Yazar: Turhan İçli

  • İmamoğlu Kararının anlamı: ‘Şaşkın Ördek Sendromu’

    Merhaba, bu yazımda Sn. İmamoğlu için verilen hapis ve siyaset yasağı kararını yorumlayacağım.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı Sn. Ekrem İmamoğlu’na verilen ve siyaset yasağını da kapsayan hapis cezasının anlamı nedir? Bu konuda yazılı ve görsel medyada yüzlerce yorum yapıldı. Kararı büyük bir senaryonun ilk halkası olarak görenlerin yanı sıra, hükümeti gözden düşürmeye yönelik bir FETÖ darbesi olarak yorumlayanlar da oldu. Elbette bu kararın, kararı verenlerin niyetleri dışında, onların iradelerinden bağımsız nesnel iletileri de söz konusu.

    Öncelikle onlarca hakaret davasına bakmış bir avukat olarak belirtmeliyim ki, hukuksal bakımdan kararın iler tutar bir yanı yoktur.

    Birinci olarak, “ahmak” sözcüğü anlama güçlüğü bulunan anlamına gelmekte olup en ufak bir hakaret içeriğine sahip değildir.

    İkinci olarak, muhatabı tarafından kullanılan aynı sözcüğe karşı mukabele kabilinden söylenmiştir. Kaldı ki, Bu sözcüğün, muhataba mı, yoksa üçüncü kişilere mi söylenmiş olduğunun hiçbir önemi yoktur.

    Üçüncü olarak, kullanılan sözcük “ahmak değil de gerçekten hakaret içerikli bir sözcük bile olsa, teamül olarak hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasını (HAGB) gerektiren alt sınırdan ceza verilmesine yol açabilir.

    Dördüncü olarak, bu hususlar bir yana, siyaset yasağı konulması, tek başına kararın, hukuki değil, siyasi olduğunu kabak çiçeği gibi ortaya çıkarmaktadır.

    Peki, asla hukuki olmayan bu siyasi karar ile iktidarın bir sopa gibi kullandığı yargı aracılığıyla ulaşmak istediği gerçek amaç ve kararı verenlerin niyetinden bağımsız olan nesnel iletiler nelerdir?

    Bir kere, söz konusu kararın, iktidara itibar kaybettirmek için yargı yoluyla yapılan bir FETÖ darbesi olduğu iddiası, bütünüyle uydurmadır ve hedef şaşırtmaya yönelik temelsiz bir iddiadır. Zira, mahkemenin ilk yargıcına yapılan siyaset yasağı getirilmesi yönündeki baskının boşa çıkması sonucu onun görevden alınarak istedikleri kararı verecek yeni bir “yargıcın”, daha doğru bir anlatımla “tetikçinin atanmış olması, bu iddiayı kesin bir biçimde çürütmektedir.

    Rasyonel olarak, iktidarın bu kararla, iki sonucu elde etmeye çalıştığı söylenebilir: Birincisi, seçimlere hazırlanırken İstanbul Büyükşehir Belediyesinin devasa kaynaklarına çökmek; ikinci olarak, Altılı Masanın dengelerini ve planlarını bozarak masa içinde karışıklık yaratmak.

    Birinci hedefin doru olup olmadığını yakında göreceğiz. Zira harekete geçmek için çok geç kalınmıştır. Karar ancak 3,5 yıl sonra verilebilmiştir. Şurada seçimlere en fazla altı ay vardır. Söz konusu kararın istinafı ve temyizi, olağan koşullarda en az iki yıl sürecektir. Kararın birkaç ay içerisinde kesinleştirilmesi, istinafı ve temyiz makamlarını bir hayli zorlamayı gerektirir ki, bunu yapmak, çok kolay olmadığı gibi, böyle bir zorlama, yargı mekanizmalarında ciddi çatlakların oluşmasına neden olacak; yargının araçsallığının en kör göze bile batırılması sonucunu verecektir.

    Bunun tek istisnası olabilir: İçişleri Bakanı’nın, Sn. İmamoğlu’nu, bu yargı kararına dayanarak görevden alması. Bu durumda yukardaki olasılık gerçeklik kazanacaktır.

    Bana göre ikinci olasılık daha yüksektir. Baş oyun kurucu bu kararla esas olarak Altılı Masanın içini karıştırmayı, oluşmaya başlayan dengeleri ve planları bozmayı amaçlamıştır. Altılı Masa içinde Sn. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı giderek güçlenmekte; seçilme olasılığı yükselmektedir. Bu olasılık, baş oyun kurucunun uykularını kaçırmaktadır. Zira Sn. Kılıçdaroğlu, çeşitli renkleriyle sol seçmenlerin ve iktidarın gözünü diktiği Kürt seçmenlerin oylarını silme alabilecek olan tek adaydır. Giderek, iktidar partisinden kopan kararsız seçmen kitlesi, ağır ekonomik kriz ve yoksullaşma koşullarında, çözüm üretme yönündeki ataklarıyla dikkati çeken Kılıçdaroğlu’na umut bağlamaya başlamıştır. Altılı Masa bileşeni partilerin bütünlüklerini koruması ve seçmenini kontrol edebilmesi halinde Kılıçdaroğlu’nun açık ara farkla cumhurbaşkanı seçilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ayrıca, Altılı Masayı kuran ve bugüne dek sürdüren Kılıçdaroğlu’na karşı, kamu vicdanında, her geçen gün daha güçlü bir hakkaniyet duygusu yerleşmektedir.

    Kararın nesnel iletilerine ilişkin iki olasılık ayırt ediyorum: Anayasal suçları bir hayli birikmiş olan iktidarın, seçimleri kaybetse bile sonucu kabul etmeyeceğine dair kaygı ve korku; toplumda büyük bir infial uyandıran altı yaşındaki HKg olayının tarikatların varlığını sorgulatan ve iktidara oy kaybettiren gündeminin bastırılması.

    İktidarın, kaybetse bile iktidarı bırakmamak için her şeyi yapabileceği, hatta iç savaşı bile göze alabileceği yönündeki kaygı ve korkunun, ilk bakışta haklı nedenlere dayandığı söylenebilir. 7 Haziran- 1 Kasım süreci, kaybettiği 31 Mart yerel seçimler sonrası tutum, son zamanlardaki bombalı terör saldırıları, savaş kışkırtıcılığı ve operasyonları gibi olaylar, bu kaygı ve korkuyu destekleyici niteliktedir. Ama, İstanbul halkının ve muhalefet partilerinin verdiği kararlı mücadele ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığını söke söke alınması, toplumsal muhalefetin her geçen gün daha da yükselmesi, ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluğun seçmen davranışlarını hızla değişmeye başladığını gösteren kamu oyu araştırmaları, hatta HGK olayında hükümete geri adım attırılmış olması bile, bu korkunun yersiz olduğunun kanıtlarını oluşturmaktadır.

    Uyanan halkın ve büyük halk hareketinin önünde hiçbir gücün duramayacağı, ülkemiz ve diğer ülke deneyimleriyle sabit bir gerçektir. Formül son derece basittir: kararlı bir gücün karşısına, daha büyük, örgütlü ve kararlı bir gücü yığmak. Halkımız bu gerçeği her geçen gün daha fazla görmektedir.

    İktidar, 20 yıldan beri işbaşında olmanın ve pervasızlığın sonucunda güç zehirlenmesine uğramış, halkın içerisinden çıktığı halde giderek ondan uzaklaşmış ve arasına yüksek duvarlar dikmeye başlamıştır. Bu yüzden hataları çoğalmıştır.

    vermiş olduğu her kararını, rasyonalite ile açıklama olanağı yoktur. İmamoğlu kararı da böyledir; bocalamanın ve şaşkınlığın ürünüdür. Halkımızın böyle olaylar için çok güzel bir atasözü vardır: “Şaşkın ördek, kıçın kıçın yüzermiş.” İktidar da şaşkın ördek sendromu içerisindedir.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Bakalım, Türkiye Noterler Birliği Yasaları Çiğnemeye Devam Edecek mi?

    Merhaba,

    Bu köşede yayımlanan “Türkiye Noterler Birliği, Tüm Dünyaya Meydan Okuyor” başlıklı yazımda, körlerin noterlerde yaptıkları işlemlerin geçerli kabul edilmesi için iki tanık zorunluluğunu dayatan uygulamasından söz ederek, bu tutumun BM Engelli Hakları Sözleşmesi, BM Engelli Hakları Komitesi’nin 1 nolu genel yorumu, BM Engelli Hakları Komitesinin 9 Nisan 2019 günü yayımlanan Türkiye’ye ilişkin Gözlem Sonuç Raporun, Uluslararası Noterler Birliği’nin tavsiye kararları, T.C. Anayasası, Borçlar ve Noterler Birliği Yasaları, Adalet Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlıklarının görüşleri ve Yargıtay kararları olmak üzere uluslararası ve ulusal belgelerin tamamına aykırı olduğunu söyleyerek TNB’nin bu yasadışı uygulamasında ayak dirediğini belirtmiştim. Sözlerimi “Bakalım, el mi yaman, bey mi yaman” şeklinde bitirmiştim.

    Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü inisiyatif alarak sorunun taraflarını bir araya getirdiği bir çalışma gurubu oluşturdu. Çalışma gurubunun ilk toplantısı 7 Kasım 2022 günü Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün ev sahipliğinde yapıldı. Toplantıya, Hukuk İşleri Genel Müdürü Hakan Öztatar ve genel müdür yardımcılarının yanı sıra, Noterler Birliği, Türkiye Körler Federasyonu, Evrensel Görme Engelli Hukukçular Derneği, Türkiye Barolar Birliği Engelli Hakları Komisyonu ve Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Derneği temsilcileri katıldılar.

