Yazar: Burcu Yıldırım

  • Davulun sesi artık uzaktan da hoş gelmiyor

    İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 yılında Türkiye ve tarafı olan ülkeler arasında İstanbul’da görüşülerek imzalandı. Asıl adı ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir ancak İstanbul’da görüşülüp imzalanması nedeniyle İstanbul Sözleşmesi olarak bilinir. Bu sözleşme 1 Ağustos 2014 yılında da mecliste onaylanarak yürürlüğe girdi. İlk imzacısı olmakla övünen Avrupa Birliği ülkelerinin gözüne girmeye çalışan ve Ortadoğu ülkelerinin abisi ve hamisi olmakla gururlanarak rast geldiğine demokrasi nağmeleri dağıtan Türkiye, bugünlerde başladığı on yılın daha da gerisinde.

    Geçtiğimiz hafta, Sözleşme’nin onuncu yılı olmasına ilişkin sosyal medya üzerinden kadınlar yayınladıkları videolarla taleplerini bir kez daha gündem etti. İstanbul Sözleşmesi, hayati bir önem taşıyor. İşçisinden ev kadınına, kamu emekçisinden üniversiteli gençlere kadar sahiplenilen ve “vazgeçmiyoruz” kararlığıyla elden ele yayılan talepler, bir yanıyla kadınların eşit koşullarda yaşama ısrarı. Kendi haklarının kimse tarafından ellerine verilmeyeceği bilincini, karakoldan failinin kendisinden önce eve gönderildiğiyle deneyimleyen kadınlar, artık çok daha hızlı bir şekilde yan yana geliyor. Aslında sadece kadınların değil, toplumun yüzde 80’inin vazgeçmeye niyeti olmadığı bu uluslararası sözleşme, siyasal iktidarın ayağına fazlaca dolandı.

    İstanbul Sözleşmesi’nin önemi de burada devreye giriyor. Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması, suçluların kovuşturulması ve cezalandırılması konusunda bizzat devlete ve kurumlarına görev yükleyen, sağlanmadığı noktada da uluslararası düzeyde yargılanmanın önünü açan bu bütüncül tedbirlerin sorumluluğunu AKP hükümeti ve ittifakları almayı reddediyor. Kadınlar ise her gün üçer beşer katledilmeye, çocuklar istismar edilmeye devam ediyor. Şiddete uğrayan kadınlar güvenlik güçlerine başvurduğunda “hepinizin başına bir polis dikemeyiz” yanıtı aldıklarında, her mahalle arasında görevlendirilen bekçiler; 1 Mayıs afişleri söküp, çekirdek çitleyerek mesai harcıyor. Yıllar yılı güvenliğe harcanan paradan da insan gücünden de nasibini alamayan kadınların kuru laflara karınları çoktan doydu.

    Yeri geldiğinde “kadına yönelik şiddete sıfır tolerans” diye ahkam kesen iktidar temsilcileri, kadınlara yaşarken sadece ‘analık’, ölünce de ‘cennet’i göstermekten ileriye gidemedi. İktidarda kalmanın bedelini artık cemaat ve tarikatlara yaslanmakta bulan bu kara düzenin meyveleri, en çok da kadınların canını almaya devam ediyor. Pandemi ile önlemi taciz ve tecavüzcüleri, mafya çetelerini toplumun arasına salmakta bulan, İstanbul Sözleşmesi’ni fesh edip yerine İnsan Hakları Eylem Planı diye bir dizi madde sunan ve açıkladığı andan itibaren de her yeni gün bir insan hakları ihlaline imza atan devletliler; katilleri, kadınları, çocukları tek bir torbanın içine koyup kendilerini kurtarma ve ceplerini doldurma peşindeler. İronik ama işin modası da bulundu! Artık saldırganlar “Ben devletim” diye suç işliyor ve tehdit ediyor.

    Çılgın projeler, duble yollar, TOKİ betonları, yandaş zengin etme çabaları ve aya yolculuk derken; kadınları, çocukları ve toplumun eşit bir şekilde yaşama talebini hiçe sayan bu düzen aynı hızla baş aşağı gidiyor. Yıllar yılı acıyla karışık deneyimlediğimiz mücadele birikimleri hepimize çok şey kattı. Artık davulun sesi hiçbirimize uzaktan bile hoş gelmiyor. Pandemi ile mutasyonları tartıştığımız bir dönemde evrimi ilkokul kitaplarından çıkaran, kadınlara AKP iktidarında özgürlükler sunulduğundan bahsederken toplumsal cinsiyet eşitliği kelimesine dahi tahammül edemeyen ve yine derslerde okutulmasını engelleyenler de kadın hareketinden, mücadelesinden çok şey öğrenecek.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Isrardaki gerçeklik

    İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ile başlayan ve kadınların her alanda daha yüksek sesle dile getirdiği “Vazgeçmeyeceğiz” ısrarı, ülkenin her yerine yayılarak devam ediyor. Her seferinde de ak koyunu, kara koyunu belli edip sokaklardan evlere, balkonlardan kulelere yükseliyor.

