Yazar: medyaport net

  • Önlenebilir Kadın Cinayetleri Eylül 2022: U’Sandık

    Önlenebilir Kadın Cinayetleri Eylül 2022: U’Sandık

    “Eylül 2022’de önlenebilir kadın cinayetlerinden 21 kadını kaybettik. 12’si ayrıldığı/boşandığı/ayrılmak istediği için; 3’ü polise/savcıya defalarca şikayet etmesine, uzaklaştırma kararları aldırmasına rağmen; 4’ü barışmaya/konuşmaya/çocukları görmeye silahla gelen erkekler tarafından; tümü kadın oldukları için en yakınındaki erkekler tarafından, egemenliğini sürdürebilmek için öldürüldü” bilgisi verilen açıklama, #KadınCinayetleriÖnlenebilir etiketi ile duyuruldu. İşte o öldürülen kadınlar:

    33 yaşındaydı. Adana’da iki çocuğuyla yaşıyordu. Ayrıldığı halde tehditlerine devam ettiği için dört gün önce şikayet edip uzaklaştırma kararı aldırdığı erkek, 1 Eylül 2022’de Şermin’i evinin bahçesinde taşla öldürdü. Şermin’i, ayrıldığı erkek, şikayetlerinin, uzaklaştırma kararlarının gereğini yapmayan sorumluların suç ortaklığıyla öldürdü.

    40 yaşındaydı. Bursa İnegöl Devlet Hastanesi’nde temizlik işçisiydi. Üç çocuğu vardı. İki yıl önce boşanmasına rağmen peşini bırakmayan eski koca 2 Eylül 2022’de bir dolmuş durağında başından vurdu. Fadime’yi, evliliği kadınlara bir ömür musallat olmak sanan erkek-lik öldürdü.

    33 yaşındaydı. Üç çocuğu vardı. Urfa’da fiziksel şiddetin yanı sıra engelli maaşına el koyarak ekonomik şiddet de uygulayan kocadan ayrılmak istiyor, çocuklarıyla tehdit edildiği için ayrılamıyordu. Koca Arzu’yu, 4 Eylül 2022’de Fırat kenarına götürerek öldürdü. Arzu’yu, yıllarca gördüğü şiddeti sadece izleyenlerin, kan kusup “kızılcık şerbeti içtim” demesini bekleyenlerin beslediği erkek egemenliği öldürdü.

    33 yaşındaydı.Bartın’da iki çocuğuyla yaşıyordu. Kendisine yönelik cinsel saldırı, yaralama, tehdit gibi suçlardan cezaevinde bulunan kocadan boşanmaya çalışıyordu. Erkek 9 Eylül 2022’de Arzu’yu sokak ortasında, çocuklarının gözü önünde öldürdü. Arzu, tekrar saldırma riskine rağmen erkeği salıverip, Arzu’yu korumak için kılını kıpırdatmayanların taşlarını döşediği bir sokağın ortasında öldürüldü.

    34 yaşındaydı. Boşanma davası açtığı koca ile ayrı yaşıyor, Mersin’de bir hastanede laborant olarak çalışıyordu. Erkek, 9 Eylül 2022’de, oğullarının doğum gününde eve çağırdığı Dilek’i henüz arabadan inerken öldürdü. Dilek’i, boşanmadan hayatına son vermek için pusu kuran erkek-lik öldürdü.

    25 yaşındaydı. Adana’da erkek arkadaşıyla yaşıyordu. Bir çocuğu vardı. Erkek, 12 Eylül 2022’de “komşularından kıskanıp” Ezgi’ye demir çubukla saldırdı. Gece çığlıklarını duyan komşular eve ertesi gün girdi ve Ezgi’yi kanlar içinde buldu. Hastanede kurtarılamayan Ezgi’yi kendi paranoyaları ile beslenen erkek şiddeti öldürdü.

    30 yaşındaydı. Erzincan’da şiddet gördüğü, boşanmak istediği, daha önce uzaklaştırma kararı aldırmasına rağmen hayatında olmaya devam eden koca ve iki küçük çocuğuyla yaşıyordu. Koca 12 Eylül 2022’de Handan’ı 20 kez bıçaklayarak öldürdü. Cinayet mahallini, daha önce kendisini yaralayan kocayı salıveren, bir aylık uzaklaştırma kararını uzat(a)madığı için neredeyse Handan’ı suçlayan açıklamalar yapan sorumlular hazırladı.

    46 yaşındaydı. Rize’de yaşıyordu. Evliydi. Koca 13 Eylül 2022’de Yeliz’i ve ilişkisi olduğunu iddia ettiği kuzenini vurarak öldürdü. Yeliz’i medyanın başlığa çıkardığı “yasak aşk” değil, evlilik cüzdanını tapu senedi sanan erkek-lik öldürdü.

    41 yaşındaydı. Estonya’dan Antalya’ya tatile gelmişti. Koca 13 Eylül 2022’de otel odasında saldırdı. Hastaneye kaldırılan Jelena kurtarılamadı. Jelena’yı dünyanın her yerinde kadınlara hayatı zehir eden toksik erkek-lik öldürdü.

    34 yaşındaydı. Evliydi, iki çocuğu vardı. Mardin’de yaşıyordu. Evliliği boyunca şiddete maruz kaldığı için defalarca ayrılmış, uzaklaştırma kararı aldırmış, her seferinde erkeğin ailesinin “bir daha olmayacak” vaatleriyle eve dönmüştü. Fakat bir yandan da kadın sığınağı aramak, boşanma davası açmak için her fırsatta şehir merkezine gidiyordu. Koca 16 Eylül 2022’de Pakistan’ı çocuklarının gözü önünde öldürdü. Cinayet mahallini sığınak açmayan, kadınları korumayan, erkekleri engellemeyen devlet hazırladı.

    Vildan 23, kız kardeşi Zehra 18 yaşındaydı. Vildan’ın evli olduğu erkek 17 Eylül 2022’de ikisini de bıçaklayarak öldürdü. Ardından Vildan ve Fatma Zehra’nın cansız bedenlerinin fotoğrafını sosyal medyada paylaşarak “namus” klişeleri sıraladı. Vildan ve Fatma Zehra’yı erkek egemen klişeler yanında, ceza indirimleriyle teşvik edilen erkek şiddeti öldürdü.

    20 yaşındaydı. Kırşehir’de dört ay önce evlenmiş, kısa süre sonra boşanmak üzere ayrı eve çıkmıştı. Erkek 18 Eylül 2022’de barışma bahanesiyle Hatice’nin yaşadığı eve belinde tabancası ile geldi. Barışma teklifini kabul etmeyince Hatice’yi vurdu. Hatice’yi üzerinde egemenlik kuramadığı kadınlara yaşam hakkı tanımayan erkek-lik öldürdü.

    Dilek Giresun’da bir yıl önce evlendiği erkeği terk etmiş, boşanma davası açmıştı. Eve dönmesi için tehdit eden erkek, 23 Eylül 2022’de Dilek ile “konuşmaya” belinde silahıyla geldi. Dilek’le birlikte kız kardeşi Ayşe ve erkek kardeşiyle evli Damla’ya da ateş etti. Dilek, Ayşe ve Damla’yı, medyanın yazdığı gibi boşanma davasına “kızan” koca değil, sistematik erkek şiddeti öldürdü.

    41 yaşındaydı. Gaziantep’te yaşıyordu. 1 yıl önce evlenmişti. 23 Eylül 2022 sabahı “başka biriyle telefonda konuştuğu için” tartışma çıkaran erkek, mutfaktaki doğrama tahtasıyla Zeliha’nın başına vurdu. Zeliha’yı, kadınları “bir anlık öfkeyle öldürebilen” ama “yorduğu için” polislerden özür dileyen kırılgan erkek-lik öldürdü.

    30’lu yaşlarındaydı. Şırnak’ta bir Anadolu Lisesi’nde İngilizce öğretmeniydi. Üç ay önce evlendiği polis memuru kocadan ilk günden itibaren fiziksel ve ekonomik şiddet görüyordu. Koca, 24 Eylül 2022 akşamı aynı şiddeti yaşayan Berna’yı evden çıkmaya çalışırken öldürdü. Berna’yı erkek şiddetinden korumaya “gücü yetmeyen yetkililer, ailesinin Cizre’ye girişini, meslektaşlarının onunla vedalaşmasını engelleyerek güç gösterdi.

    45 yaşındaydı. Samsun’da yaşıyordu. Evliydi, dört çocuğu vardı. Koca 25 Eylül 2022’de Havva’yı başından vurarak öldürdü. Üç ay önce başka bir akrabasını vuran erkek anında tahliye edilmeseydi Havva bugün hayatta olacaktı. Havva’yı engellenmeyen erkek şiddeti göz göre göre öldürdü.

    25 yaşındaydı. Mersin’de yaşıyordu. Evliydi, bir çocuğu vardı. 28 Eylül 2022’de evinde bıçaklanmış halde ağır yaralı olarak bulundu, hastanede öldü. Gözaltına alınan koca, Nur Efşan’ın “kendi kendini bıçakladığını” söyledi! Cüretini eşitsizlikten, cezasızlıktan, erkeklik indirimlerinden, kayırılmaktan alan erkek-lik Nur Efşan’ı öldürdü.

    25 yaşındaydı. Niğde’de yaşıyordu. Bir çocuğu vardı. Evliydi, 10 gün önce boşanmakta anlaşmışlardı. Koca 30 Eylül 2022’de defalarca bıçaklayarak Kiraz’ı öldürdü. Eşitsizlik ile, ailenin kutsanması ile beslenen “Ya benimsin ya kara toprağın” zihniyeti Kiraz’ı öldürdü.

    Bilebildiğimiz 21 kadın, önlenebilir erkek şiddeti ile son bulan 21 farklı yaşam… Erkeklere ‘hayır’ demiş, herkes gibi kendi kararlarını vermiş, şiddetsiz yaşamak istemişlerdi. Hayatları hakkındaki kararları erkekler vermesin diye mücadele etmişlerdi. Mücadeleleri, mücadelemiz sürecek…

    Kaybettiğimiz kadınların yarım kalan mücadelesini sürdürmek, erkek şiddetinin ve suç ortaklarının aramızdan aldığı kadınların hatırasını yaşatmak için, kadın cinayetlerine isyanımızla…

  • 7 Haziran – 1 Kasım travması ve seçim öncesi tereddütler

    7 Haziran – 1 Kasım travması ve seçim öncesi tereddütler

    Gazeteci Gökçer Tahincioğlu, T24’te Yüzleşme adlı köşesinde yazdı:

    “AKP’nin kurulduğu günden bu yana ilk kez tek başına iktidar olma şansını yitirdiği 7 Haziran 2015 seçiminden sonra yaşanılanlar akıllarda

    Seçim için artık geriye sayım başladı.

    Seçimin eylül, ekim, kasım ayında yapılacağını iddia eden bütün analistler suskun.

