Kategori: Özel Haberler

  • ‘Kızılay’da Somalili istemiyorum, Keçiören’e gidin, başka yere gidin’

    ‘Kızılay’da Somalili istemiyorum, Keçiören’e gidin, başka yere gidin’

    Kızılay Sümer1 ve Sümer2 Sokak’ta kafe, lokanta işleten Somalililer, “Burada Somalili istemiyoruz” denilerek bir süredir baskınlarla, tehditlerle çalışamaz hale getirildiler. “Ankara’nın göbeği Somali oldu” diyen Çankaya Emniyet Müdürlüğü’ amirleri, Somalilileri canından bezdirdi. 9 işyerinden 6’sı kapatmak/devretmek zorunda kalırken, üçü de adlarını değiştirerek yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

    Bir grup insan hakları savunucusu ile baskınlara uğrayan işyerlerine giderek, gelişmeler hakkında bilgi aldık. Tehdit altında olması nedeniyle ismini açık yazmamızdan endişesini dile getiren Somali Sofrası sahibi, baskı ve tehditleri, neden Avrupa ülkeleri değil de Türkiye’yi tercih ettiklerini Medyaport.net’e anlattı:

    Somalili işyeri sahibi Abdullah 19 yaşında iken, 2011 yılında Türkiye’ye öğrenci olarak gelmiş. İktisat, ilahiyat ve işletme olmak üzere üç bölüm okumuş, yüksek lisans yapmış Abdullah. Daha önce de Somalililerin Ankara’da yaşadığını, çoğunun satın aldıkları taşınmazlar üzerinden kaldıkların aktaran Abdullah, Türkiye genelinde 28-30 bin, Ankara’da ise 7 bin civarında bir nüfusun olduğunu söyledi. 6 bin üniversite öğrencisinden sadece 500’ünün burslu okuduğunu özellikle vurgulayan Abdullah, diğerlerinin kendi imkanları ile ve okullara oldukça yüksek miktarlarda paralar yatırarak okuduklarını ifade etti.

    MÜSLÜMAN BİR ÜLKEDE YAŞAMAK İÇİN GELMİŞLER

    Türkiye’de yaşayan Somalililerin yüzde 60-80’inin Batı ülkelerinden geldiğini belirten Abdullah, “Müslüman bir ülkede, geleneklerimizi baskı görmeden yaşayalım” diye Türkiye’yi tercih ettiklerini de söyledi. Somali nüfusunun 200-300 kadarının Suriye savaşından sonra Türkiye’ye geldikleri bilgisini de veren Abdullah, karakol baskınlarını da şöyle anlattı:

    “Sizi burada istemiyoruz diye lokantaları bastılar. Müşterileri, herkesi çıkardılar. Amirleri polislere ‘her gün gideceksiniz, ceza yazacaksınız’ talimatı verdi. Şu an işlerimiz tamamen bitmiş durumda. Hayatımız boyunca ödeyemeyeceğimiz kadar cezalar yazdılar. ‘Kaçak işçi çalıştırıyorsunuz’ dediler ama bir tane bile bulamadılar. Buralarda çalıştığını söyledikleri kişileri tanımıyoruz bile. Baskınların, cezaların ardı kesilmiyor, sürekli sürekli geliyorlar. Hatta öyle yapıyorlar ki, gelip omuz atan, taciz eden siviller var, istiyorlar ki biz karşılık verelim de baskına gerekçe çıksın.”

    Kafi Sofra Anadolu Sofra oldu

    ‘BAŞKENTİN GÖBEĞİNDE SOMALİLİ İSTEMİYORUZ’

    “Başkentin göbeğinde Somalili istemiyoruz, siz çok göze batıyorsunuz, gidin Keçirören’de Altındağ’da açın” diye yapılan baskınlar nedeniyle müşterilerinin kaçtığını, işyerlerini döndüremez duruma geldiklerini de aktaran Abdullah, CİMER, valilik dahil tüm resmi kurumlara, şikayetlerde bulunduğunu, tüm şikayetler için adres olarak kendilerine baskı yapan amirin gösterildiğini aktardı. Abdullah, “Kimi kime şikayet ediyoruz ki. Verdiğimiz dilekçeler dönüp dolaşıp, Çankaya Emniyet Müdürlüğü’ne, o amire geliyor” dedi.

    “Bize Keçiören’e gidin diyorlar. Ama aynı yasa beni burada koruyamıyorsa, Keçiören’de nasıl koruyacak?” diye soran Abdullah, işyerinde 20 çalışandan 3 kişi kaldığını, diğer dükkanda da 6 kişi kaldığını söyledi. Dört yıla yakın süredir burada olduklarını, tek bir olay ya da vukuat yaşanmadığını, çevredeki esnafın da ‘biz şikayetçi değiliz’ diye kendilerine sahip çıkıp, dilekçe verdiklerini aktaran Abdullah, “Ne yapacağımızı bilmiyoruz, her yere şikayet ettik, bir sonuç alamadık, artık devletin takdirine kaldık” diye yakındı.

    Kişi olarak da dükkanın kapanması durumunda Türkiye’den ayrılmak zorunda kalacağını, iki küçük çocuğu olduğunu da aktaran Abdullah, “19 yaşında geldim, 8 yıldır gitmedim, sıfırdan başladım. O kadar emek verdik ama artık burada yapacak işim yok” dedi hüzünle…

    YENEROĞLU’NDAN PAYLAŞIMLAR: ‘MAFYAVARİ BASKILAR’

    Öte yandan Somalili işyerlerini ziyaret eden ve baskıları gündeme getiren İYİ Parti Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, twitter hesabından “Bu akşam Kızılay’da Saab Cafe’yi ziyaret ettim. Çankaya ilçe emniyet müdürlüğünün hukuksuz baskılarından bunalan Türkiye’de iki üniversite bitirmiş Somalili Mohamed Bey ile Etiyopya uyruklu Türk vatandaşı Mesaret Hanımefendi ile tanıştım. Yaşadıkları ülkem adına utanç verici” paylaşımı yaptı.

    Arka arkaya paylaşımlarla baskılara dikkat çeken Yeneroğlu’nun paylaşımları şöyle:

    “İşyerlerine taciz, keyfi aramalar, keyfi gözaltılar, izinli işletmelere kapatma baskısı, restorana girip bağırıp çağırma, müşterileri sindirme, mülk sahiplerine kira kontratını fesh edin baskısı, işletmeye ortak dayatması, zorla işletme adlarının değiştirtilmesi vs vs…”

    “Ben Avrupa ülkelerinde ömrümün 25 yılını ırkçılığa, Türk ve İslam düşmanlığına karşı mücadele ile geçirmiş birisiyim.

    Bu düzeyde herkesin gözünün önünde gerçekleşen ve emniyet müdürlüğünde birilerinin başını çektiği konsantre bir kurumsal ırkçılık ile çok az karşılaştım.

  • Yok olma çağı geldi – Bazılarımız henüz bunu bilmiyoruz

    Yok olma çağı geldi – Bazılarımız henüz bunu bilmiyoruz

    Çeviri: MedyaPort

    Çocuğuma, “Sence bugünlerde insanlar anlattığım şeylerden neden rahatsız oluyor?” diye sorduğumda, güldü, “Temelde onlara dünyanın sonunun geldiğini mi söylüyorsun?”

    Tam tutulma gecesiydi. Kırmızı bir ay gökyüzünü aydınlattı. Bizim türümüzün ortaya çıkmasından bu yana 300 bin yıl geçti. Ve şimdi bir daha asla eskisi gibi olmayacak.

    Olayı nasıl adlandırmaya başladığımı, nasıl düşündüğümü anlatmaya çalışayım: Felaket. Yok olma. Farklı bir dünya.

    ‘Hint Alt Kıtası’ndaki arkadaşlarım (Himalayalar ile Hint Okyanusu arasında kalmış coğrafi bölgeyi tanımlamak için kullanılan terim) bugünlerde bana bilim kurgu filmlerindeki sahneleri andıran hikâyeler anlatıyor. Oralardaki sıcak dalgası hayatta kalabilmenin sınırlarını zorluyor. Kız kardeşim diyor ki, eski, güzel, sanatçılar ve şairler şehrinde gökten ölü kartallar düşüyor. Ya da artık uçamayacak halde evlerin, anıtların, dükkanların üzerine konuyorlar. Sokaklar köpek, kedi, inek ve her türden hayvanların cesetleriyle kaplı. Öldürücü sıcaklardan telef olmuşlar. Hayatta kalamıyorlar.

    İnsanlar da bu öldürücü sıcaktan kaçmaya çalışıyor. Çoğunlukla günlerini ya iç mekanlarda ya da  kanallarda, nehirlerde ve göllerde geçiriyorlar. Buna olanağı olmayanlar sokaklara diziliyor, bayılıyor, sınırlarını zorluyor. Onlar fakir ülkeler. Bu sıcak dalgasının önümüzdeki zaman diliminde kaç kişiyi öldürebileceğini bilmiyoruz. Çoğu sayılamayacak bile.

    Bir an için yaşadığınız günlük hayat rutinini bir kenara bırakıp tüm bunları bir düşünün.

    Batılı arkadaşlarım bunun gibi hikâyeleri okuyorlar ve sonra tekrar Kardashian’a, Wonder Woman’a, Johnny Depp’e veya Batman’e takıntılı hale geliyorlar. Henüz anlamıyorlar. Çünkü bu olay, gerçekten homo sapiensin anlama sınırlarının ötesinde. Ancak o dünya, ne yazık ki onlar için de çok uzak değil.

