Kategori: Özel Haberler

  • Ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş: ‘İktidar ekonomiyi yönetme yetisini kaybetti’

    Ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş: ‘İktidar ekonomiyi yönetme yetisini kaybetti’

    Kübra KIRIMLI

    Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan enflasyon son 20 yılın zirvesinde seyretmeye devam ederken, 2022 yılının ilk üç çeyreğine ilişkin iktisadi büyüme rakamı açıklandı. TÜİK, Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın (GSYH) yılın ilk çeyreğinde büyüme oranını yüzde 7,3 olarak açıkladı. Ekonomist Prof. Dr. Mustafa Durmuş ile açıklanan büyüme rakamlarını ve yüksek enflasyonu konuştuk. Prof. Durmuş, “Büyüyen bir şey varsa o da sermayedir, kârlardır. Bu büyüme toplumun bütününün refahını artıran bir büyüme değildir. Bu, mevcut gelir eşitsizliklerini ve yoksulluğu arttıran, işsizliği azaltmayan, istihdam yaratmayan daha da önemlisi enflasyonu körükleyen bir büyümedir” dedi.

    ‘BÜYÜME FİNANS VE BANKACILIK SEKTÖRÜNDE YAŞANDI’

    İlk çeyrek büyümesinin asıl kaynağının finans ve bankacılık sektörü olduğunun altını çizen Prof. Durmuş: “Banka kredileri ve kredilerin arkasındaki sektör finans ve bankacılık büyüyor o da GSYH’yi büyütüyor, olan bu” dedi.

    ‘KREDİLERDEN KAYNAKLI PİYASADA PARA MİKTARI BOL’

    Merkez Bankası’nın son Parasal Gelişmeler Raporu’na referans veren Prof. Durmuş, “Büyüme sürecinde ciddi bir parasal genişleme oldu” dedi. Prof. Durmuş, geçen yılın aynı dönemine göre M1 para arzında yüzde 85’ler civarında bir büyüme olduğunu da belirterek, “Yani piyasadaki para miktarı bollaşmış” dedi. Bu genişlemenin kredilerde de görüldüğünü belirten Durmuş, “Bu biraz da kredilerle de ilgili. Kredilere de baktığımız zaman finans dışı sektöre verilen kredilerin 1 yıl içerisinde yüzde 53 arttığını görüyoruz. Geçen yıl bu oranlar çok daha düşüktü. Yüzde 26’lardaydı. Hanelere verilen kredilerde de yüzde 20’lerin üzerinde bir artış söz konusu” dedi. Prof. Durmuş, bu sürecin bankaların kârlarını 16.4 milyar TL’den, 63.2 milyar TL’ye çıkarttığını, yani bankaların kârında yüzde 385 oranında artış olduğunu” söyledi.

    Prof. Dr. Mustafa Durmuş

    BU NASIL BİR BÜYÜME?

    Böyle bir büyümenin sürdürebilir olmadığına da dikkat çeken Prof. Durmuş, “TÜSİAD’da dahil herkes bunun altını çiziyor. Bu sürdürülebilir bir büyüme değil. Kaynağı ağırlıklı olarak finans sektöründe ve bol kredilerle sağlanmış olan bir büyüme” dedi.

    “Siyasal iktidarın içine girilen seçim sürecinde her ne olursa olsun ekonomiyi büyütmek, canlandırmak, böylece diğer sorunları bu büyümenin arkasına gizlemek gibi bir hedefinin olduğunu” tahmin ettiğini söyleyen Prof. Durmuş: ekledi: “Zaten iktidar blokunun başka seçeneği de kalmadı. Sadece yüksek büyüme rakamları ile her şeyin iyi gittiği algısı yaratarak tabanını korumaya çalışıyor.”

    ‘BÜYÜMENİN DE KAÇINILMAZ SONU ENFLASYON’

    “Kredilerle ekonomiyi daha ne kadar ayakta tutabileceklerine” ilişkin de Prof. Durmuş, “belli bir süre daha tutabilirler. Tabii bunun kaçınılmaz sonucu yine bu kez daha yüksek enflasyon olur. Bu kez makro dengeler çok ciddi şekilde bozulur, ortaya bir enkaz çıkar” uyarısı yaptı.

    EMEKÇİLERİN ALEYHİNE GELİŞEN BİR İKTİSADİ BÜYÜME SÖZ KONUSU

    Prof. Durmuş, kimlerin bu büyümeden faydalandığını da şöyle açıkladı: “TÜİK’in geçen yıl açıkladığı büyüme rakamlarına baktığımızda işçilerin milli gelirden aldığı payın, yüzde 35,5’ten yüzde 31.5’e gerilediğini yani bu yıl 4 puan azaldığını görüyoruz. Sermayenin payı ise bu 1 yılda yüzde 41,7’den yüzde 47,6’ya çıkmış yani yüzde 5,9 puan artmış. Nitekim bu hafta yayımlanan ISO 500 raporu açıklandı. Firmalar karlarını ortalama yüzde 139 kâr artırmışlar. Yani sermaye büyüyor, kâr büyüyor, bu kesimlerin işleri tıkırında gidiyor. Ama emekçilerin refahı giderek azalıyor. Bu büyüme kısaca emekçileri daha da yoksullaştıran bir büyüme oldu. Dolayısıyla böyle bir büyüme toplumun büyük bir kesimi tarafından kabul edilebilir bir büyüme değil. Eşitsizlikleri ve yoksulluğu artıran, gelir dağılımını bozan ve en önemlisi işsizliği azaltmayan bir büyümedir” diyen Prof. Durmuş, “Ayrıca bu büyümenin itici gücü olan kredi genişlemesi enflasyonu patlatacak, yoksulluk daha da artacak.”

    ‘ENFLASYON YÜZDE 80’E DAYANDI’

    Mayıs ayına dair 3 Haziran’da açıklanacak enflasyon rakamına ilişkin de Prof. Durmuş, “Enflasyon yukarı doğru çıkmaya devam eder” diyerek, Nisan ayındaki enflasyondan, 8-10 puan daha yüksek bir enflasyon beklediğini, böylece resmi enflasyonun Mayıs ayında yüzde 80’e dayanacağını“ söyledi.

    ‘İKTİDARIN BÜYÜME HIRSI DA ENFLASYONU TETİKLİYOR’

    “Rakamın ne olduğu kadar, enflasyona neden olan etmenlerin devam edip etmediğine de bakmak gerektiğini” belirten Prof. Durmuş, enflasyonu yükselten faktörlere de şöyle değindi: “Merkez Bankası’nın rezervlerinin kalmaması, Ukrayna-Rusya savaşı, gıda ve enerji krizi, CDS’lerin 713’lere çıkması, dövizin yüksek olması ve ülkede devam eden istikrarsızlık bunların her biri ayrı bir neden. Ancak en önemli neden iktidarın izlediği faiz politikasıdır.” Prof. Durmuş ayrıca, iktidarın aşırı büyüme hırsı ile parasal kaynakları sonuna kadar kullanarak, kredileri çoğaltarak yoluna devam edeceğini ancak bunun da talep yönlü enflasyonu arttıracağını söyledi. İktidarın tüm bunları seçime yönelik olarak yaptığını ifade eden Prof. Durmuş, “İktidar seçime giderken daha fazla oy kaybetmek istemiyor. Oylarını arttırmak istiyor. Ancak bu süreç bir iki yıl öncesinde olduğu gibi değil. Çünkü halk gerçekten çok yoksul. Hanelere giren gelir çok düşük, buna karşılık yaşam maliyetleri çok yüksek olduğu için halk sadece ekonomik canlılığa bakmayacaktır diye düşünüyorum” dedi.

    ‘İKTİDAR EKONOMİYİ YÖNETEMİYOR’

    Bu gidişatın ekonomiyi tam bir enkaza dönüştürebileceğine vurgu yapan Prof. Durmuş, kimi vatandaşların ‘Artık bir yerde duracak, hep böyle yüksek seyretmeyecek bu enflasyon’ beklentisine de şöyle değerlendirdi: “Elbet düşecek de neden olduğu hasar, tahribat ne olacak? Ayrıca kimse kısa vadede enflasyonun düşmesini beklemesin. Kaldı ki resmi olarak yüzde 70-80’ler, gayri resmi yüzde 100-150’lerde seyreden bir enflasyon nereye kadar, hangi sürede düşebilir ki? Merkez Bankası dahi bu yılın sonunda yüzde 50’nin üzerinde bir enflasyonu beklediklerini açıkladı.” İktidarın ekonomiyi yönetme yetisini bir süredir yitirdiğini de ifade eden Durmuş, “İktidar diyor ki hele şu politikayı bir deneyelim, tutmadı başkasını deneriz. Özetle ortada bilinçli, bilimsel yöntem ve bilgiye dayalı iktisat politikaları yok. Zaten uzun süre önce Merkez Bankası’na yapılan müdahalelerle para politikası araçlarının kullanımı imkânsız hale gelmişti. Bugün bunu telafi edecek politika araçları yok. İktidar açısından şapkadan yeni tavşanları çıkartmak her gün zorlaşıyor” diye konuştu.

  • Çocuklar ‘mesleki eğitim’ adı altında 10 saatten fazla çalıştırılıyor

    Çocuklar ‘mesleki eğitim’ adı altında 10 saatten fazla çalıştırılıyor

    Kübra KÖKLÜ

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmi sitesinde mesleki eğitim merkezlerine ilişkin güncel istatistikler yayımlandı. Bu istatistiklere göre, Milli Eğitim Bakanlığı’nca mesleki eğitim merkezlerine kayıtlı öğrenci sayısı, 159 binden 502 bine çıkarıldı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı, yıl sonuna kadar 1 milyon öğrenci hedefinin yüzde 50’sini beş ayda gerçekleştirdiğini duyurdu. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Akdeniz Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Taner Akpınar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yürüttüğü mesleki eğitim merkezlerinde kayıtlı öğrencilerin ‘çocuk işçi’ olarak çalıştırıldıklarını anlattı. Akpınar, durumuMedyaport.net’e anlattı.

    YOKSUL ÇOCUKLAR ‘ÇOCUK İŞÇİ’ YAPILIYOR

    Doç. Dr. Taner Akpınar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, yoksul çocukları küçük işletmelerin hizmetine iş gücü kaynağı olarak sunduğuna dikkat çekti. “Devlet, ‘mesleki eğitim’ adı altında çocuk işçi sayısını gün geçtikçe artırıyor” diyen Akpınar, “Mesleki eğitim merkezleri”nin çırakların gittiği merkezler olduğunu söyledi. Bu merkezlerle devletin, “yoksul çocukları küçük işletmelerin hizmetine iş gücü kaynağı olarak sunduğuna” dikkat çeken Akpınar, “Bu merkeze kayıtlı olanlar sigortalıdır. Ancak iş kazası ve meslek hastalığı kapsamında sigortalılardır. Yani kısa vadeli sigortalıdır. Çıraklık döneminin emekliliğe bir gün bile katkısı yoktur. Cumhurbaşkanı kararı ile 5 Ocak 2022 tarihli resmi gazetede, mesleki eğitim adı altında çalıştırılan öğrencilere ödenecek ücretin 5 yıl boyunca işsizlik sigortasından ödeneceği açıklandı. İşverenler zaten çok az olan bu ücretten de bu sayede kurtulmuş oldu” dedi.

