Yazar: Mehmet Torun

  • 100 Bin Kişiydiler

    100 Bin Kişiydiler

    Tarih: 4 Ocak 1991, 32 yıl önce bugün Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük eylemlerinden biri olan “Madenci Yürüyüşü” başladı. Bu noktaya gelene kadar neler yaşandı?

    Özelleştirme-taşeronlaştırma-sendikasızlaştırmanın temellerinin atıldığı 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte “Serbest Piyasa Ekonomisi” uygulamalarına girişildi. Bu uygulamanın eksik yönlerini 12 Eylül iktidarı tamamladı. KİT’lerin ıslahıyla başlatılan uygulamalarla gelişen sürecin sonunda, sektörde üretilen değerlerin % 80’ini gerçekleştiren madencilik KİT’leri de “devletin küçültülmesi” söylemi ve “özelleştirme–kapatma” dayatmaları ile karşı karşıya bırakıldı. Kömürün nereden olsa alınacağı, stratejik bir maden olmadığı savunularak, “en zararlı KİT’ler” içinde yer alan Türkiye Taş Kömürü Kurumu (TTK), özelleştirme ya da tasfiye girişimlerinin başlıca hedefi haline getirildi. Bu plân büyük ölçüde tuttu, TTK “hazineden geçinen bir asalak” olarak görülmeye ve gösterilmeye başlandı.

    Zonguldak kenti de bundan nasibini aldı. Cumhuriyetin ilk kenti olan, adı emeğin başkentine çıkan ve ülkenin sanayileşmesi ve kalkınması için binlerce can veren kent “kambur” olarak gösterildi. Göç alırken göç verir oldu. “Kömür ocakları kapatılsın, somon balığı yetiştirilsin” diyenler bile oldu.

    1980 askeri darbesi ile birlikte ülkenin üzerine çöken sessizlik sonrası; 1986 Netaş Grevi ve devamındaki ‘’1989 Bahar eylemleri’’, dipten gelen büyük bir dalganın habercisiydi. 1990 ise, kamu kesimi TİS görüşmelerinin yılıydı. Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) kurultayında, uzayan TİS sürecinde daha fazla beklemenin anlamsız olduğu düşüncesiyle, madencilerin greve çıkmaları kararı alındı ve 30 Kasım sabahı, ilk grev pankartı Gelik İşletmesi’ne asıldı. Üye tabanının tam desteğini alan Genel Başkan Şemsi Denizer, sadece madencilere değil, bütün sınıfa seslenerek genel grev çağrısında bulundu: “Biz madenciler olarak ilk kıvılcımı çaktık. Grevimiz tarihin büyük grevlerinden biridir. Biz üretmiyoruz, Türkiye işçi sınıfı da üretmesin!...”

    24 Şubat 1990’da tüm sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapılan büyük miting, daha sonra olacakların habercisi gibiydi. Maden işçisinin “onurlu ve insanca yaşam” isteyen haklı talebi, 1990 yılı boyunca direniş, toplantı, söyleşi, paneller ve tüm DKÖ’lerin ortak katılımıyla oluşan Temsilciler Kurulu tarafından, “Zonguldak’ın, Türkiye’nin kamburu olmadığı…” tüm Türkiye’ye duyuruldu. Bu dayanışma, madencinin haklı ücret mücadelesinin yanı sıra, hükümetin gözden çıkarmaya kararlı olduğu TTK ve Zonguldak’ı yaşatma çabasıydı da… Bu nedenle, siyasi farklılıklar kalkmış; Zonguldak halkı birbiri ile kenetlenmişti. Yılların birikimiyle, bilinçli bir “tabanın sesi” hareketine sahip olan GMİS üyesi 48 bin işçi, TİS görüşmelerinin tıkanması üzerine, 30 Kasım 1990’da greve başladı, işveren de 4 Aralıkta lokavt ilan etti.

    3 Ocak günü Türkiye’de TÜRK-İŞ’in aldığı karar gereği işçiler işe gitmezken, Zonguldak’ta halk sokaktaydı. 4 Ocak günü yapılacak olan eylemin heyecanı tüm kenti kaplamıştı.  Ankara’nın  “yürütmeyiz” tehditleriyle ara ara yürüme-yürümeme ikilemi yaşanmış fakat ellerine torbalarını sırtlarına yorganlarını alan Zonguldaklılar Sendika önünde toplanmaya başlamıştı bile… Sendika başkanı Şemsi Denizer’in “Ankara’ya arabalarla gidecektik ama araçlarımız engellendi. Peki, yürümeye var mısınız?”sözüyle yürüyüş başladı. Zonguldak halkı eylemi aktif olarak destekledi. Bu destekle, Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyenler 100 bin kişiye ulaştı. İşçiler ve ailelerinden oluşan 100 bin kişilik dev bir gövde, o gün Ankara’ya doğru, hiçbir ön hazırlığı yapılmamış bir yürüyüşe başladı. Hem de sadece işçisiyle değil, kadınıyla, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla bütün kent yılların birikmiş hesabını sloganlarla soruyordu:

    – Gemileri yaktık geri dönüş yok!                      

     – Ölüm olsa sonumuz, Ankara’dır yolumuz!

    – Çankaya’nın şişmanı, madencinin düşmanı!

    Maden emekçileri; askeri diktatörlük ve onun gönüllü devamcısı ‘liberal-muhafazakar’ sivillerce gasp edilen haklarını geri almak için yollara döküldü. Kar, kış demeden yürüyen emekçilere yol boyundaki ilçeler ve köylerden her türlü destek verildi. Barikat, tehdit ve tutuklamalarla engellenen ‘Ankara Yürüyüşü’, 08 Ocak 1991’de isteklerin yerine getirileceği sözü alınarak, Mengen barikatında bitirildi. Denizer’e göre, Dellerderesi’nde kurulan barikat, “düzenin temsilcisiydi”. Ya barikat aşılacaktı, düzen bozulacaktı, ya da barikat kalacaktı düzen korunacaktı. Grevin 57. gününde, 25 Ocak 1991’de “bir koyup üç alma” senaryolarının yazıldığı Körfez Savaşı nedeniyle, grevin 60 gün ertelenmesi kararı alındı, 6 Şubat 1991’de ise TİS imzalandı. Sonucun başarı mı yoksa yenilgi mi olduğu çok ayrı bir tartışma konusu. Her şeye rağmen Zonguldak Büyük Madenci Grevi ve Yürüyüşü, 12 Eylül sonrasının en önemli işçi direnişidir.

    Bugün devletin en üst yetkilisi  “Bizimle birlikte grev denilen olaylar ortadan kalktı, grevsiz bir toplum meydana getirdik” diyorsa, “grev denilen olayı” işçilerin hakkını vererek değil, yasaklayarak gerilettiklerini elbette bütün toplum biliyor. Emeğin dayanışmasını, çalışanların örgütlülüğünü ve kazanılmış hakları tasfiye ederek bunların yerine lütuf gibi sunulan ‘sosyal yardım’ı geçiren siyasi iktidar, “OHAL sayesinde grev yaptırmadık” diyerek sınıfsal tercihini de ortaya koymakta.

