Etiket: #iktidar

  • Du bakali n’olcek hal-i pür melalinden çıkmak gerek

    Memleketi temelinden sallayan bir ekonomik açmaz var ve 21 yıldır bu açmazın mimarlarından da hala medet umanlar.

    Aynı şekilde; muktedirlerin karşında da 21 yıldır aynı muhalefet var ve bu dipsiz karanlıktan çıkmak için yine bu muhalefetten medet umanlar var.

    Ama asıl yara, özellikle son 7-8 yılda halkın önemli bir çoğunluğunda, dut yemiş bülbül misali bir suskunluk var.

    Kendi derdini, meselelerini düşünmemesi, yapılması gerekenleri yapmaması, sorumluluk almak yerine kıyıda kenarda kalması, maruz bırakıldığı tüm kötülükler, olumsuzluklar ve çirkinlikler karşısında verilmesi gereken tepkiyi vermemesi var.

    Velhasıl yine kapıda bir seçim, yine aynı yüzler, aynı vaadlerle dolu vizyonlar ve yine “du bakali n’olcek” şimdi diye bekleyen bir toplum var.

    Oysa insan hak ve özgürlüklerini önceleyerek “yaşamın” kutsallığını düstur edinen, eşit ve hukukun üstünlüğünün var olduğu bir demokrasiyle yaşayabilelim diye, toplumsal mücadele vererek bu uğurda ceza evlerinde olanlar var ve bu insanların oralarda olmalarında hepimizin “suskunluk” suçu var.

    Ve belki de hepimizin; bir parça da olsa korkaklığının, ürkekliğinin, tehlikeden kaçmak için kaçamak yollardan gitmemizin payı var…

    Zira toplumsal desteği arkasına alamamış protesto eylemleri ve mitingler bir noktadan sonra başarıya ulaşamıyor. Ve muktedirlerin tüm aygıtlarının gücü bu evrensel hak ve hukuk mücadelesi veren insanların üzerine düşüyor.

    Toplumsa “du bakali n’olacek” modunda, sorumluluk alma aksiyonundan uzak, sadece seyre dalarak bekliyor…

    Artık; daralan sadece demokratik mücadele alanları değil, susanların haklarının mücadelesini verecek insanların büyük kısmının da özgürlüklerinden yoksun olması…

    Geçmiş dönemde okuduğum bir gazeteci, Belarus’lu müzisyen Mariya Kolesnikova’nın köşesine taşıdığı açıklamasında şöyle diyordu;

    “En çok aynı ülkeyi paylaştığım insanların özgür olmamasına ve korkmalarına üzülüyorum.”

    Ve ekliyor;

    “İnsanları hapislere tıkabilirsiniz, onlara 11 yıl ceza verebilirsiniz. Ama bütün bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Evet, iki ittifak da kapıda beliren seçim için vizyon açıklamaları yapıyor.

    Muhalefetin vizyon açıklaması her ne kadar tabanda anlaşılır bir siyaset dili olmasa da, dolu bir içeriğe sahip olduğu ortada. Ancak, halk tabanına ulaşamayan hiç bir siyasi hamle karşılık bulmaz. Susan ve maruz bırakıldıkları için hep bir kurtarıcı bekleyen halklar Özgür yarınlara ulaşamaz.

    Yine bir seçim, yine aynı aktörlerden medet ummak yerine, aktörün ta kendisinin halkın olması gerek.

    Muktedirlerin yarattığı korku ikliminden çıkabilmek için, sadece muhalefetten vizyon beklemek yerine, muhalefete seslenip; kendi derdini düşünmesi, kıyıda kenarda durmak yerine sorumluluk alması, maruz bırakıldığı tüm olumsuzluklar karşısında verilmesi gereken tepkiyi vererek “halk vizyonunu” birlikte belirlemeleri gerek.

    Tıpkı Mariya’nın söylediği gibi:

    “İnsanlar hapis edilebilir ama tüm bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Kurtarıcı ve onlardan hamle beklemek yerine halk olduğumuzu yeniden hatırlarsak; tüm baskılar, nefretler, korku duvarları, halka çarparak parçalanır, karanlık dağılır.

    Bunun için de;

    Olaylar karşısında katılımda bulunmak veya bir şeyler yapmak için harekete geçmek yerine “bakalım şimdi ne olacak?” modunda beklemekten ve sevgili Aziz Nesin’in; “du bakali n’olcek” hikayesindeki hal-i pür melalden çıkmak gerek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Başta Altılı Masa olmak üzere tüm muhalefet bloklarına sesleniyorum: Türkiye’yi yeniden inşa sürecinde engellileri göz ardı etmeyin!

    AK-PARTİ hükümetleri döneminde, özellikle 5378 sayılı Engelliler Kanunu’nun yürürlüğe konulduğu 2005 yılından itibaren engelliler alanında önemli ilerlemeler meydana geldi. Ne var ki, 2013’ten itibaren kademe kademe bir duraklama ve gerileme sürecine tanık oluyoruz. Çağımızın insan hakları perspektifine uygun hak temelli bir zihniyet dönüşümü gerçekleştirilemedi. Israrla tersi iddia edilse de, siyasal iktidarca engelliler hak öznesi sosyal bir taraf olarak değil, gönülleri alınması gereken merhamet ve şefkat nesnesi bir kitle olarak görülüyor.

    Kâğıt üstünde elde edilen kazanımlar, yaşamda karşılığını bulamıyor. Eğitimde, istihdamda, siyasette… Toplumsal yaşamın tüm alanlarında engellilere yönelik ayrımcı uygulamalar ve ön yargılar devam ediyor. Engelliler, milli gelirden nüfuslarına göre hak ettikleri payı alamıyor. Hala, fiziksel çevreye, ürünlere, haklara ve hizmetlere erişimin önünde ciddi engeller var. Buna karşın, Ak-Parti hükümetlerinin engellilere önemli kazanımlar sağladığı kuşkusuzdur. Bu yüzden engelliler bu hükümetlere elbette teşekkür borçludurlar. Ancak bu çeşit kazanımlar daha çok sosyal yardım karakterlidir ve her an partizanca kullanılabilmekte, kısıtlanabilmekte veya ortadan kaldırılabilmektedir. Bu yüzden AK-PARTİ hükümetlerinin 20 yıl boyunca geldikleri nokta bugün gelinen noktadan ibarettir. Yani kağıt üzerindeki kazanımların uygulamada karşılığının olmaması ve hak temelli bir zihniyet dönüşümünün gerçekleştirilememiş olmasıdır. Bana göre, Ak-Parti hükümetlerinin, bu yaklaşımla engellilere verebilecekleri yeni bir şey kalmamıştır. Bu nedenle, aşağıda sunacağım perspektiflerin ve taleplerin muhatabı artık Ak-Parti değildir.

