Yazar: medyaport net

  • Beko: İşçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi çalışmaz durumda

    Beko: İşçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi çalışmaz durumda

    Cengiz ALDEMİR

    İşçi sağlığı ve iş güvenliği sisteminin çalışmadığını belirten CHP’li Beko, sistemdeki zafiyetleri dile getirerek, “Bir araya gelip işçi sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili yasayı düzgün bir şekilde çıkaralım” çağrısında bulundu.

    TBMM Amasra Maden Kazası Araştırma Komisyonunda konuşan CHP İzmir Milletvekili Kani Beko, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Genel Müdürlüğünün hazırladığı ve Üçüncü Ulusal İşçi Sağlığı ve Güvenliği Politika ve Strateji Toplantısı’na sunduğu ulusal işçi sağlığı iş güvenliği sistemi taslak metnini anımsattı.

    SİSTEMİN ZAAFLARI

    Sistemin 11 güçlü noktasına karşın 17 zayıf noktasının olduğunu belirten CHP’li Beko, “6331 sayılı Yasa 2012 Haziranda çıkmadan önce sistemin en temel yetersizlikleri şunlar: İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin gelişkenliğini biz maalesef göremiyoruz. Onunla birlikte, iş yeri hekimliği ve iş güvenliği hizmetlerinin yetersizliği, ortam ölçümlerinin zayıflığı, danışmanlık ve eğitim hizmetlerinin yokluğu ya da zayıflığı, meslek hastalıkları tanı sisteminin yokluğu ve meslek hastalıkları hastanelerinin neredeyse yok denecek kadar var olması. Bildiğim kadarıyla 81 ilden 3 ilde meslek hastalıkları hastanesi vardı, ben Bakana en son sorduğumda ekonomik anlamda yetersiz olduğunu, kadronun olmadığını, Süreyyapaşa Hastanesine bağlandığını söylemişti” sözlerini anımsattı.

    SİSTEM İŞLEMEZ DURUMDA

    İzmir’de işçi sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili düzenledikleri sempozyumu anımsatan Beko, “Binali Yıldırım’ın başkanlığında, Nükhet Hanım’ın da tabii, katkısı büyüktü. Orada korkunç derecede, karşılıklı bir gerilim içerisinde biraz tartıştık. Sonuçta, İzmir’de bir meslek hastalıkları hastanesinin açılmasına karar vermişlerdi ve Aliağa’ya şu an yüzde 70- 80 oranında meslek hastalıkları hastanesi gelmek üzere. Ben bu konulara çok önem veren vekillerden biriyim yani şunu görüyorum: Bu nedenle ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemi bana göre işlemez konumda. Ölümlü iş kazalarında Avrupa’da açık ara ilk sıradayız, dünyada ise 3’üncü sırada yer almaya devam ediyoruz” eleştirisinde bulundu.

    YASAYI DÜZGÜN BİR ŞEKİLDE ÇIKARTALIM

    Daha önce Cenevre toplantılarına katıldığını anımsatan CHP’li Beko, bir İtalyan işverenin “Türkiye’deki işverenleri uyarın Türkiye’de bu kadar iş kazası, iş cinayeti olması doğru değil.” sözlerini unutamadığını vurguladı.  Türkiye’de işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatının istenilen bir şekilde işlemediğini belirten Beko, “Ya, buna bir çözüm bulmak lazım yani bir araya gelip işçi sağlığı, iş güvenliğiyle ilgili yumruklarımızı vuralım ve bu yasayı düzgün bir şekilde çıkaralım” çağrısında bulundu.

    BAKAN YARDIMCISI ERTEM’E TEPKİ

    Daha önceki komisyon toplantısında eski Vakıflar Genel Müdürlüğü yapan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakan Yardımcısı Adnan Ertem’i eleştiren Beko, “Geçen toplantıda, çalışma müfettişlerinin facia hakkında görüşlerine geldiği gün, neden o alanın asıl amiri ve uzmanı olmayan Bakan Yardımcısı Adnan Ertem onların başında hazır bulundu diye tabii ki soruyorum. Şimdi, Adnan Bey’i ben eskiden tanıyorum, Vakıflar Genel Müdürüydü benim bildiğim kadarıyla, yanlışsam düzeltebilirsiniz. Facia hakkında teknik mühendislik bilgisi olmadığını biliyorum, hatta Komisyonda facianın özüne girmemek için norm kadro konularını anlatmaya kalktı. Rehberlik ve Teftiş Heyeti doğrudan bakana bağlıyken, üstelik Adnan Ertem strateji alanından sorumluyken Komisyonda konuştu ve müfettişlerin konuşmasına izin vermedi, ve bir gürültü patırtı çıktı. Burada çok önemli, çok kutsal konuları konuşuyoruz yaptıklarımıza dikkat etmeliyiz” diye konuştu.

  • HAP: ‘Hekimlerimizi susturmaya değil, hastanelerimizi iyileştirmeye çaba harcayın’

    HAP: ‘Hekimlerimizi susturmaya değil, hastanelerimizi iyileştirmeye çaba harcayın’

    Hastanemi Açın Platformu’nun (HAP) çağrısı ile Ulucanlar Göz Hastanesi önünde toplanan hekimler, sağlıkçılar ve platform üyeleri, Platform imzalı “Baskılara son verin! Hastanelerimize sahip çıkın”  pankartı arkasında toplanarak, hem hastanelerin kapatılmasına, hem de hekimlere yönelik baskılara tepki gösterdiler.

    HAP adına açıklamayı, Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Dr. Asuman Doğan okudu. Açıklamada dile getirilen talepler ve değerlendirmeler şöyle:

    “Hastanemi Açın Platformu olarak yıllardır Ankara’da ve tüm Türkiye’de şehir hastaneleri nedeniyle kapatılmak istenen hastaneler sorununa dikkat çekiyoruz. COVID-19 pandemisi döneminde haklılığımızı çok net gördük, bu hastanelerimize ihtiyacımız var.

    HASTANE KAPATMADA EN ÇOK YANI YANMIŞ KENT ANKARA!

    Çok anlattık, Ankara hastane kapatmalar konusunda en fazla canı yanmış kent. Ankara (Bilkent) Şehir Hastanesi nedeniyle başta Ankara Numune, Türkiye Yüksek İhtisas ve Atatürk Hastaneleri olmak üzere çok önemli altı hastanemiz kapatıldı. Etlik Şehir Hastanesi’nin açılması gerekçesiyle de Yıldırım Beyazıt Dışkapı, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk, Dr. Abdurrrahman Yurtaslan Onkoloji, Etlik Zübeyde Hanım Kadın Doğum ve Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanelerinin kapanma çalışmaları yürütüldü. Platformumuzun çalışmaları ve kamuoyunun gösterdiği duyarlılık sayesinde bu hastanelerimizin kapanmasında kısmen de olsa geri adım atıldı.

    BAKAN KOCA: ‘HASTANELER KAPATILMAYACAK’ DEMİŞTİ

    Bizzat SB Fahrettin Koca birden fazla kez hastanelerimizin kapatılmayacağını söyledi. Hastanelerin kapatılmaması ne demektir? Hastalarımızın daha önce aldıkları hizmete aynı şekilde ulaşıyor olmaları demektir, aksi düşünülemez. Ancak “kısmen taşındığı” söylenen bu hastanelerimizde sorunlar bitmiyor. Sağlık Bakanlığı’nın bu hastaneleri samimiyetle ayakta tutmak isteyip istemediği konusunda hekimlerimizin, sağlık çalışanlarının, hastalarımızın kuşkuları bitmiyor.Nasıl kuşku duyulmasın?