    Buralara nasıl ve neden gelindiğini, Amasra maden faciasında işçi sendikasının tutumunda görmek mümkün. Geçmişten gelen mücadele geleneğini sürdürmek ve sınıfın haklarını korumak için harekete geçmek zayıflayan umutları tekrar yeşertir, tüm topluma ışık olur, ses olur.

  • “Off Günü”nde derin bir of çekmek…

    Toplumdaki tüketim alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte hizmet sektörü hızlı bir gelişme gösterdi. Devasa alışveriş merkezleri günlük yaşamın bir parçası oldu. Özellikle salgın sürecinde evlere kadar giren sektörün taşıyıcı çalışanları aileden biri gibi oldu adeta.

    Böyle hızlı gelişen sektörde örgütlülük aynı oranda gelişmedi. Son yıllarda sendikal çalışmalar hızlansa da bireysel hareket etmek zorunda kalan sektör çalışanları, hak arama mücadelesinde geride kaldı. En doğal haklarına, insani gereksinimlerine kavuşamadı. Uzun çalışma süreleri, düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, güvencesizlik, yaşanan mobbingler olağan hale geldi.

    “Aynı şirketin farklı bir mağazasında yabancıydı. Kızılay mağaza çalışanları onu görmezden geliyordu. “Yok müdür oldum sonunda.” diyordu sıkça. Bu olanlara aldırmaz görünse de Hakkı Bey’i sık sık aramayı ihmal etmiyordu, “Mobbing uyguluyor sözüm ona.” diye söylendi iç geçirerek.” (Syf, 117)

    AVM dünyasının parlak spot ışıkları altında bu gerçekler fazla görülemedi ne yazık ki. Yazar Tekgül Arı’nın Aralık ayında Notabene Yayınlarından çıkan “Off Günü” romanı , yaşanan bu acı gerçekliği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Günde on, on iki saat çalıştırılan, oturacak bir taburesi bile olmayan ve sürekli ayakta çalışmak zorunda olan, aşırı yoğun çalışmaya rağmen yeterince dinlenme olanağı bulamayan çalışanların hikayesini gerçekçi bir dille aktardı. Vahşi kapitalizmin; yaşamları nasıl kararttığını, paramparça ettiğini, yok ettiğini, hayalleri nasıl yıktığını yalın bir dille okurlarıyla paylaştı.

    Her şeyin alınıp satıldığı, paranın gücünün insani değerleri yok ettiği günümüzde görülmeyenleri göstermek, gizli kalanları açığa çıkarmak önemli bir görev ve yazar bunu başarmış. Her gün yüzlerce örneği görülen ancak normalmiş gibi topluma alıştırılan bu çarpıklıkları sade bir dille aktarmış.

    “Sabah, Tarz Giyim AVM Mağaza’ya isteksizce giren satış danışmanları işleri ağırdan alıyordu. “Boşuna heyecan yapmayalım arkadaşlar, devlet ve patron aynı.” dedi Güneş. “Herkes işine. 1 Mayıs hedefimiz yüksek. Hadi bakalım, emek ve dayanışmamızı patrona, müşterilere gösterme günü.” (Syf, 154)

    Ezikliklerini, başka birilerini ezmeye çalışarak rahatlama kolaycılığına kaçıyor çoğu insan. Büyük bir alışveriş merkezinde makinenin dilimlediği ekmeğin şeklini beğenmediği için çalışan genç kadını azarlayan, aşağılayan kadın kendince tatmin oluyor belki ama o genç kadına, hemcinsine neler yaşattığını düşünmüyor bile.

    Tekgül Arı, yazarken olayları gözlemleyen, yaşayan birisi. Her maden kazasından sonra olay yerine giden, dram yaşayan insanların duygularını, hayallerini ilk ağızdan bizlere aktaran bir arkadaşımız. Madencilerin yaşadıkları dünyayı, yaşam koşullarını anlatan çalışmaları derleyen yazar, 2007 yılında TMMOB Maden Mühendisleri Odası ilk Madenci Öyküleri yarışmasının düzenlenmesine önayak olmuş ve Madenci Edebiyatı’na üç kitap kazandırmış.

    Bu romanı yazarken yaşananları doğru gözlemlemek adına bir mağazada bilfiil çalışarak, emeğinin önemini daha da artıran bir eylem. Romanın adı üzerinde bile düşünülmesi gerekir. Anlamı “izin günü” olsa da gerçek yaşamda bu anlamı ne kadar karşıladığı tartışılır. Bu koşullarda çalışmak zorunda bırakılan insanların; ne kadar dinlenebilecekleri, rahatlayabilecekleri, eğlenecekleri ayrı bir tartışma konusu.

    “Üç kuruşluk iş için başımıza gelen bak sen… Kapana sıkışmış gibiyim, içim parçalanıyor. Daha kaç parça olacağım parçalana parçalana. Tarık’ın anlattıkları, Onur’un söyledikleri, Hakkı Bey’in hakaretleri, personelin sessizliği, nefes alamıyorum. Bir anlık huzurun içinden beni çıkarıp alan bu mağazaya lanet olsun!”(Syf, 105)

    Kapitalizmin kıskacı altındaki hizmet sektörünün isimsiz kahramanlarının yaşantılarını, duygularını, beklentilerini bizlerle paylaşan okunası bir kitap.

    “AVM’nin döner kapısından yanar döner bir dünyanın içine kırgınlıkları, kızgınlıkları ve yenilgisiyle girdi.” (Syf, 147)

    Yazarın emeklerine, kalemine, yüreğine sağlık.

  • İşin sağlığını düşünenler, İşçinin sağlığı nerede?

    Çoğu zaman kullanılan dil; niyeti, hedeflenen amacı ortaya koyar. 2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu da buna bir örnek. Kanunun amaç maddesi şu şekilde yazılmış;

    “Bu Kanunun amacı; işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir.”

    Görüldüğü gibi, işin sağlığı öncelikli bir bakış olarak yasanın ruhuna yansımış. İşçi, o işin bir parçası sadece birileri için. 10 yıldır yürürlükte olan Kanunun işçi sağlığını ve güvenliğini koruyamadığı, işyeri şartlarını iyileştirmediği ortada. Bunu, yaşanan gerçekler üzerinden net olarak söylemek mümkün. Rakamlar iyileşmeye işaret etmiyor. Yasanın çıktığı 2012 yılında 74.871 iş kazası olmuş ve 744 işçi yaşamını yitirmişken, 2020’ye kadar yılda ortalama 317.216 iş kazasında 1400 işçi yaşamını yitirdi. Geçen 10 yılda yasanın pek çok maddesinde toplam 11 kez değişiklik yapıldı. Tüm işçilerin kapsanacağı iddiası ertelemeler nedeniyle gerçekleşemedi. Kamu kurumları ile 50’den az çalışanı olan ve az tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerinde uygulanması ise 31.12.2023 tarihine ertelenmiş durumda. Sadece bu veriler bile yasanın amacına ulaşmadığının bir göstergesi.

