İdeoloji, kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkiler, gündelik yaşam, kültürel hayat… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.
Ancak ideolojiler de krize girer. Hegemonya sarsılır. Politik güç dengeleri kaymaya başlar, belirli kırılmalar kendini gösterir.
Üstelik hem iktidarıyla hem muhalefetiyle…
Toplum için yıkıcı süreçlere yenileri ekleniyor ve kritik dönemeçler beliriyor. Hegemonya, ideoloji ve politik güç ilişkileri bağlamını dikkate almak bu sebepten dolayı da önemli. Ne tek başına ekonomiyi alabiliyoruz ne de siyasal öğeleri; çünkü ikisi arasındaki ilişki şu an bizim için oldukça belirleyici.
İslamcılık söylem ve eylem düzeyinde hakim ideoloji. Muhalefet karşısına bir alternatifle çıkmaya çalışıyor veya çıktığını düşünüyor. Bu süreç başlangıçta sol/sosyalist çevre bazında gerekli desteği görmemiş olsa da bazı gerçekleri örtmemeli.
Bu yeni hal ilk etapta AKP’nin yalpalamasına sebep olmuş görünüyor ve çeşit çeşit “saçmalama” biçimlerine dönüşüyor.
Diğer taraftan laik bir ittifakın güçlenme ihtimali önemli.
Tabi burada güçlenip güçlenemeyeceği belirsiz ve ittifak içerisinde yer alan İslamcılar ilk göze çarpan nokta olabilir.
Böyle bir durumda Bennett’in sözlerini hatırlamak iyidir: “Eğer halkın bilinçliliği, büyük ölçüde yönetim yapısının tutumları belirleyen durumları nasıl etkilediğine bağlı ise, yönetimin halkın bilinçliliği ölçüsünde demokratik olabileceğini ileri sürmenin bir anlamı yoktur.”
Zira 6 genel başkanın toplantısı ve 28 Şubat’ta açıklama yapacakları her ne ise ondan demokrasi beklemek de Millet İttifakı’nın da Kılıçdaroğlu’nun söylediği “demokrasi vaadini” ortaya koymasını beklemek de hakkımız…
Buradan demokrasi mi, etkin bir siyasi liberalizm mi çıkacağını çok değil, bir haftaya göreceğiz.
Ama asıl vaat edilen parlamenter sisteme dönüş gerçekleşecek, onu biliyoruz.
İlk toplantıdan, yeni bir merkez sağ çizgisini var etme meselesi göze çarpıyor. Vardan yok etmenin mümkün olduğunu gördük de yoktan var etme gibi bir beklenti neredeyse imkânsız.
Kurdukları stratejiden veya planlardan, solcu olarak umutlanmak çok da mümkün değil ama. Yeni bir ideolojik dönüşüm beliriyormuş gibi görünse de 2002 sonrası AKP ile demokrasinin gelmeyeceği nasıl açıktıysa; yuvarlak masadakilerin bir kısmının AKP’den olma, bir kısmının etkisinden sıyrılamayan partiler olduğu düşünüldüğünde, aynı şey Millet İttifakı’nın hegemonize etmeye çalıştığı yeni süreç için de geçerli olacaktır. Burada temayüz mücadelesi var, iktidarı parça parça elde etmeye çalışan bir hareketlenme var. Ama verili ideolojik alana bir “isyan borusu” yok.
İsyan borusu, ancak ezilen, sömürülen, şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan toplumsal kesimlerin siyasal özneye dönüşmesiyle oluşacak. Demokrasi de ancak buradan çıkacak.
Evet, belki laik bir cephe olarak güçlensinler beklentisi var ama bu taktiksel bir beklenti; nihayetinde Millet İttifakı da piyasaya tabii ve masadakilerin çoğunluğunun sebeb-i hilkati olan ideolojik akıldan ayrılamaz.
Egemen ideoloji dünyaya kendi gözünden baktırabilme uğraşı veriyor yıllardır, hegemonyası bizde İslamcılığa hizmet etti ve alternatif olarak beliren bu 6 genel başkanın çıkışı neye hizmet edecek?
İlk göze çarpan Erdoğan rejimini restore etmek gibi…
Jessop’un “Hegemonya, normal olarak, hegemonik sınıfın (ve fraksiyonların) kısa-vadeli çıkarlarının feda edilmesini ve projenin ardında seferber edilen diğer toplumsal güçlere tavizler verilmesini de kapsamaktadır” sözü belki bizim için yazının bu noktasında biraz zihin açıcı olur.
AKP’nin söylemlerindeki yalpalamasını izlemek, ideolojik varoluşuna ve var olma mücadelesine ilişkin büyük bir sergi…
Muhalefet karşısında ve aslında en önemlisi toplumsal çözülüş, yoksulluk, yoksunluk gibi bir dizi problem karşısında ne kadar etkili olduğuna dair önemli ispatlar taşıyor.
AKP söylemi elbette üç beş tuhaf açıklamaya indirgenemez ama o tuhaf açıklamalar genele dair önemli fikirler sunuyor. Ekonomiden, siyasete, sosyolojik saptamalardan, tarihsel çöküşe giden bir hezeyan hali var şu an.
Bakanı ayrı, bürokratı ayrı, milletvekili ayrı, yöneticisi ayrı, yandaş medyası ayrı bir kafa karışıklığı içinde.
Kâh elektrik faturasıyla kâh işçi eylemleriyle, kâh dış politika acziyle kimi zaman acıklı, kimi zaman komik sayılabilecek şeyler; ama nihayetinde inandıkları şeyler üzerine söylemek istediklerinden sapıyorlar veya tükenişin somutlaşmasını yaşıyorlar.
