Etiket: #aşı

  • Sağlık Bakanlığı ‘ringlerden’ çekilirken

    Twitleriyle meşhur Sağlık Bakanımız uzunca bir aradan sonra kameralar karşısına çıktı. Çıkmadan önce de yine şöyle bir twit attı (yazım yanlışlarına dokunmadan):

    “11 MART 2020: Şimdi yapmamız gereken hayatımızı tedbirler doğrultusunda bir düzene sokmaktır. (Türkiye’de İlk Vaka açıklamasından) 2 MART 2022: Hayatımızı yeniden düzenlemek için gerekli değişiklikleri yapmanın zamanı geldi. (Detaylar SAAT 18.00’DA, basın açıklamasında)”

    Dediği gibi yaptı; 2 Mart 2022 Çarşamba günü, saat 18.00’de kameraların karşısına geçti. Sağlık Bakanı’nın bu açıklamaya ne kadar önem verdiği, twitinde 11 Mart 2020 tarihli Türkiye’deki ilk COVID-19 vakasını duyurduğu basın açıklamasına atıf yapmasından belli oluyordu. “En az ilk günkü kadar önemli, tarihî bir açıklama!”

    Ne yazık ki, bu “önemli” basın açıklaması, Sağlık Bakanı’nın çizmeye çalıştığı “iyimser” tablonun aksine kaygı uyandırıcı pek çok unsur içeriyordu. Zira Sağlık Bakanı, fiilen aksayan ya da “delinen” pek çok pandemi düzenlemesinin resmen iptal edildiğini duyurmaktan, topluma yine “kendi başınızın çaresine bakın”, “pandemi mücadelesinde yalnızsınız” ve dahi “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” mesajını vermekten başka bir şey yapmadı.

    Şimdi, Sağlık Bakanı’nın, kararların Bilim Kurulu’nun tam mutabakatıyla alınmadığına ilişkin cümlesinin de özel olarak altını çizerek, bu “tarihî” açıklamada neler söylediğine bir bakalım…

    En önemli nokta, salgının bitmediğinin Bakan’ın bizzat kendisi tarafından doğrulanmasıydı aslında. Ama hafiflediği/etkisini kaybettiği varsayılıyordu. Son bir ayda, her gün ortalama 251 vatandaşımızı yitirdiğimiz[1] bir salgının etkisini kaybettiğini ileri sürmek nasıl bir rahatlık, gerçekten anlamak zor.

    Ama, şunu aynen söyledi Sağlık Bakanı “Salgın kelimesini eskisi kadar çok kullanmazsak, salgın olmaz”! Bu şu anlama geliyor: Salgın sürüyor ve biz de bunun farkındayız ama deve kuşu yöntemini kullanarak salgını görmezden geleceğiz; çünkü başımızda başka bin türlü dert var ve altından kalkamıyoruz.

    Yine bireysellik vurgusu yapılıyordu; “kendi kendinizi koruyun”. Aslında Sağlık Bakanlığı salgın konusunda kamusal sorumluluğunu terk ederek pası topluma atalı, pandemiyle baş edemeyeceğini ilân edeli çok olmuştu. Şurada bir miktar değinmiş idik bir zaman.[2]

    Yani, havluyu çook önce atan Sağlık Bakanlığı şimdi resmen “ringlerden” çekiliyordu.

    Açık havada maske yasağının kaldırıldığını duyurdu Sağlık Bakanı. Kapalı ortamlarda ise “havalandırma yeterliyse ve uygun mesafe korunuyorsa” takılacaktı. “Havalandırma” pandemi önlemleri arasında Sağlık Bakanlığı’nın gündemine son derece geç girdi ve gereken önem de verilmedi esasen. Şu anda da bu muğlak ifade ile ne kast edildiğini anlamaya çalışıyoruz hepimiz.

    “Bundan sonra mücadelemize aşıya ağırlık vererek devam edeceğiz” diyordu ama aşılanma hızı son derece düşmüşken, aşının nasıl teşvik edileceğine dair tek bir söz etmiyordu. Ha, “‘Yerli’ Türkovac aşımıza sahip çıkalım” vurgusu vardı. Ohooo, Sinovac’tan 5-6 kat iyiymiş bizim aşı. Öyle dedi Sağlık Bakanı… İyi ki hekim, veri bilimci, istatistikçi falan değilim; “5-6 kat iyi”yi duyunca sekte-i kalpten giderdim herhalde. Pandeminin üçüncü yılında, aşı çalışmaları bunca ilerlemişken, Sinovac’ın hiç hükmünün kalmadığını ya unutuyordu ya da yok sayıyordu herhalde.

    HES kodu bildirimi uygulamasının kaldırıldığını da duyurdu. İnsanların gidip geldikleri her yerin bir şekilde takip ediliyor olması son derece rahatsızlık verici esasen. Öte yandan, insanların birbirinin HES kodunu kullandığına bile tanık oldum ben. Zaten PCR testleri sınırlandığından beri HES kodu bildirimi uygulaması da gereksiz hale gelmişti. Öyle değil mi?

    Çocuklar ve 65 yaş üzeri mi? Onlar bu pandeminin en çok düşünülüyormuş gibi yapılıp hiç önemsenmeyenleri aslında. O yüzden okullarda karantina uygulamasına son verildiği bildirildi. Ve o yüzden vefat yaş ortalamasının görece “yüksekliği” müjdeymiş gibi duyuruldu. Kahredici!

    Beklerdik ki, Sağlık Bakanlığı’nın “kamusal sorumsuzluğunu” ilân ettiği böyle bir açıklama yerine, Türkiye’nin gerçek salgın verilerinden yola çıkarak, ortak mutabakatla, bilimsel kararlar verilebilsin, aksayan uygulamalar yeniden düzenlenebilsin, insan hayatı yok sayılmasın, yaşı ne olursa olsun tek bir kişi bile “gözden çıkarılmasın”.

    Geçmiş iki yıllık deneyim bize net bir şekilde gösterdi ki, Sağlık Bakanlığı zaten, biraz toplumun “gazını almak” için, ağırlıklı olarak da ekonomik kaygılarla, Nisan ayı gibi (turizm sezonu öncesi) kış boyunca aldığı önlemleri gevşetir ve pandemi önlemlerinin çifte standartlı “yaz versiyonunu” uygulamaya koyardı. Bu yıl da Nisan’dan itibaren önlemlerin gevşetileceğini öngörmek hiç zor değildi.

    O halde, bizler için aslında pek de yeni bir durum içermeyen bu basın açıklamasına dair tek soru şu:

    Şunun şurasında bahara ne kalmıştı, neden bu kadar acele ettiniz?!

    Hükümetin/Sağlık Bakanlığı’nın bu acelesinin bir nedeni olmalı.