    6331 Sayılı Kanun ve bağlı mevzuat ile müstakil bir işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatına kavuşulmuş olmakla birlikte, iş kazaları nedeni ile ölüm ve maluliyet oranlarında herhangi bir gerileme meydana gelmiş değil hatta iş kazaları nedeniyle ölümler her sene artmakta. Bunun en temel nedeni, yasanın kurgusunun iş cinayetlerini önlemeye yönelik olmaması. Bu kanunun amacı; patronların iş kazası nedeni ile cezai yaptırımlara muhatap olmaması için yani patron ile iş kazası arasındaki illiyet bağını kesmek için iş güvenliği uzmanlarının okkanın altına girmesini sağlamaktan ibaret.

    Herhangi bir yasa çıkarılırken o günkü siyasi atmosferi, mevcut konjonktürü unutmamak gerek. Piyasa ekonomisinin kabul edildiği, sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasının hedeflendiği, her şeyin kâr öncelikli olarak düşünüldüğü, kısaca vahşi kapitalizmin kurallarının uygulandığı bir süreçte işçinin sağlığı çokta önemli olamazdı. Nitekim sadece madencilik sektöründe Karadon’u, Soma’yı, Ermenek’i, Amasra’yı ve daha yüzlerce acıyı yaşadık bu süreçte.

    İş güvencesinin kaldırıldığı, işletmelerin bölünerek küçük parçalara ayrıldığı ve bu suretle örgütlülüğün parçalandığı, esnek çalışmanın yaygınlaştırıldığı, işçinin kiralanabildiği bir ortamda “her derde deva” bir yasanın çıkması mümkün mü?

    Her şeyin piyasalaştırıldığı gibi, bu alanda da pek çok şey piyasanın önceliklerine göre şekillendi. Kâr hırsının belirleyici olduğu kapitalist üretim ilişkileri yasanın özüne yansıdı. Yasada; iş sağlığı ve güvenliği olarak tanımlanan önlemlerin etkisizleştirilmesi, serbestleştirilmesi ve bunların işverene yaratacağı yükün mümkün olduğunca azaltılması öngörüldü. İş güvenliği uzmanının ve işyeri hekiminin eğitimi ve istihdamında özel şirketlerin etkili olduğu bir model ortaya çıktı. Meslek örgütleri süreçten dışlandı. Hizmetlerin yaygın olarak ortak sağlık ve güvenlik birimi (OSGB) adı verilen şirketlere devredilmesi ve denetimin zayıf olması pek çok işin kâğıt üzerinde kalmasına neden oldu.

    TTB eski başkanlarından Bayazıt İLHAN konuyu gayet net özetlemiş: “Yasanın detaylarına bakınca iş cinayetlerinin engellenememesinin nedenleri görülmekte. İşyerlerinde denetimden sorumlu ve gereğinde işi durdurma gibi yaşamsal görevleri olan iş güvenliği uzmanları işverenin çalışanları arasından görevlendirdiği kişiler olabiliyor. İşveren ‘çalışanları arasında belirlenen niteliklere sahip personel bulunmaması hâlinde, bu hizmetin tamamını veya bir kısmını ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alarak’ da yaptırabiliyor. Her iki durumda da denetim ayağında bir piyasa ilişkisi var. Ücretini ödeyen, sözleşmesini feshedebilecek bir işverene karşı iş güvenliği uzmanının bağımsızlığından söz edilebilir mi? Aynı bağımlılık ilişkisi işyeri hekimi için de geçerli. Üstelik yasa, işverenin ‘belirlenen niteliklere ve gerekli belgeye sahip olması hâlinde’ iş güvenliği uzmanlığını kendisinin yapabilmesini de öngörüyor. İşyerinin denetim yetkisini işverenin kendisine veren bir düzenleme, inanılmaz”.

    Böyle bir yasadan fazla bir şey beklememek gerek. Ne iş kazaları önlenebilir ne de meslek hastalıkları tespit edilebilir.

    Sonuç olarak; işçi sağlığı ve iş güvenliği bütün çalışanları ilgilendiren, çalışma yaşamının en temel unsurlarından biri. Sağlıklı ve güvenlikli bir ortamda çalışmak her çalışanın hakkı ve işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması öncelikle devletin ve işverenin görevi.

    Çökmüş bir İSG sisteminde toplum sağlığı ve refahı söz konusu olamaz. Kamusal bir işçi sağlığı ve iş güvenliği ortamı yaratmak için bütünlükçü bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemine ihtiyaç bulunmakta. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin uygulamada denetlenebilmesinin tek yolu, demokratik denetim sistemlerinin oluşturulması. Sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek odaları ve üniversitelerin içinde yer aldığı kurumsal bir yapı tarafından hayata geçirilmesinin olanaklarını yaratacak ısrarcı, kararlı bir mücadele anlayışının yerleştirilmesi ertelenemez önemde.

    Yaşanan iş kazaları gibi işçi sağlığı ve güvenliği konusu da sadece teknik bir konu olmayıp yaşam ve emek mücadelesinin bir parçası. Bu nedenle tüm tarafların katılımı ve emek eksenli politikalarla ancak çözülebilir.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu. TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Madenciyi kim koruyacak?

    Rivayet odur ki; Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçarak, madencilerin çalışmakta olduğu bir mağaraya sığınan ve madenciler tarafından korunarak daha sonra azize kabul edilen Santa Barbara isimli birisi yaşamış. Nicomedia’da (bugünkü Kocaeli kenti) zulümden maden ocağına kaçarak madencilere sığınan ve madencileri de koruyan Santa Barbara’nın dünya madencilerine armağan ettiği gün 4 Aralık.

    Santa Barbara’nın 4 Aralık tarihinde bu mağaraya yerleşmesi ve mağarada çalışmakta olan madencileri koruyor olmasına inanılması, önce Anadolu’da daha sonra da Avrupa ve tüm dünyada “Dünya Madenciler Günü” olarak kutlanılmasının gerekçesi olmuş.

    Efsane ne kadar doğrudur bilinmez ama bilinen bir gerçek var. Madenciler çok ölüyor ve günümüzde madencileri koruyan bir azizeleri yok.

