Yazar: medyaport net

  • ‘Bir durgun sudayız, konuşsak da kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.’

    ‘Bir durgun sudayız, konuşsak da kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.’

    “Bir durgun sudayız, konuşsak da

    kuş uçmuyor içimizdeki ormandan.”

    Şükrü Erbaş

  • Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç idam gecesini anlattı

    Halit Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç idam gecesini anlattı

    Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de tutuklu bulundukları Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildiler. İdama tanıklık eden avukatları Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan, not almalarına bile izin verilmediği, üzerlerinde kağıt, kalem bırakılmadığı için ezberledikleri son sözlerini kağıda döktüler. Darbeciler, idam infaz tutanağında “yasadışı” olduğu gerekçesiyle son sözlere yer vermediler. O sözler ancak avukatları aracılığıyla bugünlere gelebildi.

    ‘BİR GECEDE SAÇLARI AĞARDI’

    Sitemiz editörü, Gazeteci Sultan Özer, Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu sayfasında konuyu gündeme getirerek, idam gecesini ve Denizlerin bugüne yansıyan mücadelesini konuştu:

    O günlere tanıklık eden, o sözleri daktilo ile kağıda aktaran ise Serpil Çelenk Güvenç idi. Güvenç o geceyi, gözleri dolarak, duygulanarak anlattı: “5 Mayıs gecesi, kapı çalındı, Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan izin alınmıştı, Denizlerin de ‘idamımızda bulunsunlar’ dediği için babamı aldılar. Sabaha kadar bekledik, Sabaha karşı kapı çalındı, babam ve Mükerrem geldi. Babamın gözlerinin altı simsiyah, yemyeşil. Saçları ağarmış. Hala hatırladığım, Mükerrem kocaman adımlarla salonu geçti, balkona çıktı kapıyı kapattı. Ağlıyor, ama nasıl ağlıyor.

    Babam, onun zamanı değil, gel dedi. Daktiloya kağıt takmamı istedi, önceden kararlaştırdıkları gibi ezberledikleri sözleri yazdırdılar.

    İş bitti, babam yatak odasına gitti, kapıyı kapattı, Mükerrem de tekrar balkona gitti, ağlıyorlar…”

    YANYANA BİLE GÖMÜLMELERİNE İZİN VERİLMEDİ

    Denizlerin idamının ardından cenazeler Karşıyaka Mezarlığı’nda, üçer mezar ara ile defnedildi. Oysa Deniz Gezmiş’in, İstanbul’da katledilen Taylan Özgür’ün yanında toprağa verilmeleri vasiyeti vardı. O tutulmadığı gibi, babaların tüm ısrarına rağmen üç gencin yanyana bile definlerine izin verilmedi.

    Serpil Çelenk Güvenç, “Ne kadar çok kaybımız olmuş, ne kadar çok insanımız ölmüş” dediği o döneme dikkat çekerek, “egemen sınıfların sömürü düzenini daha fazla sürdürmek, insanların yoksulluğu üzerinden zenginliklerini daha da artırmak için insanları öldürdüklerine” dikkat çekti.

    ‘ÜLKENİN GELECEĞİNİ İDAM ETTİLER’

    Çelenk’in “Kendilerine çektirdikleri yetmedi, ana babalarına, kardeşlerine de çektirdiler” sözlerini, siyasetçi, sanatçı Berhan Şimşek, “Sadece anne babalarına da değil, geleceğine çektirdiler, bu ülkenin geleceğini idam etti, katlettiler” diye devam ettirdi.

    Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Yanke Go Home diyerek Dolmabahçe’de denize döktükleri Amerikan askerleri için o dönem iktidarları tarafından genelevlerin duvarlarının bile beyaza boyatılıp, Amerikan askerlerine hazır edildiğini anlattı.

    TBMM Başkanlığı yapan İsmail Kahraman’ın da Amerikan askerlerini destekleyenler arasında yer aldığına dikkat çeken Şimşek, darbeyi ve Denizlerin idamını “Amerika 6. Filo’nun intikamını aldı” diye yorumladı.

    Şimşek hem Amerika’nın hem de yerli işbirlikçilerin intikam aldığını söyledi.

    ‘BU TOPRAKLARDA KAN DAVASI GÜDÜLDÜ’

    Bu topraklarla 50 bine yakın Alevi’nin Yavuz Sultan Selim -Şah İsmail savaşı sonrası katledildiğini, kan davasının bununla bitmediğini, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamının ardından Deniz’lerin idamının “üçe karşı üç” diye onaylandığını söyledi. Bütün bu gelişmelerin, müdahalelerin Türkiye’nin 60’lı yıllardan sonra nasıl yönetileceğinin de göstergesi olduğunu dile getirdi.

    Ahmet Telli

    Foto::Mehmet Özer

    ‘TÜRKİYE 68 HAREKETİ GENÇLİK HAREKETİ YARATTI’

    Devrimci 78’liler Federasyonu Başkanı, Şair, Yazar Ahmet Telli de Türkiye’de ve Avrupa’da 68 hareketine dikkat çekerek, Türkiye’deki 68 hareketinin sönümlenmediğini, devam eden bir gençlik hareketi yarattığını anlattı. Telli, Kızıldere’de katledilen Mahir Çayan ve arkadaşlarının Deniz Gezmişleri idamdan kurtarabilmek için yola çıkmalarına atıfla, Türkiye 68 gençliğinin, birbiri için ölümü göze alabilme kültürü yarattığını da dile getirdi.

