Yazar: Ahmet Dirican

  • Kader Planı: Erdoğan’ın Ebced hesabı

    Bekir Coşkun’a özlemle…

    Ah be Bekir Abim,

    Güzel Abim…

    İki yıl olmuş gideli…

    Daha çok erkendi be Abi.

    Halbuki yazılacak daha çok yazın vardı, atılacak çok kahkahan, söylenecek şarkın, türkün…

    Hani o meşhur ‘Ayrılık’ yazındaki gibi;

    “Böyle mi esecekti bu mevsimde bu rüzgâr

    Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…”

    Halimizi soracak olursan abi;

    O her sabah yaptığın gibi “Ne var ne yok” diyeceksen…

    Unutmak mümkün mü abi, “İyilik sağlık” cevabı veren muhabirlere çok kızdığını,

    O dudaklarında hınzır, hafif bir gülümsemeyle “Onu sormuyorum onu, haber var mı haber” dediğini…

    Haber çok Bekir abi de memleketin durumunda pek iyi bir şey yok…

    Görsen, duysan şaşırır mıydın bilmiyorum ama senin o çok sevdiğin “yandaş” bazı isimler var ya…

    Onlar şimdi muhalif…

    Hem de her gün muhalif basının baş köşelerinde, ekranlardan da inmiyor.

    Kim mi?

    Hangi birini sayalım ki…

    Akif Beki dersem gerisini sen düşün be abi…

    Hani yazmıştın ya literatüre girmişti.

    “Akif De ki…”

    Ne güzel yazıydı ama…

    “Ona ‘Akif de ki…’ diye talimat verir.

    Akif deki ‘Peki’ der…”

    Seni toprağa verdiğimizde O da konuştu, “hiddetlenmemiş” sen bunu yazdığında, hatta gülerek okumuş.

    Bugünlerde bir de “Kader Planı” lafı ortalıkta çok dolaşıyor.

    Bartın’da 41 madenci karanlığa gömüldü acı bir şekilde.

    Önceden ‘fıtrat’ deniyordu, şimdi ‘kader planı’…

    Sen olsan ne güzel döktürürdün, ama haberin olsun, çok kızıyorlar “lanet olsun böyle kadere” diyenlere.

    Hatırlar mısın Bekir Abi,

    Senin ‘Akif De ki’ yıllar önce yazmıştı ‘Kader Planı’nı daha başbakanlığın ilk günlerinde.

    “Erdoğan’ın Harfleri” idi kitabın adı…

    Hatta tanıtımında şöyle cümleler de vardı:

    “-M. Akif Beki de bu çalışmada dil-zihin işbirliğini inceleyen modern dilbilimin imkânlarıyla Tayyip Erdoğan’ın zihin fotoğrafını çekiyor.

    -Bu kitapta harfleri Erdoğan’ı anlatıyor. Geçmiş zamandan bir hurufî, Erdoğan’ın harflerini yorumluyor, kader planını deşifre ediyor.”

    Çok iddialı cümleler değil mi?

    Ebced hesabıymış.

    Geleceği keşfetmeye yarıyormuş, bir nevi fal yani…

    Bizim köyde “Ebced Ahmet” vardı, babamın terzi çırağı…

    Matematiği iyiydi hatırladığım, falcılığını bilmem.

    Neyse

    Akif kitapta uzun uzun anlatmıştı, o bitmez tükenmez iktidarlarının daha ilk günlerinde:

    “Kader planı harfler hiyerarşisinde gizli: Erdoğan’ın harfleri Sin ve Dad. (Arapça harfler.) Erdoğan’ın harfler hiyerarşisinde durumu şöyle: Yıldızı Müşteri (Jüpiter), harfi Dad. Bu mertebeye tekabül eden (eşdeğer) isim Alim. Bu mertebenin peygamberi ise Musa. Günü perşembe. Yaradılışın beşinci günü, göklerde ikinci kat.

    “Dad harfinin sayısal değeri 800. İbn Arabi bu tür sayılar için ebced-i kebir hesabına başvuruyor. Bu işleme göre aynı harfin değeri 8’e düşüyor. Sin harfinin değeri ise 60 olarak karşımıza çıkıyor. Ebced hesabına göre Tayyip Erdoğan’ın bu iki harfinin temsil ettiği sayılar hem ayrı ayrı, hem de birlikte toplam olarak yaşamında önemli yer tutuyor. “

    Yazar kitabında uyarmış, “60 yaşına geldiğinde çok dikkatli olunması gerekli” demiş.

    60 yaşında iken ne oldu bilmiyorum, Gezi olayları, Fetö’nün darbe girişimi, ameliyat falan o tarihlere mi denk geliyor bilmiyorum, bakmak lazım. Ama bir uyarısı da var senin ‘De ki’nin:

    “…İki harfin toplam değeri 68. Bu sayı hayatında önemli bir tarihe işaret olarak kabul edilebilir. Bir Hurufi (harflerden anlam çıkaran) bundan hareketle Tayyip Erdoğan’ın 68 yaşında çok kritik bir badire atlatabileceğini, yaşamını değiştirebilecek bir olayla karşılaşabileceğini söyleyebilir.”

    Galiba bu sene 68 yaşında, seçimler de yakın.

    Kim bilir o büyüğümüzün sık sık ve çok güzel okuduğu şiirdeki gibi;

    “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır…

    Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır…”

    Kim bilir, belki bu kez göklerden değil, aşağıdan, tabandan gelen bir karar vardır.