    Kimi zaman bir parkta, balkonda, pencere camında kimi zaman da kulede, kalede, boğazda, köprüde… Geçtiğimiz günlerde İstanbul’un en yüksek ve orta yerlerinden sarkan “İstanbul Sözleşmesi Biziz Vazgeçmiyoruz” yazılı pankartlar unutulmasın ki milyonların birliğidir.

    Aslında bu gerçeğin farkındalığı tüm kadın düşmanı politikacıların belleğinde. O yüzdendir ki kadınların kazanılmış haklarına saldırmakta bir beis görmüyorlar ve ötesine ilerlemelerini kendi gelecekleri açısından tehlikeli buldukları için bu çığlığa rağmen kulaklarının üzerine yatıyorlar.

    Bu noktada kaçırdıkları ve göz ardı ettikleri daha büyük bir tehlike var. Gülten Akın’ın da dediği gibi;

    Duru sular ters yazılar emek ve gözyaşı
    Akıyor sanılan kuruyor sanılan
    Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar
    Uçuyor sanılan her şey birikir
    Deney birikir.”

    Kökü derinlerde inatçı sardunyalar yetiştiren kadınlar, mücadele ile ayakta durduğunu çoktan deneyimledi. Hangi taşı kaldırsalar hangi yöne baksalar “Vazgeçmeyeceğiz” ısrarı, artık memleketin orta yerine çakılı.

    Bu kadınların etrafında; pandeminin ortasında hayat memat meselesi olan toplum sağlığını bir kenara bırakıp gündemdeki tartışmalar üzerine rastgele tehditler savuran, daha önce de kendisini boşanmak yerine erkeklere ikinci eş almalarını tavsiye etmesiyle tanıdığımız Dr. Ali Edizer, büyü yapıldığı bilinciyle ve bunun ancak kızının kanının akmasıyla sonlanacağına inanarak hareket eden baba figürleri, koruma ve uzaklaştırma kararlarına rağmen boşanma aşamasındaki eşlerini ya da hiçbir bağa gerek olmadan sadece istedikleri gibi davranmadılar diye öldürmeye niyet eden bunu da çoğu zaman yapan ve “3-5 ay yatıp çıkarım” kafasıyla dolanan erkekler, sıkıştıklarında başörtü aşağı, aile parçalanmasın-cennet anaların ayağının altında yukarıyı diline pelesenk eden siyasetçiler peydah oldu.

    Bundan sonrası mı? Kadınlara, mücadele etmek düşer. En çok ihtiyaç duyduğu kamusal alandan itilme çabalarına rağmen sokakları terketmeyen ve sözlerini sokaklarda çoğaltan kadınlar yerin dibinden de göğün arşından da bu zihniyetin ayaklarına dolanacak. Kadınların öfkesi, insancı ve eşit bir şekilde yaşam mücadelesi, değiştirmeye olan ısrarı birikiyor. Bu birikim ve inat öyle birilerinin “Ben istedim oldu” mantığıyla değil, bizzat yaşam talebinin içinden çıkıyor. Güven konusunda çoktan sınıfta kalan iktidar ve heveslileri ya kadınların sesine kulak verecek ya da düşlerindeki büyü sadece iktidarlarının sonunu getirmekle kalmayacak. Zira, gerçek olanı yok saymak daha kimsenin harcı olmadı.

    Yazar Hakkında:

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi.

  • Kimin rengi kalacak?

    Son yıllarda yaşadıklarımızın peşine düşmek ve bir şekilde hesabını sorma çabasıyla içimizde biriken öfke, bizi geri koymasın. Neredeyse bu dilek ve temenni ile bitirmediğim bir gün olmuyor.

    Devletin gücü’nü öğrencilerin boğazına yapışmakla görev bilen ve çıplak arama gerçeğini iktidarın yüzüne boca eden Gergerlioğlu’na neredeyse nefes aldırmayan siyasetin güncesi, elini ayağına çoktan doladı. Milletvekillerinin yaptığı açıklamaya göre doktorlara baskı yapılarak apar topar hastaneden hapishaneye taşınan Gergerlioğlu’nun artık kendisiyle uğraşmak nafile. Çünkü kralın çıplak olduğunu hem de doğru dürüst TV kanalına bile çıkmadan kendi sosyal medya hesaplarından yaptığı yayınlarla gösterdi.

    Gelelim, Boğaziçi öğrencilerine ve eylemlere destek verenlere. İntihallerle dolu hayatını bir daha ne Melih Bulu düze çıkaracak ne de üniversitenin kapısına kelepçe vuran otorite halka mağdur edebiyatı yapabilecek.