    Bu toplantıda öncelikle TNB başkan yardımcısı söz alarak, yaklaşımlarının gerekçelerine ilişkin uzun bir sunum yaptı. Türkiye Noterler Birliği yasasının 86 ve 87. Maddelerinin düzenleme şeklindeki noterlik işlemlerinde okuma-yazma imkanına sahip olmayanların iki tanık bulundurmasını zorunlu kıldığını, söz konusu işlemlerde iki tanık bulundurulmaması halinde noterlerin sorumluluk altına gireceklerini belirterek bu maddelerde değişiklik yapılması gerektiğine dikkat çekti. Söz alan sivil toplum temsilcileri, körlerin, okuma-yazma imkanına sahip olmayanlar kapsamında değerlendirilemeyeceklerini, zira körlerin kendilerine SMS veya e-mail yoluyla gönderilen belgeleri rahatlıkla okuyabildiklerini, böylece yapılacak işlemin içeriğine vakıf olabildiklerini, bu nedenle okuma-yazma imkanına sahip olmayanlar kategorisine dahil olmadıklarını söylediler Ayrıca, 86 ve 87. Maddelerin genel, körlerin imzaları için iki tanık bulundurulmasını onların isteğine bırakan 73 ve 75. Maddelerin körlere özgü özel maddeler olduğundan, bu maddelerin 2005 yılında, 86 ve 87. Maddelerden çok sonra yasaya girdiğinden söz ederek, Hukuk Fakültelerinde ilk öğretilen konuların başında priorite ilkesinin yani uygulama bakımından özel hükmün genel hükme önceliğinin öğretildiğini vurguladılar. Bu hususun yargı kararlarıyla pek çok kez teyit edildiğini ifade ettiler.

    Hukuk İşleri Genel Müdürü, iki tanık bulundurulmasının körlerin isteğine bağlı olduğu konusunda tartışmalı bir durumun bulunmadığının, kendi görüşlerinin de bu doğrultuda olduğunun altını özenle çizdi. TNB yetkilileri, durumun anlaşıldığını belirterek konuyu 23 Kasım 2022 tarihinde yapılacak olan TNB Yönetim Kuruluna götüreceklerini, buradan alacakları kararı bir sonraki toplantıda açıklayabileceklerini bildirince, toplantı 9 Aralık gününe ertelenerek sona erdirildi.

    9 Aralık toplantısına yine aynı taraflar katıldı. Ancak bu sefer TNB’yi genel başkan Emine Çağlayan temsil ediyordu. İlk söz verilen TNB başkanı, bizi çok iyi anladıklarını, soruna çözüm odaklı yaklaştıklarını, ancak 23 Kasımda yapmayı düşündükleri Yönetim Kurulu toplantısını, kendisinin korona olması nedeniyle 23 Aralık gününe ertelemek zorunda kaldıklarını açıkladı. Bu açıklama, sivil toplum temsilcilerinde hayal kırıklığı ve kaygı uyandırdı. Ayrıca, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın bir çalıştayda, tartışılan konuya temas ederek sorunun çözülmesi için yasa değişikliği yapılmasının gerektiğini söylemesi, Noterler Birliği Yönetim Kurulu’nun bakana ulaşarak onu etkilemiş oldukları yönünde bir kuşku yarattı. Zira, TNB Yönetim Kurulunun bu konuda Danıştay’da sürmekte olan bir davayı lehlerine çevirmek amacıyla 10. Daire başkanı ile görüştüklerini biliyorduk. Bu nedenle TNB, kulis faaliyetleri için zaman kazanmak mı istiyordu? Her şey mümkündü.

    TNB başkanının konuşmasından sonra sivil toplum temsilcileri sırasıyla söz alıp daha önceki sunumlarını bir kez daha yineleyerek bazı kaygılarını ve güvensizlik duygularını dile getirdiler. Bu sırada, Hukuk İşleri Genel Müdür yardımcısının, kendi görüşleri belli olmasına ve bizim görüşlerimizi desteklemesine karşın henüz bakanlığın resmi görüşü olmadığını, bu nedenle Bakanlığın resmi görüşünü oluşturmak amacıyla başta Mevzuat Daire Başkanlığı olmak üzere diğer birimlerden görüş istendiğini söyleyince, kafalar büsbütün karıştı. Acaba Bakanlık daha önceki görüşünde değişiklik yapmak için bir manevra mı yapıyordu?

    Ne var ki, Genel Müdür Yardımcısının bir hamlesi bu kanaatin doğru olmadığını gösterdi. Genel Müdür yardımcısı, görme engelli hukukçulardan birinin kendisine gönderilen bir belgeyi, telefonuyla okumasını rica etti. Bir arkadaşımız TNB’nin verdiği bir metnin fotoğrafını çekerek telefonuyla gayet net ve anlaşılabilir bir biçimde dinletti. Bu uygulama, toplantıda bulunan TNB yöneticilerini ve görme engelli olmayan diğer katılımcıları şaşırtmışa benziyordu. Herkes takdir duygularını ve şaşkınlıklarını dile getirdi. Özellikle Mevzuat Daire başkanı körlerin bu teknolojiyi kullanabildiklerine ilk defa tanık olduğunu belirtti. Toplantının havası büsbütün değişmişti. Ben söz alarak, TNB başkanına bir soru yöneltmek istediğimi söyledim ve şu soruyu sordum: “Adalet Bakanlığı’nın değişik birimlerinden gelen görüşler doğrultusunda oluşacak resmi görüşü, bizi destekler nitelikte olursa, TNB buna uyacak mıdır?” Bu soruyu yanıtlayan TNB başkanı Emine Çağlayan, açık ve net bir biçimde “Evet, dedi; Bakanlığın resmi görüşü söylediğiniz gibi oluşursa, biz de bu görüşe uyar ve iki tanık uygulamasından vaz geçeriz.” Ardından ben toplantı müzakerelerinin tutanak altına alınmasını ve taraflara gönderilmesini önerdim. Bu öneri kabul edildi ve yeni toplantının Adalet Bakanlığı’nın resmi görüşü belirlendikten sonra yapılmasına karar verilerek toplantıya son verildi.

    TNB Yönetim Kurulu, Adalet Bakanlığı’nın resmi görüşü geldikten sonra yasa dışı uygulamasından vaz geçecek mi? Bekleyelim, görelim.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Kutlanabilir mi?

    Merhaba,

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981-1991 yılları arasını “Dünya Engelliler On Yılı”; bu on yıl içerisinde 10-16 Mayıs tarihleri arasındaki süreyi “Sakatlar Haftası” olarak ilan etmiş; on yıllık bir eylem planı hazırlamıştı. Bu on yıl içerisinde devletler sakatlık konusunu gündemlerine alacaklar; farkındalık çalışmaları yapacaklar; yasal mevzuatlarında engelliler için düzenlemelere yer vereceklerdi.

    Bu eylem planı, alanda önemli bir canlanma meydana getirdi. Ülkelerin kamuoylarında ve siyaset kurumlarında sakatlık sorununun niteliği ve boyutlarına ilişkin bir farkındalık oluştu. Birçok ülke kapsamlı mevzuat çalışmaları yaptı. Anglosakson ülkelerinde engelliliğe dayalı ayrımcılık karşıtı yasalar yürürlüğe girerken Kıta Avrupası ülkeleri, çeşitli yasalarda değişiklikler gerçekleştirdi ve engellilere ilişkin özel yasaları yürürlüğe koydu.

    Türkiye işe, 1981 yılında Sakatlar Milli Koordinasyon Kurulu’nu oluşturarak başladı. Belli başlı devlet kuruluşlarının temsilcilerinden meydana gelen Koordinasyon Kurulu’nda, tek bir sivil toplum temsilcisi bile yoktu. Devlet, her konuda olduğu gibi, “bu sorunu sadece ben bilirim” diyordu. Çalışmalarını, dönemin Çalışma Bakanı Sn. Mustafa Kalemli’nin başkanlığında yürüten koordinasyon Kurulu, arada bir toplanıp dağılmanın dışında ciddi hiçbir iş yapmadı. Hatta, daha önce sakatlar gelir vergisinden bütünüyle bağışık iken, onları kademeli olarak vergiye tabi tutan ve bunu sakatlara yeni bir hak veriliyormuş gibi kamuoyuna sunan 12 Eylül cuntasının bu tutumuna bile karşı koyamadı. Özetle Sakatlar Milli Koordinasyon Kurulu ölü doğmuştu.

    İmdada yine sivil toplum yetişti. H.Ü. Sosyal Hizmetler Akademisi, TÜRK-İŞ ve Türkiye Sakatlar Derneği işbirliğiyle 1981 yılı Şubat ayında Ankara’da üç gün süren bir sempozyum gerçekleştirildi. Bu sempozyumda sakatlık sorununun toplumsal niteliğine vurgu yapılırken, sorunun çeşitli boyutları tartışıldı; sağlık, çalışma, eğitim ve sosyal güvenlik gibi sorunlara ilişkin bir dizi çözüm önerisi kabul edildi. Tarihin cilvesine bakın ki, Sempozyumun açılışında konuşma yapan dönemin Sağlık Bakanı, sakatlığın bir mukadderat olduğunu söyledi.

    Dünya Sakatlar On Yılı 1991 yılında sona ererken, Türkiye Sakatlar için bir arpa boyu yol kat etmemişti. BM Genel Kurulu, Sakatlar Haftasını kaldırarak 3 Aralık gününü “Dünya Sakatlar Günü” olarak ilan etti. Ama Türkiyeli engelli örgütleri, sakatlık sorununu kamuoyuna ve siyaset kurumuna mal etmek için hem 10-16 Mayıs arasındaki Sakatlar Haftasını, hem de 3 Aralık Dünya Sakatlar Gününü değerlendirdiler. Altı Nokta Körler Derneği öncülüğünde oluşturulan Demokratik Kör Dernekleri Birliği, 9 Mayıs 1991 günü 400 kişilik bir kalabalıkla TBMM’ye bir çıkarma yaptı. Gurup salonlarını dolaşarak, hazırlamış oldu demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü “Özürlüler Yasa Taslağı”nı siyasi parti yöneticilerine elden teslim etti. Kürsülerden yüksek sesle taleplerini dile getirdi. Bu eylem engelli hakları mücadelesinde bir milattır. Zira ilk kez o yıl 15 Ekim Günü yapılan genel seçimlerde siyasi partiler, engelliler için programlar yayınlamaya, taahhütlerde bulunmaya ve engelli milletvekili adayı göstermeye başladılar

    Daha sonraki yıllarda demokratik hak arama mücadelesi devam etti. Onlarca kitlesel basın açıklaması, oturma eylemleri, Anıtkabir’den Başbakanlığa yürüyüşler, açlık grevleri, imza kampanyaları gerçekleştirildi. Ta ki, 2005 yılı Temmuz ayına dek. 2 Temmuz 2005 tarihinde 5378 sayılı Engelliler Kanunu, alandaki sivil toplum örgütlerinin baskısıyla TBMM’deki siyasal partilerin oybirliğiyle kabul edildi.