  • Köyden indim Meclis’e

    Son altı ayı doğup büyüdüğüm köyde geçirdikten sonra bir salı günü, yıllarca haber peşinde koştuğum Meclis koridorlarını dolaşınca durumum tam da başlıktaki gibiydi…

    “Köyden İndim Şehire” misali yani…

    Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Meral Zeren, Tekin Akmansoy, Perran Kutman gibi Türk sinemasının en büyük sanatçılarının rol aldığı, ne kadar seyredilirse seyredilsin yine de güldürmeyi başaran “Köyden İndim Şehire” filmindeki gibi komikler yaşamadım elbette.

    Köyde bir çuval altın falan da bulmuşluğum yoktu.

    Sadece köy kahvesindeki konuşmalardı, yanımda getirdiğim…

    xxx

    MHP grubu her zaman olduğu gibi erken başlamıştı;

    80’li yıllarda okulumuzda hoca olan, tek bir dersine bile girmediğim Devlet Bahçeli’ye kulak kabartınca dört bir yanımız düşmanla çevriliydi.

    İlk kez oy verecek gençleri, “Cumhur İttifakı ile birleşip yeni bir sayfa açmaya” çağırıyordu.

    Tersi ise “zulme, istismara, adaletsizliğe ve alçaklığa göz yummak” olurdu.

    Bahçeli’nin şu sözünü, daha bir kaç gün önce işsizlikten yakınan köyümdeki “ülkücü” gençlerin nasıl algıladığını da merak ettim doğrusu:

    “Mesele yalnızca ‘Az kazandım, çok yedim’ meselesi değildir. Mesele yalnızca ‘aç kaldım, tok gezdim’ meselesi değildir. Bunlar günü geldiğinde çabucak çözülür. Ancak vatan elden giderse, bunun dönüşü yoktur.”

    Gruptaki milletvekilleri çılgınca alkışlıyordu ama, “çabucak çözülecek gün ne zaman gelecekti” acaba…

    Toplantı çıkışında Bahçeli’nin ardında kuliste yavaş yavaş yürüyen sert bakışlı bir milletvekili “tarihi bir konuşma” diyordu.

    Bu arada, Bahçeli’nin “Polise yumruk atan bu milletin mensubu olamaz” sözlerini alkışlayanlar arasında polise, hem de Erdoğan’ın koruma polisine yumruk attığı için yargılanan bir MHP milletvekili de varmış.

    İsmini de söylemişlerdi ama not almamışım…

    xxx

    İtiraf edeyim, epeydir görmediğim meslektaşlarla sohbete dalınca HDP grubunu kaçırdım. Salonlar yan yana olunca CHP grubuna gelenlerle HDP’den çıkanlar birbirine karıştı ama birbirlerine ters bir bakışa dahi tanık olmadım.

    Bütün CHP’lilerin “devamı ne zaman gelecek” diye beklediği o büyük eyleminin, “Adalet Yürüyüşü”nün 6’ncı yıldönümü imiş.

    Toplantıyı açan Özgür Özel unutmamış doğal olarak;

    “Dünya tarihinin en barışcıl gösterisinin lideri” olarak kürsüye çağırdığı Kılıçdaroğlu’nun bir ara boğazı düğümlendi, sesinin tonu değişti, tam da “gözyaşlarını tutamadı” cümlesine sıra gelecekti ki bir milletvekilinin ayağa kalkıp alkışlamasına bütün salon eşlik edince, haberlere “duygulandı” sözcüğü yeterli geldi.

    Sahi, Kılıçdaroğlu’nun “bitmedi, sürüyor” dediği Adalet Yürüyüşü’nün başlamasının ‘sembolü’ Enis Berberoğlu dün grupta var mıydı, yoksa basına sansürün konuşulduğu komisyon toplantısında mıydı?

    Görmediysem Enis abiden bin bir özür…

    xxx

    CHP Liderinin “Sözüm senettir, mutlaka gereğini yapıp, hakkını teslim edeceğim” cümlesi çiftçilere ulaşmış mıdır bilemem, ama mazot zammından başka bir şey konuşamayan bizim köydekilerin, Meclis Genel Kurulu’ndaki “Otur yerine, terbiyesizlik yapma” gibi bağrışmalarla ilgilenmediği kesin.

    Sesler yükselince Genel Kurul’a koşan gazeteci arkadaşlara duyurulur…

    xxx

    Son bir anekdot;

    Meclis lokantasındaki yemeklere zam gelmiş.

    İnsanlar biraz şikayetçi.

    Ama aynı yemeği evde yapmaya kalksalar sadece malzemesine bile daha fazla para ödemek zorunda kalacaklarını bildikleri için yine de hallerine şükrediyorlar…

    Belki kuliste biraz daha otursam köyümdekilerin ilgisini çekecek bir şeyler görürdüm ama yağmur kesilir gibi olduğu için erken kaçmak zorunda kaldım.

    Meclis’in şeref kapısı önünde ‘başkan’larını bekleyen resmi araçların büyük çoğunluğu çalışıyordu.

    Siz benzin mazot zammını konuşmaya devam edin…

  • Gezi’deki bakan çocuğu…

    Tam 9 yıl geçmiş aradan, Taksim’de yine benzer manzaralar.

