Yazar: medyaport net

  • Meclis Amasra maden faciası komisyonunda trajikomik diyalog

    Meclis Amasra maden faciası komisyonunda trajikomik diyalog

    Cengiz ALDEMİR

    Bartın Amasra‘da 42 işçinin can verdiği maden faciasının araştırılması adına kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nda, bir madencilik şirketi başkanının, bazı maden işçilerinin uyuşturucu bağımlısı olduğunu ileri sürerek kaza riskini sıfırlamasının mümkün olmadığını söylemesi traji komik bir diyaloğa neden oldu.

    Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret AŞ. İSG Müdürü Ergin Kahraman, “Burada yazmadığımız, özellikle madenlerde madde bağımlılığıyla ilgili bir başlık atılıp bu konunun da bir şekilde incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Madencilikte birçok riskten bahsediyoruz, yönetimden bahsediyoruz ama madde bağımlılığı konusunda mevzuatımızda hiçbir çalışma yok ve birçok maden sahasının durumunda da burada STK’lerin da belirgin bir çalışmaları yok aslında” değerlendirmesinde bulundu.

    Konuyla ilgili söz alan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, “Madde bağımlılığı” derken neyin kastedildiğini sordu.

    YALNIZ KALIYORUZ

    İSG Müdürü Ergin Kahraman ise, “Uyuşturucu, çok ciddi bir risk” dedi. Konuya müdahil olan Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret AŞ. Genel Müdürü Serkan Bahçekapılı da, “Uyuşturucu efendim. Satışı, kullanımı, tedariki çok ciddi boyutta ve bununla çok ciddi mücadelelerimiz var fakat biz bu konuda biraz yalnız kalıyoruz. Çünkü bizim belirleyici yapabileceğimiz bir şey yok. Çünkü insanlar bunu kullanarak, yer altına girdiğinde çok ciddi iş güvenliği problemleri çıkıyor” ifadelerini kullandı.

    Bu şikayetler üzerine tekrar söz alan CHP’li Yavuzyılmaz da, ”Acaba dünyada bunun önüne nasıl geçiyorlar? Onları araştırmak, Sağlık Bakanlığından bilgi almak gibi, Komisyon olarak da bir…” dedi.

    Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı Muzaffer Polat ise madenlerde madde bağımlılığı iddiasını ortaya atarak incelenmesi gerektiğini söyledi.

    ÇOK CİDDİ İŞ GÜVENLİĞİ PROBLEMLERİ ÇIKIYOR

    Polat, madenciliğin, çok riskli bir sektör olduğunu belirterek, “Madencilikte birçok riskten bahsediyoruz ama madde bağımlılığı konusunda mevzuatımızda hiçbir çalışma yok. Uyuşturucu satışı, kullanımı, tedariki çok ciddi boyutta. Bu konuda çok ciddi mücadelemiz var fakat biraz yalnız kalıyoruz. Çünkü bizim belirleyici olarak yapabileceğimiz bir şey yok. İnsanlar bunu kullanarak yeraltına girdiğinde çok ciddi iş güvenliği problemleri çıkıyor” dedi.

    ADAM UYUŞTURUCU ALMIŞ

    Söz konusu sorunun sadece kendi firmalarında yaşanan bir problem olmadığını, bölgedeki diğer firmaların da aynı problemden mustarip olduğunu öne süren Polat,

    “Ben şimdi yanında ağrı kesici hap var diye ‘uyuşturucu mu kullanıyorsun’ diyeyim? Bu riskleri gözeterek nasıl

    ‘kaza riski sıfır’ diyebilirim ki. Sonradan tespit ettiğimiz bir kişinin yaptığından örnek vereyim; yeraltında arkadaşıyla tartışıyor ve arkadaşının kafasına kazmayla vuruyor. Adamı öldürmeye gidiyor. Sonra bakıyoruz ki adam uyuşturucu almış. O adamı orada öldürse bu bir iş kazası olarak geçecek, hem de ölümlü kaza. Şimdi ben madendeki kaza riskini nasıl sıfırlayabilirim, sıfırlayamam” sözleriyle çaresizliğini dile getirdi.

    ‘ÇÖZÜM ÖNERİSİ İÇİŞLERİ BAKANI DEĞİŞSİN’

    Komisyon Üyesi ve HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay’da konuya dahil olarak, “İçişleri Bakanını değiştirerek” sözleriyle uyuşturucu sorunu konusundaki çözüm önerisini dile getirdi.

    Komisyondaki uyuşturucu diyaloğu ise meclis kulislerinde vahim ve trajikomik bir durum olarak değerlendirildi.

  • Gazeteci –Yazar İbrahim Gündüz: ‘Sömürge Madenciliğini Durdurmak Zorundayız’

    Gazeteci –Yazar İbrahim Gündüz: ‘Sömürge Madenciliğini Durdurmak Zorundayız’

    “Altın Ölüm”, “Altın Girdap” ve son olarak “O Soruyu Biz Sormayalım” kitaplarının yazarı gazeteci-yazar İbrahim Gündüz, Kazdağları’nda 347 bin ağacın kesildiğini, yeşillendirme yapılacak denilen alanın da hala çöl gibi beklediğini anlattı. Türkiye’nin hiperenflasyon ortamında maden alanlarının firmaların sömürgesi haline dönüştürüldüğünü ifade eden Gündüz, “1 ons altın Türkiye’de 200 dolara çıkarken, dünyanın başka ülkelerinde en ucuz bin dolara çıkarılıyor. Türkiye sömürge madenciliğinin tam bir talan alanı haline getirildi” dedi. Gündüz, Türkiye’de eko-kırım uygulandığını söyledi.

    “Altın madenciliği, nikel madenciliği, gümüş madenciliği” denilerek doğal ortama çok büyük zararlar verildiğinin altını çizen Gündüz, “Yapılan bir madencilik değil, yağma-talan sistemidir. Yapılan sömürge madenciliğidir. Yapılan Türkiye’nin doğal kaynaklarının acımasızca sömürülmesidir” diye konuştu. Gündüz, özellikle altın madenciliği denilen sistemle çok büyük doğal tahribat yaşandığını altını çizdi:

    Gündüz şunları aktardı: “Yüz binlerce ağaç bir çırpıda kesiliyor. Yüzbinlerce ton dinamit kullanılıyor. Dağlar param parça edilip, çok değerli su kaynakları zehirleniyor. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları taşın-toprağın üzerine boca ediliyor. Bunun adı madencilik değil bunun adı ekokırımdır.”