Bu durum uzun soluklu iktidarlara özgü genel bir durum mudur; yoksa siyasal İslam’ın neoliberalizmle bütünleşik ilkel bir sürümünü mü yaşıyoruz insan sormadan edemiyor…
Yeliz ismiyle maruf Ahmet Hamdi Çamlı’dan Süleyman Soylu’nun açıklamalarından AKP iktidarı çatırdamaya başlarken, kendi yerine bir şey koymanın telaşında bile hissetmeyen; aksine en az onlar kadar tuhaf açıklamalara sahip Erdoğan’a; masa ayaklı grup toplantısında söyledikleriyle Bahçeli’nin eşlik ettiği “biz bunları hak edecek ne yaptık” dedirten siyasal dünyamızın yeni evresi neresi, çözme telaşına düşüyoruz…
Siste kaybolmuş bir gemiyi andıran ülkenin kaderinde kayalıklara çarpıp parçalanmak mı var göreceğiz. Dahası mürettebattan ne yaptığını bilen birileri olduğu iddiasındaki 6 genel başkanın 28 Şubat’ı da ayrı merak konusu…
Bu yeni hal gemideki olası bir egemenlik savaşı kuşkusuz…
Ama tüm bunlar belirirken kaçamadığımız şey ideolojik ve ekonomik gerçekler. Bir taraftan diyor ki Erdoğan “Türkiye, vatandaşları can ve mal güvenliği endişesi taşımayan huzur özlemi ve gelecek kaygısıyla yanıp tutuşmayan bir ülkedir. İstihdamı ile insanların çalışacak iş sıkıntısı çekmediği bir ülkedir”; diğer taraftan “Aynı gemide olduğumuza, ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettiğimize göre külfetine de beraberce katlanacağız”.
Geçen hafta Bülent Turan kriz olduğunu kabul etmişti, bu hafta da Erdoğan tarafından kabul edildi, gemi batıyor…
Ama telaş mı, kibir mi, karşı tarafı küçültmek mi veya sahip oldukları ideolojinin doğası mı anlamak güçleşiyor veya hepsi birbirine karışıyor.
Binali Yıldırım artan elektrik faturalarının ardında kuraklık ve doğalgaz fiyatlarının etkili olduğunu söylüyor, Çamlı zamlarda CHP’yi işaretliyor, Soylu ise tartışmayı göğe çıkarıyor ve “biz kendimiz yapmıyoruz, biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır’ı, üçleyerek söylüyor. Adeta ,“Münker ve nekir”e kafa tutuyorlar.
Ama bu baş döndürücü tuhaflıklar, bu rejim ideologluğu gerçekliği saklayamaz. Ve halk “yine bizden kurtuluş murad ediyor” söylemi de bundan ayrı düşünülemez.
6 genel başkanın toplantısına dair Erdoğan’ın açıklamaları sadece CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu hedefliyor veya başka bir konuda bütün okları Ekrem İmamoğlu’na döndürüyor. Bir yönüyle diğerlerini yok sayma, küçük görme tavrı diğer yönüyle söz konusu her iki CHP’li ismin rakip olma potansiyelini öne çıkıyor.
Dönüşüm kaçınılmaz, “liderlik” değişimi yaşanacak.
Kılıçdaroğlu’nun da şu an bir liderlik inşası içinde olduğu açık. Böyle bir inşaya dahil olma, toplantı tarihi olarak 28 Şubat seçimi, Bilkent Otel’in yer olarak belirlenişi, diğer beşi tarafından Kılıçdaroğlu’na bırakılan sağcılık ve sağın sembollerle bütünleşik siyasetinden yaratılan siyasi pozisyon vs… tipik simgesel iktidar hamleleri.
Basit görünebilir ama sembollerin önemli noktası ideolojiye hizmet etmesi ve simgesel sistemlerin, tahakkümün ve sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesi gibi toplumsal işlevleri yerine getirmesi. Toplumsal cinsiyet kodlarından, yeme içme alışkanlıklarına kadar yaşamsal pratikler ve tüm ideolojik yükleriyle birlikte bir anlamlandırma ve yeniden üretme çabası bu yolla kurulmaya çalışılıyor.
Büyük bir ideolojik kuşatım kıskacında, karmaşık olgular silsilesinin şekillendiği bir dönemle yüz yüzeyiz…
Türkiye toplumunun bir bunalım sırasında ideolojik olarak ne kadar bilinçli ve tutarlı olduğuna ilişkin tartışma, siyaset erbabının ve siyasi kutupların her zaman konusu olmuştur.
Erdoğan iktidarının 20 yıl boyunca hükümet etme sorunlarıyla her karşılaştığı durumda özellikle -2015 sonrası dikkate alındığında- somut tek bir sonuca varılır.
“Bayrak altında toplan” olarak ifade edilebilecek, işe yarayan bir durum sürekli yaratılmış ve tüm kriz anlarında kısa ya da uzun süreli bunalım süreçlerinde bazen zor da kullanılarak bir kamuoyu oluşturulmasında kararlı davranıldığı ortaya çıkmıştır.
Bu durum onun popülaritesinin sürekli artmasa bile diri tutulmasına katkı sunmuş, bu da iktidarının sürekliliğinin önemli bir direngi noktasını oluşturmuştur.
Ancak bu yıkılıyor, şu an işlemiyor.
Artık açlık ve yoksulluk adeta distopik düzeyde ve duygusal/dini karşılıkla, imgelerle ötelenemiyor, toplum bu imgeleri yıkıyor. 6 genel başkan veya diğerleri Erdoğan karşısında rakip sayılabilir ancak asıl rakibi açlık ve yoksulluktur.
Zaten Turgut Uyar, bunu dizelerinde bahsi geçen herkesten önce var etmişti:
“gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır.”