    Yine polisin sert müdahalesi, yine gaz, yine yerlerde sürüklenenler, yine gözaltılar…

    Bilindik manzaralar ister istemez 9 yıl öncesine götürüyor insanı, hafızaları canlandırıyor.

    xxx

    Öncelikle altını çizmem gerekir ki bu yazıda anlatılanlar bir gazetecilik faaliyeti sırasında tanık olunan olaylar değil…

    Osman Kavala’ya, ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesinden bu yana sorulara yanıt bulma çabası…

    Kim kimi yıkmak istiyordu ya da en etkili ve yetkili bir kişinin cümleleriyle “kimler kimlerle beraber”diyi hatırlama çabası…

    xxx

    O tarihlerde çalıştığım Habertürk Gazetesi’nde el üstünde tutulan, şimdi ise Adil Öksüz’ü kaçırma suçlamasıyla galiba cezaevinde olan bir Fetöcü nedeniyle kovulmuş, ne yapacağını bilemez halde dolaşıyordum.

    Belki kafamı toparlar, kendime gelir de bir şeyler yazarım diye kendimi Ayvalık’a kapatmıştım.

    Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesini engellemek için eylem yapan bir gruba polis sabaha karşı müdahale etmiş, Sırrı Süreyya Önder de iş makinalarının önüne yatarak engellemeye çalışmıştı.

    Sonrası malum, protestolar kısa sürede tüm Türkiye’ye yayıldı.

    Ayvalık’ta Cumhuriyet Meydanı’nda, Atatürk anıtının önünde her akşam yüzlerce kişi toplanıp protestolara destek veriyordu.

    Sağcısı, solcusu, ülkücüsü, genci, yaşlısı, laikçi teyzesi hep birlikte kolkola protesto ediyordu.

    xxx

    Ülkede bir şeyler değişirken daha fazla oralarda kalamazdım, hemen Ankara’ya döndüm…

    Sanki Ankara’da gazetecilik yapabilecekmişim gibi…

    Her şeye rağmen hayat devam ediyor, para kazanmak gerekiyordu.

    Eşimin annesi ile beraber ev yemekleri sattığı; garsonluk, bulaşıkçılık, alış veriş gibi ne iş olsa yaptığım kafeye geri döndüm.

    Evi hemen yakınlarda olan bir bakan da sık sık korumalarını falan atlatıp tek başına geliyor kahve içerken sohbet ediyorduk.

    Protestoların dozunun iyice arttığı, polisin Kızılay’da en sert şekilde müdahale ettiği günlerde yine bir akşam otururken Bakanın telefonu çaldı.

    Arayanı dinledikten sonra yüzünün şekli değişti, bir süre düşündü, ardından;

    “Senin kararın, ama ne olursa olsun sakın polise yakalanma…”

    Elbette anlamıştım, oğlum da oralardaydı…

    “Evlat işte… İnsan çocuğuna da laf geçiremiyor, başındakine de” dedi ve sustu…

    xxx

    Bu diyaloga inanmayanlar, spekülasyon yaptığımı söyleyenler olacaktır mutlaka.

    Zaten bir gazetecilik faaliyeti olmadığı için o bakanın ismini yazmam da mümkün değil.

    Belki aradan koskoca 9 yıl geçtikten sonra bile Gezi’yi anlamak istemeyenlere ışık tutar…

    Osman Kavala da Mücella Yapıcı da, onlara “yardım etme” suçundan cezaevinde yatanlar da Gezi’de yalnız değildi.

  • Enerji şirketi sadece otopark işletirse

    Halktan toplanan vergilerle kurulan devlete ait bir enerji şirketi, bir genel müdürü, sık sık değişen 5 yönetim kurulu üyesi ve birkaç personeli ile sadece Ankara’nın göbeğinde otopark işletirse enerji üretimi nasıl artar, elektrik fiyatları nasıl düşer?

    “Olur mu böyle şey” diyorsanız, Ankara’da trafiğin en yoğun olduğu Atatürk Bulvarı ve Tunus Caddesi üzerinde arabanızı park ettiğiniz o devasa otoparkın tabelasına dikkatli bakın lütfen, bir yerlerinde “Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.” yazısını zor da olsa göreceksiniz muhtemelen.

    Lafı uzatmadan ve “beşli çete” denilmesini yasaklayan, “şirketlerin itibarını sarsacak yayın yapan gazetecilere 3 yıla kadar hapis cezası” getiren AKP’nin teklifi Meclis’ten geçip yasalaşmadan anlatalım ki başımıza bir iş gelmesin.

    Malum şirket, 1 Haziran 2007 yılında, Özelleştirme İdaresi’nin verdiği, 1 milyon lira sermaye ile kurulur.

    Amacı, “karlılık ve verimlilik” ilkesi çerçevesinde (burası çok önemli) yurt içi ve yurt dışında elektrik santralleri kurmak, işletmek, enerji üretimi yapmak, projeler geliştirmek, elektrik üretiminde kullanılacak yakıt ve hammadde sahalarını işletmek, yurt içi ve yurt dışında ihalelere girmek gibi uzun uzun süslü cümlelerle yazılır.

    Araya bir cümle de eklenir:

    “Atıl durumda bulunan arazi, misafirhane, sosyal tesis ve lokal gibi varlıklarını işletmek veya kiraya vermek suretiyle…”

    Şirkete gerektiğinde yurt içi ve dışında acente ve şube açma yetkisi de verilir.