    Küresel iklim krizini açıklayabilmek için genellikle kaynayan tenceredeki kurbağalar hikayesi anlatılır. Ancak bu benzetme içinde bulunduğumuz durumu bir dereceye kadar açıklayabiliyor. Tencere kaynayınca içindekiler çıkarılıp yenir. Biz kaynayan tencerenin içindeydik, şimdi dışarı çıkarılıp yenilmesi aşamasındayız. Bu, işlerin gerçekten çok ama çok kötü olmaya başladığı an. Her şey gerçekten çok hızlı ilerliyor.

    Şöyle açıklayayım: Yaklaşık 300.000 yıldır dünyaya hükmeden insan denilen varlık, dünyanın milyonlarca yıllık iklimini değiştirip bir Yok Oluş Olayını tetiklemiş durumda.
    Bir kara delik hayal edin. İnsanlık önünde sıraya dizilmiş olsun. Herkes içine doğru yürümek zorunda.  Bazılarımız sıranın en önünde. Diğer tarafa ilk onlar gidecek. Bazılarımız ise sıranın en arkasında. Hâlâ gülüyorlar, şakalaşıyorlar ve “belki” diyerek kendilerini kandırıyorlar.

    Şimdi geldiğimiz nokta bu. Felaketin eşiğindeyiz. Bazılarımız şimdi diğer tarafa, yaşanmaz hale gelecek farklı bir gezegene geçiyoruz. Bu “olacak” veya “olabilir” değil, aslında şimdi oluyor.

    Bu insanlar benim arkadaşlarım; gökten ölü kartalların düştüğü, sokakların cesetlerle kaplı olduğu Hint Yarımadası’ndaki arkadaşlarım.

    Orada kelimenin tam anlamıyla bir yok oluşun yaşandığını görebilirsiniz.

    Onlar kara deliğin ağzındakiler, kara delikten ilk geçenler. Benim Hindistanlı, Pakistanlı ve Bangladeşli kardeşlerim; onlar kömür madenindeki kanaryalar. Onlar olayı yaşayan dünyanın bir parçası. Ve o dünya hepimiz için geliyor.

    Bu anlattıklarımı tanımlamak için “iklim değişikliği” kelimelerini kullanmıyorum, çünkü yetersiz kalıyor… İnsanlar rakamları şöyle yorumluyor. Sıcaklık bir, iki, üç derece yükselirse ne olur? Ha ha! Kimin umurunda?

    Yanlış bir bakış açısı.  Çünkü Küresel ısınmanın bir derece yükselmesi durumunda, ekvator bölgesinde mevsimler on kat oranında değişiyor. Küresel ısınmada bir, bir buçuk derecelik artış demek, yaz aylarında on ila on beş derece sıcaklık artışı anlamına geliyor. İki derecelik artış yirmi derecelik sıcaklık artışı anlamına geliyor. Üç derecelik artış ise otuz derecelik sıcaklık artışı anlamına geliyor.

    ÜÇ DERECEYE DOĞRU GİDİYORUZ

    Alt kıtada hava şimdiden 50 derece. Avrupa ve Amerika’nın büyük bir kısmıyla birlikte İpya 40 derecenin üstündeki aşırı sıcak dalgalarına hazırlanıyor. Yani küresel ısınmanın bir derece yükselmesinin sonucu bu. İki derece yükselmesi demek alt kıtadaki sıcaklıkların 60 dereceye ulaşması anlamına geliyor. İpya ve Avrupa’nın 50 dereceye ulaşması demek. Üç derece yükselmesi ise ekvator bölgelerinin 70 ve daha fazla dereceleri görmesi, İpya ve Avrupa’nınsa 60 dereceye ulaşması anlamına geliyor.

    Alt kıtanın şu anda bulunduğu 50 derecede hayat ölüyor. Kuşlar gökten düşerken, sokaklar toplu mezarlara dönüşüyor. İnsanlar kaçmaya ve hayatta kalmaya çalışıyor. Enerji şebekeleri kullanılamaz hale gelirken, ekonomiler durma noktasına geliyor.

    YOK OLUŞ YAŞANIYOR

    Bu bir eşik. Zaten içindeyiz. Şimdi onu şaşırtıcı, acımasız, canlı ayrıntılarla görebiliyoruz. Yok oluş şu anda dünyanın dört bir yanında gözümüzün önünde gerçekleşiyor – ve bize uygarlığımızın hayatta kalabilme sınırlarını gösteriyor. Bu sınır 40 ile 50 derece arasında bir yer. Bu sınırın aşılması demek bildiğimiz anlamdaki hayatın sonu anlamına geliyor.

    Batılı arkadaşlarım hala bunu tamamiyle kavrayabilmiş değil. Mevsim gerçekten çok fazla ısınırsa klimalarını açmanın yeterli olacağını düşünüyorlar. Üzgünüm ne yazık ki öyle olmuyor. Bu sadece enerji kıtlığıyla ilgili değil bir noktadan sonra klimalar da çalışamaz hale gelecek.

    Ayrıca ne yapacaksınız, her şey yok olurken klimalı evinizde oturmayı mı düşünüyorsunuz?

    O şeyler, o varlıklar – kuşlar, inekler, koyunlar, tavuklar, her neyse – bizim yaşamımızın da temel taşları. Onlar yok olursa, bizler de yok oluruz. Böcekler toprağımızı besler, kuşlar böcek yer ve sonsuz bir dönüşüm devam eder. Batılı arkadaşlarım bu ekosistemin bir parçası olduğumuzu anlamıyorlar. Ekosistemin temelleri yıkılmaya, parçalanmaya başlarsa çok zor hayatta kalabiliriz. Her şeyin nesli tükenirken klimalı evinizde rahatça oturabileceğiniz fikri bir fanteziden öte bir şey değildir. Ne yiyeceksin? Toprağı kim çevirecek? Ekinleri kim sağlıklı tutacak? Hayatın temelleri nereden gelecek?

    Medeniyetimiz elli ile altmış derece arasında bir yerde çöker. O noktadan sonra hiçbir şey işe yaramaz. Her şey ölmeye başlar – sadece hayvanlar ve bu durumdaki biz değil, onlara bağlı olan sistemlerimiz. Ekonomide enflasyon tavan yapar, insanlar fakirleşir, sonuç olarak faşizm patlak verir. Dünyanın her yerinde bunun olmaya başladığını zaten görebilirsiniz – ama bu sadece başlangıç. Yok oluş gerçekten ısırmaya başladığında enflasyonun ne kadar kötü olacağını hayal bile edemezsiniz.

    Medeniyetimiz bundan kurtulamaz. Demokrasinin boğazı faşizm ve teokrasi tarafından kesilir; ekonomiler, fırsat veya refah değil, temel hayatta kalma mekanizmaları haline gelir. Toplum ve topluluk, herkesin kendini koruma arayışındaki acıyla yok edilir. Bu, içine girmekte olduğumuz dünya ve şimdi Amerika’dan Hindistan’a, Avrupa’ya ve ötesine yayıldığını görebilirsiniz.

    Böyle bir dünyada ne olur? İnsanlar onu kurtarmak için bir araya geliyor mu? Muhtemelen değil. Eşitsizlik daha da artıyor – zenginler, kalan az sayıdaki kaynağı tekelleştirmenin ve vurguncu olmanın yollarını arıyor. Covid bize bunun canlı bir örneğini verdi. Felç olmuş hükümetler, fanatik mezhepler ve hizipler tarafından ele geçirilir ve ihtiyacınız olduğunda size yardım etmek için pek kimse gelmez. Kültür ölümün iyi bir şey ve arınma olduğunu düşünenlerle, böyle düşünmeyenler arasında bir savaşa dönüşür. Amerika’nın acı “kültür savaşlarını” düşünün. Böyle bir dünyada ne olur? Toplum yırtıcı olur, geriler, kendini yer. Çöken bir uygarlık budur.
    Şimdi eşiği geçiyoruz. Şimdiye kadar bizim için görünmezdi ve cahil bir mutluluk içinde yaşıyorduk. Böcekler ölüyor kimin umurunda! Hey, Kim Kardashian’ın Met Gala’da ne giydiğini gördün mü? Balıklar ölüyor, ne olmuş! hadi gidip bir Marvel Filmi izleyelim!

    Dünyanın büyük sistemlerinin tümü – Amazon, kuzey ormanları, okyanus akıntıları, kutuplar – daha sıcak ve daha sıcak bir gezegeni güçlendirmek için devrilme noktalarına ulaşıyor…

    Şimdi eşiği geçiyoruz. Yok oluş artık görülebiliyor. Kartallar son nefeslerini alarak yanan bir gezegene doğru düşüyorlar. Sokaklar ölüm döşeğinde. Artık tencerede yavaş yavaş kaynayan kurbağalar değiliz. Tencereden çıkarılıyoruz ve yenilmek üzereyiz.

    Batılı arkadaşlarım, bunların başlarına geleceğini hâlâ inkar ediyorlar. Cehalet mutluluktur. Bu dünya hepimiz için geliyor. Bundan kaçış olmayacak. Hindistan ve Pakistan ile Bangladeş ve Sri Lanka’dakiler, ufukta olayı ilk yaşayanlar. Ama hepimiz bunu yaşayacağız, çünkü hepimiz aynı gezegendeyiz. Yok olma, bu gezegenin başına gelen bir şeydir.

    Bu her şeyin öldüğü anlamına gelmez. Bu yaşamın kendisini muhtemelen yeni yollarla yeniden başlattığı bir kitlesel yok oluş. Bizden sonra yeni bir dünya geliyor. 300.000 yıl – zar zor göz açıp kapayıncaya kadar. Hayat hayatta kalacak. Ama bizim medeniyetimiz olmayacak. Medeniyetler arasında karanlık bir çağ olacak. Artık o karanlık çağın geldiğini görebilirsiniz.