    Pandemi yasaklarının altında ikinci yılını bitirmiş, ağır ekonomik krizin etkisini gün gün yaşamın her alanında hisseden, üstüne üstlük burnunun dibindeki savaşın dehşetinin etkisiyle umutsuzluktan kırılan insanlara yönelik, bir çeşit “Tarkan etkisi” yaratmak ve “hafifledi, geçti, geçiyor, geççek” demek isteniyorsa eğer; yok canım o olmaz, geçelim onu bir kalem!

    Doğrudur, bu açıklama tarihîdir. Hükümetin, Sağlık Bakanlığı’nın pandemi yönetiminden çekildiğinin resmen ilân edilmesidir. Düşündüğümüzden daha yakın olabilecek bir seçim atmosferi için mesela, elimizde bu gevşemeye dayanak oluşturacak hiçbir bilimsel veri yokken, kendi aralarında bile mutabakat yokken üstelik, yapay bir iyimserlik ortamı ise yaratılmak istenen, çok yanlış ve çok büyük bir risk alınmıştır. Bunun bedeli her yönden ağır olur.

    Eh, Sağlık Bakanlığı pandemi yönetiminden çekildiğine göre, vakaların yeniden patlama yapması durumunda nasıl bir B planı uygulayacağımıza da biz karar veririz artık.

  • ‘Aşırı aydınlanmışlarla’ zır cahillerin ittifak mevziisi olarak aşı karşıtlığı

    Aşı pandemi ile sınanan aşırı aydınlanmış ya da tersine aydınlanmış modern insanın varlığını tehdit eden bir mihenk taşıdır artık. Zira bu denli kaos ve bilinmezlik içinde günümüz insanı varlığını sınayacak mihenk taşı bulmakta bir hayli güçlük çekiyor. Zira dindarlıktan, geleneklerden, yerlilikten, millilikten, değerlerden bahsedilen böylesi bir çağda insanlar, üzerine basacakları bir zemin bulmakta epeyce zorlanıyor. 19. Yüzyılda Batıdaki hızlı dönüşümü tarif etmek için Marx, “katı olan her şeyin hızla buharlaştığı”ndan bahsetmişti. Geçmişin katı değer yargılarının hızla ortadan kalktığını ama yerine de yeni değerlerin bir türlü konulamadığını anlatıyordu bu veciz ifade. Bu saptama günümüz koşullarını anlatmak için de hala güncelliğini koruyor. Ancak buna yeni bir şeyler daha eklemek gerekiyor. Şöyle ki… Toplumlar, içine düştükleri çaresizliği anlamlandırmak ve buna katlanmak için, hala bazı mistifikasyonlara ihtiyaç duyuyor. Bunun farkında olan uyanık popülist liderler, sürekli bu eksikliği kapatacak sloganlarla kitleleri cezbetmeye, onları manipüle ederek toplumsal desteklerini güçlendirmeye çalışıyorlar. Bu nedenle din, kutsallık, gelenek gibi unsurlar dillere pelesenk oluyor. Ancak toplumlar ve değer yargıları o kadar hızlı değişiyor ki, bu dillere pelesenk olan değerler katılaşmaya ve gönüllerde yer etmeye fırsat bulamadan buhar olup atmosfere karışıyor. Tam da bu nedenle ahlaktan ve dinden bu kadar çok bahsedilen bir dönemde ahlaka ve dine uygun davranmak da anlamsız hale geliyor. Dinden, haktan-hukuktan bahseden siyasi liderler, dinin yasak ettiği yalanı hiç rahatsızlık ve utanç duymadan söyleyebiliyorlar. Örneğin dindarlığıyla meşhur bir siyasi liderin söylediği yalanın yalan olduğunu apaçık bilen taraftar kitleler de bu yalanı zihninde “vardır liderimin bir bildiği” diyerek rahatça meşrulaştırabiliyor.

    ZIR CAHİLLE AŞIRI AYDINLANMIŞLARIN YOLUNU KESİŞTİREN AŞI KARŞITLIĞI

    Bu koşullar altında aşı, bu modern insanın bütün çaresizliklerinin, anlam arayışlarının anlam yükünü üzerine çeken bir mıknatıs işlevi görüyor. Yoksulluk, belirsizlik, işsizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, anlamsızlık, dengesizlik, değersizlik, bilgisizlik, aşırı bilgililik gibi say say bitmeyecek olan bütün olum-suzlukların üzerine hücum ettiği bir boş gösterendir artık aşı denen sıvı. Görmeyi, duymayı, anlamayı, bilmeyi, öğrenmeyi, velhasıl bütün bilişsel yetileri iptal eden, hatta anlamsız hale getiren bir var olma biçimidir. Bütün görüşleri, bilişleri duyuşları üzerine toplayan bir mevzidir aşı ve aşı karşıtlığı. Dindarından dinsizine, agnostiğinden paganına, okumuşundan zır cahiline, en yalancısından en dürüstüne, en ahlaksızından en püritenine herkesin üzerine basarak yükseldiği muğlak bir kimlik kartı. Görgül bilime inananından mistifikasyon ustasına kadar pek çok kişinin kolayca bir köşesinden bağlanabileceği, tutuna tutuna yolunu “bulabileceği”, nereye götüreceği bilinmeyen ucuna tutunup herkesin kendi meşrebince doğru yola ulaştıracağını umduğu bir ip haline gelmiştir bu sıvı. Tıpkı Saramago’nun Körlük romanında karantinadan çıkmanın şaşkınlığını yaşayan körlerin birbirlerine tutuna tutuna yol bulmaya çalışmasına benzer biçimde yolunu kaybetmiş kitleler, aşı karşıtlığında bir hikmet bularak bu mevziye umutsuzca tutunmakta ve bu mevzi üzerinden çıkışı belirsiz bir yola revan olmaktadırlar. İçinde ne olduğunu belki de mucitlerinin dahi unuttuğu, ama bu kadar kaosun içinde umut etmeyi mecbur kılan soyut bir kavrama dönüşmüş durumdaki bu sıvı, bütün varoluş stratejilerinin yoğunlaştığı geçici bir uğrak haline de gelmiştir. İçinde ne olduğunu mucitleri biliyor olsa da, sürekli varyantlaşan bir virüsün hangi varyantı ile mücadele edebileceğinin tam olarak kestirilememesi bilinirliği kuşkulu hale getiriyor olabilir. İşte bu bilinmezlik içinde yolunu kaybeden zır cahille aşırı aydınlanmışların yollarını kesiştirmiştir aşı.