    Bunun yanında, söz konusu biraz daha köşeli konular olunca Kaf Dağı’nın ardına çekilen muhalefet ise kendini nasıl var edecek merak konusu. İlk seçimlerin hesabı yapılırken özellikle genç kuşakların oylarının belirleyiciliği tartışılırken, gençler sadece adalet talebini yükseltmiyor takipçisi de oluyor. Sonuç olarak bugün kendilerine sağlanmayan adaletin yarın kimseye faydasının olmayacağının farkındalar. Daha okulu bitirmeden binlerce liralık kredi borçları omuzundayken ve mezun olunca İŞKUR kuyruklarında bilmem kaçıncı metrede saatlerini geçirirken deneyimliyorlar olanı ve olması gerekeni. İşin kötüsü emek sömürüsü mevzu bahis olunca işin rengi daha da netleşiyor. Daha çok çalıştırmak ve daha fazla para kazanmak gündeme gelince iktidarı muhalefeti tek cephede toplaşırken, bu tarafa da safları sıklaştırmak kalıyor. Dolayısıyla, sadece partilerin birbirlerine karşı yanlışlarını kullanıp oy kaygısı ile hareket etmek de artık çağın gerisinde kaldı.

    Şimdi sıra renklere sıkıştırılan ‘vatan sevgisi’nde. Zira ne hoşa gitmezse oradan ‘terörist’ oluyorsunuz. Normal şartlarda absürt komedinin konusu olacak mizansenleri gün içinde defalarca yaşamaktan bıktık. Hayal kuramayan gençler, umudunu refah içinde yaşamaktan çoktan kesmiş bir halk ve bütün bunların içinde gökkuşağı renkleriyle kafayı bozmuş, etrafında fır dönen sıkı bir ‘güvenlik’ içerisindeyiz.

    Sözü ODTÜ merdivenlerine getireceğim. Nefret ve şiddet söylemlerine karşı merdivenleri gökkuşağı renklerine boyayan öğrencilerin ardından okul yönetimi, merdivenleri griye boyadı. Öğrenciler tekrar boyayınca bu sefer de yönetim, merdivenleri kırmızı beyaza boyadı. Çağın koşullarına uygun yerli ve milli merdivenler hepimize hayırlı uğurlu olsun… Artık öğrencilerden gelecek her bir fırça darbesi vatanın kemiklerini sızlatma ile eşdeğer sayılacak! Merdivenin rengi kadar memleketin geleceğini dert etmeyen, gençliği kadar geleceğini de harcayan bu sistemin tüm boyası döküldü. Şimdi sıra, istese de mevki ve makamını dert etmeyecek İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karşı barikatın en önünü, kampüslerin kapılarını tutmuş; iş yerlerinin mobbing zırhına, evlerinin kutsal ailesine “hayır” diyen genç kadınlarda. Çünkü kafanızı nereye çevirseniz hayatın köşe başını tutan en canlı renkleriyle oradalar. İyi olan kazansın.

    Yazar Hakkında:

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi.

  • ‘Adalet İstiyoruz’ nicelerimiz adına!

    Adalet kavramı, ülkemizde ihtiyacı olanın da talep edenin de erişemediği bir olgu olarak soyut anlamının hakkını veriyor. Gerçekliği ise ‘bağımsız yargı’mızın içinde vücut buluyor. Çoğu zaman yaşadıklarımız karşısında olan biteni ifade ederken nefessiz kaldığımı hissediyorum. Ancak her seferinde talep etmekten, konuşmaktan, anlatmaya çalışmaktan ne kelimeler tükeniyor ne de kelimelerin gücü. Günlerce susmadan konuşabilirim ya da en yalın çaresizliğim kadar susabilirim. Yeter ki anlaşılmaktan öte kalmayım, bu deli saçması belirsizlikler ve anlamsızlıkları çoğaltan kopukluklar bitsin.

    Öfkelenmekten durup dinlenince elbette yaşadıklarımızın karşılık geldiği otokratik bir süreç işliyor, ama bu işler bu kadar ham mı yürütülür? Öyle ki; bir hakim başkanlık ettiği davaya deyim yerindeyse sırtını dönüyor, o da yetmedi “Adalet istiyoruz” serzenişine küsüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamı olan 10 Ekim Ankara Gar Katliamı davasının firari sanıklar için görülen dosyasından bahsediyorum. Yarın duruşması görülecek olan davayı mahkeme başkanı, katliamda oğlunu kaybeden bir babanın “Adalet istiyoruz” çığlığına alınarak erteledi. “Ya o salondan çıkarılacak ya ben devam etmeyeceğim” dedi. Devletli hakimin bilmediği bir şey var.