    Gökten düşen her kuşta, sıcaktan ölen her hayvanda, deliler tarafından parçalanan her demokraside, asla sayamayacağımız tüm ölümlerde. Ekonomik, sosyal, politik bütün sistemlerimiz başarısız olmaya başlıyor.

    Çünkü dostlarım, bu bir yok oluş.

    Bazılarımız henüz bilmiyor.

    Umair Haque
    May 2022

    (Umair Haque: İngiliz ekonomist. Pakistanlı ekonomist Nadeem Haque’nin oğludur. Oxford Üniversitesi, London Business School, McGill Üniversitesi. Havas Medya Laboratuvarı’nın yöneticisiydi. Daha önce Harvard Business Review’da blog yazdı.  The New Capitalist Manifesto: Building A Disruptively Better Business kitabının yazarıdır.)

    Makalenin İngilizce orijinal halini okumak isteyenler için:
    https://eand.co/the-age-of-extinction-is-here-some-of-us-just-dont-know-it-yet-7001f5e0c79a

  • Can Dağ’ın leğenden, çamaşır makinasına giden malzemeci yolculuğu

    Can Dağ’ın leğenden, çamaşır makinasına giden malzemeci yolculuğu

    Ali ERDOĞAN

    Süper Lig’e bu sezon yeniden “merhaba” diyen Ankaragücü’nde 43 yıldır malzemecilik yapan ve hala bu görevi sürdüren 60 yaşındaki Can Dağ, belki de kırılamayacak bir rekora doğru koşuyor. “Dünyaya yeniden gelsem yine malzemeciliğe başlardım” diyen Can Dağ ile 1978-1979 yılında toprak saha olan bugün ise çimle kaplı Tandoğan’daki Ankaragücü tesislerinde buluştuk. Dağ, MedyaPort.net’e özel açıklamalar yaptı:

    Ali Erdoğan Ankaragücü tesislerinde, takımın malzemecisi Can Dağ ile konuştu:

    Malzemeciliğe nasıl başladınız?

    1978-1979 öğretim yılında ortaokul ikinci sınıfına gidiyordum. Okumayı hiç sevmedim ve 2.sınıfta terk ettim. Keçiören’deki evimizden Tandoğan’a gider, Ankaragücü’nün idmanlarını izlerdim. Kale arkasında kaçan topları alıp, futbolculara verirdim. Bu 6 aya yakın devam etti. O dönem takım kaptanı olan Adil Eriç ile ikinci kaptan İskender Atasoy, “Bu çocuk devamlı idmanlara geliyor. İşsiz. Bunu işe alalım” diye bir birleriyle konuşup beni yanlarına çağırdı. Yine o dönemin Genel Kaptanı rahmetli Nevzat Ayabakan’ a götürdüler. Ayabakan da beni takımın malzemecisi Ahmet Kargöker’in (Kırgır Ahmet) yanına gönderdi. Malzemeci olarak işe başladım. Şimdi takımın neşe kaynağı olan Musa Cimilli abi ile birlikte çalışıyorum.

    Bu mesleği seviyor musun?

    Dünyaya yeniden gelsem, üniversiteler de bitirsem yine malzemeciliği tercih ederim. Malzemecilik ayrı bir duygu. Futbolcuların giyeceği tüm malzemeler senin elinden geçiyor. O malzemelere bir anlamda hayat veriyoruz.

    Malzemecilik yaparken, nelere tanık oldunuz, neler yaşadınız?

    1979’lı yıllarda bir çamaşır makinası vardı. Çok bozulurdu. Tamir etmek zaman alırdı. Mecburen su kaynatır, leğende formaları, tozlukları, çorapları, şortları ellerimizle yıkardık. Çamurlu ve karlı günlerde zor olurdu ancak malzemeleri yıkar, ertesi güne hazır ederdik. İlk yıllarda zorluk çektik tabi ki. Şimdi artık çamaşır makinası var. Yıkanıyor, soğutuyoruz ve ütüleme istemiyor.

    Malzeme sıkıntısı çektiniz mi?

    İlk yıllarda malzemelerde, özellikle de forma, şort, çorap ve tozlukların yırtılmasıyla çok sıkıntı yaşadık. Ekonomik sıkıntı nedeniyle yedek malzememiz fazla yoktu. Çoğu zaman malzemeleri eve götürürdüm, annem sökükleri diker, bazı yerleri yamardı. Böyle çok maça çıktık. Göğsümüzdeki reklamları bile elimizle dikiyorduk. Şimdi böyle bir sıkıntı yok. Hem kulüp hem de sponsorlar malzemeleri sağlıyorlar.

    Bir ıslak forma olayı yaşandı. Bu konuda ne dersiniz?

    2014 yılında deplasmanda kış günü Sivas spor ile oynadık. Formalarımız tamamen ıslanmıştı. Yedek formamız yoktu. Futbolcularla birlikte bu formaları sıkıp, ikinci yarıya sahaya yine ıslak forma ile çıkmak zorunda kaldık.

    Malzemeci Can Dağ

    Hiç malzeme unutunuz mu?

    Süper Lig’de Antalyaspor deplasmanına gittik. Soyunma odasında tüm malzemeleri astık. Her futbolcunun giyeceği formalar ve şortlar numaralı. Formaların arkasında ayrıca futbolcuların isimleri yazılı. Astığımızda Cebrail Karayel’in numaralı şortu yoktu. 24 numaralı şort giyiyordu. Hemen 2 numaralı forma giyen Yalçın’ın şortunda 2’yi, 4 numara giyen Mehmet Sak’ın şortundan 4’ü söküp, Cebrail’in formasına dikip, 24 numara yaptık.

    Çalışma süreniz ne kadar?

    Sabah 09.00’da Kulübe gelir, akşam 21.00’da evimize gideriz. Çünkü idman öncesi malzemeleri hazırlarız. İdman bittikten sonra da malzemeleri toplar, ertesi güne hazır olmasını sağlarız. Topları kontrol ederiz. Kirlileri yıkar, hazır ederiz. Şu anda çok memnunuz. Çalışmak bizi yormuyor. Özellikle de kazanırsak daha da mutlu oluyoruz. Bu sezon Süper Lige yeniden çıktık. Yorgunluğumuzu tamamen atmış olduk.

    Malzemeleri icradan kurtardığınız olay nasıl oldu?

    Kulübe Ahmet Gökçek döneminde icralar geliyordu. Her şey haciz ediliyordu. Ben de tüm malzemeleri, hatta çamaşır makinasını malzeme odasının yanında küçük bir yer vardı. Oraya taşıdım. Kapıyı kapattım, önüne sandalye koyup oturdum. Gelen icra memurları baktılar ki malzeme odası boş, çekip gittiler. Böylece malzemeleri kurtarmış oldum.

    Ulaşım sorunu yaşadınız mı?

    Ahmet Gökçek döneminde maaş almamızda çok sıkıntı yaşadık. Bu nedenle Keçiören’den, Beştepe’ye çoğu zaman yürüyerek gidip-geldim. Başka bir dönemde yaşamadım. Şu anda da hiçbir sıkıntımız yok. Faruk Başkan yönetimi maaşları, primleri zamanında ödüyor.

    Maç günü nasıl hazırlanırsınız?

    Maçtan üç saat önce statta güvenlik yetkilileri, hakem, gözlemci, temsilci, kulüp temsilcileri ve malzemeciler eşgüdüm adı verilen toplantıya katılırız. Toplantıda hangi forma, şort, tozluk giyeceğimiz belirlenir. Yedekler için bile. Toplantı bittikten sonra takımımızın soyunma odasına maçtan üç saat önce gider malzemeleri hazırlarız.

    Kaç başkanla çalıştınız?

    1979 yılında Sabri Mermutlu ile malzemeciliğe başladım. Bugüne kadar 21 Başkan görev yaptı. Her başkan kulübü daha iyi yönetmeye çalıştı. Maddi kaynak bulmak için çalmadıkları kapı kalmadı. Kulüp şu anda iyi yönetiliyor. Her şey yolunda. Ancak Ahmet Gökçek dönemini hatırlamak istemiyorum. Hep sıkıntı çektik.

    Totem yapılır mı?

    Teknik direktör, futbolcular ve bizler de totem yapıyoruz. Futbolcular kazandığımız formalarla her maça çıkmak istiyor. Teknik Direktör kazandığımız maçta giydiği elbise ve eşofmanları, ayakkabıları giyiyor. Futbolcular da tıraş olan var, olmayan var. Sağ ve sol ayakla sahaya adım atanlar oluyor. Biz de aynı eşofmanları giyiyoruz. Kazandığımız oluyor, kaybettiğimiz oluyor.-

    Malzemeci Can Dağ

    Unutamadığınız maç hangisi?

    Beşiktaş ile oynadığımız kupa maçı. İstanbul’da bizi 2-0 yendiler. Dayak bile attılar.

    Rövanşta, Beşiktaş futbolcuları o dönem soyunma odası koridorlarında ısınma olduğu için soyunma odasından korkularından çıkamadılar. Isınmadan maça çıktılar. Maçı 3-0 kazanıp, yarı finale kaldık.

    Başka söyleyecekleriniz var mı?

    İyi ki bu mesleğe başlamışım. İyi ki Başkent’in markası olan Ankaragücü’nde çalışıyorum. Çalışmaya da devam edeceğim. Her işte olduğu gibi, yaptığınız işi sevmezseniz başarılı olamazsınız. Ben malzemeciliği ve malzemeleri çok seviyorum.