    Elbette niyet, devletin elindeki enerji şirketlerini, santralleri özelleştirmektir…

    Sonunda hepsi özelleştirilir, devletin elinde satılacak santral kalmaz…

    2007’de kurulan ve zaten hiçbir zaman üretim faaliyeti olmayan “Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.” kısa adıyla (ADÜAŞ) şirketi için “tasfiye” kararı alınır.

    Ama şirket o gün bugün tasfiye edilmez, Kızılay’da, İnkilap Sokak’taki Genel Müdürlük binasında, bir genel müdürü, 5 yönetim kurulu üyesi ve çok az personeli ile faaliyetine devam eder…

    Genel Müdür ve Yönetim Kurulu üyelerinin maaşı konusuna, “şirket itibarına zarar vermemek” için girmeye gerek yok.

    Şirketin en son faaliyeti, internet sitesindeki duyuruya göre “TGT Enerji Üretim ve Ticaret A.Ş. sermayesinde bulunan % 0,03158 oranındaki Elektrik Üretim A.Ş.’ye ait hissenin” 3 Mart tarihinde GAMA Enerji’ye satılması…

    Şirketin asıl faaliyeti ise otopark işletmek…

    İşletmek dediysek, genel müdür ve yönetim kurulu üyeleri elbette otoparkın başında oturmuyor, şirket personeli de girişte para toplamıyor.

    Otopark işletmesi zaten birilerine verilmiş, ihale usulüne uygun mu değil mi, o başka bir tartışma konusu.

    Kuğulu Park’ın hemen aşağısında, Atatürk Bulvarı ile Tunus Caddesi arasındaki 4 bin metrekarelik otopark sürekli dolu. Gündüz trafiğin yoğun olduğu saatlerde aracınızı park etmek için yer bulmanız pek mümkün görünmüyor. Tabiri caizse paraya para demiyor işletenler, müşteri sıkıntısı yok.

    Bu arada, şirketin birisi Lüksemburg’da bulunan iki finans şirketinde hissesi varmış, ama onlar ne oldu bilemiyorum.

    Şirketin denetimi elbet vardır, birileri ne olup bittiğini biliyordur.

    Bildiğimiz halk adına, yani bizim ödediğimiz vergilerle kurulan kamu şirketlerini bizim adımıza denetlemekle görevli Meclis KİT Komisyonu’nda da şirket zaman zaman gündeme geliyor. Zaten Komisyon yıllar önce tasfiye edilmesi önerisinde bulunmuş.

    Bir dönemin özelleştirme mantığının kısa bir öyküsü…

    Neyse siz bunları boş verin, elektriğe yüzde 20 zam daha bekleniyormuş, faturaları nasıl ödeyeceğinizi düşünün.

    Belki yıllarca bu özelleştirme mantığının yanlış olduğunu anlatmaya çalışan hocaların hocası Mümtaz Soysal’ı ve en güzel yıllarını dava açmakla geçiren, aramızdan çok erken ayrılan İlter Ertuğrul’u da rahmetle anarsınız…

  • Ekonomi tıkırında…

    Ekonominin durumu malum.

    Dolar, Euro tüm baskılamalara rağmen yükselişte.

    Enflasyon desen TÜİK rakamları bile gizlemeye yetmiyor.

    Akaryakıta ne zaman zam geldiğini, geleceğini izlemek olanaksız gibi…

    Hemen yanı başımızda, dünyada en çok ekonomik hasarı bizde bırakacak savaş sürüyor.

    Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı, MHP’nin “iktisat doktoru” ünvanlı Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bile “Yağsız yemek olur da yarınsız Türkiye olmaz. Gerekirse kendi yağımızda kavurulur, gerekirse kendi yağımızı eritiriz” dediği bir ortamda Merkez Bankası çalışanlarına bir yazı gidiyor:

    “2022 yılı Haziran- Eylül döneminde kademeli olarak taşınma sürecinin tamamlanması planlanmaktadır. Ankara İdare Merkezi birimlerinde görev yapmakta olan çalışma arkadaşlarımız kademeli olarak İstanbul Finans Merkezi’nde bulunan Bankamız binasına en geç 1 Eylül 2022 tarihi olmak üzere geçiş yapacaktır.”

    Başkent’te, benzine, mazota gelen zamların ardından dolmuş ve özel halk otobüsü şoförlerinin kontak kapattığı, ülkenin her yanından feryatların yükseldiği, çiftçinin “tarlamızı ekemiyoruz” dediği, beşi dışında müteahhitlerin işlerini durdurduğu bir ülkede temel görevi, fiyat istikrarını sağlamak, para politikasını belirlemek” olan Merkez Bankası’nın tek bir amacı var;

    İstanbul’a taşınmak…

    Öyle büyük bir proje ki İstanbul’u dünyanın finans merkezi yapacak.

    Bunun için de Avrupa’nın en yüksek binası Merkez Bankası’nın olacak.

    İşte Merkez Bankası çalışanlarına gönderilen yazının özü bu…

    ‘Hazırlıklarınızı tamamlayın, en geç 1 Eylül’de İstanbul’da olacaksınız’ deniyor kısacası…

    İyi de bina bitmemiş henüz, hatta kaba inşaatı bile sürüyor.

    “Ne var bunda, yapan o malum müteahhitlerden birisi… Nasıl olsa yetiştirilir” derseniz taşınma öyle sandalye masa ile bitmiyor ki…

    Merkez Bankası bu.

    Havaalanının taşınmasından farkı yok aslında.