    NE OLDU?

    Öncelikle bu hastanelerin hekimlerinin, hocalarının, hemşirelerinin, tüm çalışanlarının, tıbbi cihazlarının, ilaçlarının, sarf malzemelerinin çoğu Etlik Şehir Hastanesi’ne götürüldü. Önünde bulunduğumuz Ulucanlar Göz Hastanesi, 21 Eylül 2022 tarihli bir yazı ile kapatılıp 27 Eylül 2022 tarihli bir yazı ile “kısmen” yeniden açıldı. Düzeni oturmuş yılların en üst düzey hizmet veren hastanelerinin kapatılması ya da küçültülmesi ile hastalarımız hekimlerine ulaşamadılar, üstelik Etlik Şehir Hastanesi de tam hazır değildi, sağlık hizmetlerinde ciddi aksamalar oldu, ameliyatlar haftalarca yapılamadı. “Kısmen taşındığı” söylenen Yıldırım Beyazıt Dışkapı, Dr. Sami Ulus Kadın Doğum ve Çocuk, Etlik Zübeyde Hanım Kadın Doğum ve Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastaneleri hekim, asistan hekim, hemşire ve tüm personel yönünden önemli eksikler içindeler. Bu hastanelerdeki sağlık çalışanlarının ancak beşte biri kaldı, çoğu Etlik Şehir Hastanesi’ne götürüldü. Hastanelerdeki tıbbi ekipman eksiği çok belirgin. Geçen bunca zamana rağmen ameliyatların önemli bir kısmı yapılamıyor. Servislerin çoğu kapatıldı. Dr. Sami Ulus Çocuk hastanesinde acil servis pratisyen hekimlerle yürütülmeye çalışılıyor. Yıllardır “nasıl olsa kapatılacak” diye yaklaşılan bu hastanelere hiçbir yatırım yapılmamış, çivi çakılmamış, duvarlarına bir boya bile sürülmemiş durumda. En acısı bu hastanelerin iyileştirilmesi, eksiklerinin giderilmesi ve eskiden olduğu gibi nitelikli sağlık hizmetleri vermeleri yönünde Sağlık Bakanlığı’nın bir niyeti de görülmüyor.

    HEKİMLER/SAĞLIK ÇALIŞANLARI NE DURUMDA?

    Etlik Şehir Hastanesi yerine bu hastanelerimizde görev yapan hekimlerin iş yükü çok arttı. Tüm olumsuzluklara rağmen büyük özveri ile sağlık hizmetlerini devam ettirmeye çalışıyorlar. İçine düşürüldükleri olumsuz çalışma koşulları ve hiçbir iyileştirme çabası olmaması nedeniyle kendilerini ötekileştirilmiş, dışlanmış hissediyorlar.

    Bu hastanelerin tamamı eğitim ve araştırma hastanesi olduğu halde, asistan hekimlerin tamamının kadrosu Etlik Şehir Hastanesi’ne aktarıldı ve ne yapacaklarını bilemez durumdalar. Hocaları dağıldı ve fiilen aylardır programlı bir asistan eğitiminden söz etmek mümkün değil. “Kısmen taşındı” denilen hastanelere çok az sayıda ve “geçici görevle” geliyor ve hizmetlere katkı vermeye çalışıyorlar. Etlik Şehir Hastanesi asistanların tamamını aldığı gibi son yapılan Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda da kontenjanların çoğuna sahip oldu. Örneğin göz hastalıkları alanında Ulucanlar Göz Hastanesi’ne üç asistan alınırken Etlik Şehir Hastanesi’ne 12 asistan alındı. Benzer biçimde çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında yılların Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’ne 10 asistan alınırken Etlik Şehir Hastanesi’ne 51 asistan alındı. Kalan ve yeni atanan hekim, asistan hekim, öğretim üyesi, sağlık çalışanı sayılarına bakınca korumaya çalıştığımız hastanelere Sağlık Bakanlığı’nın “iyi bakmadığı” ortada.

    HEKİMLERE YÖNELİK BASKILAR KABUL EDİLEMEZ!

    Yetmezmiş gibi olumsuz koşullarda özveriyle çalışan bu hastanelerimizdeki hekimlerimize, hocalarımıza yönelik baskıların başladığını görüyoruz. Dr. Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesi’nde ve Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi’nde çalışan hekimlerimize hastanelerin kapatılmasının sakıncalarını anlattıkları açıklamaları nedeniyle “basına izinsiz demeç verme” suçundan ceza verildiğini görüyoruz. Bununla da yetinilmeyip konunun ilerletildiğini, Hastanemi Açın Platformu’nun sözcüsü olan Dr. Bayazıt İlhan hakkında da aynı gerekçeyle inceleme başlatıldığını öğreniyoruz.

    Olmaz kabul etmiyoruz. Bu hekimlerimiz mesleklerinin sorumluluğu ile hareket etmişler, platformumuzun talepleri ile uyumlu biçimde sadece hastanelerine değil çocukların, kanser hastalarının, kadınların, tüm halkın nitelikli sağlık hizmeti alma hakkına sahip çıkmışlardır. Çabaları “devlet memurluğu” kavramı içine sıkıştırılıp değerlendirilemez, doğrudan sağlık gibi yaşamsal bir alanda hekim olmanın gerektirdiği tümüyle iyi niyetli açıklamalardır. Yapıcıdır, doğrusunu göstericidir, hakaret içermemektedir, eleştiri hürriyeti kapsamındadır.

    NE İSTİYORUZ? NE YAPILMALI?

    Hekimlerimiz hakkında verilen cezalar derhal kaldırılmalı, açılan incelemeler sonlandırılmalıdır. Mevcut hastanelerimizin gördüğü ve bir miktar önleyebildiğimiz zararları, sağlık hizmetlerinde ve asistan eğitiminde yaşanan sıkıntıları gidermek için hızla gerekli adımlar atılmalıdır. Alanlarında akademik ve eğitici yönü kuvvetli olan kıdemli hekimlerin değeri bilinmelidir. Bu hastaneleri “atıl” vaziyette, “sürüncemede” bırakma anlayışına son verilmedir. Hastanelerimiz kalkındırılmalıdır. Hastanelerimizin hekim, asistan hekim, sağlık çalışanı ihtiyacı katılımcı bir planlama ile giderilmelidir. Sağlık Bakanlığı’nın, konunun uzmanlarının, hekimler ve sağlık çalışanlarını temsil eden kurumların katılımı ile durum değerlendirmesine ihtiyaç vardır. Hastanelerin tıbbi ekipman, ilaç, sarf malzemesi tüm ihtiyaçları tamamlanmalıdır. Yurttaşlarımızın randevu ve kamudan sağlık hizmeti almakta bu kadar zorluk yaşadıkları bir dönemde hastanelerimizin hak ettiği iyileştirmeler, yatırımlar yapılmalıdır.”

    Açıklama, “Her işin başı sağlık olsun, rant değil” mesajıyla sona erdi.

  • Beypazarı’nda mimarlar ve köylülerin açtığı davada kazanan kamu yararı oldu

    Beypazarı’nda mimarlar ve köylülerin açtığı davada kazanan kamu yararı oldu

    Beypazarı Doğanyurt Mahallesi’nde ekolojik dengeyi bozacak, mera alanlarını ortadan kaldıracak kalker ocağına karşı verilen hukuk mücadelesi kazanımla sonuçlandı.