    2013 yılına kadar engelli haklarında bazı ilerlemeler meydana geldi. Engelli aylıklarında artışlar oldu. Evde bakım hizmetinin kapsamı genişledi. Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri’nin ve öğrencilerinin sayısı hızla arttı. Körlerin, kâbusa dönen iki tanık uygulaması önemli oranda çözümlendi.

    Fakat, 2013 yılından itibaren bir duraklama ve daha sonra bir gerileme dönemine tanık oluyoruz. Ak- Parti hükümetleri, engelli haklarından sosyal yardım nitelikte olanlarına ilgi duydu. Hak anlayışının yerini, engellileri merhamet nesnesi olarak gören bir zihniyet egemen oldu. Engelli aylıklarının ve evde bakım ücretlerinin ödenmesinde, engellinin kendi fiili geliri yerine, “hane içinde fert başına düşen gelir” kriterine dönülerek pek çok engellinin aylıkları ve ücretleri kesildi. Noterler iki tanık uygulamasına geri döndü. Erişilebilirlikle ilgili yasaların uygulaması, üçer dörder yıl ertelenerek işlevsizleştirildi. Devlet yetkililerinin ağzından engellileri küçümseyen ve dışlayan sözlere sıkça rastlanır oldu. Giderek Ak-Parti, engellilik sorununu hemen hemen bütünüyle gündeminden çıkardı.

    En son TBMM Komisyon görüşmelerinde benimsenen 2023 yılı bütçe teklifinde engellilere ayrılan payın düşüklüğü dikkat çekiyor. Bu yılın Aralık ayında TBMM Genel Kurulunda karara bağlanarak 1 Ocak 2023 itibarıyla yürürlüğe girecek olan bütçe teklifinde 2022 yılı bütçesinde % 1,2 düzeyinde olan Engellilerin Toplumsal Hayata Katılımı ve Özel Eğitim Programına ayrılan payın, 2023 ve 2024 bütçelerinde artmaksızın aynı kalması, 2025 bütçesinde ise, % 1,3’e çıkarılması öngörülüyor. 2023 yılında 4 milyar 808 milyon TL’nin üzerindeki toplam bütçenin ancak 58 milyara yıkının engelliler kullanılması teklif ediliyor. Oysa engelli nüfusun toplam nüfusun % 10’undan fazla olduğu biliniyor. Bu yaklaşım, açıkça engellilere yönelik negatif bir ayrımcılık yapıldığı anlamına geliyor.

    Öte yandan bütçe teklifine göre 2025 yılı sonuna kadar sadece 4350 engellinin kamu personeli olarak atanması öngörülüyor. Oysa iş bekleyen yüzbinlerce işsiz engelli var.

    Kamu bütçesi, kamudan elde edilen kaynakların nüfusu oluşturan toplum kesimlerine göre dağılımını gösteren bir ayna niteliğindedir. Bu durumda 2023 yılı bütçesinin nüfusa oranı % 10’un üzerinde olduğu kabul edilen engellilere hak ettikleri payı vermediği anlaşılıyor. 2023 yılı bütçesini, bir başka yazımda engelliler açısından ayrıntılarıyla ele alacağım.

    Bu tablo karşısında şimdi soruyorum:3 Aralık Dünya Engelliler Günü ülkemiz engellileri tarafından kutlanabilir mi? Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ektiğimiz Tohumlar Meyvelerini Veriyor

    Merhaba,

    Bu yazımda sizlere Ankara’da yapılan anlamlı ve göğüs kabartıcı bir ödül töreninden söz etmek istiyorum. Töreni düzenleyen örgüt, Görme Engelli Evrensel Hukukçular Derneği idi. 2001 yılında kurulmuş olan Dernek, iki yıldan beri engelliğe dayalı ayrımcılığa karşı çetin bir mücadele sürdürürken kanserden dolayı 26 yaşında yitirdiğimiz genç arkadaşımız Merve Ertem adına yılın genç görme engelli hukukçusu ile avukatlık mesleğine yıllarını vermiş deneyimli bir hukukçuyu seçiyor ve ödüllendiriyor. Bu yılki Tören, 25 Kasım 2022 günü, Ankara Barosu Eğitim Merkezinde yapıldı.

    Törene, Aile ve Sosyal Politikalar Bakan yardımcısı Sn. Rıdvan Duran, Yargıtay Savcısı Sn. Serdar Kütahya ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi başkanı Sn. Gülsüm Kütahya’nın yanı sıra Türkiye Körler Federasyonu, Altı Nokta Körler Derneği Ankara Şubesi, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Derneği gibi sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaşımız katıldı. Yılın en deneyimli hukukçusu olarak 50 yılını avukatlık mesleğine vermiş olan dostumuz Av. Cafer Tüzün seçilmişti.

    Yılın genç görme engelli hukukçusu olarak yedi aday vardı. Seçici kurul bu yedi aday arasında seçim yapmakta bir hayli zorlanmış gözüküyordu. Bu yüzden hepsine plaket verilmesinin yanı sıra, eşitler arasında birinci olarak hukuk alanında Doktorasını yapmakta olan Sn. Seyfettin Çağrı Yıldırım’ı uygun buldu. Başta Dernek başkanı Şerif Ali Mutlu olmak üzere konuşan genç hukukçu adaylar, hak temelli mücadeleye vurgu yaptılar ve hakların ancak mücadele edilerek elde edilebileceğine dikkat çektiler.

    Bu tablo ve yapılan konuşmalar beni 48 yıl öncesine götürdü. 1974 yılında 5-6 kişilik bir gurupla Körler Eğitim ve Kültür Derneği’ni kurarak başlamıştık engelli hakları mücadelesine. Ortalığı saran ve engellileri merhamet nesnesi olarak kullanarak yardım odaklı bir çabanın içerisinde bulunan yaygın örgütlenmeye karşın bizler, esas olanın engellilerin hakları için mücadele etmek olduğunu, ağlamayana meme verilmediğini, balık vermek yerine balık tutmanın öğretilmesi gerektiğini söylüyor, bu mücadelede söz, yetki ve kararın engellilere ait olduğuna vurgu yapıyorduk. Henüz BM tarafından Sakat Kişilerin Hakları Bildirgesi, eşitlik, bağımsızlık ve katılım hakkının altını çizen ve BM Genel Kurulunca kabul edilen Sakatlar için Fırsat Eşitliği konusunda Standart Kurallar ve BM Engelli Hakları Sözleşmesi yayınlanmamıştı. 1984 yılından sonra bu mücadeleyi Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu bünyesinde yürüttük. Çok sayıda toplu Meclis çıkarması, oturma eylemi, yürüyüş, kitlesel basın açıklaması, açlık grevi ve imza kampanyası düzenledik. Bu sayede önemli kazanımlar elde etmeyi başardık.

    1996 yılında Kanada’nın Toronto kentinde yapılan Dünya Körler Birliği’nin Beşinci Olağan Genel Kuruluna, BM Genel Kurulu’na engelli hakları sözleşmesi hazırlanarak üye ülkelerin imzasına açması için bir teklifin götürülmesini önerdik . Büyük bir heyecanla kabul edilen öneri, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a sunuldu. BM Genel Kurulu bu öneriyi 2002 yılında gündemine aldı ve 2006 yılının 13 Aralık gününde oybirliği ile kabul ederek üye ülkelerin imzasına açtı. Türkiye’nin ilk imzacıları arasında yer aldığı bu sözleşme 2009 yılından beri ülkemizde yürürlüktedir. Her ne kadar 20 yıldan beri iktidarda bulunan Ak-Parti hükümetleri, hala engellileri bir merhamet nesnesi olarak görüyor ve sosyal yardım odaklı politikaları yaşama geçiriyorsa da, artık cin şişeden çıkmıştır. Engelliler, haklarını mücadele ederek elde etmeyi, bu hakların lütuf ve bağış olmayıp doğumla elde edilen ve dokunulamaz insan hakları kapsamında olduğunu, asıl olanın bu hakların kağıt üzerinde benimsenmesi olmayıp, yaşama geçirilmesi ve bir zihniyet devrimine gereksinmemiz bulunduğunu öğrenmişlerdir. Bu nedenle hak temelli çalışan engelli örgütü sayısı artmakta; hak temelli anlayışı benimseyen engelli kadroların sayısı çoğalmaktadır. İşte 25 Kasım günü Ankara Barosu Eğitim Merkezinde yapılan ödül töreni bize bu tespitlerin bir tablosunu sunmaktadır. Bizler beş-altı kişilik bilinçli bir kadroyla yola çıkmıştık. Artık, hak temelli anlayışı ve mücadele kararlılığını benimsemiş yüzlerle, belki de binlerle sayılabilecek kadroya sahibiz.