    Yeni bir Türkiye’yi inşa edecekleri iddiasındaki muhalefet bloklarına sesleniyorum. Bu sese kulak verin ve yeni Türkiye’yi inşa sürecinde engellileri göz ardı etmeyin. Engellilerin gönlünü ve oylarını kazanmak istiyorsanız, programlarınızda ve seçim bildirgelerinizde zihniyet dönüşümüne karşılık gelen hak temelli perspektifler kapsamında güvenceli, kalıcı ve köklü çözümlere yer verin. Bu programları ve bildirgeleri engellilerin örgütleri ve temsilcileriyle müzakere edin ve en önemlisi, onların, Belediye Meclisleri ve TBMM gibi karar verici organlarda etkin olarak yer almalarını sağlayın.

    Bu bağlamda öncelikle aşağıdaki ilke ve perspektiflerin benimsenmesini ve siyaset belgelerinde yer almasını talep ediyorum:

    1. Ulusal düzeyde engelliliğe ilişkin politikaların, planların, programların ve eylemlerin tasarlanmasında, geliştirilmesinde, hayata geçirilmesinde, izlenmesinde, değerlendirmesinde ve denetlenmesinde engellileri temsil eden örgütlerin katılımı, temel bir ilke olarak benimsenmelidir.
    2. Engellilerin bağımsız bireyler olarak yardım değil hak öznesi olduğu gerçeği kabul edilmeli ve Tüm politika yapım süreçlerinde “Bizim olmadığımız yerde, bizim hakkımızda karar alınmaması, evrensel bir ilke olarak kabul edilmelidir.
    3. Kapsayıcı eşitliğin sağlanması ve ayrımcılık karşıtı politikaların inşası için ulusal mevzuat, BM Engelli Hakları Sözleşmesi ile uyumlu hale getirilmeli; bunları yaparken engelli kadın ve kız çocukları ile azınlıklar, özel olarak gözetilmelidir.
    4. Engelliler ile ilgili verilerin; engelli örgütleri ile işbirliği yapılarak Birleşmiş Milletler Washington Engellilik İstatistikleri Grubu tarafından önerilen yöntemle ayrıştırılmış olarak toplanması ve düzenli aralıklarla güncellenmesi sağlanmalıdır.
    5. Engellilerin eğitime, istihdama, sağlığa ve tüm insan haklarına erişimi ve toplumsal yaşama aktif katılımları için erişilebilirlik koşullarının sağlanması, öncül bir hak olarak kabul edilmelidir.
    6. Koruyucu ve önleyici sağlık politikalarına önem verilmeli; sakatlığa yol açan nedenler en az düzeye indirilmelidir.
    7. Bugün, engelli haklarından yararlanmak için Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine aykırı olarak en az % 40 vücut fonksiyon kaybına sahip olma koşulu kaldırılmalı; vücut fonksiyon kaybı oranı ne olursa olsun, kayıp oranına göre kişinin ihtiyaç duyduğu haklar verilmelidir.
    8. Eğitimin tüm alanlarında ve düzeylerinde kapsayıcı ve bütünleştirici eğitim politikaları benimsenmeli; bu amaçla bütün eğitim kurumlarında gerekli alt yapının oluşturulması için her türlü önlem alınmalıdır.
    9. Engellilerin üretim ve hizmet süreçlerine etkin bireyler olarak katılımları esas alınmalı; istihdam politikaları bu perspektifle oluşturulmalıdır. İstihdam politikalarında; sözleşmeli personel sayısı, engelli istihdam kotasında dikkate alınmalı, %3’lük kota, güncellenmeli ve KPSS ile personel alımlarında eş zamanlı olarak EKPSS ve kura ile alım yapılmalıdır.
    10. Engellilerin kamu hizmetlerinden ücretsiz ya da indirimli yararlanmalarına dayanan bugünkü sosyal destek sistemi yerine, onların sakatlıklarından kaynaklanan ilave masraflarını karşılamaya yönelik aylık engelli ödeneği şeklindeki sosyal destek sistemine geçilmelidir.
    11. Bakım hizmetleri, bağımsız yaşamı destekleyecek biçimde dizayn edilmeli; evde engelli bireyin bakımını üstlenen kişilerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması sağlanmalı; engellilerin bağımsız yaşamalarını destekleyecek programlar özellikle gözetilmelidir.
    12. Mevcut ekonomik krizin, engelliler ve ailelerinde yoksulluğu ve yoksunluğu daha fazla derinleşmesini önlemek için acil eylem planı geliştirilerek uygulamaya konulmalı, sosyal yardımlar, engellilerin kendi gelirleri dikkate alınarak ve enflasyona ezilmeyecekleri düzeyde artırılmalı ve sosyal konut projelerinde engellilerin gelir azlığı dikkate alınmalıdır.
    13. Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Komitesinin 9 Nisan 2019 tarihli Nihai Gözlem Raporu dikkate alınarak vesayet mekanizması yerine destekli karar alma mekanizması geliştirilmeli, zihinsel ya da psiko-sosyal engelli bireylerin fiil ehliyetini kısıtlayan hükümler kaldırılmalıdır.
    14. Engellilik ile ilgili politikaların, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ederek tüm kalkınma planlarının engelliliğe ve cinsiyete duyarlı olması sağlanmalıdır.
    15. Engelli bireylerin yerel ve genel seçimlerde adaylıklarının desteklenmesini ve parti kurullarında engellilerin temsil edilmesini sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.
    16. Engelli Hakları Komitesinin Nihai Gözlem Raporunda yer alan tavsiyeler, Kalkınma Programlarındaki hedeflere dahil edilmeli, bu tavsiyelere uyarak en geç 28 Ekim 2023 tarihi itibariyle Komiteye gönderilecek periyodik ülke raporunun hazırlık süreci, zamanında başlatılmalı ve bu sürece engelli örgütleri dahil Edilmelidir.
    17. 19 Temmuz 2022 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Genelge ile ülkemizde Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının uygulanmasını izlemek ve koordinasyonu sağlamak üzere kurulan Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Koordinasyon Kurulu tarafından oluşturulacak çalışma gruplarına, alanda aktif çalışan engelli örgütleri ve aktivistler, etkin bir biçimde dahil edilmelidir.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Akılsız dostun iyiliğinden bile korkmalı…

    “Bir toplum yıkılmaya yüz tutarken önce o toplumdaki adalet kurumu çöker. Bu, artık o toplumun yaşayamayacağına işarettir” der sevgili Yaşar Kemal.

    Ve ekler Furuğ;

    “Güvercinler gibi bağırıyoruz adalet için ve karanlıkta ışığı bekliyoruz”

    Devam eder Karamazov; “Herkes, her şeyden sorumludur” der.

    Evet, hepimiz sorumluyuz. Siyaset bir seçimse iktidarı, muhalefeti belirlerken iradesini koyan halksa, bugünkü gidişatta hepimizin payı var demektir…

    Halk iradesiyle varlık bulanların yaşattıkları; yoksulluğa, haksızlığa, hukuksuzluğa dur diyemezsen, payına adaletsizlik düşer.

    “Ölümü” kutsayanlara karşı, “Yaşamı” savunmazsan, seçiminle varlık bulanlar, buldukları varlığın gücüyle ölümü sana “kader” sayar…

    Hani bu noktada toplumsal belleği aramıyor da değiliz. Ama o da ne, belleğimiz çoktan akmış, bir su köpüğü altında kalmış.