    Seçime yeni seçim yasası ile gireceğini çok önceden belli eden Cumhur İttifakı cephesinde bir şaşkınlık yok. Yeni seçim düzenlemelerinin yürürlüğe gireceği, ilk seçimde uygulanabileceği 7 Nisan 2023 sonrasında Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimin yapılacağı artık ortada.

    Cumhur İttifakı’nın bütün stratejisi altılı masayı dağıtmak üzerine.

    AKP ve MHP, Meclis aritmetiğinden çok cumhurbaşkanlığını kaybetmemeyi önemsiyor ve bunun yolunun da altılı masadan geçtiğini biliyor.

    Yeni seçim düzenlemesi, oy oranı düşük partilerin kendi listesiyle gireceği seçimlerde vekil çıkartmasını neredeyse olanaksız kıldığından, bütün hesaplar, altılı masanın liste hesaplarıyla birbirine girmesi, zayıflaması üzerine yapılıyor.

    Cumhurbaşkanı adayının kim olacağının hesaplanacağı sırada da masanın dağılabileceği yorumlanıyor iktidar cephesinde.

    Ancak tek sorun bu siyasi hesaplar değil.

    AKP’nin kurulduğu günden bu yana ilk kez tek başına iktidar olma şansını yitirdiği 7 Haziran 2015 seçiminden sonra yaşanılanlar akıllarda.

    MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bütün koalisyon senaryolarına kapıyı ilk günden itibaren kapattığı bu süreçten, hükümet kurulamadığı için 1 Kasım‘da yapılan yenileme seçimine kadar geçen 146 günlük dönemde, çözüm süreci sonlandı, cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırıları gerçekleşti.

    Sadece Suruç ve Ankara’daki IŞİD saldırılarında 136 kişi katledildi, aynı süreçte 167 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

    Resmi açıklamalara göre, 453 PKK’lının öldürüldüğü o dönemde, çatışmalarda 106 sivil can verdi.

    Gün gün anımsayalım.

    7 Haziran’dan hemen önce, 5 Haziran’da Diyarbakır’da gerçekleştirilen HDP mitingine yönelik IŞİD’in düzenlediği bombalı saldırıda 5 kişi yaşamını yitirdi.

    20 Temmuz’da, Suruç’ta, Kobani’deki çocuklara oyuncak taşıyan gençlere yönelik IŞİD tarafından canlı bomba saldırısı düzenlendi. 34 kişi yaşamını yitirdi.

    22 Temmuz’da Ceylanpınar’da görevli iki polis, yaşadıkları evde, başlarından vurularak öldürüldü. PKK, eylemi önce üstlendi, daha sonra ilgisi olmadığını açıkladı. Ancak hâlâ tam olarak aydınlatılamayan, o dönem yakalanan tüm isimlerin yargılanıp beraat ettiği bu olay çözüm sürecinin sonu oldu.

    Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun imzasıyla 24 Temmuz’da PKK ve IŞİD’e yönelik operasyonlar başlatıldı. Operasyonlar, çözüm sürecinin resmen bittiği anlamına geliyordu. 26 Temmuz’da da PKK’dan “Ateşkes fiilen bitmiştir” açıklaması geldi. PKK’nın eyleminde bir binbaşı şehit oldu, ertesi gün, 29 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, çözüm sürecinin artık yürütülemeyeceğini açıkladı. PKK saldırılarının başlamasıyla dört bir yandan şehit haberleri gelmeye başladı.

    4 Ağustos’ta HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, “PKK silah bırakmalı, hükümet operasyonlara son vermeli” açıklaması yaptı, ama çağrıları sonuç vermedi. Demirtaş ve HDP, PKK’ya açıkça tavır almamakla suçlandı.

    12 Ağustos’ta KCK’dan “Demokratik özerklik ilan ettik” açıklaması geldi. Bölgedeki birçok ilçede bu açıklamadan sonra “demokratik özerklik başladı” açıklamaları yapıldı.

    Koalisyon görüşmelerinden sonuç çıkmayınca, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Davutoğlu dışında ikinci kez hükümeti kurma görevlendirmesi yapmadı ve 26 Ağustos’ta anayasa gereği yenileme seçimi yapılması kararı verdi. Cumhuriyet tarihinde örneği olmayan bu süreçte, 1 Kasım’daki seçime kadar seçim hükümetinin ülkeyi yönetmesi gerekiyordu. Anayasa gereği tüm partilerin hükümette temsil edilmesi zorunluluğu vardı. Davutoğlu, TBMM’de temsil eden partilerden kendi belirledikleri isimlere bakanlık önerisi yaptı. CHP ve MHP, bu süreçte hükümete bakan vermeyeceğini açıkladı. HDP’den iki ismin yer aldığı kabineye girme teklifini partisinin kararına rağmen kabul eden MHP’li Tuğrul Türkeş, Başbakan Yardımcısı oldu. Türkeş, daha sonra MHP’den atıldı, AKP saflarına geçti.

    7 Eylül’de Dağlıca’daki saldırıda 16 asker, bir gün sonra Iğdır’daki saldırıda 13 polis yaşamını kaybetti.

    Aynı gün, 8 Eylül’de ülke genelindeki HDP binalarına yönelik saldırılar gerçekleşti. Bu dönemde Davutoğlu’nun yaptığı, “Anketlerde yükseliyoruz” açıklaması büyük tartışma yarattı.

    10 Ekim’de Ankara’daki barış mitingine IŞİD iki canlı bombayla saldırı düzenledi. Ankara Garı önündeki bu saldırıda 102 kişi yaşamını yitirdi. Cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırısından sonra Davutoğlu’ndan “kokteyl terör” açıklaması geldi. Davutoğlu, katliam için IŞİD ile birlikte PKK’yı da işaret etti.

    Davutoğlu’nun 20 Ekim’deki, 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetleri sembolize eden “AKP giderse beyaz Toroslar gelir” açıklaması da büyük tartışma yarattı.

    1 Kasım’da yenilenen seçimde, AKP yüzde 49 oya çıkarak 317 milletvekili ile tekrar tek başına iktidar oldu. Oy kaybeden HDP, barajı kılpayı aştı ve yüzde 10,7 aldı. MHP de oy kaybederek yüzde 11’e düştü. CHP’nin oyları ise yüzde 25’e çıktı.

    Kan dökülen süreç seçimin ardından da devam etti. 1 Kasım seçiminden sonra Ocak 2016’da Sultanahmet’te IŞİD yabancı turistlere yönelik saldırı düzenledi. Şubat ayında Ankara Merasim Sokak’ta, PKK, askerlerin servis araçlarına bombalı saldırı düzenledi. Mart ayında da Kızılay’daki otobüs duraklarına yönelik bombalı saldırı gerçekleştirildi. Yine Mart’ta İstiklal Caddesi’nde IŞİD bombalı saldırı yaptı. Bunu Nisan’da Bursa’daki IŞİD saldırısı izledi. 2016’nın son bölümünde “hendek operasyonları” başlatıldı. Cizre, Sur, Yüksekova başta olmak üzere yerleşim yerlerindeki operasyonlar bir yıla yakın süre devam etti.

    * * *

    Bu süreçte, garip biçimde IŞİD’in “yerli ve milli unsurları” ile PKK eşzamanlı eylemlilik gösterdi. Ceylanpınar olayı, 10 Ekim Ankara Gar katliamı, Suruç katliamı, HDP mitingi saldırısı halen aydınlatılmayı bekliyor. Asıl faillere ise asla ulaşılamadı.

    Türkiye, bir yıl sonra 15 Temmuz darbe girişimi ile karşı karşıya kaldı. Darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’le üç yıl yönetildi ve OHAL’in bitiminden sonra güvenlikçi politikaların belirleyici olduğu bir düzene geçti.

    * * *

    Mersin Mezitli’deki yeri ve zamanlaması dikkat çekici PKK saldırısından sonra ortaya çıkan tereddütlerin nedeni bu hafızada yatıyor.

    Türkiye içinde neredeyse sayıları bir elin parmaklarını geçmediği, bütün hareketleri izlendiği söylenen PKK’lıların, kuş uçurtulmayan, geçişin imkânsız olduğu söylenen güney sınırından bu kadar rahat gelip eylemi yapabilmesi iktidarın açıklamalarıyla örtüşmüyor.

    * * *

    Madem bütün bu güvenlikçi politikalar ülkenin demokratik yaşantısının esenlik içerisinde sürmesine yönelik ve toplum bu nedenle bu politikalara maruz kalıyor, yaşanan saldırılardan sonra oluşan zafiyetin hesabının da yetkili makamlarca verilmesi gerekir.

    Sadece terör saldırılarının da değil, bütün olan bitenlerin hesabını vermesi gerekenler sorumlu makamlarda oturanlar, muhalefet ya da hak savunucuları değil.

    Yolsuzluklar, işgaller, hemen her alanda ortaya çıkan mafyatik oluşumlar, bireysel silahlanma, rüşvet, cinsel saldırılar, çocuklara yönelik istismar, nereye başınızı çevirseniz bir suça rastlıyorsunuz. Yoksulluğun sözünü etmek de ayrı suç.

    Bunun karşılığında duyduğunuz tek söz, demokratik alanda ifade özgürlüğünü kullanan insanlara yönelik terörist suçlamaları.

    Mızrağın bu çuvala sığmadığı ortada.

    Ve seçime kadar geçecek 7-8 aylık dönemde nelerle karşı karşıya kalabileceğimizin ipuçları da öyle.”

  • Kemalbay: Her 4 çocuktan birisi okula aç gidiyor!

    Kemalbay: Her 4 çocuktan birisi okula aç gidiyor!

    Cengiz Aldemir /MedyaPort

    Türkiye’de artan  yoksulluktan en çok çocukların etkilendiğini belirten HDP’li Kemalbay,  pek çok çocuğun yetersiz ve sağlıksız beslendiğini, okullarına aç gitmek zorunda kaldığını söyledi.  Kemalbay, “Her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, her adımın paralı hale geldiği bir eğitim sisteminde milyonlarca aile derinleşen ekonomik kriz sonucu derin yoksulluk içinde yaşamakta ve çocuğuna yeterli, sağlıklı hatta asgari beslenme olanaklarını sağlayamaz durumda bulunmaktadır. Öğrenciler arasında yapılan çalışmalarda her 4 çocuktan birisinin okula aç gittiği sonucuna ulaşılmaktadır” dedi.

    Açlıktan sınıfta bayılan çocuk örneği 

    Beslenme hakkının en eski insan haklarından biri olduğunu ve 1924 yılında yayınlanan Çocuk Hakları Bildirgesini anımsatan Kemalbay, çocukların okul yerine çalışma hayatında yer almasının kronik bir hal aldığına dikkat çekerek, “Evrensel bir boyut kazanan beslenmenin sağlık ile iç içe geçtiği günümüzde 13 yaşındaki bir çocuğun açlık konusunda “kendimi geliştirmeye çalışıyorum, acıkmamak için su içiyorum” demesi, çocukların açlıktan sınıfta bayılması, birçok çocuğun eğitim almaları gereken dönemde okulu bırakmak suretiyle yetişkin sorumlulukları üstlenerek  çalışma yaşamında yer almaları Türkiye’de durumun giderek kronikleştiğini gösterir mahiyettedir” uyarısında bulundu.