  • ‘Nerde bu belediye’ diyen Erdoğan ‘Nerde kayyum’ diyecek mi?

    ‘Nerde bu belediye’ diyen Erdoğan ‘Nerde kayyum’ diyecek mi?

    Salih SERTKAL

    Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, 27 Ekim 2013 tarihinde, Başbakanlık yaptığı dönemde Van’ın Özalp ilçesini ziyaret etti. Ziyaret sırasında ilçe merkezini gezen Erdoğan, çarşı merkezinden geçen derenin üzerinde durup, derenin kirliliğine ve dönemin HDP’li belediyesinin iş yapmadığına dikkat çeken açıklamalarda bulunmuştu. Derenin üzerinde bulunan köprüde durup ellerini açarak vatandaşların hastane taleplerine, “Nerde bu belediye, bu derenin temizliği hastaneden daha önemli” diyen Erdoğan böylece vatandaşın hastane talebini geçiştirmiş, okları belediyeye yönlendirmişti. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “kirli”, “derenin temizliği hastaneden daha önemli” dediği aynı dere bugün adeta çöp yığını ve etrafa pis kokular yayıyor. Belediye yönetimi de kayyumda…

    ‘HDP’li BELEDİYE ÇALIŞMIYORDU DİYELİM, KAYYUM NİYE ÇALIŞMIYOR’

    Mustafa Akgün, dükkanının hemen yanındaki dere yatağını gösterdi

    Söz konusu derenin olduğu alanda dükkanı bulunan esnaf Mustafa Akgün, dere yatağının şuan için çöplüğe dönüştüğünü, yayılan kokuların dere kenarındaki evleri, işyerlerini, herkesi rahatsız ettiğini söyledi. O dönem Başbakan olan, Erdoğan’ın dereyi gösterip, “Bu belediyeden memnun musunuz?” diye sorduğunu hatırlatan esnaf Akgün, “Biz o gün için kendi irademizle, bilerek isteyerek oy verdiğimiz bir belediye tarafından yönetildiğimiz için memnunduk” dedi. HDP’li belediye yönetiminin çalışmalarından da her dönem için memnun olduklarını belirten Akgün, “Şu an belediye kayyum tarafından yönetiliyor. Tamam, hadi diyelim o dönem HDP’li belediye çalışmıyordu. Dere yatağı kirliydi, peki bugün de HDP’li belediye mi?” diye sordu. Dere yatağının o günkünden daha beter kirlilik içinde olduğunu belirten Akgün, “Belediye şimdi hükümete bağlı olan kaymakam, yani belediyeye atanan kayyum tarafından yönetiliyor. Hadi o gelsin temizlesin” diye tepki gösterdi.

    ‘ERDOĞAN’A KATILIYORUM DERE ŞUAN İNSANI HASTA EDECEK DÜZEYDE’

    Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın vatandaşların hastane taleplerine ilişkin de “Bu dere insanı hasta eder. Derenin temizliği hastaneden daha önemli” sözlerini hatırlatan esnaf Akgün, Erdoğan’a katıldığını ve gerçekten de derenin şu an insanı hasta edecek düzeyde olduğunu söyledi. Esnaflar olarak taleplerinin, yaklaşık 3 kilometresi ilçenin içinden geçen derenin temizlenerek, kötü kokudan arındırılması” olduğunu belirtti.

    Esnaf Yakup Durmaz da dere yatağının kirliliğinden şikayetçi

    ‘ERDOĞAN AYNI SORUYU KAYYUM’A SORACAK MI?’

    Dereden yayılan koku ve kirlilikten rahatsız olan bir esnaf da dere kenarında işyeri olan Yakup Durmaz. Durmaz da Erdoğan’ın Başbakan iken o ziyaretindeki sözlerini hatırlattı. Erdoğan’ın, ilçe belediyesi kendi partisinde olmadığı için, o dönem “dere kirli” diye belediye yönetiminden şikayet ettiğini hatırlatan Yakup Durmaz, dere yatağındaki kirliliğin kat be kat artmasına rağmen, temizlenmediğini söyledi. Belediye yönetiminde kayyum bulunduğunu da hatırlatan Durmaz, esnaf olarak her defasında belediye yetkililerine şikayet edip, dere yatağının temizlenmesini istediklerini söyledi. Dereye, ev ve iş yerlerinin kanalizasyonları dahil, kömür sobası külleri, ev çöpleri vb her türlü pisliğin atıldığını hatırlatan Yakup Durmaz, “Dere kenarında işyerleri olan biz esnaf çok mağduruz. O dönem dere üzerindeki köprüde durup, ‘nerde bu belediye?’ diye soran Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yine gelip o köprünün başında durmasını ve ‘Nerede bu kayyum’ diye sormasını bekliyoruz” dedi. Durmaz, çifte standart ve adam kayırmacılığın olmasını istemediklerini, şu an tek taleplerinin dere yatağının temizlenmesi olduğunu da sözlerine ekledi.

    Dere yatağının bugünkü hali…

  • ’10 Ekim siyasi şantaj malzemesi yapılamaz’

    ’10 Ekim siyasi şantaj malzemesi yapılamaz’

    Burcu YILDIRIM

    Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük katliamı olan 10 Ekim Ankara Katliamı’nın üzerinden 7 yıl geçti. 6.5 yıldır süren yargılama aşamasında ise birçok somut delile, bilirkişi raporlarına ve istihbarat bilgilerine rağmen yakalanan IŞİD’liler dışında tek bir sorumlu yargılanmadığı gibi tanık olarak dahi dinlenmedi. 103 kişinin hayatını kaybettiği yüzlerce kişinin yaralandığı katliam, seçim tartışmalarıyla birlikte siyasetçilerin gündemine “sorumlu kim?” tartışmalarıyla birlikte girdi. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ 7 Haziran- 1 Kasım 2015 seçimleri arasında yaşananlara dikkat çekerek dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’na “Ankara’da garın önüne o bomba nasıl geldi?” sorusunu sorup, bildiklerini açıklamasını istedi.

    Avukatların çabaları ile dosyaya kazandırılan ve görmezden gelinen birçok bilgi, yakalanamayan firari sanıklar ve sadece eldeki IŞİD’lilerle ilerletilmeye çalışılan bir yargı süreci devam ederken konunun asıl muhatabı olan 10 Ekim Ankara Katliamı Avukat Komisyonu ile görüştük. Komisyon Üyesi Avukat İlke Işık, “Eğer samimilerse bildiklerini açıklasınlar. Bunu yapmıyorlarsa sadece sözlerle ortaya atıyorlarsa biz, sadece siyasal şantaj malzemesi olarak kullandıklarını değerlendiririz. Cumhuriyet Başsavcılıklarına ellerindeki bütün belgeleri paylaşma konusunda çağrı yapıyoruz. Ancak böyle ilerleyebiliriz. Ancak yargının adım atmasıyla ilerleyebiliriz. Hatta şimdiye kadar hiç ilgilenmedikleri o yargılamaya ilişkin buyursunlar gelsinler” diye çağrıda bulundu.

    Avukat İlke Işık, elinde belge olanları savcılıklara vermeye çağırdı

    ‘10 EKİM, KASIM SEÇİMİNE GİDEN EN KRİTİK VİRAJDIR’ 

    Davutoğlu’nun, AKP’den ayrıldığı günden itibaren 7 Haziran- 1 Kasım arasında geçen olaylara ilişkin imalarda bulunduğunu ancak totalde bir şey söylemediğini ifade eden İlke Işık, kendilerinin 7 yıldır sorduğu soruyla Özdağ’ın sorularının kesiştiğine de dikkat çekti. Bu sürece ilişkin yapılan yargılamalara işaret eden Işık, “10 Ekim Ankara Katliamını da Suruç Katliamını da HDP Diyarbakır Mitingi’ne yapılan saldırıyı da Ceylanpınar’daki iki polisin öldürülmesini de bu süreçten bağımsız ele alıp sadece birkaç faille ya da IŞİD’li sanıkla açıklamak mümkün değildir. 10 Ekim Ankara Katliamı, ‘Kaos mu istiyorsunuz?’ sözünün gerçekleştiği ve özellikle de Kasım seçimine giderken en kritik virajın adıdır. Zaten akabinde çok hızlı bir şekilde iktidar değişti ve AKP tekrar iktidarı aldı. Şimdi tam da Ümit Özdağ buna işaret ediyor. ‘Yeni seçim döneminde de böyle şeyler olabilir’ diyor. Biz de aynısını söylüyoruz ve bildiklerini açıklamalarını istiyoruz. Bunu yapmıyorlarsa, sadece sözlerle ortaya atıyorlarsa siyasal şantaj malzemesi olarak kullandıklarını değerlendiririz” diye konuştu.

    ‘SAMİMİLERSE BÜTÜN BİLDİKLERİNİ ANLATSINLAR’

    Bahsedilen tarihler arasında seçimin kazanılması için pek çok olay gerçekleştiğini, bunların en büyüğünün de 10 Ekim Ankara Katliamı olduğunu belirten Işık, Özdağ ve Davutoğlu’nu kastederek “Eğer samimilerse bütün bildiklerini anlatsınlar. Ellerindeki belgeleri yargıya sunsunlar. Özetle aynı şeye gelmiş oluyoruz ve bizim 7 yıldır sorduğumuz aynı soruyu bu dönem bu kişiler de soruyor. Farkı, onlar bir şeyler bildiklerini ima ediyorlar. Ama kendi siyasal hesapları gereği söyledikleri için de esasını muğlak bırakıyorlar” dedi.