    Zira Soma Avukatları “adalet” diye çırpınırken, kanatlarından vurulup kafese konuldu, Bartın olana kadar toplum belleği çoktan unutmuştu…

    Belleklerimiz; yaşandıkça yeni acılar tekrar hatırlayacak, sonra ağdalı bir kanıksayışla yine derin bir uykuya dalacak.

    Hele bir de nur topu gibi “Dezenformasyon” yasamız oldu ki, hesap sormak için kim haykıracak…

    Oysa muhalefet var ve muhalefet toplum hafızasını diri tutmak için var.

    Peki, öyle mi oluyor? Hayır. Hatta öyle ki mücadele şekilleri, muktedirleri daha da besliyor…

    Yo hayır, şüphesiz yapmaya çalıştıkları her şey iyi niyetli adımlar…

    Ki, bizlerde; Ana muhalefetin helalleşme çıkışını anlamlı bularak, samimiyetinden de şüphe duymadığımız gibi türban çıkışından da şüphe duymadık. Ve fakat ortada böyle bir sorun yokken “Ne gerek vardı?” sorusunu sormadan da geçemezdik.

    Zira; halk pahalılık altında eziliyor, coğrafya hukuksuzluk kanaması geçiriyorken, üstelik sansür yasasıyla sosyal medyanın sesi kesilmek istenmesi gibi hayati bir sorunun ortasındayken, olmayan bir sorunu yeniden gündeme getirmek; hangi akılla, hangi siyasi hamle ile açıklanabilirdi ki…

    La Fonten, bilindik fablı, “Yaşlı Adam ve Ayı” da, “Akılsız dost, akıllı düşmandan tehlikelidir”i bize şöyle gösterir:

    “Köprüyle ikiye ayrılan büyük bir orman varmış. Bir tarafta ininde yalnız yaşayan bir ayı varmış çok sıkılıyormuş. ‘Ahhh ne olurdu bir arkadaşım olsaydı, avladıklarımı birlikte yeseydik’ der dururmuş.

    Ormanın diğer yanında da kulübede yalnız yaşayan yaşlı bir adam varmış. Çiçekleri, meyveleri, bahçesi varmış ama onlar konuşmuyormuş. O da ‘ahhh ne olurdu, bir dostum olsaydı da birlikte yemiş yiyip, sohbet etseydik’ deyip dururmuş.

    Olacak bu ya, o gün ikisi de ormanda yürürken köprüde karşılaşmışlar. Yaşlı adam korkmuş ama belli etmemiş.

    Ayı, belki arkadaş olur diye hemen ‘ho ho merhaba’ demiş. Yaşlı adam da ‘merhaba’ demiş.

    Ayı ‘yalnızlıktan sıkıldım. Her gün avlanıyorum. Benimle ormana gelsene. Birlikte yeriz, dost olur gül gibi yaşarız’ demiş.

    Yaşlı adam; ‘yo asıl sen benim kulübeme gel. Konuşacak kimse yok, bahçem var, içinde türlü türlü yemişlerim var. Birlikte yer, dost olur gül gibi geçiniriz’ demiş.

    Ayı daveti kabul etmiş o günden sonra ikisi sıkı fıkı dost olmuş.

    Görev bölümü yapmışlar. Adam bahçede çalışacak. Ayı’da avlanacakmış. Ama ayının bir görevi daha varmış. Dostu uykuya dalınca onu rahatsız edecek her şeyden korumak.

    Günlerden bir gün dostu uyurken sineğin biri kafasına konmuş. Ayı kovuyor ama sinek dönüp dolaşıp yine geliyormuş. Dostunun rahatsız edilmesine çok kızan ayı, koca bir taşı fırlattığı gibi sineği öldürmüş. Ama dostunu da…”

    Eeee, akılsız dostun iyiliğinden bile korkmalı…

    “Dezenformasyon Yasası” görüşüleceği sırada, gündemi olmayan bir türban sorununa indirgemek de sonucu düşünülmeden atılan bir hamleydi.

    Sonuç; eli kolu bağlayacak yasa geçti. Zaten korku ikliminde yaşayan; görmez, duymaz, söylemezler, kalan hafızalarını da silip, iyice susacaklar…

    Aynılarla aynı mücadeleden vazgeçmez, kazada yiten canların hakkını aramak yerine, muktedir diliyle “ölümü” kutsarsanız, bu iyi niyetinizden kafamıza daha çokkk taş gelecek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Ak-Parti, İktidarını Yirmi Yıldır Ne Sayede Sürdürebiliyor?

    Ak-Parti, çok partili siyasal yaşama geçtikten sonra iktidarda kalabilen en uzun ömürlü parti. İktidara geldiği 2002 yılından bu yana 13 seçim kazandı. Oylarını yüzde 50’ye dek çıkarmayı başardı. 2015 yılındaki genel seçimlerde ve 2018 yılındaki yerel seçimlerde bir miktar tökezledi ise de, kamuoyu yoklamalarına göre hala hatırı sayılır bir oy potansiyeline sahip.

    Şimdi soru şu: Ak-Parti bu başarısını neye borçlu? Bir başka anlatımla yirmi yıldır iktidarını ne sayede sürdürebiliyor?

    Ben bu yazımda derin bir sosyolojik analiz yapacak değilim. Ama çıplak gözle görünebilir gerçekleri ortaya koyacağım.

    Bazı çevreler Ak-Partinin bir Amerikan projesi olduğunu ve ABD’nin desteği sayesinde iktidarda kalabildiğini ileri sürüyor. Doğrudur; Ak-Parti bir Amerikan projesidir. Çeşitli araştırmacıların ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, ABD’nin beyin tröstleri tarafından projelendirilmiş ve derin siyasal mahfillerde şekillendirilmiştir. Maddi ve manevi bütün olanaklar onun hizmetine sunulmuş; hatta Ak-Parti genel başkanı, Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığına atanmıştır. Ak-Parti, AB ülkeleri tarafından da açık destek görmüş; genel başkanı, yakın geçmişe dek “Modası Geçmiş” Atatürkçülüğe karşı bütün ezberleri bozan ve vesayet kurumlarını yerle bir eden “büyük demokrat lider” olarak ilan edilmiştir.

    Ama bana göre bütün bunlar tek başına, Ak-Partinin yüksek oy potansiyelini korumasının nedenlerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Zira Ak-Parti, ABD ve AB’nin desteğini yitirdikten sonra da yüksek oy potansiyelini korumaya devam etmiş; hatta lideri, büyük kitlelerce bütün dünyaya kafa tutan “anti-emperyalist lider” olarak algılanmıştır.

    Ak-Partinin bir tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olduğu da doğrudur. Bu sayede etkisini, memleketin en ücra köşelerine dek yayabilmekte; kitlelerin nabzını tutabilmektedir. Ama bu gerçek de, tek başına yukardaki sorunun yanıtını oluşturmakta yetersiz kalmaktadır. Zira, ülkemizde tarikat ve cemaatlerin kontrol edebildiği insan sayısı birkaç milyonu geçmemektedir. Üstelik, 8-9 yıldan beri Ak-Parti ile Gülen cemaati arasındaki koalisyon bozulmuş; tarikatlar arası iktidar savaşı iyiden iyiye kızışmıştır. Buna rağmen Ak-Parti belirli bir oy potansiyelini korumaya devam etmektedir.

