da okurlarıyla buluştu

    Yazar Safiye Özşener memleketi Van’da okurlarıyla buluştu

    Salih SERTKAL

    Daha önce “Şarap Rengi Bir Zaman” adıyla bir şiir kitabı yayınlanan Safiye Özşener, şimdi de “Diyalektiğin Kanatsız Kuşu” adını verdiğini bir öykü kitabıyla okurlarla buluştu. Özşener, öykü kitabının lansmanını memleketi olan Van‘da yaptı.

    Aslen Vanlı olan fakat uzun yıllardır Van’dan uzak yaşayan Yazar Safiye Özşener, öykü kitabının lansmanını özellikle Van’da yapmak istediğini söyledi. Van merkezde bulunan Anka Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapılan lansmana çok sayıda okur katıldı. Okurlarının kitabını imzalayan Özşener, sonrasında öykü kitabına dair bir söyleşi düzenledi.

    Üç öyküden oluşan ‘Diyalektiğin Kanatsız Kuşu’ adlı kitabında yazar, doğup büyüdüğü topraklara Fransa’dan Van’a gelen Sofia’nın gözüyle bakıyor. Bir coğrafyanın kültürünün, tarihinin ve efsanelerinin Paris’teki evinde jazz müziği eşliğinde şarabını yudumlayan kadını sarıp sarmalaması, bir balonda cisimleşen çocuk gülüşünü, babasının güvercin olduğuna inanan kırk örüklü kızın yüzlerinden okunan öyküleri kaleminden damıtan yazar, Latin Amerika’nın büyülü gerçekçilik akımına yaklaşıyor.

    Diğer öykülerinde içimize yolculuk yaparak bizi kendimizle yüzleşmeye çağıran yazar, ne kadar zor olsa da geçmişin yaralarını sarıp, hayata yeniden başlanabileceğini anlatarak umudu diri tutuyor.

    Yer yer otobiyografik öğelerin gözlendiği kitabın tanıtımı için Van’a gelen yazar bir anlamda kendi çocukluğuna da yolculuk yapmış oldu. Diyalektiğin Kanatsız Kuşu kitabında yer alan öykülerin kuş kanadına binerek Fırat’ın ötesinde de yankılanacak gibi göründüğünü söyleyen yazar Safiye Özşener, Van’da olmaktan ve okurlarıyla buluşmaktan büyük bir mutluluk duyduğunu söyledi.

  • ‘Dr. Sami Ulus, Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi kapatılmasın’

    ‘Dr. Sami Ulus, Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi kapatılmasın’

    Sultan ÖZER

    Etlik Şehir Hastanesi gerekçesiyle, Ankara’nın birçok hastanesinin kapatılması için girişimler sürerken, Hastanemi Açın Platformu (HAP) hastanelerin kapatılmaması, kapatılan hastanelerin de açılması için mücadelesini sürdürüyor.

    Platform, siyasi parti gruplarını ziyaret ederek, kapatılması istenilen hastanelerin, özellikle yoksul vatandaşlar için önemini dosyalar halinde sunarken; bir yandan da afiş ve bildirilerle de hastanelerin kapatılmamasına çaba harcıyor.

    Kapatılacak hastanelerden birisi de 1950’li yıllarda Ankara Çocuk Hastanesi olarak açılan, 1963’te bugünkü yerinde hizmete giren Dr. Sami Ulus, Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi. Platform daha önce hastane önünde basın açıklaması yaparak, bu hastanenin bölgedeki vatandaşlar açısından hayati önemine dikkat çekmişti.

    O açıklamaya katılan özellikle semt sakini kadınlar kapatmaya karşı çıkmış, “Yoksulların hastanelerini alıp, zenginin ayağına götürüyorlar” demişlerdi. Kadınlar, kış günü ayaklarındaki terlikleri göstererek, “ayağımıza ayakkabı bulamazken, biz hastalandığımızda, çocuklarımız hastalandığında uzaktaki hastanelere nasıl gidelim” diyerek, yol parası hesabı yapmışlardı. Bu açıklamanın ardından artan enflasyon, sürekli gelen zamlar, eriyen ücretler o vatandaşları daha fazla etkiledi.

    İşte vatandaşın sesini sürekli gündemde tutan, onların sesine kulak veren Hastanemi Açın Platformu, her alanda hastanelerin kapatılmasına karşı mücadelesini sürdürüyor.