    ‘TÜRKİYE’Yİ UCUZ, SÖMÜRGE ÜLKESİ OLARAK GÖRÜYORLAR’

    Birilerinin Türkiye’yi ucuz bir sömürü ülkesi olarak gördüğünü, ülkeyi yönetenlerin de Türkiye’nin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını uluslararası kartellere ve yerli işbirlikçilerine sınırsızca açtığını vurgulayan Gündüz, “Bir an önce bu sömürge madenciliğini, vahşi madenciliği durdurmak zorundayız. Yoksa tarım yapacak toprak, içecek su ve nefes alacak bir havamız kalmayacak” diye konuştu.

    ‘MADENCİLİK DEĞİL, EKOKIRIMDIR’

    Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ünün, Kazdağları’nın yüzde 79’unun, Kütahya’nın yüzde 92’sinin maden bölgesi ilan edildiğinin altını çizen Gündüz, “Birileri Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nı parçalamak için planlar yapmakta, bu ülkeyi yönetenler de buna izin vermektedir. Birileri Büyük Menderes’in, Gediz’in, Porsuk’un doğuş noktası olan Murat Dağı’nı yok etmek istemektedir. Bunun adı madencilik olamaz, bunun adı ekokırımdır” dedi.

    Türkiye’nin çok tehlikeli bir yol ayrımında olduğunu belirten İbrahim Gündüz, “Türkiye’nin dağları, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları ‘meta’ olarak görülüp satılığa çıkarılmış durumda. Bunu da millete iş-istihdam-ekonomi diye pazarlıyorlar. Onların iş dediği milletin köylerinin yıkılması, onların istihdam dediği içindeki milyonlarca canlıyla birlikte bir çırpıda yüz binlerce ağacın kesilmesi, onların ekonomi dediği bu ülkenin can damarı olan yaylaların, meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bunun adı ekonomi değil olsa olsa ekokırım olabilir. Ekoloji mücadelesi özünde doğayı ticari meta haline getirmeye çalışan, hileli gereksinimler için doğayı katleden kapitalistlere karşı bir mücadeledir. Yaşanan ekokırımdır” diye konuştu.

    Kazdağları’nda 347 bin ağacın kesildiğini ifade ederek alanın fotoğraflarını paylaşan Gündüz; “Bu arazilerde artık yeşillendirme çok zor” dedi. Gündüz, Toros Dağlarından çıkarılan maden cevherlerinin Mersin limanından doğrudan Çin’e gönderildiğini, bu durumun tam bir sömürge madenciliği olduğunu, bunu gerçekleştiren firmaların yerli firmalar ve bunların yabancı ortaklıkları olduğunu hatırlattı.

    Siyanür havuzu buharlastirma  iric madeni

    Siyanür havuzlarının kimisinin toprağa, havaya sızdığını çevreyi zehirlediğini hatırlatan Gündüz, buharlaştırma aletleriyle dolan siyanür havuzlarının içindeki siyanürün buharlaştırılarak havaya püskürtüldüğünü de fotoğraflarla gösterdi.

  • Ziraat Bankası’nın 300 milyon liralık ‘kol saati’ hediyesi Meclis gündeminde

    Ziraat Bankası’nın 300 milyon liralık ‘kol saati’ hediyesi Meclis gündeminde

    CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Ziraat Bankası’nın personeline hediye etmek üzere 300 milyon liralık saat aldığı iddialarını, TBMM’ye taşıdı. Sarıbal, Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin cevaplandırması talebiyle verdiği önergesinde iddiaların doğru olup olmadığını sordu.

    İddialara göre, Ziraat Bankası, kuruluşunun 159. yılı dolayısıyla, 10 yıl ve üstünde bankada çalışmış 15 bin personeline, her biri yaklaşık 31 bin lira değerinde olan İsviçre malı Longines marka kol saati hediye etti. Aynı iddialara göre indirimli alındıkları halde bu saatlerin toplam değerinin 300 milyon lirayı bulduğu belirtiliyor. Personelin büyük çoğunluğunun hediye edilen saatleri internet üzerinden satışa çıkardığı da ifade ediliyor.

    Konuyu Meclis gündemine taşıyan CHP’li Sarıbal, ““Çiftçimize uygun kredi kullandırarak üretime destek olması gereken Ziraat Bankasının kaynaklarını İsviçre saati alarak yurt dışına aktarmasını doğru buluyor musunuz?” diye sordu.

    Saatlerin iktidara yakın bir firmaya sipariş edildiği yönündeki iddiaları da değerlendiren Sarıbal, “Öyle anlaşılıyor ki bu saatler iktidara yakın bir firmaya sipariş edilmiş. Burada personele hediye vermekten çok, birilerini zengin etme amacı olduğu görülüyor. Kamu kaynakları yandaş firmalara aktarılıyor.” diye konuştu.

    CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’ın Nureddin Nebati’den yanıt beklediği Ziraat Bankası soruları şöyle:

    1. Ziraat Bankasının 10 yıl ve üstünü dolduran personele 15 bin saatin tanesini kaç Euro’dan almıştır?
    2. Bu saatlerin piyasa etiket fiyatının 31 bin TL olduğu görülmektedir. Ziraat Bankası aldığı saatlere toplam kaç TL ödemiştir? Saatlerin indirimli alındığı ve toplamda 300 milyon TL ödendiğine ilişkin iddialar doğru mudur?
    3. Ülkemizin ciddi bir döviz ihtiyacı söz konusu iken, Ziraat Bankası’nın personeline hatıra olarak yabancı marka saat almasının gerekçesi nedir?
    4. Hediye saat alımı için nasıl bir yol izlenmiştir? İhale yapılmış mıdır? Gürbüz Saatçilik firmasının tercih edilmesinin gerekçesi nedir?
    5. Çiftçimize uygun kredi kullandırarak üretime destek olması gereken Ziraat Bankasının kaynaklarını İsviçre saati alarak yurt dışına aktarmasını doğru buluyor musunuz?
    6. Ziraat Bankası, pahalı saatlere ödediği parayı geçim sıkıntısı yaşayan personeline dağıtsaydı daha iyi bir iş yapmış olmaz mıydı?
  • İstanbul’da kadınlar yasağa rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmedi

    İstanbul’da kadınlar yasağa rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmedi

    İstanbul‘da kadınlar, yasak kararlarına rağmen 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sokağa çıkmaktan vazgeçmedi. Taksim, Tünel ve çevresi polis ablukasına alındı. Kadınlar pek çok defa bir araya gelmeye çalıştı ve polis tarafından engellendi. Çabalarından vazgeçmeyen kadınların bir kısmı Asmalımescid’deki Sofyalı Sokak’ta bir araya gelip “Kadınları değil, erkek şiddetini engelle” pankartı açtılar.