    ‘ÖYLE BİR CEHALET Kİ, OKUMAKLA ÜSTESİNDEN GELMEK MÜMKÜN DEĞİL’

    Öyle zamanlardan geçiyoruz ki, bütün mesajlar birbirinin içine geçmiş durumda, her mesaj bağlam içinde düşünülmek zorunda değil artık. Bağlam içinden konuşmak değil bağlamdan kopararak, bağlamı yırtarak konuşmak temel eğilim haline gelmiş durumda. Örneğin aşı karşıtları da karşıtlığını meşrulaştırmak için “benim bedenim benim kararım” sloganına sarılabiliyor yaptıkları irrasyonel eylemlilik ortamında. Hâlbuki bu kürtaja karşı kadınların ortaya attığı bir slogandı ve o bağlam içinde olağanüstü güçlü bir anlam kazanıyordu. Bir aşı karşıtının elinde bu slogan o güçlü anlamını yitirse bile, bazılarına göre içine girdiği kabın şeklini alan su gibi algılanıyor belli ki sloganlar. Gerçekten de artık sloganlar, içine girdikleri kabın şeklini alıyor. Ancak burada bu slogan paradoksal biçimde üzerine yazılı olduğu pankartı tutan elde hem anlamını buluyor hem de anlamını kaybediyor zira. Aşı karşıtlığı artık gözle görülür, elle tutulur, kalple hissedilir bir duruş olmaktan çıkıp, bedenimizin tüm gözeneklerinden sızarak tüm hücrelerimize nüfuz eden bir cehalet haline gelmiş durumda. Öyle bir cehalet ki, okumakla üstesinden gelmek mümkün değil. Okudukça, öğrendikçe, “aydınlandıkça” dozu artan, daha da çoğalan bir eksiklik. Tıpkı deniz suyu içenlerin içtikçe daha çok susamasına benzer biçimde, bildikçe, öğrendikçe daha çok artıyor cehaleti günümüz insanının. Çünkü bilgi diye tutunulan şeyler safsata, yalan, dolan ve tevatürler. İnsanların üzerine boca edilen tüm bilgiler, yangının üzerine dökülen benzin etkisi yaratıyor ve cehalet ateşinin harlanmasına yol açıyor. Çaresizlik içindeki günümüz “aşırı aydınlanmış” insanı, gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi hareketsiz hale geliyor. Gözünden ışık çekildiği anda ise nereye kaçacağını bilemiyor. Kaçabildiği yer çoğunlukla ışığı tutanların ışığı yönlendirdiği alakasız hedefler oluyor. Bu cehalet koşullarında çareler çaresiz, imkânlar imkânsız, anlamlar anlamsız hale gelmiş durumda.

    TOPLUMU TEHDİT EDEN İRRASYONAL TEPKİ

    Açıkçası günümüz pandemi koşullarındaki bu aşı karşıtlığı ile aşıya taraftar olmayı basit bir tarafgirlik olarak okumak mümkün değil. Zira söz konusu olan sıradan bir siyasetçi, takım ya da politik pozisyonun taraftarlığı değil, bir kamu sağlığı sorunudur. Son yapılan “Plandemi” mitinginde aşı karşıtlığı bir siyasi pozisyon gibi sunulmuş olsa da, mitingde savunulan argümanlara baktığımız zaman, bunun bir siyasi pozisyondan ziyade toplumu tehdit eden irrasyonel bir tepki olduğunu görüyoruz. Siyasi pozisyonla müzakere edilebilirken irrasyonel bir tepki ile müzakere etmek mümkün değildir. Siz “Bill Gates, Allah seni kahretsin Bill Gates!” diye haykıran bir meczupla siyaseten müzakere içine giremezsiniz. Olsa olsa bir parodi performansı olarak izlenebilecek böyle bir pozisyonla müzakere edilmez, ancak yasa yoluyla mücadele edilebilir. Zira ortada kamu sağlığını tehdit eden bir virüs, bu virüse çare olarak üretilmiş bir aşı vardır. Bir de bu virüsü bazı ellerin özel olarak ürettiğini iddia eden irrasyonel bir pozisyon. İnsanlık tarihinin pek çok devrinde karşılaşılan salgınların varlığı ve bu salgınlarla nasıl mücadele edildiği ortadayken, böylesi bir virüsün özellikle üretildiğini iddia eden bir pozisyonda aşırı aydınlanmışla zır cahilin hizalanması şaşırtıcı değildir elbette. Zira aşırı aydınlanmış özne, yüzeydeki ve apaçık görünen gerçekliğin yarattığı dehşetten kaçmak için gerçeğin arkasındaki gize sığınma ihtiyacı duyuyor. Bu ihtiyaç onun olmadık tevatürlerden güç alan muhtelif komplo teorilerine inanmasına ve bu inanca göre bir pozisyon almasına yol açıyor. Zır cahil için ise açıkçası herhangi bir açıklama yapmaya gerek yok. Zira cahil her koşulda cehaletinden memnun ve mutlu şekilde yaşamaya devam ediyor. Ancak bu pozisyonda hizalanan bu genel zihniyeti pandemi ve aşı konusunda aksi bir görüş ve pozisyona ikna etmek bu koşullar altında mümkün görünmüyor. Bu zihniyetle ancak tıpkı virüsle mücadele eder gibi mücadele edilebilir, ya da yine kendimizi virüsten korumaya çalışmamız gibi bu zihniyetten korumaya çalışabiliriz.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Aşı karşıtlığı üzerinden zamanın ruhunu okumak

    Sanırım ilkokul dördüncü sınıftaydım. Çoğu çocuğun aksine okulu seven, okula gitmek için can atan, okuldaki dersler dâhil pek çok faaliyete canı gönülden katılan bir çocuktum. Bilmem annemin göbeğimi, köydeki evimizin karşı komşusu olan okul bahçesine gömmüş olması bunda ne kadar etkilidir? İnanırsanız, mutlaka etkili oluyor sanırım. İnanç, burada kilit kavrammış gibi duruyor. Neyse dördüncü sınıfa daha yeni başlamıştım ki, ilk aylarda nasıl olduysa halk arasında sarılık olarak bilinen hepatit A’ya yakalandım. O zamanlar tabi ki ne hepatit bilirdim ne de a’sını b’sini. Sürecin nasıl işlediğini çok net hatırlamıyorum ama net hatırladıklarım şunlar: Doktora gidildi. Doktor teşhisi koydu. 20 günlük bir rapor verdi. Bu rapor uyarınca 20 gün boyunca çok sevdiğim okuluma gidemeyecek ve okuldaki faaliyetlerden mahrum kalacaktım. Sıradaki faaliyetlerden birincisi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarıydı ve ben bu kutlamaların en güzel, en etkili şiirini okumak üzere çoktan hazırlıklara başlamış, okuyacağım şiiri eksiksiz ezberlemiştim bile. Ezberlerken tabi ki konuya benim kadar ilgili olmayan ablalarımı çıldırtma noktasına getirmiştim. Zira ezberimin illa ki birileri tarafından takip edilmesi gerekiyordu ve en yakınımdaki kurbanlar ablalarımdı. Şiir ezberlenmeye ezberlenmişti, ama bu sarılık nedeniyle doktorun verdiği yirmi günlük evde kalma zorunluluğu her şeyi altüst etmişti. Doktor “bu nekahet sürecinde çok iyi beslenmeli, bol bol bal yemeli!” dediği için yirmi gün içinde kaç kilo olduğunu tam olarak anımsamadığım bir teneke balı bitirdiğimi net hatırlıyorum. O kadar balı bir an önce iyileşmek için şifa niyetine yemiştim sanırım. Çocukluk işte! Cumhuriyet Bayramı günü geldi çattı. Kutlamalar karşı komşumuz olan okulun bahçesinde yapılacak. Ben sabahın erken saatlerinde uyandım, bahçenin kapısına dayandım. Herkes şiirlerini sırasıyla okudu. Elbette benim sıram atlanmıştı, zira ben raporluydum malum. Okul bahçesinin kapısına dikilip melül melül töreni izlerken, şiirimi okuyamadığım için hüngür hüngür ağlamıştım. Ah sarılık, ah evde kalma zorunluluğu. Bu zorunluluğun nedenini elbette anlamıştım ama yine de üzüntüme engel olamamıştım. Ah çocukluk!