    Ankara 18. İdare Mahkemesi, Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve köylülerin açtığı dava sonucunda, Beypazarı Doğanyurt Mahallesi yakınlarında kurulması planlanan Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi için 17.04.2020 günü verilen ÇED gerekli değildir kararının doğal hayatı yok edeceğini belirterek, dava konusu işlemi iptal etmişti. Ankara Valiliği iptal kararını Danıştay’a taşımıştı. Danıştay 6. Daire de Ankara 18. İdare Mahkemesi’nin kararını onadı. Böylece yargı bir kez daha Beypazarı’nda taş ocağı için doğa katliamı yapılmasına izin vermedi.

    Haklılığımız bir kez daha yargı nezninde tescillendi

    Kararı değerlendiren Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “ Köylüler çok uzun süredir bölgede, ormanına, suyuna ve toprağına sahip çıkmak için mücadele ediyor. Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak başından beri köylülerin haklı mücadelesinin yanındayız. Bilim ve teknikten aldığımız güçle, Ankara Valiliği’nin Beypazarı Doğanyurt Mahallesi yakınlarında kurulması planlanan Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi için 17.04.2020 günü verilen ÇED gerekli değildir kararını yargıya taşımıştık. Bilirkişiler raporda adeta ders vererek, doğal varlıkların geri dönülemez şekilde kaybedileceği ortaya koymuştu. Ankara 18. İdare Mahkemesi söz konusu karara ilişkin dava konusu işlemleri iptal etmişti. Son olarak Danıştay 6. Daire’de idare mahkemesinin kararını onadı. Haklılığımız bir kez daha yargı nezninde tescillendi, mahkeme kararı kesinleşti ve kazanan kamu yararı oldu” diye konuştu.

    Alanın orman olduğunu gösteren belgeler ortadan kaldırılmıştı

    Candan, söz konusu şirketin valiliğe sunulan ÇED dosyasında işletme ruhsatı aldıktan sonra sürekli değişiklikler yaptığını ve alanın orman olduğunu gösteren belgelerin ortadan kaldırıldığını hatırlattı.

    Candan, alanın önemine ilişkin ise şu bilgileri verdi:

    “Köyün havası ve suyu mükemmel olup, Beypazarı’nda yaşayan astım hastaları gelip bu köye ev yaptırıp burada yaşamaktadırlar. Tas ocağı ve kullanıldığı yol, bağ bahçe bostanlara ekli olup, sadece bu bölgede yetişen Ankara armudu ve ovaca gibi yöresel meyveler ve ceviz, elma, kiraz vb bu bölgededir. Yüksek yayla formunda olan bölgenin tertemiz havası sayesinde civarın en kaliteli balları burada yetişmektedir. Bu bölge, diğer köylerin yaylalara ve köylerine geçiş vadisidir. Bölge aynı zamanda yabani hayvanların da arkadaki ormana ve bölgeye en büyük geçiş yoludur ve burada koruma altında olan ayı, kızıl geyik, vaşak, kurt karaca vb birçok memeli tür ve yırtıcı kuşların da tamamının yaşamını sürdürdüğü bir bölgedir ve yaşaması ve korunması için coğrafi bölge yapısına sahiptir. Bölge Ankara tiftik keçisinin en kaliteli yetiştirildiği yerlerden biridir, mikro klima özellikler taşıyan coğrafi iklime sahiptir. Hayvanları suladıkları ve dinlendirdikleri 5 adet su pınarı taş ocağına ekli olup, bir kısmı da yol üzerindedir. Bölgede 55 endemik bitki türü vardır, bitki çeşitliliği yüksektir. Sadece ruhsat alanında bile IUCN kırmızı listesinde bulunan en az 14 bitki türü tespit edilmiştir. Bunlardan Thymus leocostomus nesli tehlikeye girmeye yakın (NT), Astragalus densifolius subsp. ayashensis (Ayaş gümüşü) soyu tükenme konusunda hassas olan türler (VU) statüsündedir. Ruhsat alanı civarında çok yaşlı ve anıtsal ağaç niteliğinde olan Pinus nigra (Karaçam) ve Corylus avellana (Türk fındığı) bireyleri bulunmaktadır.’’

  • TTB, Hekimlik Faaliyeti İçin Şirket Kurmuş Hekimlerden Ek Olarak Munzam Aidat Alınmaması İçin Dava Açtı

    TTB, Hekimlik Faaliyeti İçin Şirket Kurmuş Hekimlerden Ek Olarak Munzam Aidat Alınmaması İçin Dava Açtı

    Türk Tabipleri Birliği (TTB), hekimlik faaliyeti yürütmek amacıyla kurulmuş şirketlerden yıllık aidata ek olarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından munzam aidat alınması üzerine yürütmenin durdurulması ve iptal istemiyle dava açtı.
    Dava dilekçesinde TTB’nin konuyla ilgili olarak TOBB’a yazı yazdığı, TOBB’un ise kendi kanununu işaret ederek “tacir” olanların ticari bilanço kârı üzerinden binde beş oranında munzam aidat ödeme yükümlülüğüne dikkat çektiği aktarıldı. Hekimlerin şirket kurmasının bir çalışma biçimi sonucu olduğu belirtilen dilekçede şu ifadelere yer verildi:
    “Ancak hekimler tacir, hekimlik faaliyeti ticaret ve hekimlerin sağlık hizmeti sunumu sonucunda elde ettiği kazanç; ticari kazanç kapsamında değerlendirilemeyeceğinden bu nitelikteki şirketlerin ticaret odasına üye olmaya zorlanması, aidat ve ticari kazanç üzerinden alınan munzam aidatın hekimlerden talep edilmesi kabul edilemez. Zira Türk Ticaret Kanunu’nun 12. maddesinin ilk cümlesi uyarınca ‘Bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten kişiye tacir denir.’ Aynı yasanın 11. maddesinde ‘Ticari işletme, esnaf işletmesi için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir’ şeklinde tanımlanmıştır.”
    Gelir Vergisi Kanunu’na göre de hekimlik faaliyetlerinin ticari kazanç kapsamında olmadığına dikkat çekilen dava dilekçesinde, hekimlik mesleğinin ticari faaliyet olarak değerlendirilemeyeceğine ilişkin Danıştay kararına da yer verildi.
    “Bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, hekimlerin hekimlik mesleğini icra etmek amacı ile kurmuş oldukları şirketler dolayısıyla üyelik tesisi ve kendilerinden aidat ve munzam aidat alınması hukuka aykırıdır” denilen dilekçede dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptali istendi.

  • Fındıklı Belediyesi’nin kreş mücadelesi

    Fındıklı Belediyesi’nin kreş mücadelesi

    Rize Fındıklı Belediyesi Başkanı Ercüment Çervatoğlu, belediyeye ait olan Gündüz Çocuk Bakım Evi ve Çocuk Hakları Merkezi’nin Müftülük tarafından el konulmasına karşı sesini yükseltiyor. Çervatoğlu, “İşgalin 13. Gününde belediyemize ait kreşin geri verilmesini istiyoruz” diyerek, bina önünde açıklama yaptı; açıklamasını da sosyal medya üzerinden yayınladı. https://www.facebook.com/ercumentcervatoglu/videos/5631720810252401/?extid=NS-UNK-UNK-UNK-IOS_GK0T-GK1C&ref=sharing

    Ercüment Çervatoğlu, Fındıklı Belediye Meclisi’nin kreşin tahsisinin iptaline ilişkin karar aldığını hatırlatarak, “Bize ait, belediye tarafından yapılmış olan kreş binamızın tarafımıza verilmesini talep ettik. Kreşin tahsisini iptal ettik” dedi.