    2015 yılının 10 Ekim’inden beri biz, Ankara’nın o asfaltında parçalarımızı arıyoruz. Üzerinden gün geçmesini beklemeden köpükle foşur foşur yıkadıkları Tren Garı önünden, Ankara’nın orta yerinden bu kanlı suçu; suya sabuna dokunmadan temizleyeceklerini sananlar, adaleti de tecelli ettireceklerini düşünüyorlar. Hala Gar önüne gidemeyen, yolunu geçiremeyenlerimiz var. Bizim küsüp de onların ‘oyun’ sandığı bu ayakta kalma becerisini kaybedecek lüksümüz yok. Hayatın akışını erteleyecek şımarıklığımız da. O gün işinden izin alabilen, yol parasını denkleştirebilen ya da küçük çocuğunu komşusuna emanet ederek gelen kadınlara ve her bir aileye adaleti, bağımsız yargıyı, hukukun üstünlüğünü nasıl açıklayacaksınız? Tek bir sorumlunun dahi yargılanmadığı, dosyaların çekmecelerde unutulduğu, eksik gedik bir yargılama ile 19 sanığa verilen ceza kimin vicdanını rahatlatacak? Halkın somut her talebinin pelesenk edildiği bu arsızlık sizleri rahatsız etmezken “Adalet istiyoruz” u duymak neden ağırınıza gidiyor?

    Üstelik dahası da var; bugün Boğaziçi kampüsünden tüm Türkiye’ye yayılan demokratik, bilimsel üniversite talebi, “Öyle mi alay komutanı” diyerek bastığınız yeri sarsan maden işçileri, hayatlarının hiçe sayıldığını ve kirli işlerin nasıl döndüğünü bir bir anlatan Hendek’teki havai fişek fabrikasındaki işçiler ve yakınları, paylaştığı haber yüzünden milletvekilliği düşürülen Faruk Gergerlioğlu ve kimliğine, diline, cinsiyetine, yönelimine bakmadan yan yana gelen milyonlar… Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ama en önemlisi adaletin nasıl bir şey olduğunu size tek tek gösterecek. Alınmayın ama küsmek yok, insanca yaşam isteğimiz baki.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Tutunup kök salma inadı sadece erkek şiddetine karşı olmayacak

    8 Mart hazırlıkları, ülkenin her yerinden irili ufaklı baş gösteriyor. Pankartlar, dövizler, sokaklar her zamankinden çok kadınların yaşadıklarına ayna olacağa benziyor.

    ABD’de dokuma işçisi kadınlarla başlayan yangın artık dünyanın her yerinde etkisini güncelliğinden alan mücadele ve dayanışma dinamiklerine dönüştü. Çok değil sadece geriye dönüp bir yılımıza baksak, on yılların biriktireceği öfkeyi, direnci ve talepleri görüyoruz.

    Tarih boyunca bütün işçi ve emekçilerin insanlığa kazandırdığı haklar ve beraberinde yürütülen tartışmalar, bugün de hiç olmadığı kadar gündemde. Pandemi koşulları, yaşanan ekonomik krizi derinleştirirken kimilerine fırsat kapılarını da sonuna kadar açtı. Bu sayede zenginlikleri artan ‘seçkin’ iş verenler, ülke ekonomisini büyütmekle şahlanırken her gün verdiği emekle yarını yaratan işçiler, iki kuruş ‘fazla’ istedi diye neredeyse vatan haini oldu çıktı.

    İnsan haklarının yeniden keşfedildiği ve beyannamelerle sunulduğu, tehdit ve nefret söylemlerinin arasında eleştirinin onulmaz bir ‘suç’ sayıldığı ülkemizde, hak aramak da tabi her yiğidin harcı değil. 19 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı, her seferinde koltuğunu tek başına sağlamlaştırmadı. Geçen süreç içerisinde etkisini yitirdikçe kendisinin yanında olmayan “terörist”lerin niceliği gün geçtikçe de arttı. Dün Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenlerdi, “Savaş olmasın” diyenlerdi. Bugün Boğaziçili öğrenciler, meslek örgütleri, odalar, birlikler, kadınlar hatta denize akan dereler bile neredeyse paparayı yiyecek.

    Ama her dönemin ve her kesmin burun kıvırdığı, kürsülerden konunun halka geldiğinde süslü laflarla anıldığı, çiban başı işçiler… Açlık, savaş, yoksulluk, göç, ölüm bu mahalleleri hiç es geçemez. Yazıları hep karadır. Toplu öldüklerinde gündem olur, seçimlerde hatırlanır, vergilerden beli bükülür, köylülüklerinden beğenilmez. Yine geçtiğimiz günlerde TİS sürecinde yaşanan anlaşmazlıkla greve giden işçilerin hayatları biriken çöp yığınları kadar gündem edilmedi ne yazık ki! Boğazlarından ekmeğin dışında başka bir şey de girsin diye haklarının peşine düşen bu insanlar, şımarıklığın yanında iktidarı da beslemekle suçlandı. En azından, anlamak ve hak vermek için üzerinden bir yüz yıl mı geçmesi gerekiyor? Şimdi bu şımarık insanların evlerinin içine bakalım mı, kadınların orada neler yaşadığına?