    ‘VERİLERDE BÜYÜK TUTARSIZLIKLAR VAR’

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1 milyon öğrenciyi çocuk işçi yapacağına işaret eden Akpınar, “1 milyon çocuk işçi” hedefinin korkunçluğuna dikkat çekti. “Bu hedef çok korkunç” diyen Akpınar, bu konuda açıklanmayan çok konu olduğunu ve mesleki eğitim merkezlerine katılan çocukların kaçının kalıcı işe sahip olduğunun devlet tarafından açıklanmadığını da ifade etti. “Bu çocukların kaçı bu mesleği öğrendi ve çıraklık sonrası o işi yapmaya devam etti?” diye soran Akpınar, “Mesleki eğitim merkezinin iki boyutu var. Birincisi, Devlet, çocukları ve gençleri, ucuz iş gücü kaynağı olarak kullanarak sermaye çevrelerinin kullanımına sunuyor. İkincisi ise çocukları ve gençleri bu sisteme kaydederse onları işsizlik hesabından düşüyor” değerlendirmesini yaptı.

    Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türkiye’de kayıtlı olan çıraklara ilişkin istatistiklerinin tutarsız olduğuna da vurgu yapan Akpınar, “MEB’in istatistikleri ile Sosyal Güvenlik Kurumu’nun açıkladığı veriler arasında tutarsızlıklar var. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun istatistiklerine göre, Türkiye’de 400 bin yakın çırak var. O zaman MEB’in verilerine göre, 156 binden nasıl 502 bine çıktı. Zaten 400 bine yakındı” dedi

    ‘KÜÇÜK İŞLETMELER KİMİ İSTERSE O PARTİ İKTİDARA GELİR’

    Mesleki eğitim merkezlerine “çocuk işçi merkezi” demenin daha doğru olacağının altını çizen Akpınar, şunları söyledi: “Türkiye’de küçük işletmecilerin talepleri her zaman dikkate alınır. Küçük işletmelerin sayısı çoktur. Küçük işletmeler hangi siyasi partiye teveccüh ederse, o siyasi parti iktidara gelir. Küçük işletmeler kimden desteğini çekerse o da gider. Türkiye tarihi boyunca iktidar olan tüm partiler küçük işletmelerin taleplerine hiçbir zaman karşı koyamadılar. Çocuk işçi, küçük işletmelerin talebidir. Ve devlet de yıllardır, meslek eğitim sistemi ile küçük işletmelerin talebini yerine getiriyor.”

    GÜNDE 10 SAATİ AŞAN SÖMÜRÜ

    “’Mesleki eğitim 10 saat sürer mi?” diye soran Akpınar deneyimlerini şöyle anlattı: “Çıraklarla ilgili araştırma yaptığımda, sanayi sitelerine gittim. Orada çıraklarla ve işverenlerle görüştüm. Çocuklar, mesleki eğitim merkezine bir gün gidebildiklerini söyledi. Haftanın diğer günlerinde ise iş yerlerinde çalışıyorlar. Ne yazık ki 10 saatin altında çalışan çocuk işçi görmedim. Böyle bir eğitim olabilir mi? Mesleki eğitim 10 saat sürer mi? Görüştüğüm çırak çocuk işçiler, mesleki eğitim merkezine dinlenmeye ve uyumaya gittiklerini söyledi. Merkezde anlatılan dersleri çok yorgun oldukları için dinleyemediklerini anlattılar. Bu ders ‘bizim için bir dinlenme fırsatı’ dediler. Burası mesleki eğitim merkezi mi yoksa çocuk işçiliği için istihdam merkezi mi?.”

    Çırakların haftada bir gün mesleki eğitim merkezine gitme zorunluluğunun olduğunu belirten Akpınar, şunları söyledi: “Ancak yasada işverenlerin lehine bir seçenek var. Eğer işler yoğunsa işverenin, çocuk işçiyi ayda 8 kere gitme zorunluluğu olduğu derse göndermeme hakkı var. Ne zaman işverenin işleri azalır, o zaman çocuk işçi geri kaldığı dersleri sıkıştırılmış bir programla alır. Burada öncelikli olan eğitim değil, işverenin işidir. Hatta yasada işverene, ‘çocuk işçiyi hiç mesleki eğitime gönderme, merkezdeki öğretmenler çocuk işçilerin çalıştıkları iş yerlerine gitsin’ diyor. Çocuk işçi, eğitime iş yoğun diye gidemiyorsa, yanına gelen öğretmenler ona nasıl ders anlatacak. Koşullar uygun mu? Çocuk, çalışmaya devam ederken, dersi nasıl öğrenecek?”

  • Doç. Dr. Süreyya Karacabey: Gezi’nin bitmesine imkan yok, yol devam ediyor

    Doç. Dr. Süreyya Karacabey: Gezi’nin bitmesine imkan yok, yol devam ediyor

    Ayça ONURALMIŞ

    Doç. Dr. Süreyya Karacabey, “Gezi’nin bitmesine imkan yok, yol devam ediyor. İçeri çekilirsiniz, zorunlu çekilmeler olur, bir dönem durursunuz ama bu yola bir defa çıkıldı zaten. O yüzden Gezi hatıra değil, olamaz. Gezi bir yenilgi değil. Gezi, bizim kişisel tarihimizde önemli bir dönemeçti” dedi.

    Gezi direnişinin 9. yıldönümü dolayısıyla Mülkiyeliler Derneği’nde “Hep Gezi’deydik” temasıyla düzenlenen etkinlikte, Emine Kart’ın “Gezi’de Ankara Direniyor” başlıklı fotoğraf gösterisi yapıldı.

    Slayt gösterisinin ardından konuşan Süreyya Karacabey, Gezi’nin bitmesine imkan olmadığını, yolun devam ettiğini belirterek, şunları söyledi:

    “İçeri çekilirsiniz, zorunlu çekilmeler olur, bir dönem durursunuz ama bu yola bir defa çıkıldı zaten. O yüzden Gezi hatıra değil, olamaz. Gezi bir yenilgi değil. Bütün itaatsizlik eylemlerinde hapse düşmek, eylemi güçlendiren bir şeydir. Hiçbir zaman onu zayıflatmaz. Devletin şu an içeride tuttuğu insanlar, Haziran direnişinin hala etkili olduğunu gösterir. Gezi, hepimize ait bir şeydir, eminim buradaki herkes sokaklardaydı. Dolayısıyla bu bizim kolektif hafızamıza ait bir şey. Gezi’nin yıldönümünde Emine’nin çok güzel fotoğrafları, anlamsal çağrışımları tetikledi, bizi yeniden oraya yaklaştırdı. Gezi, bizim kişisel tarihimizde önemli bir dönemeçti.”

    ‘O MASKE, BÜTÜN KOLEKTİF BELLEĞİ TEMSİL EDİYOR’

    Sadece Türkiye’de değil, bir meşruiyet krizine girmiş bütün devletlerin içinde birtakım direnişler, ekonomik toplantıları basma gibi eylemleri yapıldığına dikkat çeken Karacabey, şöyle devam etti:

    “Bunların hepsi şuna dayanıyor; İngiltere’de yaşayan ve ‘terörist’ olarak nitelenen Guy Fawkes, 1905’te İngiliz Parlamentosu’na kralı da öldürmek üzere bir bomba düzeneği koyuyor; fakat yakalanıyor, ağır işkence görüyor ve öldürülüyor. Şimdi bu olay, İngiltere’de parlamento açılışlarında, Şenlik Ateşi Gecesi’nde hala çocukların söylediği bir şarkıya konu olmuş durumda. ‘Hatırla o ihanet günlerini’ diyor. Biliyorsunuz, resmi tarih kendi tarihindeki kırılmaları özel bir hale getiriyor ve çocukların Şenlik Ateşi Gecesi’nde söyleyebilecekleri bir şarkının sözlerini ortaya çıkarmış oluyor. Yani Guy Fawkes lanetlenirken, arkasından bir çizgi roman ve herkesin bildiği V for Vendetta filmiyle o maske, küresel direnişin bir simgesi haline geliyor. Yani aslında başarsaydı kralı 1905’te havaya uçuracak bir adamın anısını az önce Emine’nin fotoğraflarında da gördük. O maske, aslında bütün kolektif belleği temsil ediyor. Bu direnişler, yerel gibi görünse de Gezi zamanında hatırlayın, bize çeşitli ülkelerden de destek gelmişti. Çünkü bu tür itaatsizlik eylemlerinin doğası budur. Bölünmüş, parçalanmış protestolardan onları ayıran şey, bir gövdeyi bir araya getiren bir şey.”

    ‘HAKLI OLMADIKLARINI TARİH DE HAYKIRACAK KENDİLERİ DE BİLECEK’

    “Hoşumuza gitmeyen bir şeye ‘Hayır’ deme hakkımız doğal olarak var. İtaatsizlik hakkı, yasal çerçeve tarafından bize sunulabilecek bir şey değil. Bizim Gezi’de deneyimlediğimiz böyle bir şey” diyen Karacabey, şu ifadeleri kullandı:

    “Yani Kalyon İnşaat’ın 27 Mayıs gecesi Gezi Parkı’ndaki ağaçlara saldırıya verilmiş tepkiyi düşünün, evet elbette mesele ağaç değildi. Birileri ülkeyi kendi oturma salonları gibi dekore edip herkese de nerede, nasıl oturacakları konusunda akıl vermeye başlıyorlardı ve şimdi daha beterinin içindeyiz ama şunu söylemeye çalışıyorum; bu kurucu rızaya rağmen –‘yasal’ kelimesini kullanmak istemiyorum; çünkü o kadar kötüye kullanılmış bir şey ki- biz karşımıza çıkan mantıksız kanunları, bize emir kipiyle buyrulmuş, hayat biçimimize müdahale eden şeylere itiraz etme hakkına doğal olarak sahip olmalıyız. Eğer bu ilksel rıza, toplumun kurulması için değil de hükümetlerin bekası için işletiliyorsa burada geri alınması gereken bir hata vardır. Zaten o toplumsal sözleşme, ilksel olarak yasallığı nasıl oraya yerleştiriyorsa, aynı zamanda bir toplum olmanın, insanların barış içinde, kardeşçe, eşit biçimde yaşamasının da kurallarını koymak zorundadır. Bu ihlal edildiğinde kimse yasa dışı bir şey yapmış olamaz ve bütün dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu; çünkü adalet ve özgürlüğü, vicdanla karşı karşıya getiremezsiniz. Eğer insanların bütün derdi bir yasallığı düzenlemek, bir statükoculuk olsa yine de bütün bu devletlerin, hükümetlerin, sistemlerin sadece inşası değil, bu kadar rahat bir şekilde yolunda yürüyor olmasında da hepimizi içine alan, dahil eden birtakım konformizmler, statükocular, yasa tehdidi var. Mesela birileri size ‘Gösteri sırasında yüzünüzü kapatamazsınız, şunu yapamazsınız’ diyor. Bütün bu sınırları çizen aslında bir toplumsal kuruluşun refahı, barışı için yardım etmiyor; sadece kendi kurduğu mekanizmanın bekası için yapıyor. Dolayısıyla bütün sivil itaatsizlik eylemleri, meşruiyetini buradan alıyor. İşte çaresiz kalmaları da bu yüzden, yani karşınızdaki kişinin silahı var diye, bu sizden daha güçlü olduğu anlamına gelmez, evet canınızı yakabilir, sizi hapse atabilir fakat onların haklı olmadıklarını tarih de haykıracak biz de haykıracağız ve kendileri de bilecekler.”

    TERSNAME SAHNE ALDI

    Karacabey’in söyleşinin ardından Tersname sahne aldı. Tersname, Gezi direnişi sırasında Güvenpark’ta polisin katlettiği Ethem Sarısülük için yazdıkları şarkıyı seslendirdi. Gezi direnişinde yaşamını yitirenleri anan Tersname, 31 Mayıs 1971’de Nurhak katliamında öldürülen Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan için “Nurhak” şarkısını söyledi.