    Kasım 2022 tarihinde bitecek tahsis için, 2022 Mayıs’ında müftülük ile görüşmelere başladıklarını aktaran Çervatoğlu, sonra yazışmalar yapıldığını, tahsisin yenilenmesinin istendiğini, ancak kendilerinin projeleri olduğunu bildirdiklerini söyledi. Çervatoğlu, AKP ilçe başkanının da devreye girdiğini ve kendilerine ait binanın devredilmediği bilgisini aktardı.

    Fındıklı Müftülüğü tarafından kendilerine devredilmeyen bina önünde açıklama yapan Ercüment Çervatoğlu, “Bugün belediye binasının Fındıklı Müftülüğü tarafından işgalinin 13. Günü” diyerek yaptığı açıklamada, trollere ve kendileri aleyhine haber yapan yandaş medyaya da seslendi.

    Sorunu çözmek isteyenlerin geldiğini, özellikle Diyanet Sen’in gelip, sorunu çözmeye çalıştığını belirten Çervatoğlu, sorunu çözmek istemeyenlerin ise bunu politik malzeme haline getirdiğini söyledi.

    Rize Valisi ve Fındıklı Kaymakamına, Fındıklı Müftülüğü’ne, “Kamu görevlileri kin, taraf tutmaz. Kurumlar arasında eşit davranır” hatırlatması yapan Çervatğlu, devletin Fındıklı Belediyesini ötekileştirdiğini dile getirdi.

    Çocuklarla ilgili projeleri için yer istediklerini, Müftülüğün Caminin altını vermeyi kabul ettiğini, ancak sonradan araya giren siyasiler nedeniyle bu yerin verilmediğini aktaran Çervatoğlu, trollere ve yandaş medyaya “CHP zihniyeti Kuran Kursunu kapatıyor” ‘haberleri’ yaptırıldığını söyledi.

    Projeleri için Fındıklı’da bulunan yerleri sayan Ercüment Çervatoğlu, gerçekleri anlatmaya, mücadeleyi sürdürmeye kararlı olduklarını ifade etti.

  • TTB: ‘Ek randevu baskılarına karşı meslektaşlarımızın yanındayız’

    TTB: ‘Ek randevu baskılarına karşı meslektaşlarımızın yanındayız’

    Türk Tabipleri Birliği (TTB), bazı hastanelerde hekimlerin rızası olmadan ek randevu/yedek kontenjan oluşturulması ve ek randevu alan hastaların muayene edilmesi için idareler tarafından hekimlere soruşturma açılması gibi uygulamalara karşı açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Hekimlerin onamı alınmadan, hekimleri nitelikli sağlık hizmeti vermekten alıkoyacak şekilde fazla sayıda hasta muayene etmeleri yönündeki baskılara karşı hekimlerin yanında oldukları ve gerekli hukuksal girişimleri başlatacakları” duyuruldu.

    Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ve Hukuk Bürosu tarafından yapılan açıklama şöyle:

    ‘SÜRE EN AZ 20 DAKİKA OLMALI’

    “Sağlık hizmetleri doğrudan yaşam hakkıyla ilgili olması nedeniyle diğer kamu hizmetlerinden farklıdır. Her birey, sağlıklı olma hakkına; dolayısıyla sağlıklı koşullarda yaşama ve ihtiyaçlarına uygun olarak adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde nitelikli sağlık hizmetinden faydalanma hakkına sahiptir. Bilindiği üzere uluslararası çalışmalar ve örgütlerin açıklamalarını temel alarak sağlık hizmetinin nitelikli sunumu için hastaya ayrılması gerekli süre en az 20 dakika olması gerektiğini defalarca dile getirdik.

    Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün ikinci maddesinde ‘Tabip ve diş tabibinin başta gelen vazifesi, insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine ihtimam ve hürmet göstermektir’ denmektedir.

    Hasta Hakları Yönetmeliği’nin Sağlık Hizmetlerinden Faydalanma Hakkı Adalet ve Hakkaniyete Uygun Olarak Faydalanma başlıklı altıncı maddesinde ‘Hasta, adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde sağlıklı yaşamanın teşvik edilmesine yönelik faaliyetler ve koruyucu sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere, sağlık hizmetlerinden ihtiyaçlarına uygun olarak faydalanma hakkına sahiptir. Bu hak, sağlık hizmeti veren bütün kurum ve kuruluşlar ile sağlık hizmetinde görev alan personelin adalet ve hakkaniyet ilkelerine uygun hizmet verme yükümlülüklerini de içerir’ ve Tıbbi Özen Gösterilmesi başlıklı 14. maddesinde ‘Personel, hastanın durumunun gerektirdiği tıbbi özeni gösterir’ ifadeleri yer alır.

    5 DAKİKADA BİR SAĞLIK HİZMETİ HAKKI İHLAL EDİLDİ

    Beş dakikada bir muayene randevusu verilmesine karşı yürüttüğümüz mücadele sonrası, Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) üzerinden 10 dakikada 1 hastaya randevu verilmesi sistemine geçilmiş, bu sisteme geçilmesi öncesinde bir hekimin bir hastayı tedavi etmesi için gerekli olan makul sürenin tespiti yapılmamış ve bireylerin nitelikli sağlık hizmetinden faydalanma hakkı ihlal edilmiştir.

    Sağlık Bakanlığı tarafından hastane başhekimliklerine ‘MHRS’de Poliklinik Muayene Randevuları’ başlıklı yazıda ‘Bakanlığın hedefleri ve hastanelerin planlaması çerçevesinde randevulu ve randevusuz olarak poliklinik hizmetleri sunulacaktır’ açıklamasına yer verilmiş ve kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması için gerekli düzenlemelerin yapılması gerektiği belirtilmiştir. Hastanın muayene edilmesi, tedavinin planlanması ve bu planın hastaya aktarılmasını kapsayan sürecin 10 dakikadan az bir zamanda yapılması, hasta yoğunluğunun giderilmesinin haklı gerekçesi yapılmamalıdır.

    EK RANDEVU UYGULAMASI

    Sağlık Bakanlığı tarafından hastane başhekimliklerine gönderilen son yazıda ise ‘yedek (ek) randevu uygulamasına izin verildiği’ bildirilmiştir. Uygulamanın ise saat başına verilecek şekilde yedek kontenjan açılabileceği, yedek randevuların MHRS üzerinden alınabileceği, uygulamanın geçici olacağı ve hekimin isteğine bağlı olabileceği belirtilmiştir. Fakat mevcut uygulamada, hekimlere ek (yedek) randevu/yedek kontenjan gibi tıp literatürüne uygun olmayan tabirlerle hastaneye giden her hastanın poliklinik muayenesi zorunlu kılınmıştır.

    RANDEVU ARALIKLARINI HEKİM BELİRLEMELİ

    Sağlık Bakanlığı’nın 9 Aralık 2021 tarihli genelgesinde ise ‘Hekim çalışma cetvellerinin planlanması, uygulanması ve polikliniklerde randevulu muayene süreçlerinin takibi, hizmete erişim ve hasta memnuniyeti açısından önceliğimizi oluşturmaktadır’ denilmekle MHRS uygulamasından beklenen amaç tarif edilmiş ve devamında ‘Sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaştıracak şekilde az zamanda çok hasta bakılarak değil yaygın poliklinik hizmeti planlanarak randevulu muayene kapasite artırımı sağlanmalıdır’ denilmiştir. Ayrıca; ‘Muayene süresi hekime ve ilgili branşın özelliğine göre değişebildiğinden randevu aralıkları en etkili şekilde hekimlerimiz tarafından oluşturulmalı ve başhekimliklerimizce onaylanmalıdır. Kamuoyunda gündem olduğu gibi 5 dakikada bir muayene yapıldığı şeklindeki söylentilere sebep olacak uygulamalardan sakınılmalıdır’ denilerek randevu aralıklarının hekim tarafından belirlenmesi ve başhekimlik onaylarına sunulması gerekliliği belirtilmiştir.