    “Katledilen kadınlar isyanımızdır”, “Erkek adalet değil, gerçek adalet”, “Jin jiyan azadi”, “Mücadelemiz engellenemez” sloganları atılan eylemde katledilen kadınların isimleri okundu, kısa bir açıklama yapıldı.

    Bu esnada kadınları ablukaya alan polis gazetecileri ittirerek alandan uzaklaştırdı.

    Gazetecilerin alandan çıkarılmasının ardından polisler süpürün aşağı diyerek kadınları dağıtmaya ve uzaklaştırmaya çalıştı. Bu sırada bazı kadınlar gözaltına alındı.

    Kadınlar akşamın erken saatlerinde de çeşitli bölgelerde de gözaltına alındı. 25 Kasım Kadın Platformu, Kadıköy’den gözaltına alınan 12 kişinin birkaç saat sonra Rıhtım Karakolu’ndan serbest bırakıldığını bildirdi.

    KADINLAR HALİÇ TERSANE CADDESİ’NE GEÇTİ, BAZI KADINLAR BURADA DA GÖZALTINA ALINDI

    Kadınlar birkaç koldan hızlı adımlarla ve sloganlarla Haliç Tersane Caddesine geçti. Şiddette ve eşitsizliğie karşı pankart ve dövizlerini açtılar.

    Polisler de hızla bu alandaki kadınları da ablukaya aldı. Birkaç noktada bazı kadınlar gözaltına alındı.

    EYLEM KOMİTESİ: GÖZALTILARA RAĞMEN BİR ARAYA GELMEYE ÇALIŞTIK

    İstanbul 25 Kasım Eylem Komitesi, bir duyuru yaparak eyleme son verdiklerini duyurdu. Açıklamada “Tüm gözaltılara rağmen bir araya gelmeye calıştık ve şimdi eylemimizi burada bitiriyoruz. Herkes güvenli alanlarına geçsin. Avukatlarımız gözaltıları takip ediyor olacak” denildi.

    GÖZALTINA ALINANLAR AVUKATLARIYLA GÖRÜŞTÜRÜLMEDİ

    Gözaltına alınan kadınlarla görüşmek isteyen avukatlar, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü bekleme salonu önünde kolluk kuvvetlerinin müdahalesine maruz kaldı. Polis, hukuki bir gerekçe sunmadan içeri almadığı avukatları iterek bina girişinden uzaklaştırmaya çalıştı. Avukatlar, polis müdahalesine ilişkin tutanak tuttu.

    BİR KADININ BACAĞI KIRILDI

    25 Kasım Kadın Platformu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlarla kadınların avukatlarıyla görüştürülmediğini, gözaltı araçlarında saatlerdir ters kelepçeli bekletildiklerini, gözaltında süren şiddet nedeniyle bir kadının bacağının kırıldığını duyurdu.

    En az 200 kadının gözaltına alındığını duyuran platformun sosyal medya hesabından gece boyunca yapılan paylaşımlarda kadınların gruplar halinde serbest bırakılmaya başlandığı görüldü.

    ZÜLEYHA GÜLÜM: BİZ KAZANACAĞIZ, KADINLAR KAZANACAK

    HDP İstanbul Mİlletvekili Züleyha Gülüm, Haliç’te kadınların gözaltına alınmasının ardından durumu Ekmek ve Gül’e değerlendirdi. Gülüm, “Kadına yönelik şiddete karşı her türlü mücadele ettiklerini söylüyorlar. Bir kez daha nasıl mücadele ettiklerini görmüş olduk” dedi. Dayatılan korku iklimine ve her türlü baskıya karşı boyun eğmeyeceklerini belirten Gülüm, “Biz kazanacağız, kadınlar kazanacak” dedi.

    PLATFORMUN 25 KASIM AÇIKLAMASI

    25 Kasım İstanbul Kadın Platformu, şu açıklamayı yaptı. Açıklama bazı noktalarda polis müdahalesi nedeniyle parçalar halinde okunabildi. Açıklama şu şekilde:

    “Özgürlüğümüz için susmuyoruz!

    Hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz!

    Erkek-devlet şiddetine itaat etmiyoruz!

    Erkek devlet şiddeti tüm yaşam alanlarımızı sarmalarken, biz kadınlar, bir 25 Kasım’ı daha direnişle karşılıyoruz.

    İran’dan Türkiye’ye dünyanın her yerinde mücadele etmeye kararlıyız.

    İsyandayız! Umutluyuz!

    Kriz, ekonomik şiddeti sadece hane içerisinde erkeğin kadın emeği üzerindeki tahakkümü olmasının ötesine taşıdı. Devlet eliyle yaratılan bu sosyal güvencesizlik ortamında kadınlar işsiz kalmamak için patronların her türlü baskısına dayanmaya çalışıyor. Enflasyon, tüketim mallarının fiyatlarını sürekli artırırken kadınlar, sırtındaki ev içi angarya kamburuyla en ucuzunu bulma maratonuna koşuluyor. Ücretlerin erimesi psikolojik gerilimi artırıyor; medyasıyla, fetvasıyla, politikasıyla iktidarın kışkırttığı erkeklik ev içinde geçim sıkıntısıyla birleşerek kadına yönelik şiddete dönüşüyor.

    İstanbul Sözleşmesi’ni iptal eden, hayatını savunmak zorunda kalan kadınları cezalandıran, kırıntı halinde kalan yasa maddelerini kendi düzenine uygun hale getiren-sistematikleştiren, kadın kurumlarını kapatan, cinsel istismar suçlarında tutuklama için somut delil arayan, faillere cezasızlık politikası uygulayan, LGBTİ+lara karşı nefret yürüyüşü örgütleyerek şiddetin her türlüsüne açık hale getiren, kadınları yoksullaştıran, çalışma koşullarını her geçen gün daha da vahşileştiren; evde, okulda,  fabrikada, amfide kadınları yok sayan iktidar, şiddet failinin kendisidir! Failler, güçlerini toplumsal cinsiyet eşitliğine inanmayan devletten alıyor.

    Biz kadınlar, tüm bu saldırılara rağmen, hayatlarını, haklarını korumak ve bir kişi daha eksilmemek için mücadele edenleriz.