    Ektiğimiz tohumlar meyve vermeye başlamıştır. Şöyle düşünmekten kendini alıkoyamıyorum: Bu kadrolar o gün, yani mücadeleye başladığımız 1970’li yıllarda yanımızda olsaydı, kim bilir bugün nerelerde olurduk? Toplumdaki zihniyet dönüşümü yanında belediye meclisleri ve TBMM gibi temsil organlarında etkili temsilcilerimiz olur ve vurduğumuz yerden ses çıkarırdık. Ama hiçbir şey için geç değildir. Eminim ki, bu dinamik, kararlı ve bilinçli gençler, bizim yarım bıraktığımız işi tamamlayacaklardır. Onlarla övünç duyuyorum.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Son terör eyleminin düşündürdükleri

    13 Kasım günü İstiklal Caddesinde meydana gelen terör eylemi, toplumumuzda büyük bir korku ve kaygıya yol açtı. 7 Haziran -2 Kasım 2015 arasındaki senaryo, yeniden sahneye mi konuluyordu? Bunu düşündürtecek pek çok emare vardı çünkü.

    7 Haziran seçimlerinde AK-PARTİ büyük oy kaybına uğramış, Meclisteki çoğunluğunu yitirmişti. Bugün kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğuna göre, bırakın çoğunluğunu yitirmesini, oyları yüzde 30’un altını gösteriyor. Olağan koşullarda bir seçim yapılsa Cumhurbaşkanlığını da, Meclis çoğunluğunu da yitireceğine kesin gözüyle bakılıyor. Bunu önlemek için o gün olduğu gibi, bugün de toplumun terörize edilmesinin, sonucu değiştirebileceği umuluyor.

    2015 yılında sıcak para saltanatı sürüyor; dolayısıyla kitleleri kasıp kavuran ve oy tercihlerini köklü bir biçimde değiştirmeye başlayan derin bir ekonomik kriz yaşanmıyordu. Buna rağmen AK-PARTİ oylarında anlamlı bir düşüş meydana gelmişti. Bugün önü alınamayan derin ekonomik sarsıntı, yurttaşların siyasi tercihlerinde köklü değişikliklere yol açabilecek düzeyde gözüküyor. Bu yüzden kitlelerin güvenlik kaygılarını ekonomik kaygılarının önüne geçirmek, daha da elzem bir hal alıyor.

    O gün işaret fişeğinin, iki polis memurunun PKK tarafından şehit edilmesiyle atıldığı iddia edilmişti; bugün altı yurttaşımızın yaşamdan koparılmasının faili olarak yine PKK terör örgütü gösteriliyor.

    O gün Suriye’den ve Afganistan’dan gelen / getirilen göçmen sayısı bugüne göre bir hayli azdı. Bugün kentlerimiz sığınmacılardan geçilmiyor. Bu göçmen kalabalıkları arasında binlerce uyuyan terör hücresinin bulunduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Üstelik, SADAT gibi paramiliter örgütlerin taraftarlarını eğittikleri ve silahlandırdıkları biliniyor.

    Özetle, halkımızın korku ve kaygılarını haklı çıkaracak çok sayıda emarenin bulunduğu ortada. Antik Yunan düşünürü, Heraklitos’un dediği gibi bir nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olup olmadığını yaşayarak göreceğiz. Ama ben bu yazımda kitlesel bir sakatlık kaynağı olarak terör olgusunun niteliğindeki değişikliğe dikkat çekmek istiyorum

    Savaş, pandemi, doğal afetler gibi kitlesel sakatlık kaynakları arasına son 50-60 yıl içerisinde terör eylemleri de eklenmiş gözüküyor. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar terör eylemleri ya suikast niteliğinde gerçekleşiyor ya da askeri hedeflere yöneltiliyordu. Masum insanlara yönelik kitlesel terör eylemlerine pek rastlanmıyordu. O zaman terör örgütleri daha çok, kendi kararlarını kendileri verebilen bağımsız örgütler niteliğindeydi. Örneğin, Çarlık Rusya’sındaki Narodnikler daha çok Çarları veya önemli devlet adamlarını hedef alıyor; masum insanlara şiddet uygulamaktan kaçınmaya çalışıyorlardı. Diğer ülkelerde de benzer örneklere rastlıyoruz.

    NATO’nun kurulması ve soğuk savaş yıllarıyla birlikte hangi iddiayla kurulmuş olursa olsun sağcı-solcu terör örgütleri, emperyalizmin güdümüne ve emrine girmiş bulunuyor. Açık veya gizli bir biçimde emperyalist merkezlerin gizli servislerince eğitiliyor, donatılıyor ve finanse ediliyorlar. Artık çağımızda bağımsız terör örgütünden söz etmek mümkün değil. Bu yüzden, masum insanlara ve sivil hedeflere yönelmeme gibi kendilerince belirledikleri ilkesel değerleri terk etmiş bulunuyorlar ve mümkün olduğunca dehşet ve korku salmayı, kaos yaratmayı, zarar vermeyi hedefliyorlar. Yüzlerce masum kişinin yaşamını yitirmesine ve sakatlanmasına yol açan intihar saldırıları, canlı bombalar, gelişi güzel silahlı taramalar hep bu dönemin eylem biçimleridir.

    Genellikle kitlesel ölümlere yol açan olaylarda yaşamını yitiren insan sayısının en az iki mislinin de sakat kaldığı kabul ediliyor. Örneğin, birinci Evren Paylaşım Savaşında 20 milyon insan ölürken 50-60 milyon insanın sakat kaldığı tahmin ediliyor. 1970- 80 arasında 15 bini aşkın insanımız terör eylemleri nedeniyle yaşamını yitirmişti. Sayısını bilmiyoruz ama, onun en az iki misli insanımızın da sakat kaldığını tahmin ediyor ve gözlemliyoruz. 7 Haziran 2 Kasım tarihleri arasındaki yaklaşık beş ay içerisinde kitlesel terör eylemlerinde 862 insanımız ayamızdan ayrılırken iki bine yakın insanımız sakatlandı. Bu sayılar da gösteriyor ki, terör, artık kitlesel ölüm ve sakatlık kaynakları arasında önemli bir yer tutmaktadır.

    Bu vesileyle amacı ve iddiası ne olursa olsun, bütün terör eylemlerini nefretle ve şiddetle kınıyorum. Çünkü terör, acımasızlığın, vicdansızlığın, insan düşmanlığının ve ahlaksızlığın dip noktasıdır.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Güç Odaklı Paradigmadan İnsan Odaklı Paradigmaya Geçiş

    Merhaba, bu yazımda insanlık tarihi içerisinde güç ilişkileri bağlamında paradigma değişiklerine dikkat çekmek ve farklı bir bakış açısı sunmak istiyorum.

    Paradigma nedir? Paradigma kavramı, 20. yüzyılın sonlarında ilk kez bugünkü anlamıyla Amerikalı felsefeci Tomas Kunt tarafından kullanılmıştır. Bakış noktamıza göre biçimlenen ve hiyerarşik bir değerler dizgesi oluşturan en temel düşünsel dayanağı ifade etmektedir. Bir bakıma, evrene, topluma ve insana bakış açımız; onları kavrama ve anlamlandırma biçimimiz olarak özetlenebilir.

    Toplumların gelişiminde her dönemin ya da çağın bir paradigması vardır. Ortaya çıkan tüm soru ve sorunlara bu paradigmadan yola çıkarak ve ışık alarak yanıt veririz. Bu nedenle paradigma sorunlar demetine verilen ortak yanıt olarak da tanımlanabilir.

    paradigma, gökten zembille inmez. Toplumun derinliklerinde, üretim süreçleri içerisinde yavaş yavaş ve sessizce filizlenir.

    Toplumu bir yapıya benzetirsek, alt yapı, ekonomik temeli, üst yapı ise, örgütsel ve düşünsel değerler sistemini ifade eder. Ekonomik temel deyince, üretim, tüketim, değişim ve bölüşüm ilişkiler yumağını anlıyoruz. Bu yumağı oluşturan ipin ucu üretimdir. Onu sırasıyla tüketim, değişim ve bölüşüm izler. Yani biz ilişkiler yumağını sarmaya üretimle başlarız. Diğer tüm ilişkiler, üretimin üzerine sarılır.

    Ekonomik alt yapı, üzerinde biçimlenen tüm insan ilişkileriyle birlikte sosyo-ekonomik oluşumu meydana getirir. Bu sosyo-ekonomik oluşumun üzerinde ise, başta devlet olmak üzere siyasal, hukuksal, eğitsel ve sanatsal üst yapı ile bütün bunlara içerik kazandıran değerler sistemi yükselir. İşte bu değerler sisteminin omurgasını oluşturan temel değer, temel düşünsel dayanak paradigmadır. Eşitlik, özgürlük, adalet, kalkınma, erdem, tevekkül… hepsi, çağdan çağa, toplumdan topluma egemen olan paradigma örnekleridir.

    toplumsal farklılaşmaların ve sınıfların ortaya çıkmadığı ilkel dönemlerin paradigması, kan kardeşliği olsa gerekir. Çünkü aynı toteme bağlı topluluk bireyleri, kan kardeşi sayılırdı. Bütün toplumsal ilişkiler, kan kardeşliği paradigmasına göre biçimlenir; topluluk üyeleri birbiriyle eşit görülürdü. Üretim, tüketim, bölüşüm ortaktı. Kamu malı kutsaldı. Topluluğun bir bireyine yapılan saldırı, hepsine yapılmış kabul edilirdi. Bütün değer yargıları, gelenekler, inanışlar, ahlak vb. aynı toteme bağlı topluluğun ortak çıkarlarını korumakla işlevlendirilmişti.