    Madencilik; gerek çalışma gerekse yaşam koşulları ile diğer iş kollarından ayrılan dünyanın en eski ve en zor mesleklerinden biri. Tarihten günümüze yeraltından çıkardığı madenden daha değerli olan maden işçisi, kapitalizm ile birlikte ürettiği madenden daha değersiz hale getirilmeye çalışılmış ancak dünyanın en büyük direnişlerine imza atarak onurunu korumayı bilmiş.

    Bugün ülkemizde madencilik; özelleştirme, taşeronlaştırma ve talan politikaları ile anılırken bu politikalar sonucu kitlesel işçi ölümleri ve doğa katliamları ile özdeşleşmiş durumda. Dün; Kozlu, Karadon, Soma, Ermenek bugün Amasra’da yaşanan facialar, birileri tarafından “kader, fıtrat” olarak tanımlansa da çarpık sistemin birer sonucu.

    Vahşi kapitalizmin gerekliliği olarak azami kâr önceliğine dayalı bu sistemde maden işçileri, üretimin içinde enerji ve malzeme girdileri gibi görülmekte ve maliyet unsuru olarak değerlendirilmekte. İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanında yapılması gereken yatırımlar maliyeti artıran etken olarak görülürken bu kalemlerden kısıntı yapmak olağan hale gelmiş. Madencilik özelleştirmeler ve taşeron eliyle yürütülemeyecek kadar hassas bir faaliyet ve rant merkezli politikalarla ancak yeni katliamların yolu açılır.

    Sosyal devletin görevi, çalışanların yaşam hakkını korumak ve onlara sağlıklı bir çalışma ortamı sağlamak. Ancak, sermaye sınıfının yanında yer alan devlet, bu görevini yerine getirmezken çıkardığı yasalarla ve uygulamalarıyla zayıfı değil güçlüyü korumakta.

    Sektörde kamusal denetim yapma görevi bulunan devlet kurumlarının hem nitelik hem de nicelik olarak yetersizliği, siyasi kadrolaşma, liyakata ve deneyime önem verilmemesi, eğitimdeki ciddi eksiklikler de yaşanan faciaların artmasına neden olmakta.

    Ülkemizde işçi sınıfının örgütsüzlüğünün yanı sıra, madencilik sektöründe devlet ve sermaye eliyle örgütlenen sarı sendikalar; işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınmasını ve denetimlerinin uygun şekilde yapılmasını sağlayamadığı gibi iş yerlerindeki kötü çalışma koşullarını da gizlemekte. Sağlıklı bir örgütlenmenin oluşturulamadığı, demokratik bir ortamın sağlanmadığı durumda madenlerde yeni faciaların önüne geçilemeyecek ne yazık ki.

    Madencilerin bundan sonra koruyucu bir azizesi, Santa Barbara’sı olmayacak. Her türlü hak arama mücadelesinin engellendiği, muhalefet etmenin ihanet olarak tanımlandığı şu günlerde iş, ekmek, özgürlük mücadelesi veren tüm çalışanların sağlıklı bir örgütlenme ve güçlü bir mücadele ile haklarına kavuşacakları da bir gerçek.

    Tüm bu olumsuzluklara rağmen umudu korumalı. Madenlerde insan onuruna yakışan çalışma koşullarının uygulandığı, örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırıldığı, işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin tam olarak alındığı ve iş güvencesinin getirildiği bir ortamda madenciler gününü coşkuyla, neşeyle kutlamak dileğiyle…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu. TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Amasra Kömürünün Hazin Hikayesi

    Çoğumuz Amasra’yı Çeşm-i Cihan (Dünyanın göz bebeği) olarak bilir. Tarihiyle, eşsiz manzarası ile çok nezih bir sahil beldesi olan Amasra, milyonlarca yıldır bağrında karaelmas denilen taşkömürünü saklar. O kömür ki son yıllarda enerji sektörünün vazgeçilmezi olmuş. Köylerinden kalkıp gelen gençler, karaelması yeryüzüne çıkarmak için derin karanlıklarda ömür tüketmeye başlamış. 100 yıla yakın kömür üretimi yapılan bölgede, 1967 yılında Zonguldak Kömür Havzası Tevsii Projesi ile üretim bölgesi kurulmasına karar verilmiş. Kendi halinde, sessiz sedasız yaşam sürülen bu belde, şimdi grizu/kömür tozu patlamasında yaşamını yitiren 42 gencin acı hikayeleri ile ülke gündemine girdi.

    Bölgede kömür üretimi devlet eliyle yapılmaktaydı ancak son yıllarda uygulanan özelleştirme politikaları Amasra’ya da uzanmıştı. Bölgedeki kömür sahaları, rödovans (kiralama) yöntemiyle özel sektöre açılmıştı. 2005 yılında yapılan ihaleyi Hema Endüstri A.Ş. kazandı. Özel sektöre verilen TTK-Amasra-B sahası, bu havzadaki kömürlerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmaktaydı.

    Sözleşmeye göre, şirket sahada 20 yıl süreyle kiracı olarak çalışacak ve 3 yıl hazırlık sürecinden sonra ürettiği kömür karşılığı kamu kurumuna rödovans bedeli ödeyecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Taahhüt edilen sürede üretime geçilemedi. 4 kez süre uzatımı yapıldı. Şirket, üreteceği kömürle çalıştırılacak termik santral kurmak istedi. Yoğun toplumsal ve hukuki itirazlar oldu ve santral kurulamadı.

    Hema Endüstri A.Ş.’nin imzalamış olduğu Amasra-B Sahasının Sözleşmesi, firmaların talebi üzerine 2011 tarihinde devir sözleşmesi ile Hema Dış Ticaret A.Ş.’ye devredildi. Hema Dış Ticaret A.Ş. firması da ticari unvanını 2012 tarihinde Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. olarak değiştirdi.

    Bugüne kadar bir türlü gerçekleşmeyen üretim karşılığı rödovans bedelinin kuruma ödenmediği ve sözleşmeye uyulmadığı resmi kurumların kayıtlarına girdi. Davalar açıldı, hukuki süreçler yaşandı. Bölgede pek çok toplumsal eylem düzenlendi.

    2019 yılında Maden Kanunu’nda kamu kurumlarının ruhsatlarının bölünmesi ve devredilmesine yönelik değişiklik yapıldı. Buna göre; “Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsatlarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir. Bu fıkra kapsamında yapılacak ihale sonucunda Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, ihaleyi kazananla yapacağı sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla ihale edilen sahayı devredebilir ve ihaleyi kazanan adına ruhsat düzenlenebilir. Ruhsat devrine esas olan sözleşme ilgili ruhsatın siciline şerh edilir.” denilmekte.