    Açlık Kürt bölgelerinde yoğun yaşanıyor 

    Türk Aile Hekimleri Dergisi’nde yayımlanan ve her dört çocuktan birinin

    çok düşük kilolu olduğu çalışmaya işaret eden Kemalbay, “Bu bilgiler Avrupa’da yalnızca yüzde 18 olarak tespit edilen, Türkiye’de kız çocuklarının yüzde 85’ini, oğlan çocuklarının ise yüzde 68’inin kansızlıkla mücadele ettiği sonucunu belirtmektedir. Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan, Türkiye’de Okul Çağı Çocuklarında Büyümenin İzlenmesi (TOÇBİ) Araştırma Raporu’nda, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentlerde kronik açlık sonucu çocuklarda gelişme geriliği yaşandığı ifade edilmiş; okul çağında çocuk ve gençlerde zayıflık ve şişmanlık, demir yetersizliği anemisi, iyot yetersizliği hastalıkları, diğer vitamin ve mineral yetersizlikleri, diş çürükleri, şişmanlığa bağlı kronik hastalıkların sık görüldüğü vurgulanmıştır” bilgisini paylaştı.

    Beslenme ruhsal sorunlara da neden oluyor

    Çocuklarda beslenme yetersizliğine bağlı büyüme ve gelişme geriliği kadar, ruhsal ve davranışsal sorunların da önemli yer tuttuğunu söyleyen Kemalbay, “Sinir sisteminin gelişimi ve normal fonksiyonları için gerekli olan elzem amino asitlerin, yağların, mikro besin maddelerin yetersizliği çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimlerini olumsuz yönde etkileyerek hiperaktivite, huzursuzluk, saldırganlık ve madde kötüye kullanımı gibi çok sayıda psikososyal soruna da neden olabildiği yapılan çalışmalardan da çıkan sonuçlardan olmaktadır” ifadelerini kullandı.

    Devletin görevi kaliteli eğitim ortamı sağlamak

    Açık Toplum Vakfı ve Boğaziçi Üniversitesinin hazırladığı “Devlet İlköğretim Okullarında Ücretsiz Öğle Yemeği Sağlamak Mümkün Mü? Farklı Ülke Modelleri ve Türkiye’ye, Yönelik Öneriler” Raporunu da paylaşan Kemalbay, devletin görevinin tüm çocuklara eşit şartlarda, kaliteli bir eğitim sağlaması gerektiğini vurguladı.

    Bir öğün ücretsiz yemen verilsin çağrısı 

    Raporda, dünyada 130 yılı aşkın süredir uygulanan okullarda ücretsiz yemek uygulamasının, çocuklarda zihinsel gelişim geriliği ve bozukluklarından anemiye kadar pek çok sağlık sorununun önlediği bilgisini yer aldığının vurgulandığını belirten Kemalbay, okul kantinlerindeki fiyat artışlarına dikkat çekerek, “Devlet okullarında tek kaşarlı tostun 20 liraya, öğle yemeği ücretinin ise yüzde 100 zamla günlük 40 TL’ye çıktığı günümüzde bugün birçok sivil toplum kuruluşu, öğrenci velileri Derneği, çeşitli platformlar her dört çocuktan birinin okula aç gittiğini belirterek devletin okullarda öğrencilere bir öğün sağlıklı ve ücretsiz yemek vermesi çağrısında bulunmaktadır” dedi.

    Beslenmenin önemi 

    Kadın Dergisi Ekmek ve Gül’de yayınlanan araştırmada ise öğrencilere bir öğün sağlıklı ve ücretsiz verilen yemek ile çocuğun toplam sıcak yemek tüketiminin yüzde 16’sının karşılanabileceği bilgisinin yer aldığını belirten HDP’li Kemalbay, bunun da yoksul bir ailenin çocuğu için yaptığı harcamanın yaklaşık yüzde 10’una denk geldiğini, okul devamsızlığı ve terkinin azalacağı, beslenme bozukluklarının engelleneceği ve çocuğun kısa ve uzun vadede yaşam kalitesini çok yönlü olarak arttıracağının belirtildiğini söyledi.

    Çocukların gıdalarını devlet karşılasın 

    Türkiye’nin çocuk yoksulluğu konusunda  OECD ülkeleri arasında ilk sıralarda yer aldığını kaydeden Kemalbay, verdiği kanun teklifi ile, “Hem sosyal devlet ilkesinden hareketle hem de taraf olunan uluslararası hukuksal düzenlemelerin, anayasanın ve eğitimin eşitlik ve hak ilkesi gereği okul öncesi eğitime giden çocuklar da dahil olmak üzere okula gitmekte olan tüm çocuklara öğrenim süresi boyunca gereksinim duyduğu ve sağlıklı gelişimi açısından gerekli gıdaların devlet tarafından karşılanması yolu ile ücretsiz olarak sunulması amaçlanmaktadır.”

  • Etlik Şehir Hastanesi Kaosu: ‘25 yıl yük olacak bir hastanemiz daha oldu’

    Etlik Şehir Hastanesi Kaosu: ‘25 yıl yük olacak bir hastanemiz daha oldu’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açılan, ancak tam bir kaosa dönüşen Etlik Şehir Hastanesi tepki toplamaya devam ediyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Ankara Tabip Odası (ATO) ortak basın toplantısıyla, yaşanan keşmekeşe, kaosa tepki gösterdi. “25 yıl yük olacak bir hastanemiz daha oldu” yorumu yapılan Etlik Şehir Hastanesi’nde, tam bir belirsizlik sözkonusu.

    Ortak açıklamayı okuyan ATO Genel Sekreteri Dr. Mine Coşkun Ankara’nın 2. Türkiye’nin 14. Kamu Özel Ortaklığı (KÖO ) ile yapılan Etlik Şehir Hastanesi’nin henüz tamamlanmadan açıldığına dikkat çekti.

    Açıklamada şu noktalara dikkat çekildi:

    ‘25 YIL YÜK OLACAK BİR HASTANEMİZ DAHA’

    “2011 yılında sözleşmesi yapılan 2013 yılında temeli atılan 2016 yılında bitirilmesi öngörülen ama 2019’a uzatılan, bu tarihten de yaklaşık dört yıl sonra bitirilen, Sağlık Bakanlığı bütçesine, dolayısıyla halkın sırtına 25 yıl yük olacak bir hastanemiz daha oldu.

    BİRBİRİ İLE ÇELİŞEN AÇIKLAMALAR

    Etlik Şehir Hastanesi’nin açılmasıyla uzun süredir gündemde olan beş hastane kapatılacak/taşınacaktı. Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca 21 Eylül 2022 tarihinde yine twitter’dan bir paylaşımda bulunarak, ‘hastanelerin kapatılacağına yönelik iddiaların asılsız olduğunu, hiçbir hastanenin kapatılmayacağını ve gurur duyulacak yeni bir hastanemiz olduğunu’ ifade etti. Akabinde aynı gün SB Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bir genelge yayınladı. Genelgede, ‘günümüz değişen sağlık ihtiyaçları ve pandemi sürecinin devam etmesi hususları dikkate alınarak yapılan yeniden değerlendirme neticesinde sağlık hizmet sunumu planlamalarında revizyona gidilmiştir’ denilerek kapatılması planlanan beş hastaneye ilişkin yeni bir tasarrufta bulundu. Beş hastaneye ilişkin;

    Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kısmen taşınarak ‘TC Sağlık Bakanlığı Ankara Dr. Sami Ulus Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ adı altında A-2 Dal Hastanesi rolünde hizmete devam etmesi,

    TC sağlık Bakanlığı Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları EAH’nın kısmen taşınarak, ‘TC Sağlık Bakanlığı Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Hastanesi’ adı altında A-2 Dal rolünde hizmete devam etmesi,

    TC sağlık Bakanlığı Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kısmen taşınarak A-1 rolünde hizmete devam etmesi

    TC Sağlık Bakanlığı Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Etlik Entegre Sağlık Kampüsüne taşınarak müstakil hastane statüsünün kaldırılmasına, yani taşınmasına/kapatılmasına karar verilen bir genelge yayınlandı.

    Genelgede, TC. Sağlık Bakanlığı Dr. Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne yönelik herhangi bir ibarede bulunulmuyordu.

    Bundan sonra yaşananlar ise tam bir belirsizlik ve kaos ortamı oluşturmuştur.

    KAPATILMAYACAK DENİLDİ AMA…

    Kapatılmayacak denilen Onkoloji Hastanesi’nden 75’i hekim olmak üzere çok sayıda çalışanın Etlik Şehir Hastanesi’ne geçici görevi çıkarılmış, kimi malzemeler götürülmüş, ancak bir gün sonra ( açılış sonrası ) Onkoloji Hastanesinden giden bütün personelin geçici görevi iptal edilerek tekrar hastanelerine dönmüştür. Şehir Hastanesinde yalnızca Dışkapı Yıldırım Beyazıt Hastanesi’nden giden üç uzman ve iki hemşire kalmıştır.

    Ulucanlar Göz Hastanesi hekim ve sağlık çalışanları Etlik Şehir Hastanesi’ne nakledilmiş, Ulucanlar’a Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi’nden göz uzmanları ve sağlık çalışanları görevlendirilmiştir. Bugün edindiğimiz bilgi ise Ulucanlar personelinin bir kısmının tekrar eski görev yerlerine gidecekleri ve hastanenin kapatılmasından vazgeçildiği yönünde.

    PRATİSYEN HEKİMLERİN STATÜSÜ DÜŞÜRÜLDÜ

    Bu arada Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yeni göreve başlayan 10 pratisyen hekimin statüsü düşürülen Sami Ulus Hastanesi acil servisine görevlendirilmesi söz konusu. Son bilgi ise Eğitim ve Araştırma Statüsünün tekrar verileceği yönünde.

    Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Hastanesi’nin Eğitici kadrosunun ve asistanlarının durumu ise tam bir belirsizlik halindedir.

    Dışkapı EAH hekim ve sağlık çalışanları ise Etlik ve Dışkapı arasında mekik dokumaktalar.

    Biz bu açıklamayı yazarken yeni bir genelge yayınlandı;

    Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü tarafından son yayınlanan 27 Eylül 2022 tarihli yazı ile de bu kez, Ulucanlar Göz Hastanesi’ne tekrar müstakil hastane statüsünün verildiği, Ulucanlar Göz Hastanesi, Etlik Zübeyde Hanım, Dışkapı Yıldırım Beyazıt ve Sami Ulus hastanelerinin kısmen Etlik Şehir Hastanesi’ne taşınacağı ve Eğitim ve Araştırma Hastanesi vasıflarının devam edeceği belirtiliyor.