    O evlerin içinde; tablet alamayan ebeveynlerin intihara sürüklenmesinden tutun da internete ulaşmak için çatıdan düşüp ölenine, iki çocuğuna bir yumurta pişirip yarım pay edenine, makarna ve bardakla yağ alabilmek için alyansını satanına kadar katıksız gerçek hikayeler var. Şiddetten kafasını kaldırsa, eğitime, sağlığa ve hiçbir zaman eşit-sosyal bir hayata karışamayan kadınlar, kız çocukları var. Daha büyüyemeden elleri tezgahlarda nasır tutan, kaçak göçek çalıştırılan ama kafamızı kaldırıp baktığımızda yüzümüze çarpan çocuk işçiler var. Kederden, ölümden önce yaşamayı deneyimlemek, gök yüzündeki kuşların sesini duyabilmek elbet o yakınından bile geçmeyeceğiniz evlerin de harcı. Ez cümle ilk önce yaşamak için mücadele veren kadınların tutunup kök salma inadı, sadece erkek şiddetine karşı olmayacak. Kutlu olsun, 8 Mart!

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Ölmediyseniz ‘Alo’ deyin

    Gündem, her zamanki gibi olabildiğine yoğun. Devlet yetkililerinin halkın bir tekini düşünmeden aldığı kararlar, verdiği “müjdeler”, hangi parti ya da derneği kapatıp, sistemin ilerlemesi için nereye atayacağı kayyumlar… Mızmızlanan ve çocuklar gibi sürekli ürettiği bahanelere “devletin bekası” için inanmamızı bekleyenler.

    Aslına bakarsanız çok bekledik. Uzun yıllardır da bekliyoruz. Hatta bir kısmımızın gençliği, beklerken aldığı yaralarla çöpe gitmiş durumda. Cinayetlerden, katliamlardan kurtulanlar işsizlikten, mobbingden intihar etmeye başladı. Ne yazık ki manzara bu.

    Ama bu bekleyiş içerisinde, beni derinden sarsan bir görüntü geçti ekranlardan. Sonra bu kadar Ah’ı, hesabı, hesap verecekleri günü umut ettim. Sonuçta ekmeğimizi bitip tükenmeyen umuttan yiyoruz.

    Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, yine bir müjde vereceğini açıkladı. Müjde yalnız elinde patlamış olacak ki; ne zamanında açıklayabildi ne de “bizim askerlerimizi hain teröristler öldürdü” hikayesi beklediği karşılığı buldu. Sonuç olarak başarısız bir operasyon olduğunu kabul etmek durumunda kaldılar. 2015 yılından beri rehin tutulan 13 askerin kurtarılmasıymış amaç. İnsanların tepelerine yağdırılan bomba ile kahraman olmayı ve ülke yönetmeyi görev bilen bu zihniyet dönüp ailelerin yaşadıklarına bakmaya zahmet edecek mi?

    Çocuklarının kurtarılması için meclisin kapısını aşındıran, çalmadık kapı bırakmayan ve eli boş dönen onlarca insanın evine çocuklarının cansız bedenleri gönderildi. Ki rehin alınan askerler, yazdıkları mektupta kendilerini ancak isterse AKP’nin kurtaracağını açıkça yazmışlar. Kaybedilen insan hayatları gündemden hızlıca silinirken yerini esas mesele olan HDP’nin kapatılması, muhalefet partilerinin “terör örgütü HDP” ile nasıl yan yana olduğu simülasyonları dönmeye başladı. Bu konuşmalar pandemide yapılan ışıklı salonlardan dile getirildi.

    Erdoğan, Gara’da oğlunu kaybeden anneyi telefonla kongre toplantısına bağlayarak sesini salona verdi ve “Bir anneye böyle bir şeref nasip olmaz ama siz bu şerefi yakaladınız. Mekanı cennet olsun” diyerek kanlarının yerlerde kalmayacağını söyledi. Peki bunların saçılmasına neden imkan tanınıyor? Kadınların tabutlara sarılı fotoğrafları ile neden vatanı korumak eş değer kılınıyor? Ve en önemlisi ölümü kutsayan, kanla geleceğin yazılacağına inananlar neden en ufak bir risk almayarak bir eli yağda öbür eli balda yaşıyor?

    Bütün bunların tam ortasına aklımdan sanırım hiç çıkmayacak bir görüntü. Hastane önünde çocuklarının bedenlerini bekleyen anneler. Bu hissi çok iyi biliyorum. Artık bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissi ve içeriden çıkacak bedenin kendi yakınlarına ait olmaması umudu ve utancı… Ben bu duyguyla baş edemediğim için 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nda kaybettiğim arkadaşlarımın kapısında bekleyememiştim. İnsan galiba ayakta ve hayatta kalmak için kendine hep yol aramaya çalışıyor. Bedeninin tek parça olduğunu öğrendiğimde hissettiğim sevinç, sonralarında da ayağıma dolanacaktı.