    Bugün haklarımızı gasp etmeye çalışanlar, karşımıza “güçlendirilmiş aile” projesiyle çıkıyorlar. Kadınlara kaç çocuk yapacaklarını söyleyenlere, kadınları “aile hizmetinde kariyer” yapmaya zorlayanlara sözümüz var: Her gün palazladığınız erkeklik, aile içinde kadınları katlediyor. Her gün kutsadığınız aile kavramı, kadınlar için birer şiddet yuvası! Bizi sadece “kutsal aile” içinde tanımlayan gerici politikalardan güç alan erkek şiddeti gösteriyor ki tek adamıyla, yandaş medyasıyla, polisiyle, mahkemesiyle örgütlenmiş erkek egemen devlete karşı en büyük gücümüz “örgütlülüğümüz”. Eşitlik, özgürlük ve barış için örgütlü mücadele dışında bir seçeneğimiz yok. Bizi korkutmaya, sindirmeye, yaşamdan izole etmeye çalışanlara bir kez daha bu sokaklardan meydan okuyoruz. Bizler, umudu büyütmek için biriktirdiğimiz kalabalığı hatırlayanlarız!

    Çocuk istismarı aile içinde gizleniyor. Kadınlar ev içine kapatılıyor; ev işleri, bakım emeği ve çocuk bakımının yükleri ise sadece kadının görevleriymiş gibi kutsallaştırıyor. Ancak bizler, makbul ailenizin makbul kadınları olmayacağız. Kadın düşmanlarının “güçlü aile” diyerek bizim hayatlarımız üzerinden iktidarlarını korumalarına izin vermeyeceğiz!

    Ülkeyi adım adım savaşa götürenler, Ortadoğu’yu savaş politikalarıyla yönetmeye çalışanlar, kadınları, militarist, milliyetçi ve cinsiyetçi politikalarla hedef haline getirenlerdir. AKP-MHP iktidarının savaş ve şiddet politikaları yine en çok biz kadınları etkiliyor ve biz kadınlar, İran’dan Afganistan’a Rojava’dan Türkiye’ye savaş politikalarına karşı özgürlük mücadelesini yükseltiyoruz. Ne molla rejimine ne IŞİD’in karanlığına ne de diktatörlüğe biat etmeyeceğiz!

    Güvenliği sağlama iddiasıyla sınır ötesi operasyonlar yapan iktidara sesleniyoruz: Bu savaş bizim savaşımız değil! Kaybediyorsunuz, bunu gölgelemek için savaşa ve şiddete sığınıyorsunuz. Biat etmeyen kadınlara baş eğdirmeye çalışarak tutuklayanlar, hapishanelerde kadınlara çıplak arama ve cinsel şiddet uyguluyor. Kadın katillerine iyi hal indirimi verenler, özelleştirilmiş aflarla tecavüzcüleri bırakanlar, onlara itaat etmeyen kadınları cezalandırıyor. Semra Güzel’i, Mücella Yapıcı’yı, Şebnem Korur Fincancı’yı ve daha nice yol arkadaşımızı tutuklayanlar bilsin ki biz kadınlar içeride ve dışarda mücadele etmeye devam edeceğiz. Savaşa politikalarına ve savaş suçlarına, sömürüye ve gericiliğe karşı dayanışmamız duvarları aşıyor!

    Ülkeyi kriz batağına süren iktidar, yönetememesinin faturasını kadınlara çıkartmaya çalışıyor. Bu düzenin iş ararken ayrımcılığa maruz kalan kadınları daha fazla işsiz bıraktığını, boşanmak isteyen kadınları daha fazla şiddete ve sömürüye açık hale getirdiğini hep birlikte görüyoruz. Güvencesiz çalışan, ucuz iş gücü olan, krizde işten çıkarılan, yok sayılan emeğin sahibi biz kadınlar bu gidişata artık yeter diyoruz.

    Hijyen ürünleri, HPV aşısı, tampon ve pedler kadın sağlığının en temel ihtiyaçlarıyken bizler bu ürünlere ücretsiz ulaşamıyoruz. Barınma sorununu, yükselen kiraları, ödeyemediğimiz faturaları, boş market poşetlerini düşünmek istemiyoruz. Eşit, özgür ve insanca bir yaşam için tüm kadınları mücadeleye çağırıyoruz.

    Her türlü erkek-devlet şiddetine, nefret suçlarına, savaş politikalarına, yoksulluğa dur demek için, hayatlarımız ve haklarımız için, BURADAYIZ diye haykırmak için, bugün alanlardayız.

    Ve alanlarda olmaya devam edeceğiz!

    Hayatlarımızın da haklarımızın da tek güvencesi biziz.

    Ne dün ne de bugün susmadık, korkmadık, itaat etmedik, etmeyeceğiz.”

    KADINA ŞİDDETE KARŞI MÜCADELE GÜNÜNDE KADINA YASAK

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde şiddete karşı yan yana durmak için Taksim Tünel’de olacaktı. Kaymakamlık açıklamayı yasakladı; Tünel, İstiklal Caddesi ve Karaköy adeta polis ablukasına alındı.

    25 Kasım Kadın Platformu “Müsaade istemiyoruz, şiddetsiz bir hayat istiyoruz!” diyerek Tünel’de yapacakları açıklamaya çağırmıştı.

    Beyoğlu Kaymakamlığı, Taksim Tünel’de yapılacak 25 Kasım eylemini yasakladığını açıklamıştı.

    25 Kasım Kadın Platformu ise “Kadınların toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemeye ilişkin anayasal haklarını kullanmalarını engellemeyi amaçlayan bu karar, siyasi bir karardır. Söz konusu yasaklama kararı hak ve özgürlüklere müdahale niteliğinde olup tamamen haksız ve hukuka aykırıdır” diyerek yasak kararının iptali için dava açtı.

    Akşama doğru, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yasak kararının iptali için Platformun açtığı davada mahkeme, “idarenin savunma yapması gereklidir” dedi ve yasak kararını kaldırmadı.

    TAKSİM VE ÇEVRESİ POLİS ABLUKASINA ALINDI

    Sabah saatlerinden itibaren İstiklal Caddesi’ne çıkan sokaklara bariyerler konulurken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği kararıyla 15.00’ten sonra M2 Yenikapı-Hacıosman metro hattının Şişhane ve Taksim istasyonları ile F1 Taksim-Kabataş füniküler hattının işletmeye kapalı olacağını duyurdu. Polis tüm sokaklara bariyerler yerleştirdi, pek çok noktaya zırhlı araçlar konuşlandırdı.