    Bu düzenlemeyle 2005 yılında kiralama yöntemiyle şirkete verilen sahanın ruhsatı söz konusu şirkete verildi. Bu değişikliklerden sonra Amasra sahasında özel sektörün payı yüzde 97’ye yükselirken, kamu kurumunun payı ise yüzde 3’e kadar düştü. Bugün itibarıyla özel sektörün rezervi 606 milyon ton iken kamu kuruluşu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nun (TTK) 16 milyon ton rezervi kaldı. Kamu kurumunun sahip olduğu ve yıllardır çalıştığı saha tabiri caizse elinden alındı. Kurum, bir köşeye sıkıştırıldı ve sahibi olduğu sahada sığıntı durumuna düşürüldü.

    Bu da yetmemiş gibi halen çalışılan kömür ocağının alt kotları da özel şirkete verildi. Bunun anlamı, derine doğru inen kömürlere yeni yatırımlar yapılamayacaktı. Nitekim, büyük yatırımlardan vazgeçildi sadece günü kurtaracak uygulamalar, işlemler yapıldı.

    İster özel sektör olsun ister kamu sektörü olsun yan yana ya da altlı üstlü çalışmanın riskleri vardı. Özellikle yeraltı kömür madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bu riskler fazlaydı. 2017 yılında hazırlanan bir raporda rezerv bölünmesi ve bu tür çalışmanın sakıncaları açıkça belirtilmişti:

    …Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve HATTAT Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. firması arasında akdedilen sözleşmeye göre Amasra Havzası’nda -400 kotunun üstünde (ATİM) ve altında(HATTAT) çalışılacak komşu panolarda taraflarca koordinasyonsuz bir biçimde belirlenmiş olan özgün termin planlamalarına uygun çalışmalar; maden işletmeciliği tekniğine, ekonomik gerçeklere ve madencilik çalışmalarında iş güvenliği ilkelerine (yukarıdan aşağıya çalışma/önce üst damarın alınması/suya-gaza karşı topuklar tesis edilmesi vb) uygun değildir.” (BEÜ, Maden Mühendisliği Bölümü, 2017)

    Ama bu ülkede ne yazık ki bilime, emeğe, deneyime fazla önem verilmezdi. Söylenenler unutulur, yazılanlar kağıt üzerinde kalırdı. Toprağa verilen gencecik canlar da çabucak unutulurdu. Ateş sadece düştüğü yeri yakardı.

    Görünen köy kılavuz istemez. Yakın gelecekte çok küçük rezervi kalan kamu kurumuna, “havzadan tamamen çık” denilebilir. “Dağdan gelip bağdakini kovmak” deyimi herhalde bu örnek için söylenmiş olsa gerek.

    Umarım bu kez yanılırım…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Amasra faciasının yasal sorumluları

    Her maden faciasından sonra kamuoyunun artan hassasiyeti sonucu olayın şüphelileri hakkında hızla davalar açılır, tutuklamalar yapılır ve bir süre sonra her şey unutulur, gider.

    Hukuk sistemimiz bu tür olayları derinlemesine irdelemeye uygun olmadığı için faciaların gerçek nedeni ve sorumluları ne yazık ki ortaya çıkarılamaz. Bu durum dün böyleydi bugün de aynı.

    Anayasa’ya göre ülkemiz “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Tüm yasal düzenlemeler anayasa, yasa, yönetmelik hiyerarşisine göre yapılır ve uygulanır.

    Anayasa Madde 49 – “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. (Değişik fıkra: 3/10/2001-4709/19 md.) Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”

    Anayasa’ya göre devletin, “çalışanları korumak” gibi bir görevi bulunmaktadır.

    Ayrıca, Anayasa’nın 168. maddesi “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir….” şeklinde başlamaktadır.

    6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın İşverenin genel yükümlülüğü başlığı kısmında;

    Madde 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

    a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.

    b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.

    c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır.

    ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır.

    d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.

    (2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

    (3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.

    (4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.

    Yine İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nde; “İşveren, işle ilgili her konuda işçilerin sağlık ve güvenliğini korumakla yükümlüdür” denilmektedir.

    Görülmektedir ki mevzuat, işçilerin sağlık ve güvenliğinden devleti ve işvereni öncelikli olarak sorumlu kılmıştır.

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın – Amasra’da, bir kamu kurumu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’ne (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde grizu patlaması sonucu 42 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu işletmenin işvereni; ilgili kamu kurumudur, bakanlıktır, devlettir. Mevzuat gereği, sorumlular açıkça bellidir: Yükümlülük işverendedir.

    TTK, Eneri Bakanlığı’na bağlı bir kamu kurumudur. Tüm kadro atamaları, yatırım programları, işleyişle ilgili makro plânlamaları Bakanlık tarafından yapılır. Programlanan tüm işlemler Bakanlık onayıyla yürürlüğe girer.

    Kamu adına yapılan maden denetimleri ise, Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yerine getirilir. Bu denetim yükümlülüğünün ne kadar yerine getirildiği özellikle sorgulanmalıdır. Bilirkişi ön raporunda da bu eksiklikler açıkça dile getirilmiştir.

    Kamuda yetki ve sorumlulukların nasıl kullanılacağı, yetki devrinin nasıl yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Kamu yönetimi alanında “yetki devri”, kamu yöneticilerinin Anayasa, kanun, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlerden kaynaklanan yetkilerinin bir kısmını, sınırlarını yazılı olarak belirlemek kaydıyla aynı örgüt içinde alt kademelere devretmeleri olarak tanımlanır.

    Yetki devrinde, sorumluluğun yetki devredilene geçmesi genel hukuk kuralıdır. Buna karşılık kanunlarda sorumluluğun devredenden ayrılmayacağına dair hükümler, üstün de sorumluluğunun devam edeceğini gösterir.

    Uzman görüşlerine göre, “Bakan ve her kademedeki Bakanlık ve kuruluş yöneticileri gerektiğinde, sınırlarını yazılı olarak açıkça belirlemek şartıyla yetkilerinden bir kısmını astlarına devredebilir. Ancak, yetki devri, yetki devreden amirin sorumluluğunu kaldırmaz.” denilmekte.

    Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere sorumluluk, hiyerarşik olarak en üst kademeden başlayarak aşağıya doğru inmektedir. Müteselsil sorumluluk ilkesi gereği de yetki ve sorumluluk oranında tahkikat yürütülmelidir. Amasra faciası ile ilgili soruşturma ve kovuşturmanın da bu doğrultuda yapılması uygun olacaktır.

    Oysa, tüm iş kazalarında en alttakiler asıl sorumlu gibi görülmekte ve hesap sorulmaktadır. Elbette ihmali olan herkesten hesabı sorulmalıdır ancak yetki ve sorumluluk silsilesine göre yapılacak uygulama daha adil olacaktır.

    Bugüne kadar yaşanan örnekler böyle olmamıştır, umalım bu kez farklı olsun…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Amasra faciasının asıl sorumlusu havza madenciliğinden vazgeçen siyasi iktidardır

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın-Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde meydana gelen grizu patlamasını incelemek üzere atanan bilirkişiler ön raporlarını 31 Ekim 2022 tarihinde tamamlamıştır.

