Sanırım ilkokul dördüncü sınıftaydım. Çoğu çocuğun aksine okulu seven, okula gitmek için can atan, okuldaki dersler dâhil pek çok faaliyete canı gönülden katılan bir çocuktum. Bilmem annemin göbeğimi, köydeki evimizin karşı komşusu olan okul bahçesine gömmüş olması bunda ne kadar etkilidir? İnanırsanız, mutlaka etkili oluyor sanırım. İnanç, burada kilit kavrammış gibi duruyor. Neyse dördüncü sınıfa daha yeni başlamıştım ki, ilk aylarda nasıl olduysa halk arasında sarılık olarak bilinen hepatit A’ya yakalandım. O zamanlar tabi ki ne hepatit bilirdim ne de a’sını b’sini. Sürecin nasıl işlediğini çok net hatırlamıyorum ama net hatırladıklarım şunlar: Doktora gidildi. Doktor teşhisi koydu. 20 günlük bir rapor verdi. Bu rapor uyarınca 20 gün boyunca çok sevdiğim okuluma gidemeyecek ve okuldaki faaliyetlerden mahrum kalacaktım. Sıradaki faaliyetlerden birincisi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarıydı ve ben bu kutlamaların en güzel, en etkili şiirini okumak üzere çoktan hazırlıklara başlamış, okuyacağım şiiri eksiksiz ezberlemiştim bile. Ezberlerken tabi ki konuya benim kadar ilgili olmayan ablalarımı çıldırtma noktasına getirmiştim. Zira ezberimin illa ki birileri tarafından takip edilmesi gerekiyordu ve en yakınımdaki kurbanlar ablalarımdı. Şiir ezberlenmeye ezberlenmişti, ama bu sarılık nedeniyle doktorun verdiği yirmi günlük evde kalma zorunluluğu her şeyi altüst etmişti. Doktor “bu nekahet sürecinde çok iyi beslenmeli, bol bol bal yemeli!” dediği için yirmi gün içinde kaç kilo olduğunu tam olarak anımsamadığım bir teneke balı bitirdiğimi net hatırlıyorum. O kadar balı bir an önce iyileşmek için şifa niyetine yemiştim sanırım. Çocukluk işte! Cumhuriyet Bayramı günü geldi çattı. Kutlamalar karşı komşumuz olan okulun bahçesinde yapılacak. Ben sabahın erken saatlerinde uyandım, bahçenin kapısına dayandım. Herkes şiirlerini sırasıyla okudu. Elbette benim sıram atlanmıştı, zira ben raporluydum malum. Okul bahçesinin kapısına dikilip melül melül töreni izlerken, şiirimi okuyamadığım için hüngür hüngür ağlamıştım. Ah sarılık, ah evde kalma zorunluluğu. Bu zorunluluğun nedenini elbette anlamıştım ama yine de üzüntüme engel olamamıştım. Ah çocukluk!
Bir bulaşıcı hastalık nedeniyle yaşadığım bu mahrumiyeti ve bu mahrumiyetten dolayı hissettiğim üzüntüyü şimdi anımsıyorum da ne kadar da hassas davranmışlar o dönemin doktoru, öğretmeni, anne-babam. Elbette bu hassasiyeti üzüntüsünü içine gömmeye çalışarak anlayışla karşılayan ben. Neredeyse iki yıla varan kovid-19 pandemisinin başından bu yana yaşanan, yaşatılan, deneyimlenen lakaytlıklar aklıma geldikçe, basit bir sarılıktan dolayı okuldan mahrum kaldığım o yirmi güne yanıyorum. Dünyayı kasıp kavuran böylesi bir pandeminin ortasında dini imanı para olmuş, yangında ölen canlıları beyaz et-kırmızı et şeklinde anarak, tazmin edilecek mal olarak gören, pandemide alınan-alınmayan önlemleri, mağdur olmuş yurttaşlara verilen-verilmeyen destekleri eleştirenleri “devleti beceriksiz gösteriyor” diye linç etmeyi tek marifet sayan bir iktidarla baş başa kalmış olmak pandemiden daha talihsiz bir durum kuşkusuz. Bu koşullar altında ileri bilimsel yöntemler kullanılarak geliştirilen aşıya karşı nükseden karşıt, tedirgin, çekinik gibi hallerle tarif edilen muhalefeti nasıl okumak gerekiyor? Kuşkusuz aşı karşıtlığı sadece ülkemize özgü bir fenomen değil. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden en geri kalmış ülkelerine kadar pek çok insan, pandemi sürecinde geliştirilen aşılara karşı tedirginlik yaşıyor. Bu tedirginliğin kaynağını birkaç satırla açıklamak zor. Ancak en azından günümüz politik ve sosyolojik iklimi ile bu aşı karşıtlığının yakından ilişkili olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.