    İşte sizler, bizlere kaç kez yara alarak öldüğünü düşündürdünüz ya, o yaraların hepsi öfkeyle büyüdü ya, bu nedenle artık hiçbir hesabınız tutmayacak. Birlikte, insanca, demokratik ve eşit yaşamın koşulları sizin yalanlarınızda değil bizim ellerimizde. Kadınların yüreğinin ta ortasında. O cesaret çok şeyi değiştirecek. Artık bu bekleyiş sadece çaresizlikten değil…

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Can Suyu

    Her gün ama her gün suç işlenen bir ülkede, adalet aramak boynumuzun borcu oldu. Kadınlara, akademiye, öğrenciye, çiftçiye, işçiye uygulanan baskıyla şiddetin varyasyonlarını deneyimlemekle geçen günlerde, “Nasıl var olacağız?” arayışına da girdik. Bu sıkışmışlıkta belki de hayat kurtaran bu soruyla gelen dayanışma ruhu, kuşkusuz nefes aldırıyor.

    Kayyum rektör Melih Bulu’nun atanmasıyla Boğaziçi’nde başlayan hukuksuzluk, ağır aksak ilerleyen güven kırıntılarını da yerle bir etti. Hem de öyle ki, ‘güvenlikten sorumlu’ ama sorsan hak nedir bilmeyenler, “Biz devletiz, size ne yapacağımızı bilmiyorsunuz, bizim yüzümüzü unutmayın, sizi bitireceğiz” diyerek nefret ve işkence suçu işlerken devamında yapacaklarını da alenen ilan ediyor. Bin bir emekle, derece yaparak en saygın okullardan birine giren öğrenciler; intihal yaptığı açığa çıkan, hiçbir yerde kabul görmeyen ve istifa etme cesaretini bile gösteremeyen bir isim yüzünden haftalardır şiddete uğruyor.

    Elbette mesele Melih Bulu’nun kendisinden ibaret değil, seçilmediği ve istenmediği takdirde sırtını yasladığı otoriteye güvenerek şahsını rektör ilan eden Bulu, Boğaziçi’ni dünyada seçkin bir yere getireceğini iddia ediyor ve ezberden şaşmayarak varlığını, devletle özdeştiriyor. Peki, bunu üniversitenin içine polisleri sokarak, öğrencilerin üstünde deneyimledikleri şiddet türleriyle mi başaracak? Bu ülkenin bakanları, cumhurbaşkanı geleceği yaratması beklenen dinamik bir kesimi; “terörist”likle suçlarken, hedef gösterirken, karakolların tozunu “devletiz biz” diyenlerin ayaklarının altında yuttururken nasıl olacak bu işler? Birlik, beraberlik, tekçilik ve beklenen sonsuz biat ile devletli iktidarlarında kendilerine yer edinmeye çalışanlar; insan haklarını, geleceği, demokrasiyi, eşitliği, güvenli bir toplum olma sözünü nasıl ilerletebilir? Katliamlardan, çalınan sorulardan, sokaklarında rahatça dolaşamadığı bir karanlıktan, kâr hırsının azgın dişlilerinden sağ salim çıkıp gelen insanlar, sel oluyor be azizim.

    Toprağımıza doldurduğunuz beton, ruhumuza dayattığınız iç çekişler, omuzlardaki yük canımızı almaya yetmedi ama silkelenme cesareti verdi. Kafasını kırdığınız, dişini döktüğünüz hatta cinsel saldırıya kadar vardırdığınız güvenlik anlayışınız, otoritenizi tuzla buz ediyor.

    İstanbul’un, Ankara’nın meydanlarında kafalarını yere sürttüğünüz yüzlerce insan o meydanları özgürleştirmeyi vadeden ve kökü çok derinlerde olan bir ruhu taşıyor. O ruh ise çocuğunun iyi bir eğitim alması için merdiven silmekten canı çıkan, toprakta çalışmaktan ellerinden nasırı hiç eksik olmayan, şiddetle-mobbingle- tacizlerle cam tavanların arasında kendine yer kazıyan kadınların köklerinden filizleniyor.

    Sadece kadın cinayetlerinde şiddetle mücadele edeceğiz gibi kelimeleri yan yana getiren zihniyet, elbette gelecek sunmaz. Sadece size değil o gücü size teslim edenlere de hesap soracak olan gençler, kadınlar, emeğiyle hayatta kalanlar kendilerinden tüm çalınanları alacak. Çünkü ufkumuz koltuklarla sınırlı değil, ufkumuz uçsuz bucaksız bir hayatla dolu. Sahte olan ne varsa arınacak kampüslerden, sokaklardan, meydanlardan kafanızın içindeki en dipsiz korkulardan… Uçan kuşun hain, terörist ve bilmem ne bela olduğu tamtamlarının arasında, haklı taleplerin bu kadar sahiplenilmesi kuşkusuz can suyumuz.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Adalet Sırası Kadınlara Ne Zaman Gelecek?

    Burcu Yıldırım

    Yıllardır içimizi rahatlatacak haberlere hasretiz. Çok görmüş geçirmiş sayılmam ama rüzgar gibi değişen gündemlerin arasında 18 yıldır AKP iktidarında şahit olmadığımız kalmadı. Demokrasi vaadiyle, Nazım şiirleriyle, kadınların yüceliğiyle, Erdal Eren’in ardından dökülen göz yaşlarından bugüne sıçrayıp geldik. Şimdilerde; aynı mahalleden olmayan başörtülü kadınlar, “vitrin mankeni”, 17’sinde çocuklar terörist, hakkını arayan kadınlar, “provakatör” …. Kara liste uzayıp gidiyor.