    Ön raporda; olayın teknik nedenleri mevcut veriler ışığında irdelenmiştir. Buna göre;

    • Olayın, 320 kotundaki galeride dinamit atımı sonucu metan gazı patlaması ve akabinde kömür tozu patlaması olduğu,
    • Havalandırmanın yetersiz olduğu,
    • Metan drenajı yapılmadığı,
    • Kömür tozu ile mücadele edilmediği,
    • Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yapılan denetimlerin yetersiz olduğu,
    • Teknik personel sayısının yetersiz olduğu,
    • İş Güvenliği eğitimlerinin ve Acil Durumlara yönelik tatbikatların yetersiz olduğu
    • tespitleri yapılmıştır.

    Ön raporda bu başlıklar detaylı olarak değerlendirilmiştir. Bilirkişi ön raporu önemli veriler içermektedir. Bu anlamıyla önemli ve değerlidir.

    Raporda özetle, facia geliyorum demiştir. Çalışma Bakanlığı Müfettişleri ve Enerji Bakanlığı elemanlarının denetim görevini gerektiği gibi yapmadıkları belirtilmiştir. Yeraltı kömür işletmeciliğinin olmazsa olmazı olan havalandırmanın yetersiz olduğu vurgulanmıştır.

    Teknik gerekçeler elbette önemlidir ancak olayın diğer etkenleri de oldukça önemlidir. Siyasi iktidarın uyguladığı özelleştirme politikası nedeniyle 2005 yılında sahadaki kömür rezervinin çok büyük bölümü (B sahası) Hattat Enerji ve Maden A.Ş’ye önce rödovans (kiralama) ile, 2019 yılında ise ruhsat devri yöntemiyle verilmiştir. Amasra A ve Amasra B sahalarının toplam kömür rezervi yaklaşık 622 milyon ton olup, bu rezervin 606 milyon tonu (% 97’si) söz konusu firmaya verilmiştir. Kamu kurumu olan TTK, havzanın bir köşesine sıkıştırılmıştır. Daha da vahimi, kurumun halen çalıştığı yeraltı işletmesinin alt kotları da aynı firmaya verilmiştir. Yapılan sözleşme gereği, – 400 kotunun altı söz konusu firma tarafından işletilecektir. Tabiri caizse kurumun ayaklarının altı oyulmuştur.

    TTK, şu anda -350 kotundan üstte üretim yapmaktadır. Maden kazasının yaşandığı derinlik, -300/-350 aralığıdır. Kurumun çalışacak fazla bir alanı kalmamıştır. Kalan rezerv için yapılması gereken büyük yatırımlardan vazgeçilmiştir.

    TTK’nın kullandığı mevcut üretim ve havalandırma kuyusu -250 kotuna kadar inmektedir. Ruhsat bölünmesi ve satışı olmasaydı mevcut kuyu derinleştirilebilir ya da daha derin yeni bir kuyu açılarak üretim plânlanabilirdi. Ancak, kurumun elinde kalan mevcut rezerve göre bu seçenek devre dışı kalmıştır. Bunun yerine kalan kömürü üretebilmek için desandri (meyilli galeri) sürülerek üretim yapılmaktadır. Kullanılan kuyu kesiti yaklaşık 33 metrekare iken desandri kesiti ortalama 14 metrekaredir. Derinlere inildikçe metan gazının arttığı bir gerçektir, bu anlamda ocak açıklığı kesitleri havalandırma açısından daha önemli hale gelmektedir. Bilirkişi ön raporunda alt kotlarda yeterli havalandırmanın yapılamadığı açıkça belirtilmiştir. Bu durum metan gazının birikmesine neden olmuş ve risk artmıştır.

    Amasra’da kömür sahasının bölünmesiyle havza madenciliğinden vazgeçilmiştir. Bütünlükçü ve uzun vadeli plânlama yapılamamış, günü birlik uygulamalarla idare edilmeye çalışılmıştır. Bu durum madenciliğin olmazsa olmazı olan büyük yatırımların yapılmaması sonucunu doğurmuştur. Derin yeraltı kömür madenciliğinde bu kabul edilemez.

    Kamu kurumlarında özerk bir yapının kurulamaması, siyasi müdahalelerin çok fazla olması nedeniyle iş disiplini sekteye uğramış, iş barışı bozulmuştur. Kurumun organizasyon yapısı, çalışanların üretim ve destek birimlerine dağılımı, iş yerinin gerekleri gözardı edilerek, tamamen politik müdahalelerle şekillenmiştir. Bunun sorumlusu da siyasi iradedir.

    Tüm bu gelişmeler sonucunda kurum çalışanları psikolojik olarak çöküntüye uğratılmıştır. “Zaten satılacak, kapatılacak nasıl olsa kömür kalmadı vb.” düşüncelerle moral motivasyonun kalmadığı bir ortamda sağlıklı bir iş ilişkisinin kurulması ve üretimin yapılması düşünülemez.

    Sonuç olarak; Amasra’da yaşanan maden faciasını sadece teknik bir sorun olarak görmemek gerekir. Havzayı parçalara bölerek satan, bu nedenle havza madenciliğinden vazgeçen ve yandaşlarına kadro vermek amacıyla liyakatsiz kişileri hak etmedikleri makamlara getiren, ayrıca yasanın emrettiği kamusal denetim görevini de yerine getirmeyen siyasi iktidar asıl sorumludur.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • Karaelmas

    “Yine bir kömür

    kütürdedi sobada

    kayıp bir madencinin

    kalbi rast geldi

    atıverdi sıcak odada”

    Sunay AKIN

                                                                                                                                                       Karası işçiye, elmas patrona.

     

    Sonbaharın serin bir akşamında 14 Ekimde Çeşm- i Cihandan / Amasra’dan kara haber geldi. Madende yine grizu patlamış, nefeslikten kapkara duman yükselmeye başlamıştı. Madenciler bunu çok iyi biliyordu, soluğu kuyubaşında aldı kadını, çocuğu, yaşlısı.

    Kolay değildi elbette fidan gibi delikanlısını, gözünden sakındığı oğlunu, yakışıklı babasını sonsuza kadar kaybetme korkusu.

    Madene inen gençlerin hayalleri vardı. Okula başlayan çocuğu ile gurur duyanı, doğacak oğlunu hayal eden baba adayı, eşine evlilik yıldönümü için sürpriz yapacak olanı, evleneceği kıza hediye alma heyecanı ve daha bilinmeyen pek çokları…

    Acı haberle tüm hayaller, tüm umutlar toprağa gömüldü. Hava karardı bütün gönüller kapkara oldu.