Günümüzden iki bin yılı aşkın bir süre önce, mikrop teorisi ve güçlü mikroskopların henüz var olmadığı bir zamanda Kos’lu Hipokratos ve Pergamon’lu Galenos veba başta olmak üzere bazı hastalıklara yakalanmışlarla bir arada bulunmanın tehlikeli olduğu konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Aynı şekilde M.S. 549 yılında Konstantinapol’deki bir salgın sırasında İmparator İustinianos vebanın olduğuna dair kanıtların bulunduğu bölgelerden gelen gezginlerin alıkonularak izole edilmesi gerektiğine dair yasalar çıkarmıştır.[1] Bu iki örneğin yaşandığı dönemde ne aşı, ne mikrop, ne virüs bilinmekteydi. Ancak dönemin aklıselim hekimleri ya da yöneticileri akıl yürüterek hastalığın hastalığa yakalananlarla bir arada bulunulması halinde hızla yayıldığını anlamışlar ve buna göre önlem almışlardır. Bir zamanlar; 1970’lerde, 80’lerde uzay istasyonları kurulacağı, zamanlar arası yolculuk yapmanın mümkün olabileceği, mükemmel robotların yapılarak insanlığın hizmetine sokulacağı hayal edilen 2000’li yılların ilk yirmi yılını da hızla “tükettiğimiz” 21. Yüzyılda patlak veren pandeminin başlarında dünyanın süper gücünün başında “virüsü Çinliler üretti, aslında virüsün adı Çin virüsü, ama aslında virüs diye de bir şey yok” gibi ipe sapa gelmez mesajlar veren aklı evvel vardı. Bir zamanlar topraklarında güneş batmayan imparatorluk diye anılan, demokrasinin ve pek çok bilimsel-felsefi gelişmenin neşet ettiği, sanayi atılımının ilk ortaya çıktığı ülkenin başında ise yine önlem almayı bile gereksiz gören ve toplumu sonucu çok belli bir sürü bağışıklığının içinde tutmaya çalışan başka bir aklı evvel vardı. Başka pek çok ülkenin başında da, virüsün yayılmasını önlemek için maske takmamayı “güçlü erkek olmak” olarak gören, pandemi için esaslı önlemler almayı gereksiz gören pek çok popülist, maçist, tuhaf liderler mevcuttu. Bu pandemiye böylesi liderlerin dünyanın geleceğinde söz sahibi olduğu bir zamanda yakalandı insanlık. Elbette buna yine bu liderlerin yol açtığı aleni yalancılığın sıradanlaştığı, toplumların çaresizliklerinin üstünü örtmek için onların nabzına göre şerbet vererek gönlünü hoş etme siyaseti ile yaratılan kutuplaşmış bir ortam eşlik etti. Bilimsel bilginin aşağılandığı, sahte bilimcilerin sesinin daha çok çıktığı, insanların kamu otoriteleri yerine hakkını ve hukukunu riyakârca kenarından dolaşarak, “adamını bulma” yoluna giderek hukuk dışı yollarla kişisel olarak aramaya çalıştığı bir dönemde yaşadığımızı da unutmamak gerekir.
‘AŞI KARŞITI İNSANLAR HEM AKILSIZ HEM DE AHLAKSIZDIR’
Bu koşullar altında, kendi eylemlerine bile güvenmeyen bir gemisini kurtaran kaptan bireyler topluluğunun oluşturduğu “toplum olamayan bir toplum”un ortasında yapayalnız kalmış durumdayız. Hâlbuki Homo sapiens’in binlerce yıldır diğer türlerin arasından sıyrılarak bu zamana ulaşmasını sağlayan en önemli şey işbirliğine aşırı yatkın bir primat olmasıdır.[2] Bu işbirliğine yatkınlık idrak, sosyal etkileşim ve öz-düzenleme gibi psikolojik mekanizmaların eşliğinde bir insan ahlakının doğmasına da yol açmıştır. Zannedildiği gibi, insanı güçlü kılan onun rekabetçi yapısı değil, aksine dayanışmacı ve işbirliğine açık doğasıdır. Bu dayanışma eğilimi, aslında insanı başkasına karşı sorumlu olmaya mecbur kılar. Bu mecburiyeti, bir başkasının zorlaması ya da yasaların dayatması sağlamaz, bizatihi hayatta kalma güdüsü yaratır. Diğerkâmlık, fedakârlık gibi duygu ve davranış durumları yine zannedildiği gibi bir kendini feda etme değildir. Başkalarının yerine üzülmek, başkalarını düşünmek, onlar için kaygılanmak gibi davranışlara yol açan vicdanı insanın içine ne tanrı koyar ne de bir otoritenin dayatması.[3] Akli melekeleri yerinde olan bir insan bir başkasının acısından haz almaz. “Ben iyi olayım da başkaları ne olursa olsun” diyebilen insan, vicdansızlığından değil, aslında akılsızlığından böyle davranır ve bu aklı ondan rekabetçi bir toplum içindeki “körlemesine hayatta kalma güdüsü” almıştır. Bu koşullar altında virüse yakalandığını saklayan, sisteme olan bütün güvensizliğe rağmen yine de geliştirilmiş bir aşıya safsatalar üreterek karşı duran insanlar hem akılsızdır, hem de ahlaksızdır. Zira gerçekten de Homo sapiens’i sağ salim günümüze kadar ulaştıran onun akıl yoluyla edindiği işbirliği yeteneği ve bundan neşet eden ahlakıdır. Ahlakını ve aklını yitirmiş bir insan türü en başta kendi kuyusunu kazmaktadır.