    ‘YARGILAMA ESAS SORUMLULAR YOK’

    10 Ekim yargılamasının 6.5 yıldır sadece IŞİD’lilerle sürdüğünü vurgulayan Işık; “Tamam IŞİD’liler var, katliamın her türlü delili var. Bunlara ceza verelim, bu, yargılamanın bir kısmı. Ama katliamı IŞİD nasıl bu kadar kolaylıkla gerçekleştirdi? Bu katliam önlenebilir miydi? Önlenmesi için ne yapıldı?” sorularını yöneltti. Işık şunları söyledi: “Antep’ten, sınırlardan, Adyaman’dan Ankara’ya kadar gelen yol, yaşanan bütün katliamları ve AKP’nin yeniden iktidar olduğu siyasal tabloyu doğurdu. Yargılama aşamasında bu konuda yaptığımız her başvuru reddedildi. Alanda gaz kullanan çevik kuvvet polisine, sağlık hizmetini yerine getirmeyen ve geç ulaştıran sağlık müdürlüğü yetkililerine bile bir soruşturma açılmadı. Siyasal sorumluları, suçu bulunanları sorduğumuzda hep bir duvarla karşılaştık. Yargılamayı orada bıraktılar.”

    Firari sanıklardan en az üçünün Suriye’deki kamplarda olduğunu belirten Işık, “MİT neden bu sanıklar için operasyon yapmaz. Firari sanıkların nerede olduğuna ilişkin araştırma taleplerimiz reddediliyor. MİT’ten bilgi istiyoruz. Bunu yapmayan bir yargı var. Mahkeme arada bir hamle yapmaya çalışsa bile buna cevap vermeyen bir İçişleri Bakanlığı var, MİT var, Emniyet Genel Müdürlüğü var, TEM ve ilgili daireleri var” diyerek İçişleri Bakanlığı’nın IŞİD’le imtihanının çok korkunç olduğunu söyledi.

    ‘KATLİAMLARIN SORUMLULARI IŞİD’LİLERLE SINIRLI DEĞİL’

    Dava dosyasında yer alan delillere göre örgütün, 2012’lerde El Kaide’den IŞİD’e dönüşürken, bütün bilgilerinin bilindiğini vurgulayan Işık, “Ankara katliamını örgütleyenleri, diğer canlı bombacıları yetiştirenleri, Adıyaman’da, Antep’te ne olduğunu, sınırların zaten olmadığını, askerlerin bütün sınır geçişlerine izin verdiği bir tabloyu zaten biliyorlarmış. Bizim dosyanın her aşaması bunu gösteriyor ve bu katliamlardaki sorumluların IŞİD’lilerle sınırlı olmadığı çok açık. Bizim dosyamızın kapsamı bütün sorumlu kamu görevlilerini, o dönemin bütün siyasal aktörlerinin yargılanması gerektiğini gösteriyor. Ve o yüzden bizim bu konudaki sorularımıza yanıt vermiyorlar, o yüzden yargılamayı ‘IŞİD’lilere ceza verelim ve orada yargılamayı durduralım’la sınırlamaya çalışıyorlar” diye konuştu.

    ‘ELLERİNDEKİ BELGELERİ SAVCILIKLARLA PAYLAŞSINLAR’

    Yıllarca kendi taleplerine sessiz kalan yargının son açıklamalarla beraber harekete geçmesi gerektiğini söyleyen Işık, “Hadi yargı yapmıyorsa, bu açıklamayı yapan kişilerin harekete geçmesi gerekiyor. Biz kendilerine, Cumhuriyet Başsavcılıklarına ellerindeki bütün belgeleri paylaşma konusunda çağrı yapıyoruz. Ancak böyle ilerleyebiliriz. Ancak yargının adım atmasıyla ilerleyebiliriz. Hatta şimdiye kadar hiç ilgilenmedikleri o yargılamaya ilişkin buyursunlar gelsinler, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne. Ailelerimizi, müvekkillerimiz görsünler. Gerçekleri bulma konusunda hiç çaba harcamayan yargı, müvekkillerimizi yargıladı. Kendi ailelerinin anmalarından yargılandı müvekkillerimiz” dedi.

    ‘YARGI GÖZÜNÜ KAPATIYOR’

    Işık, “Karşımızda bağımsız değil, talimatla çalışan bir yargı var. Yoksa bizim dosyanın kapsamı, yargılamanın başka sorumlular üzerinden devam etmesi gerektiğini söylüyor. Yargı buna gözünü kapatıyor ve görmek istemediğini görmüyor, taleplerimizi reddediyor ya da engellemeye çalışıyor. Bu yargılamaya rağmen biz inatla mücadele ediyoruz. Çünkü bu, katliama dair hesaplaşmanın önemli bir bölümü. Ailelerimiz için çok büyük bir anlamı var, devam eden bir adalet arayışı var” değerlendirmesini yaptı.

  • İki lise öğrencisi ‘Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile okullarından gözaltına alındı

    İki lise öğrencisi ‘Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile okullarından gözaltına alındı

    İstanbul’da iki lise öğrencisi sabah saatlerinde okullarına yapılan baskın ile gözaltına alındı. Öğrencilerin gözaltına alınma gerekçesi olarak “Cumhurbaşkanına hakaret” ettikleri iddia edildi.

    Avukat Fulya Dağlı, Medyaport’a yaptığı açıklamada, 16 yaşındaki iki lise öğrencisinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile polis tarafından gözaltına alındığı bilgisini verdi.

    Çocuk Şube’de tutulan iki öğrenci de bugün Çocuk Savcılığına çıkarıldı. Öğrenciler, ifadelerinin alınmasının ardından Savcılık tarafından serbest bırakıldı.

    Öğrencilerin avukatlarının, okuldan gözaltına alınmalarının “Kabul edilemez” olduğunu söylemeleri üzerine Çocuk Savcısı, “Ben çocukların okuldan alınmasını istemedim, sorumluluk bana ait değildir” dedi.

    Öğrencilerin, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’nde atılan “Zıpla zıpla zıplamayan Tayyip’tir” ve “Tayyip kaç kaç kadınlar geliyor” sloganları nedeniyle gözaltına alındığı öğrenildi.

  • ‘26 yaşındaki oğlumu toprağa gömdüm ve toprak ile konuşuyorum’

    ‘26 yaşındaki oğlumu toprağa gömdüm ve toprak ile konuşuyorum’

    Kübra KÖKLÜ

    Ahmet Emre Yıldır (26), 2019 yılında akrabası Vedat Tarhan (69) tarafından 9 yaşından 18 yaşına kadar cinsel istismara uğradığını iddia etti. Yıldır, sanık Vedat Tarhan hakkında şikayetçi olmadan önce Tarhan ile yüz yüze görüştü. Tarhan da Yıldır’a cinsel istismarda bulunduğunu itiraf ettiği bu görüşmeyi Ahmet Yıldır kayda aldı. 26 yaşına kadar sır gibi sakladığı ancak yaşadıklarını artık içinde tutamayan Yıldır, ses kaydıyla Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek suç duyurusunda bulundu. Savcının aylarca dosyayla ilgilenmemesi üzerine adalete olan umudunu kaybeden Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu 26 yaşındaki Ahmet Emre Yıldır, 29 Nisan 2019 tarihinde ailesine bir mektup bırakarak yaşamına son verdi.

    Bu olaya kadar sessizliğini koruyan ve makamının gerekliliğini yapmayan savcılık, intihar sonrası şikâyet dilekçesini işleme koydu ve sanık Vedat Tarhan’ın tutuklanmasını talep etti. 30 Nisan’da tutuklanan ve hakkında ‘Çocuğun nitelikli cinsel istismarı’ suçlamasıyla dava açılan Tarhan, savcılıkta verdiği ifadesinde, Yıldır ailesi ile sıklıkla görüştüklerini ve Emre’ye cinsel istismarda bulunmadığını masaj yaptığını savundu. Tarhan, ilk duruşma günü olan 8 Ağustos 2019’da tahliye edildi. Tahliye kararına itiraz edilmesi üzerine Tarhan, 19 Ağustos 2019’da yeniden tutuklandı. 16 Kasım 2020 tarihinde Edirne 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 7. ve karar duruşmasında ise son savunmasını yapan tutuklu sanık Vedat Tarhan suçsuz olduğunu öne sürerek, “Ben suçsuzum, Allah katında da içim rahat. Beraatimi talep ediyorum” dedi. Mahkeme, ‘Çocuğun nitelikli istismarı’ suçundan Vedat Tarhan’a herhangi bir indirime gitmeden 26 yıl hapis cezası verdi. Mahkemenin 26 yıl hapis cezası kararına sanık avukatları itiraz etti. İlerleyen süreçte dosya bu kez Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne gönderildi. Daire, İstinaf Mahkemesi’nin kararını bozarak Tarhan’ın tahliye edilmesine karar verdi. Bunun üzerine Vedat Tarhan, 8 Mart 2022’de tutuklu bulunduğu Çanakkale E Tipi Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi.

    Genç yaşta hayattan koparılan Ahmet Emre Yıldır

    ‘TAHLİYE KARARIYLA EMRE’Yİ İKİNCİ KEZ ÖLDÜRDÜLER’

    Vedat Tarhan’ın ses kaydına rağmen sadece iki yılı aşkın süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmesine tepki gösteren Yıldır’ın ablası Derya Gür, ‘’Sanığın ceza alması ile Emre’nin de ruhu huzur bulmuştu. Emre’nin yasını tutmaya başlamıştık. Emre vefat ettiği andan itibaren bir adalet savaşına girdik. Emre’nin öldüğünü hala kabul etmiş değiliz. Tahliye edildiğini duyunca yıkıldık. Annem ve babam yeniden öldüler. Zaten onlar ölü gibi yaşıyorlar. Bayramı, anneler gününü yaşayamadılar. Tahliye kararıyla Emre’yi ikinci kez öldüler” dedi.