    Ahmet Telli’nin Denizler için şiirler okuduğu yayında duygusal anlar da yaşandı, bu anlar izleyiciler tarafından mesajlarla da dile getirildi.

  • Danıştay, Etlik Şehir Hastanesinde rantı onadı

    Danıştay, Etlik Şehir Hastanesinde rantı onadı

    Danıştay, TTB’nin açtığı dava sürerken idare mahkemesinin 2013 yılında yapılan yasa değişikliğin hukuksuzluğu ortadan kaldırdığı yönündeki kararını onadı.

    Birkan Bulut, Etlik Şehir Hastanesi’ne ilişkin Danıştay kadarını yazdı. Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan habere göre, Danıştay Etlik Şehir Hastanesi’nin rantını onayladı. İşte o haber:

    Danıştay 13. Daire, TTB’nin Etlik Şehir Hastanesinin şartnamesinde kapatılan hastanelerin ticari amaçla yükleniciye devri ve ihale usulü ile ilgili maddelerinin iptali başvurusunu oy çokluğuyla reddetti. Beşe karşı üç oyla karar veren Danıştay, idare mahkemesinin dava sürerken 2013 yılında yapılan yasa değişikliğin hukuksuzluğu ortadan kaldırdığı yönündeki kararını onadı. TTB Genel Sekreteri Vedat Bulut, kamu mallarının yargı eliyle peşkeş çekildiğini söyledi.

    TTB, Ankara Etlik Şehir Hastanesi şartnamesinde, kapatılacak sağlık tesislerinin taşınmazlarının yükleniciye bedelsiz devrine karşı dava açmıştı. Davada, “Ankara Etlik Entegre Sağlık Kampüsü Yapım İşleri ile Ürün ve Hizmetlerin Temin Edilmesi İşine İlişkin Genel Şartname”nde yer alan “İdare Ankara Etlik Entegre Sağlık Kampüsü içerisine alınacak mevcut sağlık tesislerinin üzerinde bulunduğu alanları da ihale uhdesinde kalan istekliye bırakılacak tıbbi hizmet alanları dışındaki alanlar kapsamına alır” maddesinin iptali istendi. Şartnamede yüklenici tarafından ticari amaçlarla kullanılması için taşınmazları devredilmesi istenen sağlık tesisleri arasında Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi, Ulus Devlet Hastanesi, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dışkapı Çocuk Hastanesi, Ulucanlar Göz Hastanesi, Ankara Eğitim Araştırma Hastanesi Ulucanlar Ek Poliklinik Binası, Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Doğum Hastanesi, Dr. A.Y. Ankara Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi bulunuyor. Ayrıca “Nihai Pazarlık Görüşmelerinin Gerçekleştirilmesi” maddesinin de iptal edilmesi istendi.

    SONRADAN YAPILAN YASA DEĞİŞİKLİĞİ GEREKÇE GÖSTERİLDİ

    Ankara 3.İdare Mahkemesi ise dava sürerken yapılan bir yasa değişikliğiyle hukuka aykırılığın ortadan kalktığına karar verdi. 2013 yılında yapılan yasa değişikliğiyle ihale süreci tamamlanmış olan veya devam eden işlere ait şartnamelerdeki, yüklenici tarafından yapılacak sağlık yerleşkesinin dışındaki taşınmazların ticari alan olarak işletilmek üzere yükleniciye verilebileceğine dair hükümlerin uygulanmayacağı, sağlık yerleşkesi dışındaki taşınmazlar yükleniciye verilmeyeceği belirtiliyordu.

    Kararı temyize götüren TTB, yasa değişikliği ile dava konusu şartnamedeki hukuka aykırı uygulamanın ortadan kaldırıldığı yönündeki gerekçenin hukuk devleti ve idare hukukunun temel ilkelerine aykırı olduğunu bildirdi. Ayrıca şartnamedeki “Nihai Pazarlık Görüşmelerinin Gerçekleştirilmesi” maddesinin yönetmeliğe aykırı yeni bir ihale usulünün oluşturulduğunu ifade etti.

    ‘DANIŞTAY OY ÇOKLUĞUYLA ONADI’

    Danıştay 13. Daire ise beşe karşı üç oyla verdiği kararda, idare mahkemesinin kararını onadı. Karşı oy kullanan iki üye ise “(…) sağlık tesisinden tamamen bağımsız bir taşınmazın sağlık tesisi konsepti ile herhangi bir ilgisi ve uyumu bulunmaksızın, ticari alan olarak işletilmek üzere yüklenici lehine üst hakkı tanınması, söz konusu mevzuata göre yapılan ihaleler çerçevesinde mümkün değildir” dedi. 2013 yılındaki yasa değişikliğinin şartnamenin dava konusu davaya konu olan hukuka aykırılığını gidermeyeceği vurgulandı. Ayrıca “Nihai Pazarlık Görüşmelerinin Gerçekleştirilmesi” maddesinin de iptal edilmesi gerektiği belirtildi.