    Kömür ocağında grizu patladı, 41 madenci yaşamını yitirdi. Havza bu olaylara alışık deniyordu ama ölüme nasıl alışılırdı ki…

    Yönetenler de geldi baca ağzına. Nutuklar çekildi. Gereken yapılacaktı. “Şehitlerin” yakınlarına kucak açılacaktı. Bunlara alışıktı madenci yakınları ama “hamdolsun 24 saatte cenazelere ulaştık” sözünü yeni duyacaktı. Keşke “hamdolsun işçilerimize sağ salim ulaştık” denebilseydi.

    Keşke madenciler vardiya bitiminde türkü söyleyerek çıksaydı kuyudan, alınteri kömür tozuna bulanmış. Sadece kara gözleri görünseydi, gülümseyince beyaz dişleri.

    Olmadı, olamazdı. Çünkü; ucuz işgücü üzerinden sermaye birikimi için madencilerin bedel ödemesi gerekiyordu. Birilerinin rahat yaşaması için onların çile çekmesi, canlarını vermesi gerekiyordu.

    Soma’da fıtrat olan Amasra’da kader olmuştu. Oysa madencinin kaderi bu olmamalıydı. Bilimin, tekniğin rehberliğinde ortak aklı kullanarak en zor işler kolaylaştırılabilirdi. Ama egemenler en ucuzu tercih ediyordu her zaman. Ucuz olan da insan emeğiydi, insan hayatıydı buralarda.

    Bu durumdan örgütlü mücadele ile kurtulabilirdi madenci ama örgüt yöneticilerinin hesabı başkaydı besbelli ki. Yönetenlerin yanında poz vermek daha çekiciydi. Çok zorlanırlarsa “provokasyona gelmeyin” deyip işin içinden çıkılırdı.

    İlk günlerin hengamesi geçince derin bir acının ağırlığı düşer gidenlerin evlerine. Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Yitip giden hayatlar, geride kalan parçalanmış yürekler, acılar, acılar…

    Devletin en üst ağzından olay “kader plânı olarak kabul edilip tekrar olabileceği de” söylenince bundan sonraki gelişmelerin seyri belli gibidir. Her zamanki gibi birkaç günah keçisi bulunup gereği yapılacak ve kamu vicdanı rahatlatılacak.

    Bu topraklar çok eskilerden beri acıya alışıktı. 1906 yılında Osmanlı maden işçilerinin yaralanma riski, Avrupa ve ABD deki işçilere göre 5 ile 25 kat fazlaydı. 1000 ton kömür çıkarılması için Osmanlı’daki ölüm oranları, İngiltere ve Fransa’ya göre 10 kat fazlaydı. Maden işçilerinin kara bahtı yaklaşık iki asırdır değişmedi. Zihniyet değişmediği sürece bu döngü devam edecek gibi.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • İş kazası mı, iş cinayeti mi?

    Toplumsal hafızamız çok zayıf nedense. Yaşananlar kısa sürede unutulmakta. Son yaşanan Amasra maden faciası da muhtemelen çabucak unutulacak. Toplu ölümlü facialar bile belli bir süre ancak kalabiliyor gündemde. Günlük ortalama 6-7 işçi ölüyor bu ülkede, her hafta bir Amasra yaşanıyor ve işçi ölümleri artık kanıksanmış bir rutini ifade ediyor.

    İş kazası, “öngörülemeyen ve önlenemeyen olaylar” olarak tanımlanıyor. Yaşananların bu tanıma uyup uymadığına siz karar verin ve adını siz koyun. İstisna olması gereken bu olayların süreklilik arz etmesi ayrı bir değerlendirme konusu.

    Devletin en üst ağzından bu olayların “kader plânı” olarak yorumlanıp gelecekte de olacağının söylenmesi, facianın sorumluluğunu üzerlerinden atmaya ve olası itirazları önlemeye yöneliktir.

    Oysa durum nettir; Vahşi kapitalizmdir. Ülkeyi ucuz işçi cennetine çevirip, her türlü sosyal haktan arındırılmış sefalet ücretine mahkûm edenler, aynı zamanda çalışma yaşamını da sermayenin ihtiyaçları üzerinden tam anlamıyla Ortaçağ koşullarına döndürmüş bulunmaktadır. Sermayenin gözü dönmüş kâr hırsının güdülediği, insanlık dışı çalışma koşullarının yanı sıra, işçi ölümlerine de kapı aralayan bu sistem en pervasız haliyle madenlerde uygulanmaktadır.

    Madencilik, doğası gereği çok riskli bir işkolu. Bu anlamda, en yoğun iş güvenliği önlemlerinin disiplinli ve sürekli şekilde uygulanmasını zorunlu kılar. Usta – çırak ilişkisinin kesintisiz sürdürülmesini emreder. Oysa ülkemizde mühendislik bilim ve teknolojisinin uygulanması yerine, en ucuz olan girdi tercih edilmektedir. Ne yazık ki insan hayatı çok ucuz bu ülkede ve bu bedel ölümlerden sonra yönetenler tarafından belirleniyor.

    Her faciadan sonra komisyonlar kurup soruna çözüm arayanlar!!, kerameti kendinden menkul uzmanlar, hayatında yeraltı kömür madenine inmemiş, yangın barajı kapatmamış kişiler yine çok güzel reçeteler sunacaklardır. Ama olayların gerçek nedenleri ve bunun üzerinden çözüm önerileri muhtemelen masaya getirilmeyecektir.

    Her seferinde ‘müjde’ diye duyurdukları ve tüm sorunları çözeceklerini iddia ettikleri Maden Kanunu’nun 21 kez değiştirilmesi bile sorunların çözümüne nasıl yaklaşıldığının bir işaretidir. Her değişiklik; sorunları çözmek bir yana daha da ağırlaştıran, insan sağlığını ve doğayı hiçe sayan vahşi kapitalizmin üretim biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde zorunlu olarak çıkarttıkları ATEX’in (Muhtemel Patlayıcı Ortamda Kullanılan Teçhizat Ve Koruyucu Sistemler İle İlgili Yönetmelik) uygulanmaması, sürekli ertelenmesi, iktidar bloğunun sermayenin gündelik ihtiyaçları için attığı adımlardan biridir. Sorunları tam olarak çözmek gibi bir içeriğe sahip olmasa da madenlerde kullanılan aletlerin modernizasyonu ve bir standardının olması şartı getiren bu yönetmelik, madencilik üretimi için ülkemize fazla görülmektedir.

    Almanya’da yeraltı kömür madenlerinde çalışabilmek için lise eğitiminden sonra 2 yıl çok ciddi bir eğitim almaları gerekirken, ülkemizde eğitime bakılmaksızın 32 saatlik mesleki eğitim yeterli sayılmaktadır.

    Üretimin asli unsurlarından biri olan maden mühendislerinin mesleki denetimlerini yaparken, ücretlerini o işverenden almaları, geleceklerinin işverenin iki dudağı arasında olması ise bağımsız ve özgürce görev yapmalarını engellemektedir.