    ÖZEL TEŞVİK

    “Neden taşınıyor?” sorusunun şimdiye kadar doğru dürüst bir yanıtı yok, ama aslında taşınma işi iki yıl kadar önce başladı.

    Ümraniye’de geçici olarak bir bina kiralandı, orası da hazır olmamasına rağmen bankanın kalbi sayılabilecek genel müdürlükleri, pandemiydi, mazeretti, çoluk çocuktu dinlemeden taşındı.

    İstanbul’a gitmek istemeyenlerin bir kısmı dava açtı, bir kısmına da emekliye ayrılmaları için “özel teşvik” verildi.

    Öyle sıradan bir teşvik değil, 12 aylık brüt maaş tutarında…

    Devletin IBAN verip bağış topladığı bir ortamda sırf emekliye ayrılsınlar diye, emekli ikramiyesinin dışında, kişi başı 600- 700 bin liraya kadar özel teşvik ikramiyesi ödendi.

    Banka’nın önemli birimlerine, genç yaşında özel sınavla giren, 20-30 yılını her kademede çalışarak geçiren insanlar istemeye istemeye ayrılmak zorunda kaldı.

    EMEKLİLİĞİ GELMEYENE DE TEŞVİK

    Şimdi Ankara’da Merkez Bankası binasının büyük bölümü boş gibi…

    Kalanlara da yeni bir mesaj gidiyor:

    “Değerli Çalışma Arkadaşlarımız,

    Bilindiği üzere İstanbul Finans Merkezi projesi kapsamında Bankamız İdare birimlerinin İstanbul’a taşınması konusunda ilgili birimler tarafından çalışmalar yürütülmektedir.

    2022 yılı Haziran-Eylül döneminde kademeli olarak taşınma sürecinin tamamlanması planlanmaktadır. Bu kapsamda; İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonunda Haziran ayı sonu itibarıyla öncelikle Ankara İdare Merkezi birimlerinde görev yapmakta olan çalışma arkadaşlarımız İstanbul Finans Merkezinde bulunan Bankamız binasına en geç 1 Eylül 2022 tarihi olmak üzere geçiş yapacaktır. Ayrıca eş zamanlı olarak Ümraniye ofisinde çalışmakta olan arkadaşlarımızın da söz konusu binaya taşınma süreçleri tamamlanacaktır.

    Sürece ilişkin gelişmeler konusunda bilgilendirmelerimiz devam edecektir.

    İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü olarak tüm süreç boyunca yanınızda olduğumuzu belirtir, kolaylıklar dileriz.”

    Belli ki emir büyük yerden, öyle bağımsız bir kurumdu falan dinlemez ve emir demiri keser…

    Ne olursa olsun Merkez Bankası İstanbul’a taşınacak.

    Bu arada İstanbul’a gitmek istemeyenlere yeni bir teşvik daha hazırlanmış.

    Emekliliğine 30 ay kalanlara da ayrılmaları halinde özel ikramiye verilecekmiş.

    Bir çeşit Merkez Bankası’na “özel EYT” modeli…

    “Emekliliğin daha gelmemiş olabilir, 30 ay beklemene gerek yok, eğer İstanbul’a gitmek istemiyorsan, davayla falan uğraşma, al özel ikramiyeni, ayrıl, zamanı geldiğinde emekli olursun” misali…

    Galiba Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın yeni Başkanı Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu haklı.

    Hani diyor ya “Türk ekonomisi başarılı bir sınav veriyor…”

    Bakmayın siz kuyruklara, gelen zamlara, kontak kapatan şoförlere…

    Ekonomi tıkırında…

  • Yalamayın

    Bir gazeteci, soru olup olmadığı belli olmayan cümlesine, “Millete sevdalı lider, millet de liderine sevdalı…” diye başlayınca çağrışım yaptı.

    Aslında ne o soruyu soranla ne de sorunun muhatabı siyasetçi ile uzaktan yakından ilgisi var…

    Konu sadece yalamakla ilgili.

    xxxx

    Olay yıllar önce Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde yakın köylerden birinde yaşanıyor.

    Bir yaz akşamı, geç saatlerde köyde herkes evlerine çekilip yatmaya hazırlanırken bir avluya gökten bir cisim düşer.

    Gürültü üzerine evdekiler korkuyla avluya fırlar ama gördükleri karşısında şaşkındırlar.

    Pırıl pırıl parlayan rengarenk büyük bir cisim…

    Kırmızı, mavi, yeşil, mor: sanki gökkuşağı gibi…

    Yere düşerken çatıya da çarpmış, bazı parçaları kopmuş, çevreye yayılmış.

    Olayı duyan konu komşu da toplanmış, her kafadan bir ses çıkmaktadır.

    Muhtar hemen jandarmaya haber verir.

    Bu arada o esrarengiz cisim yavaş yavaş erimeye başlayınca birinin önerisiyle büyük bir parçayı korumak için alıp buzdolabına özenle yerleştirirler.

    Kim bilir, köylünün başına talih kuşu konmuş, düşen parça çok değerli bir gök cismi bile olabilir,

    Her kafadan bir ses, her sesten bir çözüm çıkar…

    O sırada birisi, büyük bir cesaret örneği gösterir, yerden bir parça alır, çevredekilerin tüm uyarılarına rağmen diliyle yalar ama tadını bir şeye benzetemez.

    xxx

    Sonunda jandarma ekibi olay yerine gelir, köylüleri esrarengiz cismin çevresinden uzaklaştırır, parçaları toplayıp bir torbaya doldurur, tutanak imzalatır gider.