    Bir bulaşıcı hastalık nedeniyle yaşadığım bu mahrumiyeti ve bu mahrumiyetten dolayı hissettiğim üzüntüyü şimdi anımsıyorum da ne kadar da hassas davranmışlar o dönemin doktoru, öğretmeni, anne-babam. Elbette bu hassasiyeti üzüntüsünü içine gömmeye çalışarak anlayışla karşılayan ben. Neredeyse iki yıla varan kovid-19 pandemisinin başından bu yana yaşanan, yaşatılan, deneyimlenen lakaytlıklar aklıma geldikçe, basit bir sarılıktan dolayı okuldan mahrum kaldığım o yirmi güne yanıyorum. Dünyayı kasıp kavuran böylesi bir pandeminin ortasında dini imanı para olmuş, yangında ölen canlıları beyaz et-kırmızı et şeklinde anarak, tazmin edilecek mal olarak gören, pandemide alınan-alınmayan önlemleri, mağdur olmuş yurttaşlara verilen-verilmeyen destekleri eleştirenleri “devleti beceriksiz gösteriyor” diye linç etmeyi tek marifet sayan bir iktidarla baş başa kalmış olmak pandemiden daha talihsiz bir durum kuşkusuz. Bu koşullar altında ileri bilimsel yöntemler kullanılarak geliştirilen aşıya karşı nükseden karşıt, tedirgin, çekinik gibi hallerle tarif edilen muhalefeti nasıl okumak gerekiyor? Kuşkusuz aşı karşıtlığı sadece ülkemize özgü bir fenomen değil. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden en geri kalmış ülkelerine kadar pek çok insan, pandemi sürecinde geliştirilen aşılara karşı tedirginlik yaşıyor. Bu tedirginliğin kaynağını birkaç satırla açıklamak zor. Ancak en azından günümüz politik ve sosyolojik iklimi ile bu aşı karşıtlığının yakından ilişkili olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

    Günümüzden iki bin yılı aşkın bir süre önce, mikrop teorisi ve güçlü mikroskopların henüz var olmadığı bir zamanda Kos’lu Hipokratos ve Pergamon’lu Galenos veba başta olmak üzere bazı hastalıklara yakalanmışlarla bir arada bulunmanın tehlikeli olduğu konusunda uyarıda bulunmuşlardır. Aynı şekilde M.S. 549 yılında Konstantinapol’deki bir salgın sırasında İmparator İustinianos vebanın olduğuna dair kanıtların bulunduğu bölgelerden gelen gezginlerin alıkonularak izole edilmesi gerektiğine dair yasalar çıkarmıştır.[1] Bu iki örneğin yaşandığı dönemde ne aşı, ne mikrop, ne virüs bilinmekteydi. Ancak dönemin aklıselim hekimleri ya da yöneticileri akıl yürüterek hastalığın hastalığa yakalananlarla bir arada bulunulması halinde hızla yayıldığını anlamışlar ve buna göre önlem almışlardır. Bir zamanlar; 1970’lerde, 80’lerde uzay istasyonları kurulacağı, zamanlar arası yolculuk yapmanın mümkün olabileceği, mükemmel robotların yapılarak insanlığın hizmetine sokulacağı hayal edilen 2000’li yılların ilk yirmi yılını da hızla “tükettiğimiz” 21. Yüzyılda patlak veren pandeminin başlarında dünyanın süper gücünün başında “virüsü Çinliler üretti, aslında virüsün adı Çin virüsü, ama aslında virüs diye de bir şey yok” gibi ipe sapa gelmez mesajlar veren aklı evvel vardı. Bir zamanlar topraklarında güneş batmayan imparatorluk diye anılan, demokrasinin ve pek çok bilimsel-felsefi gelişmenin neşet ettiği, sanayi atılımının ilk ortaya çıktığı ülkenin başında ise yine önlem almayı bile gereksiz gören ve toplumu sonucu çok belli bir sürü bağışıklığının içinde tutmaya çalışan başka bir aklı evvel vardı. Başka pek çok ülkenin başında da, virüsün yayılmasını önlemek için maske takmamayı “güçlü erkek olmak” olarak gören, pandemi için esaslı önlemler almayı gereksiz gören pek çok popülist, maçist, tuhaf liderler mevcuttu. Bu pandemiye böylesi liderlerin dünyanın geleceğinde söz sahibi olduğu bir zamanda yakalandı insanlık. Elbette buna yine bu liderlerin yol açtığı aleni yalancılığın sıradanlaştığı, toplumların çaresizliklerinin üstünü örtmek için onların nabzına göre şerbet vererek gönlünü hoş etme siyaseti ile yaratılan kutuplaşmış bir ortam eşlik etti. Bilimsel bilginin aşağılandığı, sahte bilimcilerin sesinin daha çok çıktığı, insanların kamu otoriteleri yerine hakkını ve hukukunu riyakârca kenarından dolaşarak, “adamını bulma” yoluna giderek hukuk dışı yollarla kişisel olarak aramaya çalıştığı bir dönemde yaşadığımızı da unutmamak gerekir.