    Hekimlerin iradesi dışında MHRS uygulaması üzerinden ek randevu verilmesi işlemi mevzuata aykırılık teşkil etmektedir. Randevu alan veya almadan gelen hastalara ek olarak verilen randevular poliklinik önlerinde hasta-hasta, hasta-hekim arasında kargaşa yaratacak, her türlü şiddete neden olarak hem hekim ve sağlık çalışanları üzerinde ciddi bir baskı oluşturacak hem de sağlık hizmetlerinin daha da aksamasına neden olacaktır. Ek randevularla daha da kısalan muayene sürelerinde hekimler hastalara yeterli zaman ayıramayacaktır. Dolayısıyla sağlık hizmeti verebilmek mümkün olmayacaktır. Sağlıkta şiddetin arttığı bu dönemde, sağlıkta şiddetle mücadele araçlarının güçlendirilmesi gerekirken Sağlık Bakanlığı tarafından şiddet koşullarının oluşturulması kabul edilemez.

    ‘HUKUKSAL GİRİŞİMLER’ UYARISI

    Sağlık Bakanlığı tarafından da belirtilmesine rağmen, bazı hastanelerde hekimlerin rızası dışında ek randevu/yedek kontenjan oluşturulması ve ek randevu alan hastaların muayene edilmesi için idareler tarafından hekimlere soruşturma açılması gibi uygulamalar, meslektaşlarımız tarafından birliğimize bildirilmektedir. Hekimlerin onamı alınmadan, hekimleri nitelikli sağlık hizmeti vermekten alıkoyacak şekilde fazla sayıda hasta muayene etmeleri yönündeki baskılara karşı meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu ve gerekli hukuksal girişimleri başlatacağımızı kamuoyuna saygı ile duyururuz.

  • ‘Alevilik torbaya sığmaz, yasayı geri çekin’

    ‘Alevilik torbaya sığmaz, yasayı geri çekin’

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili Ayhan Barut, Alevilerin sorunlarının bir torba yasayla çözülemeyeceğini belirterek, Meclis’te AKP iktidarını sert sözlerle eleştirdi. AKP’nin yaptığı düzenlemeyle Alevilik inancına ve kültürüne hakaret edildiğini aktaran Barut, “Alevilik torbaya sığmaz, derhal yasanızı geri çekin” dedi.

    ‘YASA MECLİS’TEYKEN DIŞARIDA ALEVİLER DAYAK YEDİ’

    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda torba yasayla ilgili fikrini paylaşan Ayhan Barut, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’ kurulacağını söylemişti. Alevi yurttaşlarımız ‘Alevilik bir tarihi eser mi ki Kültür Bakanlığı’na bağlıyor?’ diyerek tepki göstermişti. Kimsenin kabul etmediği bu konuyla ilgili yasal düzenleme Meclis’teyken, maalesef Alevi yurttaşlarımız Meclis kapısında polis dayağı yedi” diye konuştu.

    MAHKEME KARARLARINI ANIMSATTI

    AKP’nin Alevilik inancı, kimliği ve kültürüne söz konusu yasal düzenlemeyle hakaret ettiğini bildiren Ayhan Barut, düzenlemenin geri çekilmesini isteyerek şunları kaydetti:
    “AKP’nin Aleviliği, Alevilerin haklı taleplerini anlamaktan ve çözüm üretmekten uzak olduğunu biliyoruz. 20 yıldır ne yaptığınız ortada. Ötekileştiren, ayrıştıran, yok sayan, bölüp parçalayan asimilasyon politikaları süslenip boyanıyor. Ama Alevilere yönelik inkarcı zihniyetin hiç değişmediğini görüyoruz. 2014’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, 2018’de Yargıtay’ın, 2021’de yerel mahkemelerin ‘Cemevleri ibadethanedir’ kararları hala uygunlamıyor. Halkın iktidarında kimse inancı, düşüncesi, yaşam şekli, dili ve farklılıkları nedeniyle ötekileştirilmeyecek.”

  • Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar tutuklandı

    Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar tutuklandı

    “Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir” sözlerinin ardından, “Türk milletini, devleti, devletin kurum ve organlarını aşağılamak” suçundan dün gözaltına alınan Ekmek Üreticileri İşverenleri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar, adliyeye sevk edilmesinin ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

    Önceki gün  HaberTürk TV’de konuk olduğu bir programda  “Ekmek aptal toplumların temel gıda maddesidir. Bizim toplum ekmek ile doyduğu için başında 20 senedir böyle yöneticiler duruyor” diyen Ekmek Üreticileri Sendikası Başkanı Cihan Kolivar, bu sözleri nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararıyla, Türk Ceza Kanunu’nun 301/1 maddesi uyarınca “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılamak” suçundan resen soruşturma başlatılmıştı. Kolivar, soruşturma kapsamında Başsavcılığın talimatı üzerine dün gözaltına alındı.

    İstanbul Güvenlik Şube Müdürlüğündeki ifade işlemeleri tamamlanan Kolivar, bu sabah adliyeye sevk edildi. Kolivar, sorgusunun ardından tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edildi. Kolivar, çıkarıldığı mahkemece  “Türk milletini, devleti, devletin kurum ve organlarını aşağılamak” suçundan tutuklandı.

  • ‘Ekokırım bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer alsın’

    ‘Ekokırım bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer alsın’

    İklim Adaleti Koalisyonu tarafından düzenlenen ve “Ekokırımın bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer almasını amaçlayan” Birinci Uluslararası Ekokırım Konferansı sonuç bildirgesi yayınlandı. Bildirgede, “İklime karşı işlenen suçlarda suç mahallinin küresel olduğunun” altı çizilerek, bütün ülkelerde suç olarak hukukta yer alması istendi.

    Birinci Uluslararası Ekokırım Konferansı Sonuç Bildirgesi şöyle:

    “Stop Ecocide (Ekokırıma Dur De) vakfı tarafından oluşturulan ‘Çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur’ tanımının ele alındığı konferansımızda tanımda yer alan kavramlar farklı bakış açılarından sorgulandı. Bu tartışmalar çerçevesinde özellikle; çevre korumasını, savaş suçundan barış zamanına genişletmek gerektiği söylenebilir.

    EKOLOJİK YIKIM TEHLİKESİ

    Ekokırım suçu, ihtiyatlılık ve öngörülebilirlik ilkeleri doğrultusunda da sorumlulukların olduğundan hareketle sadece yasadışı eylemleri kapsamaz, öngörü eksikliğinden veya tedbirsizlikten kaynaklanan, ihmal yoluyla kasıtlı olarak işlenen eylemleri de kapsar. Bu çerçevede fiilin potansiyel ekolojik yıkım tehlikesi barındırması, ceza yaptırımının oluşması için yeterlidir, bunun için zararın gerçekleşmesi beklenmez. Ekokırım suçunun karşılığı olan cezalar ise suçun oluştuğuna karar veren yapıların zamanla oluşturacağı bir süreçle tariflenebilir ve ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir.

    EKOKIRIM SUÇU ÜLKELERİN YASALARINA GEÇİRİLMELİ

    Ekokırım kavramı, doğaya verilen zararların gitgide artmasıyla, farklı ülkelerde farklı boyutlarda ele alınmaya, tartışılmaya başlandı. Aktivistler ve hukukçular, ekokırım suçunu kendi ülkelerinin yasalarına geçirmeye çalışıyorlar. Çabaları sadece iç hukukta tanımlama yapılmasına yönelik değil, ekokırımın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) baktığı 4 temel suça (insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım, savaş ve saldırı suçları) eklenerek, 5. suç olarak kabul edilmesi yönünde. Ekokırımı gençlerin meselesi yapmak ve kamuoyu desteği alarak kampanyaların organize edilmesi de önemli. Çünkü hukuk mücadelesi, öznelerin katılımı ve aktif rol almaları ile başarıya ulaşabilir.