    Jandarma ekipleri de parçanın ne olduğunu bilemedikleri için MTA’ya yani Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne gönderir.

    Köyde olay efsane gibi anlatılıp türlü türlü senaryolar yazılırken, bir süre sonra Jandarma aracılığıyla MTA’dan rapor gelir.

    Gökyüzünden gelen o rengarenk, esrarengiz cisim bir uçaktan düşmüş, daha doğrusu atılmıştır.

    Esenboğa’ya doğru inişe geçen bir uçak tuvalet atıklarını bırakmış, o yükseklikte havanın soğuk olması nedeniyle buz tutmuş, içindeki deterjanlar yüzünden de rengarenk bir hal almıştır.

    Esrarengiz gökcismi nedeniyle zengin olma hayali kurarken yıkık bir çatı ile baş başa kalan köylünün imdadına bir avukat yetişir.

    Dava açılır, o saatlerde Esenboğa’ya iniş yapan uçaklar belirlenir ve tazminat davası açılır…

    xxxx

    Gazeteciliği bırakmak zorunda kaldığım için çok merak etmeme rağmen davanın seyrini takip edemedim.

    O köylü tazminat alabildi mi bilemiyorum ama o parçayı yalayan cesur cengaveri tanımak isterdim doğrusu.

    Köylü dediğime bakmayın, yalamanın köylülükle, sınıfsal konumla, eğitimle, makamla, mevkiyle, bizim mahalle ile karşı mahalle ile ilgisi yok.

    Yalamak her zaman istediğin sonuçlarını vermeyebilir, çoğu zaman da ağızda kötü bir tat bırakır.

  • Uğur daha ne yapsın, bu uğursuz dönemde

    Hani Nazım’ın Varna’dan oğlu Memet’e seslendiği gibi bağırsam, karşıdan, karşı yakadan sesimi duyacak Uğur. Ama O’nun sesini duyan yok ne yazık ki…

    Uğur’un köyü, köyümün tam karşısındaki dağların tepesinde.  İçinde her türlü yabani hayvanın bulunduğu, ceylanların koşuşturduğu; karaçam, meşe, ardıç, ıhlamur, kızılçam ağaçlarının arasında yemyeşil bir orman köyü…

    Zordur dağ köyünde yaşamak. Hele de kışın…

    Uğur’un ailesi de çocuklarının kendileri gibi zorluk içinde yaşamasına gönlü razı olmamış, “okusun da kurtulsun” istemiş. Uğur da öğretmenlik hayalini gerçekleştirmek için üniversitede sosyal bilgiler okumuş.

    Sonrası malum, peş peşe KPSS’ye girmiş, bir gün atanırım umuduyla. Sözleşmeli öğretmenliğe başlamış, aldığı üç kuruş yetmemiş. Ataması yapılmayan 700 bin gencin bir çoğu gibi umudunu yitirmeye başlayınca köyüne geri dönmüş.

    “Hiç olmazsa ailemle birlikte tarlalarımızı eker, hayvancılık yapar, geçinir gideriz” diye düşünmüş.

    Dedik ya bu uğursuz dönem diye…

    Meğer Kanadalı bir şirket gelmiş, bütün tarlaları satın almaya başlamış, satmak istemeyenleri korkutmuş. Altın varmış toprağın altında.

    Bazıları sevinmiş, “topraklarımız değerleniyor, hem belki madende iş de verirler…”

    Uğur anlatmaya çalışmış dili döndüğünce.

    Yakında bu ağaçların hepsi kesilecek, bu topraklarda bir daha hiçbir şey yetişmeyecek. Ortada köy de kalmayacak. Altını ayrıştırmak için siyanür kullanılacak, hava da su da kirlenecek.

    Uğur’un sesini duyan birkaç siyasetçi gelmiş köye… Bir iki açıklama o kadar…

    Çok güçlüymüş şirket. Birçok yerde daha altın madeni işletiyormuş.

    Arkasında da devlet varmış.

    Çevredekiler gibi Örencik’te de çoğu köylü satmış tarlalarını. Uğur’un ailesiyle birlikte köyüne, toprağına, hayatına, yaban hayatına sahip çıkmak isteyen bir avuç köylü dava açmış, adaleti aramak için.

    Derken, Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce, 28 Ekim’de yayımlanmış Resmi Gazete’de ‘Acele Kamulaştırma Kararı’…

    Yani Cumhurbaşkanı imzasıyla, topraklarını satmayan köylülerin topraklarına şirket adına el konulmuş, kamu adına…

    Madenin ruhsat alanı 21 bin 850 dönüm. İlk aşamada 6 bin 680 dönümlük alanda çalışmalar başlayacak. Binlerce ağaç kesilecek, binlerce ton dinamit patlatılacak, binlerce ton siyanür, sülfürik asit kullanılacak.

    Sondaj çalışmalarına da çoktan başlamış şirket. Hani, Uşak’ta Kışladağ ve İzmir’de Efem Çukuru siyanürlü madenlerini işleten, Samsun’un Şahin Dağlarını, Erbaa ve Niksar’ın yaylalarına göz diken şirket…

    Hemen 50-60 kilometre ileride, Sındırgı yolu üzerindeki tepeleri yok eden şirket…

    “Bana ne Uğur’dan, bana ne Eğrigöz Dağı’ndan, Örencik köyünden” diyorsanız ben de hiç tanışmadım Uğur’la. Köyümün tam karşısındaki dağda olsa da ben de görmedim Örencik köyünü…

    Çok uzak sorunlarmış gibi geliyorsa da büyük kentlerde yaşayanlara…

    Üzgünüm, tehlike giderek yaklaşıyor.