    ‘KAMUNUN MALI PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR’

    Karara tepki gösteren TTB Genel Sekreteri Vedat Bulut, bu kararın yargının hükümetin ve sermayenin emrine nasıl geçtiğini gösterdiği söyledi. Yargının iş adamların çıkarları için kamunun malını peşkeş çekmeye gittiğini belirten Bulut, “Ancak buna karşı mücadele etmeye, kamusal hizmeti, toplumun çıkarlarını savunmaya devam edeceğiz” dedi.

  • Öldürülen kadınların aileleri, ‘Kadınları yaşatamıyorsunuz’ diye seslendi

    Öldürülen kadınların aileleri, ‘Kadınları yaşatamıyorsunuz’ diye seslendi

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kadın Meclisleri, şubat ayı raporunu “Kadın Cinayetlerini Şüpheli Bırakmayacağız” sloganıyla ülke genelinde düzenledikleri eylemle duyurdu. Ankara’daki eylemde, “28 günde 27 kadın öldürüldü, 12 kadının ölümü şüpheli” açıklaması yapılırken, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisiyken öğrencisi erkek tarafından öldürülen Ceren Damar’ın babası Mustafa Damar, “Dünya kadınların refahını konuşurken biz kadınların en temel hakkı yaşam hakkını koruyamıyoruz” diye sitem etti. Özgür Tarhan tarafından öldürülen Ayşe Karaman’un annesi Feride Karaman da kızının katili hak ettiği cezayı alana kadar bu davanın arkasında olacağını söyledi.

    Ankara’da Kuğulu Park’ta toplanan Kadın Meclisleri üyesi kadınlara polisler önce izin vermek istemedi. Kadınlarla polis amirleri arasında uzun süren görüşmelerin ardından eylem, pandemi şartlarında gerçekleştirildi.

    Kadınlar kırmızı bantlarla mesafeyi ayarlayarak, eylem için yerlerini aldılar. Kadınlar, “Kadın cinayetlerini şüpheli bırakmayacağız- İstanbul Sözleşmesini uygulatacağız” pankartı ve dövizler açtılar.

    Yoğun polis önlemleri altında açıklama yapan kadınlar, Şubat ayı kadın cinayetleri raporunu açıkladı. Rapora göre, 28 günde 27 kadın öldürüldü, 12 kadın şüpheli şekilde hayatını kaybetti. 5 Mart 2020’den bugüne kadar 303 kadın öldürüldü, 181 kadının ölümü ise şüpheli. Kadınlar, eylemde, “Şüpheli kadın ölümlerini açığa çıkaracağız”, “Asla yalnız yürümeyeceksin”, “İstanbul Sözleşmesi’ni uygulatacağız”, “Rektörü de geleceğimizi de biz seçeceğiz” dövizleri açıp, sloganlar attılar.

    Eylemde, kadınların Boğaziçi Üniversitesi protestolarına destek söylemleri, polis tarafından engellenmeye çalışıldı.

    Kadınlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kadına yönelik şiddet açıklamalarına ilişkin, “Devletin kadına karşı şiddetle mücadeledeki irade beyanı önemli bir taahhüttür, biz de bunun takipçisi olacağız” diye seslendiler. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkin uygulanması taleplerini yineleyen kadınlar, erkekler tarafından öldürülen kadınların isimlerini tek tek okuyarak, dava süreçlerinin takipçisi olacaklarını dile getirdiler.

    Ceren Damarın annesi gözyaşlarını tutamadı

    ‘KADINLARIN YAŞAM HAKKINI KORUYAMIYORUZ’

    Eyleme, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisiyken öğrencisi olan erkek tarafından öldürülen Ceren Damar’ın annesi Feyzan Damar ve babası Mustafa Damar da katıldı. Anne Damar’ın kızının fotoğrafı kucağında sık sık ağladığı eylemde konuşan Baba Mustafa Damar, devletin kadınların en temel hakkı olan yaşama hakkını koruyamadığını söyledi.

    Mustafa Damar, “Dünyanın dört bir tarafında kadınlar günü kutlanıyor. Kadınların ekonomik, siyasi, sosyal başarıları kutlanıyor. Biz neyi konuşuyoruz? Kadın cinayetleri, kadınlara yönelik şiddet, iftiralar, kadınların yaşam tarzına müdahale ve sayamayacağım birçok olumsuzluk… Dünya kadınların refahını konuşurken biz kadınların en temel hakkı yaşam hakkını koruyamıyoruz. Masum insanların, elinde silah, bıçakla nasıl katledildiğini hep birlikte toplumun gözü önünde yaşadık” diye seslendi.