    Sözü daha fazla uzatmadan anlatacağım konuya gelmek istiyorum.

    Türkiye nüfusunun yaklaşık dörtte üçü seçmen. Bu, 60 milyondan fazla yurttaşın oy kullanma hakkına sahip olduğu anlamına geliyor.

    Türkiye nüfusu 85 milyon dolayında. Bazı araştırmaların ortaya koyduğuna göre bu nüfusun yüzde 12’si engelli. Buna göre ülkemizde 10 milyon dolayında engelli yurttaşın yaşadığını varsayabiliriz. Bu kitlenin 7.5 milyonu seçmen. Aileleriyle birlikte bu sayı 25-30 milyonu buluyor.

    Yıllardan beri halkımızın yoksulluk ve açlık sınırı rakamlarını açıklayan TÜRK-İŞ, 2022 Eylül sonu itibarıyla dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırını 23.600 TL., açlık sınırını ise,c7.245 TL. olarak veriyor. (turkis.org.tr) Tüketici Hakları Derneği, bu rakamlardan yola çıkarak Eylül ayı sonu itibarıyla nüfusumuzun yüzde 54’ünün yani 45 .9 milyon insanımızın açlık sınırının altında, yüzde 42’sinin yani 35.7 milyon insanımızın yoksulluk sınırının altında yaşadığını tespit ediyor. Buna göre nüfusumuzun yüzde 81.6’sı yoksul. (tuketicihaklari.org.tr)

    Bu tablo, Ak-Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında böyle değildi kuşkusuz. Ama yoksullarımız yine de Türkiye nüfusunun yarısından az değildi. Ak-Parti bu gerçeği her zaman tespit etti ve akılda tuttu. İktidara geldiği belediyelerde ve daha sonra hükümette izlediği Politikaları buna göre oluşturdu: dini bayramlarda otobüslerin ücretsiz olması, yoksul semtlerde bol bol gıda paketlerinin dağıtılması, ücretsiz yemekli konserler, yaşlı, engelli ve dul aylıkları, evde bakım hizmetlerinin uygulamaya konulması ve yaygınlaştırılması vb.

    2020 yılı sonu itibarıyla 720 bine yakın kişi birinci ya da ikinci derece engelli aylığı almaktadır. Bu aylık, birinci derece engelli için 1.687 TL., ikinci derece engelli için 1.124 TL düzeyindedir. Evde bakım hizmetinden yararlanan engelli sayısı 2021 yılı sonu itibarıyla 535 bin kişi olup engelliye bakım hizmeti sunan kişilere, net 3.340 TL. aylık ücret ödenmektedir. Üstelik, bu aylık ve ücretlerin ödenmesi, her ne ad ve nam altında olursa olsun, her hangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan gelir ya da aylık almama, her hangi bir işte çalışmama ve nafaka bağlanmış olmama koşuluna bağlanmıştır.

    Bu durumda engelli aylığından ve evde bakım hizmetinden yararlananların açlık sınırının bile altında gelir sahibi oldukları ortaya çıkmaktadır. Yoksulların en dezavantajlı, en eğitimsiz, en dindar ve en fazla ötekileştirilmiş kesimini oluşturan bu kitle, Ak-Parti hükümetlerinin sosyal yardım politikalarına bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık onlarda Ak-Partiye karşı yoğun bir minnet borcu yaratmış; onları Ak-Partinin oy deposuna dönüştürmüştür. Bu sadık seçmen kitlesine, engelli olmayan yoksul kitlelerinin büyük bölümünü de eklemek gerekir.

    İşte bu yüzden, Ak-Partinin değişmez genel başkanı, engelli ve yoksul kitlelerinin desteğine dayanarak toplumun eğitimli, çağdaş ve dinamik kesimleriyle pervasızca kavga edebilmekte; Atatürk Cumhuriyeti değerleriyle hesaplaşabilmektedir. Yine bu yüzden, engellilerin ve yoksulların gönlünü ve oylarını almak, tek adam rejimine son vermek istiyorlarsa, Altılı Masa ve diğer muhalefet blokları, bu kitlelere yönelik güçlü ve inandırıcı sosyal politikalar oluşturmalı; onlara dokunmanın yollarını aramalıdırlar.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Güneş Anadolu’dan doğmadan, ışık kentlere ulaşmaz

    Bugünlerde en çok merak edilen, beklenen bir seçimin olup olmayacağı, olacaksa da bu atmosferde nasıl bir seyir izleyeceği…

    Zira, iktidarın kendi erkinin devamı için elindeki; din, milliyetçilik argümanlarını son sürat kullanmaya ve tabanını konsolide etmeye çalıştığı, çalışacağı görünüyor…

    Ana muhalefetse oluşturduğu 6’lı masayla; hem muhafazakar hem seküler kesimi aynı anda konsolide etmeye çalışırken, çoklu toplumların getirdiği evrensel hassasiyetleri de korumak için iğneyle kuyu kazarak, karanlıkta iz takip ederek aydınlığa ulaşmanın yollarını arıyor.

    Peki, 6’lı masa söylem ve programlarıyla tabanda, kırsalda yaşayan halka, köylüye gerçekten ulaşabiliyor mu?

    Bir ülkede normal olan; köylü, kentli, aydın ve halkın devlet hizmetlerinden yararlanma hakkının eşit olması ama bizim ülkemizde özellikle Anadolu’da durum yıllardır tam tersine işlemiş, bürokratlar, aydınlar bu kesime gereken ilgiyi gösterememiş, bu da toplumsal sorun haline gelmiştir.

    Oysa bir ülke coğrafyasında; köylü, kentli, zengin, yoksul, aydın, halk arasında uçurum bulunmamalıdır.

    İşte tam da bu noktada 6’lı masa, “insanların köylüsü, kentlisi, halkı, aydınıyla birlikte eşit oldukları” mesajını vermekle kalmayıp, o güveni yakalamak zorunda.

    Bu da köylüyü yakından tanıma, sorunlarına net çözüm önerileri sunmakla mümkün.

    Fakat şu an durum iki kesimin birbirini bir türlü anlayamadığı bir seyirde ilerliyor.

    Zira bürokratlar; kırsalı ziyaret ediyor, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunlardan, çözümlerinden bahsediyor, ancak hitap ettikleri insanlar misafir ettiklerini sadece dinlemekle kalıyor, bürokratların ne demeye çalıştıklarını çok iyi anlamıyorlar.

    Çünkü; bürokratı ya da aydını Anadolu insanın; örf ve âdetlerinden habersizler. Köylüyü, kırsalda yaşayan halkı gereği gibi tanımıyor, onların dertlerini bilmiyor, dilleriyle konuşmuyorlar.

    Ana muhalefet kanadının tabandaki halka yaklaşım tarzı, yanlışlıklarla beraber eksiklikler de barındırıyor…

    Bütün çabalara rağmen; gidilen, incelenen, yapılan seyahatlerin sonucu genel geçer bir kaç soru ve cevaptan öteye gidemiyor.