    DOĞAYA KARŞI İNSANLARIN YIKICI FAALİYETLERİ ENGELLENMELİ

    Küresel kurumlarla sermaye ise COP 27’ye sayılı günler kalmışken aynı retorikleri tekrarlıyorlar ve var olan sistemi korumaya yönelik olan mevcut hukukun devamlılığını sağlıyorlar. Oysa ki sistemin bu şekilde devam edebilmesi mümkün değil. Üstelik hukuk, durağan ve değişmez de değil, ihtiyaçlara göre şekilleniyor. İki tür yıkım var; savaş sonucu oluşan ekolojik yıkımlar ve savaş oluşturan ekolojik yıkımlar. Hızla artan enerji, inşaat, madencilik faaliyetleri başlı başına yıkım oluşturuyorlar ve bunlar hukuktaki boşluklardan yararlanarak, daha büyük felaketlere yol açmak üzere faaliyetlerine devam ediyorlar. Bu nedenle mutlaka doğaya karşı insanın yıkıcı faaliyetlerini engellemek için önlemler almalıyız.

    Diğer taraftan, yasaların normatif gücü, davaların çok daha ötesine ulaşabiliyor. Doğanın haklarını korumak, doğaya zarar verilmesini önlemek, doğayı kendinde değer olarak görmek ve doğaya karşı işlenen suçları cezalandırmak için ekokırımın suç olarak tüm yasal süreçlere dahil edilmesi gerekiyor.

    ÜLKELERİN İÇ HUKUKLARINDA VE ULUSLARARASI HUKUKTA EKOKIRIM

    İklim ve ekoloji suçları ulusal, bölgesel ve uluslararası olmak üzere 3 ayrı başlıkta toplanabilir. Dünyanın farklı ülkelerinde, yerel halkların uzun yıllar süren azimli çabaları sonuç veriyor ve ekosistemler özne olarak tanınarak, yasal haklar kazanıyorlar.

    İSPANYA ÖRNEĞİ

    İpya’daki Mar Menor Lagünü için uzun yıllar süren ekolojik yıkımlardan sonra tonlarca balığın ölümünün insanları harekete geçirmesiyle gölün kenarında 70 km’lik bir alanda insan zinciri eylemi yapıldı ve 650 bin ıslak imza toplandı. İpya Parlamentosu’nun bu eylemlilik üzerine aldığı kararla Mar Menor Lagünü ve havzası, doğal olarak korunma ve evrilme, eski sağlığına kavuşma, ekosistem olarak insan kaynaklı baskılardan korunma haklarına kavuştu. Bu hakların takibi için de oluşturularak, eylemleri gerçekleştiren idare, onları kontrol eden izleme komisyonu ve bilimsel komisyondan oluşan üçlü bir yapı kuruldu.

    Ekokırım suçunu etkin hale getirmek için anayasalara ve yasalara ekolojik temelli eklemeler yapmak ve/veya ekolojik temelli yasa ve anayasaları yeniden yazmak gerekiyor. Bu bağlamda doğa haklarının tanındığı Ekvator anayasasından ve Bolivya kanunları iyi örnekler olarak önümüzde duruyorlar. Ayrıca, ekokırımın bir suç olması konusunda aynı görüşü paylaşan parlamenterleri uluslararası düzeyde bir araya getiren “Ecocide Alliance”, parlamentolarda soru önergelerinin verilmesi, kanun önergeleri sunulması ve kabul edilmelerinin sağlanması açısından faydalı olabilir.

    BELÇİKA PARLAMENTOSUNDA TARTIŞMA

    Belçika, ekokırımı parlamentosunda tartışmaya açan ilk ülke oldu; ekokırım suçunun geçerlilik alanı genişletilerek, kişiler sadece Belçika’da işlenen ekokırım suçlarından değil, ülke dışında işledikleri ekokırım suçlarından da yargılanabilecekler. Bu yasal değişiklikteki amaç, insanları cezalandırmaktan öte çevreye verilen tahribata karşı caydırıcı olmak ve bir toplumsal paradigma değişikliği yaratmak. Ekokırımın uluslararası mahkemede suç olarak tanınması da bizlere iç hukuk açısından temel bir dayanak sağlayacak ve doğaya verilen zararlara karşı ülkelerdeki yasaları güçlendirecektir.

    ‘Nicel birikimler, nitel değişimlere yol açar’ prensibinden yola çıkarak ekokırım kavramının kümülatif (birikimli) etkileri içerecek şekilde de ele alınması gerekmektedir.

    İKLİME KARŞI İŞLENEN SUÇLARDA SUÇ MAHALLİ KÜRESELDİR

    Küresel iklim krizine neden olan tüm fosil yakıt, termik ve maden şirketlerinin yöneticileri UCM’de yargılanabilirler. Bu yargılama, iklim krizi çağında iklime etki eden bu şirketlerin eylemlerinin sonuçlarının sadece belli bir ülkeyle sınırlı kalmadığından, küresel düzeyde etki ettiğinden, yani suç mahalinin küresel olduğundan hareketle yapılabilir. Erzincan İliç’teki altın madeninin varlığı ve en son siyanür sızıntısıyla verdiği zararların Fırat’ın Basra Körfezi’ne kadar uzanması, sadece yöre halkına değil, tüm Ortadoğu halklarına karşı işlenmiş bir ekokırım suçudur. Aynı gerekçeyle, Adana’da termik santrallerin yarattığı yıkım nedeniyle termik santral yöneticileri, Kazdağları’ndaki yıkımı nedeniyle Alamos Gold, Kapadokya’daki yıkımı nedeniyle Centerra Gold, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılık Ofisi’ne insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle şikâyet edildiler. Bergama Altın Madeni ile ilgili başvurularda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel ve aile hayatının korunmasına ilişkin 8. madde gereğince ihlal kararı çıkmıştı. Sözleşmenin tüm ekokırım suçları için geniş yorumlanmasını sağlamak, ek protokolle ekokırım suçunun sözleşmeye girmesini sağlamak da bir hukuksal mücadele alanı olarak önümüzde duruyor.

    TÜRKİYE’DE EKOLOJİK MÜCADELE VE EKOLOJİK SUÇLAR

    Konferansımızın ekoloji hareketlerinin ve Türkiye’de hukuk mücadelelerinin konuşulduğu oturumu, Rize Fındıklı’da yeşil yola karşı mücadele ederken katledilen avukat Cihan Eren, Artvin Hopa’da HES’lere karşı verilen mücadelede polisin gaz bombası saldırısı sonucu katledilen Metin Lokumcu ve Antalya Finike’de mermer ocağına karşı yaşam alanlarını ve Sedir ağaçlarını korumak için verdikleri mücadelede katledilen Aysin Büyüknohutçu ve Ali Ulvi Büyüknohutçu anısına gerçekleştirilmiştir. Adaleti yalnız ekolojik yıkım alanları için değil, aramızdan alınan mücadele arkadaşlarımız için, ‘Gezi’yi savunuyoruz’ diyerek kent ve doğa savunma mücadelesi vermeleri nedeniyle tutuklanan dostlarımız için de arıyoruz.