    ‘AŞI KARŞITI İNSANLAR HEM AKILSIZ HEM DE AHLAKSIZDIR’

    Bu koşullar altında, kendi eylemlerine bile güvenmeyen bir gemisini kurtaran kaptan bireyler topluluğunun oluşturduğu “toplum olamayan bir toplum”un ortasında yapayalnız kalmış durumdayız. Hâlbuki Homo sapiens’in binlerce yıldır diğer türlerin arasından sıyrılarak bu zamana ulaşmasını sağlayan en önemli şey işbirliğine aşırı yatkın bir primat olmasıdır.[2] Bu işbirliğine yatkınlık idrak, sosyal etkileşim ve öz-düzenleme gibi psikolojik mekanizmaların eşliğinde bir insan ahlakının doğmasına da yol açmıştır. Zannedildiği gibi, insanı güçlü kılan onun rekabetçi yapısı değil, aksine dayanışmacı ve işbirliğine açık doğasıdır. Bu dayanışma eğilimi, aslında insanı başkasına karşı sorumlu olmaya mecbur kılar. Bu mecburiyeti, bir başkasının zorlaması ya da yasaların dayatması sağlamaz, bizatihi hayatta kalma güdüsü yaratır. Diğerkâmlık, fedakârlık gibi duygu ve davranış durumları yine zannedildiği gibi bir kendini feda etme değildir. Başkalarının yerine üzülmek, başkalarını düşünmek, onlar için kaygılanmak gibi davranışlara yol açan vicdanı insanın içine ne tanrı koyar ne de bir otoritenin dayatması.[3] Akli melekeleri yerinde olan bir insan bir başkasının acısından haz almaz. “Ben iyi olayım da başkaları ne olursa olsun” diyebilen insan, vicdansızlığından değil, aslında akılsızlığından böyle davranır ve bu aklı ondan rekabetçi bir toplum içindeki “körlemesine hayatta kalma güdüsü” almıştır. Bu koşullar altında virüse yakalandığını saklayan, sisteme olan bütün güvensizliğe rağmen yine de geliştirilmiş bir aşıya safsatalar üreterek karşı duran insanlar hem akılsızdır, hem de ahlaksızdır. Zira gerçekten de Homo sapiens’i sağ salim günümüze kadar ulaştıran onun akıl yoluyla edindiği işbirliği yeteneği ve bundan neşet eden ahlakıdır. Ahlakını ve aklını yitirmiş bir insan türü en başta kendi kuyusunu kazmaktadır.

    Son olarak aşı karşıtlığı tıpkı popülist liderlerin demokrasiyi suiistimal ederek diktatör olmaya heveslenmesine benzer biçimde bilime, akla, düşünmeye tenezzül etmeyen, ya da daha doğrudan söyleyelim bunlarla uğraşmaya üşenen düz dünyacıların liberalizmin seçme özgürlüğünü suiistimal ederek kısa yoldan “kimlik edinme” hevesinin bir tezahürüdür. Tam da bu nedenle bu çağın yaygın teamülüdür bu heves. Aşı karşıtlığını sadece aşı karşıtlığı şeklinde okumamak gerekir. Aşı karşıtlığında günümüz akılsızlık, ahlaksızlık, mantıksızlık çağının tüm alametifarikalarını okumak mümkündür. Nedir bu alametifarikalar? Empati yoksunluğu, diğerkâmlık eksikliği, sesi yüksek çıkanın en haklı olması, bilim düşmanlığı, akla ihanet, ama araçsal ve pragmatik akla ölesiye tapma, yasaları kendi lehine eğip bükme konusunda deha düzeyinde akla sahip olmak, tartışmak yerine kakafoni yaratacak safsatalarla ortalığı bulandırmak. Say say bitmez. Bu toplumsal ve siyasal iklimde yeşermiş bu tipoloji, aşının nasıl bu kadar hızlı geliştiğinden tutun da, doğru olmadığı halde faz-3 aşamasının tamamlanmadığı gibi iddialara kadar pek çok şey hakkında kaygı duyar. Bazıları aşı yoluyla düzene daha itaatkâr bireyler yaratılacağı gibi safsatalara inanarak karşı dururlar. Ancak bu mütereddidinden alenen karşıt olanına kadar tüm aşı karşıtları, başları ağrıdığında detaylı okunduğunda prospektüsünde pek çok yan etki yazılı olan ağrı kesicileri hiç tedirginlik yaşamadan yutuverirler. Üzerinde kalan pestisit kalıntıları nedeniyle pek çok ülkenin gümrük kapısından döndürülen domatesleri, elmaları hiç tereddüt etmeden poşetlerine doldurup afiyetle yerler. Hızla büyümeleri için hormon verilen, hastalanmamaları için sürekli antibiyotik basılan tavukların kanatlarından güzel güzel mangallarını yaparlar. Sudan sebeplerle hapiste tutulan, uzun yıllardır iddianameleri bile doğru düzgün hazırlanamayan siyasetçiler, sivil toplum kuruluşu önderlerine yapılan bu haksızlığa gıklarını çıkarmazlar. Kendilerini yönetenlerin sürekli ceplerinde olan ellerine hele tek bir söz etmezler, edemezler. Zira zamanın ruhuna uygun, safsatalara dayalı bir muhaliflik en kolayıdır. Ancak bu muhaliflik ne toplumu selamete taşır ne de statükoyu yerinden eder. Bu gerçek anlaşılmadığı sürece, aşı karşıtlığının gerçekte neden kaynaklandığını ve neye yol açtığını da anlamak mümkün değildir.

    [1] Irwin W. Sherman (2020). Dünyamızı Değiştiren On İki Hastalık, (Çev. Emel Tunbay ve Müge Anğ Küçüker), 5. Baskı, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, s. 97-98.

    [2] Michael Tomasello (2018). İnsan Ahlakının Doğal Tarihi, (Çev. Aylin Onacak), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, s. 13.

    [3] Patricia Churchland (2013). Güvenen Beyin: Nörobilim Ahlak Hakkında Bize Ne Anlatır?, (Çev. Yelda Türedi), İstanbul: Alfa, s. 233.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

     

  • Şirketler için değil, insanlar için aşı

    İnsanlığa ait bilgilerin, kamuya ait imkânlar kullanılarak, şirketler tarafından gasp edilmesine ve buna da devletler tarafından çanak tutulmasına kabaca “aşıda patent” diyoruz! Çok mu “kaba” oldu sahiden? Bu tanımı kapitalizmin piyasa, meta, kâr ilişkileri bağlamında farklı başlıklara taşıyıp, oldukça zenginleştirip, “inceltebiliriz”. Ama şimdilik konumuz aşı; COVID-19 aşısı ve aşıda patent.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz hafta Çin’in Sinopharm aşısına da acil kullanım onayı verdi. Böylece DSÖ’den onay alan COVID-19 aşılarının sayısı 6’ya yükseldi: Pfizer-BioNTech (Almanya), Moderna (ABD), Johnson & Johnson (ABD), AstraZeneca (Hindistan), Astra Zeneca (Güney Kore),  Sinopharm (Çin). Şu anda dünyada COVID-19 aşısı üretiminin tekeli bu firmaların elinde bulunuyor. Bakmayın firma adlarının öne çıktığına; bu firmaların her birine aşı çalışmaları için ortalama 2 milyar dolar kamu kaynağı sağlandı. Vatandaşların vergilerinden yani. Küresel bir felaket olması nedeniyle ülkeler ellerindeki bilgileri şirketlerle paylaştılar. Temel bilim çalışmaları kamu kurumlarında gerçekleşti. Ama kâr şirketlere, aşıya erişim güçlüğü ise vatandaşlara kaldı.