    Şehir hastaneleri konusunda Türk Tabipleri Birliği’nin ülke genelinde yıllardır yürüttüğü mücadele, Ankara’da ise Ankara Tabip Odası’nın da bileşeni olduğu Hastanemi Açın Platformu ( HAP ) ile Onkoloji Hastanesi Kapatılmasın Platformu’nun uzun süredir sürdürdükleri mücadele ses getirmiş, hastane kapatmalarının yarattığı sağlık hakkına yönelik sıkıntı kamuoyunda karşılık bulmuş ve çok önemli hastanelerimiz yara almakla beraber, şimdilik kaydıyla kapatılmaktan kurtulmuştur.

    GÜNLÜK DEĞİŞEN KARARLAR, AKSAYAN SAĞLIK HİZMETLERİ

    Günlük değişen kararlar, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının olduğu kadar hastaların da başını döndürmekte, sağlık hizmetinin ciddi şekilde aksamasına, ameliyatların durmasına neden olmaktadır.

    Ankara’da bir değer ve gelenek oluşturan, kendi alanlarında özellikli ve nitelikli hizmet veren, sadece Ankara’nın değil bölgenin referans hastaneleri olan, yoksul halkın rahatça ulaşabildiği hastanelerin kapatılması yerine güçlendirmesi, yatırım yapılması gerekmektedir.

    Sağlık Bakanlığı hekimleri, sağlık çalışanlarını, vatandaşları ilgilendiren konularda açık ve şeffaf olmalıdır. Alınan kararlara ve planlamalara hekimler, sağlık çalışanları ve başta Türk Tabipleri Birliği, Ankara Tabip Odası olmak üzere Ankara’daki alanında uzman meslek örgütleri ve sağlık çalışanlarının sendikaları dahil edilmelidir.

    Bir kez daha ifade ediyor ve uyarıyoruz;

    Hastanelerimizi kapattırmayacağız, hekimlerimizin, sağlık çalışanlarımızın, vatandaşlarımızın mağdur olmasına izin vermeyeceğiz!”

  • Şehir Hastaneleri’ndeki usulsüzlükler Sayıştay raporu ile belgelendi ama…

    Şehir Hastaneleri’ndeki usulsüzlükler Sayıştay raporu ile belgelendi ama…

    Sayıştay’ın Sağlık Bakanlığı Denetim Raporu yayımlandı. Raporun büyük bölümü önceki yıllarda olduğu gibi kamu özel işbirliği modeliyle yaptırılan şehir hastanelerindeki usulsüzlüklere ayrıldı. Ancak, Sayıştay yine belirlediği usulsüzlüklerin mali boyutunu hesaplamaktan kaçındı, yani oluşan kamu zararını belirlemediği için “yargılamaya esas denetim raporu” hazırlanmadı.

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi ve Hukuk Birimi, Sayıştay’ın Sağlık Bakanlığı Denetim Raporuna ilişkin bilgi notu paylaştı.

    ‘YAPTIRIM UYGULANMADI’

    TTB’ten paylaşılan bilgi notu şöyle:

    “Sağlık Bakanlığının şehir hastanelerine yapılan ödemelerin belirlenen muhasebe kurallarına aykırı tuttuğu tespitler arasında olmakla birlikte, Rapor’da toplam ödemeye dair de herhangi bir belirleme yer almıyor. Dolayısıyla şehir hastanelerine Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan rutin ödemelerin gizlenmesinin ötesinde, şirketlere hak edilmemiş, teslim edilmemiş, kötü yapılmış veya yapılmamış işler için de ödeme yapıldığı, bunların tespit edilmesine rağmen şirketlere ve ödemeyi yapanlara herhangi bir yaptırım uygulanmadığı da görülüyor.

    AYLIK 200’ÜN ÜZERİNE ÇIKAN TESTLER VE İSTİSNALAR

    Sayıştay raporunda önceki yıllarda belirlenmiş ve son denetime kadar giderilmemiş usulsüzlükler de çizelge olarak verildi. Son rapordan öğrenilebilen usulsüzlükler arasında şehir hastaneleri mevzuatında “tıbbi destek hizmeti” olarak tanımlanarak şirketlere devredilen hizmetlerin de ayrıca “dışarıdan” alınması yer alıyor. Raporda, imzalanan sözleşmelerde “Laboratuvar Hizmetleri Kapsamında Aylık İstem Sayısı 200’ü Geçen Tetkiklerin Dış Laboratuvarda Çalışılmasına Devam Edilmesi” öngörüldüğü belirtiliyor. Ancak bu hükmün yasal dayanağına dair bir açıklamaya Raporda da yer verilmiyor. Ancak sözleşmede esas hüküm “şirketin aylık istem sayısı 200 testin üzerinde olan tüm testleri Sağlık Tesisi bünyesinde kuracağı sistemlerle çalışacaktır. 200 testin altında olan testleri Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış, akredite bir laboratuvarda İdare Temsilcisinin onayını alarak çalıştırıp raporlayabilir” iken sözleşmeye eklenen “Şirket özel testlerde kurulum maliyetinin yüksek olduğunu belirterek yukarıdaki test sayısından bağımsız olarak bu testlerin dış laboratuvarlarda çalışılmasını talep edebilir. Talebin İdare Temsilcisi tarafından onaylanması halinde testler dış laboratuvara gönderilebilir” istisnasının kötüye kullanıldığı da görülüyor. Rapor’a göre aylık istem sayısı 200’ün üzerine çıkan testler için şirketin istisna hükmüne dayanarak “kurulum maliyeti yüksek özel test” başvurusu yaptığı ve idare temsilcisinin de onayladığı anlaşılıyor.

    Tespitlerin bir bölümü şöyle:

    KONYA ŞEHİR HASTANESİ

    Konya Karatay Şehir Hastanesinde L102260 SUT kodlu Doku transglutaminaz Ig A ve L102270 SUT kodlu Doku transglutaminaz Ig G adlı testlerin denetim yılı içerisinde düzenli olarak aylık 200’ün üstünde dış laboratuvarda çalışıldığı,

    BAŞAKŞEHİR ÇAM VE SAKURA ŞEHİR HASTANESİ

    İstanbul Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesinde L103190 SUT kodlu HLA B27 adlı testin 2021 yılı Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında, 907.690 SUT kodlu Kabakulak IgG (ELISA), 907.700 SUT kodlu Kabakulak IgM (ELISA), 907.710 SUT kodlu Kızamık lgG adlı testin 2021 yılının 9 ayı boyunca test bazında aylık 200’ün üzerinde sayıda dış laboratuvarda çalışıldığı,

    MERSİN ŞEHİR HASTANESİ

    Mersin Şehir Hastanesinde 2021 yılı boyunca L102260 SUT kodlu Doku transglutaminaz IgA antikoru adlı testin toplam 5644 kez, 906.780 SUT kodlu Anti nükleer antikor (ANA) adlı testin toplam 5395 kez, 907.101 SUT kodlu Cyclic citrullinated peptide (CCP) adlı testin toplam 4984 kez ve yılın tüm aylarında 200’ü aşacak sayıda dış laboratuvarda çalışıldığı,

    KAYSERİ ŞEHİR HASTANESİ

    Kayseri Şehir Hastanesinde 908.150 SUT kodlu HBV-DNA, kantitatif adlı testin 2021 yılının muhtelif 7 ayında aylık bazda 200’den fazla kez dış laboratuvarda çalışıldığı ve yılın diğer aylarında da aylık istem sayısının 200’e yakın olduğu, tespit edilmiştir.

    Yine şirketlere devredilen görüntüleme hizmetlerinde de şirketlerin taahhütlerine uymadıkları görülüyor.

    KONYA KARATAY ŞEHİR HASTANESİ

    Konya Karatay Şehir Hastanesinde;

    Nükleer tıp bölümünde gerekli cihaz ve alt yapı eksikliği dolayısıyla Ek-14’ün ilgili tablosunda yer alan 800.840 Myokard PET, 800.690 Beyin PET, 801.290 Lenfosintigrafi ve 800.970 Tiroid Uptake Çalışması (I-131 ile) SUT kodlu tetkiklerin istenildiği halde çalışılamadığı, – D. Portabl Görüntüleme’nin altında yer alan 800.310 Film ve 800.320 Digital SUT kodlu tetkiklerin çalışılabilmesi için Görevli Şirket tarafından mobil röntgen cihazlarının temin edilmediği ve bu tetkiklerin kamu hastanelerinden devralınan cihazlar ile İdare personeli vasıtasıyla çekildiği,

    Yöntem Beyanı’na göre J2-1BK-27 kodlu mahalde kurulması planlanan SPECT CT isimli cihaz parkurunun CT özellikli olmadığı, yalnızca SPECT özellikli cihaz parkuru ile hizmetlerin yürütüldüğü, Kayseri Şehir Hastanesinde; – Nükleer tıp bölümünde 800.960 Tiroid uptake çalışması (Tc-99m perteknetat ile), 800.970 Tiroid uptake çalışması (I-131 ile), 801.370 Intraoperatuar gama probe uygulaması, 801.410 Sentinel lenf nodu sintigrafisi SUT kodlu işlemlerin uygun cihaz parkuru ve altyapı sağlanamamasından dolayı istenildiği halde çalışılamadığı, – Radyolojik görüntüleme ve tedaviler arasında yer alan 804.500 MR, Girişimsel SUT kodlu tetkikin işleme dair spesifik prob bulunmamasından kaynaklı çalışılamadığı,

    Mersin Şehir Hastanesinde; D. Portabl Görüntüleme’nin altında yer alan 800.310 Film ve 800.320 Digital SUT kodlu tetkiklerin çalışılabilmesi için Görevli Şirket tarafından mobil röntgen cihazlarının mülkiyeti Şirkete ait olmak üzere getirildiği ve bu cihazlarla ilgili çekim işlemlerinin İdare personeli eliyle yürütüldüğü,

    BİLKENT ŞEHİR HASTANESİ

    Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde;

    D. Portabl Görüntüleme’nin altında yer alan 800.310 Film ve 800.320 Digital SUT kodlu tetkiklere ilişkin hizmetin Görevli Şirket eliyle yürütülemediği, bu tetkiklerin İdare personeli vasıtasıyla çekildiği, tespit edilmiştir.

    Görüntüleme hizmetlerinde şirketlerin rutin radyodiagnostik tetkiklerde 3 gün, radyoterapi için 15 gün içerisinde, acil hastaların tetkiklerini derhal yapacak cihaz parkuru ve personel planlaması yapmakla yükümlü kılınmıştır. Yerinde yapılan incelemelerde görüntüleme hizmetleri kapsamında, yoğunlukla nükleer tıpla ilgili olması gereken randevu verme sürelerinin aşıldığı belirlenmiş. Ancak şirketlere yaptırım uygulanmadığı da raporda belirtilmiştir. Yine Rapor’da Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesinde tüp bebek için görevli şirket tarafından laboratuvar hizmeti sunulmamasına rağmen bu hizmete ilişkin garanti tutarlarının ödendiği de belirlendi.