    Ayşe Karamanın annesi Feride Karaman

    ‘BENİM GÜLÜMÜ SOLDURDU, CANİNİN PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIM’

    Özgür Tarhan tarafından öldürülen Ayşe Karaman’ın annesi Feride Karaman da kucağında kızının fotoğrafı olduğu halde konuştu. Kızının ölümünün şüpheli olmadığını, Tarhan tarafından öldürüldüğünü yineleyen anne Karaman; “Yavrum şüpheli bir şekilde öldürülmedi. Özgür Tarhan denen o caninin kızıma damardan verdiği ilaçlarla öldü. Benim gülümü soldurdu, o caninin peşini bırakmayacağım. Sabırla bekliyorum, Özgür Tarhan rahat rahat yerinde oturmasın, ensesindeyim. Özgür Tarhan, hak ettiği cezayı alacak ben de bir gün rahatça uyuyacağım, ben daha 2 saatten fazla uyumadım” diye konuştu.

    Konuşmaların ardından Kadın Meclisi üyeleri öldürülen kadınların adlarını tek tek sayarak, aralarında olduğunu belirttiler. Kadınlar, öldürülen kadınların davalarının takipçisi olacaklarının da altını çizdiler.

  • Türkiye’de Kültür Sanat Politikaları ve Hak İhlalleri

    Türkiye’de Kültür Sanat Politikaları ve Hak İhlalleri

    Nehir Durna*

    Giriş

    Tarih boyunca baskıcı rejimler kendi meşruiyetlerini sorgulayan, iktidarlarını sarsma ihtimali olan ve kendilerini eleştiren kişi ve kurumlara karşı baskı ve zor kullanmışlardır. Bu bazen sansür, sürgün, bazen hapis bazen de ölüme varan susturma politikaları olarak tarihe geçmiştir. Baskıcı rejimlerin bu baskı ve zor kullanma biçimlerinden en çok etkilenenler de şüphesiz sanatçılar, bilim insanları ve aydınlar olmuştur. Özellikle sanatçılar tarihin her döneminde düşüncelerini özgürce ifade ederek sanatlarını icra edebilecekleri özgür mecralar için mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Bu rapor, AKP iktidarı boyunca Türkiye’de kültür ve sanat etkinliklerine yönelik baskı ve sansürü değerlendirmek, iktidarın izlediği sanat politikaları üzerinden toplumsal yapıyı ve değişimleri anlamak amacını taşımaktadır. Raporda AKP’nin sanatı, farklılıklar üzerinden “öteki” yaratmak ve aynılıklar üzerinden “kitle” yaratmak amacıyla nasıl araçsallaştırdığı anlaşılmaya çalışılmaktadır. İktidar, kendi “ideal” toplumunu yaratma çabasıyla toplumun sanat zevkini veya tercihini hegemonik biçimde belirlemeye çalışmakta ve bu hegemonik performansı da neoliberal söylemler ile meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu sürecin nasıl işlediği geniş bir perspektif ile değerlendirilerek toplumsal olaylar ve gelişmelerden örneklerle, kronolojik bir sırayla ele alınmıştır.

    Türkiye’de 2000’li Yıllarda Sanata Yönelik Sansür ve Baskı

    Devlet yapılarının ortaya çıkmasıyla yönetim erkine sahip olanlar siyasal ve sosyal alanda kendini meşru kılmak için yasalar koyarak müdahaleyi meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Demokrasi kültürünün yeterince gelişmediği ülkelerde yasama, yürütme, yargı organlarına seçim/atama yoluyla gelen bireyler dönem dönem kendilerinde sınırsız yetki hissetmekte ve buna göre davranmaktadırlar. Kendini sınırsız bir otorite olarak gören siyasal figürler, devlet ve benzeri otoritelerden aldıkları güçle ve teknolojik gelişmelerin yarattığı olanaklarla bireylerin düşünmelerini engelleyecek bir takım argümanlar geliştirmektedirler. Gelişen teknoloji ile bilgiye kolay ulaşım sağlanırken yaratılan bilgi kirliliği ile de insanların kafası karıştırılmakta, sanat ve edebiyat gibi toplumsal yapıyı ve bireyi düşünsel anlamda zenginleştirecek enstrümanlardan yararlanmaları engellenmektedir. Bu durum otoriteye itaati artırırken bireysel ve toplumsal farkındalığı azalmaktadır. İtaat her daim erdem olarak lanse edilirken itaatsizlik günah ile özdeş kılınmaktadır (Fromm, 2014:28).

    Türkiye’de 2000’li yılların sanat ortamına ve sansür uygulamalarına baktığımızda giderek artan oranda sanata ve sanatçıya müdahale edildiği görülmektedir. Birkaç sansür ve hak ihlali örneği verecek olursak;

      • Balıkesir-Edremit’te bir efsanenin kahramanı olan Sarı Kız adına dikilen heykel, 2000 yılında Fazilet Partililer tarafından göğsünün çok büyük olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Dönemin Fazilet Partisi Balıkesir İl Sekreteri olan Cengiz Acar heykelin kaldırılmasını istemiştir (Kayış ve Hürkan, 2012: 395).