    ‘ARTIK DAHA FAZLA KALDIRAMAYACAĞIM’

    Sanığın kanunların boşluklarından yararlandığına dikkat çeken Gür, “Dosyada ses kaydı var. Ses kaydında her şey anlatılıyor. Emre intihar etmeden önce bizlere ölüm notu bıraktı. Emre’nin bıraktığı ölüm notunda, ‘Küçük yaşlarımda başıma gelen olaylardan dolayı artık bunları daha fazla kaldıramayacağım’ diye yazıyordu” diye anlattı.

    Bu notun bile başlı başlına bir delil olduğunun altını çizen abla Derya Gür adeta isyan ederek şunları söyledi: “Dosyada bir sürü delil olmasına rağmen sanık hakkında tahliye kararı alındı. Biz sanığın tahliye olduğunu bile başkalarından öğrendik. Sanığın ‘suçsuzum bakın dışarı çıktım’ dediğini duyduk. Etrafındaki insanlara ne kadar suçsuzum dese de yaşanan gerçekler var. Ve o gerçekler hiçbir şekilde değişmiyor. Sanık kanunların boşluklarından yararlanmış olabilir. Ama suçlu olduğu gerçeği değişmeyecek. Emre, savcının dosyasıyla ilgilenmediği için intihar etti. Eğer savcı dosyayı inceleseydi, Emre bugün yaşıyor olacaktı. Biz bu davadan asla vazgeçmeyeceğiz. Ne yapılması gerekiyorsa, yapacağız. Biz adalet mücadelemize kaldığımız yerden devam edeceğiz. Kardeşim artık rahat uyusun. Emre haklıydı. Emre, adalet savaşı başlattı. Ona bu kötülüğü yapan kişi cezasız kalmasın.”

     

    Anne Oya Yıldır’ın gözyaşı dinmiyor

     

    ANNE OYA YILDIR, ‘TAHLİYEYİ İÇİME SİNDİREMİYORUM, GÖZÜMÜN YAŞI DİNMİYOR’

    Adalet talebini vurgulayan Yıldır’ın acılı annesi Oya Yıldır, sanığın tahliye edilmesi ile yıkıldığını belirtti. Oya Yıldır, sanığın tahliye edilmesini kabul edemediğini dile getirerek duygularını şöyle anlattı: “Ailecek geçirdiğimiz bayram sabahları hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor. Çünkü oğlum vefat ettiğinden beri bir yanımız hep eksik. Oğlumun sesi, yüzü, gülüşü ve bedeni yok, ama güzel anları hep benimle. Sanığın tahliye edildiği haberinin gelmesi ile bir anda yıkıldık. Böyle bir olayla benim oğlum tekrar öldü. 26 yaşındaki oğlumu toprağa gömdüm ve toprak ile konuşuyorum. Suçlunun gezip hür bir şekilde yaşanması hiç adil değil. Benim oğlumun ölmesindeki nedenlerden bir tanesi de açmış olduğu suç duyurusundan bir gelişmenin kendisine gelmemesidir. Evladını kaybetmiş anne ve baba olarak adalet istiyoruz. Sanığın tahliye edilmesini sindiremiyorum, gözümün yaşı dinmiyor.”

    ‘SES KAYDINDA SANIK KENDİ AĞZI İLE İTİRAF EDİYOR’

    Yıldır ailesinin avukatı Merve Uçonak ise konuya ilişkin ‘’Vedat Tarhan’ı yakın çevresinden insanlar dışarıda görmüşler. Onların bize söylemesiyle tahliye olduğundan haberimiz oldu. Biz de böyle bir kararın çıkacağını beklemiyorduk. Çünkü ortada ses kaydı var. Ses kaydının içeriğinde sanık kendi ağzıyla her şeyi itiraf ediyor ve hiçbir şeyi inkâr etmiyor. Emre’ye yönelik cinsel istismarı itiraf ediyor. Cinsel istismarı reddetmiyor, kabul ediyor. Ve buna rağmen tahliye edildi. Şimdi elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor. Böyle bir karar beni ve aileyi vicdanen çok huzursuz etti. Bundan sonrasında da hukuken ne gerekiyorsa onu yapacağız” diye konuştu.

  • Yargıtay, kızını tacizden 30 yıl hapis cezası alan babanın cezasını kaldırdı

    Yargıtay, kızını tacizden 30 yıl hapis cezası alan babanın cezasını kaldırdı

    Kızını taciz eden baba 30 yıl hapisle cezalandırıldı. Ancak yüksek mahkeme kararı, baba ve kızın birlikte çekilmiş ‘samimi’ fotoğraflarına dayanarak ‘zorlama yok’ gerekçesiyle bozdu.

    Mersin’de yaşayan 56 yaşındaki bir erkek, öz kızını dört yıl boyunca taciz ettiği iddiasıyla tutuklandı. Sanık, mahkeme sürecinde öz kızıyla ilişki yaşadığını kabul etti ancak “Zorla olmadı. Onun da rızası vardı” diye kendini savundu. Cumhuriyet’ten Abidin Yağmur’un haberine göre yerel mahkeme sanığa nitelikli cinsel saldırı suçundan 30 yıl ceza verdi. Sanık avukatlarının itirazı sonucunda Yargıtay kararı bozdu ve sanığı tahliye etti.

    Dava dosyasında yer alan iddialara göre, M.T.’nin, kızı M.T’ye 2014 ile 2019 arasında defalarca zor ve tehdit kullanarak tecavüz ettiği, bu zorlama ilişkiler sonucunda mağdur kadının 2015’te babası M.T’den bir çocuk dünyaya getirdiği, 2019’da Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan ihbarla ortaya çıktı.

    Dava kapsamında ifade veren mağdur M.T., ilk tecavüzün 2014’te, babasıyla birlikte gittiği Tisan Mahallesi’ndeki bir yazlıkta gerçekleştiğini, babasının sonraki süreçte de “Sana sahip çıkan olmaz. Ortada kalırsın” tehditlerini ve fiziki baskıları kullanarak tecavüze devam ettiğini, annesine ve kardeşlerinin zarar vereceği endişesiyle tecavüzü kimseye anlatmadığını söyledi.

    Sanık M.T., söz konusu iddiaları reddederken kızı M.T. ile çektirdiği fotoğrafı, mahkemeye delil olarak sundu. Bu fotoğrafın lehinde yorumlanmasını talep etti ancak Mersin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, “sanık erkekle mağdur kadının baba-kız ilişkisi dolayısıyla aynı evde yaşadığını, mağdurun gebelik sırasında çekilmiş fotoğrafta gülümsüyor olmasının cinsel saldırı ve tehdit suçunun olmadığı anlamına gelmeyeceğini, mağdurun sanıkla aynı evde yaşamak zorunda olmasından dolayı bu tür fotoğraf çekimlerine sesini çıkaramıyor olabileceğini” vurguladı. Mahkeme, bir genç kadının öz babasıyla kendi isteğiyle cinsel ilişkiye girmesinin hayatın olağan akışına ve fıtrata uygun olmadığına, sanık erkek M.T’nin zor ve tehdit kullanarak cinsel saldırı suçunu işlendiğinin mağdur ve tanık beyanlarıyla ortaya çıktığına dayanarak M.T. hakkında cezaya hükmetti. Sanık avukatı karara Adana Bölge İstinaf Mahkemesi’nde itiraz etti ancak bölge mahkemesi itirazı esastan reddetti.

    Bunun üzerine dava dosyası Yargıtay’a taşındı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık erkek M.T’ye verilen cezanın yerinde olmadığına hükmetti ve sanığın tahliyesine karar verdi. Yargıtay kararını, sanık M.T’nin “Kızımla rızaen cinsel ilişkiye girdik” savunmasına ve “Bunu destekler mahiyette, tarafların samimi şekilde çekildikleri fotoğraflara” dayandırdı.

  • Alevi örgütleri: Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+’lar başta olmak üzere herkese açıktır

    Alevi örgütleri: Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+’lar başta olmak üzere herkese açıktır

    Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olan Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nda üç örgüt ortak kararlarını açıkladı.

    Kaos GL haber portalında yayımlanan habere göre, 13 Mayıs’ta İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’ndeki sempozyumda üç örgüt adına Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, LGBTİ+’lara öldükten sonra dahi devam eden ayrımcılığa karşı mücadele edeceklerini duyurdu. Geçmez, 2015 yılındaki ‘Ölülerimiz, Biz // Öteki Olarak Ölmek’ sempozyumu ve devam eden etkinlikte dile getirilen sorunlara karşı sorumluluk alacaklarını ilan etti. LGBTİ+’ların üç kurumun cemevlerinde hiçbir ayrımcılıkla karşılaşmadan cenazelerini kaldırabileceklerini belirtti:

    “Bizim inancımızda herkes candır. Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+’lar başta olmak üzere herkese açıktır. LGBTİ+’ların cenaze süreçlerinde yaşadıkları acı olayları dinledik. Buna kayıtsız kalmamız mümkün değil. Bu sebeple üç kurum olarak tüm cemevlerimizin LGBTİ+’ların kendi vasiyetlerine göre gömülebilmeleri için kendilerine açık olduğunu ilan ediyoruz. Morg ve yıkama işlemlerimizin yanı sıra dostlarının istedikleri şekilde son görevlerini yerine getirmesi için alanlarımız açıktır. Eğer inanç sahibilerse Alevî dini ritüelleri ile defnedilebilmeleri için de elimizden geleni yapmaya hazırız.”