    Dünyanın önde gelen sağlık/siyaset organizasyonları ve devletler/iktidarlar COVID-19 ile mücadelenin ne kadar canhıraş yürütüldüğünü iddia ederlerse etsinler, öyle tablolar çıkıyor ki karşımıza, öyle şeyler yaşanıyor ki, ister istemez bunun samimiyetini, gerçeğe uygunluğunu sorgulamak durumunda kalıyoruz. Aşı konusu bunlardan biri olarak karşımızda.

    Pfizer-Biontech aşısının Avrupa İlaç Ajansı ve AB Komisyonu tarafından onaylandığı 21 Aralık 2020 tarihini esas alırsak (DSÖ onayı 1 Ocak 2021), yaklaşık bir buçuk yıldır dünyayı kasıp kavuran COVID-19 salgını ile mücadelede elimizi güçlendiren (tek) ürüne tamı tamına 5 aydır sahibiz. Ama ne dünyada, ne de Türkiye’de istenen aşılama oranlarına ve hızına ulaşabildik, ne de önlenebilir ölümlerin önüne geçebildik. Şu ana kadar dünyada 160 milyona yakın insan COVID-19’a yakalandı ve ne yazık ki yaklaşık 3.5 milyona yakın insan yaşamını kaybetti. Şöyle söyleyebiliriz; günde yaklaşık 10 bin kişi COVID-19 nedeniyle yaşamını yitiriyor ama insanlık bunu sadece seyrediyor.

    5 aydır “bütün çabaya rağmen” dünyada 1.236.122.090 doz COVID 19 aşısı uygulanabildi. Bu, dünya nüfusunun yüzde 15.9’una denk geliyor.[1] Aşılamada zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark yoksul ülkeler aleyhine olacak şekilde son derece yüksek. Halen dünyada hiç aşıya ulaşamamış 40’a yakın ülke var. Afrika her zaman olduğu gibi neredeyse dünyanın gündeminde yok gibi. Uygulanan politikalarda belirgin değişiklikler olmazsa yoksul ülkelerin 2024 yılına kadar aşılanamayacağı dile getiriliyor.[2] Oysa daha önce bu köşede belirtmiştik, bu salgından tek başına kurtuluş yok.[3]

    Son günlerde COVID-19 aşılarında patentin kaldırılması talebi, dünyada da, Türkiye’de de giderek artan şekilde farklı kesimlerce dile getirilir ve tartışılır oldu. Tabii ki karşıt yaklaşımlar da hızla gardını aldı. Efendim maliyeti çok yüksekmiş, süreç çok karışıkmış, gelecekteki pandemiler için aşı geliştirme teşvikleri baltalanabilirmiş falan.[4] Tehdidin büyüklüğüne bakar mısınız?!

    Tartışma yükselirken, konuyla ilgili dünya ölçeğinde iki dikkat çekici gelişme geçtiğimiz hafta yaşandı.

    İlk olarak, ABD’de, “COVID-19’un küresel bir kriz olduğu ve pandeminin yarattığı olağanüstü koşulların, olağanüstü önlemler gerektirdiği” açıklamasıyla, COVID-19’a karşı geliştirilen aşılarla ilgili patent korumasının geçici olarak kaldırılması istendi ve ABD Hükümeti’nin istisnai bir düzenleme için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) nezdinde girişimlerde bulunacağı belirtildi.[5]

    İkinci gelişme ise ABD’nin bu açıklamasına dünyada ilk kullanım onayı alan Pfizer-Biontech aşısının bulunduğu Almanya’dan hızla gelen ret cevabıydı. Almanya Hükümeti adına yapılan açıklamada, patent korumasının kaldırılmasının aşı üretimine etkisi olmayacağı ileri sürüldü ve Almanya’nın ABD’nin önerisine sıcak bakmadığı belirtildi.[6]

    Aynı gün, Biontech’in kurucu ortağı Dr. Özlem Türeci de CNN International’a verdiği röportajda COVID-19 aşılarında patent korumasının kaldırılmasının “kötü bir fikir” olduğunu belirterek, “Önümüzdeki 12 ay içinde alacağımız dozların sayısını artırmayacak” görüşünü aktardı. Türeci, aşıların sağlanmasında yönetimsel ve yasal süreçlerin çok daha önem taşıdığına inandıklarını dile getirdi.[7]

    Aslında hâlihazırda Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması ve Halk Sağlığı Hakkındaki DOHA Bildirgesi patentin esnetilmesine imkân tanıyor. Bu tartışmalarda DOHA Bildirgesi’nden söz bile edilmemesi hayli ilginç.

    Bu köşede, 16 Nisan’da yayımlanan yazıda “Aşıda patentin kaldırılması zorunludur ve patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımların hızla atılması gerekmektedir. Ancak bu adımın şirketlerden ya da iktidarlardan beklenmesi gerçekçi değil ne yazık ki. Aşıda patentin kaldırılması mücadelesi; eşit, ücretsiz, erişilebilir sağlık hakkı talebinde olan herkesin, her kesimin mücadelesidir ve bu talebin ısrarla ve daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir. Pandemi sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa eğer, nereden başlayacağımıza durup bir bakmalı” demiştik.[8]

    Aşıda patentin kaldırılmasından yana olan kesimlerin bu konuda elde edeceği kazanım, ileriye dönük olarak hepimize büyük umut verecek. COVID-19 aşısı şirketlere değil, insanlığa aittir. Biraz daha asılalım, bu talebi ortak bir ses haline getirip daha da yükseltelim, haydi…

     

    [1]                     https://www.bbc.com/news/world-56237778

    [2]                     https://www.washingtonpost.com/opinions/2021/03/10/dont-let-intellectual-property-rights-get-way-global-vaccination/

    [3]                     https://medyaport.net/2021/02/26/pandemide-de-kurtulus-yok-tek-basina-ya-hep-beraber-ya-hic-birimiz/

    [4]                     https://financernews.net/2021/05/06/covid-asi-patentlerinin-kaldirilmasina-karsi-arguman-nedir/

    [5]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abd-covid-19-asilarinin-patent-haklari-askiya-alinsin/

    [6]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abdnin-patent-onerisine-berlinden-ret-abden-acik-kapi/

    [7]                     https://twitter.com/NewDay/status/1390261962219696131

    [8]                     https://medyaport.net/2021/04/16/asida-patentin-kaldirilmasi-kimin-mucadelesi/

  • Sporda futbolculara aşı ayrıcalığı

    Öğretmene aşı yok…

    İşçiye, emekçiye aşı yok…

    Madende yeraltında çalışanlara aşı yok…

    Toplu taşıma yapan sürücülere aşı yok…

    Ama milyarlar kazanan, altında limuzin olan, villarda oturan futbolculara aşı önceliği var…

    İyi güzel de…

    Spor yapan sadece futbolcular mı…

    Avrupa ve dünya şampiyonalarına katılan milli sporcularamıza aşı yapılmazken futbolculara yapılması hiç de hoş değil…

    Evine ekmek parası götürmek için çalışan, sokak ve caddelerin temizliğini yapan belediye işçilerine aşı önceliği tanınmazken, her alanda olduğu gibi parasal gücü olan futbolcuların diğer sporculardan ayrı tutulması insan sağlığına verilen değerin bir göstergesi…

    Paran varsa yaşarsın..