  • ANAGÜÇ Kadınları: ‘İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!’

    ANAGÜÇ Kadınları: ‘İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!’

    Bünyesinde, Aydos, Erzurum, Çorum/Hitit, Kars, Kızılırmak ve Yozgat Demokrat Dernekler federasyonlarını barındıran Anadolu Güçbirliği Konfederasyonu (ANAGÜÇ) Kadın Komisyonu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele günü nedeniyle yaptığı açıklamada; “ŞİDDETE DUR”, “GÖRMEZDEN GELME”, “GÖZ YUMMA”, “SESSİZ KALMA” , “MÜCADELEDE SEN DE OL” çağrıları yaptı. Açıklamada, “İstanbul Sözleşmesi‘nden vazgeçmediklerinin” de altı çizildi.

    Anagüç Kadın Komisyonu tarafından yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:

    “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü”nde bir kez daha “ŞİDDETE DUR”, “GÖRMEZDEN GELME”, “GÖZ YUMMA”, “SESSİZ KALMA” , “MÜCADELEDE SEN DE OL” diyoruz…
    Bizim seslenişimiz sadece ülke sınırlarımız içerisinde haksızlıklara maruz kalan kadınlar için değil, tüm dünya kadınları için… Hep birlikte, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla kadına şiddete  “DUR” diyoruz…
    25 Kasım; 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti’nde üç kız kardeş olan Mirabellerin, Trujillo diktatörlüğüne karşı verdikleri mücadelenin günü… Bir mücadelenin sembolü 25 Kasım. Mirabel Kardeşlerin mücadelesini tehlike gören, kadının aklı ile baş edemeyen diktatör yönetim, çözüm olarak onlara işkence yapmayı ve katletmeyi uygun gördü!
    Birleşmiş Milletler tarafından, 1999’da Mirabel kardeşlerin öldürüldüğü 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak belirlendi…
    Böylece; toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, toplumsal ve aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa ve kadınları, kadın haklarını yok sayan sistemlere karşı kadınların sokağa çıkma günü oldu 25 Kasım…
    Yıl 2022… Mirabel Kardeşlerin başına gelenlerin üzerinden tam 62 yıl geçmiş olmasına karşın, gün geçmiyor ki, kadın şiddeti, tacizi, tecavüzü, cinayeti olmayan bir gün olsun dünyada… Kayıtlara geçse de geçmese de kadınlar öldürülüyor… Taciz ediliyor, şiddet görüyor… Ötekileştiriliyor, görmezden geliniyor…
    Katledilen her kadının arkasında bıraktığı çocuklar, aileler ise toplumun görmezden gelemeyeceği diğer bir acı gerçek ve enkaz olarak büyüyor…
    Anneler, kadınlar;
    Görevimiz, sorumluluğumuz, yükümüz ağır… Çocuğun hamurunu yoğuran bizleriz… Yetiştirdiğimiz çocukları hakça yetiştirmek elimizde, irademizde…  Erkek egemen toplumun sorumlusu olmayalım… Yoğurduğumuz hamura bolca eşitlik katalım ki, insanlık kurtulsun, kadınlar kurtulsun, kız çocukları kurtulsun…
    Kanun yapıcılar, uygulayıcılar;
    Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için gereken yasal düzenlemeleri yapmak, uygulamak sorumluluğunuz ve göreviniz!
    Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet ile birlikte kadının toplumdaki yerini güçlendirmek için gerekli adımları atmış ve ilgili kanunları çıkartmıştır. Bizlere düşen, kazanılmış haklarımızı korumak ve daha fazlasını almak… Bu yaklaşımla; aksi yapılmak istense de İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz… Bunu istemekten de korkmuyoruz…
    Unutmamalıyız, unutturulmak istense de… Göz yummamalıyız göz yumulsa da… “Bana olmaz” demiyoruz.
    Sorun hepimizin. Çözüm; birlikte mücadele… Çünkü şiddetin karşısında topyekûn durmadıkça mücadele hep yarım, hep aksak kalacak…
    Yaşasın Kadın Dayanışması
    Yaşasın Kadın Mücadelesi
    İstanbul Sözleşmesi’nden de haklarımızdan da vazgeçmiyoruz!

  • Yılmaz Aslantürk: Cinsiyetçi mizahın değişmesi çok zor

    Yılmaz Aslantürk: Cinsiyetçi mizahın değişmesi çok zor

    Leyla ÖZKAYNAK

    “Laikliği unuttukça sansüre çok alıştık. Mizahtan gerçekliği çıkarttığında karşılığını bulamaz. Sokaktaki dili yansıtmam beni seksist yapmaz. ‘Seksist’ diye yaftalanmak Kadıköy’de geçerli, Yozgatlı’ya bunu anlatamazsınız. Türkiye’de cinsiyetçi mizahın değişmesi çok zor.”

    Çizer Yılmaz Aslantürk ile yarattığı Otisabi karakteri, mizah kültüründeki cinsiyetçi dil ve sansür üzerine söyleştik. Aslantürk Türkiye’deki cinsiyetçi mizahın değişmesinin zor olduğu görüşünde.

    Mizahın sansüre uğradığını söyleyen Aslantürk, “Bu iktidar yüzünden sansüre çok alıştık, sansür her mahalleye işledi. Mizahtan gerçekliği çıkarttığında karşılığını bulamaz. Sokaktaki dili yansıtmam beni seksist yapmaz” dedi.

    ‘Otisabi’yi ikiyüzlülüğe tepki olarak yarattım’

    90’lı yıllarda yarattığı Otisabi karakterinin oluşum sürecini anlatan Aslantürk, ”Otisabi’yi kendimden yola çıkarak yaptım. Otisabi’yle kadınları aşağıladığım zannedildi ama ben orada erkeğin kadının gözüne girmek için düştüğü durumları yansıttım. İnsanların yaptıkları küçük kötülükleri, entrikaları, ilişkilerdeki ikiyüzlülüklerini yansıttım. Otisabi’yi çizmeye başlama nedenim bu ikiyüzlülüğe tepki vermekti. Çizerken kadını veya erkeği aşağılamak gibi bir amacım yok” diye konuştu.

    ‘Derdim gerçekçi olmak’

    Aslantürk, Otisabi’nin cinsiyetçi bulunmasına ilişkin eleştirilere şu sözlerle yanıt verdi: “90’larda çizmeye başladığımda henüz internet yoktu. Küfürleri tek tük mektuplarla alırdık ya da dergiye hususi sövmeye gelenler olurdu. Sosyal medyayla bu durum linç kültürüne dönüştü. Seksist diye yaftalanmak çok kolay oldu. Cinsiyetçi dilin üstüne basarak mizah üretmiyorum, derdim gerçekçi olmak. Romantik komedi filmleri gerçek değil.”