    Ve sanılıyor ki, karşısındakiler her şeyden habersiz hatta vurdumduymaz bir toplum. Oysa, onlar da misafir ettiklerinin neden bu kadar ipe sapa gelmez sorularıyla karşılaştıklarını düşünüyorlar…

    Çünkü zaten teknoloji çağında yaşayan ve bilgiye erişimin kolay olduğu bir zamanda, tabana ulaşıyorum, halkın arasına giriyorum derken sadece nazari bilgileri aktarmak; o insanları tanımamıza yetmediği gibi dertlerini çözmeye de yetmiyor.

    Tabandaki halk gerekli şekilde bilgilendirilmemiş, seyahatler karşılık bulmamış şekilde her şey arafta duruyor…

    Bu da; din ve milliyetçilik argümanlarını kullananlara daima alan açıyor. Bilim, bilinç ve bilgiyle dolduramadığınız alan egemenlerin argümanlarıyla doluyor.

    Kent ve metropoller; yolunda gitmeyen bir şey var sinyalini veren karanlığın farkında. Bu sıkıntıyı duyup, sorumluluk ve hassasiyet kaynaklı tutum alacaklar.

    6’lı masanın yapması gereken; egemenlerin diliyle konuşarak, polemiklere girip atışmak değil, tabana ulaşmak.

    Zira; güneş Anadolu’dan doğmadan, aydınlık kırsaldan yükselmeden, ışık kentlere ulaşmaz…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • İktidar futbolu da bitirdi

    Nerelerden…

    Nereye geldik…

    Cumhur ittifakında…

    Her şeyde dibe çakıldık…

    Ekonomiyi getirdiğimiz nokta belli…

    Her şey ateş pahası…

    Sadece bakıp geçiyoruz…

    Yoksulluk demeye gerek yok…

    Nefes almaya çalışıyoruz…

    Ekonomide uçuşa geçeceğiz diyorduk…

    Enflasyonda uçuşa geçtik…

    Görsel ve yazılı medyada…

    Tartışmaların odağı…

    Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı kim olacak…

    Ekonomi, siyaset elbette konuşulacak…

    Benim konum spor…

    2000 yılından bugüne kadar Türk sporu çöküş döneminde…

    2002 yılında Dünya Kupası üçüncüsü olan A Milli Futbol takımımız…

    Şimdi Avrupa Uluslar Kupasında…

    C grubunda…

    Rakiplerimiz…

    Litvanya, Lüksemburg, Faroe Adaları…

    Haziran’da yapılacak maçlar sonunda grup birincisi olduğumuz takdirde B ligine, daha sonra ise bu ligi de geçtiğimiz takdirde A ligine yükseleceğiz…

    Bekleyeceğiz…

    Göreceğiz…

    Süper Lig’in hali…

    Kulüpler borç batağında…

    Türkiye yabancı futbolcu cenneti oldu…

    Avrupa’da başarımız var mı?

    Galatasaray’ın 2000 yılında Avrupa UEFA Kupası ve Süper Kupa şampiyonluğu var…

    Siyasetçilerin gözdesi…

    Seçimleri etkileyecek…

    Z kuşağı bunu hatırlayamaz…

    Ülkelerin puan sıralamasına baktığımızda…

    Türk futbolunun nereden nereye geldiğini gösteriyor…

    UEFA Avrupa sıralamasında…

    1990-1991 yılından itibaren 18’nci sıranın altına düşmedik…

    Bu sıralama nedeniyle…

    Süper Lig’de şampiyon olan takım direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılıyordu…

    Süper Lig ikincisi bir ön elemede kazanması halinde Şampiyonlar Liginde gruplara kalabiliyordu…

    Üç takımımızın da UEFA Avrupa ligine katılma hakkı vardı…

    Şimdi 20’nci sıradayız…

    Bu nedenle…

    2023-2024 sezonunda…

    Süper Lig şampiyonu ön eleme turunu geçmesi halinde…

    Şampiyonlar liginde oynayacak…

    UEFA Avrupa Kupasına katılamıyoruz…

    Bir alt organizasyon olan…

    Konferans ligine katılacağız…

    Takımlarımız oynadıkları iki ön eleme maçlarını kazandığı takdirde…

    Hani Türkiye Süper Ligi Avrupa’da ilk beşte yer alıyordu…

    Futbolda yokuz…

    Enflasyonda…

    Yoksullukta…

    Geçim sıkıntısında…

    Yolsuzlukta…

    Fikir özgürlüğüne zincir vurmada…

    Kadın şiddetinde…

    Avrupa’yı bırakın…

    Dünya şampiyonuyuz…

    İşte bu da bize yeter…

    En sonunda Cumhur İttifakı futbolu da bitirdi…

    Şu anda yönetimde olanlar…

    Bu iktidarın adamları…

    Nerelerden…

    Nereye geldik…

    Cumhur ittifakında…

    Her şeyde dibe çakıldık…

    Ekonomiyi getirdiğimiz nokta belli…

    Her şey ateş pahası…

    Sadece bakıp geçiyoruz…

    Yoksulluk demeye gerek yok…

    Nefes almaya çalışıyoruz…

    Ekonomide uçuşa geçeceğiz diyorduk…

    Enflasyonda uçuşa geçtik…

    Görsel ve yazılı medyada…

    Tartışmaların odağı…

    Millet İttifakının Cumhurbaşkanı adayı kim olacak…

    Ekonomi, siyaset elbette konuşulacak…

    Benim konum spor…

    2000 yılından bugüne kadar Türk sporu çöküş döneminde…

    2002 yılında Dünya Kupası üçüncüsü olan A Milli Futbol takımımız…

    Şimdi Avrupa Uluslar Kupasında…

    C grubunda…

    Rakiplerimiz…

    Litvanya, Lüksemburg, Faroe Adaları…

    Haziran’da yapılacak maçlar sonunda grup birincisi olduğumuz takdirde B ligine, daha sonra ise bu ligi de geçtiğimiz takdirde A ligine yükseleceğiz…

    Bekleyeceğiz…

    Göreceğiz…

    Süper Lig’in hali…

    Kulüpler borç batağında…

    Türkiye yabancı futbolcu cenneti oldu…

    Avrupa’da başarımız var mı?