    Gönüllü hak savunuculuğu yapan ekoloji aktivistleri Türkiye’nin özüdür. Bu özü, çeşitli mücadele alanlarından konferansımıza aktararak, ekokırım tartışmalarına katkı sunmaya çalıştık; JES’lere karşı Mezeköy’de, termik santrale karşı İkizköy’de, taş ocağına karşı İkizdere’de, çimento fabrikasına karşı Deştin’de süren direnişleri selamlıyoruz. ODTÜ ormanı rant yolu ile bölünüyor, ekosistem ve kent hakları savunması mücadelesi ise ODTÜ bileşenlerince devam ediyor. Kent içinde ekosistem çeşitliliği olarak önemli bir yaşam alanı olan Validebağ korusu, millet bahçesi yapılmak isteniyor. Güvenlik gerekçesiyle ormanların yakıldığı Munzur’da 145 maden ruhsatı ve orman kıyımı, yerel halkı topraklarını terk etmeye zorluyor. Kanal İstanbul projesi hayata geçerse tüm bir coğrafyayı hem karasal hem de sucul ekosistemleri etkileyen tam bir yıkım gerçekleşecek ve İstanbul bir ekokırım alanına dönüşecek. Kazdağları’nda madencilik, tarihi dokunun yok edilmesi, uranyum aranması, JES, RES, taş ocakları ve deniz kirliliği gibi çok yönlü saldırılar yöreyi yok etmek üzere. Malatya’da altın, toryum, uranyum gibi madenler ve HES’lere ilişkin 1050 ihale söz konusu. Madra Dağı, madencilik tehdidi altında. Bursa’da Uludağ Milli Parkı’nın yok edilmesine ve sucul sistemlerin aşırı kirliliklerinin teşhirine yönelik düzenli eylemler yapılıyor. Karadeniz sahil yolunun yapıldığı 90’lı yıllardan bugüne yola karşı mücadele, HES’lere karşı direniş sürüyor. Bergama’daki altın madenine karşı başlayan doğa savunma mücadelesi, Ege’de Aliağa’daki yıkımlar, Çeşme’deki büyük proje, Gaziemir’de radyoaktif atıklar gibi saymakla bitiremediğimiz saldırılarla devam ediyor. Şırnak’taki ağaç kesimleri ve madencilik faaliyetleriyle sınırlı kalmayan doğa katliamı, güvenlik politikaları ile iç içe geçmiş halde ve son dönemde buna rant politikaları da eklendi. Güvenlik barajları oluşturulan tüm bölgede, yetkili mercilerin kapısı kapalı, ekokırım mahallerine halkın ulaşımı mümkün değil, güvenlik politikaları nedeniyle doğa mücadelesi verenler engelleniyor.

    ARABA LASTİKLARINI VE ÇÖPLERİ YAKMAK YENİLENEBİLİR ENERJİ DEĞİLDİR

    Biyoyakıtlar Türkiye’nin her yerinde yaygınlaşıyor. Oysa ki orman ürünlerini, araba lastiklerini ve çöpleri yakmak yenilenebilir enerji olarak nitelenemez. Maraş Elbistan’da 2 adet termik santralin ve linyit ocaklarının verdiği zararlar, Türkiye’deki diğer tüm termik santral alanlarında olduğu gibi uzun yıllardır hem doğaya hem de insan sağlığına ağır bedeller ödetiyor. Zonguldak Filyos’ta gübre fabrikası, Karadeniz Ereğlisi’nde demir çelik fabrikası ve buradan yayılan hava kirliliği yaşamı tehdit ediyor. Sucul ekosistemlere yönelen tehlikeler, buralardaki canlı yaşamını yok etmek üzere; kapalı bir ekosistem olan Salda Gölü, millet bahçesi yapılarak yok edilmek isteniyor, yine güvenlik gerekçesiyle doğa savunucularının girişimlerinin engellenmeye çalıştığı Van’da Van Gölü (Denizi) havzası kuraklık ve kirlilikle boğuşuyor. Marmara, son yaşanan müsilajla açığa çıkmış olduğu üzere aşırı kirlilik nedeniyle can çekişir durumda. Marmara’nın yaşadığı bu durum aslında epey eskiye dayanıyor; Marmara’da ilk ekokırım, Küçükçekmece’de oluştu ve bu İpya’da gerçek kişi statüsüne kavuşan Mar Menor’un yaşadıklarına çok benziyor; Marmara’nın yaşam mücadelesi ile Mar Menor’un mücadelesini ortaklaştırmalıyız.

    sıralanan ülkenin farklı coğrafyalarından deneyimler, bizlere birlikte mücadelenin olanaklarını gösteriyor. Bilimden teoriyi, sahadan mücadeleyi öğreniyoruz, mücadele ettiğimiz tüm yaşam alanlarımızı, müştereklerimizi savunuyoruz.

    EKOKIRIM TÜRKİYE’DE SUÇ OLMALI!

    ‘82 anayasasındaki demokratik haklar ve özgürlükler ekokırımın cezalandırılmasına izin veriyor mu” sorusunu şöyle irdelemek mümkün: Anayasa kamu yararını ön planda tutmakta ve anayasaya göre; çevresel demokrasi için devletin ‘önlemek, korumak, geliştirmek’ şeklinde 3 görevi bulunuyor. Örneğin ÇED süreçleri devlet için pozitif bir yükümlülük. Devletin bu görevlerini ihlal etmesi bireyin devlete karşı öznel hakkını doğurmaktadır. Açıkça dile getirilmese de ekokırım suçu, örtülü olarak anayasada tanımlanmıştır.

    Türk Ceza Kanunu’nda ise ekokırım suçunun yer almasına katkısı olabilecek maddeler mevcut. Ayrıca, 2006’de ceza kanuna eklenen iki yeni suç olan soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar da ekokırımla ilişkilendirilebilir ve ekokırımla ilgili yeni maddeler eklenebilir.

    GÖZ YUMAN YETKİLİLERE YARGI YOLU AÇILMALI

    Bununla birlikte ekokırım suçunu işlemeye devam eden tesislerin günümüzde bir şekilde elde ettikleri yasal dokunulmazlık kılıfını ortadan kaldıran, bunları yargılama süreçlerine dahil eden maddelerle, denetlemeyen bu sonucun oluşmasına göz yuman hükümet ve bakanlıklara yönelik yargı yolunu da açan maddeler yasalara dahil edilmelidir.

    Ekokırımın suç olarak tanınması ve TBMM’den geçmesi için bir yasa tasarısı hazırlığı çalışmalarına başlayacağız. Bu çalışmalar, ekoloji aktivistleri, yerel halk, hukukçular ve disiplinler arası alanlardan uzmanların katılımıyla ve yürütülecek kitlesel kampanyalarla gerçekleştirilecek.

    GEZEGENİN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

    Yeni bir kavram olarak gündeme gelen “sınır aşan sözleşmeler”e göre taraf olmayan ülkeler artık yaptırımları reddedemiyorlar. Gezegeni ilgilendiren sözleşmeler tüm insanlığı ilgilendiriyor ve bağlayıcılığı var.

    Ekokırımlarda tüm gezegen zarar görüyor. Bu nedenle gezegenin kendi kaderini tayin hakkına sahip olması hukuksal süreçlerde tanınmalıdır. Uluslararası bir ekokırım mahkemesi ve doğa hakları için evrensel beyanname oluşturmalıyız.

    Yeryüzünde o kadar uzun süreli ve ağır tahribatlara yol açtık ki, süreç artık doğanın inisiyatifinde. Buna bağlı olarak, hukuksal süreç de artık doğanın verdiği uyarılara ve bunlara önem veren gezegen halklarının mücadelesine göre şekillenecek. Bu şekilleniş, ekokırımın suç olarak ülkeler tarafından kabul edilmesiyle ve doğa savunucularının bu kanunun uygulanmasını azimli takipleriyle mümkün olacaktır.”