    Paran yoksa ölürsün…

    Futbolcular özellikle Süper Lig’de oynayan bir futbolcu 1 milyon dolardan ve eurodan aşağıya imza atmıyor…

    Corona virüsü sanki bu futbolcuları hedef alıyor da, diğer sporcuları almıyor…

    Neymiş bu corona virüsü…

    Parası olan aşı yaptırıyor…

    Parası olmayan kaderiyle baş başa bırakılıp, sırasını bekliyor…

    Covid bazı partilerin kongrelerine uğramadığı gibi, amatör sporculara da uğramyor…

    Devlet her vatandaşa eşit davranmalıdır…

    Aşı yapılacaksa kritik yerlerde çalışan emekçiler öncelikli olmalıdır…

    Haftada bir maça çıkan ve en düşüğü bir milyon dolar ve euronun üzerinde yıllık transfer ücreti alan futbolculara öncelik tanınıp güreşte, halterde, basktette, voleybolda, yüzmede tanınmıyorsa devletin spor ve sporcuya bakış açısının göstergesidir…

    Sporda varsa yoksa futbol…

    Yazılı ve görsel medya da futbolu hep gündemde tutuyor…

    Halterde, güreşte, boksta veya başka bir branşta şampiyon olup altın madalya kazanan bir sporcunun hangi şartlarda şampiyon olduğunu gündeme getirmekten kaçıyorlar…

    İşin kolayını yapıyorlar…

    Türkiye’de aşı yapılacaksa, futbolculardan daha öncelikli sporcular ve yaşam mücadelesi veren işçiler emekçiler olmalıdır…

    Parası olan güçlüdür ya…

    Futbolcular da paralı olduğu için böyle bir istek gelmiştir ve kabul görmüştür…

    Futbolcuları covide karşı aşılayan zihniyet, spora da ayrıcalığın aşısını yapmıştır…

    Bu ayrımcılığın nedeni de sporcuların birlikte seslerini yükseltilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bugün sporcuların bir sendikası olsaydı, futbolculara bu ayrıcalık olmazdı…

    Bu sendika konusuna gelecek yazımda değineceğim…

    Her alanda ötekileştirme, ayrıştırma sporda da oldu…

    Yaşasın futbol ve futbolcular…

    Aşılar sizi bekliyor…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • DSÖ’den gazetecilere ‘aşı tereddüdü’ ile mücadele çağrısı

    Mutlu Sereli Kaan

    COVID-19 pandemisinin en ağır etkilediği meslek gruplarından biri de  gazeteciler oldu kuşkusuz. Gazeteciler, sahada çalışırken karşı karşıya oldukları COVID-19 riski kadar, her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de yazdıkları haberler ya da sosyal medya paylaşımları nedeniyle çoğunlukla hedefteler.

    Öte yandan, dönemin “yalnız pandemiye değil, ‘infodemi’ye karşı savaşıldığı” şeklinde gündemimize yerleşen mottosu,  gazetecilerin mesleki etik yükümlülüklerinin ve toplumsal sorumluluklarının ağırlığını da iyice görünür kılıyor. Özellikle aşı konusunda insanların kafasının bir hayli karışık olduğu bu dönemde, bilginin doğru aktarımı son derece büyük önem taşıyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO), geçtiğimiz ay yayımladığı bir belgede[1], bu dönemi “benzeri görülmemiş bir bilimsel yayıncılık dönemi” olarak nitelerken, özellikle bilimsel gelişmeler ve aşı konusunda vatandaşları bilgilendirmenin hayati önem taşıdığına dikkat çekti ve gazetecileri özellikle aşı tereddüdü ile mücadeleye çağırdı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) de, 18 Ocak 2021 tarihinde açıklanan COVID-19 Pandemisi 10. Ay Değerlendirme Raporu’nda belgenin Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Bulaşıcı Hastalıklar Çalışma Grubu tarafından güncellenmiş Türkçe çevirisine yer verdi.[2]

    Şu anda çeşitli deneme aşamalarında olan ve bazıları ön onay aşamasına gelen veya acil kullanım için yetkilendirilen 100’den fazla aşı olduğunu anımsatan WHO, doğru bilimsel raporlamanın hiç bu kadar önemli olmadığını kaydetti. “COVID-19 Aşıları Hakkında Profesyonel Habercilik İçin İpuçları” başlığını taşıyan belgede, özellikle aşılar ile ilgili bilimsel çalışmalar haberleştirilirken dikkat edilmesi gereken temel unsurlar hatırlatıldı.

    COVID-19 aşıları ile ilgili haberlerin hâlihazırda aşı yaptırmayı düşünen kişiler için son derece önem taşıdığına yer verilen belgede, “Pandemi sürecinde yanlış bilgilerin son derece yaygın olması nedeniyle okuyucuların tüm aşıların önemi hakkında bilgilendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Tarih boyunca salgınları sone erdirmede aşıların etkinliği hakkındaki gerçekler ve rakamlar aktarılarak aşı tereddüdü ile mücadele edilmelidir” ifadelerine yer verildi. TTB’nin raporunda, buna ek olarak hâlihazırda COVID-19 salgınının kontrol edilip önlenebilmesi için aşılar kadar etkili ve güvenli başka bir tıbbi araç olmadığı da hatırlatıldı.

    Belgede ayrıca güvenilir haber kaynağının önemine dikkat çekildi. Uzman değerlendirmelerine başvurmak için mutlaka ülkenin bilim medya merkezlerine danışılması gerektiğine yer verilen belgede, habere konu olan araştırmaya katkı veren kişi ve kurumların da mutlaka incelenmesi gerektiği vurgulandı.

    Haberleştirilen çalışmanın sadece başlık ve özetine bağlı kalınmaması, verilere otomatik olarak güvenilmemesi ve bu bağlamda haberi hazırlayan gazetecinin çalışmaya ilişkin eleştirel okumasının altı çizildi. Okuyucuların konunun ayrıntılarıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşabilmesi açısından, çalışmanın kaynaklarının belirtilmesi, bilimsel terimlerin açıklanması, açık ve net bir dil kullanılması, yan etkilerin belirtilmesi ve uygun görsellerin kullanılması da belgede önerilenler arasında yer aldı.

