Tezcan Durna1
Belirgin bir politik angajmanı olmayan, ortalama Türkiye yurttaşı bir baba, seksenli yıllarda, yetmişli yılların o politik kargaşasından dizleri titreyerek çıktığı için, çocuklarına ergenlik çağından itibaren toplumun önünde fazla sivrilmemesini, fazla öne çıkmamasını öğütlemiştir. Bu öğüdün muhatabı olmamış yoktur bu nesil içinde sanırım. Hatta bu öğüde atasözleri de eşlik etmiştir: Erken öten horozun başını keserler, hızlı koşan atın boku seyrek düşer, sürüden ayrılanı kurt kapar. Bu atasözleri kuşkusuz her zaman bir sağduyuyu temsil eder. Ancak sağduyu her zaman, içinde hegemonik bir tahakkümü de barındırmıştır. Tarihsel konjonktüre göre sağduyu genelin ahlaki değerleriyle tikeli, azınlığı, marjinali her zaman baskılama işlevi de görmüştür. Bu öğüde ister istemez bir başkası da eşlik etmiştir. Hatta bu öğüt değil bir istek, dilek ve zaman zaman emirdir: Vatana millete hayırlı evlat olmak! Bunun tam anlamını sanırım ben ilkokulu bitirirken başrolünde oynadığım bir piyesin anlatısıyla kavradım! Üstünden haliyle çok zaman geçtiği için, ne piyesin yazarını anımsıyorum ne de detaylarını. Hatırladığım kadarıyla benim oynadığım rolün adı Küçük Ali’ydi ve Kurtuluş Savaşı’nda cephede bir yerden bir yere haber taşımaya çalışırken yakalanıp düşman tarafından öldürülüyordum. Cenazem finalde Türk Bayrağına sarılı bir tabuta konulup taşınıyordu. O zamanlar köy ilkokulunun piyeslerine yoğun bir ilgi gösteren köy halkı bu finale topluca ağlamış ve bu ağlama histerisi milli duyguları harekete geçirmişti. İşte bu histeride vatan, millet, bayrak ve bunlarda temsil edilen vatana millete hayırlı evlat olma ideali ortaya çıkıyordu. Ancak ilerleyen yıllarda ya da yaşlarımda diyeyim ben bu vatana millete hayırlı evlat olma isteği ile sivrilmeme-öne çıkmama yasağı arasındaki çelişkiyi bir türlü çözemedim. Hem vatana millete hayırlı evlat olup hem de ortalama bir yurttaş olmak, sana dokunmayan yılanı görmezden gelmek nasıl mümkün olabilirdi? Vatana millete hayırlı bir evlat olma isteği bu paradoksa rağmen haydi diyelim mümkün olabilirdi. Bunun yanı sıra bir de üstüne ahlaklı ve dürüst bir yurttaş-insan olmak isteniyordu. Yani hem dürüst-ahlaklı bir yurttaş olacaksın hem de sana zararı dokunmadıkça herhangi bir haksızlığa, sivrilmemek gerekliliği nedeniyle ses çıkarmayacaksın. Bütün bu çelişkiler yıllarca beynimi kemirip durdu. Hala da kemirmeye devam ediyor.
NASIL AHLAKLI, DÜRÜST OLUNUR?
Sivrilmeyerek, göze batmayarak, bazı güç odaklarını rahatsız etmeyerek ahlaklı ve dürüst olmak mümkün mü? İnsan sadece kendisine ahlaklı ve dürüst olarak ahlaklı kalabilir mi? Ahlak denilen şey sadece insanın kendine ahlaklı olarak sahip olunabilecek bir şey midir? Yani ahlak sadece insanın kendinden sorumlu olmasıyla sahip olunabilecek bir şey midir? Yani insan, sadece kendisinin dürüst olmasıyla, başkasının başına gelen haksızlıklara sivrilmemek, öne çıkmamak kaygısıyla ses çıkarmadan ahlaklı ve dürüst olabilir mi? Peki yanlış, ahlaksız ya da dürüst olmayan şeyler yapmış birisine, bir yöneticiye başına bir hal gelecek korkusuyla ses çıkarmamamız halinde yine ahlaklı ya da dürüst kalabilir miyiz? Yıllarca bu paradoksu çözmeye çalıştım. Muhtemelen benim gibi bu paradoksun yaşattığı açmazları deneyimleyen herkes bu girdaba düşmüştür.