    Toplumsal farklılaşma ve sınıflaşmanın tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, bütün maddi ve manevi değerler, egemen olan sınıfların elinde toplanmaya başladı. Bu nedenle kan kardeşliği paradigmasının pabucu dama atıldı. Onun yerine, egemen sınıfların egemen konumlarını korumayı ve meşrulaştırmayı amaçlayan çıkar ve güç odaklı bir paradigma yerleşti. Artık her şey, güçlülerin gereksinimlerine ve istemlerine göre yeniden tanımlanmak zorundaydı. Gelenekler, görenekler, inanışlar, ahlak ve bütün değer yargıları, güçlülerin çıkarlarını ve konumlarını korumaya hizmet etmek üzere yeniden biçimlendirildi ve içerik kazandılar. Normlara ve standartlara uygun olan, egemen zümrelerin gereksinim ve ölçütleriydi. Bu gereksinim ve ölçütlere aykırı olan her şey, anormal ve standart dışıydı. Haklılığın kaynağını güç oluşturmaktaydı. Güçlüysen haklısın ilkesi geçerliydi. Egemen güçler, çıkar ve güç odaklı paradigmayı toplumun belleğine ve alt bilincine öylesine yerleştirdi ki, toplumun güçsüzler ve güçlüler olarak bölünmesi ve güçlülerin güçsüzleri yönetmesi doğanın bir yasası olarak benimsendi.

    Güç ve çıkar odaklı paradigmada toplumdaki çeşitlilik ve farklılık yadsınmakta; her şey belirli bir gelir düzeyine, belirli bir boya ve bedensel özelliklere, belirli yaş aralıklarına, insanlığın erkek cinsine, belirli bir sağlık durumuna, belirli bir deri rengine, dahası, belirli bir dinsel, mezhepsel ve etnik mensubiyete göre standartlaştırılmaktadır.

    Söz gelişi, köleci kentlerde ve imparatorluklarda yurttaşlık hakkı, sadece özgür sayılan insanlara tanınmakta; köleler, kadınlar ve yabancılar yani toplumun ezici bir çoğunluğu özgür olmadığı için yurttaş sayılmamaktaydı. Bazı “demokrasi”lerde genel oy hakkı bulunmamakta; belirli bir varlık düzeyine sahip olanlar ve sadece erkekler oy kullanabilmekteydiler. Bütün uygarlıklarda yapıların giriş ve çıkışları, kapı yükseklikleri, caddeler, kaldırımlar, genel kullanım alanları, belirli bir boy, beden özelliği ve sağlık durumundaki insanlara göre yapılmıştır. Bazı toplumların kutsal mekanları, dinsel eğitim ve ibadet yerleri, egemen olan din ve mezheplerin inanışlarına göre tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi, televizyon, buzdolabı gibi günlük yaşamımızda artık vazgeçilmezimiz olan araç ve gereçler, hep belirli standart ve özelliklerdeki bireylere göre tasarlanıp üretilmektedir.

    Oysa çeşitliliği ve farklılığı yüzünden dışlanan, anormal ve standart dışı sayılan bütün bireyleri topladığımızda bunların toplumun ezici bir çoğunluğunu oluşturduğunu, aslında normal ve standart kabul edilenlerin azınlıkta olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Güç ve çıkar odaklı paradigma, güçlülerin gereksinimlerine ve ölçütlerine uygun olanın, normal ve standart olduğuna yani kuralın bu olduğuna, diğerlerinin azınlıkta ve istisna kaldığına, maddi ve manevi bütün egemenlik araçlarını kullanarak tüm insanlığı inandırmıştır

    Ancak insanlık, uzun süreden beri, güç ve çıkar odaklı paradigmanın akıl dışı, ötekileştirici ve dışlayıcı niteliğini görmeye ve onunla mücadele ederek insan odaklı paradigmayı egemen kılmak için önemli kazanımlar elde etmeye başlamıştır. Bu mücadelenin birinci evresi, aydınlanma çağı ile birlikte rasyonalist ve hümanist felsefenin insanlığın gündemine gelmesidir. Rasyonalizmin odağında AKIL, hümanizmin odağında ise İNSAN yer almaktadır. Akıl ve insan odaklı yaklaşım, güç ve çıkar odaklı paradigmaya önemli darbeler vurmakla birlikte onu ortadan kaldıramamıştır. Azami kâr yasasına dayanan kapitalizm, güç ve çıkar odaklı paradigmayı yeniden ıslah etmeyi ve egemen kılmayı başarmıştır. Kapitalizm, güç odaklı paradigmayı, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlarla yaldızlayıp makyajlayarak kendisinin insan odaklı bir sistem olduğuna, büyük kitleleri bir süreliğine inandırmıştır.

    İnsanlığın eşit ve özgür bir toplum arayışı ve denemeleri, emekçilerin Paris Komünü girişimi ve Sovyet Devrimiyle devam etmiş; İkinci Evren Savaşı’ndan sonra ilan edilen İnsan Hakları Bildirisi, evrensel insan haklarının genişletilmesi ve yer yer yaşama geçirilmesi için verilen mücadeleler, insan odaklı paradigmanın güç kazanması için önemli bir zemin yaratmıştır.

    İnsan odaklı paradigma nedir?

    İnsan odaklı paradigma, her şeyden önce, birey olarak insanın; düşüncenin, toplumun ve yaşamın merkezine oturtulmasıdır. Toplumun ve yaşamın tüm alanlarının, başka bir ölçüte göre değil, sadece insanın gereksinimlerine ve özelliklerine göre yeniden planlanması, tasarlanması ve düzenlenmesidir. Toplumdaki çeşitliliğin ve farklılığın kavranması ve programlarda, projelerde, uygulamalarda bu çeşitliliğin ve farklılığın daima göz önünde bulundurulmasıdır. Toplumların, kentlerin, konutların, genel kullanım alanlarının ve ürünlerin; çocukların, gençlerin, yaşlıların, kadınların, göremeyen, işitemeyen, yürüyemeyen, bazı organlarından yoksun olan veya bu organlarını kullanamayanların, çok uzun veya çok kısa boyluların, farklı inanışta ve etnik yapıda bireylerin varlığı dikkate alınarak yeniden tasarlanması ve üretilmesidir.

    28 Ekim 2009 tarihinden beri ülkemizde de yürürlükte bulunan Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, “Evrensel Tasarım” kavramını tanımlayıp gündeme taşıyarak insan odaklı paradigmaya geçiş için önemli bir aşamaya işaret etmiştir. Sözleşmede “Evrensel Tasarım” kavramı şöyle tanımlanmaktadır:

    “Evrensel tasarım: ürünlerin, çevrenin, programların ve hizmetlerin özel bir ek tasarıma veya düzenlemeye gerek duyulmaksızın, mümkün olduğunca herkes tarafından kullanılabilecek şekilde tasarlanmasıdır.”

    Sözleşme; ürünlerin, çevrenin, programların ve hizmetlerin, herkes tarafından kullanılabilecek bir biçimde tasarlanmasına vurgu yapmakla toplumdaki çeşitliliğe, farklılığa, bireyin gereksinimlerine ve özelliklerine dikkat çekmektedir. Böylece insan odaklı paradigmanın bir tanımını vermektedir aynı zamanda. Her şeyin herkes için tasarlanması ve yaşama geçirilmesi. Herkes için toplum, herkes için kent, herkes için konut, herkes için ürün… Kuşku yok ki, “herkes” kavramı, her tür çeşitliliği ve farklılığı içinde toplumu oluşturan tüm bireyleri kapsamaktadır.

    Evrensel Tasarım kavramı, insan odaklı paradigmaya, daha somut ve daha zengin bir içerik kazandırmıştır. Önümüzdeki süreç, hiç kuşku yok ki, güç ve çıkar odaklı paradigmadan insan odaklı paradigmaya geçişin hızlanmasına tanıklık edecektir. İnsanlık, kapitalist emperyalizmin, aşırı kazanç hırsıyla insanı ezen ve öğüten acımasız işleyişine, doğayı ve toplumu tahrip eden niteliğine karşın güç ve çıkar odaklı paradigmadan insan odaklı paradigmaya geçişin doğum sancılarıyla kıvranmakta; eşit, özgür, bireyin gereksinimlerine ve mutluluğuna odaklanmış bir dünya düzeninin kurulması doğrultusunda ilerlemektedir.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Türkiye Noterler Birliği körlerin imza sorunu hakkında dünyaya meydan okuyor

    Yazıma neden böyle bir başlık attım? Zira, 17 yıldan beri körlerin imzalarının geçerli sayılması için iki tanık uygulaması yasalarla kaldırılmış olmasına, BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 12. Maddesinde belirtilen “Kanun Önünde Eşit Tanınma” hükmüne, BM Engelli Hakları Komitesinin, konuyu ayrıntılarıyla açıklayan 1 nolu yorumuna, Uluslar Arası Noterler Birliğinin yol gösterici tavsiyelerine ve nihayet Yargıtay 9, 12 ve 13. Dairelerinin kesin kararlarına karşın Türkiye Noterler Birliği (TNb), körlerin imzalarının geçerli olması için iki tanık uygulamasına ısrarla devam ediyor. Bu hususta, körler alanında faaliyet gösteren örgütlerin tepkileri ve Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uyarıları da TNB’nin direncini kırmaya yetmedi. TNB, bu uygulamanın sona erdirilmesi için döne döne Türkiye Noterler Birliği Kanunu’nun 86 ve 87. Maddelerinde değişiklik yapılmasının zorunlu olduğunu söylüyor.

    KÖRLERİN İMZA SORUNU ÖNEMLİ MİDİR?

    Evet, son derece önemlidir. Zira, imza kişiliğin dışavurumudur. Dünyada ne kadar insan yaşıyorsa, o kadar farklı imza bulunmaktadır. Birey olarak insan, varlığını ve iç dünyasını imzası aracılığı ile ortaya koyar. İmza, “İşte ben buyum. Birey olarak varım ve başka bireylerden farklıyım” anlamına gelen bir iletidir; bir kişilik beyanıdır. Hele hele günümüzün, atomuna dek parçalanmış ve bireyselleştirilmiş kapitalist toplumunda imza kişiliğin kanıtlanmasının bir aracıdır aynı zamanda. Kişi isen, imzan vardır; imzan yoksa kişi değilsin.