    Galatasaray’ın 2000 yılında Avrupa UEFA Kupası ve Süper Kupa şampiyonluğu var…

    Siyasetçilerin gözdesi…

    Seçimleri etkileyecek…

    Z kuşağı bunu hatırlayamaz…

    Ülkelerin puan sıralamasına baktığımızda…

    Türk futbolunun nereden nereye geldiğini gösteriyor…

    UEFA Avrupa sıralamasında…

    1990-1991 yılından itibaren 18’nci sıranın altına düşmedik…

    Bu sıralama nedeniyle…

    Süper Lig’de şampiyon olan takım direkt Şampiyonlar Ligi’ne katılıyordu…

    Süper Lig ikincisi bir ön elemede kazanması halinde Şampiyonlar Liginde gruplara kalabiliyordu…

    Üç takımımızın da UEFA Avrupa ligine katılma hakkı vardı…

    Şimdi 20’nci sıradayız…

    Bu nedenle…

    2023-2024 sezonunda…

    Süper Lig şampiyonu ön eleme turunu geçmesi halinde…

    Şampiyonlar liginde oynayacak…

    UEFA Avrupa Kupasına katılamıyoruz…

    Bir alt organizasyon olan…

    Konferans ligine katılacağız…

    Takımlarımız oynadıkları iki ön eleme maçlarını kazandığı takdirde…

    Hani Türkiye Süper Ligi Avrupa’da ilk beşte yer alıyordu…

    Futbolda yokuz…

    Enflasyonda…

    Yoksullukta…

    Geçim sıkıntısında…

    Yolsuzlukta…

    Fikir özgürlüğüne zincir vurmada…

    Kadın şiddetinde…

    Avrupa’yı bırakın…

    Dünya şampiyonuyuz…

    İşte bu da bize yeter…

    En sonunda Cumhur İttifakı futbolu da bitirdi…

    Şu anda yönetimde olanlar…

    Bu iktidarın adamları…

  • ‘Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam’

    Yeni DEVA’lı eskinin AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün, 6 Ocak 2009’da Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında, iktidarın yaptığı yardımların oy olarak geri dönüp dönmediğinin sorusu üzerine verdiği yanıt hala aklımda: “Ne yapsalardı yani, hem kömür alıp hem de beddua mı etselerdi?” Memleketi getirdikleri bugünkü duruma bakınca insanın “keşke etselerdi” diyesi gelmiyor değil…

    Bugünlerde tüm ülkenin insanıyla, ağacıyla, hayvanıyla taşıyla toprağıyla yaşadığı çoklu krizlerin temel birkaç yönlü sebebi var. Bu krizler karşısında insanlar artık o kömürü alır ama bedduasını da eder. Ancak sanılmasın ki beddua ediyor olması AKP’ye veya direkt Erdoğan’ın şahsına oy vermeyeceği anlamına gelmiyor. Yapılan anketler, yaşanan çıkmazlar, liberal goygoylar başka fikirlere savursa da durumlar böyle gelişmeme ihtimaline gebe.

    Gramsci’nin “çelişkili bilinçlilik” olarak adlandırdığı bir durumu yaşıyoruz sanki.

    AKP neoliberalizme şahlanma yaşattı; özelleştirmeler, piyasalaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, serbestleştirme… AKP, hâkim sınıfların sermayesine sermaye kattı; ama bağımlı sınıfların sefaletine de sefalet… Sefalete, yoksulluğa, açlığa rağmen -türlü dalavere dönse de- katıldığı her seçimden de galip çıktı. Bu aradaki çelişki bir sorunsal olarak hala karşımızda.

    Richard Sennett diyor ya “genellikle, özgürlüklerini ellerinden alan karizmatik bir lidere sadakatle bağlandıklarında olduğu gibi, insanları kendi çıkarlarına karşı birleştirmesi durumu” geçerli mi acaba? Ama dediğim gibi çelişkili bilinçlilik hali tam burada işliyor.

    Zizek’e de kulak verelim: “Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış bir biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır.” Neoliberalizmin hayata sızması da böyle oluyor; yarattığı acımasız biçimsizliği, popülizmi “ortak duyu” olarak pazarlıyor. Zira pazarlayamayacağı herhangi bir şey yok…

    Bu durum uluslararası alandan bağımsız değil. Sonuçta söz konusu olan kapitalizm ve birbirini beslemeye doymayan sağcılık. Sermayenin her türlü hegemonyasını sağlamlaştırma peşinde ve bunun için çeşit çeşit dil üretiyor. Yeni hegemonik diller kurarken veya hegemonyasını yeniden üretirken emperyalist hedeflerini ve heveslerini Türkiye gibi ülkelerde yerlileştirme projelerine de dönüştürüyor. Bu, hegemonya krizlerine cevap olabileceği gibi, kapitalizmin krizlerine de seçenek olabiliyor.

    Bu veriler ışığında bakınca dünyanın sürekli yoksullaşması ile sürekli sağcılaşması arasındaki bağı görmek mümkün. Çünkü dayatılan gerçeklik dağıtılan kömürle de ilgili; dahası onda saklı.

    Artan sağcılığın, otoriterleşmenin, büyüyen faşizmin ve yoksulluğun hala iktidar gruplarına yarıyor olmasının bu arka planına ek olarak önemli bir kaynak da muhalefet gruplarının ne yaptığıyla bağlantılı. Ülkemizde de yaratılan yıkımdan çıkmak için yaratılan yıkımın dili kullanılıyor. Bu, bu dilin toplumda da daha çok kabul görmesine yol açıyor. Normalleşiyor. İslamcıların, milliyetçilerin birbirine yedeklendiği bir kısır döngüyü tekrar inşa ediyor. Buna popülizmin, liderlik/tek adamlık heveslerinin, kendini demokrat/kapsayıcı olarak sunan irili ufaklı sağcı muhalefet partilerinin etkisi de bir hayli. Ve bu tamamen sağa çekmiş muhalefetin sessiz, amorf, tekrardan ibaret, sandığa tabi, geçersiz tutumu bizi nereye vardıracak?

    Günlerdir Macaristan dinliyor ve okuyor olmamız belki bir işe yarar.

    Orban ile Erdoğan arasında kurulan benzerlik yabana atılmamalı. Çünkü bu ülkeler özelinde bir durum olmanın yanında sistemle bağlantılı, büyüyen faşizmle, otoriterleşmeyle de ilgili bir süreç. Orban’ın partisi Fidesz’in seçim propagandası için muhalefetten 8 kat fazla para harcamış olması bile bize hem geçmişi hem yeni seçim yasasını hem yaşanabilecek ihtimalleri hatırlatmalı.

    Öncelikle merkez sağ geleneği bu kadar yerleşmişken, liderlik sevdasının da ne denli etkin olduğunu görmek gerek. Memleketin bugünkü siyaset hali, partileri değil daha çok genel başkanları büyütmek üzerine kurulu. Türk seçmeninin ezeli lider hayranlığı sendromunu büyüttü. Ülkücülük ve İslamcılık gibi ana akım sağcılıkta birinci belirleyici olan liderlik yeni dönem popülist dalgayla iyice kitleselleşip çizgisini kalınlaştırdı. 1950’lerden beri bunu okumak zor değil; Özal’la belirginleşen süreç bugün şahikada. Birçoğumuza anlamsız gelen hareketin ardında da bu isteği okumak mümkün: bakınız İmamoğlu Alpaslan Türkeş’i anıyor, bakınız Kılıçdaroğlu Ozan Arif’i anarken onu Pir Sultan ile bir görebiliyor, bakınız Akşener nasıl büyüyor…

    Burada gördükleri gerçek; Türkiye’de sağ partilerin, kendi ürettikleri arzuları, yarattıkları gerçekleri veya sermaye ilişkilerini yönlendirerek kendi iktidarını yeniden üretmeleri ve kitlelerin rızasını da sağlamaları. Liderleri ise bu yolla yaşadıkları dönemin ruhunu kişiliklerinde resmen tecessüm ettiriyor ve hatta arttık liberal kanat muhalefet liderleri de bu yolda yürüyor.