  • Türküler Erdost: ’42. yıla bir not…’

    Türküler Erdost: ’42. yıla bir not…’

    Babası İlhan Erdost 7 Kasım 1980’de, ağabeyi Muzaffer Erdost ile götürüldüğü Mamak Askeri Cezaevi’nde öldürüldüğünde henüz çok küçük bir çocuktu Türküler Erdost. İlhan Erdost’un öpmeye doyamadığı, gözaltına alınırken, uyandırmaya kıyamadığı büyük kızı.

    12 Eylül darbecilerinin “yukarıdan verdiği emir” ile gözaltına alınıp, ağabeyi Muzaffer Erdost ile  Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülen, götürülürken de reno askeri araçta, öldüresiye dövülen, dövülerek öldürülen İlhan Erdost… Öldürülmesinin 42. yılında ailesi, sevenleri, dostları yine mezarı başındaydı. Büyük kızı Türküler Erdost babasının mezarı başında “42. yıla bir not” adlı yazısını okudu:

    “Öldürülseler de haklılıklarını kanıtlamak zorunda bırakılanlar için önemlidir tanıklık. Bir de yaşanamayan yılları biraz olsun yaşanmışa çevirme çabasındandır, yüreği biraz olsun soğutur.

    Biz bu dünyaya gelişimizle acılı ve dirençli bir tanıklığın ortasında bulduk kendimizi. Amcam babam öldürülürken onun yanındaydı, tanıktı. Çok küçüktük, evde annemin gözyaşlarına ve bizi büyütme mücadelesine tanıklık ettik, tanıktık. Zaman geçtikçe fark ettik ki, aslında babamın öldürülmesi yalnızca bir bedenin gidişi değildi. Ailemiz, büyük ailemiz, ailemiz olan dostlarımız hep yanımızdaydı, destekti, tanıktı. Acının taze zamanlarında Halit Amca, Vahap Amca, Seyhan Teyze, Kaya Amca, Serpil Teyze, Vecihi Amca, Metin Amca, davamıza tanık yüzlerce avukat… O kadar çoktuk ki… Ne olduğunu bilmeden ve anlayamadan kuzenlerimiz tanıktı, çünkü bizim yanımızda babalarına “baba” diye seslenmemeleri gerekiyordu. İlk kez bu yıl, beraber büyüdüğüm dostum, kardeşim Pelin’e sordum, “sen ne kadar farkındaydın?” diye. Biz ilkokuldayken, annesi Sevgili Güngör Teyze, büyük bir incelikle, Pelin’i “Türküler’in babası trafik kazasında ölmüş. O konuyu açma onun yanında.” diye uyarmıştı. Pelin, babamın esas ölüm şeklini nasıl öğrendiğini anımsamıyor, “beraber büyürken” diyordu. “7 Kasımlarda Türküler okulda olmazdı, ben bilirdim, onu arardım ve telefonla konuşurduk” diye anlatıyordu çocuk tanıklığını. Yeni yeni anlıyorum ki ilkokulda ve TRT Çocuk Korosu’nda öğretmenlerim ve arkadaşlarım, çocuklar, hep tanıktı. Sonrasında kime dokunsam, yollarımız birleşti, hepsi tanıktı… Aramızda hiç konuşulmamış ama herkesin bildiği ve birbirini sarmaladığı bir bağ vardı. Tanıklıklarla, babamın öldürülmesinden bir sürü bağ yaşam bulmuştu.

    Gülüşlerimizden rahatsız olan, iyi olmamızı yargılayan tanıklarımız da oldu. Gözümüzde somut olarak hep yaş görmek isteyen… Hem de bu tanıklar, kendilerini “bizden” sayanlardı. En kolay ayrılığı bu tanıklarla yaşadık. Bir yandan azaldı, diğer yandan çoğaldı tanıklar. Bazı canlarımızla vedalaşmak zorunda kalırken, yepyeni insanlara da “merhaba!” dedik. Tanıklar içerisinde, amcamın gidişi beni en çok hırpalayan, acıtan ve ürküten gidiş olmuştu. Amcam yalnızca bir tanık değil, aslında babamdı.

    Derken bu yılın son zamanlarında tanıklıklara dair biraz dinginleştiğimi fark ettim. Yıllar sonra babamın otopsisine girerek babamın “işkencede dövülerek öldürüldüğü”nü 12 Eylül döneminde rapor eden güzel yürekli Dr. Naki Selmanpakoğlu ve sevgili eşi Meliha Selmanpakoğlu ile tanıştık. Sevgili Emel Sakınç ve Sevgili Aytül Teyze de (Çakçı) bizimleydi. Açıkçası “ya babamın bedeni üzerinden konuşursak” kaygım vardı. Annem de ben de buluşmaya biraz tedirgin gittik, yıllardır süren bir dostluk duygusu ile oradan ayrıldık. Çünkü ortak tanıklığımız çok uzun yıllara dayanıyordu.

    Yaklaşık beş gündür Ankara Yüzüncüyıl Otobüs hattında, tam da İlhan Erdost Parkı’nın 150 metre uzağındaki bir durakta bütün yolcular babamın adının anons edilmesine tanıklık ediyorlar. Çocuklar, İlhan Erdost Parkı’ndaki oyunlarını bırakıp evlerine biraz daha geç gitmek için onları parka getiren büyüklerini ikna etmeye çalışıyorlar. Bugün bir teyze gazeteyi açtığında babamın adını gördü, bir amca televizyonda babamın fotoğrafı ile karşılaştı, bir kadın babama yazılmış bir şiiri okudu. Bugün kaç genç, 7 Kasım İlhan Kitap Günü’nde aldığı Sol ve Onur Yayınları’ndan kitaplarla dolduracak kütüphanesini ve belleğini de…

    Her 7 Kasım’da sevdiklerimizle babamın yanıbaşında iken, gelenlerin tek tek gözlerine bakıp kendimi güvende hissettim. Tanıklık, dile kolay, 42 yıldır gözden göze, bilinçten bilince, yürekten yüreğe taşındı, toplumsal belleğe dönüştü. Artık emindim, babamı öldürenler ve öldürdükleri nasıl bir kişi ile sınırlı değildiyse, tanıkları da bir o kadar çoktu. Yaşatan bir tanıklıktı bizimki. Yılları ve dostları birbirine bağlayan. Bu tanıklık bizim yaramıza merhem, toplumsal belleğe bir iz olmanın ötesinde, bir direnç.

    Amcam, 10 Ekim Gar katliamının ardından yazdığı bir yazısında, gördüğü bir düşü anlatıyor ve şöyle diyordu: “Boğulan, karanlıkta boğulmakta olan, haritanın bir noktasında karanlığın kargaşasında, mahşerde, bir kez daha yitirdim İlhan’ı. Elim, dilim, tutuluverdim. Bilgim, bilincim kilitlendi. Tabutlar, tabutlar, tabutlar… Düş değil kızgın demirdi dağlayan. Koştum önlerine, çığlık çığlığa, soruyordum ‘hangisi İlhan?’, ‘hangisi İlhan?’, ‘hangisi İlhan!?’…Ulaştım, açtım birini, İlhan’dı!. Açtım ötekini, İlhan’dı!, O da İlhan’dı, O da İlhan’dı!. Hiçbiri İlhan değildi, hepsi İlhan’dı.”

    Bize de, bu yaşamda, tanıyamadığımız babamızla birlikte bir sürü güzel insanı yaşatmak için tanıklık etmek düştü!”