    Yalnız burada, imzayı bir çizgisel şekil olarak algılamamak gerekir. Bir resim, bir şiir, bir roman, bir müzik bestesi, bir yontu da imzadır aynı zamanda. Zira, her türlü yaratının kendine özgü bir tarzı, tadı, rengi, estetiği ve niteliği vardır. Bütün bu yaratılar, yaratıcısının ruhsal dünyasını, içsel zenginliklerini ve yeteneklerini yansıtırlar. İmzanın çizgisel bir şekil haline dönüşmesi, kişiliğin simgeleştirilmesi ve kanıtlanması gereksiniminden doğmuştur.

    Şimdi şunu sorabiliriz: Noterlerin, geçerli sayılması için imzamıza iki tanık istemesi ne anlama gelmektedir? Çok açık değil mi? “Ben senin kişiliğini tanımıyorum. İki tanıkla kişi olduğunu kanıtla.” Bu, çağdışı ve son derece onur kırıcı bir tutumdur.

    Körlerin bütünüyle eğitimsiz ve cahil olduğu bir dönemde, özellikle borçlandırıcı işlemlerde risk altına girmemeleri ve aldatılmamaları için yaptıkları işlemi ona açıklayacak, yanlış bir işleme imza atmalarını önleyecek birilerine gereksinim duyulmasını anlamak olanaklıdır. Ama körlerin, öğretmen, avukat, sosyolog, psikolog, kamu yöneticisi oldukları, her düzeyde eğitim gördükleri ve ticaret yaşamında binlerce başarılı işlem yaptıkları günümüzde bunu anlamak ve hoş görmek olanaklı değildir. İşte bu yüzden, TNB’nin, iki tanık dayatmasına karşı yürütülen mücadele yaşamsal önemdedir. Bir kişilik sorunu olduğu kadar onur sorunudur.

    İKİ TANIK UYGULAMASI KALDIRILDI AMA…

    Bu yüzden ülkemizdeki körlerin çatı örgütü olan Türkiye Körler Federasyonu, demokratik ve mücadeleci bir niteliğe kavuştuğu 1994 yılından itibaren sorunu gündemine aldı. Bütün yasalaştırma önerilerinde ve özellikle demokratik, kapsamlı ve bütünlüklü yasa taslağı çalışmalarında tanık bulundurulması zorunluluğunun kaldırılmasına yer verdi. 2004 yılında açıklanan Engelliler Kanunu taslağına bu hususun girmesi için yoğun bir lobi faaliyeti sürdürdü. Sonunda Engelliler Kanunu ile Borçlar Kanunun 15. Maddesinde yer alan iki tanık uygulaması kaldırıldı. Tanık bulundurup bulundurmama, işlem yapan kör bireyin isteğine bırakıldı. Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili maddesi yürürlükten kaldırıldı. Türkiye Noterler Birliği Kanunu’nun 73 ve 75. Maddeleri ile körler için iki tanık uygulaması kaldırılarak işlem yapan bireyin isteği esas alındı.

    Genellikle imza sorunu Bankalarda, Tapu Müdürlüklerinde ve Noterlerde yapılan işlemler sırasında karşımızı çıkıyor. Bu kurumlar yeni uygulamayı, Engelliler Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte hemen benimsemediler. Hatta, önemli bir direnç gösterdiler diyebiliriz. En azından iç mevzuatlarını yeni yasal düzenlemelere uygun hale getirinceye dek eski uygulamayı sürdürdüler. Ancak körler alanında faaliyet gösteren örgütlerin mücadelesi sayesinde Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu 18 Haziran 2016 tarihinde Bankacılık Hizmetlerinin Erişilebilirliğine dair Yönetmeliği çıkararak sorunu önemli ölçüde çözdü. Zaman zaman banka memurlarının güncel mevzuat bilgisine sahip olmamasından kaynaklanan sorunlar yaşansa da görüşmeler yoluyla birkaç saat içerisinde çözüme kavuşturulabiliyor.

    Engelliler Kanununa karşın Tapu Tüzüğünde iki tanık zorunluluğunu dayatan madde kaldırılmamıştı. 2007 yılında bu maddenin iptali için Danıştayda açmış olduğumuz dava, 2011 yılında söz konusu maddenin iptali ile sonuçlanınca, tapu işlemlerindeki sorunlar da çözülmüş oldu.

    TNB, Engelliler Kanunu yürürlüğe girdikten sonra yedi yıl boyunca iki tanık istemeksizin işlem yapmakta iken, her nedense 2012 yılında bu tutumundan vaz geçerek iki tanık uygulamasına geri döndü. Bu uygulamaya karşı kör örgütlerinin yürüttüğü mücadele, Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uyarıları, Yargıtay kararları ve İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun ayrımcılık nedeniyle verdiği para cezası, o gün bugündür sonuç vermedi. Türkiye Noterler Birliği, hukuk dışı uygulamasına, tüm dünyaya meydan okuyarak devam ediyor.

    Peki, ne yapmalı? TNB’nin ulusal ve uluslar arası belgelere ve yargı kararlarına karşın sürdürdüğü bu hukuk dışı direncini nasıl kırmalı?

    Bu konuda engelli hakları mücadelesinin tarihinde önemli deneyimler bulunuyor. Engelliler Kanununun çıkarılması konusunda epeyce isteksiz olan iktidar partisine karşı Türkiye Körler Federasyonu tarafından 2004 yılında TBMM’de gurubu bulunan partiler nezdinde yoğun bir lobi faaliyeti sürdürülmüş; 13 ilde yürüyüşler yapılmış ve imza kampanyaları düzenlenmişti. Sonunda yasanın yürürlüğe konulması başarıldı. Yine, Engelliler Konfederasyonu, istihdam hakkı konusunda engellilerin başlattığı açlık grevini yönetmiş; dönemin Çalışma Bakanı Sn. Faruk Çelik, altıncı günün sonunda Kadir gecesi geç saatlerde açlık grevi çadırını ziyaret etmiş; engelli yurttaşların tüm taleplerini kabul ederek açlık grevini sona erdirmişti.

    Öyle gözüküyor ki, TNB’nin bu hukuk dışı ve anlamsız direncinin kırılabilmesi için sistemli, sürekli ve sert eylemlere gereksinim var. Bakalım, el mi yaman, bey mi yaman!?

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Sakatlık tanımına ilişkin bakış açımızı değiştirmeliyiz

    Ülkemizin, sakatlık ve sakatlar konusundaki bakış açısını, köklü bir eleştiriye tabi tutmaya ve devrim niteliğinde bir yaklaşımla değiştirmeye şiddetle gereksinmemiz var. Ne demek istiyorum? Açıklıyayım.

    Engellilere tanınan haklardan yararlanabilmek yani hak öznesi olmak için vücut fonksiyon kaybı oranının en az %40 olması gerekiyor. Engelli sayılmak için kullanılan bu % 40 oranı, yıllardır hiç sorgulanmaksızın mevzuatımızda yer alıyor. % 39 olunca, neden bütün haklardan yoksun kaldığımız merak edilmiyor; bundan dolayı canı yananlar sakatlık sınırı için bir başka oran, örneğin % 30-35 oranı gibi değerler öneriyorlar. Böyle sınırlar konulmasının saçma olduğunu, buna gereksinme de bulunmadığını hiç kimse düşünmüyor.

    Gerçekten de nereden çıkmıştır bu % 40 meselesi? Bu uygulama, hangi bilimsel analize veya hangi pratik gereksinmeye dayanıyor?

    Hiçbir ülkede % 40 ya da başka bir oran kullanılmıyor. Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü’nün engellilik kriterleri arasında bu çeşit oranlar bulunmuyor. Elbette vücudumuzun her hangi bir organının veya bu organın işlevinin ne kadarının eksik olduğu bilimsel olarak saptanabilir. Ancak bu bize sakatlık oranını verir sadece. Vücut fonksiyon kaybı başka bir şeydir. Yürürlükte olan Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi hakkında Yönetmelik, sakatlık oranına göre vücut fonksiyon kaybının saptanmasında bu yönetmeliğe ekli (2) nolu cetveli kullanıyor. (2) nolu cetvel sakatlık oranlarına göre vücut fonksiyon kaybını gösteren sabit değerler veriyor. Örneğin, % 100 kör olan birinin vücut fonksiyon kaybı % 90, % 100 sağır olan birinin vücut fonksiyon kaybı oranı %52 olarak veriliyor bu cetvelde. Yani söz konusu cetvel, belirli sakatlık oranlarına göre belirlenen pi sayısı gibi vücut fonksiyon kaybı oranlarını gösteren sabit değerlerle doludur. Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün değerlendirmelerine göre vücut fonksiyon kaybı oranı, sadece sakatlık oranına göre saptanamaz. Bu saptamada vücut fonksiyon kaybı oranı ölçülen bireyin eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, kullandığı teknoloji ve kişisel özellikleri gibi değişkenler de önemli rol oynuyor. Bu nedenle vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok bağımsız değişkene göre değişen izafi bir kavramdır. Ayrıca vücut fonksiyon kaybının oranının hesaplanmasında bu hesabın hangi amaçla yapıldığı da son derece önemlidir. Söz gelişi, müzik öğretmenliği yapıp yapamayacağının belirlenmesi amacıyla yapılan bir değerlendirmede % 100 kör bir bireyin vücut fonksiyon kaybı oranı çok düşük çıkacaktır. Keza bu kişi sağırsa, müzik öğretmenliği için vücut fonksiyon kaybı oranı son derece yüksek olacaktır.

    Bütün bu nedenlerle Dünya Sağlık Örgütü, vücut fonksiyon kaybı oranının saptanmasında sadece tıp uzmanlarının değil, aynı zamanda çalışma, özel eğitim, sosyal hizmet uzmanı gibi değişik disiplinlerden uzmanların da yer almasını öneriyor. Multi-disipliner olan bu yaklaşıma ICF adı veriliyor. ICF kısaltması İngilizce İnternational Clasification of Functions sözlerinin baş harflerinden türetilmiştir. ICF yaklaşımına göre vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok etkenin karşılıklı etkileşiminden doğan bir değerdir. Bu yüzden multi-disipliner kurullar tarafından saptanmalıdır.