     

      • 2002 yılında Mustafa Horasan tarafından yapılan ‘Bir Hadım Ağanın Hazin Sonu’ isimli çalışma, İş Sanat Kültür Merkezi Kibele Galerisi sezon kapanış sergisinden müstehcenlik sebebiyle konsepte uygun bulunmadığı gerekçesi ile kaldırılmıştır.[1]

     

      • 2003 yılında, Taner Ceylan’ın Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki sergideki Taner-Taner isimli eseri “genel edebe” aykırı bulunmuş ve çıkan tartışmalar sonucunda Taner Ceylan istifa etmek zorunda kalmıştır (Yılmaz, 2015: 427).

     

      • 2005 yılında 9. İstanbul Bienali kapsamında ‘Misafirperverlik’ adı verilen alanda Burak Delier’e ait Muhafız isimli fotoğraf çalışması politik öğeler taşıdığı gerekçesi ile bienalin açılmasına sayılı günler kala bienalden çıkarılmıştır.[2]

     

      • 2006 yılında, Kars’ta Mehmet Aksoy tarafından yapılan 24,5 metre uzunluğundaki İnsanlık Anıtı adlı eser, 2011 yılında Kars’a giden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ucubeye benzetilerek yıkılacağı belirtilmiştir. Yıkım kararına karşı idare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı vermiş, ancak bölge idare mahkemesi bu kararı kaldırmıştır. Bunun üzerine dönemin AKP’li Kars Belediyesi, heykelin yıkımı için ihaleye çıkmış, 272 bin TL’ye ihaleyi alan bir şirket, 26 Nisan 2011’de heykelin yıkımına başlamıştır.[3]

     

      • 2006 yılının Ekim ayında, Ressam Süha Semerci Fethiye Belediye’si Kültür Merkezi Salonu’nda resim ve mozaik sergisi açmıştır. Sergide nü resimler ve konsept olarak şarap şişeleri de vardır. Dönemin Fethiye Belediyesi Kültür Merkezi Müdürü Muammer Şahin, şarapların sergi konsepti olduğuna inanmadığını belirterek, ramazan nedeniyle sergideki nü resimler ve konsept için yerleştirilen şarapların kaldırılmasını istemiştir. Sanatçı ise müdahaleler karşısında tavır alarak serginin açılışına bir hafta kala kapatmıştır.[4]

     

      • 2007 yılında Ressam Ayşegül Yarar, Gaziantep’te Sanko Sanat Galerisi’nde açtığı 9’uncu kişisel sergisindeki 45 eserden ‘nü’ tabloları turkuaz renkli tülbentle sansürlemiştir. İlk gün sergilediği ‘nü’ 10 tablodan 7’sini ikinci günden itibaren kaldıran Ayşegül Yarar, galeri yöneticilerinin ‘Gaziantep halkına ağır geleceği’ uyarısı üzerine ‘nü’ tablolarına sansür uyguladığını ifade etmiştir. [5]

     

      • 2009 yılında AKP’li Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş, göreve gelir gelmez şehirdeki tüm kadın heykellerini, “kadın heykellerinin konulmasını uygun bulmuyorum” diyerek toplatmıştır (Yılmaz, 2015: 438).

     

    2000’li yıllara ait yukarıdaki örneklerde en dikkat çekici hususlardan biri de sanatçıların oto sansür uygulamalarıdır. Raporun ilerleyen bölümlerinde değinileceği üzere sanatçıların eleştirel tutumları, ürettikleri, icra ettikleri eserler, yazdıkları, çizdikleri nedeniyle hedef gösterilerek toplumsal lince maruz bırakılmaları, haklarında dava açılması, hapse atılması ya da yıllarca süren mahkeme süreçleriyle uğraşmak zorunda bırakılmaları nedeniyle hissettikleri korku ve baskı giderek artmaktadır. Kendilerini özgür hissetmemekle birlikte özgür bir sanat ortamı için sürekli mücadele etmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durum elbette başlı başına bir araştırma konusudur. ancak iktidarın sanata yönelik giderek artan oranda uyguladığı baskı ve susturma politikasının sonuçlarından biri de bu korku ortamında sanatçıların oto sansür uygulamak zorunda kalmasıdır.

    TÜSAK Yasa Tasarısı, Sansür Tartışmaları ve Ödenekli Sanatın Özelleştirilmesi

    AKP döneminde iktidar tarafından gündeme getirilen en önemli tartışmalardan biri de kamuoyunda TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) olarak bilinen yasa tasarısıdır. TÜSAK tartışmalarının başlangıcında ise 12 Nisan 2012’de Şehir Tiyatroları Müdürlüğü’nün yeni görev ve çalışma yönetmeliğinin İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından kabul edilmesi yer almaktadır. Bu yönetmelikle birlikte Repertuar Kurulu yerine Edebi Kurul getirilerek yönetim kurulundaki hemen hemen tüm sanatçılar tasfiye edilerek belediye bürokratları karar verici olarak atanmıştır.[6] Karara sanatçılar ve sendikalar büyük tepki göstermiş, ardı ardına çeşitli istifalar verilmiş ve protestolar yapılmıştır.[7] Ardından başta Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Emekçileri Sendikası (Tüm Bel-Sen) olmak üzere çeşitli kurumların yaptığı itirazların sonucunda yeni yönetmeliğin dört maddesi, İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.[8]