Hem ahlaklı, dürüst olacaksın, hem de insanlar açlıktan kırılırken zevk sefa süren yöneticilere başına bir iş açılır diye ses çıkarmayacaksın. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de içinde yaşadığın ülkenin ya da dünyanın bir bölgesinde siviller vahşice katledilirken sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Başıma bir hal gelir, birilerinin ekmeğine yağ sürerim. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit olur. Aman ağzımızın tadı bozulmasın. Hem ahlaklı kalacaksın hem de hukuksuz bir şekilde vekilliği düşürülerek yaka paça meclisten derdest edilen bir vekil, kim olursa olsun bütün haksızlığa uğrayanların sesine ses olmaya çalışıyor diye buna sesini çıkarmayacaksın. Ne için? Aman iktidarın öfkesini üstüme çekerek tehdit edilmeyeyim, işimden, aşımdan, özgürlüğümden, canımdan olmayayım. Hem ahlaklı kalıp hem de barış bildirisine imza verdiği için yıllarca emek verdiği üniversitelerden kapı dışarı edilirken tarla sıçanı gibi saklanacaksın. Ne için? Aman mevzilerimizi koruyalım. Bizim başımıza da bir hal gelirse, bizlerden boşalan koltuklar başkaları tarafından çabucak doldurulur. Bu nedenle böyle zor zamanlarda bir miktar taviz verilip, meslektaşlarımızın kellesi koparılırken birazcık sesimizi kısmamızda beis olmayabilir. Hem ahlaklı kalacaksın, hem de insanlar hastalıktan ve açlıktan kırılırken, görev aldığın bilim kurulunun hiçbir tavsiyesine karar vericiler tarafından uyulmadığı halde bu görevin başında kalmaya devam edeceksin. Ne için? Ben bu görevden ayrılırsam, zaten yerime başka kuklaları çabucak yerleştirirler. Bu nedenle, neden bu olağanüstü dönemlerde kurban ben olayım?
İNSAN SADECE KENDİSİNDEN DEĞİL, TOPLUMDAN DA SORUMLUDUR
Hâlbuki ahlak, sadece kendinden ve kendi davranışından, kendine yapılandan mesul olmanın ötesinde soyut bir kavram. Sokrates, “ben toplumun üzerine Tanrılar tarafından salınmış bir at sineğiyim”2 derken tam da, sadece kendisinden değil toplumdan da sorumlu olduğunu, toplumdaki haksızlıklara da ses çıkarmanın kendisine bir nevi “verilmiş” bir görev olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu görevi kim verir bir insana? İnançtan inanca, felsefeden felsefeye, gelenekten geleneğe değişir bu görevi veren aşkın güç. Dinler buna tanrı der, felsefe ve Aydınlanma filozofları akıl ve muhakeme yetisi der. Yani insan düşünebilen bir varlık olduğu için, sadece kendisinden değil, içinde yaşadığı toplumdan da sorumludur. Bu sorumluluk gereği insanın yine kendi kendine yüklediği ödevleri vardır. Bu ödevlerin birbiriyle çeliştiği anlarda insan dönüp mantığına ve vicdanına sorar. Bu sorgulamayı insanın hakkaniyetli yapacağı var sayılır. Ancak bu varsayımın işlemediğine modern toplumlarda defalarca şahit olduk. İnsanın kendine, ailesine, topluma, mesleğine, ait olduğu ulusa ya da etnik gruba, dinine karşı taşıdığı sorumluluklar arasında her zaman çelişkiler ortaya çıkıyor ve bu çelişkileri aşmaya çalışırken insan denen aciz varlık çoğu zaman kendini konforlu hissedeceği bir alanı ahlaki normlardan oluşan bir zırhla çevirerek içine saklanabiliyor. Böylece hem ahlaklı olmanın verdiği iç huzura ermiş hem de yaşadığı çelişkinin yarattığı tedirginlikten kurtulmuş oluyor.