    “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu

    Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olan Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” sempozyumu düzenledi.

    13-15 Mayıs tarihlerinde Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyumda üç gün boyunca modernleşme, Alevilikte kadın, heteronormativite, cinsiyetçilik, medya, sınıflar, sınırlar, Alevilikte LGBTİ+’lar gibi birçok konu tartışıldı. Sempozyum koordinasyonu adına açılış konuşmalarında kurum temsilcileri İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını eleştirdi, “İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyoruz” mesajı öne çıktı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği önceki dönem başkanı Gani Kaplan, açılış konuşmasında “Eşcinsellerin dede huzurunda evlenebilmesi sorusuna yanıt bulmamız gerekir” dedi.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-2

    Kaplan’dan sonra sempozyum destekleyicilerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi Hacı Bektaş-ı Veli’nin sözlerini hatırlatarak kadın-erkek eşitliğine dikkat çekti. Ardından Prof. Dr. Eser Köker, sempozyumun açılış bildirisini sundu. Köker, İstanbul Sözleşmesi’nden Gezi davasındaki cezaları toplumsal bir dehşet sarmalında olduğumuzu vurguladı. Aysel Tuğluk’a cezaevinde yaşatılan şiddeti hatırlatarak, “Yaşayarak direnen kadınların Kürtçe öykülerini çok önemsiyorum. Ancak onları duyabildiğimiz zaman, onlarla beraber düşünebildiğimiz zaman onu kendi tecrübemiz haline getirebilir, yeni kuşaklara bu deneyimi aktarabiliriz” dedi.

    Açılış oturumlarının ardından “Türkiye’de Modernleşme, Kurucu Rejim ve Toplumsal Cinsiyet” tartışıldı. Dr. Cemal Salman’ın kolaylaştırdığı oturumda Sema Semih, Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu ve Av. İlhan Cihaner konuştu. Sema Semih, “Toplumsal Cinsiyet Krizi ve Cinsiyet Kimliği Mücadelesi” sunumunda toplumsal cinsiyetin tarihsel seyrini aktardı. Ardından Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu, “Türkiye Modernleşmesinin Cinsiyetlendirilmiş Sınırları ve İhlalleri” üzerine konuştu. Son konuşmacı Av. İlhan Cihaner ise “Kurucu Rejimin Toplumsal Cinsiyete Bakışı: Devrim-Reform?” başlıklı sunumunu yaptı.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-3

    İkinci oturumda  konuşuldu. Oturumu Dr. İlkay Kara kolaylaştırdı. Oturumda Prof. Dr. Fatmagül Berktay, Dr. Nimet Altıntaş ve Kaos GL’den Aylime Aslı Demir konuştu. Berktay, kadın bedeninin toplumsal denetiminin dinsel temellerini anlattı. Kadının ikincilliğinin doğal kabul edilmesinin üç tektanrılı dinin ortak özelliği olduğunu vurguladı. Ardından Dr. Nimet Altıntaş, “Alevilikte: Sahi eşit miyiz?” diye sordu. Alevi teolojisinde kadın-erkek eşitliğini anlatan Altıntaş, “Teolojide hepimiz canız şeklinde formülize edilse de pratikte gerçek anlamda bir eşitlikten bahsetmek mümkün değil” dedi. Son konuşmacı Aylime Aslı Demir, “Kutsalın tezahürü olan tabuları örgütlenmemiş biçimde halkın bilgilerinde, ama sıklıkla örgütlenmiş biçimde din olarak karşımıza çıktığını görüyoruz” diyerek dinler ve heteronormativiteyi anlattı.

    İlk günün son oturumunda Alevi kadın hareketinin temsilcileri eril demokrasiyi masaya yatırdı. “Demokratik Alevi Hareketi: Eril Demokrasi Nereye Kadar?” başlıklı oturumda Nevin Kamilağaoğlu, Avrupa Alevi Kadınlar Birliği’nin kuruluşunu anlattı. Alevi kadınların mücadele ederek açtığı alanların Alevi hareketini de dönüştürdüğünü vurguladı. Kelima Ata ise Alevi örgütlerinde kadın ve yönetici olmak üzerine konuştu. Son konuşmacı Nuran Kılıçkaya Alevi kadın aktivizminden bahsederek, Alevi örgütlerindeki eril tahakkümü, anaların dedeler kadar söz hakkı olmamasını eleştirdi.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-4

    Sempozyumun ikinci günü “Birlikten Tekliğe, ‘Can’dan Erkekliğe Aynadan Görünenler” oturumuyla başladı. Şilan Sürmeli’nin modere ettiği oturumda Dicle Paşa, “Arap Alevilerinde Dinin Rolü ve Ataerkilleşme” sunumu yaptı. Arap Alevi ritüelleri ve gündelik yaşamın örgütlenmesinde cinsiyetçi iş bölümünden bahsetti. Dr. Öğretim Üyesi Mehtap Tosun ise Dersim soykırımında kadınların anlatıları üzerinden Dersim’in cinsiyetlendirilmiş hafızası ve cinsiyetlendirilmiş şiddet deneyimlerini aktardı. Son olarak, Çilem Küçükkeleş hafıza üzerine konuştu. Hafızadan silinen kadınların hikayesini anlatırken, “Bu durum tersinden tahrip edilen hafıza anlamına geliyor” dedi.

    Sempozyumun beşinci oturumunda konu, “Yaratılış Mitolojisinde, Neşede, Kederde Beden; Sual Edilen Ten”di. Aylime Aslı Demir’in modere ettiği oturumda Dr. Öğr. Üyesi Cemal Salman mitik mekanda kadın anlatılarının izini Alevi yaradılış mitlerinde sürdü. Dr. Dilek Kızıldağ ise Koçgiri üzerinden ölüm, yas ve ağıtların kadın hallerini anlattı. Doç. Dr. Hişyar Özsoy, kendi hikayesinden başlayarak Kürtlerin cenazelerine yönelik devletin şiddet pratiklerini aktardı. Son konuşmacı Remzi Altunpolat, “Yası Tutulamayanlar:“Öteki”nin Lanetlenmiş Bedeni” sunumu yaptı.

    İkinci günün diğer oturumları medya ve yoksulluk üzerineydi. “Medyanın Ötekileri, Ötekilerin Medyası” başlıklı oturumda Ali Duran Topuz’ın kolaylaştırıcılığında Doç. Dr. Halise Karaaslan, Alevi medyasında kadın temsillerini tartıştı. Dr. İlkay Kara, “Medyanın ayrımcı söyleminde çözülemeyen düğüm” olarak tariflediği cinsel şiddetin haberleştirilmesi ve tecavüz mitlerini anlattı. İnci Hekimoğlu ise medyada “öteki” kadınlar üzerine konuştu.

    “Heteropatriyarka, Sınıflar, Sınırlar, Yoksulluk” oturumunda Dr. Semiha Arı, “Patriyarka, Feminist Hareket, Kadının Görünmeyen Emeği ve Yoksulluk”; Yıldız Tar, “Yoksulluk, Yoksunluk ve Yalnızlık Kıskacında LGBTİ+’lar” ve Prof. Dr. Çiğdem Boz, “Bir İktisatçının Kadın Hareketinden Çıkarması Gereken Dersler” üzerine konuştu.

    alevi-orgutleri-cemevlerimizin-kapisi-lgbti-lar-basta-olmak-uzere-herkese-aciktir-5

    Sempozyumun son günü Gültan Kışanak’ın selamlama mesajıyla başlayacaktı ancak mektubu okuma komisyonuna takıldığı için okunamadı. Katılımcılar, alkışlarla Kandıra Cezaevi’ne, Gültan Kışanak’a selamlarını yolladı. Ardından “Eril Siyasetin Yok Saydıkları, Bir Umut Arayışı” oturumu başladı. Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırdığı oturumda Ali Duran Topuz, Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ali Yıldırım konuştu. Koçyiğit, “Hem Kadın, Hem HDP’li, Hem de Alevi Üstelik!” konuşmasında Alevi ve Kürt kimlikleri arasında yaratılan gerilimleri anlattı. Ali Yıldırım, tezi üzerinden Alevi LGBTİ+’ların deneyimlerini, dinsel ve cinsel sapkınlık söylemlerini aktardı.

    Sempozyumun son oturumunda erkek devlet tartışıldı. Av. Oya Meriç Eyüboğlu, İstanbul Sözleşmesi’ni, Beyhan Demir kadının beyanı esastır ilkesini, Av. Eren Keskin ise erkek devlet şiddetini anlattı.

  • Kimsenin istemediği mülteciler sınır boylarında ölüyor zaten

    Kimsenin istemediği mülteciler sınır boylarında ölüyor zaten

    Van Barosu Mülteci Komisonu üyesi hukukçular, kimsenin isteyerek ülkesini terk etmeyeceğine, zorunlu olduklarına sınırı geçerken öldüklerine, sınırı geçmeyi başaranların da gittikleri ülkelerde yaşadıkları zorluklara dikkat çekiyorlar. Hukukçular, Türkiye’nin olarak planlı, programlı, ayakları yere basan bir mülteci politikasına ihtiyacı olduğuna dikkat çekiyorlar.