    Aslında düşmanlık ve düşman yaratma seviciliği uzak olmadığımız bir konu. AKP iktidarını doğuran koşullar da vakti zamanında, Türkiye’nin üç tarafının denizlerle ama dört tarafının da düşmanlarla çevrili olduğunu beynimize kazıyıp durdu. Velhasıl düşman hiç bitmedi. Sorumluluk almaya, hesap vermeye gelince, korkunç düşmanlar kapatıldığı çekmeceden hızlıca çıkarıldı. Bugünse “düşman” olmayan kim kaldı diye sorarsınız, yanıtı yok. Yarına bekletilenin sırası geliyor. Cezaevleri doluyor, kürsülerden hedefe kilitleniliyor ve bağımsız yargımız, şafak vakti evler basılmazsa mesaisine başlıyor.

    Bütün bu yaratılmaya çalışılan akıl bulanıklığı arasından ise kadınlar, en haklı talepleriyle sıyrılmayı başarıyor. Çünkü yaşamak duygusu ağır basıyor. Adalet gibi güçlü bir kelime ile yola düşen kadınlar; işte, sokakta, evde, kampüste başının örtüsünden saçının rengine, yedisinden yetmişine bütün kız kardeşlerini yola döküyor. Bundan sebep; OHAL koşullarında bile meclisin kapısına dayanan, evlerine kapatılmaya çalışıldıkça kabuklarına sığmayan kadınları görüyoruz. Bu, taşan gücün etki alanı o kadar çok ki, bir de bakıyorsun ki talimat olmadan hukuk kuralları işlemeye başlamış.

    Tam da bu noktada Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün, “Siparişle tutuklama olmaz” çıkışına ses olalım. Kadınların ne sipariş verecek durumu ne de güveneceği bir yargı alanı kaldı. Kime seslenelim? 17 yaşındaki yeğenine tecavüz ettiği DNA raporlarıyla kanıtlanmış olmasına rağmen cezaevinden tahliye edilen, o da yetmeyip davul ve zurnayla karşılanan Osman Çur’un, tutuklu yargılanması için illa bir bakanın hedef göstermesi ya da cumhurbaşkanına hakaret etmesi mi gerekiyor? Kahvaltıya erken çağırdı bahanesiyle çocuğu ve eşini kaynar suyla yakan Ali Ay’ın tutuklanması için kadınların yeri göğü inletmesi mi gerekiyor? Ya ölmemek için öldüren kadınlar? Ya da sesini hiç duyamadıklarımız, katledildikleri ile kalanlar… Bunların hakkını kim verecek, kim savunacak? Kanunları beğeniyoruz sayın bakan ama kanunların uygulanmasını bir türlü istemeyenleri beğenmiyoruz ve doğal olarak gönlümüz razı olmuyor. Hukuk devletinde adalet sırası beklemekten çok yorulduk.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • Haklarını birbirine teslim eden kadınların hesabı

    Burcu Yıldırım

    Öncelikle sözümüzün çoğalmasına imkan oluşturduğu ve buradan seslenmeme değer gördükleri için medyaport.net ekibine teşekkür ediyorum. Bu başlangıca bir girizgah yapmak gerekirse; yazmaya, sormaya, yaşadıklarımızı yan yana koymaya, biriktirmeye ama ille de umut etmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaçtan kaynaklı da dilimin döndüğünce etrafımızda olup bitenlere küçük bir pencere açmaya, kadınların gündemini aktarmaya çalışacağım.

    Yeni bir yıla girdik ve yeniye dair olanca özlemimizle dileklerimizi sıraladık. Elbette umut ettiğimizce, hayal kurduğumuzca ve harekete geçtiğimizce varız. Ancak yaşadığımız her gün, bir öncekini aratır hale geldi. 2020 yılı hepimizin malumu pandeminin, ekonomik krizin, yoksulluğun ve artan baskıların gölgesinde geçti. Bu süreçte gördük ki halka, en çok da kadın ve çocuklara en zor zamanlarında can simidi olacak hiçbir kurum kalmamış.

    Neden mi bahsediyorum? Hadi biraz açalım. Daha birkaç gün önce aynı gün içerisinde dört kadın öldürüldü. Sayıyla dört ama hikayeleriyle anlatmakla bitiremeyeceğimiz kadınlar… Bakanlar kınamakla yetindi. Davanın takipçisi olmalar, en ağır cezaları almaları yönünde dilek ve temenniler havalarda uçuştu. Peki hangi bağımsız yargı bunu sağlayacak ya da davayı nasıl takip edecekler? Bugüne kadar kaç kadın cinayeti davası takip etmişler? “İyi hal” ve “tahrik” indirimlerine karşı ses çıkarmışlar ya da şiddeti önlemeye yönelik ilk imzacıları olduğu İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtırmak yerine, ne kadar sahip çıkmışlar? Kadınların yıllardır yüksek sesle söylediği “kadın cinayetleri politiktir” tespiti sadece şu üç beş soruyla bile gün yüzüne çıkıyor ne yazık ki.