  • Gürsel Tekin: İstanbul’da BM kriterine uygun konut kalmadı, yaşamaya uygun sadece 6 konut var

    Gürsel Tekin: İstanbul’da BM kriterine uygun konut kalmadı, yaşamaya uygun sadece 6 konut var

    CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin İstanbul’daki kiralık konut ilanlarını Birleşmiş Milletler’in “Yaşamaya Elverişli Konut” tanımına göre inceledi. 83 bin 726 kiralık konut ilanın incelendiği çalışmaya göre İstanbul’da BM kriterine uyan sadece 6 konut var.

    BM’NİN YAŞAMAYA ELVERİŞLİ KONUT KRİTERLERİ

    BM “yaşamaya elverişli konut” tanımı kapsayıcılığı ve herkesin erişimini önceleyen 7 kriterden oluşuyor. Buna göre kiralanacak konutun kira bedeli ortalama hanehalkı kullanılabilir gelirinin yüzde 30’u oranında olmalı, konut en az 80 metrekare olmalı, deprem yönetmeliği gereği bina en fazla 10 yaşında olmalı, bina yüksekliği en fazla 5 katlı olmalı, güvenli ısınma ve balkon olanağı ile kullanıma hazır, boş durumda bulunmalı.

    83 BİN 726 İLANDAN SADECE 6’SI “YAŞAMAYA ELVERİŞLİ”

    31 Mayıs 2022 verilerine göre sahibinden.com internet sitesinde İstanbul’da toplam 83 bin 726 kiralık konut ilanı yer almakta. Bu ilanlar üzerinde yapılan araştırmaya göre 83 bin 726 ilanın 59 bin 507’si daire. Bu daire ilanlarında İstanbul’da ortalama kullanılabilir hanehalkı gelirinin yüzde 30’una denk gelen 2500 lira kira bedeline uygun sadece 125 ilan var. Bu ilanlar arasında en az 80 metrekare büyüklüğünde 64 ilan var. Deprem yönetmeliğine uygun şekilde aranan konutun en fazla 10 yaşında olması kriteri eklendiğinde geriye sadece 11 ilan kalıyor. 11 ilan içerisinde en fazla 10 katlı binada bulunan 11, 5 katlı binada bulunansa yalnızca 6 ilan var.

    GÜRSEL TEKİN: “İSTANBUL’DA YAŞAMAYA ELVERİŞLİ KONUT KALMADI”

    CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin araştırma sonucunu şöyle değerlendirdi:

    “Araştırmamızı herkes tekrar edebilir. 7 kriter var. Kullanılabilir hanehalkı gelirinin yüzde 30’unu (Ayda 2500 TL) esas alıyoruz. Bina en  fazla 10 yaşında olacak. En fazla 5 katlı olacak. Konut en az 80 metrekare olacak. 83 bin ilanda bu kriterlere uyan sadece 6 ilan var. Bu ilanlar da şehrin çevre ilçelerinde bulunuyor. Esenyurt’ta 2, Avcılar’da 2, Arnavutköy’de 1, Bağcılar’da 1 adet ilan var. Açık bir şekilde söylersek bugün İstanbul’da BM kriterine uygun “Yaşamaya Elverişli Konut” kalmadı.  Böyle bir şey yok.

    “UCUBE EKONOMİ POLİTİKASI SEBEP, KONUT KRİZİ SONUÇTUR”

    Bu noktaya nasıl geldik? Birincisi ucube ekonomi politikasıyla insanların elinden tüm yatırım araçları alındı. Enflasyon altında verilen negatif faiz ile Türk Lirası’na yatırım yapanlar, Türk Lirası’ndan kaçtılar. Sonuç döviz krizi oldu. Döviz krizi de yüksek enflasyonu tetikledi. Bu sefer dövizi baskılamak için Kur Korumalı Mevduat Hesabı diye bir yeni uygulama getirdiler. Bir avuç sermayedarın parasını 83 milyon ödüyoruz. Sonuç ne oldu? Döviz de kısa vadeli yatırım gücünü kaybetti. Bir de piyasaya fazladan Türk Lirası arz edildiği için enflasyon daha da yükseldi. Neticede milletin elinde sadece gayri menkul ve emtia yatırımı kaldı. Konut fiyatları patladı. Yetmez, döviz ve enflasyon artışıyla inşaat maliyetleri arttığı için konut fiyatları daha da yukarı gitti. Bütün bunlar yetmezmiş gibi vatandaşlığı da pazara çıkardılar, konut karşılığı vatandaşlık vererek, konut piyasasına talebi arttırdılar. Konut fiyatları daha da yükseldi. Yani AKP’nin ucube ekonomi politikası sebep, konut krizi sonuçtur

    “ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK BAKANI TELEVİZYONDA MAÇ İZLER GİBİ KONUT KRİZİNİ İZLİYOR”

    Çevre ve Şehircilik Bakanı konut piyasasını izlediğini söylüyor. Gerçekten televizyonda maç izler gibi izliyor. Kendisinin açıklamalarına göre İstanbul’da 5,8 milyon konut var, bunların 1,5 milyonu riskli. Tüm Türkiye’de 17 milyon bina var, 6,7 milyon bina riskli. AKP hükümeti sağa sola rant üretmek yerine her yıl sadece 335 bin bina yapsa bugün Türkiye’de konut krizi diye bir şey yoktu. İstanbul’da herkes başını sokabileceği, nitelikli, sağlıklı, depreme dayanıklı bir eve sahip olurdu. Bunu yapmak yerine milletin arsasına el koydular, kentsel dönüşüm adı altında büyük rant projeleri ürettiler, bir avuç müteahhit ve yandaşları para kazanırken, bedelini millet önce evsizlikle, korkuyorum depremde de başka ağır sonuçlarla ödeyecek. Onlar da hala izlemeye, ağır çekimde yaşanan bir felaketi makam odalarından takip etmeye devam ediyorlar.

    “SONBAHAR’DA KONUT KRİZİ DERİNLEŞECEK”

    Uyarıyorum. Sonbahar’da konut krizi derinleşecek. Bugün Türkiye’deki 8,5 milyon kiracının 6,5 milyonu eski kiracı. Sonbahar aylarına doğru enflasyon artışı konut kiralarında ağırlığını daha da hissettirecek. Yurt olmadığı için yeni öğrencilerin okullara başlamasıyla konut talebi artacak. Dolayısıyla konut fiyatları daha da yükselecek. İnsanları başını sokacak bir ev bulamayacak. Bugün genel davalar içerisinde kira tespit ve tahliye davalarının oranı yüzde 20’yi buldu. Ev sahipleri ile kiracılar boğaz boğaza geldi. Sosyal bir patlamanın eşiğindeyiz.

    “PARA KARŞILIĞI VATANDAŞLIK SATMAYI BIRAKIN”

    Ne yapılması lazım? Hemen hızla para karşılığı vatandaşlık satmayı bırakın. Konut arzını azaltın. Ucube ekonomi politikasına son verin, yatırım araçlarını serbest bırakın, millet gayrimenkul dışında parasını enflasyona karşı koruyacak önlemler alabilsin. TOKİ ile hem yurt hem de sağlıklı, nitelikli, sosyal konut üretimine başlayın. Yeni evlilere ve ilk kez konut sahibi olacaklara 40 yıl vade ile maliyetine satış yapın. Bütün bunları yapmazsanız millet sonbaharda kasırgayla karşı karşıya kalacak, sofrasındaki ekmeği aldınız, başının üstündeki dam da gidecek. Bu milleti bir de bunu yaşatmayın.”

  • Sırrı Süreyya Önder ve Zınar Karavil, ‘Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi’ni imzaladı

    Sırrı Süreyya Önder ve Zınar Karavil, ‘Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi’ni imzaladı

    Mutlu Sereli Kaan

    “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” kitabının yazarı ve Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Basın Danışmanı Zınar Karavil, Dipnot Yayınları’nca düzenlenen söyleşi ve imza gününde, “Üzerinde benim imzam var, ama bu kitabı aslında halkımızın mücadelesi yazdı. Hep şöyle söylüyorum; kitabın önsözünü Sırrı Bey, son sözünü Demirtaş, içini de halkımızın mücadelesi yazdı” diye konuştu.

    Dipnot Yayınları’ndan 26 Mayıs 2022 tarihinde çıkan “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” kitabı için düzenlenen söyleşi ve imza günü 28 Mayıs 2022 tarihinde, Ankara’da, Mülkiyeliler Birliği’nde gerçekleştirildi. Dipnot Yayınları adına Emirali Türkmen’in kolaylaştırıcılığını yaptığı söyleşiye Sırrı Süreyya Önder ve Zınar Karavil birlikte katıldılar.

    Kitabın yazılış ve yayımlanma sürecini anlatan Zınar Karavil, Selahattin Demirtaş gibi önemli bir siyasi figürle ilgili bir kitap bulunmadığını, bunun bir boşluk olduğunu ve bu dönemin kayıt altına alınması gerektiğini uzun süredir düşündüğünü belirtti. İlk aşamada kitabın bir 30 sayfalık bölümünü yazdığını ve bunu avukatları aracılığıyla Selahattin Demirtaş’a ilettiğini anlatan Karavil, Demirtaş’ın kendisini yüreklendirip, desteklediğini ve katkıda da bulunmak istediğini ilettiğini aktardı.

    ‘KİTABIN ADINI SIRRI SÜREYYA ÖNDER KOYDU’

    Süreci, 4 Kasım 2016’da Selahattin Demirtaş’ın evinin basılarak tutuklanmasından, Dr. Selçuk Mızraklı’nın Edirne F Tipi Cezaevi’nde koğuş arkadaşı oluncaya kadar olan dönemi kapsadığını belirten Karavil, kitabın başlığının da Sırrı Süreyya Önder’in önerisiyle oluştuğunu anlattı. Karavil, Sırrı Süreyya Önder’in, Demirtaş’ın Anayasa Mahkemesi’ne yazdığı dilekçede yer alan “Benim plastik, beyaz bir sandalyeden başka makamım yok” sözlerinden hareketle önerdiği “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” başlığını kitabın adı olarak belirlediklerini söyledi.

    Kitap yazılırken, Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde olması dolayısıyla, teknik olarak çeşitli zorluklar yaşadıklarını kaydeden Karavil, bu zorlukların Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş, kardeşi ve avukatı Aygül Demirtaş, tüm avukatları, o dönemdeki koğuş arkadaşı Abdullah Zeydan’ın kolaylaştırıcılığıyla aşıldığını belirterek, tüm destek olanlara da ayrı ayrı teşekkür etti.

    ‘AZİZ BİR EMEK’

    Sırrı Süreyya Önder de, Zınar Karavil’in kitabının “aziz bir emek” sonucu oluştuğunu söyledi. Egemenlerin baskı dönemlerinde, diktatörlük dönemlerinde ve takip eden süreçlerde en iyi yaptıkları şeyin toplumsal hafızayı önce imha etmek, sonra sisteme göre inşa etmek, sonra da resmi görüş haline getirmek olduğunu belirten Önder, bu ülkede resmi görüşün daima “kutsal” kabul edildiğini, buna biat etmeyen herkesin de kutsala ihanet etmiş gibi muamele gördüğünü söyledi. Önder, “Bütün emek veren arkadaşların şahsında Zınar’a bütün kalbimle teşekkür ediyorum” diye konuştu.

    Bu tür kitapların “malumat bombardımanı” yapma handikabı taşıdığını belirten Önder, Zınar Karavil’in bu kitapta bu sorunu ustalıkla aştığını, kitabın soluk soluğa, hiçbir şeyi unutmadan ve sonrasında olacakları merak ederek okunduğunu kaydetti.