    Salih SERTKAL

    Türkiye’ye mülteci akını ya da sığınmacı göçü Suriye ve İran üzerinden yaşanmaya devam ederken; mülteci sayısının dikkat çekici boyutlara ulaşması nedeniyle son dönemde ülke gündemini en çok meşgul eden konulardan biri oldu. 2011 yılında Suriye iç savaşıyla beraber Türkiye’nin sınır kapılarını sığınmacılara tamamıyla açmasıyla, neredeyse ülkenin her iline dağılan Suriyeli mülteciler ile beraber, on yıllardır Türkiye’ye İran üzerinden başta Afganistan, Pakistan, Bangladeş gibi ülkelerden de yoğun bir mülteci göçü yaşanıyor.

    Türkiye’ye İran üzerinden gelen mültecilerin en çok kullandığı güzergâh Van. Her yıl olduğu gibi 2021-2022 yılının kışında da Türkiye-İran sınırını geçmeye çalışırken, genelde sonu ölümle biten pek çok mülteci dramı yaşandı. Bir annenin iki çocuğuyla sınır hattını geçmeye çalışırken donarak yaşamını yitirmesi, sınır hattına kazılan metrelerce derinlikteki çukurlara düşüp yaşamını yitiren kadınlar ve çocuklar, Van Gölü’nü geçmeye çalışırken teknelerin batması sonucu sayıları yüzlere varan toplu ölümlerin yaşanması, sınır boylarında ve ülkenin içinde yaşanan mülteci dramının büyüklüğünü bir kez daha ortaya koydu.

    Sınır illerinde mülteci akının en çok yaşandığı il olan Van’da şimdiye kadar onlarca büyük mülteci dramı yaşandı. Mülteci konusunda çalışma yürüten Van Barosu Mülteci Komisyonu, yaşanan dramlara ve söz konusu mültecilerin yaşadığı hak ihlallerine dikkat çekerek, dramların sadece kışın değil, dört mevsim yaşandığını, yaşananların tamamıyla bir infial hali olduğunu ve önlem alınmadığı takdirde benzeri dramların daha çok yaşanacağını ifade ettiler.

    Başta Afganistan, Bangladeş, Pakistan, İran gibi birçok ülkeden her yıl on binlerce mülteci Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçiş yapmak üzere yola çıkıyor. İran’a sınırı bulunan iller, özellikle Van üzerinden her yıl yoğun bir mülteci göçü yaşanıyor.

    Son olarak Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Kalecik mahallesinde sınırı geçmeyi başararak kent merkezine gelen 32 mülteci bir minibüste yakalandı. Son dönemde Afganistan’da Taliban’ın ülke yönetimini almasından sonra Afgan mülteci sayısında ciddi bir artış yaşandığı belirtilse de, bu göçün aslında 2018 yılındaki mülteci göçünden daha az olduğu komisyon üyelerince belirtiliyor. Yaşanan mülteci göçünü ve ihlalleri Van Barosu’ndan hukukçularla konuştuk.

    Avukat Jindar Uçar, Türkiye’nin uluslararası sözleşmeleri ihlal ettiğini söyledi

    Van Barosu Mülteci Komisyonu Başkanı Avukat Jindar Uçar, mültecilerin sınır hatlarında canları pahasına yaşadıkları işkencenin, tüm insanlık açısından büyük bir infial hali olduğuna dikkat çekti. Türkiye-İran sınırında yaşanan mülteci geçişinin sadece bu yılın konusu olmadığını, 40 yılı aşkındır yaşandığını belirten Uçar, Van ilinin İran’a 297 kilometrelik sınırının bulunduğu ve coğrafik olarak geçişlere daha uygun olduğu için temel güzergâh olarak kullanıldığını söyledi. Uçar, Afganistan, Bangladeş, Pakistan gibi ülkelerden mültecilerin ilk rotasının olduğu İran’dan da, yine iktidar muhalifi kesimlerin başka ülkelere iltica etmek adına yola çıktığını ve onların da yine Türkiye üzerinden bir güzergâh çizdiğini kaydetti.

    ‘TÜRKİYE TARAF OLDUĞU CENEVRE SÖZLEŞMESİ’Nİ İHLAL EDİYOR’

    Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olduğunu hatırlatan Avukat Uçar, Türkiye’nin mültecilere dönük ortaya koyduğu pratiklerle bu anlaşmalara uymadığının, sözleşmeyi ihlal ettiğinin ortaya çıktığını söyledi. Gelen mültecilerin geri gönderildiğini, mültecilerin uluslararası koruma mercilerine ulaşımının engellendiğini belirten Uçar, Afganistan’dan gelenlerin hukuka aykırı bir şekilde İran’a geri gönderildiğini aktardı.

    ‘BASIN ELİYLE MÜLTECİ DÜŞMANLIĞI TETİKLENDİ!’

    Türkiye’ye doğu ülkelerinden gelen sığınmacıların sayısının basında yansıtıldığının tersine aslında önceki yıllara oranla azaldığını belirten Uçar, fakat kimi basın mensuplarının dezenformasyon veriler ve söylemlerle bu durumu abarttığını, adeta adeta bir işgal olarak lanse etmelerinin mülteci düşmanlığını tetiklemekten başka bir işe yaramadığını söyledi. Uçar, Türkiye Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre mülteci geçişinin en yoğun 2018 yılında yaşandığına, sonraki yıllarda azalma olduğunun açıklamasına rağmen, Taliban’ın ülke kontrolünü ele geçirmesine paralel olarak kimi basın yayın kuruluşlarının, bu Afgan mülteci geçişinin ilk defa olduğu şeklinde bir çarpıtmaya gittiğine, hükümet eliyle sınırlara duvarların örülmesi, hendeklerin kazılması gibi sığınmacı geçişini önlemek gibi bir görev üstlendiklerine dikkat çekti.

    ‘ÖRÜLEN DUVAR, KAZILAN HENDEKLER ÖLÜMLERİN ARTMASINA NEDEN OLDU’

    yılının çetin kış aylarında Türkiye sınırına yakın İran’ın Belasur Köyü’de bir annenin donarak yaşamını yitirmesi ve annenin çoraplarını ellerine geçirdiği iki çocuğunun son anda donmaktan kurtulmasıyla yaşanan dramın, insanlık açısından büyük bir infiale tekabül ettiğine dikkat çeken Uçar, mevcut politikalarla bu dramların ne ilk ne de son olacağını belirtti. Uçar, Türkiye-İran sınırına örülen duvar ve hendeklerin mülteci dramlarının artmasına neden olacağını belirtti. Uçar, gelen mültecilerin bu duvar ve hendekleri aşamayınca mecburi sarp geçitlerden, zorlu yerlerden geçmek zorunda kaldığını ve kalacağını, bunun da haliyle sınırı geçişlerde ölümlere neden olacağını söyledi. Uçar, öncelikle sığınmacıların uluslararası haklardan doğan sığınma prosedürüne ulaşımları önündeki engellerin kaldırılması, hukuksuz bir şekilde sınır dışı etme işlemlerine son verilmesi ve yaşamsal haklara ulaşmasının önündeki tüm engellerin kaldırılması çağrısı yaptı.

    Avukat Mahmut Kaçan, göçün on yıllardır yaşandığını söyledi

    Yine Van Barosu Mülteci Komisyonu üyesi olan ve uzun yıllardır da mülteci alanında çalışmalar yürüten Avukat Mahmut Kaçan da, 21. yüzyılda mültecilerin sınır boylarında yaşadığı dramlar karşısında insanın nutkunun tutulduğunu söyledi. Afgan mülteci konusunun Taliban’ın ülke kontrolünü ele geçirmesiyle daha “popüler” hale geldiğini ifade eden Kaçan, göçün on yıllardır yaşandığını da hatırlattı.

    ‘ÖLÜMLER, TRAJEDİLER SADECE KIŞIN DEĞİL DÖRT MEVSİM YAŞANIYOR’

    Yaşanan dramın sadece kış aylarındaki mevsim koşullardan kaynaklanmadığına dikkat çeken Kaçan, yaz aylarında kamyonet kasalarına doldurulan onlarca mültecinin trafik kazalarında aracın alev almasıyla can vermelerinden, son olarak Van Gölü’nde tekneye bindirilen 61 mültecinin cansız bedeninin gölün derinliklerine vurmasına kadar büyük trajedilerin dört mevsim yaşandığını dile getirdi. Büyük trajedilere neden olan göçmen kaçakçılığının uzun süredir sadece Türkiye sınırları içinde değil İran’da da bir endüstriye dönüştüğüne dikkat çeken Kaçan, şunları söyledi:

    “Türkiye’de göçmen kaçakçılığına ilişkin hukuksal olarak cezayı öngören ne kadar ibare varsa da, geçen yıl infaz yasasında yapılan düzenlemelerle maalesef göçmen kaçakçılığı cezasızlık politikası gerçeğiyle ortada. Bu cezasızlık durumunun en net örneği Van Gölü’nde 61 göçmenin yaşamını yitirdiği mülteci katliamında 8 kişi gözaltına alındı fakat şu an sadece bir kişi tutuklu. Onlarca kişinin yaşamını yitirdiği bir katliamda dahi böylesi bir cezasızlık politikası uygulanırken, göçmen kaçakçıları bu iyi her türlü, bu işi korkmadan sakınmadan, her türlü yapıyorlar.”

    VAN VALİLİĞİ’NE GÖRE ASAYİŞ BERKEMAL!

    Van Valiliği, mülteci konusuyla gündeme sık sık gelen Van’daki son duruma ilişkin yaptığı yazılı açıklamada ise “asayişin berkemal” olduğu yönünde bir açıklama yaptı. “Sınır hattının 7/24 heronlarla, emniyet ve jandarma tarafından kontrol edildiğini” belirten valiliğin bu açıklamasından iki gün sonra kent merkezinde bir minibüse doldurulmuş kadın-erkek 32 mülteci yakalandı.