    Kadınlar her gün soruyor: Gülistan Doku’ya, Rabia Naz’a, Nadira Kadirova’ya, Duygu Delen’e ve yeni yılın ilk gününde şüpheli ölümüyle hayatını kaybeden Feyza Nur Saydam’a ne olduğunu. Bu kadın ve çocukların bir ortak yanı daha var; şüphelilerinin hep sırtı sağlam ve hali vakti yerinde insanlar. Adaletin terazisinin kişilere, mevkilere, varlıklara göre değiştiğini deneyimleyen bu kadınlar hangi kurumlara güvenecek? Sıkışıldığında yargıya havale edilen konular ve yargının bir türlü bağımsız hareket edemediği  bu günler, hangi yaraya merhem olacak? Baktık işin içinden çıkamıyoruz, kınayıp geçelim mi ya da ileride bir gün, bir suç ve suçlu bulup alınan bütün hukuksuz kararları kimin üzerine yıkalım?

    Her ay, her yıl öldürülen ve şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden kadınların çetelesi tutuluyor. Bunu basına yansıyan ve el yordamıyla ulaştığımız bilgilerden ediniyoruz. Kadın örgütleri titizlikle üzerinde durmaya çalışıyor ancak devlet kanadında ne bir çalışma ne bir bilimsel veri ne de buna dair bir hareket var. En son 2009 yılında Adalet Bakanlığı, 2002 ve 2009 yılları arasında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığını belirtmişti. Ogün bugündür resmi olarak açıklanan tek bir veri bile yok.

    Çizdikleri pembe tablonun etkisinde kaldıklarından mıdır bilinmez bu konuda kararlı bir sessizlikleri var. Bütün bunların yanı sıra geçtiğimiz Kasım ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, kadın cinayetlerinin geçen yıla oranla azaldığını savundu ve Kadın Destek Uygulaması (KADES) verilerini gösterdi. Uygulamanın olumlu bir adım olduğunu cepte tutalım; peki uygulamayı indiremeyen kadınlar, telefonu olmayan, internete ulaşamayanlar için bir pratik çözüm var mı? Yine bakanlığın açıklamalarına göre KADES uygulamasını Aralık ayı itibariyle 1 milyon 174 bin kişi indirmiş. Başlı başına bu rakam bile kadınların içinde bulunduğu duruma ve her an yaşayabilecekleri korkuya işaret ediyor. Sadece bu veri bile tehlikenin kapıda değil, kadınların evlerinin içinde, en yakınında  olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla kadınları, sürekli ailenin içinde tanımlamaktan, en iyi görevin annelik olduğunu öğütlemekten ve “itaat et” demekten artık vazgeçmek gerekmiyor mu?

    Bu memlekette kadınlar, yaşadıklarını ispatlamak için kendi kanlarıyla katillerinin ismini yazmak ya da bir gün öldürülürsem diye dün 17 yaşında yedinci kattan düşerek şüpheli ölümüyle gündeme gelen Feyza Nur Saydam gibi “Bana bir gün ulaşılamazsa kaçmamışımdır kaybedilmişimdir, ben bir yerden aşağı atlamam Allah korkum var benim ama biri atmıştır, uyuşturucu kullanmam zorla verilmiştir. Bir gün hashtaglerden biri olursam bulunacak kılıfların hiçbirini yapmam, hakkımı arayın” diye sosyal medyadan çağrıda bulunmak zorunda kalıyor! Geleceğini, hakkını arayacak kadınlara teslim ediyor. Feyza’nın ölüm nedeni kesinleşmedi ama bütün bu soruşturma aşamasından bağımsız genç bir kadının olası ölümüyle ilgili duyduğu kaygı. Bir gün bu şekilde öldürülebileceği ihtimalini düşünmek. Bilmem anlaşılıyor mu?

    Bu durumda kadınlar kendilerine biçilen kaderlerine ve ölüme terk ediliyor desek çok abartmış olmayız. Çünkü daha karakoldaki şikayet aşamasında dahi şiddete uğrayan kadınlar devletin bütün kurumları aracılığıyla yalnızlaştırılıyor. Yaşadığı travmayla bir de uğradığı şiddeti, tacizi, tecavüzü ispat etmek zorunda kalıyor.

    Kürsülerden bitmek bilmeyen cinsiyetçi dil ve nefret söylemi, her gün baskı politikalarıyla üretilen şiddet, yaşam alanı sunmuyor. Kadınların yarınlardan alacak çok hesabı var. Haklarıyla beraber insanca yaşamayı hesap eden kadınların öfkesi birikiyor ve her gün daha çok yana yana geliyorlar. Bunu görmemekte ısrar edenler kuşkusuz ki yarınlarını da göremiyor.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.