    ‘HER ŞEY ÖMÜRLÜ, DİRENİŞ ÖMÜRSÜZ’

    Bugün artık direnişin adının değiştiğini ve gelecek özgür günlere sadece inanmanın bile bir direniş biçimi olduğunu belirten Önder, bunun bir adım ötesinin de bu uğurda bedel ödeyen insanlar ve onların dışarıdaki yakınları ve arkadaşlarıyla dayanışmak ve yan yana durmak olduğunu söyledi. Önder, “İlanihaye sürmüş bir savaş, baskı dönemi yok. Her şey ömürlü, direniş ömürsüz. Bu günler tüm ağırlığına, katılığına, zorbalığına rağmen umudumuzu kırmamalı, bu konudaki irademizi zayıflatmamalı” diye konuştu.

    Karavil ve Önder, daha sonra katılımcıların sorularını yanıtladılar. Sırrı Süreyya Önder, Kobane Davası’nın seçimden önce sonuçlanıp sonuçlanmayacağına yönelik öngörüsünün sorulması üzerine şu yanıtı verdi:

    “Toplumsal muhalefet ‘bu davalarla bizim de yargılanmamızın taşları döşeniyor’ bilincine gelirse bir tek gün bile ceza çıkmaz. Bugün Van’da belediye başkanları bir toplantıdalar. İyi niyetlerinden hiç şüphem yok ama hâlâ ‘Onlar bizim zenginliklerimiz’ diyor bir arkadaşımız. Halen kendini ana para, Kürdü faiz gören bir anlayış var. Üstelik de iyi bir şey söylediğini, riskli bir şey söylediğini düşünüyor. Zenginlik nedir? Bir tek kere eşitliği telaffuz edin, ona yapılan sana da yapılabilir idrakine gelin, gerisi kolay. Bütün başkanlıklar sizin olsun, insanca yaşamanın onuru bize yeter. Bu dava sürecini etkileyecek şey, toplumsal muhalefetin idrakidir.”

    Söyleşinin ardından, Önder ve Karavil “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” kitabını imzaladılar.

  • ABD’de her 100 kişiye 120.5 silah düşüyor: Türkiye bireysel silahlanmada ilk 10 ülke arasında

    ABD’de her 100 kişiye 120.5 silah düşüyor: Türkiye bireysel silahlanmada ilk 10 ülke arasında

    ÖZEL HABER: Onur Metin

    İsviçre merkezli bir araştırma şirketi olan “Small Arms Survey”e göre, 2017 itibariyle küresel dolaşımdaki bir milyar ateşli silahın 857 milyonu (yüzde 85) sivillerin ellerinde, 133 milyonunun (yüzde 13) askeri kullanımda ve 23 milyonunun (yüzde 2) kolluk kuvvetlerinde olduğunu tahmin ediliyor. Dünyada sivil silahlanmanın en yüksek olduğu ABD’de, 2018 yılında, her 100 yurttaşa 120.5 silah düşüyor. Bunun anlamı, her yurttaş için ortalama bir silahtan fazla silah olması demek. Türkiye de bireysel silahlanmada sahip olunan silah sayısında ilk 10 ülke arasında

    2017 sonunda, dünyada 230 ülkede, toplam 1 milyon 13 bin ateşli silah var. Small Arms Survey’in  2016 yılında yaptığı araştırmada 875 milyon silah olduğu duyurulmuştu. Sivillerin elindeki silahların sayısında yüzde 32’lik artış, 2017’de sayının 1 milyondan fazla olmasına neden oldu. ABD, kişisel silahlanmada, bütün ülkelere fark atıyor.

    DÜNYA NÜFUSUNUN YÜZDE 4’Ü, SİLAHLARIN YÜZDE 46’SI

    ABD’li sivillerin elinde, 393 milyondan fazla silah var. Dünya nüfusunun yüzde 4’ünü oluşturan ABD halkı, dünyadaki küresel silah stoklarının ise yüzde 46’sına sahip. Başka bir deyişle, tüm dünyada orduların ellerinde bulunan askeri silah stoklarının yaklaşık 3 katı silah ABD’li sivillerin ellerinde bulunuyor. ABD’li siviller, BM’nin raporuna göre dünyada kendilerinden sonra en çok silaha sahip olan 25 ülkedeki silahların toplamından daha fazla silaha sahip.

    Gallup firması tarafından Ekim 2020’de yapılan ankete göre, ABD`li yetişkinlerin yaklaşık yüzde 44’ü silahlı bir evde yaşıyor ve insanların yaklaşık üçte biri kişisel olarak silah sahibi. ABD’de sivillerin elindeki toplam silah sayısı, nüfustan daha fazla. Yani bir kişiye düşen silah sayısı birden daha fazla.

    ABD’li siviller, ABD ordusunun yaklaşık 100 katı ve kolluk kuvvetlerinin yaklaşık 400 katı kadar ateşli silaha sahip. ABD’liler yalnızca Mayıs 2018’de 2 milyondan fazla silah satın aldı. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm kolluk kuvvetlerinin sahip olduğu silahların iki katından daha fazla.
    Nisan ve Mayıs 2018’de ABD’liler, ABD ordusu tarafından stoklanan tüm ateşli silahlardan daha fazla olan 4,7 milyon silah satın aldı. 2017’de ABD’liler 25,2 milyon silah satın aldı, bu da dünyadaki tüm kolluk kuvvetlerinin sahip olduğu toplam silahtan 2,5 milyon daha fazla silah demek.

    TÜRKİYE TABLONUN NERESİNDE?

    Türkiye, sivillerin ellerinde en çok silah bulundurulan ülkeler listesinde 10’uncu sırada. Bu listede, Türkiye’nin hemen üzerinde ABD, Hindistan, Çin, Pakistan, Rusya, Brezilya, Meksika, Almanya ve Yemen var.

    Nüfusa oranlanarak, her 100 kişiye düşen silah sayısına bakıldığında, Türkiye listenin dışında kalıyor. Bu liste için nüfusu 150 binden fazla ülkelere bakılıyor.

  • Sağlık emekçileri ‘Beyaz Miting’ için alanda: Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin

    Sağlık emekçileri ‘Beyaz Miting’ için alanda: Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin

    Sultan ÖZER

    Sağlık emekçileri, “Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin” sloganıyla Ankara’da ‘Beyaz Miting’ düzenliyor.

    Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelen sağlık emekçileri ve hekimler, hem kendi hakları hem de halkın sağlık hakkı için Anıtpark’a yürüyor.

    TTB, mitingi Anadolu ya da Kolej Meydanı’nda düzenlemek için Ankara Valiliği’ne başvurmuştu. Başvurunun reddedilmesi üzerine eylem Anıtpark’a alındı.

    Sağlık emekçileri, “Hastaneler halkındır satılamaz”, “Sermayeye değil halka bütçe”, “Karanlığa karşı mesleğimize sahip çıkıyoruz”, “Çalışırken ölmek istemiyoruz” sloganlarıyla Anıtpark’a ulaştı.

    Sağlık örgütleri kortejler halinde alana girdi. Siyasi partilerden, meslek örgütlerine, sivil toplum örgütlerinden sendika ve inanç örgütlerine toplumun her kesiminden eyleme destek geldi.

    TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, eylemde yaptığı konuşmada, şunları söyledi:

    “Taleplerimiz bizim, sizin, hepimizin. Toplumda sağlıksızlık üreten ne varsa, ona karşı mücadelemiz. Savaşlara, adaletsizliğe, baskılara, zulme, açlığa, yoksulluğa, bu gezegeni daha fazla kar uğruna tüketim nesnesi görenlere, yaşamlarımızı tüketenlere, umutlarımızı hapsedenlere karşı. Bu çoklu krizler çağında ekolojik krizle pandemilere yol verenlere, karları uğruna çarkları durdurmayan, on binlerce emekçiyi ölüme terk eden, işçi sınıfı hastalığını yok sayanlara, sağlığımızı sermayeye teslim edenlere, bizi sağlıksızlığa mahkûm etmek isteyenlere karşı yan yanayız.

    Biz hekimler, biz sağlığı üretenler emeğimizle koruduğumuz yaşamların, korumak için verdiğimiz mücadelenin tükenmeyen coşkusunu yüreğimizde taşırız, yaşamı korumak için mücadele etmenin değerini, bu mücadelenin de tüm mücadeleler gibi ancak umudu diri tutarak kazanılabileceğini biliriz. Örgütlü bir mücadeleyi her gün işimizi yaparken yeniden, yeniden kurarak var oluruz.

    Bizi emeğimize yabancılaştıranlara, parçalayıp bölerek yönetmeye çalışanlara, birbirimize düşmanlaştıranlara, yalnızlaştırıp yarıştıranlara, kölelik koşullarını dayatanlara karşı emeğimizden, birlikte değiştirebilmekten aldığımız güçle buradayız.”

    TTB Tıp Öğrenci Kolu ve SES Öğrenci Komisyonu adına Esma Eylem Dede, “Bizler, sağlık öğrencileri olarak, mücadeleyi fakülte sıralarından örmeyi ve dayanışmayı büyütmeyi hedefliyoruz. Bugün burada olma amacımız; nitelikli, toplumsal cinsiyet eşitlikçi, parasız, bilimsel, anadilinde eğitim ve sağlık hakkını savunmaktır. Bize ‘Giderlerse gitsin’ diyenler duysun: Gidecek olanlar bizler değiliz, sizsiniz. Buradaydık, buradayız, gitmiyoruz. Emeği geçen herkesin emeğine sağlık” dedi.

    “BİZ AYLARDIR ANLATIYORUZ. ‘TALEPLERİMİZ VAR’ DEDİK. DUYAN YOK, GÖREN YOK, BAKAN YOK”

    BDS Genel Başkanı Can Kirişçi, şunları söyledi:

    “Birinci basamağı neredeyse tek başına sırtlayan aile hekimliği çalışanları, bu uygulama başladığından beri pek çok soru, haksızlık ve hukuksuzluk ile karşı karşıya kalmıştır. Başından beri sorunlarımızı dile getiriyor, çözüm istiyoruz. Sahadan uzak ve yapılması mümkün olmayan, yeni ve gerçekçi olmayan fikirler yerine sahayı dinleyerek uygulanabilir bilimsel ve tıbbi gereklere uygun çözümler için mücadele ediyoruz. Ne duyan var ne bakan. Çözüm yerine sorunların, angarya ve baskının, tükenmişlik ve şiddetin artmasına neden olan ceza yönetmelikleri, gestapo komisyonları çıkarıyorlar.

    Aile hekimi ve aile sağlığı çalışanlarının ücretli izin hakkı yoktu ve hala yok. Aile hekimleri ve aile sağlığı çalışanlarının ücretli yıllık izin hakkı olmadığı gibi hastalık durumlarında da raporlu olduklarında eğer yerlerine vekalet edecek başka hekim veya aile sağlığı çalışanı bulamazlarsa maaşlarından yüzde 50 kesinti yapılıyor. Aşılama, gebe ve bebek izlemlerinde performans kriterlerine dayalı değerlendirme ve ödeme sistemi, tüm sorumluluğu bize dayatan haliyle hiçbir vatandaş sorumluluğu olmadan devam ediyor.

    Biz, aylardır anlatıyoruz. ‘Taleplerimiz var’ dedik. Duyan yok, gören yok, bakan yok. Sağlıkta değişen bir şey yok. ‘Malpraktis düzenlensin, olağan komplikasyonların fahiş tazminatları engellensin, sağlık sisteminden kaynaklanan sorunlar hekimlere rücu edilmesin’ dedik; ama çıkardıkları yasa ile değişen bir şey yok. Sağlıkta değişen bir şey yok, bizde de değişen bir şey yok. Taleplerimiz yerine getirilinceye kadar devam ediyoruz, susmuyoruz, korkmuyoruz, vazgeçmiyoruz.”