    Oysa bizde sakatlık oranını da, vücut fonksiyon oranını da sağlık kurulları saptıyor. Tıpçılar, eğitim, teknoloji, doğal ve sosyal çevre gibi sakatlık dışındaki etkenleri bilemeyeceği için belirli bir standardizasyonu sağlayacak olan sabit değerlere gereksinim duymuşlardır. Bu sabiteleri de ABD’de kullanılan Skalaları Türkçeye çevirerek elde edebilmişlerdir. Bu skalaların bizim koşullarımıza uyup uymayacağı, ABD’de hangi yaklaşımların destekleyicisi olarak kullanıldığı düşünülmemiştir. Böylece yaşamın karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü hesaba katmayan ve bilimsel hiçbir niteliği olmayan bir sonuca ulaşılmıştır. Yıllardır ülkemiz engellileri bu basmakalıp ve dogmatik yöntemin acısını çekiyorlar.

    Bunun en çarpıcı örneği ve kanıtı körlerle ilgili olarak yaşanmıştır. 8-10 yıl öncesine kadar Sağlık Kurulu Raporları Yönetmeliği’ne ekli (2) nolu cetvelde % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı olarak verilen değer % 85 idi. Bu orana göre körler % 90’ı gerektiren ÖTV bağışıklığından yararlanamıyorlardı. Gösterilen tepkiler üzerine (2) nolu cetvelde küçük bir değişiklik yapılarak % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı % 90’a yükseltildi. Bu, tamamıyla keyfi bir değerlendirmeydi. Ne olmuştu da bir gecede % 85’lik oran % 90’a çıkmıştı? Bu komik durum, her şeyi ortaya koymaya, bu değerlendirmenin hiçbir bilimsel niteliğinin olmadığını kanıtlamaya yeterlidir

    Bizde engelli haklarından yararlanmak için kullanılan % 40’lık sınırın öyküsüne gelince, bu uygulama, ilk defa 12 Eylül rejimi tarafından kullanılmıştır. 1981 yılına kadar engelliler gelir vergisinden bağışık idiler. 12 Eylül yönetimi, engellileri vergilendirmeye karar vermiş; ancak olası tepkileri gözeterek bunu kademeli olarak gerçekleştirmiştir. Bu kademelendirme için bazı sınıflandırmalara gereksinim duyulmuştur. % 80 ile % 100 arasında sakatlığı olanlar birinci derece, % 60 ile % 80 arasında sakatlığı olanlar ikinci derece, % 40 ile % 60 arasındakiler ise üçüncü derece sakat sayılmışlar ve değişik oranlarda vergi indirimine tabi tutulmuşlardır. Böylece % 40’lık oran, sakatlığın sınırı olarak mevzuatımıza girmiş ve yapışıp kalmıştır. Hiç kimse bu sınırın bilimsel bir değerlendirmeye dayanıp dayanmadığını sorgulamamıştır.

    Bir haktan yararlanmak için böyle bir sınıra gereksinim olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bana göre böyle bir gereksinim yoktur. Bir birey, vücut fonksiyonunu hangi düzeyde kaybetmiş olursa olsun, bu kaybın giderilmesi için gereken yardımcı araç-gerece, önleme veya hizmete hakkı olmalıdır. Siz sahip olduğunuz görme oranına göre gözlüğe mi, büyütece mi, tedaviye mi gereksinim duyuyorsunuz? Bu size bir hak olarak verilmelidir. Bana göre talepler gereksinimlerden, haklar da taleplerden doğar. Son tahlilde her hak, bir gereksinime dayanır.

    İnsanlara eşit ve bağımsız yaşamlarını sürdürmeleri için gereksindikleri kadar hak verilmelidir. Ne eksiği, ne fazlası!

    Bu nedenle hak tesisi için vücut fonksiyon kaybı oranını ve bu kaybın giderilmesi için gereken önlemi saptayacak multi-disipliner kurullar oluşturulmalı; bu kurullar bireyin gereksinimlerine odaklanarak çok yönlü değerlendirmeler yapmalıdır.

    Özetlemem gerekirse, vücut fonksiyon kaybı oranı, bireyin sakatlık oranı, eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, bireysel özellikleri ve teknolojiyi kullanma yeteneği gibi etmenleri değerlendiren çok disiplinli kurullar tarafından tamamıyla bireye odaklanarak yapılmalı ve haklar bu değerlendirmeye göre tahsis edilmelidir. Ülkemizin şiddetle böyle bir çağdaş ve bilimsel zihniyet devrimine gereksinimi vardır

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Başta Altılı Masa olmak üzere tüm muhalefet bloklarına sesleniyorum: Türkiye’yi yeniden inşa sürecinde engellileri göz ardı etmeyin!

    AK-PARTİ hükümetleri döneminde, özellikle 5378 sayılı Engelliler Kanunu’nun yürürlüğe konulduğu 2005 yılından itibaren engelliler alanında önemli ilerlemeler meydana geldi. Ne var ki, 2013’ten itibaren kademe kademe bir duraklama ve gerileme sürecine tanık oluyoruz. Çağımızın insan hakları perspektifine uygun hak temelli bir zihniyet dönüşümü gerçekleştirilemedi. Israrla tersi iddia edilse de, siyasal iktidarca engelliler hak öznesi sosyal bir taraf olarak değil, gönülleri alınması gereken merhamet ve şefkat nesnesi bir kitle olarak görülüyor.

    Kâğıt üstünde elde edilen kazanımlar, yaşamda karşılığını bulamıyor. Eğitimde, istihdamda, siyasette… Toplumsal yaşamın tüm alanlarında engellilere yönelik ayrımcı uygulamalar ve ön yargılar devam ediyor. Engelliler, milli gelirden nüfuslarına göre hak ettikleri payı alamıyor. Hala, fiziksel çevreye, ürünlere, haklara ve hizmetlere erişimin önünde ciddi engeller var. Buna karşın, Ak-Parti hükümetlerinin engellilere önemli kazanımlar sağladığı kuşkusuzdur. Bu yüzden engelliler bu hükümetlere elbette teşekkür borçludurlar. Ancak bu çeşit kazanımlar daha çok sosyal yardım karakterlidir ve her an partizanca kullanılabilmekte, kısıtlanabilmekte veya ortadan kaldırılabilmektedir. Bu yüzden AK-PARTİ hükümetlerinin 20 yıl boyunca geldikleri nokta bugün gelinen noktadan ibarettir. Yani kağıt üzerindeki kazanımların uygulamada karşılığının olmaması ve hak temelli bir zihniyet dönüşümünün gerçekleştirilememiş olmasıdır. Bana göre, Ak-Parti hükümetlerinin, bu yaklaşımla engellilere verebilecekleri yeni bir şey kalmamıştır. Bu nedenle, aşağıda sunacağım perspektiflerin ve taleplerin muhatabı artık Ak-Parti değildir.

    Yeni bir Türkiye’yi inşa edecekleri iddiasındaki muhalefet bloklarına sesleniyorum. Bu sese kulak verin ve yeni Türkiye’yi inşa sürecinde engellileri göz ardı etmeyin. Engellilerin gönlünü ve oylarını kazanmak istiyorsanız, programlarınızda ve seçim bildirgelerinizde zihniyet dönüşümüne karşılık gelen hak temelli perspektifler kapsamında güvenceli, kalıcı ve köklü çözümlere yer verin. Bu programları ve bildirgeleri engellilerin örgütleri ve temsilcileriyle müzakere edin ve en önemlisi, onların, Belediye Meclisleri ve TBMM gibi karar verici organlarda etkin olarak yer almalarını sağlayın.

    Bu bağlamda öncelikle aşağıdaki ilke ve perspektiflerin benimsenmesini ve siyaset belgelerinde yer almasını talep ediyorum:

    1. Ulusal düzeyde engelliliğe ilişkin politikaların, planların, programların ve eylemlerin tasarlanmasında, geliştirilmesinde, hayata geçirilmesinde, izlenmesinde, değerlendirmesinde ve denetlenmesinde engellileri temsil eden örgütlerin katılımı, temel bir ilke olarak benimsenmelidir.
    2. Engellilerin bağımsız bireyler olarak yardım değil hak öznesi olduğu gerçeği kabul edilmeli ve Tüm politika yapım süreçlerinde “Bizim olmadığımız yerde, bizim hakkımızda karar alınmaması, evrensel bir ilke olarak kabul edilmelidir.
    3. Kapsayıcı eşitliğin sağlanması ve ayrımcılık karşıtı politikaların inşası için ulusal mevzuat, BM Engelli Hakları Sözleşmesi ile uyumlu hale getirilmeli; bunları yaparken engelli kadın ve kız çocukları ile azınlıklar, özel olarak gözetilmelidir.
    4. Engelliler ile ilgili verilerin; engelli örgütleri ile işbirliği yapılarak Birleşmiş Milletler Washington Engellilik İstatistikleri Grubu tarafından önerilen yöntemle ayrıştırılmış olarak toplanması ve düzenli aralıklarla güncellenmesi sağlanmalıdır.
    5. Engellilerin eğitime, istihdama, sağlığa ve tüm insan haklarına erişimi ve toplumsal yaşama aktif katılımları için erişilebilirlik koşullarının sağlanması, öncül bir hak olarak kabul edilmelidir.
    6. Koruyucu ve önleyici sağlık politikalarına önem verilmeli; sakatlığa yol açan nedenler en az düzeye indirilmelidir.
    7. Bugün, engelli haklarından yararlanmak için Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine aykırı olarak en az % 40 vücut fonksiyon kaybına sahip olma koşulu kaldırılmalı; vücut fonksiyon kaybı oranı ne olursa olsun, kayıp oranına göre kişinin ihtiyaç duyduğu haklar verilmelidir.
    8. Eğitimin tüm alanlarında ve düzeylerinde kapsayıcı ve bütünleştirici eğitim politikaları benimsenmeli; bu amaçla bütün eğitim kurumlarında gerekli alt yapının oluşturulması için her türlü önlem alınmalıdır.
    9. Engellilerin üretim ve hizmet süreçlerine etkin bireyler olarak katılımları esas alınmalı; istihdam politikaları bu perspektifle oluşturulmalıdır. İstihdam politikalarında; sözleşmeli personel sayısı, engelli istihdam kotasında dikkate alınmalı, %3’lük kota, güncellenmeli ve KPSS ile personel alımlarında eş zamanlı olarak EKPSS ve kura ile alım yapılmalıdır.
    10. Engellilerin kamu hizmetlerinden ücretsiz ya da indirimli yararlanmalarına dayanan bugünkü sosyal destek sistemi yerine, onların sakatlıklarından kaynaklanan ilave masraflarını karşılamaya yönelik aylık engelli ödeneği şeklindeki sosyal destek sistemine geçilmelidir.
    11. Bakım hizmetleri, bağımsız yaşamı destekleyecek biçimde dizayn edilmeli; evde engelli bireyin bakımını üstlenen kişilerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması sağlanmalı; engellilerin bağımsız yaşamalarını destekleyecek programlar özellikle gözetilmelidir.
    12. Mevcut ekonomik krizin, engelliler ve ailelerinde yoksulluğu ve yoksunluğu daha fazla derinleşmesini önlemek için acil eylem planı geliştirilerek uygulamaya konulmalı, sosyal yardımlar, engellilerin kendi gelirleri dikkate alınarak ve enflasyona ezilmeyecekleri düzeyde artırılmalı ve sosyal konut projelerinde engellilerin gelir azlığı dikkate alınmalıdır.
    13. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesinin 9 Nisan 2019 tarihli Nihai Gözlem Raporu dikkate alınarak vesayet mekanizması yerine destekli karar alma mekanizması geliştirilmeli, zihinsel ya da psiko-sosyal engelli bireylerin fiil ehliyetini kısıtlayan hükümler kaldırılmalıdır.
    14. Engellilik ile ilgili politikaların, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ederek tüm kalkınma planlarının engelliliğe ve cinsiyete duyarlı olması sağlanmalıdır.
    15. Engelli bireylerin yerel ve genel seçimlerde adaylıklarının desteklenmesini ve parti kurullarında engellilerin temsil edilmesini sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.
    16. Engelli Hakları Komitesinin Nihai Gözlem Raporunda yer alan tavsiyeler, Kalkınma Programlarındaki hedeflere dahil edilmeli, bu tavsiyelere uyarak en geç 28 Ekim 2023 tarihi itibariyle Komiteye gönderilecek periyodik ülke raporunun hazırlık süreci, zamanında başlatılmalı ve bu sürece engelli örgütleri dahil Edilmelidir.
    17. 19 Temmuz 2022 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Genelge ile ülkemizde Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının uygulanmasını izlemek ve koordinasyonu sağlamak üzere kurulan Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Koordinasyon Kurulu tarafından oluşturulacak çalışma gruplarına, alanda aktif çalışan engelli örgütleri ve aktivistler, etkin bir biçimde dahil edilmelidir.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ak-Parti, İktidarını Yirmi Yıldır Ne Sayede Sürdürebiliyor?

    Ak-Parti, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra iktidarda kalabilen en uzun ömürlü parti. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana 13 seçim kazandı. Oylarını yüzde 50’ye dek çıkarmayı başardı. 2015 yılındaki genel seçimlerde ve 2018 yılındaki yerel seçimlerde bir miktar tökezledi ise de, kamuoyu yoklamalarına göre hala hatırı sayılır bir oy potansiyeline sahip.

    Şimdi soru şu: Ak-Parti bu başarısını neye borçlu? Bir başka anlatımla yirmi yıldır iktidarını ne sayede sürdürebiliyor?

    Ben bu yazımda derin bir sosyolojik analiz yapacak değilim. Ama çıplak gözle görünebilir gerçekleri ortaya koyacağım.

    Bazı çevreler Ak-Partinin bir Amerikan projesi olduğunu ve ABD’nin desteği sayesinde iktidarda kalabildiğini ileri sürüyor. Doğrudur; Ak-Parti bir Amerikan projesidir. Çeşitli araştırmacıların ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, ABD’nin beyin tröstleri tarafından projelendirilmiş ve derin siyasal mahfillerde şekillendirilmiştir. Maddi ve manevi bütün olanaklar onun hizmetine sunulmuş; hatta Ak-Parti genel başkanı, Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığına atanmıştır. Ak-Parti, AB ülkeleri tarafından da açık destek görmüş; genel başkanı, yakın geçmişe dek “Modası Geçmiş” Atatürkçülüğe karşı bütün ezberleri bozan ve vesayet kurumlarını yerle bir eden “büyük demokrat lider” olarak ilan edilmiştir.

    Ama bana göre bütün bunlar tek başına, Ak-Partinin yüksek oy potansiyelini korumasının nedenlerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Zira Ak-Parti, ABD ve AB’nin desteğini yitirdikten sonra da yüksek oy potansiyelini korumaya devam etmiş; hatta lideri, büyük kitlelerce bütün dünyaya kafa tutan “anti-emperyalist lider” olarak algılanmıştır.

    Ak-Partinin bir tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olduğu da doğrudur. Bu sayede etkisini, memleketin en ücra köşelerine dek yayabilmekte; kitlelerin nabzını tutabilmektedir. Ama bu gerçek de, tek başına yukardaki sorunun yanıtını oluşturmakta yetersiz kalmaktadır. Zira, ülkemizde tarikat ve cemaatlerin kontrol edebildiği insan sayısı birkaç milyonu geçmemektedir. Üstelik, 8-9 yıldan beri Ak-Parti ile Gülen cemaati arasındaki koalisyon bozulmuş; tarikatlar arası iktidar savaşı iyiden iyiye kızışmıştır. Buna rağmen Ak-Parti belirli bir oy potansiyelini korumaya devam etmektedir.

    Sözü daha fazla uzatmadan anlatacağım konuya gelmek istiyorum.

    Türkiye nüfusunun yaklaşık dörtte üçü seçmen. Bu, 60 milyondan fazla yurttaşın oy kullanma hakkına sahip olduğu anlamına geliyor.

    Türkiye nüfusu 85 milyon dolayında. Bazı araştırmaların ortaya koyduğuna göre bu nüfusun yüzde 12’si engelli. Buna göre ülkemizde 10 milyon dolayında engelli yurttaşın yaşadığını varsayabiliriz. Bu kitlenin 7.5 milyonu seçmen. Aileleriyle birlikte bu sayı 25-30 milyonu buluyor.

    Yıllardan beri halkımızın yoksulluk ve açlık sınırı rakamlarını açıklayan TÜRK-İŞ, 2022 Eylül sonu itibarıyla dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırını 23.600 TL., açlık sınırını ise,c7.245 TL. olarak veriyor. (turkis.org.tr) Tüketici Hakları Derneği, bu rakamlardan yola çıkarak Eylül ayı sonu itibarıyla nüfusumuzun yüzde 54’ünün yani 45 .9 milyon insanımızın açlık sınırının altında, yüzde 42’sinin yani 35.7 milyon insanımızın yoksulluk sınırının altında yaşadığını tespit ediyor. Buna göre nüfusumuzun yüzde 81.6’sı yoksul. (tuketicihaklari.org.tr)

    Bu tablo, Ak-Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında böyle değildi kuşkusuz. Ama yoksullarımız yine de Türkiye nüfusunun yarısından az değildi. Ak-Parti bu gerçeği her zaman tespit etti ve akılda tuttu. İktidara geldiği belediyelerde ve daha sonra hükümette izlediği Politikaları buna göre oluşturdu: dini bayramlarda otobüslerin ücretsiz olması, yoksul semtlerde bol bol gıda paketlerinin dağıtılması, ücretsiz yemekli konserler, yaşlı, engelli ve dul aylıkları, evde bakım hizmetlerinin uygulamaya konulması ve yaygınlaştırılması vb.

    2020 yılı sonu itibarıyla 720 bine yakın kişi birinci ya da ikinci derece engelli aylığı almaktadır. Bu aylık, birinci derece engelli için 1.687 TL., ikinci derece engelli için 1.124 TL düzeyindedir. Evde bakım hizmetinden yararlanan engelli sayısı 2021 yılı sonu itibarıyla 535 bin kişi olup engelliye bakım hizmeti sunan kişilere, net 3.340 TL. aylık ücret ödenmektedir. Üstelik, bu aylık ve ücretlerin ödenmesi, her ne ad ve nam altında olursa olsun, her hangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan gelir ya da aylık almama, her hangi bir işte çalışmama ve nafaka bağlanmış olmama koşuluna bağlanmıştır.

    Bu durumda engelli aylığından ve evde bakım hizmetinden yararlananların açlık sınırının bile altında gelir sahibi oldukları ortaya çıkmaktadır. Yoksulların en dezavantajlı, en eğitimsiz, en dindar ve en fazla ötekileştirilmiş kesimini oluşturan bu kitle, Ak-Parti hükümetlerinin sosyal yardım politikalarına bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık onlarda Ak-Partiye karşı yoğun bir minnet borcu yaratmış; onları Ak-Partinin oy deposuna dönüştürmüştür. Bu sadık seçmen kitlesine, engelli olmayan yoksul kitlelerinin büyük bölümünü de eklemek gerekir.

    İşte bu yüzden, Ak-Partinin değişmez genel başkanı, engelli ve yoksul kitlelerinin desteğine dayanarak toplumun eğitimli, çağdaş ve dinamik kesimleriyle pervasızca kavga edebilmekte; Atatürk Cumhuriyeti değerleriyle hesaplaşabilmektedir. Yine bu yüzden, engellilerin ve yoksulların gönlünü ve oylarını almak, tek adam rejimine son vermek istiyorlarsa, Altılı Masa ve diğer muhalefet blokları, bu kitlelere yönelik güçlü ve inandırıcı sosyal politikalar oluşturmalı; onlara dokunmanın yollarını aramalıdırlar.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.