    Erdoğan’a baktığımızda toplumun belli sabit karakterlerini kendinde birleştirdiğini görürüz; baba gibi, hami bir kabadayı gibi, ağabey gibi, ağlayabilen duygusal biri gibi vs. Kitleler ona bakınca arzularının ve korkularının buluştuğunu görürler. Ama bunlar dış etkenler. Ana mesele 2001 krizidir, 2008 krizidir, sermaye ilişkileriyle bütünleşmesi, devletleşmesidir, despotik emek rejimidir, sol düşmanlığıdır, dincilik ve milliyetçilik zehridir, yerleşen faşizmdir.

    MACARİSTAS’A BAKIP NE GÖRMELİ?

    “Faşizmin bileşenleri çoktur: ekonomik ve politik kriz, proleter yenilgi, sosyal demokrasinin başarısızlığı, devrimci liderliğin yokluğu veya iktidarsızlıktır.” Bu eksiklikler lider tercihini veya parti tercihini değiştirecek güce sahipken; aksi bir yöne kartopu misali büyümeye dönüşüyor.

    2 Nisan’da Macaristan’da yapılan seçimlerde Viktor Orbán ve seçim koalisyonunun, muhalefetin kurduğu “6’lı ittifak”a 18 puan fark atarak yüzde 53’le parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiğini gördük. Macaristan küresel finansal kriz sonrası yükselen yeni otoriter dalganın veya faşizmin önemli bileşenlerinden biri. Macaristan’a bakınca yenilen ittifakı görüp sadece Türkiye’deki ittifak üzerinden okumak ve hatta öncesinde o ittifakı Türkiye’deki muhalefete model sunmak liberal bir alışkanlık. Meseleyi sadece seçilen lidere indirgemek de büyük ölçüde hatalı. Evet seçilecek kişi önem taşıyor ama sağcılığı, faşizmi büyüten olguları es geçiyor. Neoliberalizmin içinde olduğu krizi ve büyüttüğü milliyetçi-muhafazakâr sağı ve onun iktidar projesini görmezden gelemeyiz. Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin temel benzerliği burada; liderleri de bu sebeple benzeşiyor, muhalefetleri de.

    Çünkü muhalefetin sunduğu da farklı olmuyor.

    Evet, Macaristan’daki isim de ortağı da bize benziyor ama muhalefet de benziyor; Orban’a karşı sahici bir ekonomik alternatif sunulmuş mu, neoliberal politikalara karşı durulmuş mu, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, büyüyen açlık-işsizlik gündeme alınmış mı? Yoksa boş demokrasi söylemleriyle, olağanı kamufle etme çabasıyla yola mı düşülmüş? Macaristan’da İttifakın lideri Marki-Zay diyor ki “Yenilgimiz ülkedeki demokrasi eksikliğinin sonucudur” o zaman önce onun için mücadele etmek gerekmiyor mu? Eagleton’ın dediği gibi “faşizmin burjuva demokrasi görüntüsünün çok uzakta olmadığını hatırlatmak” gerek…

    Erdoğan ve Orban, güçlü, “milletin çıkarlarını” bilen ve koruyan, alternatifi olmayan, tek adam portresiyle benzeşiyorlar. Hatta geçmişe vurguları, özlemleri, demagojileri, hasletleri vs. de benzeşiyor. Çünkü bunlar otoriter-sağ figürler. Ve bunlar faşizmi ihya ederler.

    Eğer Türkiye’deki muhalefet rejimin dinci, milliyetçi dilini sürdürmeye devam ederse; neoliberal yıkıma make up’tan fazlasını öneremezse rejimin destekçilerinin sadakatine şaşmamalıdır.

    Biliyoruz ki, Hitler Alman kapitalizminin bir ürünüydü; Orban ve Erdoğan da bundan ayrı değil. Günümüzün sorunu da Erdoğan’ın en büyük rakibi ve düşmanı da hala yoksulluktur.

    YolTv’nin pazarda yaptığı bir röportajda bir teyze diyor ki “Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam; her şeyi tek tek alıyoruz”.

  • Afyonlu rüyalar: İktidar ideolojisiyle kaynaşma hali

    Erdoğan rejimi kendini ikili bir karakter üzerinden var ediyor ve bu pratikte de karşılığını bulan bir gerçek. Bütün konuşmalarında, bütün icraatlerinde, sistemi var eden/yürüten koşulları sürdürmeye yönelik tüm uygulamalarında, o ikili yapı göze hemen çarpıyor.

    Bazıları adeta kurumsallaşmış ideolojik pratikler gibi işliyor. Bazı gözlere bir “lütuf iktidarı” gibi görünmesi de bundan. Erdoğan’ın “lütuf stratejisi“ rejimin mukavemetinin alamet-i farikası… Sanki Erdoğan’ın lütfu üzerine kurulu, sanki Erdoğan kutsal. Resmen taşıyıcı kolonlardan biri halini aldı. “Erdoğan iyi ama etrafı kötü” ezberi de buradan yürüyor; çünkü hiçbir negatif yönelimle muhatap değil. Daha doğrusu, sorumlusu o olarak görülmüyor. O hizmet gibi görünen kısmı veriyor, yükü başkasına, dahası topluma kalıyor.

    Açık açık “elektrik sayemde geldi” diyebiliyor ve bu “gerçek oluyor”; ama Isparta’nın günlerdir elektriksiz olmasına dair ondan bir şey duyamazsınız. Elektrik zammını o konuşmaz ama kilovat artışını “lütuf” gibi ondan dinlersiniz. İnsanlar yoksullukla terbiye olurken o sefaletle ilgilenmez, marketleri cezalandırmadan bahseder. Gelen zamların hayatı felç etmesiyle muhatap olmaz ama asgari ücret artışını o duyurur veya 165 milyar TL’lik sübvansiyonu çıkar o anlatır. Sınır ötesi operasyonların gerekliliğini/haklılığını anlatır ama şehit askerleri ondan duyamazsınız. Aşının ücretsiz olduğunu her fırsatta vurgular ama verilen kayıplara o karışmaz. Bakanları ondan izinsiz konuşmaz veya partisinin vekilleri, üyeleri ondan kutsalları olarak bahseder.

    Bu örnekler çoğalır gider. Mesele, bu sistemin bir karşılık buluyor olması…

    Afyonlu rüyalar…

    Ve bizatihi bu rüyalar, bu ikili karakter rejimini yaşatıyor; yaşanan, alışılmış, toplumsal pratik olarak ideolojinin ifadesi oluyor; hegemonya tesisinde iş görüyor, temel ideolojik işlevlerden biri olarak çalıştırılıyor.

    Takiyeye yarıyor, himmete yarıyor, sürekli mazlum/mağdur olmaya yarıyor, efendi kibrine yarıyor, kutsallaşmak/ kutsallaştırılmak ideolojisinin işlemesine yarıyor, dahası rejimin mukavemetine yarıyor.

    Lafı doğrudan söylemek önemli: maruz kaldığımız şey Erdoğan’ın “lütuf stratejisinin” ete kemiğe bürünmüş hali.