    “FİİLİ HİZMET /YIPRANMA PAYI HAKKIMIZIN KAMU VE ÖZEL SEKTÖR ÇALIŞANLARI İÇİN GERİ VERİLMESİNİ İSTİYORUZ”

    TARIM ORKAM-SEN Genel Başkanı Ahmet Keleş, şu ifadeleri kullandı:

    “Veteriner hekimler, endemik ve pandemik karakter taşıyan hayvan hastalıklarının yayılmasının önlenmesi ile mücadelede, hayvanlardan veya hayvansal ürünlerden insanlara geçen hastalıkların önlenmesinde, hayvan hastalıklarının teşhisi, tedavisi ve koruyucu hekimliğinde, hayvansal ve bitkisel kaynaklı gıdanın üretiminden tüketimine kadar yer alan her safhada halk sağlığının korunmasında; ilaç, aşı üretiminde çalışmaktadır. Kanunlara göre sağlık sınıfı ve sağlık alanında görev yapmalarına rağmen, Sağlık Bakanlığı’nda olmadıkları gerekçesiyle ve türlü bahanelerle sağlık çalışanlarına yapılan hiçbir iyileştirme uygulamalarından faydalandırılmamaktadırlar. Sağlık Bakanlığı’nca TBMM’ye sunulan ve kabul edilen, doktor ve diş hekimlerine yapılan maaş artışı ve emekliliklerinde sağlanan iyileştirmelerde de veteriner hekimler kapsam dışında tutulmuşlardır. Bu adaletsizliğin giderilmesi haklı talebimizdir. Veteriner, sağlık sınıfı çalışanları olarak, haklarımızı koruyan ve geliştiren adil bir ek gösterge düzenlemesi istiyoruz. Veteriner hekimler, diğer tüm sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu ve şikâyet ettiği koşullara da muhataptırlar. Ağır ve yıpratıcı işlerde çalışırlar, zoonoz hastalıklara yakalanırlar. 2008 yılında fiili hizmet zammı/yıpranma payı, AKP hükümetince haksız olarak elimizden alınmıştır. Fiili hizmet/yıpranma payı hakkımızın kamu ve özel sektör çalışanları için geri verilmesini istiyoruz.”

    SHUDER Genel Başkanı Ramazan Yüksel, “1219 sayılı Tababet Kanunu’na, 2011 yılında yapılan değişikliklerle yeni sağlık meslekleri eklenmiştir. Sosyal hizmet uzmanları, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre sağlık hizmetleri sınıfında yer almasına, YÖK tarafından sağlık bilimleri lisansiyeri olarak tanımlanmasına ve sağlığın evrensel tanımında yer almasına rağmen bu kanunda sağlık meslek mensubu olarak görülmemektedir. Bu durum, sağlığın hepsi eşit değere sahip biyopsikososyal bütünlük içinde ele alınması yaklaşımına aykırı olduğu gibi, sağlık lisansiyerleri arasındaki eşitliğin ve iş barışının bozulmasına, sosyal hizmet uzmanlarının kanuna dayalı olarak çıkarılan özlük hakları ile ilgili düzenlemelerin de dışında kalmasına neden olmaktadır. Bunun en son örneği, sosyal hizmet uzmanlarının, fiili hizmet zammı ile ilgili düzenlemenin dışında bırakılmasıdır. Bu nedenle biz, pandeminin ağır koşullarında filyasyon ekipleri başta olmak üzere salgınla mücadele ekibinin içinde olan sosyal hizmet uzmanlarının, Tababet Kanunu’nda sağlık meslek mensubu olarak tanımlanmasını istiyoruz” dedi.

    “BU ÜLKEDE SAĞLIK ALANINDA KOCAMAN BİR SORUN VAR. BU SORUN SAĞLIK BAKANI FAHRETTİN KOCA’DIR”

    TÜMRAD-DER Genel Başkanı Heybet Aslanoğlu, şöyle konuştu:

    “Pandemi sürecinde görüntüleme hizmetlerinde büyük bir özveri ile çalışan radyoloji teknisyenleri, ekonomik ve özlük haklarında iyileştirme beklerken bizatihi Sağlık Bakanlığı tarafından acil servislerde nöbet tutan radyoloji teknisyenlerine geriye yönelik 40-50 bin TL’ye varan borçlar çıkarıldı ve balkondan alkışladıkları radyoloji teknisyenleri hacizlerle karşıya kaldı. Radyoloji teknisyenlerine yönelik haciz uygulaması, insani olmadığı gibi hukuki de değildi. Sağlık Bakanlığı’nın bu uygulamadan derhal vazgeçmesini istiyoruz. Radyoloji çalışanlarının mevzuatları bir gece yarısı kararnamesi ile kaldırıldı, bir yıl sonra yerine yayınladıkları mevzuatlarla şua izinlerimiz tırpanlandı, kısıtlandı. Şua izinlerimizin kısıtlanması, radyasyonla çalışan sağlık emekçilerin kanser olması demektir. Şua izinleri, bir ödül veya bir lütuf değildir. Bizlerin 80 yıldır kullandığı kanuni bir haktır. Bizler, bunu onaylamıyoruz.

    Bu ülkede sağlık alanında kocaman bir sorun daha var. Bu sorun, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’dır. Sağlık emek ve meslek örgütleriyle aralarında kalın duvarlar örerek, iletişim ve diyalog kanallarının tamamını kapatarak, dağ gibi biriken sorunlara kör ve sağır kalarak sağlık yönetilemez. Yönetemiyorsunuz. Yönetememenizin faturasını pandemi sürecinde 650’si sağlık personeli olmak üzere 250 bini aşkın insanımız canımızla ödedik. Yönetmediğiniz için ölüyoruz. Liyakatten uzak bu kötü yönetim bizim kaderimiz değil, bunu haykırmak için buradayız. Tüm sağlık emek ve meslek örgütleri, birlik ve dayanışma içerisinde mücadelesini ortaklaştırarak bu kötü gidişe ‘dur’ demek zorundadır. Liyakat esas alınarak daha nitelikli, ulaşılabilir, toplumcu bir sağlık sistemi mümkündür. ‘Emek bizim, söz bizim, sağlık hepimizin’ diyoruz, hepinizi saygıyla selamlıyoruz.”

    “6 YILDIR SÜREN KHK İHRAÇ REJİMİ BİRÇOK ARKADAŞIMIN YAŞAMINA MAL OLDU”

    SES Ankara Şubesi üyesi Aslıhan Tan, “Ulusal ve uluslararası mahkemelerin ve hukuksal mücadelenin önünü kapatmak için kurulan OHAL İnceleme Komisyonu derhal lağvedilerek ihraç edilen tüm emekçiler görevlerine iade edilmelidir. OHAL-KHK rejimi, şimdi de geçici 35. madde ile sürdürülüyor. Her gün yeni bir kamu görevlisi, bakanlıklar tarafından işinden, aşından ediliyor. 6 yıldır süren KHK ihraç rejimi birçok arkadaşımın yaşamına mal oldu. Birçoğu ülkesini, sevdiklerini terk etmek zorunda kaldı. Emekçiler, sivil ölüme mahkum edildi. Yaşamını yitiren, hayatları kararan her bir kişinin vebali bu hükümetin boynundadır. Peşini asla bırakmayacağız” dedi.

    “SAĞLIK İŞÇİLERİ YOK SAYILMAYA VE SEFALET ÜCRETLERİNE RAZI OLMAYACAK”

    Dev Sağlık-İş Yönetim Kurulu Üyesi Cumali Bolat, şunları söyledi:

    “Kamu hastanelerindeki sağlık işçileri olarak, emeğimizin karşılığını istiyor, ‘sağlık hizmetinde biz de varız’ diyoruz. Bizler sağlık işçileri olarak, yok sayılmak, görmezden gelinmek istemiyoruz. Hastanelerimizin güvenliğinde, laboratuvarlara götürülen kanlarda, sterilize edilen ameliyathanelerde, temizlenen hasta odalarında, hastalarımızın bakımında, acillere hasta taşıyan ambulansların direksiyonlarında, hastanedeki tüm cihazların teknik bakımında, hasta kayıtlarında, çekilen tomografilerde sağlık işçilerinin emeği var.

    Üniversite hastanelerinde, kamu hastanelerinde, aile sağlığı merkezlerinde ve sosyal hizmet kurumlarında çalışan sağlık işçileri olarak, taleplerimizin karşılanması için bir mücadele yürütüyoruz. Bugün ülkemizin dört bir tarafından Ankara’yı beyaza boyama gelenler içerisinde ameliyathane önlüğünün yeşili, güvenlik üniformasının grisi, temizlik hizmetlerinin mavisiyle geldik. Sağlık işçilerinin bugün için gerçekleşmesi gereken beş acil talebi için mücadele ediyoruz. İşçilerden habersiz bir şekilde imzalanan toplu iş sözleşmeleri ile dayatılan enflasyon farkı bir zam değildir. Resmi enflasyon rakamları ile verilen zamlar karşılığında ücretlerimiz erimeye devam ediyor. Bütün sağlık işçileri için iyileştirme istiyoruz. Sağlık emekçileri açısından kazanılmış bir hak olan ‘haftada 40 saat çalışma’ istiyoruz. Taşeron döneminden gelen keyfiyet ve hukuksuzlukların artık son bulmasını, yaptığımız işlerin belirlenmesini ve görev tanımlarımızın yapılmasını istiyoruz. 12 saatlik çalışmamızın 11 saat gösterilmesi kabul edilemez. Ara dinlenme ve yemek molalarımızın düzenlenmesini istiyoruz. 696 sayılı KHK ile getirilen ‘zorunlu emeklilik’ uygulamasının son bulmasını, tayin ve becayiş hakkımızı istiyoruz. Sağlık işçileri olarak bu taleplerimizi gerçekleştirmek ve haklarımızı elde etmek için hep birlikte omuz omuza mücadele edeceğiz.”

    SES Eş Genel Başkanı Selma Atabey de “Biz sağlık emekçileri, yetersiz istihdamın ve kışkırtılmış sağlık talebinin karşısında tükenmekte, personel eksikliğinden kaynaklı angarya ve uzun çalışma saatleri ile daha çok çalışmaya zorlanmaktayız. Bu yoğun emeğin karşılığında ise insanca yaşanabilecek temel ücrete erişmek yerine oyalama tasarılar, ek ödeme yalanları ile geçiştiriliyoruz. Performans sistemi ile biz sağlık çalışanlarının iş barışı bozulmakta, sağlık hizmetinde nitelik değil nicelik önemsenmektedir. Ayrıca emek yoğun çalışma düzenimiz ve ekonomik sorunlarımızın yanı sıra liyakatsiz atamalar, yönetici mobbingleri, mesleki tanımının dışında çalıştırmalar, KHK’lar ve soruşturmalar gibi antidemokratik uygulamalar ile baş etmek zorunda bırakılıyoruz. Bizler, oyalama değil, hakkımız olanı istiyoruz. Bize dayatılan bu çalışma koşulları ve sefalet ücretlerinin kader olmadığını, emeğimizin gaspı olduğu bilinciyle bu bozuk düzene karşı başka bir sağlık ve sosyal hizmet sistemini var etmek için birlikte mücadele ediyoruz ve kazanacağımızı da biliyoruz. Biz, sağlık ve sosyal hizmet emekçileri olarak, haklarımızın ve bize verilen vaatlerin takipçisiyiz. Haklarımız verilmediği taktirde iş yerlerinde sandıklar kurarak, süreli ve süresiz grevleri, Sağlık Bakanlığı önüne çadır kurma dahil seçenekleri oylayacağız. İş yerlerinde emekçiler neye karar verirse biz örgütler olarak mücadelemize o yönlü devam edeceğiz” dedi.