    HİZMET SUNUMLARINDA GECİKMELER

    Hizmet sunumunda belirlenen gecikmelere dair örnekler şöyle:

    Mersin Şehir Hastanesinde test grubu bazında rutin istemli tetkiklerde ortalama %8,28, acil istemli tetkiklerde ise ortalama %61,56’ya varacak seviyede gecikmelerin meydana geldiği,

    Konya Karatay Şehir Hastanesinde aylık bazda bakıldığında, 2021 yılı Ekim ayında yapılan toplam 1.045.394 adet testten 140.336’sında gecikme olduğu ve bunun %13,42 oranına tekabül ettiği,

    İstanbul Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesinde mevcut test rehberlerine göre belirlenen sonuç verme sürelerinde bazı test gruplarında %37’lik bir orana tekabül edecek düzeyde gecikmenin meydana geldiği,

    Kayseri Şehir Hastanesinde tetkik bazında hedef süre ve ortalama süre bakımından analiz yapıldığında, örneğin “Siklosporin” tetkikinde denetim yılının genelinde gecikmelerin meydana geldiği ve bu tetkikte hedef süre ortalama 210 dakika iken Aralık ayında ortalama sonuç süresinin 1.449,91 dakika olarak gerçekleştiği,

    Tekirdağ Dr. İsmail Fehmi Cumalıoğlu Şehir Hastanesinde yine test grubu bazında bakıldığında diğer test gruplarının aksine HbA1c’de yılın genelinde gecikmelerin meydana geldiği ve bu gecikme oranının Şubat ayında %26 olarak gerçekleştiği, tespit edilmiştir.

    Yine yapılan incelemelerde laboratuvar ve görüntüleme hizmetlerine hizmet hata puanı hesaplanmadığı da kayda geçirildi.

    Raporda önceki yıllarda belirlenen usulsüzlükler arasında sayılan, Bilkent Şehir Hastanesini yapan şirketin, sözleşmesi feshedilen TİTCK-THSK inşaat alanından çıkmadığı, ipoteği kaldırmadığı da ve sorunun idare tarafından da giderilmediği görülmektedir. Dolayısıyla Hazineye ait olan ve üzerinde Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinin müştemilatının bulunduğu taşınmaz ile Orman Bakanlığı’na taşınmaz üzerindeki ipotekleri kaldırmayan şirket aleyhine Sağlık Bakanlığı ve ilgili diğer bakanlıkların da herhangi bir işlem başlatmadığı belgelendi.

    Şehir Hastanesine “teslim tarihi belirsizliği” iddiasıyla yapılan fazladan ödemelerin geri alınmasına dair başlatılan sürecin akamete uğradığı, tarafların “mutabakata vararak” tahkime gitmekten vazgeçtiği, ancak şirkete yapılan fazladan ödemenin geri alındığına dair belge bulunmadığı tespit edildi.

    Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde sözleşmede belirlenenin üzerinde ticari alan kullanılmasına karşın idareye ödeme yapılmadığı, Başakşehir Çam ve Sakura, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi, Mersin Şehir Hastanesi ve Konya Şehir Hastanesi için görevli şirket tarafından kullanılan mevcut ticari alanların, İdare tarafından onaylanan uygulama projelerinde yer alan ticari alanlardan daha fazla olduğu ve bazı şehir hastanelerinde idare kullanımında olması gereken depoların ticari alan işleticileri tarafından kullanıldığı İdare ile izleme ve değerlendirme danışmanlık hizmet alımı kapsamında müşavir firmalar tarafından tespit edilmesine karşın ödemelerin revize edilmediği ve şirketlere yaptırım uygulanmadığı belirlendi.”

  • Dava açtıkları için evlerinden oluyorlar

    Dava açtıkları için evlerinden oluyorlar

    Antalya Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün açtığı ihale ile ev kiralayan 5 kiracı, Bölge Müdürlüğü’nün fahiş zam istemesine itiraz ettikleri ve dava açtıkları için kira sözleşmesinin uzatılmayacağı tebligatı aldılar.

    Gazete Grafiti’nin haberine göre; Antalya Kepez’de buunan Pınarpark evlerinde, ihale sonucunda kiraladıkları evlerde 1.350 TL kira oturan kiracıların kirası 2021 yılında 2.850 TL’ye çıkarılmak istendi. Kiracılar, %100’ün üzerindeki bu artışa, yıllık TÜFE enflasyonunun üzerinde olduğu gerekçesi ile itiraz edildi ve kira Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2.250′ TL’ye düşürüldü. Bunun üzerine kiracılar, konuyu yargıya taşıyarak dava açtılar.

    GEREKÇESİZ TAHLİYE İSTEMİ

    5 kiracının dava açmasının ardından Antalya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından, herhangi bir gerekçe belirtmeksizin kira sözleşmelerinin 31.12.2022 tarihinden itibaren uzatılmayacağı, konutları boşaltmaları gerektiği, eğer boşaltmazlarsa masrafları kendilerine ait olmak üzere Kaymakamlık aracılığı boşaltılacağı tebligatı yapıldı.

    KİRA ARTIŞININ GEREKÇESİ, ‘RAYİÇ BELİRLEME’

    Kiracılar, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün fahiş kira artışını pandemi nedeni ile iki yıl yapılmayan kira zamlarının tek kalemde yapılması olduğunu, ancak bunun da TÜFE’nin üzerinde olamayacağını, kiralarının 2.850 TL’ye çıkarılddığı dönemde enflasyonun %22 olduğunu belirtiyorlar. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün diğer bir gerekçesi olan rayiç belirlemenin 5 yılda bir yapıldığını, bunun da 2023 yılında dolacağını belirttiler.

    EV SAHİBİNE YÜZDE 25, DEVLETE YÜZDE 100

    Kiracılar, artan konut kiralarına karşın ev sahiplerinin %25 kira artırımı ile sınırlandırılmasına rağmen, devletin kiraya verdiği taşınmazlarda %100’ün üzerinde kira artışı gerçekleştirilmesinin kabul edilemez olduğunu belirttiler.

  • Onur Yaser Can, annesi ve babası neden hayatta değiller

    Onur Yaser Can, annesi ve babası neden hayatta değiller

    Narkotik polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra işkence gören ve emniyete yeniden çağrılınca intihar ederek yaşamına son veren Onur Yaser Can’ın ölümünden 12 yıl sonra açılan davanın ilk duruşması 30 Eylül’de görülecek. Onur Yaser Can’ın ardından intihar ederek yaşamına son veren annesinin ve sağlığını kaybederek yaşamını yitiren babasının bu davanın açıldığını göremediğini anımsatan, ailenin geriye kalan tek üyesi olan Ezgi Sevgi Can, geçen yıllarda yaşananları, yargı sürecinde yaşanan skandalları ve beklentilerini T24 Ankara Temsilcisi Gökçer Tahincioğlu‘na anlattı.

    – Bütün bunlar nasıl yaşandı, ne oldu ailenize?

    Abimi kaybettiğimizde, abim 28, ben 23 yaşındaydım.  ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden yeni mezun olmuştum. Ağabeyim de ODTÜ Mimarlık’tan birkaç sene önce mezun olmuş, yaklaşık bir yıldır İstanbul’da çok memnun olduğu bir mimarlık ofisinde çalışıyordu. Ben, babam ve annem o sırada Ankara’da ikamet ediyorduk. Evimiz huzurlu, mutlu ve kahkahanın bol olduğu bir evdi. Ankara’da bizim çocukluğumuzun da geçtiği Dikmen’nin Sokullu Mahallesi’nde, bilenler bilir, Halkevleri’nin çeşitli kültürel aktivitelerini düzenlediği, Ahmed Arif Parkı’nın hemen yanında bulunan üç bloklu bir sitede yaşıyorduk. Abimle çocukluğumuzun büyük bir kısmı o evde geçti. Biz birbirine bağlı bir aileydik, annem ve babam bizi dayanışma, paylaşma, eşitlik ve özgürlükten yana, sol değerlerle büyüttüler. Hak yememeyi, akranlarımıza karşı adil olmayı, memlekette olan bitenden haberdar olarak yaşamayı ve haksızlığa, zulme karşı gerekirse tepki verebilmeyi öğrenerek büyüdük. Evimize her gün gazete girerdi, süt ve ekmekle birlikte. Evimize bol bol kitap ve müzik de girerdi, türküler, deyişler, Neşet Ertaş, Cengiz Özkan, Erkan Oğur, Sezen Aksu, Joan Baez, Beatles, Fayrouz ve daha niceleri… Özellikle annemin müzik tutkusu sayesinde bol bol müzik dinleyerek büyüdük. Annem ve babam 78 kuşağıydılar ve Hacettepe Üniversitesi’nde İktisat bölümünde okurken tanışmışlar. 80 darbesinin arefesinde, devlet ve polis şiddetinin ayyuka çıktığı ama örgütlü sol mücadelenin de çok daha cesur ve direngen olduğu o dönemde, sokaklarda sol değerleri savunarak geçmiş üniversite yılları. Bir şekilde çok darbe almadan, birkaç olaylı anı dışında o yılları atlatmayı başarmışlardı. Ve biri Samandağlı Arap-Alevi ailenin oğlu, diğeri Egeli Sünni bir ailenin kızı, ailelerinin baskısına ve itirazlarına rağmen aşklarından vazgeçmemiş ve evlenmişler. Yani aslında bir araya gelmeleri ve bu aşkı yaşayabilmeleri bile bir direniş hikâyesi. İkisi de çok yoksul ailelerde büyümüşler ve emeğin, dayanışmanın, sevginin ne kadar değerli olduğunu ve bir araya gelebilmenin ve bu aşkı her şeye rağmen yaşatabilmenin de ne kadar önemli olduğunu zaten hayat onlara doğdukları an öğretmiş.

    Ve nihayet aileleri de zor bela ikna ederek bir aile kurmuşlar ve kısa süre içinde 82 yılında, maviş gözlü bir oğulları olmuş. Abim doğduğunda, ikisi de henüz sadece 25 yaşındalarmış, yani bana göre daha hâlâ çocuk yaştalarmış:) Düşe kalka bir düzen kuruyorlar ve yavaş yavaş işleri yoluna koyunca bir de kızımız olsun diyerek beni dünyaya getirmişler. İkisi de o kadar çalışkan, azimli, emektar insanlardı ki hem bizi hem kendilerini en iyi şekilde yetiştirmek için durmadan çaba harcadılar ve çalışarak didinerek bizim huzurlu, rahat ve keyifli bir çocukluk geçirmemizi sağladılar.