    Yeni yönetmelik kararına verilen bu büyük tepkinin en önemli nedeni ülkedeki sanatsal üretimi ve etkinlikleri etkileyecek başka kararların da sinyallerini veriyor olmasıdır. Nitekim yeni yönetmelik kararının akabinde 29 Nisan’da AKP Gençlik Kolları 3. Olağan Kongresi’nde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, tiyatroları özelleştireceğini açıklamış, ardından konu Bakanlar Kurulu’nda görüşülmüştür. Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç basındaki eleştirileri doğal karşıladıklarını ancak Şehir Tiyatroları’na verilen desteğe rağmen gerekli kalite ve seyirci sayısının artmadığını, özgürlük kavramının da yeteri kadar yer bulmadığını ifade etmiştir. Belediyenin işveren olarak maaşlarını ödediği sanatçıların işlerine karışmak istemesini anlayışla karşıladıklarını, özerklik yerine özelleştirmeyi gündeme getirdiklerinin altını çizmiştir. Toplantıda sanatın ne kadar güçlenebileceği ve ne kadar özgür olacağının masaya yatırıldığını belirten Arınç, özelleştirme konusunda “Kararımız kesindir” şeklinde açıklama yapmış ve Avrupa’daki pek çok ülkede de devlet eliyle tiyatro olmadığını dile getirmiştir.[9]

    Tartışmaların devam ettiği sırada İstanbul Büyükşehir Belediye’si özelleştirme uygulamalarını başlatmıştır. Mayıs ayından yılsonuna kadar 100 seans gösterimi yapılacak 3 oyun için İBB’ye ait Kültür AŞ. 2 milyon 750 bin liralık ihale açmıştır.[10]

    Görsel 1: https://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/ibb-tiyatrolari-ozellestirmeye-baslamis-bile-haberi-54777 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    Kaynak: (Birgün, 18 Ocak 2020) https://www.birgun.net/haber/malazgirt-ve-afrin-dediler-iki-gunde-200-bin-tl-aldilar-284523

    Bu gelişmeler, belediye bürokratlarının görevleri arasına eklenmiş repertuarı belirleme yetkisiyle birlikte düşünüldüğünde, ideolojik olarak tek bir karar merciine bağlı olan, sanat yapıtlarının değil ihale bedellerinin ön planda olacağı, özgür bir sanat anlayışından ziyade iktidarın anlayışının hüküm süreceği bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. (Kösemen, 2015:72)

    Tüm bu tartışmalar sürerken dönemin Başbakanı Erdoğan The Istanbul Review‘de[11] yayımlanmış bir röportajda şu ifadeleri kullanmıştır:

    Sansür, sadece edebiyatta değil, sanatta, medyada, siyasette ve diğer alanlarda da kabul edilmez bir engelleme yöntemidir. İfade özgürlüğü, bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve standartlarını her geçen gün yükselttiğimiz bir alandır. Başkalarının özgürlük alanlarına müdahale etmemek, hakaret ederek kişisel hak ve özgürlükleri incitmemek kaydıyla, fikirlerin en özgür şekilde ifade edilmesini savunduk ve savunmaya devam edeceğiz.

    Erdoğan’ın bu ifadesi Türkiye’de yaşanan politik gerçekliklerle en hafif deyimle ciddi bir tezat oluşturmaktadır (Karaca, 2012: 134-135). İktidar, benimsediği politik tutumun bizzat uygulayıcısı olduğu halde, kendini sürecin dışındaymış gibi göstermeye çalışmakta ya da politik tutumu ile bütünüyle zıt açıklamalar yapabilmektedir. Bunun en güzel örneklerinden biri Erdoğan’ın sansüre karşı olduğunu ifade ettiği röportajıyla aynı tarihlerde, Nisan 2012’de yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiş olmasıdır:

    … İstanbul Şehir Tiyatroları meselesinde o despot anlayış, o kibirli tavır bir kez daha tezahür etti. Şehir Tiyatroları’nda yapılan bir yönetmelik değişikliği üzerinden hem bizi, hem tüm muhafazakârları aşağılamaya ve küçümsemeye başladılar. Allah aşkına soruyorum ya, siz kimsiniz? Siz her konuda söz söylemede, her konuda otorite olduğunuzu iddia etme yetkisini nereden alıyorsunuz? Bu ülkede tiyatro sizin tekelinizde mi? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Sanat konusunda söz söylemeye yetki sahibi olan sadece sizler misiniz? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti küçümseme, bu milleti azarlama dönemi geride kaldı. Bu ülkede pırıl pırıl bir nesil yetişti. Bu ülkede kendi tarihini bilen, mazisini iyi tanıyan, bu toprakların birikimini hıfzetmiş, Batı’yı diğer medeniyetleri tanıyan, bilen, öğrenen bir gençlik var. Melih Bey, sen de ona göre hazırlığını bir an önce yap. İşte buyurun özgürlük, istediğiniz oyunları istediğiniz gibi oynayın istediğiniz yerde oynayın kimse engel olmaz. Ama kusura bakma, geleceksin Şehir Tiyatrosu’ndan hem belediyeden maaşını alacaksın ondan sonra istediğin gibi yönetime de verip veriştireceksin, böyle saçmalık olmaz. Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet eliyle tiyatro olmaz. Ben Kadir Bey’i tebrik ediyorum ve aynı şeyi şu anda Bakanlar Kurulu’na getireceğim. Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum Bunu teklif edeceğim. Özelleştirmek suretiyle buyurun istediğiniz gibi tiyatrolarınızı oynayın. Destek gerekirse, gerektiği zaman bizler de hükümet olarak istediğimiz oyunlara sponsor olur desteğimizi veririz.[12]