    Eylemde, Kardeş Türküler sahne aldı.

  • Perşembe Yaylası, madencilere tahsis edildi

    Perşembe Yaylası, madencilere tahsis edildi

    İbrahim GÜNDÜZ

    Kamp yapmak, fotoğraf çekmek ve doğada yürüyüş yapmak isteyenlerin en önemli adreslerinden birisi olan Ordu’daki 1500 rakımlı Perşembe Yaylası bir “dur” diyen çıkmazsa paramparça edilecek.

    Çiseli Şelalesi, yemyeşil çayırları, tatlı su midyesi, balıkları ve menderesleriyle bir doğa harikası olan Perşembe Yaylası, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından 2 milyon lira ihale bedeliyle Taşzemin Madencilik’e verildi.

    Ordu, Aybastı, Fatsa ve Perşembe havzalarının ve vadilerinin tepesinde bulunan ve bölgeye can veren bir ekosistem olan Perşembe Yaylası aynı zamanda bölgenin çok önemli bir ekoturizm alanı. Yaylanın siyanür, sülfürik asit gibi zehirli ağır kimyasalların kullanıldığı madenciliğe açılması, bölgede büyük bir ekokırıma sahne olacak.

  • TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı: ‘Hekimler tükenmişlik ve öfke içinde’

    TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı: ‘Hekimler tükenmişlik ve öfke içinde’

    Mutlu SERELİ KAAN

    Hekimler ve sağlık çalışanları, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) ve sağlık meslek örgütlerinin çağrısıyla 29 Mayıs 2022 Pazar günü Ankara’da “Emek Bizim, Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” mitinginde buluşmaya hazırlanıyor. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, 29 Mayıs mitinginin sadece sağlık çalışanlarının değil, sağlık hakkına sahip çıkan herkesin mitingi olduğunu belirterek, tüm yurttaşları mitinge destek vermeye çağırdı.

    Yaşadıkları eşitsizlikler ve çalışma koşullarının giderek olumsuzlaşması karşısında hekimlerin tükenmişlik içerisinde ve öfkeli olduklarına dikkat çeken Fincancı, hekimlerin tükenmişliğinin sahaya yansıdığını; alandan çekilen hekim sayısının arttığını, tıp fakültelerinde bölümlerin kapandığını hatırlattı. Fincancı, hekimlerin çalışma koşulları ile toplumun sağlık hakkının birbirinden ayrılamayacağına dikkat çekerek, “O yüzden ‘sağlık hepimizin’. Evet, emek bizim, sözü biz kurmalıyız ve biz bu sözü kurarken zaten toplumun sağlık hakkı için kuruyoruz. Çünkü bizim iyi hekimlik değerlerinden yana etik ilkelere uygun hekimlik yapabilmemiz aslında toplumun yararına ve toplumun sağlık hakkını sağlamak üzerine kurulu” diye konuştu.

    Sağlık Bakanlığı’nın TTB’nin açıklamalarını takip ettiğini belirten Fincancı, Bakanlığın pek çok konuya TTB’nin açıklamalarından sonra reaksiyon verdiğini, bunun son örneğini maymun çiçeği açıklamasında yaşadıklarını söyledi. Fincancı, “Bakanlık bizi izliyor, biliyoruz. Biz de diyoruz ki; bizi izlemeye devam edin” diye konuştu. Sağlıkta şiddet ile ilgili yeni düzenlemenin eksiklerine de değinen Fincancı, sağlıkta şiddetin sadece yasayla önlenemeyeceğini, ancak halk sağlığı yöntemleriyle, epidemiyolojik yöntemlerle çözülebileceğini vurguladı.

    Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile 29 Mayıs’ta gerçekleştirilecek miting öncesinde, sağlık alanında ağır iş yükü, düşük ücretler ve giderek artan şiddetin sağlık çalışanlarını ve toplumu nasıl etkilediğini/etkileyeceğini konuştuk.

    Fincancı’nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

    Ekim ayından bu yana, yani yaklaşık 7 aydır sağlık çalışanları olarak Emek Bizim Söz Bizim başlığıyla yürüttüğünüz bir eylemlilik süreci içindesiniz. Sağlık alanında uzun yıllardır var olan ve mücadelesi verilen ancak pandemiyle beraber katmerlenen sorunları ve taleplerinizi dile getirmektesiniz. Şimdi 29 Mayıs’ta Ankara’da bir Beyaz Miting gerçekleştireceksiniz. Öncelikle hekimlerin/sağlık çalışanlarının içinde bulunduğu durumun bir fotoğrafını çeker misiniz?

    Öncelikle sesimiz olduğunuz için teşekkürler. Çünkü eylem yapsak da bunu bütün topluma yayabilmek çok olanaklı değil. Hatta hekimler arasında bile duyurmakta bazen sıkıntı çekiyoruz. Çünkü o kadar çalışma biçimleri değişti ki hekimlerin de. Aslında tam da Sağlıkta Dönüşüm Programı ile ilişkili ve bizim eylem nedenlerimizden biri bu çalışma biçimlerinin değişmesi. Çok içlerine kapalı, süreklilik arz eden bir çalışma içerisindeler saatler boyunca. Eski çalışma biçimlerini, eski hastaneleri düşündüğümüzde -yani eski yapılanmış biçimi ve eski mimarisiyle- hekim odalarımız vardı bizim, eğitim hastanelerinde asistan odaları vardı. Bunlar bizim biraraya geldiğimiz, hem hastalarımızı, müdahale yöntemlerimizi tartıştığımız ve dolayısıyla bir eğitim ortamı vazifesi gören ortamlardı. Bir yandan da kendi sorunlarımızı paylaştığımız, idare ile ilgili, hastanenin düzenlemesiyle ilgili, hastalarımızla ilgili, sağlık politikalarıyla ilgili sorunlarımızı paylaştığımız ve çözüm ürettiğimiz alanlardı. Şimdi yeni mimari biçimlerinde böyle ortaklaşılan doktor odaları yok artık. Poliklinikler var; poliklinikler tek kişilik, çok küçük alanlar, muayene masası, karşısında bir bilgisayar ekranı, hastasının bile yüzüne bakabilecek zamanı zor buluyor hekim ayrılan süreler itibarıyla. Ciddi bir iletişimsizlikle karşı karşıyayız.

    Prof.Dr. Şebnem Korur Fincancı, Meclis önünde taleplerini dile getirmişti (4 Şubat 2022) 

    ‘HEKİMLER İNSANLIK DIŞI ÜCRETLERLE İMTİHAN EDİLİYOR’

    Ek olarak, bir de “performans” beklentisi var tabii…

    Performans sisteminin baskısını, hekimlerin ne kadar düşük ücretler aldığını artık herkes biliyor. Bu eylem sürecinin amaçlarından biri de bu konuda toplumu bilgilendirmekti. Çalışma koşullarının ötesinde, insanlık dışı, yoksulluk sınırının altında ücretlerle imtihan ediliyor hekimler. Bu kadar düşük ücretleri artırabilmenin yegâne yolu bir takım ek ödemeler. Maaşa yansıyan bir ödeme sistemi olmayınca böyle bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla, performans baskısı altında hekimler, biraz olsun ücretlerini artırmanın yolu olarak. Zaten sağlık otoritesi de performansı, dolayısıyla niceliği öne çıkarıyor nitelikten ziyade. Öyle olunca, sabah giriyorlar polikliniğe ve akşam mesai bitiminde yorgun argın çıkıyorlar o odadan. Bazen tuvalete gitmek için bile zaman bulamadıklarını biliyoruz. Ya da hastalar kapıda birikmişken böyle bir durumda kalıyorlar. Meslek örgütünden biz ziyarete gittiğimizde bile çok zorlanıyorlar, işten başını kaldıramıyor, ekrandan gözünü alamıyor.

    Örgütlenme faaliyetini de etkiliyor mu bu süreçler?

    Tabii, çünkü o hastanelerde odalarımızın değişik yönetim mekanizmaları var. Mesela İstanbul’dan örnek verebilirim. İstanbul Tabip Odası’nın Temsilciler Kurulu var. Bazı odaların Hekim Meclisi adını verdikleri ortamlar var. Hastane temsilcilerimiz, çalışma ortamları ile ilgili birim temsilcilerimiz var. Onlar aracılığıyla sorunlar odalara iletiliyor, odalarda da çözüm üretilmeye çalışılıyor. Belli aralıklarla bu temsilciler odalarda toplantı yapıyorlar. Daha kapsamlı tartışılıyor. Şimdi bu olanaktan yoksun kalmış durumdalar. Uzun çalışma saatleri ve bunun ardından odadaki bir toplantıya katılacak mecali de yok hekimlerin. Bu nedenle sorunlarına çözüm üretme anlamında çok ciddi sınırlılıkları var. Sorunların çok olduğunu bildiğimiz gibi, sağlık politikalarıyla ilgili son 40 yılın adımları artık doruğa ulaşmış durumda. Yerleşik hale getirildi sağlıkta dönüşüm. Biz başında uyarmıştık; performans başladığında temel ücretin aldığımız asıl maaşlarımız olması gerektiğini, niceliğe bağlı bir ücretlendirmenin kabul edilemeyeceğini defalarca ifade etmiştik. Ama bir türlü temel ücrete yansıyan bir mekanizma kurulmadığı için insanlar bu performansa boyun eğmek zorunda kaldılar. Hatta bir gönüllü rıza üretme haline dönüşmüştü performans. Ücretler düşük tutularak, emekleri değersizleştirilerek. Dolayısıyla bugün için çok büyük tahribata yol açtı.

    ‘CİDDİ BİR ÖFKE BİRİKİMİ VAR HEKİMLERDE’

    Pandemi bu süreci nasıl etkiledi?

    Pandemi ile beraber görünür oldu; hekimler arasında da daha görünür oldu. Kendi aralarında iletişim kuramasalar bile her biri bunu yakıcı biçimde hissetti. Ciddi bir öfke birikimi var alanda hekimlerden. Çalışma biçimleri; çalışma rejiminin parçalı halde ve eşitsizliklerle dolu olması. Bu iletişimsizlik. Eğitim süreçlerinin niteliğinin ciddi anlamda düşmüş olması. Tamamen yandaşlarla doldurulmuş, liyakatsiz atamalarla yönetici seçimleri ve bunların o liyakate dayalı olmadığı için donanımlarının yetersiz olmasının acısını mobbing ile hekimlerden meslektaşlarından çıkarıyor olması, bunların her biri aslında bir yandan da hekimlerin kendisini değersiz hissetmesine neden oldu, emeğinin değersizleştiğini düşünmesine neden oldu. Bu zaten çok ağır bir yük. Bir de pandeminin yükü. Çünkü ne yaptı sağlık otoritesi? Korucuyu sağlık hizmetlerini tümüyle ortadan kaldırdığı, yerle yeksan ettiği için doğrudan hastanede karşıladı pandeminin yükünü. Önlemek yerine doğrudan hastanede karşıladı. Normal sağlık hizmeti anlamında sağlığa erişimin yüzde 35 düştüğünü görüyoruz pandeminin ilk yılında, 2020 yılında. Ama bir yandan da hekimler pandemi ile boğuşmak zorunda kaldılar. Mesela bir dermatolog COVID 19 polikliniği yaptı, COVID 19 nöbeti tuttu. Böyle bir farklı alanda hem kendini güvende hissetmedi. Kendi alanında yetkin ama bir enfeksiyon hastalığı için ilgili donanım, kişisel koruyucu malzemelerin kullanımı da dahil olmak üzere önlemleri alabilme yeterliliği olmadan sahaya sürülmüş oldu bu insanlar. Can güvenliği endişesi yaşadılar.