    Tüm bunlar, “konunun uzmanları dururken astrologlara danışmayın, tabip odalarının disiplin kurullarınca cezalandırılmış isimlerin medyatik olmak için yaptıkları açıklamalara itibar etmeyin, komplo teorilerinin komplo teorisi olduğunu unutmayın” diye de okunabilir!

    Aşı karşıtlığı propagandası yapmak için tuğla kadar kitap yazılan bir yerde, bu belgeye dikkat çekmemek olmazdı.

    [1]  https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/tips-for-professional-reporting-on-covid-19-vaccines

    [2]  https://www.ttb.org.tr/kutuphane/covid19-rapor_10.pdf

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.

  • ‘Aşı tereddütü’ değil, kötü yönetim!

    Mutlu Sereli Kaan

    Son büyük salgın deneyimini yaklaşık 100 yıl önce yaşamış, bu süre içinde tıpta, bilimde ve teknolojide kat ettiği gelişmelerle artık hastalıklara değil de ölüme meydan okuyan insanlık, CoVID-19 pandemisiyle deyim yerindeyse evrensel bir şok yaşadı. Ülkeler önlem almakta ve ne çeşit önlemler alacaklarını belirlemekte geciktiler. Salgının pandemi olarak ilan edilmesi zaman aldı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) pandemi ilanında gecikmekle eleştirildi.

    Bu büyük şok içerisinde önce salgının yayılmasını durdurmak, ardından da tedavisi için yapılabilecekler tartışılmaya başlandı. Aşı konusu da bu tartışmaların tam merkezine oturdu.

    Dünyada özellikle çocukluk dönemi zorunlu aşılarına karşı, 1990’lı yıllardan itibaren gündeme gelen aşı karşıtı tartışmalar, bu kez bütün dünya nüfusunu etkileyen CoVID-19 salgınına ilişkin gündeme geldi. Pandeminin ilk dönemlerinde görece “suskun” duran “aşı tereddütlüsü” gruplar, CoVID-19 virüsü üzerinde etkili aşıların bulunduğuna yönelik gelişmelerin ardı ardına kamuoyuna yansımasıyla yeniden reddiyesini yükseltti. Üstelik bu kez yoğun bir komplo teorisi çeşitlemesiyle…

    Bilindiği gibi, bağışıklama hizmeti sürdürülüyor ve bu hizmete erişilebiliyor olmasına karşın aşılanmayı kabulde gecikme ya da aşı yaptırmayı reddetme vurgusu “aşı tereddütü” olarak tanımlanıyor ve aşı ile önlenebilir hastalıklarla mücadelede kaydedilen ilerlemeyi geri çevirme riski taşıyor.[1] Üstelik konu sadece “aşı kararsızlığı” ya da “tereddütü” ile sınırlı değil. Bunu dini ya da felsefi nedenlerle tümüyle reddeden bir kesim de var.

    Şimdi konunun farklı bir boyutunu daha yaşıyoruz. CoVID-19 aşısının Türkiye’de uygulanması geciktikçe, aşının etkisine yönelik farklı araştırma sonuçları açıklandıkça, yöneticiler bir türlü şeffaf bilgi vermeye yanaşmadıkça “aşı tereddütü” de, aşının güvenilirliğine yönelik kaygılar da artıyor.

    Oysa bu olağandışı dönemde, “tünelin ucundaki tek ışık” olarak görülen CoVID-19 aşısına yönelik tereddütü besleyecek tutumlar en hafif deyişle “sorumsuzluk” olarak değerlendiriliyor. CoVID-19 pandemisine ilişkin 10. ay değerlendirmesini geçtiğimiz günlerde açıklayan Türk Tabipleri Birliği (TTB),  bu konudaki uyarılarını sürecin başından beri sürdürüyor ve aşının toplumsal dayanışma olduğunun altını çiziyor.[2]

    Peki, tıp alanındaki en önemli buluşlardan biri olarak değerlendirilen aşının tarih boyunca salgın hastalıklarla mücadelede ortaya koyduğu başarı (veba, çiçek, kızamık vd.) görünür şekilde ortadayken, ne oldu da son 30 yıldır dünya aşı karşıtlığı mevzusunu tartışmaya başladı?

    Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ergur, The Eurasian Journal Of Medicine dergisinin Mayıs 2020 tarihli sayısında yer alan “Modernlik Eleştirileri Kapsamında Aşı Reddi-Aşı Kararsızlığı Tutumunun Toplumsal Nedenleri”[3] başlıklı makalesinde, bu konuya dikkat çekiyor.

    Aşı tereddütünü “modern devlete karşı eleştiriler çerçevesinde ele alınması gereken çok katmanlı bir olgu olarak” değerlendiren Ergur, konunun yalnızca bir eğitimsizlik ya da eksik bilgilenme sorunu olmadığını, daha derinlerde bir toplumsal dönüşümle yakından ilgisi olduğunu vurguluyor.

    1980’li yıllardan sonra dünya çapında uygulanmaya başlanan neoliberal politikaların etkisiyle kamu gücünün zayıfladığını, devletin toplumsal hizmet aygıtı olmaktan uzaklaştığını hatırlatan Ergur, küreselleşmenin getirdiği enformasyon ağlarının hızlı ve etkili biçimde işlemesi sonucunda sahte-bilimsel, doğruluğu tartışmalı bilgilerin de kolaylıkla yayıldığına işaret ediyor. Ergur, yine bu dönüşümün, bireyleri öznel değerlerin önceliğine ikna ettiğini, bireysel olanın toplumsal olan karşısında yüceltildiğini hatırlatıyor ve siyasi karar alıcıların bu konuda net tutum alması gerektiğini belirtiyor.

    CoVID-19 aşısı ve aşı karşıtı tartışmalar daha uzun süre gündemimizde olacak açık ki. Bu nedenle aşı karşıtlığının toplumsal nedenlerini doğru anlamak zorunlu. Bu noktada sorunun adının “aşı tereddütü” değil, neoliberalizm olduğunu, neoliberal politikalara ve uygulayıcılarına duyulan güvensizlik olduğunu, kötü yönetimler olduğunu söylemek belki eksik ama yanlış olmayacaktır. Pandeminin artık açıkça ortaya serdiği gerçeği bir kez daha tekrar etmekte de bir sakınca yok: Tüm vatandaşlar için eşit, ücretsiz ve erişilebilir sağlık gibi aşı da haktır ve bunu yaşama geçirecek bir kamusal irade zorunluluktur.

     

    [1]  http://www.tipdunyasi.dr.tr/2019/06/saglik-sistemine-guvensizlik-asi-kararsizligini-pekistiriyor/

    [2]  https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=a7f5a46c-543d-11eb-8831-4f6612268b47

    [3]  https://www.eajm.org/en/social-causes-of-vaccine-rejection-vaccine-indecision-attitudes-in-the-context-of-criticisms-of-modernity-133285

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.