    Erdoğan’ın yukarıdaki açıklamasındaki üç temel husus dikkat çekmektedir. İlki muhafazakâr-muhafazakâr olmayan ayrımının keskinleşmesidir. Muhafazakâr olmayanların “tiyatroyu kendi tekellerine almış, her konuda otorite, despot aydınlar” olduğu vurgulanmakta ve sanat alanında söz sahibi olmayan muhafazakârları küçümsediklerine işaret edilmektedir. İkinci olarak, iktidara karşı eleştirel olma hakkının engellenmesidir. Devlet tiyatro, opera, bale sanatçılarının memur statüsünde olmaları nedeniyle iktidara karşı eleştiri üretme haklarının olmadığı vurgusudur. Son olarak da kültürel alanın özelleştirmeye uygun hale getirilmesidir. Gelişmiş ülkelerden örnek verilerek devlet eliyle sanat olmadığı dile getirilmektedir. Demokratik, çağdaş ve gelişmiş bir toplum düzeyine imreniliyorsa bunun özelleştirmeyle mümkün olduğu savunulmaktadır (Kösemen, 2015:73).

    Küresel düzeyde neoliberal ekonominin sanat üzerindeki güçlü etkisi Türkiye sanat ortamında özellikle 90’lardan sonra gündeme gelmiştir. Türkiye’de, devletin milli kültür oluşturma çabasıyla kültür ve sanata yatırım yaptığı tek partili dönemden sonra, devlet gücünün zaten azaldığı kültür ve sanat alanı küreselleşmenin de etkisiyle serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline gelmeye başlamıştır. 80 sonrası serbest piyasa ekonomisinin ülkede işlerliğinin artışıyla, “devletin küçültülmesi” ve özelleştirmeler, etkisini sanat alanında da göstermiştir.[13]

    AKP iktidarıyla birlikte her alanda görülen ve “kârlılık” gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışılan özelleştirme faaliyetleri, sanat alanında da ciddi tartışmalarla birlikte gündeme getirilmiştir. 2014 yılının başlarında kamuoyuna duyurulan” Türkiye Sanat Kurumu Kurulması İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı”  yani TÜSAK Yasa Tasarısı’nın amacı şu şekilde ifade edilmiştir:

    Görsel-işitsel yapımlar ile sahne sanatlarının, müzik, edebiyat, görsel sanatlar ve geleneksel sanatların geliştirilip güçlendirilmesi, tanıtılması, yaygınlaştırılması, toplumun her kesiminin sanat ürünlerinden verimli şekilde yararlanması, sanat aracılığıyla çağdaş ve etkin bir iletişim ortamının yaratılması için; bu alanlarda kültür ve sanatımıza katkı sağlayacak nitelikteki ulusal veya uluslararası projelerin değerlendirilmesi ve desteklenmesi ile Türkiye Sanat Kurumunun kuruluşuna, teşkilatına, görevlerine, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.[14]

    Ancak AKP iktidarının sanata uzun zamandan beri müdahale etme çabası, muhafazakâr ideoloji çerçevesinde sanatın icra edilmesine yönelik söylemleri ve bu söylemleri kurduğu biz-öteki, muhafazakâr-muhafazakâr olmayan sanat karşıtlığı kamuoyunda tepkiyle karşılanmıştır.

    TÜSAK Yasa Tasarısı’nın ikinci bölümünde “Sanat projelerinin değerlendirilmesi, desteklenmesi ve yaptırılması ile mevzuatın verdiği diğer görevlere yönelik faaliyette bulunmak üzere idari ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğine haiz ve Bakanlıkla ilişkili Türkiye Sanat Kurumu kurulmuştur. Türkiye Sanat Kurumu; Türkiye Sanat Kurulu ve Başkanlık teşkilatından oluşur. Kurumun merkezi Ankara, kısa adı TÜSAK’tır”[15]maddesi ile TÜSAK’ın Bakanlıkla ilişkili bir sanat kurumu olduğu tanımlanmaktadır. Tasarının ikinci bölümdeki 4. madde “Türkiye Sanat Kurulu, Kurumun karar organıdır. Kurul; biri Başkan, biri İkinci Başkan olmak üzere on bir üyeden oluşur. Kurul üyeleri, en az dört yıllık eğitim veren yükseköğretim kurumları ile bunlara denkliği yetkili makamlarca kabul edilen yurt dışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olmuş veya mesleğinde temayüz etmiş, Devlet memuru olma niteliğine sahip, kamu kurum ve kuruluşlarında ya da özel sektörde en az on yıl deneyim sahibi kişiler arasından Bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu Kararı ile atanır. Kurul üyelerinin en az altısı desteklenen sanat dallarında öğrenim görmüş, görev yapmış veya temayüz etmiş kişiler arasından atanır. Kurum Başkanı, Kurulun da başkanıdır”.[16] Bu maddeden de kurumun karar organı olan Türkiye Sanat Kurulu’nun üyelerinin Bakanın teklifi ile Bakanlar Kurulu Kararı ile atanacak olması, kurumun özerklik iddiasıyla örtüşmemektedir.