    Şiddet…

    Evet, bu kadar kışkırtılmış bir sağlık talebi ile karşı karşıya kalmışken, başka bir can güvenliği endişesi de o kışkırtılmış sağlık talebinin karşılanmamasının sorumlusunu hekim olarak gören hastalar oldu. Şiddet ile karşı karşıya kaldılar. Nasıl öfkelenmesin hekimler. Ben bu kadar öfkeliyken –klinik alanda çalışmayan biri olarak- onları izleyip öfkelenirken, onların sahadaki öfkesi inanılmaz boyutta. Biz biraz bunu yansıtmaya çalıştık aslında. Bu eylem süreci biraz da aslında o öfkeyi hep birlikte nasıl bu politikaları değiştirmenin bir aracı olarak kullanabiliriz… Ama doğru yönde, bir değişim için, doğru sağlık politikalarını geliştirme aracı olarak kullanma çabamızdı bizim bu eylem sürecimiz.

    ‘HEKİMLER TÜKENMİŞLİĞİ SAHAYA YANSIYOR’

    29 Mayıs mitingi için, “Emek Bizim Söz Bizim”in yanı sıra “Sağlık Hepimizin” vurgusunu da öne çıkardınız. Bunun nedeni nedir?

    “Emek Bizim Söz Bizim” dedik ama en başından beri “sağlık hepimizin” vurgusu bütün taleplerimizde hep vardı. Sahada yaşanan sorunlar ve eşitsizlikler bir tükenmeye yol açıyor. Hekimlerin tükenmişliği de aslında sahaya yansıyor ve yaptıkları işin niteliğini etkiliyor. Hatta alandan çekilmelerine neden oluyor. Alandan çekildikçe hastalar hekim bulamaz hale geldi. Tıp fakültelerinde bölüm kapanıyor eğitim verecek öğretim üyesi olmadığı için. Hekimlerin tükenmesi demek aslında sağlık hizmetinin niteliğinin düşmesi demek, sağlık hizmetine erişimde ciddi sıkıntılar demek. Bunun ötesinde şöyle bir düzenleme oluyor; “eğer sağlıkta erişim sıkıntısı varsa, çok vaka varsa, neden çok vaka var diye sormayalım ama bu talebe yanıt verelim. Çünkü bize kâr getiriyor” diyor Sağlık Bakanlığı, sağlık otoritesi. Nasıl yapalım? “Muayene sürelerini kısaltalım. Ama süreyi kısaltıyormuş gibi görünmeyelim; 5 dakikada bir randevu demeyelim ama 10 dakikada 2 hasta bakalım” diyor. Hatta, “randevusuz bakın” diyor. Ama 2 dakika, 3 dakika, 5 dakikada bir muayene olmayacağını herkes biliyor. Ne oluyor sonra? Katlanarak artan bir hasta sayısı ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin acil başvuru sayısı dünya ortalamasının kat kat üzerinde.

    ‘ÖNCELİK KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİ OLMALI’

    Neden?

    Çünkü poliklinik hizmetine erişmekte sıkıntı yaşayan insanlar acile başvuruyor. Polikliniğe gittiğinde ne oluyor, derdini bile anlatamıyor. Yeterli bulmadığı için bir hekime daha gidiyor, bir hekime daha gidiyor, 3 hekim, 5 hekim dolaşıyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2021 istatistiklerine göre 1 kişi yılda 10 kere poliklinik başvurusu yapmış ortalama. Bu gerçekçi bir rakam değil. Neden bu kadar artış var? Çünkü kendi sorununa o sistem içerisinde yanıt olmadığını düşündüğü için tekrarlayan muayeneler oluyor. Sağlık sistemi üzerine yük olarak biniyor bu ve dertlerine de çare bulamıyor insanlar. Biz bu nedenle nitelikli bir sağlık hizmeti sunalım, yeterli süre ayıralım, tedavi edici hekimlik yerine önceliği koruyucu hekimliğe verelim ve basamaklandırılmış bir sağlık sistemi kuralım diyoruz. Böylece hem hizmet içi eğitim sağlanmış olacak, yine sağlık hizmetinin niteliği artacak, hem de hekimler böyle bir tükenmişlik içerisine girmeden mesleki doyumlarını yaşayabilecekler. Aslında hepsi birbiri ile içiçe geçmiş durumdadır. Birbirinden ayrılamaz, o yüzden sağlık hepimizin. Evet, emek bizim, sözü biz kurmalıyız ve biz bu sözü kurarken zaten toplumun sağlık hakkı için kuruyoruz. Çünkü bizim iyi hekimlik değerlerinden yana etik ilkelere uygun hekimlik yapabilmemiz aslında toplumun yararına. Toplumun sağlık hakkını sağlamak üzerine kurulu.

    ‘ALANDAKİ MUHATABIYLA İLİŞKİ KURMAYAN BİR BAKANLIĞIN DOĞRU POLİTİKA ÜRETME OLANAĞI YOKTUR’

    Sağlık Bakanlığı’ndan şu ana kadar taleplerinize herhangi bir yanıt, bir “reaksiyon” alabildiniz mi? Görebildiğim kadarıyla TTB web sayfasındaki Sağlık Bakanlığı’nın TTB’nin randevu talebine ne kadar süredir yanıt vermediğini gösteren sayaç kaldırılmış.

    Aslında bu da “Sağlık Bakanlığı bu yönetime randevu bile vermiyor” denilerek eleştiri konusu edildi. Ama burada eleştirilmesi gereken Sağlık Bakanlığı. Çünkü Sağlık Bakanlığı’nın en önemli muhataplarından birisi TTB, hekim meslek örgütü olarak. Alanın niteliğini geliştirme, hekimlerin özellikle çalışma koşularını iyileştirme konusunda TTB ile iletişim kurmayacak da kiminle kuracak? Ayrıca bilimsel birikimi açısından, bilimsel altyapıyı oluşturmak için danışabileceği en önemli kurumlardan birisi TTB. Dolayısıyla bu eleştiriler çok anlamsız ve yersiz. Burada dikkat çekmek istediğimiz şey Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda gösterdiği dirençti. Bunu görünür kılmak istedik. Alandaki muhatabıyla ilişki kurmayan bir Sağlık Bakanlığı’nın doğru temellendirilmiş bir sağlık politikası üretmesinin olanağı yoktur. Aslında biz yaptıklarımıza sürekli reaksiyon alıyoruz Sağlık Bakanlığı’ndan. Örneğin pandemi ile ilgili yaptığımız her açıklamanın ardından Sağlık Bakanlığı açıklamalar yapmak zorunda kalıyor. Biz mesela maymun çiçeği ile ilgili bir açıklama ve bilgilendirme metni koyduk, Sağlık Bakanlığı Türkiye’de yoktur diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

    ‘MAAŞ İYİLEŞTİRMESİNDEN GERİ ADIM ATILMASINDA MESLEKTAŞIM ADINA UTANÇ DUYDUM’

    Bizim amacımız Sağlık Bakanlığı’nın ne yaptığını ya da yapmadığını toplumla paylaşmak. Benzer bir durum bizim emek temelli haklarımız ile ilgili olarak göründü. Ekim ayında başladık bu eylem sürecine. Önce tüm alanlarda hekimlerle, meslektaşlarımızla buluştuk, her hafta bir konuyu ele aldık, kamuoyu ile paylaştık. Kasım’da da beyaz yürüyüş ile sokağa taşan bir eylem süreci başlattık. Aralık başında da Sağlık Bakanı açıklama yapmak zorunda kaldı; “biz hekimlerin haklarını iyileştireceğiz” diye. Yapabildi mi, hayır yapamadı. Zaten son derece eşitsiz bir düzenleme önerisi ile gelmişti. O düzenleme önerisinde yukarıdan izin almadığını görmüş olduk hep beraber. Meslektaşım adına utanç duydum ben. Ama sonuçta bir şey yapma ihtiyacını gördüler bütün bu eylem süreci ile.

    ‘GİDERLERSE GİTSİNLER DEMEK BİR ŞİDDET DİLİDİR, BÜTÜN TOPLUMU ETKİLER’

    Kısa süre önce sağlıkta şiddeti katalog suçlara alan bir yasa çıktı. Sağlıkta şiddetin önlenmesi için yeterli mi bu düzenleme?

    Son derece eksik. Sağlıkta şiddetin katalog suçlara alınması, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve Türk Ceza Kanunu’na (TCK) atıf olması son derece kıymetli. Adalet Bakanlığı’na ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na da ilettik. Dedik ki; “bakın, bu torba yasada, sağlık temel kanununda yer alıyor ama TCK ve CMK atıfları yok, hâkim ve savcılar bu konuda bilgi sahibi olmayabilir, bunu duyurun” diye ilettik. Yani katalog suçlara alın derken, bütün ilgilileri ve kamu otoritesini harekete geçirmeye çalıştık. Onlar da buna yanıt olarak bir takım düzenlemeler yapmak ihtiyacı duydular. Yine eksik elbette. Zaten sağlıkta şiddeti sadece yasayla önleyebilmek mümkün değil. Türkiye’nin en yüksek kamu otoritesinin TTB Başkanı’nı teröristlikle suçluyor olması bir şiddet dilidir. Bu kriminalize etme davranışı topluma yansır. Hekimler giderlerse gitsinler demesi hekimleri değersizleştiren bir söylemdir, bir şiddet dilidir, dolayısıyla topluma yansır. O nedenle, bunları da önlemek için mücadele ediyoruz bir yandan. Ama tabii, sonuçta bizim mücadelemizin sahaya yansıma biçimi bu, reaksiyon eksik oluyor, yanlış işlemler yapılabiliyor zaman zaman ama en azından bir reaksiyon aldığımız muhakkak. Bize kulak veriyorlar, bizi izliyorlar. Biz de diyoruz ki bizi izlemeye devam edin.

    ‘SAĞLIKTA ŞİDDETİN ÖNLENMESİ İÇİN EPİDEMİYOLOJİK ÇALIŞMAYA İHTİYAÇ VAR’

    Ne olmalı eksik yanlarının giderilmesi için?