    Evimizde her akşam sofra kurulur ve bir arada sohbet ederek yemek yenir, kurduğumuz sofrayı birlikte toplardık. Hafta sonları evde aile dostlarıyla sofralar kurulur, evde şenlikli, müzikli doğum günleri kutlanırdı. Annem hem abimi hem beni, işinden ayrı kalan zamanlarında bıkmadan usanmadan çeşitli müzik/drama/spor vs. kurslarına yetiştirir, derslerimize çalıştırır o da yetmez şekilli kurabiye filan yapmayı öğretirdi. Ve bir kere bile şikâyet etmeden yapardı bütün bunları. İkisi de işten yorgun argın gelir ama bize sevgilerini, ilgilerini göstermeyi ihmal etmezlerdi.  Arada ufak çatışmalar, tartışmalar da olurdu tabii ki ama mutlu, huzurlu bir evimiz vardı. Ben annemin ve babamın tartışmalarını bile biz etkilenmeyelim diye mutfakta kısık sesle yaptıklarına çok tanık oldum. Abimle çocukluğumuzu, ilk gençlik yıllarımızı bu huzurlu evde geçirdik. Abimle ben aynı okullu olduğumuz için de son zamanlarda gittikçe ortak arkadaşlarımız çoğaldı ve biz de daha çok yakınlaşmaya, birlikte müzik yapmaya, sırlarımızı paylaşmaya başlamış ve iki dost olmaya başlamıştık.

    “Birlikte yediğimiz son yemeğin ruhumda yarattığı çiçeklenmeyi unutamam”

    Ben de dahil tüm dostlarının, yakınlarının içinde bir ukdedir Yaser’le daha fazla zaman geçirememiş olmak. Öyle eğlenceli, sevgi dolu bir insandı. Hatırlıyorum, abimi kaybetmeden bir iki ay önce onu İstanbul’daki evinde ailecek ziyaret etmiş, evini birlikte temizlemiş, ev arkadaşlarıyla tanışmış, biraz İstanbul’u gezmiş, birlikte yapmayı sevdiğimiz gibi Samatya’da yemeğimizi yemiş, rakının da etkisiyle biraz çakırkeyif olup şarkılar söyleyerek eve dönmüştük. O hep birlikte ailecek yediğimiz son yemeğin ruhumda yarattığı çiçeklenmeyi hiçbir zaman unutamam. Aklım ayrıntılarını unutsa da duygularım, bedenim, ruhum sonsuza kadar hatırlayacak o akşamı. İşte biz öyle bir aileydik, her ailede yaşanabilecek ufak çatışmalara, sorunlara, tartışmalara rağmen bir aradaydık, yani gerçekten bir aileydik.

    “Abimi kaybettiğimizde hepimiz biraz ölmüştük”

    – Bir adalet mücadelesinin içerisinde geçti ilk gençlik yıllarınız. İlk yıllar nasıldı, hayatınız neye dönüştü, o dönemde neler yaşandı?

    Abimi kaybettiğimizi, babam bana Okmeydanı Hastanesi’nin bahçesinde söylediğinde, inanmakta güçlük çektim bir süre. Onu görmek istedim. Ve inanın görene kadar da emin olamadım. Bu kadar güzel bir hikâyenin böyle bitmesine karşı anında bir isyan duygusu belirdi içimde. Ardından yavaş yavaş acı ve tabii ki öfke. Evde bütün bu duygular karışık bir şekilde dalgalanarak yaşanıyordu. Ama sanırım ilk zamanlar öfkeden önce daha çok şaşkınlık vardı, abimi kaybetmiş olabileceğimize, hele hele böyle bir şekilde kaybedebileceğimize hiçbirimiz inanamadık. Ne biz, ne arkadaşları, ne hiçbir yakını kabul edebildik olanları. Ve ilk şoku atlattıktan sonra daha önce hissetmediğimiz yoğunlukta bir acı ve ona eşlik eden çok yoğun bir öfke. Çünkü onu birilerinin hayattan kopardığını biliyorduk, durduk yere kendini öldürmeye kalkmayacak kadar yaşama bağlı, yaşamdan keyif alan bir insandı abim. Bunu hangi fotoğrafına baksanız, hangi videosunu izlesiniz, vicdanlı ve dürüst bir yüreğiniz varsa hemen anlarsınız. Annem ve babamın hislerini ve yaşadıklarını hiçbir zaman onların anlatacağı gibi anlatamam, çünkü onlar evlatlarını kaybetmişlerdi. Ama gördüğüm şuydu, artık eski annem ve babam yoktu karşımda, bambaşka iki insan vardı ve biliyordum artık her şey bambaşka olacaktı. Ve yüreğimin derinlerinde bir yerde şunu anladım, aslında abimi kaybettiğimiz gün hepimiz onun sönen mavi gözleriyle birlikte biraz ölmüştük.

    “Aynı gün hukuk mücadelesine başladılar”

    Ama evet çocukluklarından beri mücadele içinde hayatlarını geçirmiş insanlardı annem ve babam, polisin bu ülkede neler yapabileceğini bizzat deneyimlemişlerdi, duymuşlardı, tanık olmuşlardı. O yüzden abimin öldürüldüğünü öğrendiğimiz gün, çok yoğun bir hukuk mücadelesini başlattılar ve ben de başından beri bu mücadelenin bir parçasıyım. 20’li yaşlarımı bu acı, öfke ve isyanla karışık duygularla birlikte bu mücadelenin bir parçası olarak geçirdim. Ancak aslında benim belki şu an hayatta kalmamı ve bu mücadeleyi hâlâ sürdürebilmemi sağlayan bir karar verdik o sırada. Ben abimi kaybetmemizden birkaç ay önce, Fransa’da master eğitimimi yapmak için bir bursa başvurmuştum, daha sonra bu bursu kazandığımı ve okuldan da kabul aldığımı öğrendim. Annem ve babam, yaşadığımız bu felakete rağmen gitmem ve master yapmam için beni desteklediler. Aslında Türkiye’de kalmamı da çok istemiyorlardı, Fransa’ya gidip eğitimi sürdürmenin, bütün bu yaşananlardan beni bir nebze koruyacağına inanmışlardı. İşte o kadar yürekli, fedakâr ve güzel ebeveynlerdi onlar. Ve o acılı hâlleriyle beni Paris’teki yurduma yerleştirdiler. Annem başlarda çok ikna olmasa da bunun benim geleceğim için doğru bir karar olduğuna sonra sonra ikna oldu. Ben davadan davaya, tatillerde sıklıkla Türkiye’ye gelip süreci öyle takip ettim, aslında belki bu mesafe beni ne kadar zorlasa da belki de bir taraftan hayata tutunmamı sağladı.

    “Annem için hayat donmuş kalmış gibiydi, böyle bir ülkede yaşamayı reddetmişti sanki”

    – Anneniz nasıl karşılıyordu olanları, vazgeçtiği aşama sizce neydi? Bir anne olarak zaten en büyük acıyı yaşarken bu adaletsizlikler onda nasıl bir etki yaratıyordu?

    Annem, canım annem abimin ölümünü, hele ki bu şekilde hayattan koparılışını aslında hiçbir zaman kabul edemedi. Gazeteci İsmail Saymaz ile yaptığı bir röportajda şunu söylediğini hatırlıyorum: “Oğlumun morgdaki halini hayal edebiliyorum, ama çırılçıplak soyulmuş ve aşağılanmış hâlini bir türlü gözümün önüne getiremiyorum.”

    Düşünün ki annem oğluna yapılan bu zalimliği hayal bile edemezken birkaç narkotik polisi, sadece canları öyle istediği için, belli ki kendilerinden farklı olduğunu, saf olduğunu ve kullanabilecekleri bir piyon olarak gördükleri, onun emek emek, daha kendisi çocukken zorluklarla büyüttüğü maviş oğlunu çırılçıplak soymuş, aşağılamış, tokatlamış, tehdit etmiş, taciz etmiş ve daha bilmediğimiz neler yapmış ve onun ilk göz ağrısını, canından can diye sakındığı biricik varlıklarından birini böyle birkaç saat içinde koparmışlardı hayattan. Bunu nasıl kabul edebilir ki bir insan! Aslında kabul edemediği için de yas sürecini tam olarak yaşayamadı annem, doğru düzgün ağlayamadı bile. Sanki donup kalmış gibiydi onun için hayat. Ama buna rağmen adalet mücadelesine tutundu. Mesai yapar gibi babamla birlikte bu davayı sürdürdüler. Tek tek bütün insan hakları kurumlarına başvurdular. Mahkemelerin, savcıların ortaya çıkarması gereken delilleri o acılı hâlleriyle ortaya çıkardılar. Ancak annem için bir süre sonra bu mücadele de anlamsızlaştı, artık kullandığı ilaçlar da terapisi de cevap vermiyordu ve bir süre sonra hastaneye yatırmak zorunda kaldık ve birkaç aylık bir elektro şok tedavisi süreci geçirdi. Ancak bu tedavi sonrasında hayata tekrar tutunabildi. Sık sık Fransa’ya benim yanıma geliyordu ve aslında toparlamaya başlamıştı.

    “İsyanı alevlendi ve o evin camından kendini boşluğa bıraktı”

    Ancak üst üste gelen takipsizlik kararları, polisleri ödüllendirircesine verilen sözde cezaları gördükçe isyanı tekrar alevlendi. 2014 yılının kış aylarında kötüleşmeye başladı tekrar. Ben Türkiye’ye döndüm ve bir süre hep birlikte düşünerek tekrar hastaneye yatmasının en doğru karar olduğuna karar verdik. Alışverişini yaptık, hastaneye yatışını ayarladık ama onu hastaneye götüreceğimiz günden bir gün önce o da kendini abim gibi boşluğa bıraktı. Az önce anlattığım, büyüdüğümüz o rengârenk huzur dolu evin camından. Ben sonra sonra onun aslında tedavi olmak istemediğini anladım. Oğlunun böyle vahşice hayattan koparıldığı, üstüne katillerinin doğru düzgün yargılamasının bile yapılmayarak nerdeyse ödüllendirildiği bir ülkede, yaşamayı reddetmişti sanki. Kararına saygı duydum annemin, içim parçalansa da hayatımın en büyük acısını yaşamış olsam da, gittiği, vazgeçtiği ve beni, babamı bırakmak zorunda kaldığı için ona hiçbir zaman kızamadım.

    “Babamla iki dava arkadaşı, yol arkadaşı olduk”

    – Babanızla sonraki hayatınız nasıldı, nasıl azimle bu mücadeleyi sürdürebildiniz?