    ‘Sokaktaki dili yansıtmam beni seksist yapmaz’

    “Sokakta cinsiyetçi bir küfür ediliyor ve ben o cinsiyetçi dili yansıtıyorum. Hiçbir adam kavga ederken, “terbiyesizler” ya da “Allah belanı versin” diye küfretmiyor. Bu dili yansıtmam beni seksist yapmaz. İzmir’e kar yağmazken İzmir’e kar yağdırsam gerçekçi olmazdı. Mizahtan o gerçekliği çıkarttığında karşılığını bulamaz. Bence dürüst olmak gerekiyor, sahnede başka biri sahneden inince başka biri olmak ikiyüzlüce geliyor.”

    ‘Eril dili savunacak değilim’

    Karikatür dergilerindeki eril dili savunmadığının altını çizen Aslantürk, “Eril dili savunacak değilim. Çoğunlukla erkekler çizdiği için eril bir dil hakim. Sadece mizah dergilerinde değil stand up’larda da cinsiyetçi dil var. Bundan hoşlanan var, hoşlanmayan var. Herkes kendi seyircisine oynuyor. Türkiye’de cinsiyetçi bakış değişirse diğer alanlara da sirayet eder ve ancak o zaman seksist dilden kurtulunur.

    Ayrıca bu tarz yaftalamaların hepsi Kadıköy’de Beşiktaş’ta geçerli. Bu hassasiyet sadece birkaç semtte var, maalesef ülkeye sirayet etmiş değil. Yozgatlı’ya bunu anlatamazsınız. Türkiye’de cinsiyetçi mizahın değişmesi zor” dedi.

    ‘Mizah yapmayı bile unuttuk’

    Sansür mekanizmasının mizah üzerinde de son derece etkin olduğunu söyleyen Aslantürk sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Biz mizah yapmayı bile unuttuk. Her şeyin mizahı yapılabilir. Ofansif mizah da yapılabilir. Her mizah anlayışının kitlesi vardır. Laikliği unuttukça sansüre çok alıştık. Sansür her mahallede var. 20 yıldır bu iktidar tarafından yönetildiğimiz için disipline edilemeyecek insanlar bile bu iktidara boyun eğdi. Çoğu çizer boyun eğdi, hatta çoğu çizmeyi bile bıraktı. Ya sosyal medya fenomeni oldular ya da TRT’de para kazanmaya başladılar.”

  • ‘O soruyu biz sormayalım’

    ‘O soruyu biz sormayalım’

    Nevin BİLGİN

    Gazetecilerin nasıl “soru soramaz” hale getirildiklerini merak ediyarsanız, son yıllarda medyada neler yaşandı, medya organları nasıl tarafsızlıktan korkaklığa savuruldu, reyting rekorları kıran bülten nasıl ‘izlenemez’ hale getirildi merak ediyorsanız kitabı okumalısınız.

    Deneyimli gazeteci İbrahim Gündüz’ün “O Soruyu Biz Sormayalım” Ekranın Arkası adlı kitabı Galeati Yayıncılık’tan çıktı. Kitap daha önsözüyle gündeme bomba gibi düştü. Kitapta, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç döneminde Meclis Başkanı’nın kullandığı, aynı zamanda Meclis Başkanlık Divanı yapılan toplantı salonunda İbrahim Gündüz’ün görüntülediği gizli kameradan, Selma Kavaf’ın İbrahim Gündüz’le kameramanı odaya kilitlemesine kadar birçok konu yer aldı.

    ARINÇ’IN ODASINDAKİ GİZLİ KAMERA

    Kitaptaki Bülent Arınç’ın odasında bulunan gizli kameraya ilişkin bölümden kısa bir anektod şöyle:

    “Bülent Arınç’ın ‘Meclis’teki bütün gizli kameraları bilen’ diyerek bana laf attığı ‘gizli kamera’ konusuna gelelim. Meclis’in en önemli toplantı salonlarından birisi. Ve bu salonda plazma televizyonun altında saklanmış bir kamera. Görülmesi zor, zaten dikkat çekmesin diye de plazmanın altında duruyor. 13 Haziran 2007 günü Meclis Başkanı Bülent Arınç, İtalya Dışişleri Bakanı Massima D’lema’yı kabul ediyor. Hani 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın hamiliğine soyunan ve Türkiye’de bir dönem en nefret edilen İtalyan politikacı olan D’Alema.

    Sohbet ederken bir ara kafamı kaldırdım ve tam tepemde küçük bir parmak kamera gördüm. Plazmanın altına saklanmış, görülmesi çok zor. Şu an benim bulunduğum açıya gelmeden görülmesi neredeyse imkansız. Şimdi bu kameranın burada ne işi var.”

    Gizli kamera olayı, olayın skandala dönüşmesinin ayrıntıları, kitapta ince detayına kadar anlatılıyor.

    AKPLİ SELMA KAVAF GÜNDÜZ’Ü NASIL ALIKOYDU!

    Yine AKP’li Selma Kavaf’ın Kadın Kolları Başkanlığı yaptığı dönemde İbrahim Gündüz ve kameraman arkadaşının odasından çıkmasına nasıl izin vermediği de kitapta anlatılan ilginç anılardan birisi. Kitabın bu bölümle ilgili kısmından kısa bir anektod da şöyle:

    ” Selma Hanım nedense eşinin ne iş yaptığıyla ilgili soruma çok bozuldu. O kadar sinirlendi ki bizi dinlemiyordu bile. Birden ‘Eşimle ilgili haber yapmayacağınıza söz vermezseniz sizi buradan çıkarmam’ dedi. Hiç beklemediğim bir tepkiydi. Bütün bu diyaloglar yaşanırken AKP kadın kollarından üç kadın da orada oturuyor. Bu sözlere şaşırdım ve ‘Ne yapacaksınız bizi odaya mı kitleyeceksiniz, zindana mı attıracaksınız?’ dedim. ‘Sizi binadan çıkarmam’ dedi. AKP’nin Kadın Kolları Başkanı çok gergindi…”

    Muhabir inzibatlarının anlatıldığı bölüm de oldukça ilginç. Bu bölüm de şöyle başlıyor:

    “Artık yeni dönemin sık görülen temsilci tipleri. En önemli görevleri muhabirleri kontrol altında tutmak. Görevleri en güzel ve en özel haberi yaptırmak, atlatma haber peşinde koşmak değil, tam tersine mahabirlerin iktidarı rahatsız edecek bir şeye bulaşmalarını engellemek. İnzibat temsilcilerine göre, öyle her muhabir her göreve gönderilmez. Özellikle soru soran ve haber peşinde koşanlar…”

    KİTABINI GAZETECİ ALİ EKBER ERTÜRK’E İTHAF ETTİ

    Gündüz bu kitabını, yakın zamanda kaybettiğimiz, Ankara gazetecilerinin yüz aklarından Ali Ekber Ertürk’e ithaf ederken;  “siyasetçilere, bürokratlara ve sivil toplum örgütü yöneticilerine her soruyu gözünü kırpmadan soran cesur gazeteci Ali Ekber Ertürk” ifadelerini kullandı.