    Sağlık politikalarıyla doğrudan ilişkili sağlıkta şiddet. Şimdi siz 3-5 dakikaya bir muayene randevusu verirseniz, kaçınılmaz olarak burada bir çatışma olacak. Bu mekanizmayı kırmak gerekiyor. O nedenle de aslında şiddeti önlemek için halk sağlığı ilkeleriyle davranmak gerekiyor, yani epidemiyolojik bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Şiddet en sık nerede yaşanıyor, kimlere, hangi koşullarda şiddet uygulanıyor, bunu bilmek ve ona müdahale etmek gerekiyor. Örneğin acillerde mi daha çok şiddet görülüyor? Ki öyle bir çalışmayı ben 2020 yılının beyaz kod verilerini “zar-zor” elde edebildiğimizde, o dağılımdan çıkarmaya çalışmıştım, aciller ve poliklinikler, devlet hastaneleri sağlıkta şiddetin en yoğun yaşandığı yerler olarak görünüyor. Yani demek ki, bir yanıtsızlık hali olması dolayısıyla muhtemelen ve hastaların bunun sorumlusu olarak sağlık çalışanlarını görmesi dolayısıyla, buralar sorun alanları. Buraları daha güvenli hale getirmek gerekiyor. Sadece yasayla olmaz. Olay olup bittikten sonra cezalandırmanın bir anlamı yok. Olmaması için çaba göstermemiz gerekiyor. Bırakın ölmeyi, aslında şöyle bir durumla karşı karşıya kalıyorlar. Kendilerini güvende hissetmediği için acayip kaygılı meslektaşlarımız ve çalışmak istemiyorlar. Acilleri bırakıp gidiyor, işyeri hekimliği yapmayı tercih ediyorlar. Gittikçe daha güvenli bulduğu bir ortamı tercih ediyor, kontrollü bir ortam tercih ediyor. Bu çok üzücü bir şey. Bizim acillere ihtiyacımız var. Cerrahi istemiyor, yüksek tazminatlar nedeniyle. Kim yapacak ameliyatları? Son derece haklı hekimler ama sonuçta hastalar zarar görecek bunlardan. Dolayısıyla sadece yasayla önlenebilecek bir şey değil bu. Bir kere alanı görmek gerekiyor, sorunları belirlemek gerekiyor, bunlara uygun önlem almak gerekiyor. Önce önleme çalışması yapmak gerekiyor. Yasa bu açıdan yeterli değil. Mesela özel sağlık kurumlarında çalışanlar açısından, bunun kamu hizmeti tanımlamasıyla ilgili bir sorun var. Evet, özel sağlık kurumlarında şiddet daha az, 2020 verilerine baktığımızda. Kamu hastanelerinde görüyoruz, acillerde görüyoruz, polikliniklerde görüyoruz. 1. basamak daha düşük oranda. Buradaki sürekli iletişimin rolünü gözetmek gerekiyor. Dolayısıyla basamaklandırılmış sağlık hizmetinin neden bu kadar önemli olduğunu, takip, sürekli iletişim, şiddeti de azaltacak özelliğini yeniden bize hatırlatıyor aslında o veriler. O yüzden hepsinin paylaşılması ve üzerinde çalışılmasına ihtiyaç var. Ellerinde bu verilerin olduğunu biliyoruz.

    Son olarak, 29 Mayıs mitingine ilişkin meslektaşlarınıza, sağlık çalışanlarına ve vatandaşlara bir mesajınız var mı?

    Bu mitin sadece sağlık çalışanlarının, sağlık meslek örgütlerinin mitingi değil. Bu aslında toplumun, kendi sağlık hakkına sahip çıkmak için orada bulunması gereken bir miting. Bizim haklarımız var ve bizler bu hakların nesneleri değil, özneleriyiz. Haklarımıza sahip çıkmak için mücadele vermek de bizim hakkımız. İşte bu yüzden, tüm yurttaşlarımızı da sağlık hakkına ve sağlığa erişim hakkına sahip çıkmak için bu mitinge katılmaya ve destek vermeye bekliyoruz.

  • Korkunç ‘çocuk anne’ tablosu: ’15 yaşından küçük 3 çocuklu bir çocuk anne’

    Korkunç ‘çocuk anne’ tablosu: ’15 yaşından küçük 3 çocuklu bir çocuk anne’

    Kübra KÖKLÜ

    17 yaşın altında doğum yapan kız çocuklarının sayısı her geçen yıl artmaya devam ediyor. 2021 yılında 17 yaşın altında olan 7 bin 190 kız çocuğunun önce eğitim hayatı elinde alındı; daha sonra da çocuk yaşta olan bu kız çocukları, ‘çocuk anne’ oldu. Temel haklarına erişimi engellenen ve hayatları ellerinden alınan kız çocukları devlet tarafından yalnız bırakıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 12 Mayıs tarihinde ‘Doğum İstatistikleri, 2021’ verilerini yayımladı. Yayımlanan verilere göre, 15 yaşından küçük 117 çocuk doğum yaptı, bu çocuklardan 4’ü ikinci çocuklarını dünyaya getirdi. 15-17 yaş aralığında doğum yapan çocuk sayısı ise 7 bin 73 olurken; bu kız çocuklarından 590’nı ikinci çocuğunu doğurdu.

    İLK SIRADA ŞANLIURFA VAR

    17 ve daha küçük yaşta doğum yapan kız çocuklarının doğum sayısı incelendiğinde de 2021 yılında doğum sayısının en yüksek olduğu il 819 ile Şanlıurfa oldu. Bu ili 562 ile İstanbul, 469 ile Gaziantep, 342 ile Diyarbakır, 286 ile Adana ve 262 ile Van takip etti. TÜİK doğum istatistiklerini açıklarken, 2021 yılına ait annenin yaş grubu ve eğitim durumuna göre yaptığı doğumların istatistiklerini açıklamadı. Ancak geçen yıl açıklamadığı 2020 yılına ait annenin yaş grubuna ve eğitim durumuna göre doğum istatistiklerini bu yıl açıkladı. Bir yıl geriden yayımlanan verilere göre, 15 yaşından küçük doğum yapan 119 kız çocuğunun 30’u sadece okuma yazma bilirken, 68’i ise sadece ilkokul mezunu.

    ’15 YAŞINDAN KÜÇÜK 3 ÇOCUKLU BİR ÇOCUK ANNE’

    Rakamları, “Korkunç bir tablo bu” olarak değerlendiren İmdat-Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği’nin Çocuk Evlilikleri Araştırma Komisyonu Başkanı Avukat Zeynep Reva, 15 yaşından küçük doğum yapan kız çocukların sayısının 2020 yılında da farklı olmadığını, 119 kız çocuğunun 15 yaşından daha küçük yaşta doğum yaptığını söyledi. Hatta bu çocuklardan 1’isinin üçüncü doğumu olduğunu da dile getiren Reva, “Yani, 15 yaşından küçük 3 çocuklu bir çocuk anne. Bu dramatik tablo bizlere, geleceğimizin emanetçisi olan çocuklarımızın nasıl bir felaketin içine sürüklendiğini gözler önüne serdi” dedi.

    TÜİK verilerinin gerçeği yansıtmadığına da dikkat çeken Avukat Reva, “Bu sayıların iyimser rakamlar olduğunu da söylemek gerekiyor. Çünkü kimi doğumların resmi bildirimi yapılmıyor. Dolayısıyla da bu doğumlar resmi istatistiklere yansımıyor. Kitlesel çalışmalarda bu durumun TÜİK’e yansıyan rakamlardan daha fazla olduğunu gösteren çalışmalar da mevcut” diye konuştu.

    ‘15 YAŞINDAN KÜÇÜK OLAN HER ÇOCUK İÇİN ‘ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARI’ DAVASI AÇILMALI’

    15 yaşından küçük 117 kız çocuğunun doğum yapmasıyla ‘çocuğun cinsel istismarı’ suçunun oluştuğunu dile getiren Zeynep Reva, “15 yaşından küçük bir çocuk doğum yapmışsa, 15 yaşından önce cinsel ilişki yaşamış demektir. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 103. Maddesi, rızası bile olsa 15 yaşından küçük bir çocukla girilen cinsel ilişkiyi suç saymaktadır. Yani, 15 yaşından küçük bir çocuk doğum yapmışsa, TCK’nın 103. Maddesi kapsamında ‘Çocuğun Cinsel İstismarı’ suçu oluşmuş demektir. 15 yaşından küçük olan her çocuk için ‘çocuğun cinsel istismarı’ davası açılmalı. Bu suç şikâyete bağlı olmayıp kamu davası niteliğindedir. Etkin bildirim ve denetimlerin yapılması çocuk anne olgularıyla mücadele etmede önemli bir yere sahiptir” dedi.

    ‘ÇOCUK ANNE’ OLGUSUNUN ÖNÜNE GEÇİLMELİ’

    Doğum yapan kız çocuklarının aileleri tarafından okula gönderilmediğini ve zorunlu eğitim sisteminin denetlenmediğini dile getiren Reva şu değerlendirmeyi yaptı: “İlkokul mezunu bile olmayan çocukların doğum yaptığını görünce zorunlu eğitimin etkin olarak uygulanıp denetlenmediği sonucunu çıkarmak mümkün. Ayrıca imzacısı olduğumuz Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne de aykırıdır. Şanlıurfa, Gaziantep, Diyarbakır, Van ve Adana başta olmak üzere ‘çocuk anne’ sayısının yüksek olduğu illerde farkındalık eğitim ve kampanyalarına projeler geliştirilmeli ve uygulanmalı. ‘Çocuk anne’ olgusunun önüne geçmek için devlete çok büyük görevler düşüyor. Devletin kararlı politikalar geliştirip küçük kız çocuklarının doğum yapmasını önleyecek, eğitim hayatlarına devam etmelerini sağlayacak ve denetleyecek projeler geliştirmesi gerekiyor. Kız çocuklarının evlendirilmesi ve daha çocukken anne olma sorumluluğunu taşıması ancak ve ancak eğitimle önlenebilir. Bu konuda yeterli uygulamalar ve politikalar geliştirilmesine ihtiyaç var.”

    ‘KÜÇÜK ÇOCUKLARIN EVLENDİRİLMESİ EĞİTİMLE ÖNLENEBİLİR’

    İMDAT – Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Oğuz Polat ise 17 yaşın altında olan küçük kız çocuklarının evlendirilmesinin önüne eğitim ile geçilebileceğini söyledi. Polat, “Devletin konuyla ilgili ağırlığını koyup küçük kız çocuklarının doğum yapmasını önlemesi gerekmektedir. Çoğunlukla geleneksel yöntemlere başvurulduğuna şahit oluyorum. Küçük çocukların evlendirilmesi ancak eğitimle önlenebilir. Ama bu konuda yeterince bir girişim söz konusu dahi değil. Sosyal bilim araştırmalarında özellikle çocuk, şiddet gibi konularda verilere çok ihtiyacımız var. Ancak iki büyük problemimiz var. Biri kamunun bu verileri kimseyle paylaşmaması. İkincisi ise büyük bir coğrafyaya ve kalabalık bir nüfusa sahip olduğumuz için sağlıklı veriler toplamak zor. Sadece TÜİK’in verileri ile yetinmek zorunda kalıyoruz. Yeterince sağlıklı mıdır, değil midir diye tartışmak gerekir” diye konuştu.

    ‘OKULLARIMIZ DEMOKRATİK DEĞİLDİR’

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Nejla Kurul da toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğitim konularının müfredata alınmamasını eleştirdi. Kurul, “TÜİK’in yayınladığı verilerle ilgili kuşkular da akla geldiğinde, 15 yaşından küçük 117 çocuktan çok daha fazlasının doğum yapmış olacağı düşünülebilir. Rakamlar büyüktür, daha da büyük olması olasılığı da yüksektir” dedi. Türkiye’de tecavüz, ensest, taciz konusunda sağlıklı bir veri kaydı bulunmadığının da altını çizen Kurul, “Türkiye’de çocukları koruyacak mekanizmaların etkin olmadığı, çocuğun olayı anlamlandırması ve kendisini savunması konusunda bilinçlendirilmediği, eğitim sisteminin de ‘ahlakçı’ zeminden yaklaştığı için bu konuların okullarda ele alınamadığı, konuşulmadığı” değerlendirmesini yaptı.

    Toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğitim konularının eğitim alanının tamamen dışına atıldığının da altını çizen Kurul, devletin, zorunlu eğitim yükümlülüğünü yerine getirecek çalışmalarının yetersiz olduğunu dile getirdi. Kurul şunları söyledi: “Eğitim sisteminde, çocukların yıldırma, çocuk istismarı ve ihmali karşısında bilinçlendirme, toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel eğitim konusunda bilinçlendirme çalışmaları neredeyse yoktur. Okullar ergenlik döneminde romantik ilişkiler de dahil çocukların en etkin sosyalleşme alanlarıdır. Okullarımız demokratik değildir, öğretmenler-öğrenciler, öğretmenler ve veliler arasında güvene dayalı toplumsal ilişkiler örselenmiştir. Okulun bileşenleri, karşı karşıya kalınan sorunları korkmadan, olayların üzerini örtmeden, cesaretle konuşabilmeli ve çözüm arayışları içinde olmalıdır.”