    Annemi de kaybettikten sonra babamla biz artık baba kız olmanın ötesinde, iki dava arkadaşı, yol arkadaşı gibi olmuştuk. Annemin gidişiyle birbirimize daha sıkı tutunduk ve aslında birbirimizi daha çok tanımaya, anlamaya başladık ve zamanla iki sırdaş arkadaş gibi olduk.  Babam için başından beri abimin davası, nerdeyse bir hayatta kalma mücadelesiydi. İnanılmaz bir azimle, ortaya çıkardı bütün gerçekleri, abimle polisin nasıl bir oyun oynadığını, ölümünden sonra adaleti yanıltarak örgütlü bir şekilde birbirlerini kollayarak kurdukları senaryoyu, her şeyi tek tek ortaya çıkardı. Ben de elimden geldiğince bu mücadelede destekledim onu. Aslında düşe kalka da olsa birbirimizi destekledik ve ben şimdi daha da iyi anlıyorum aslında babam beni bütün acısına rağmen korumaya, kollamaya çalışmıştı bütün bu olanlardan. Benim Fransa’da okurken daha da büyüyen müzik tutkumu geliştirmek için ne yapmam gerekiyorsa onu yapmamı, yani her şeye rağmen mutlu olmamı, sevdiğim işi yapmamı istiyordu. Ben de kendimi müziğe verdim. Babam da İstanbul’a taşındı, yazları da çok sevdiği elma bahçesiyle ilgileniyordu. Yani hayatın devam ettiğini zor da olsa kabullenerek, birbirimize tutunarak sürdürdük bu mücadeleyi. Annemin gidişinden sonra adalete olan inancımız aslında yok denecek kadar azalmıştı ama babam da ben de biliyorduk bu yolu sonuna kadar gitmemiz gerektiğini. Bunun sadece bizim mücadelemiz olmadığını başından beri biliyorduk, belki bu da bize güç verdi.

    “Örgütlü bir işkence davası açılmalıydı”

    – Dosyayı hiç bilmeyenler için, baştan bu yana yaşanan gariplikleri, bu dosyaya özgü cezasızlık kültürünün yansımalarını nasıl anlatırsınız?

    Bu dava aslında, 28 yaşında bir genci intihara sürükleyen tüm polis ve amirlerinin neticesi sebebiyle “ağırlaşmış işkence, görevi kötüye kullanma ve cinsel saldırı, ayrıca kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği suçlarından yargılandığı bir örgütlü işkence davası” olması gerekirken 11 yıl boyunca sadece iki polisin, “resmi evrakta sahtecilik”ten yargılandığı bir dava olarak kaldı. Diğer suç duyurularımızın hepsi, ortada birçok delil ve kuvvetli şüphe olmasına rağmen, delil yetersizliğinden takipsizlikle sonuçlandı ve takipsizlik kararına karşı yaptığımız bütün itirazlarımız da reddedildi. İşkence ile ilgili hiçbir polis yargı önüne çıkmadı ve yıllarca sistematik bir şekilde korundular. Ve bu polisler FETO örgütüyle bağlantıları ortaya çıkana ve işkence emrini veren amirleri görevden ihraç, diğer polisler de başka birimlere, şehirlere gönderilen dek, abimi çırılçıplak soyarak sorguladıkları, aşağıladıkları, onurunu ve ruhunu parçaladıkları, Narkotik Bürosu’nun o sorgu odalarında hiçbir şey yaşanmamış gibi görev yapmaya, ve kuvvetle muhtemel başka insanların de aynı ya da benzer muameleyle sorgulamalarını yapmaya devam ettiler. Ve sanık Hakan Aydın dışındaki tüm diğer sanık polisler hâlâ görevdeler.

    Cezasızlık kültürü işte budur ve polise herhangi bir sebeple yakaladığı ya da gözaltına aldığı bir insana istediği her türlü muameleyi yapma hakkını verir. Cezasız kalan her suç, yeni bir suç doğurur, vicdansızlığı, zalimliği, nefreti normalleştirir; adalet duygusunu köreltir. Üstelik bu suçu bir kamu görevlisi işlemiş ve üstüne bir de cezalandırılmak yerine devletin kurumları tarafından ödüllendirilmişse o zaman halkın gözünde devlet de tüm aygıtlarıyla bu suça iştirak etmiş demektir. Bu döngüyü kırmak için cesurca, şeffaflıkla işleyen bağımsız bir adalet düzeni için mücadele vermek gerekiyor. Ve bu ülkede bunun için hayatını, işini, aşını riske atan yüzlerce, binlerce insan var. Zor olanı seçen ama onurlu, vicdanlı yaşayan insanlar bunlar. Ve sandığımızdan çok daha fazlalar.

    “Hayatımı durdurup, yeniden başlatıyorum”

    – Babanızın vefatından sonra adalet mücadelesini yürütme görevi sadece size kaldı. Hiç bırakmak, gitmek gibi bir hisse kapıldınız mı, duygularınız neydi?

    Aslında, ben babamdan sonra avukatım Mehmet Ümit Erdem ile sürdürdüğümüz süreçte davanın bu noktaya gelmesini bile beklemiyordum. Israrlı takibimiz ve itirazlarımız sonucunda ve Bölge İdare Mahkemesi’nin adil kararıyla bu dava açılabildi. Yoksa yukarıda anlattığım gibi titizlikle işleyen cezasızlık mekanizması yine soruşturma izni vermeyerek bu polisleri aklama yoluna gitti. En son itirazımıza eklemek için ifademi hazırlarken, bir yandan, “ben ne için uğraşıyorum bu yazdığımı acaba bir insan evladı okuyacak mı, üstelik zaten bütün ailemi kaybettim” diye düşündüm kerelerce. Hatta bu mücadeleyi sürdürebilmek için kendi hayatımdan, akıl ve beden sağlığımdan feragat ettiğimi hissettiğim, anlamsızlığa düştüğüm çok zaman oldu. Çünkü oturup bu ifadeleri hazırlamak, polislerin ifadelerini okumak, olanları tekrar tekrar hatırlamak için aslında her seferinde bir bakıma hayatımı durdurup yeniden başlatmak zorunda kalıyordum, çok zor geliyordu ve hâlâ öyle. Ama yine de sürdürmem gerektiğine inandım, inanıyorum, çünkü en başta annemden, babamdan,  abimden böyle gördüm. Sadece bu davayla ilgili değil hayatta herhangi bir zorlukla, çözümsüzlükle karşılaşıldığında azimle, inatla devam eden, çözüm arayan bir ailede yetiştim. Ve gerçekten yürekten inanıyorum, bu sadece benim ya da ailemin davası değil, tüm insan hakları davaları gibi bu ülkenin hak hukuk adalet mücadelesinde yer alan bir dava.

    “Bu iddianame bile bir kazanım”

    – Bu iddianame ilk anda size ne hissettirdi? Mağdur olduğunu söyleyen polisler, eksik soruşturmalar. Buna rağmen iddianame bir kazanım mı?

    Türkiye şartlarında maalesef bu iddianame bile bir kazanım. Çünkü 12 yıl sonra olsa da ve annem ve babam göremeseler de eksik de olsa ve işkenceden bahsetmese dahi, başından beri yargılanmasını istediğimiz polisler ilk defa yargı önüne çıkacak ve bu küçücük de olsa cezasızlık döngüsünü kıran bir gelişme. Bu anlamda bana biraz olsun umut ve adalet duygusu verdi. Ancak bu dava bir işkence davası olarak genişletilmediği sürece ve işlenen “evrakta sahtecilik” suçu önüne arkasına bakılmadan münferit bir olay olarak görüldüğü sürece, mahkemeden çıkacak hiçbir karar adil olmayacak. Ancak polislerin tek tek ifade vermeleri, kurtulduklarını sandıkları ve üzerinden 12 yıl geçen bu olayla tekrar yüzleşmek zorunda kalmaları bile benim için bir kazanım. Kendilerini mağdur, mağduru da suçlu gösterme çabaları da aslında yine cezasızlığın nasıl sistematik hâle geldiğini, bu polislerin kendilerini koruyan kurulu düzene nasıl alışık olduklarını ve bunca şüpheye iddiaya ve kamuoyu baskısına rağmen ve yaptıkları işkence sonucu bir aile yok olmuşken, bunun ardından hala mağdur olduklarını söyleyebilme hakkını ve vicdansızlığını nasıl bir düzenden aldıklarını gösteriyor.

    “Beklentim işkenceden yargılanmaları”

    – Davaya yönelik beklentiniz ne, neler eksik bırakıldı, nelerin tamamlanması gerekiyor?

    Tabii ki beklentim bu polislerin bir insanlık suçu olan işkenceden yargılanmaları ve bu konuda hesap vermeleri, 28 yaşında bir çocuğa ne yaptınız da 20 gün içinde hiçbir sorunu yokken intihar edecek duruma geldi, “evrakta sahtecilik” suçunu ne saikle işlediniz?  ‘Onur Yaser Can, annesi ve babası bugün ne için aramızda değiller?’ Mahkemenin bunları sorması gerekiyor. Adil bir yargılama bu soruları sorarak yapılır. Mahkeme heyeti eğer adil, vicdanlıysa bu soruları sorma cüretini gösterir. Ama açık söylemek gerekirse benim Türkiye’deki adalet kurumlarından çok büyük beklentilerim yok. Yıllar bana, bu ülkede adaletle ilgili büyük beklentilere girmemeyi öğretti, üstelik alınacak hiçbir karar bana ailemi geri getirmeyecek. Ama benim beklentim bu davanın ve benim abimin ve ailemin başına gelenlerin mümkün olduğunca fazla insan tarafından duyulması, anlaşılması, kayıt altına alınması. Bu polislerin isimlerinin tek tek kayıt altına alınması. Ve ben Türkiye’de hâlâ böyle bir vicdana ve akla sahip milyonların olduğuna inanıyorum, her şeye rağmen.

    – Daha önce de ‘komik’ denebilecek sembolik cezalar verildi. Kimler, neden bu cezaları aldı? Bu davada da aynı süreci yasama endişeniz var mı? Adalete inancınız kaldı mı?

    Emniyetin yaptığı disiplin soruşturmasında örneğin daha önce görülen davada “evrakta sahtecilik” suçundan ceza alan iki polis hakkında bir günlük maaş kesim cezası verilmişti. Bu cezanın verildiğini resmi bir kurumdan gelen bir evrakta okuyan annemi ve babamı bir düşünün. Ne hâle gelir insan…  İşte bu tarz kararlar annemin ölümünün, babamın sağlığının bozulmasının önünü açtı. Biz aslında zamanla anladık, bu mücadele, diğer bütün insan hakları mücadeleleri gibi devlet ve kurumlarıyla girdiğiniz psikolojik bir savaş. Bunu sürdürmek için duygularınızı, endişelerinizi, korkularınızı çok zor olsa da bir kenara bırakmak zorunda kalıyorsunuz.

  • ‘Senede bir gün’

    ‘Senede bir gün’

    Meryem KESKİNNİŞANCI (*)

    Bizler 1985 Konya Sağlık Meslek Lisesi mezunlarıyız. O yıllarda yatılı devlet okulları vardı. Ülkemizin farklı illerinden gelen başarılı öğrencilere eğitim ve iş imkanı sunan meslek okullarıydı bunlar.