    Kitapta, yine geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz, Ankara gazetecilerinden, gözünü budaktan sakınmayan Mehtap Belen ile ilgili bölümler de yer alıyor.

  • TKDF ile Antalya Büyükşehir Belediyebi arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kadın İstihdamı, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Çalışmaları Çalıştayı’ düzenlendi.

    TKDF ile Antalya Büyükşehir Belediyebi arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kadın İstihdamı, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Çalışmaları Çalıştayı’ düzenlendi.

    Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) tarafından ilki 18-20 Kasım 2021 tarihlerinde İzmit Belediyesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen “Eşitlik Yerelde Başlar” çalıştay serisinin ikincisi 17-19 Kasım 2022 tarihinde Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde yapıldı. Teması “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Kadın İstihdamı, Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Çalışmaları” olarak belirlenen çalıştaya TKDF Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı Protokolü’nü imzalayan belediyeler de katıldı.

    Çalıştay kapsamında TKDF tarafından 53 imzacı belediyeden katılımcılara “Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) C190 İş Yerinde Şiddet Ve Taciz Sözleşmesi ve 206 Sayılı Tavsiye Kararı eğitimi verilmekle birlikte belediyelerin “İyi Uygulama Örnekleri” incelendi.

    TKDF Başkanı Canan Güllü’nün yaptığı açıklamaya göre, bu kapsamda Antalya Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 190 sayılı Şiddet ve Taciz Sözleşmesi Politika Belgesi’ni imzalamak isteyen ilk büyükşehir belediyesi olarak gönüllü oldu.

    Çalıştay kapsamında toplumsal cinsiyet eşitliliğinin her alanda sağlanması ve yerelde demokratikleşme yönünde atılan adımların nasıl daha sürdürülebilir hale getirileceğine ilişkin verimli tartışmalar gerçekleştirilmiş ve konuya ilişin bir yol haritası çıkarıldı. Çalıştaya katılan tüm belediyeler, tüm yerel politika ve hizmetleri, cinsiyet eşitsizliğini önlemeye yönelik bir perspektifle oluşturmanın kadın ve kız çocuklarına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik en temel politika adımları olduğu konusunda hemfikir oldu.

    TKDF Acil Yardım Hattı’nın verilerine göre, iş birliği protokolünü imzalayarak hat hakkında bilgilendirme faaliyetleri ve toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı politikalar yürüten belediyelerde Acil Yardım Hattına etkin başvuru sayısında belirgin bir artış olduğu gözlemlenmiştir. Bu bilinilirlik, hattın özellikle kadın ve kız çocuklarına yönelik şiddetin önlenmesi faaliyetleri kapsamında son derece önemli olduğu belirtildi.

    TKDF’nin UNFPA ile gerçekleştirdiği iş birliği kapsamında Acil Yardım Hattı’nın 15 yıllık hizmet istatistiklerini 2023 senesinin ilk aylarında kamuoyu ile Paylaşacak.

    Çalıştayda 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 14-a maddesi uyarınca büyükşehir belediyeleri ve nüfusu 100.000 kişiyi aşan ilçe belediyelerinde sığınma evi açılmasının zorunlu ve hayati olduğu katılımcı belediyelere hatırlatıldı.

    Bu çalıştayın, 20 Kasım 2021 İzmit Çalıştayı sonuç bildirgesinde belirtilen merkezi politikasızlık sorununun çözülmesinde yerelden politika üretim süreci ile değişimin sahada olumlu etkisi olduğunu gösterdiği vurgulandı.

    Çalıştay kapsamındaki sonuç önerileri:

    1. TKDF ve belediyelerin işbirliği, esas olarak toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımının yerelde kurumsallaştırılmasını hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda yatay örgütlenmenin arttırılması,

    2. İstanbul Sözleşmesi’nin 81 maddesinin Türkiye’nin imza çektiği günden itibaren “Eşitlik Yerelde Başlar” ifadesi üzerinden İstanbul Sözleşmesi’nin ilgili maddelerinin yerel yönetimlerce uygulandığı sürdürülebilir çalışmaların hızlandırılması,

    3. Belediyelerin toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımını sahada uygulayabilmek için tüm birim ve kadrolarında bu kavramı içselleştirmeleri,

    4. ILO 190 sayılı Sözleşme gerekliliklerinin belediyeler tarafından hem kendi bünyelerinde hem de yaptıkları iş sözleşmelerinde uygulanması,

    5. Belediyelerin özellikle toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelemeyi esas alan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eylem Planı oluşturması ve/veya mevcut planların kurumsallaşması, eşitlik politikalarının sürdürülebilir olması için çalışmaların hızlandırılması,

    6. Kadınların yerel yönetimlerde yetersiz temsilinden hareketle 2024 yerel seçimlerinde yerel yönetimlerde kadın katılımını artırmak için çalışmaların TKDF öncülüğünde başlatılması,

    7. Cinsiyet temelli şiddetle mücadelenin en temel noktalarından birisi kadının ekonomik olarak güçlenmesi olduğundan hareketle daha fazla kadının istihdamda yer almasını sağlamak amacıyla imzacı belediyeler tarafından çeşitli eğitim programları ve projeler gerçekleştirilmekte olup bu çalışmaların artarak devam etmesi önemlidir. İş gücüne katılım ve belediye hizmetlerine erişimde dijital mecra ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda, belediyelerin kadınlara e-ticaret, dijitalleşme ve iletişim kursları düzenleyerek TKDF-özel sektör iş birliğinde kadınların istihdama katılımlarının sağlanması,

    8. İmzacı belediyelerin hane içi eşit bakım yükünü esas alan eğitim materyalleri hazırlaması ve sundukları hizmetlerin bu paralelde yürütülmesi, 9. İmzacı belediyelere yönelik toplumsal cinsiyet eşitliği konulu eğitimlerin düzenli şekilde çalışanlara sunulması kararları alındığı belirtildi.