    Bu afiş de o çalışmalardan biri. Platform, kapatılacak Dr. Sami Ulus, Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nin kapatılmasıyla birlikte Ankara’da 87’si çocuk ve yenidoğan yoğun bakım yatağı olmak üzere 418 kamu hastane yatağının kapatılacağına dikkat çekti.

    Platform, “Hastanemiz sadece Ankara değil, tüm Türkiye için çocuk ve kadın sağlığında en önemli merkezlerden biri” dedi ve ekledi: “Yaklaşık ayda 65 -75 bin aralığında ayaktan başvuru 15-20 bin aralığında acil başvuru yükünün yanında yıllık yaklaşık 1500 ile 2000 arasında doğum Hastanemizde gerçekleşmektedir. Hastanemiz çocuk sağlığı alanında ana dal ve yan dallarda uzmanlık eğitimi veren tüm Türkiye’ye nitelikli hekim yetiştiren bir eğitim ve araştırma hastanesidir.”

  • Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul: ‘En demokratik hakkımız engelleniyor, bu kabul edilemez’

    Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul: ‘En demokratik hakkımız engelleniyor, bu kabul edilemez’

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen), öğretmenleri ‘uzman’, ‘başöğretmen’ olarak sınıflandıran, öğretmenler arasında ayrım yapan Öğretmenlik Meslek Kanunu’na ilişkin yönetmeliğin geri çekilmesi için bugün Millî Eğitim Bakanlığı önünde bir araya gelmek ve tepkisini göstermek istedi. Ancak eğitim emekçilerinin biraraya gelmelerine, açıklama yapmalarına izin vermeyen polis, Eğitim Sen merkez ve Ankara 1 No’lu şubeyi abluka altına aldı.


    Eğitim-Sen, eylemi saat 15.00’de yapacağını duyururken, eylem saati gelmeden, polis genel merkez binasını abluka altına aldı. Genel merkez binasından çıkışlarına izin verilmeyen Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, Twitter hesabından, “Türkiye yarı açık cezaevine dönüştürülüyor! Bugün saat 15.00’te yapacağımız basın açıklamasına gidişimizi engellemek için genel merkezimiz kuşatma altına alınmış durumda. Direne direne kazanacağız! Polis devletine hayır” açıklaması yaptı.


    Öte yandan, Kızılay’da Eğitim Sen 1 Nolu şube önünde toplanıp, Milli Eğitim Bakanlığı önüne gitmek isteyenlere de polis izin vermedi. Kalkanlarla eğitim emekçilerini abluka altına alan polis, gazetecilerin görüntü almasına da engel olmaya çalıştı.
    Bakanlık önüne gitmelerine izin verilmeyen öğretmenler bir süre burada tepkilerini gösterdiler. Şube binası önünde oturma eylemi yapan eğitim emekçilerine, KESK’e bağlı diğer sendikalardan ve öğrencilerden de destek geldi.

    Eğitim emekçileri ve destek verenlerin Kızılay’da Eğitim Sen Ankara 1 No’lu şube önündeki bekleyişleri sürüyor.

  • Yazarımız Özşener, Van’da yeni kitabını imzalayacak

    Yazarımız Özşener, Van’da yeni kitabını imzalayacak

    Yazarlarımızdan Safiye Özşener, ikinci kitabı ile okur karşısına çıkacak. İlk kez, “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir kitabıyla oldukça beğeni toplayan yazarımız Safiye Özşener, şimdi de öykü kitabı ile okurlarının karşısına çıkacak.

    “Diyalektiğin Kanatsız Kuşu” adını verdiği öykü kitabıyla okurlarına seslenen Şener, 10 Eylül Cumartesi günü Van Anka Kültür Merkezi’nde kitabın lansman ve söyleşisine katılacak. Kitaplarını da imzalayacak olan Özşener, “Doğup, büyüdüğüm topraklardan esinlendiğim öykülerimden oluşan kitabı yine aynı topraklarda tanıtacak olmak beni heyecanlandırıyor” dedi.

    Özşener, “Diyalektiğin Kanatsız Kuşu” adlı kitabında yer alan öykülerinin, “kuş kanadına binerek Fırat’ın ötesinde de yankılanacağını” söyledi. Yer yer otobiyografik öğelerin gözlendiği kitabın tanıtımı için Van’a giden yazar bir anlamda kendi çocukluğuna da yolculuk yapmış olduğunu dile getirdi.