    Daha 13 -14 yaşlarında bu okulda buluşarak dört yıl boyunca aynı kaderi paylaştık, birbirimize kardeş olduk, yoldaş olduk, memleket ve aile hasretini birbirimize sarılarak hafiflettik.

    Yeri geldi paramızı, kıyafetimizi, ailemizden gelen erzağı paylaştık.

    Aynı zamanda mesleki yeterliliğe sahip öğretmenlerimizden mesleki disiplin içinde yeterli bir eğitim alarak, ülkemizin dört bir yanına sağlık alanında mecburi hizmetlerimizi yapmak üzere atandık.

    Dünya’ya gözlerini yeni açan bebeklerin ellerinden tutup, hastalarımızın acılarını dindirmek için mesleki andımıza bağlı kalarak elimizden geleni yaparken, birbirimizden koptuk.

    Kimimiz evlenip yurtdışına yerleşti, kimimiz üniversite eğitimine devam ederek farklı mesleklere yöneldi.

    33 yıl sonra sosyal medyada birbirimizi bulduk ve kurduğumuz whatsApp grubu ‘Senede Bir Gün’ üzerinden organize olarak, ilk buluşmamızı dört yıl boyunca yaşadığımız, eğitim aldığımız bize yuva olan okulumuzun olduğu Konya’da gerçekleştirdik.

    Heyecan dorukta bekledik her gelen kız kardeşimizi. Çok mu değişmişti, acaba tanıyabilecek miydik?

    İlk buluşma, gözyaşları içinde geçen 33 yıllık yaşanmışlıklarımızı paylaşarak geçti, sanki tekrar 18 yaşımıza dönmüştük. Hem ağlayıp hemen ardından gülerek geçti… Yeni buluşmamız için söz vererek ayrıldık.

    Eşlerimiz de dahil olmak üzere kimse bize inanmadı ve bir iki buluşmada sayımızın azalarak biteceğini düşündüler.

    Ama bizler her buluşmayı büyük bir heyecanla ve günleri sayarak bekledik. İkinci buluşmamız İzmir’de, üçüncüsü Eskişehir’de ve dördüncü buluşmamız Mersin’de gerçekleşti. Ve her buluşmada günler bize yetmiyordu, 4 güne çıkardık. Yurtdışında yaşayan iki arkadaşımız da hiç bir buluşmayı kaçırmadı, izinlerini bile bu buluşmaya göre ayarladılar.

    Pozitifköy kurucusu Gülsüm Gülnaz Gültekin kadınlara bilgi verirken…

    Mersin’deki son buluşmamız da aynı heyacan ve coşkuyla geçerken; yolumuz Pozitifköy’e düştü. Torosların tepesinde, çam ağaçlarının gölgesinde, kendini insanlığa adamış bir akademisyen kadının (Gülsüm Gülnaz (Şeker) Gültekin) eseri Pozitifköy; gurur duyduk.

    Sakin ve doğal bir yaşam, huzur veriyor insana. ‘Kim bilir belki bir buluşmayı da burada yaparız’ diyerek ayrıldık Pozitifköy’den. (https://www.pozitifkoy.com/)

    Seneye Antalya’da buluşmak üzere…

    Ne güzel bunca yıl sonra kaldığımız yerden başlayabilmek…”

    * 85 Mezunları Üyesi- Sağlık Eğitimcisi

  • Atletizm Federasyonu manipülasyon listesinde izlenecek

    Atletizm Federasyonu manipülasyon listesinde izlenecek

    Ali ERDOĞAN

    Dünya Atletizm Birliği, Atletizm Dürüstlük Birimi (AIU) tarafından yürütülen yarışma sonuçlarına ilişkin soruşturmanın ardından Türkiye Atletizm Federasyonu’nun da yer aldığı 7 ülkeyi müsabaka manipülasyonu izleme listesine aldığını ve 23 Eylül 2022 tarihinden itibaren geçerli olacağını açıkladı.

    Dünya Atletizm Birliği, Türkiye’nin içinde yer aldığı bazı ülkelerde manipülasyon yapıldığı ve bu ülkelerin yakın takibe alındığı daha önce de gündeme gelmişti.

    17 ŞÜPHELİ YARIŞMA

    Dünya Atletizm Konseyi tarafından, 2021 Olimpiyat Oyunları kalifikasyon döneminde 17 şüpheli yarışma tespit edilmişti. AIU soruşturması raporu doğrultusunda,Temmuz ayında Oregon’daki toplantısında bir müsabaka manipülasyonu izleme listesini onayladı.

    Dünya Atletizm Müsabakaları Departmanı, buna göre müsabaka prosedürlerini iyileştirmek ve reforme etmek için izleme listesine alınan üye federasyonlarla birlikte çalışma kararı aldı. Bu ülkeler yakından takip edilecek ve listede kalıp kalmayacaklarına karar verilecek.

    İŞTE O 7 ÜLKE

    Dünya Atletizm Birliği tarafından müsabaka manipülasyon listesine alınan ülkeler şunlar:

    Arnavutluk

    Ermenistan

    Gürcistan

    Kırgızistan

    Moldova

    Türkiye

    Özbekistan

    TANINACAK YARIŞLAR

    Dünya Atletizm Birliği, aşağıdakiler belirtilen yarışlar dışında elde edilen sonuçları da tanımayacağını duyurdu.

    Bu yarışmalar şunlar:

    Resmi uluslararası veya bölge şampiyonaları

    Elmas Ligi

    Avrupa turu

    Dünya İç Mekan Turu

    Dünya Yarışı Yürüyüş Turu

    Dünya Kombine Etkinlikler Turu

    Dünya Kros Turu

    Dünya Atletizm Etiket Yol Yarışları

    ÜÇ TEKNİK ÜYE TAKİP EDECEK

    Ulusal şampiyonalar, belirli koşulların yerine getirilmesi ve Dünya Atletizm Federasyonu onayına tabi olması koşuluyla izin verilecek. Bu yarışlar için, masrafları üye federasyonlara ait olmak üzere, üç teknik kurul üyesi atanacak.

  • Beko’dan iktidara: Orman işçilerinin hakkı olan kadrolarını verin

    Beko’dan iktidara: Orman işçilerinin hakkı olan kadrolarını verin

    Cengiz Aldemir/MedyaPort

    Alan çalışmalarını tüm hızıyla sürdüren CHP İzmir Milletvekili Kani Beko, geçici orman işçileri ile bir araya geldi. İşçilerin sorunlarını dile getiren Beko Medyaport.net’e konuştu.

    Orman yangınlarıyla mücadele eden mevsimlik işçilerin kendisine, “Sayın milletvekilim bizler yeri geldiğinde canımızı hiçe sayarak, fırtınalı yangın günlerinde amaç tek bir ağacımızın dalına zarar ziyan olmasın diye kilometrelerce hortum çekmek ve dumanlarda zehirlenme, ölüm tehlikesiyle başbaşa kalan tüm arkadaşlarımızın sizden tek ricası seçimden önce herkese bizim sesimizi duyurmanız olacaktır. Yoksa 6 ay çalışmayla ve 6 ay boş gezmeyle ne evdekiler huzurlu olur nede bizler. Çünkü yaz sezonu yani yangın sezonu bitince kışında iş bulunmuyor. Bulsak bile kimse almıyor. Özel sektörde, “ben geçici çalıştırmıyorum.” diyor. Bizlere de hakkımız olan kadroların verilmesini talep ediyoruz. Bizim sesimiz olun” diyorlar” sözleriyle sorunlarını dile getirdi.

    12 AY DAİMİ İŞÇİ OLARAK ÇALIŞMALILAR

    Orman işçilerinin yangına

    ilk ve etkili müdahale için büyük mücadele verdiğini ve bu uğurda yaralanıp, hayatlarını dahi kaybettiklerini anımsatan CHP’li Beko, “Bunun yanı sıra ormanlık alanlarda çalışan işçiler ve aileleri eğitim, barınma, güvenlik, ulaşım, sağlık, sosyal güvenlik ve düşük kazanç gibi konularda da ciddi sorunlar yaşıyorlar.

    Orman teşkilatında sürekli devam eden bir iş olmasına rağmen nedense değilmiş gibi davranılıyor. Oysa orman yangınları yılın 12 ayı devam etmektedir. O nedenle, ormanlarda mevsimlik değil, orman fidan dikimi dahil olmak üzere 12 aylık daimî işçi olarak çalıştırılmalıdır.

    Şu an binlerce insan kadrosuz olarak çalışmaktadır. Öncelikle bu insanların kadrosu verilmeli ve akabinde kuruma alınacak olan insanlarda kadrolu olarak alınmalıdır. Aksi takdirde ormanları koruma şansımız daha da

    zorlaşacaktır” dedi.

    ANAYASANIN EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI

    İşin örgütlenmesi ve çalışma ilişkilerinden kaynaklı riskler göz önüne

    alındığında, sektörde çalışma biçimlerinin ve sosyal güvence haklarının bir bütün olarak,

    “Anayasaya uygun” bir çerçevede düzenlenmesi gerektiğini vurgulayan Beko, “Geçici orman işçilerinin durumu hem Anayasa’daki eşitlik ilkesine hem de “sosyal devlet” ilkesine aykırı bir durum teşkil etmektedir.

    KADRO MORAL VE MOTİVASYON DEMEK

    Orman yangınları ile mücadele eden yaklaşık 14 bin geçici işçinin kadro beklentisi içinde olduğunu belirten CHP’li Beko, yangınlarla mücadele eden işçilerin kadroya geçirilmesi ile mücadele azmi, moral ve motivasyonlarınının da yükseleceğini savundu.

    İKTİDARA KADRO ÇAĞRISI

    2007 tarih ve 5620 Sayılı Kanun ile kamuda geçici iş pozisyonlarında çalışanların sürekli işçi kadrolarına veya sözleşmeli personel statüsüne geçirilmelerine rağmen orman işlerinde çalışan işçilerin kapsam dışında bırakılarak mevsimlik işçi olarak çalıştırılmasının kabul edilemeyecek bir haksızlık olduğu eleştirisinde bulunan CHP’li Beko, iktidara seslenerek,  “Orman yangınları her gün artarken işçi sayısının azalması, yangına müdahale eden ekiplerin iş yükünü arttırıyor. Ancak yıllardır kadro bekleyenler ise ölüm riskine karşı karşıya. Ülkemizde birçok kamu kurum ve kuruluşlarında geçici işçiler çalışmaktadır. Mevsimlik işçi olarak adlandırılan bu çalışanlar yılda en fazla 9 ay 29 gün çalıştırılmakta, kadro almamaları için 269 uncu gün çıkışları verilmektedir. İktidar verdiği kadro sözünü unuttu. Orman emekçisinin sesini duyun artık. Geçici orman işçisine üvey evlat muamelesi yapmayın. Ben buradan tekrar hatırlatmak istiyorum; verdiğiniz sözün arkasında durun ve bir an önce bu insanların mağduriyetini gidermek için hepsine hakkı olan kadrolarını verin” çağrısında bulundu.