    Ortak görüşlerin ve iyi uygulama örneklerinin yer aldığı çalıştay sonuç kitabın, ilerleyen zamanlarda kaynak kitap olarak kullanılması amacıyla kamuoyu ile paylaşılacağı da duyuruldu.

    Çalıştay, “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyor ve eşitliğin yerelden başladığı bir Türkiye için çalışmaya devam ediyoruz. Çünkü ‘EŞİTLİK YERELDE BAŞLAR’” temennisiyle sona erdi.

  • Mimarlar Odası Ankara Şubesi, gazeteciye ödül verdikleri için yarın hakim karşısına çıkacak

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi, gazeteciye ödül verdikleri için yarın hakim karşısına çıkacak

    TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri kent ve çevre haberi yapan gazeteciye, “Koruma Alanında Emre Madran Basın Ödülü” verdikleri için terör örgütü propagandası yapmakla yargılanıyor.

    Davanın  üçüncü duruşması 22 Kasım 2022 Salı günü saat 14.00’da Sıhhiye Adliyesi’nde 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi, tüm demokratik kamuoyunu bu duruşmaya katılmaya, kendilerine destek vermeye çağırdı.

  • ‘Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor’

    ‘Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor’

    Leyla ÖZKAYNAK

    EXPO 2021 Hatay’ın Antakya alanındaki Kültür Sanat Sokağı’nda kitapseverlere kapılarını açan fuar, farklı konularda panellere ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

    Fuarın dördüncü gününe gazeteci yazar Sibel Hürtaş konuk oldu. Kadının Her Hali adlı panelde konuşan Hürtaş, kadına yönelik erkek şiddetini tüm yönleriyle anlattı.

    Kadına yönelik şiddete devletin hoşgörü gösterdiğini söyleyen Hürtaş, “İktidarın aldığı kararlar doğrudan ya da dolaylı olarak hayatlarımızı etkiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin iptaliyle Türkiye’de kadın cinayetleri ve erkek şiddeti arttı. Her gün en az bir tane kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Kadınlar şiddet karşısında haklarını savunuyor ama adalet mekanizması kadının lehine işlemiyor” diye konuştu.

    ‘Kadınlar ekonomik ve siyasi krizin hedefinde’

    Hürtaş, kadına yönelik şiddetin sadece devlet politikalarıyla alakalı olmadığını belirterek, “Ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Kriz ortamlarında iş dünyasında en başta kadınlar gözden çıkarılıyor. Pandemide de yine ilk olarak kadınlar işsiz kaldı. Bir savaş ortamında en başta kadınlar ve çocuklar zarar görüyor. Boşanmak isteyen kadınlar para kazanamadığı için boşanamıyor. Ev içi şiddete uğrayan yalnızca kadın değil, evdeki çocuklar da bu şiddete maruz kalıyor. Bütün bunların ortaya çıkardığı bir şiddet ortamı var. Kadınlar her gün erkekler tarafından öldürülüyor. Ekonomik ve siyasi krizlerin hedefinde olan kadınlar erkek şiddetiyle boğuşmak zorunda kalıyor” diye konuştu.

    ‘Katillerin sırtı sıvazlandığı için şiddet artıyor’

    “Kadın cinayeti yoktur, cinayet cinayettir” görüşünde olanlara seslenen Hürtaş, “Maalesef kadınlar kendi hayatları hakkında karar almak istedikleri her gün öldürülüyor. Kadın cinayetlerinin hepsi birbirine benzeyen cinayetler. Kadınlar evde yemek yapmadıklarında, kazandıkları parayı vermediklerinde ya da boşanmak istedikleri için öldürülüyor. Çember o kadar büyük ki yaş, eğitim, yer fark etmiyor. Şiddet çemberinin bu kadar büyük olmasının nedeni katillerin sırtının sıvazlanması. Kadınlar bir tek evli oldukları erkekler tarafından şiddet görmüyor, yakın çevresinden ve hiç tanımadığı erkeklerden de şiddet görüyor” dedi.

    Hürtaş kaleme aldığı Canına Tak Eden Kadınlar adlı kitabında bahsettiği cezaevindeki özsavunma gerçekleştiren kadınlarla görüşmelerini şu sözlerle anlattı:

    “Birlikte oldukları erkekleri öldüren kadınlarla cezaevlerini gezerek konuştum. Bu kadınların ortak noktaları evli ya da birlikte oldukları erkekler tarafından sistematik şiddete maruz kalıyor olmalarıydı. Kadınların bir şekilde şiddet uygulamaya zorlandıklarını gördüm. 30 kadınla görüştüm hepsi polise başvurmuş ama hiçbiri polisten yardım alamamış. Kadınlar şiddete maruz kaldıklarında her kapıyı çalıyorlar ama maalesef devlet şiddetten koruma mekanizmalarını işletmiyor.”

    ‘Kadınlar en çok cinsel şiddete maruz kalıyor’

    “Kadınlar Türkiye’de en fazla cinsel şiddete maruz kalıyor. Görüştüğüm kadınların çoğu kocaları tarafından para karşılığı seks yapmaya zorlandıklarını söyledi. Kadınlara işledikleri cinayetten pişman olup olmadıklarını sordum, aralarında pişman olan yoktu. Şiddetten kurtulacak çareleri kalmadığı için cinayete sürüklendiklerini söyleyen kadınlar “Ya o beni öldürecekti ya ben onu” diyorlardı. Yapılan araştırmalara baktığımızda kadınlar cinayet işlerken planlayarak yapmıyor ama erkekler cinayeti tasarlayarak kadınları öldürüyor. Kadınları öldüren erkeklerin sırtı sıvazlanırken eşlerini öldüren kadınların hepsi müebbet hapis cezasına çarptırılıyor.”

    ‘Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor’

    Hürtaş medyanın şiddeti pornografikleştirmesini eleştirerek durumu şöyle özetledi:

    “Kadına yönelik şiddetin başını medya çekiyor. Medya fail adına bahaneler üretiyor. Fail adına mazeret üreten bir dil ile servis edilen her haber kadına yönelik şiddeti de körüklüyor. Dizilerde işlenen konulara baktığımızda şiddetin palazlandırıldığını ve normalize edildiğini görüyoruz”