    Çalışanların örgütlü olması ve bu örgütlerin işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına direkt müdahale etmeleri çok önemlidir. Ülkemizde çalışanların çok küçük bir kısmı örgütlüdür. Bu durum madencilik sektöründe daha vahimdir. Örgütlü olan yerlerde ise sarı sendikaların yetkili olması, işçi sağlığı – iş güvenliği alanında gerekenlerin yapılamaması sonucunu doğurmaktadır. Soma ve Amasra’da yaşananlar bunun en bariz örnekleridir.

    Son faciadan sonra başlatılan soruşturmanın sonucunu kestirmek güç değil. Soma’da ve Ermenek’te yaşananlara bakıldığında, Amasra’nın ve sonrasında yaşanılacakların akıbeti görülebilir. Umarım yanılırız.

    Bugün Amasra’da yaşananlar yarın Soma havzasında yaşanabilir. Soma havzası, derinlere inildikçe yoğun metan gazı içermektedir. Bu gazı boşaltmadan ve/veya buna uygun çalışma ortamları oluşturmadan yapılacak çalışmalar büyük risk içermektedir.

    Acılar yaşanmadan önlem almak, sorunları önceden görüp çözüm üretmek önemlidir. Bu görev öncelikle yönetenlere, siyasi iktidara düşmektedir. Bu görev, yönetenlere hem hukuki hem de vicdani sorumluluk yüklemektedir.

    Benzer acıların yaşanmaması dileğiyle…

    (*) Maden Mühendisi

  • Yukarıda açlık var, aşağıda ölüm

    Madenlerde ilk gaz algılaması, kafasında uzun bir fitil yanan ve omuzlarına ıslak bir battaniye alarak kömür madenlerine inen madenciler ile yapılırdı. Bu ilkel gaz dedektörü madenciler, öncü olarak madenin içlerine doğru ilerlerdi. Bulundukları yerde bir gazın varlığı durumunda kafalarındaki yanan fitil gaz ile buluşarak büyük bir patlamaya neden olur ve öncü madenci hayatını kaybederdi. Ölüme gönderilen ‘cesur’ maden işçisinin canı karşılığında verdiği sinyal sayesinde diğer maden işçileri yaşamaya ve çalışmaya devam ederlerdi.

    Bu, ilk gaz algılama modeli, maden ocaklarını ellerinde bulunduranların vicdanlarına sığsa da üretimde aksamaya neden olduğundan yeni arayışlara girişildi. Kara elması yeryüzüne çıkartmak isteyen insan ile yeryüzü arasında kıyasıya bir mücadele gerçekleşiyordu. Ve bu mücadelede maden işçilerine bu kez kanarya kuşları eşlik etti. Maden işçileri ocaklara kanarya kafesleri ile inmeye başladı. Solunum sistemini kontrol eden sinir sistemi ile insana benzemesi ve ötücü kuşlardan olması sebebiyle kanaryalar maden ocaklarında gazı algılamak için kullanılan ikinci yöntem oldu. Oksijen ve metan gazına hassasiyetleri insana göre çok daha yüksek olan kanaryalar oksijen azalması ya da metan gazı artışı durumunda ötmeyi bırakır. Bu durum zehirlenme veya patlamanın habercisi olurken geride çoğu kez ölen bir kanarya kalır. (Seçkin Barbaros)

    Yıl 2022. Dün Soma’da, Dursunbey’de, Aşkale’de bugün Amasra’da yaşananların pek farkı yok ne yazık ki. Bugün kanarya kuşlarının yerini ölçüm makineleri aldı. Madenlerde artık ne kafasında fitil yanan insan, ne de kafeslere konulan kanarya kuşları var. Ama madenciler ölmeye devam ediyor. Karaelmasın karası maden emekçisine, elması ise patronlara kalacak şekilde bölüştürülüyor. Ucuz işgücüne dayalı sermaye birikim modeli üzerine kurulu düzende en ucuz olan işçilerin hayatı oluyor. Kaza senaryoları bir sürü teknik gerekçelerle süslense de sonunda hayatını yitiren canlar, geride bıraktıkları gözü yaşlı kadınlar, çocuklar…

    Soma’da ‘fıtrat’ olan Amasra’da ‘kader’ oluyor. Maden işçileri kuyudan türkü söyleyerek çıkmalıydı, oysa cenazeleri çıkarıldı. İşçi cenazelerinin erken çıkarılması devletin en üst ağzından başarı gibi sunuldu. Devletin görevi, işçilerin can güvenliğini ve sağlığını korumak olmalıydı oysa. Ne kadar koruduğu sonuçtan belli ne yazık ki…

    Olayın teknik nedenleri tartışılır elbette ama kömür madenlerinde 18. yüzyılda yaşananların bugün maden emekçilerine yaşatılması düşündürücüdür. Madencilerin korkulu rüyası olan grizu patlamaları toplu can almaya devam ediyor ve bu durum yöneticiler tarafından kader olarak tescilleniyorsa facianın teknik nedenlerini tartışmanın anlamını yitirdiği bir gerçektir.

    Facianın yaşandığı kömür ocağı bir kamu kurumuna aittir. Yani işletmenin sahibi, işvereni devlettir ve olayın asıl sorumlusu devleti yöneten siyasi iktidardır. Bunun dışında sorumlu aramak olayı saptırmak ve gerçekleri örtbas etmek olur.

    Örgütlülüğü güçlü olan toplumlarda denetim ve otokontrol mekanizmaları da güçlü olur. Bu anlamda sendikaların, meslek odalarının ve demokratik kitle örgütlerinin yaşanan iş cinayetlerine tepkileri ve bunun toplumdaki karşılıkları birer göstergedir. Siyasi iktidarın olayı bir an önce kapatmak ve gündem değiştirme talebine karşı toplumsal hafızayı diri tutmak ve faciayı unutturmamak öncelikli görev olmalıdır.

    Amasra faciasında yaşamını yitirenlerin tamamına yakını 35 yaşın altında gençler. Kimisi doğacak çocuğunu dahi göremedi. Hepsinin hayalleri vardı. Çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yaşayacakları vardı, hepsi toprağa gömüldü. Onlara karşı toplumun vefa borcu, sorumluluğu var ancak asıl sorumluluk ülkeyi yönetenlerin, karar vericilerin.

    Maden cinayetlerinin yaşanmadığı bir ülke ancak gerçek demokrasinin yerleşmesiyle hayat bulacaktır. Soma davasının avukatları Can ATALAY ve Selçuk KOZAĞAÇLI’yı hapse atıp madenciyi tekmeleyeni ataşe olarak atayarak ödüllendiren zihniyet var olduğu sürece bu cinayetler ne yazık ki devam edecektir.

    Amasra’da ve diğer maden facialarında yaşamını yitiren tüm maden emekçilerine saygıyla…

    (*) Maden Mühendisi