Son olarak aşı karşıtlığı tıpkı popülist liderlerin demokrasiyi suiistimal ederek diktatör olmaya heveslenmesine benzer biçimde bilime, akla, düşünmeye tenezzül etmeyen, ya da daha doğrudan söyleyelim bunlarla uğraşmaya üşenen düz dünyacıların liberalizmin seçme özgürlüğünü suiistimal ederek kısa yoldan “kimlik edinme” hevesinin bir tezahürüdür. Tam da bu nedenle bu çağın yaygın teamülüdür bu heves. Aşı karşıtlığını sadece aşı karşıtlığı şeklinde okumamak gerekir. Aşı karşıtlığında günümüz akılsızlık, ahlaksızlık, mantıksızlık çağının tüm alametifarikalarını okumak mümkündür. Nedir bu alametifarikalar? Empati yoksunluğu, diğerkâmlık eksikliği, sesi yüksek çıkanın en haklı olması, bilim düşmanlığı, akla ihanet, ama araçsal ve pragmatik akla ölesiye tapma, yasaları kendi lehine eğip bükme konusunda deha düzeyinde akla sahip olmak, tartışmak yerine kakafoni yaratacak safsatalarla ortalığı bulandırmak. Say say bitmez. Bu toplumsal ve siyasal iklimde yeşermiş bu tipoloji, aşının nasıl bu kadar hızlı geliştiğinden tutun da, doğru olmadığı halde faz-3 aşamasının tamamlanmadığı gibi iddialara kadar pek çok şey hakkında kaygı duyar. Bazıları aşı yoluyla düzene daha itaatkâr bireyler yaratılacağı gibi safsatalara inanarak karşı dururlar. Ancak bu mütereddidinden alenen karşıt olanına kadar tüm aşı karşıtları, başları ağrıdığında detaylı okunduğunda prospektüsünde pek çok yan etki yazılı olan ağrı kesicileri hiç tedirginlik yaşamadan yutuverirler. Üzerinde kalan pestisit kalıntıları nedeniyle pek çok ülkenin gümrük kapısından döndürülen domatesleri, elmaları hiç tereddüt etmeden poşetlerine doldurup afiyetle yerler. Hızla büyümeleri için hormon verilen, hastalanmamaları için sürekli antibiyotik basılan tavukların kanatlarından güzel güzel mangallarını yaparlar. Sudan sebeplerle hapiste tutulan, uzun yıllardır iddianameleri bile doğru düzgün hazırlanamayan siyasetçiler, sivil toplum kuruluşu önderlerine yapılan bu haksızlığa gıklarını çıkarmazlar. Kendilerini yönetenlerin sürekli ceplerinde olan ellerine hele tek bir söz etmezler, edemezler. Zira zamanın ruhuna uygun, safsatalara dayalı bir muhaliflik en kolayıdır. Ancak bu muhaliflik ne toplumu selamete taşır ne de statükoyu yerinden eder. Bu gerçek anlaşılmadığı sürece, aşı karşıtlığının gerçekte neden kaynaklandığını ve neye yol açtığını da anlamak mümkün değildir.
[1] Irwin W. Sherman (2020). Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık, (Çev. Emel Tunbay ve Müge Anğ Küçüker), 5. Baskı, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, s. 97-98.
[2] Michael Tomasello (2018). İnsan Ahlakının Doğal Tarihi, (Çev. Aylin Onacak), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, s. 13.
[3] Patricia Churchland (2013). Güvenen Beyin: Nörobilim Ahlak Hakkında Bize Ne Anlatır?, (Çev. Yelda Türedi), İstanbul: Alfa, s. 233.
Yazar Hakkında
Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.