    Burada ideolojik olguların karmaşık ve çelişik karakter taşıyabileceğini hatırlamak gerek. Verili ideolojik güçler yanında, özgül ideolojik biçimler de bulunur. Söz konusu ikili karakter buradan okunabilir ve bu ikili yapının temel taşı dindir; din de ön ideolojik bir yeri kaplıyor.

    Birkaç gün önce şahit olduğumuz durum da buna örnek, Oya Ersoy’un konuşması. Oya Ersoy kendince haklıdır ve tartışılacak nokta Oya Ersoy’un cümleleri de değildir. Burada İslamcı olmanın refleksiyle veya “dayanılmaz hafifliğiyle” tepki gösteren, “incinen” bazı isimler var; Ahmet Davutoğlu, Hüda Kaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cihangir İslam gibi…

    Bu isimlerin, özellikle HDP vekillerinin ‘90’lardan bu yana İslamcılığın kalelerinden oldukları gerçeği bir yana, Erdoğan ideolojisinin HDP içine de nüfuz ettiği gerçeği bir yana… Verdikleri tepkiler sadece İslamcı olmalarından değil; rejimin ideolojik biçimleriyle hemhal olmalarından.

    Gramsci, Hapishane Defterleri’nde şöyle diyor “Neden inanç birliğine ‘din’ deniliyor da ‘ideoloji’, daha açıkçası ‘politika’ denilmiyor?” Erdoğan rejimi bunun önemli örneği; ikili karakteri de buradan kökleniyor. Yaptığı her şeyi kutsanmış gösterme ve bunu sadece temsil ettiğine değil, muhalefete de yedirme… İşte ideoloji tepeden aşağıya doğru böyle toplumsallaşıyor ve yerleşiyor.

    Rejim krizlerle kuşandı ve toplumu da sardı. Bu hegemonya krizini de gözler önüne seriyor. Bu kriz/krizler “kutsanmış değerler ve kutsallık içermeyenler” arasında bölünmelerle baş gösteriyor. Tıpkı taşıdığı o ikili karakter gibi. Bu da bizi bir başka noktayla buluşturuyor, “lütfunu” kutsayan tarikatlarla/cemaatlerle, pratiğinin devamını isteyen egemen sermayeyle işbirliği. Mesele değişmiyor, söz konusu sermaye hâkimiyetlerini ideolojik olarak yeniden üretme yani “ideolojik olanın bütününü işgal etme ve antidemokratik olarak burjuva güç bloğuna dönüştürme” çabası.

    Muhalefet ise burada karşıt bir noktadan konumlanıyor gözükse de ikili karaktere teslim olmuş vaziyette. Zira sürekli “endişeli muhafazakâr” kovalayan, sürekli uyduruk mağduriyetlerle var olanları gözeten ve sadece sandığa kilitli bir muhalefet bu “kutsal” işlevi içselleştirmiş görünüyor.

    Örneğin dövize endeksli mevduat hamlesinin hemen ardından laik/sol cenahtaki insanlar arasında “bunun aslında nasa aykırı olduğunu” anlatmak için bir çaba sürüp gitti. Bu sözcüğün anlamını belki o zaman öğrenen veya gündelik yaşamında bir kez bile kullanmayan insanlardan söz ediyoruz. Söz konusu sözcükler/dinsel söylemler kim içindi, kendi tabanı mıydı hedef? Üstelik mevzunun dinsellikle uzaktan yakından ilgisi yokken böyle bir dinselleştirme kimi hedefliyordu? Yarattığı sapma çok iyi işledi, hala da işliyor. Asıl mesele hegemonyanın da böyle kuruluyor olması: sınırlarını kendi çiziyor, karşısındakini kendi içerisinden konuşturuyor, ideolojisine bu şekilde tabi kılıyor.

    Nihayetinde iktidar denen şeyin sınırları yok; sınırları belirleyen bütün mekanizmalar da işlemez hale getirildi. Bu yarattıkları rejimin hem sonucu hem de sebebi… Muhalefetin de bu değirmene su taşıdığı başka bir gerçek.

    Ana noktaya geri dönersek muhalefet boyutunun yanında; endişeli dedikleri aslında ayrıcalıklı olan kesimler de söz konusu ikili karakteri besliyor, büyütüyor. Tarikatlar ve cemaatler, ticari faaliyetleri ve ekonomik ağları ile var. 1980’lerden bu yana neoliberalizmle yaşanan bütünleşme 2000 sonrası hem onların eliyle hem AKP ağıyla İslamcıları pasifize edip, direnci kırdı. Geçen yazımda da söz ettiğim massetme siyaseti tam da burada işe yaradı. Bu durum ikili yapıyı kurdu. Yıllarca “laik sermaye İslami sermayeyi dışladı” feveranları karşılık buldu. Burada bir yönüyle cumhuriyetle bitmeyen hesaplaşması, diğer yönüyle sınıfsal karakteri/sınıfsal hesapları hala o ikili yapının ana noktalarını oluşturur. Hatırlayalım, AKP iktidara getirilirken üç büyük sermaye yapısının desteğini aldı: TÜSİAD, yeşil sermaye/MÜSİAD ve küresel sermaye. Yani yaratılmak istenen kahraman çok somut ve sınıfsal olarak var oldu, hala da oradan varlığını sürdürüyor.

    Ama “Lütuf Rejimi” sorunsuz değil, hegemonya krizde, çöküşte…

    Gramsci’nin ifadesiyle “… hegemonya siyasidir fakat her şeyden önce iktisadidir.” Yarattıkları yoksunluk ve yoksulluk o ikili yapıyı ezip geçecek. “Temsil edilenler ile temsilciler” arasındaki çatışma bütün alanlara bu yüzden yayılıyor.

    Son günlerde tanıklık ettiğimiz işçi eylemleri bunun örneği. Dün Erdoğan bu kitlelerden elbette oy alıyordu ama bugün bu kitleler dönüşüm yaşıyor ve sebebi muhalefet değil. Sebebi sandık da değil. Böyle dönüşümler bir anda gelmiyor, sınıf kendini buluyor ve önemli sebeplerinden biri Erdoğan rejimiyle yüzleşmesi, birebir yıllardır muhatabı olması, tanıması… Yıllardır sosyalistlerin Erdoğan rejiminin sınıfsal boyutunu gösterme çabası bu denli karşılık bulamamıştı kanaatimce.

    Ama muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistem vaadi ve çeşitli söylemlerin ötesine henüz geçmedi/geçemedi. Halbuki asıl ilgilenmesi gerektiği kitle tam da bugünkü dalgalanmayı yaratanlar veya yoksullukla, zorlukla yaşayanlar.

    Ama asıl vurgulamak istediğim muhalefetin verili rejime tutunmuş olması. Öyle ki işçilerin yarattığı dalgalanmadan bile uzak duruyor.

    Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, faturalarla, sağlıkla, eğitimle, adaletle veya laiklikle derdi olan, bunları muhatap alan bir muhalefete ihtiyaç var. Gerisi iktidarla ve ideolojisiyle kaynaşma hali…

    Adorno diyor ya “Sahtekâr avukatın hilesi, şişirilerek kahramanca bir kararlılığa dönüştürülmüştür.”

    Ama kaçış yok. Afyonlu rüyalar sona erecek…