    Özşener’in üç öyküsünün de konusunu kadın hikayeleri oluştururken, kitabın tanıtımında öykülere ilişkin şu tanımlama yer alıyor: “Yazar doğup büyüdüğü topraklara, Fransa’dan Van’a gelen Sofia’nın gözüyle bakıyor. Bir coğrafyanın kültürünün, tarihinin ve efsanelerinin Paris’teki evinde jazz müziği eşliğinde şarabını yudumlayan kadını sarıp sarmalaması, bir balonda cisimleşen çocuk gülüşünü, babasının güvercin olduğuna inanan kırk örüklü kızın yüzlerinden okunan öyküleri kaleminden damıtan yazar, Latin Amerika’nın büyülü gerçekçilik akımına yaklaşıyor. Diğer öykülerinde içimize yolculuk yaparak bizi kendimizle yüzleşmeye çağıran yazar, ne kadar zor olsa da geçmişin yaralarını sararak hayata yeniden başlanabileceğini anlatarak umudu diri tutuyor.”

    Safiye Özşener, kitabının tanıtım ve lansmanı için tüm edebiyat ve sanat severleri 10 Eylül’de Van Anka Kültür Merkezi Mareşal Fevzi Çakmak Cad. Lütfü Şavur İş Merkezi Kat:4’e beklediğini de sözlerine ekledi.

  • Hayaldi, gerçek oldu! Devletten satılık samanlık!

    Hayaldi, gerçek oldu! Devletten satılık samanlık!

    CHP istanbul Milletvekili Gürsel Tekin, açık veren Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) bu açığı kapatabilmek adına mevcudundaki samanlıklar için satış ilanı verdiğini ifade etti. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) gelirlerinin giderlerini karşılayamamaya, sistemin açık vermeye devam ettiğini belirten CHP’li Gürsel Tekin, “Kurumun mali istatistiklerine göre AKP hükümetleri döneminde (2003-2021) bütçe açığı toplam 500 milyar lirayı buldu. Açığı kapatmak için samanlık bile satmaya başladılar” dedi

    Sosyal güvenlik sisteminin mali açıdan sürdürebilirliğinin sıkıntıda olduğunun artık gizlenemediğine dikkat çeken Tekin, ‘açık’ ve ‘kara delikleri’ kapatıyoruz, devrim yaptık diye sundukları sosyal güvenlik sisteminin samanlık satar hale geldiğinin görüldüğünü ifade etti. Tekin, Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın, SSK Genel Müdürlüğü dönemi için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlamasına atıf yaparak,  “Sosyal güvenlik sistemini şirket gibi gören iktidar sahipleri bilmelidirler ki, bu ’açıktan’ genel müdürler değil, uygulanan politikalar, hükümetler/iktidarlar sorumludur” dedi

    Gürsel Tekin, SGK sitesinde, Mersin Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü’nün eylül ayı içinde yapacağı ihaleyle samanlık satacağına ilişkin ilanı paylaştı. Tekin, “İhale ilanına göre, samanlık olarak kullanılan taşınmazın üçte bir hissesi 73 bin TL muhammen bedelle satışa sunulacak. AK Parti iktidarda. Görüyoruz ki 20 yıldır bu ‘açıkları’ kapatacak bürokrat, genel müdür henüz bulanamadı. Kim SGK’yı bu hale getirdi? diye sordu.

    Tekin, “Cumhurbaşkanı Erdoğan,  CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun SSK yıllarını hatırlatıyor ama, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, görev yaptığı 1992 – 1999 yıllarında SSK’nin toplam açığı 2,6 milyar, oysa AKP iktidarı döneminde 2003 -2021 yılları arasında SGK’nın toplam açığı 500 milyar, yani AKP’nin açığı, Kılıçdaroğlu döneminin yaklaşık 200 katı. Biz SGK daha iyi yönetilirse elbette bundan memnun oluruz. Ancak SGK aynen Türkiye gibi, iyi yönetilemediği için bugün samanlık satar hale getirilmiştir. SGK’nin mali yapısı, telafisi mümkün olmayan bir noktaya taşınmıştır. Sonuç ve rakamlar bunu göstermektedir” değerlendirmesi yaptı.

    Gürsel Tekin, “SGK ile Sayın Genel Başkanımızın görev yaptığı döneme dair, kamuoyunda bilgi kirliliği yaratanlar ve gerçekleri tersyüz edenler ile çarpıtanlara şimdi sormak istiyorum, samanlık satarak mı SGK’nın borçlarını kapatacaksınız?  ‘Ey Kılıçdaroğlu’ diye başlayıp, ‘SSK’yı kim batırdı?’ diye devam eden yönetenlere hatırlatmak isterim” dedi.