    Bu dağlar bölgeden geçen Simav ve Emet çaylarını besliyor. Bu iki çay Bursa’ya kadar, Susurluk Ovası’nı ve Mustafa Kemal Paşa’nın bereketli ovalarını sulayarak Karacabey’den Marmara’ya dökülüyor. Buralarda açılacak bir siyanürlü maden, sizleri besleyen ovaları, Marmara Denizi’ni de etkiliyor.

    Bütün bunları boş verip, ”altın  ekonomimizi canlandıracak” diye düşünüyorsanız, çok uluslu şirketlerin çıkardıkları madenlerden kazandığının ne kadarını o ülkede bırakmak zorunda olduğuna bakın.

    Daha iki gün önce pahalılığa, zamlara karşı sokağa dökülen Kazakistan’da ne kazandığına, orada ne bıraktığına bakın;

    Bir de sokağa çıkmayı aklından bile geçirmeyenlerin 15 Temmuz görüntüleriyle tehdit ve teşvik edildiği Türkiye’ye…

    Geçecek elbet bu uğursuz dönem…

  • Naskapital

    Markette, tuvalet kağıdının bile 132 lira olduğunu görünce yaşadığım şoku atlatabilmek için “ne olduğunu belki anlayabilirim” diye, Merkez Bankası’ndan kısa bir süre önce emekliye ayrılmak zorunda kalan bir arkadaşımı aradım.

    Ne de olsa o ekonomiyi, çarkların nasıl işlediğini, piyasalarda işlerin nasıl döndüğünü, bizim gibi Basın Yayın’da değil, okulunda öğrenmiş, yıllarca ekmeğini de buradan kazanmıştı.

    Haksızlık etmeyeyim, suç bize ekonomiyi öğretmeye çalışan hocalarımızda değil. Taaa 1980’li yıllarda Prof. Dr. Onur Kumbaracıbaşı, Prof. Dr. Aydın Güven Gürkan, Prof. Dr. İsmail Bulmuş, birinci sınıftan başlayarak mikro ekonomiyi, makro ekonomiyi, ekonomik doktrinleri, yazdıkları kitaplarla, sınıfta verdikleri güzel örneklerle, kafamıza vura vura öğretmeye çalıştılar. Ama, 40 yıl sonra ne olup bitiyor anlamaya yetmiyor işte…

    ACITIR

    Neyse… Gelelim, arkadaşımızın söylediklerine…

    “Ne oluyor, Merkez Bankası piyasalara müdahale etmiş, düşer mi tuvalet kağıdının fiyatı, yoksa taşa mı sileceğiz” sorum karşısında şaşırmadı, sadece “eksiden olsa belki ama şimdi acıtır” demekle yetindi.

    Neden “acıtır” dediğinin açıklaması ise, son dakika haberlerinde gizliydi.

    Merkez Bankası, “döviz kurlarında görülen sağlıksız fiyat oluşumları nedeniyle piyasaya satım yönünde doğrudan müdahale” etmiş, kısa süreliğine gerilese de dolar tekrar 13,90’lı seviyelere yükselmişti.

    Eeee döviz kuru bu… İner de çıkar da… Ama üçüncü kez yapılan bu müdahale niye sonuç vermiyor?

    “İçeriden bilgi” denilebilir mi, bilemiyorum ama, bunun nedeni, Merkez Bankası’nın 23 Kasım’da yaptığı açıklamada gizliymiş.

    EDEBİLMEKTEDİR

    Satır aralarını okumak bu galiba…

    “O açıklamayı dikkatli okuyun.  Çoğu cümleler, eski açıklamaların kopyala yapıştır hali… Ama minik bir değişiklik var.  ‘Merkez Bankası belli koşullar altında kalıcı yön amacı taşımadan sadece aşırı oynaklığa müdahale edebilmektedir’ yazılı. Eskiden etmektedir denilirken şimdi edebilmektedir yazmayı tercih etmişler. Aslında bir itiraf…Artık talimat beklediklerinin itirafı mı, ellerinde yeteri kadar döviz olmadığının itirafı mı, yoksa hepsi mi, yaşayarak göreceğiz.”

    MAKAM FARKI

    Sonrasında biraz nostalji yaptı, bu tür kriz ortamlarında Merkez Bankası koridorlarında neler yaşandığını anlatmaya başladı:

    “Bizim çalışma şeklimiz biraz farklıydı, herkes bir masanın etrafında çalışır, başımızda şef ya da müdür olur, sık sık başkan ve yardımcıları da gelir gerekirse onlar da yanımızda olurdu. Anlık gelişmeler karşısında anlık bilgiler hemen o masada değerlendirilir, herkes fikrini, önerisini söyler, karar alma mekanizmalarına bizler de aklımızın yettiğinde müdahale eder, hatta orada yeni şeyler de öğrenirdik. Şimdi binayı İstanbul’a taşıdılar. Herkesin masası, odası, makamı ayrı. Kimse kimseyle konuşmadan, kararlar tebliğ ediliyor.”