İnsan denen canlıyı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik bilişsel yeteneği. Bu yönüyle öne çıkan insan, bir yandan kendi türünden birisine yapılan kötülüğü engellemek için iradi bir güç gösterebiliyor diğer yandan kendisi bizatihi bu kötülüğün müsebbibi olabiliyor. Ahlak denilen şey, esasında toplumsal bir varlık olan insanın toplum içindeki varlığını olanaklı kılıyor. Tam da bu nedenle hem canavar olma hem de canavarlığa maruz kalma ihtimali olan insanı birbirine karşı koruyan da bir özelliği var ahlakın. Zira ahlak olmasa, insan başkasına karşı yalan söylemeyi yanlış görmez ve sözün, dilin, sözleşmenin de anlamı kalmaz. Bu nedenle ahlak ve dil birbirine çok benzer. Dilin de ahlakın da diyalojik olduğu sürece anlamlı bir yeri vardır toplum içinde. Dildeki anlamlar ortaklaşamazsa iletişim imkânsız hale gelir, ahlak sadece kişileri kendine karşı bağlayan soyut bir kavram haline gelirse, kimsenin sahip olmaya gerek duymayacağı muğlak ve temellük edenin elinde her türlü şekle girebilen tehlikeli bir fenomene dönüşür. Tam da günümüzde bu açmazı yaşıyoruz. Bir yandan o kadar çok ahlaktan bahsediliyor, diğer yandan onca ahlaksızlık mazur görülüyor. Yasalarla hırsızlık yasaklanıyor, usulüne uygun şekilde çalmayı becerebilenler yine yasalar tarafından korunabiliyor. İşte tam da toplumu derinden tehdit eden bu açmaz derinleştikçe, toplumu aşan millet, din, tanrı, aile gibi kavramlara sadakat daha çok öne çıkarılıyor.
Türkiye’yi uzun zamandır yöneten iktidarın da, dünyada giderek yaygınlaşan muhafazakâr popülist iktidarların da bir yandan ahlaktan, dinden imandan, tanrıdan, yerlilikten ve millilikten bahsederken diğer yandan da fütursuzca yalan söyleyebilmesini belki de yazımın başında dikkat çektiğim paradoksta aramak gerekir. Wendy Brown, Neoliberalizmin Harabelerinde adlı kitabında “Tanrı, aile, millet ve serbest girişim” gibi kavramların muhafazakârlığın temel düsturu olduğuna dikkat çekerek, özellikle neoliberal ideoloji içinde bu kavramların toplumun selametini ve bireylerin özgürlüğünü derinden tehdit ettiğine dikkat çekiyor.3 Yıllarca bir yandan kendi başının çaresine bakmanın bireylerin temel düsturu olması gerektiği vazedilirken, diğer yandan muğlak ve bizleri gerçekten koruyup korumadığından tam olarak emin olamadığımız bir devlete ve millete sadakat göstermemiz beklendi. Devletin, milletin bütünlüğü adına, haksızlığa uğrayanların uğradığı haksızlığa ses çıkarmayabileceğimiz ahlaki bir düstur olarak öğretildi. Devlete-millete sadakat, topluma sadakatin önüne konuldu. Hâlbuki ahlak denen şey, somut olarak bir başkasına-ötekiye karşı sorumlulukta anlam buluyor.4 Herkes bir başkasından sorumlu olduğu anda ahlaki ilişki anlamlı bir zemine oturuyor. Oysa bize ilk başta da söylediğim gibi hem ahlaklı olmak, hem de başkasına haksızlık yapılırken susulabileceği öğütlendi. Bu bireysel kurtuluş reçetesindeki paradoksu görmezden gelebilmemiz için de, vatana-millete hayırlı olmamız istendi. Oysa vatan-millet bizi aşan, bizden öte ve çoğu zaman bizi de içinde öğütebilen bir kavram. Biz vatandan önce başkasına karşı sadakat duyduğumuz anda, vatan anlamlı bir zemine oturacak. Asıl vatanın üzerinde yaşadığımız ve bize yıllarca kutsal olduğu öğretilen bir kara parçası değil de, haksızlığa uğrayan her canlının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Her canlı için vatan en az kendisi kadar canı kıymetli olan bir başkası olmalı. Bu sorgulamayı daha da derinleştirmenin gerektiği zamanlardan geçiyoruz. Zira yıllarca hayırlı evlat olmamız öğütlendiği vatan-millet hayırsız ellerde ve bizi ezmek için araç olarak kullanılıyor. Son olarak Nazım’a kulak vererek tamamlayayım yazımı:
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
1 um:ag Genel Yayın Yönetmeni
2 Platon (2019), Sokrates’in Savunması, İstanbul: Say Yayınları.
3 Wendy Brown (2021), Neoliberalizmin Harabelerinde, Batıda Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, (Çev. Bülent Doğan), İstanbul: Metis.
4 Alain Badiou (2004), Etik, Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, (Çev. Tuncay Birkan), İstanbul: Metis.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.