    Ardından yine günümüze geldi;

    “Dikkatini çekti mi bilmiyorum. Merkez Bankası’nın bu yıl 30 milyar liradan fazla zarar etmesi bekleniyor. En son 2003, 2004 ve 2005’te zarar etmişti. 2001 krizinin etkileri tabii. Şimdi yeniden zarar yazacaklar, eğer bir alicengiz oyunu olmazsa.”

    SENYORAJ GELİRİ

    Bir Merkez Bankası neden zarar etsin ki…

    Sonuçta o da para alıp para satıyor, üstelik para basıyor, bastığı paradan da kazanıyor, buna da “senyoraj geliri” deniyor. Orta çağda senyör ya da lordların kendi adlarına para basma hakkından gelen bir isim…

    “Tamam da Merkez Bankası’nın en temel görevi fiyat istikrarını sağlamak. Hem zarar ediyor hem fiyatlar düşmüyorBu şekilde devam edilirse sonumuz ne olurdediğimde ise kestirip attı:

    “O kadarına benim de aklım ermiyor. Sonuçta ben Naskapital okumadım…”

  • Fahrettin Altun’un kardeşi de Federasyon yönetiminde

    SimonKuper’in, 1994 yılında İngiltere’de yayımlandığında büyük ilgi uyandıran “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabı çoktan bir slogana dönüşmüş durumda. Hafta sonunda Ankara’da bir otelde yapılan kongreye ve öncesine bakıldığında sadece futbol değil “tenis de sadece tenis değil” galiba…

    Çetin Altan çok uzun yıllar önce Türkiye’nin gelişmesi ve kalkınması için referans olarak tenisi göstermişti. Köylerde tenis oynanmaya başlanırsa, Türkiye gelişmiş ülkeler düzeyine çıkacak, sorunlar ortadan kalkacaktı.

    Tenis, bir statü farklılığıydı, üst sınıf sporuydu. Tenis oynayanlar bir üst sınıfa atlayacak, statü değiştirecekti. Köyler de köylülükten kurtulacak, ülke kültürel olarak da çağ atlayacaktı. Özal döneminin “çağ atlama” propagandasına da çok uygundu…

    Çetin Altan, son yazılarından birinde, “Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi” diyordu, ölümünden önce zaten köylerde tenis kortu yapıldığını, tenis oynandığını görememişti.

    Yine de bizlere “Enseyi karartmayın” diye umut aşılıyor, mücadele azmi veriyordu.

    Şimdi köylere kadar tenis kortları yapıldı mı bilemiyorum, en azından bizim köyde yok…

    Ama hafta sonu, Cumartesi günü Ankara’da yapılan kongreye bakılırsa Doğu ve Güneydoğu illerinde tenis epeyce ilerlemiş.

    Çünkü, Kongreye oy kullanma yetkisiyle Doğu ve Güneydoğu illerinden gelen delege sayısı büyük kentleri geçmiş durumdaydı.

    İki aday yarıştı kongrede…

    Birisi mevcut Başkan Cengiz Durmuş, diğeri eski başkan Osman Tural.

    Osman Tural, PTT Genel Müdürü iken seçilmişti Tenis Federasyonu Başkanlığına. Yakından tanımayanlar yadırgamıştı. Ne de olsa kamuoyu,dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın yanında gülen fotoğrafıyla tanımıştı. Üstelik İmam Hatip mezunuydu.

    “Ne işi var Beyaz Türklerin sporunda” bakışıyla yargılanmıştı.

    Ardından Danıştay üyeliğine seçilince bırakmak zorunda kalmıştı Federasyonu.

    Yıllar sonra emekli olunca bir kez daha girişti yarışa.

    Ama açık ara kaybetti seçimi…

    Kongreyi ve önceki kulisleri yakından takip edenlere göre doğu ve güneydoğu illerinden 60 delegenin oyu mevcut başkana gitmişti…

    Üstüne devletin kontrol ettiği 42 oy da eklenince Durmuş 142 oyla yeniden seçilirken, Tural 58 oyda kaldı.

    Tenis “Beyaz Türkler”in sporu olmaktan çıktı mı bilemiyorum, ama Federasyonun yeni yönetim kuruluna bakınca epey ilginç bir noktaya geldiği kesin.

    Mehmet Fatih Can ismi yabancı değil. Bir dönem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmıştı.

    Yunus Arıncı, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Başkanı.

    Muhammed Mehdi Kasapoğlu, eski AKP Gençlik Kolları Başkanlığı Merkez Karar Yönetim Kurulu üyesi. Aynı zamanda tenis hocası…

    Adem Kaya,  Manisa’nın Demirci ilçesi kaymakamı. Bilenler bilir, Demirci Manisa’nın rakım olarak en yüksek ilçelerinden biri. Diğer ilçelere göre oldukça da geri kalmış durumda. Kaya, 5 yıldır lisanslı tenis oynuyormuş…

    En ilginç isim ise Murat Altun. Cumhurbaşkanlığıİletişim Başkanı Fahrettin Altun’un kardeşi. Tenise ilgisi nereden, doğrusu bilmiyorum. Kongre öncesi kulislerde Federasyon Başkanlığına aday olacağı söyleniyordu ama niye vazgeçtiği konusunda fikri olan yok.

    Bakalım yeni dönemde televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında tenis Hülya Avşar’la mı gündeme gelecek, yoksa Çetin Altan’ın hayali gerçekleşecek mi?