    Türkiye Sanat Kurulu’nun görev ve yetkileri tasarıda şu şekilde belirlenmiştir:

    1) Görsel-işitsel yapımlar ile sahne sanatlarının müzik, edebiyat, görsel sanatlar ve geleneksel sanat dallarında kültür ve sanatımıza katkı sağlayacak nitelikteki projelerinin desteklenmesi ile desteklenen projelerin destekleme kararında yer alan proje içeriğine ve amacına uygun gerçekleşip gerçekleşmediği hakkında karar vermek.

    2) Bu Kanun kapsamındaki sanat faaliyetlerinin ülke geneline yaygınlaştırılması amacıyla görsel-işitsel yapımlar ile sahne sanatlarının, müzik, edebiyat, görsel sanatlar ve geleneksel sanatlara yönelik olarak hizmet alımı yoluyla projeler yaptırılmasına karar vermek.

    3) Tiyatro, müzik ve diğer sahne sanatları, görsel sanatlar, edebiyat ile geleneksel sanatlar alanlarında; uluslararası düzeyde ülke tanıtımına yönelik özel nitelikteki proje ve yapımlar ile yaşayan insan hazinelerinin ve maddi desteğe ihtiyacı olan sanatçıların doğrudan desteklenmesine karar vermek.

    4) Sanatçı adayı üstün yetenekli çocuk ve gençlere yurt içinde ve yurt dışında alanıyla ilgili her türlü eğitim desteği, üstün yetenekli sanatçılara yurt dışında ileri eğitim desteği veya enstrüman ve malzeme desteği sağlanmasına karar vermek.

    5) Kurumun bütçesini, yıllık iş planını, gelir-gider kesin hesaplarını, yıllık raporunu ve piyasa gelişimi ile ilgili sair raporları onaylamak.

    6) Yıllık gerçekleşme raporu ve gelişim ile ilgili sair raporları hazırlamak ve Bakanlığa sunmak, Kurumun personel politikasını oluşturmak, Kuruma taşınmaz alımı, satımı ve kiralanması konularında karar vermek.

    7) Uluslararası organizasyon ve teşkilatların sektöre ilişkin mevzuat ve uygulamalarını izlemek, yasal düzenleme ihtiyacı duyulması halinde gerekli hazırlıkları yaparak Bakanlığa sunmak.

    8) Uygun bulduğu konularda Başkanlığı görevlendirmek veya yetkilendirmek.[17]

    Burada belirtildiği üzere kurumun karar organı olan Türkiye Sanat Kurulu’nun en önemli yetkisi, kültür ve sanata katkı sağlayacak nitelikteki projelerin hangilerinin olduğuna karar vermek ve ardından projenin içeriğine ve amacına uygun olarak bu katkının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetlemektir. Buradaki en önemli nokta ise projelerin değerlendirilme kriterlerinin netleştirilmiş olmamasıdır (Aksoy ve Şeyben, 2014: 190).

    TÜSAK Yasa Tasarısı AKP’nin neoliberal politikalarının ve kültür-sanat alanında söz sahibi olmak isteyen muhafazakâr anlayışının bir yansıması olarak okunabilir. TÜSAK’ın muhafazakâr bir kültür, hatta neo-İslamcı bir burjuvazi yaratma amacının bir ürünü olduğu açıktır. “İslâmcı karşı-seçkinler”, Cumhuriyet’i ve Kemalist düşünceyi çağrıştırdığını düşündükleri her türlü kurum ve işleyişe karşı takındıkları tutumdan dolayı artık kendi estetik yargılarını oluşturmak istemektedirler. Bu süreç, Batılılaşmış seçkinlerin kültürüne karşı bir tür Anadolu kültürünü destekleyen siyasal bir tutumun yansıması olarak değerlendirilebilir  (Yankaya, 2014: 180).

    İktidar tarafından her fırsatta gündeme getirilse de TÜSAK Yasa Tasarısı, çok sayıda sanat kurumunun, sanatçının tasarıya karşı çıkması ve kamuoyunda ciddi tartışmaların yaşanması üzerine tasarı olarak kalmış, yasalaşamamıştır. Özellikle sanatçılar bu konuda seslerini yükseltmiş, görüşlerini her fırsatta açıklıkla dile getirmişlerdir.

    Tiyatro eleştirmeni ve akademisyen Dikmen Gürün: “Eğer Devlet Tiyatroları’nın özelleştirileceğine dair haber doğru ise, “OHAL Yasası, sen nelere kadirsin” diyeceğim! Yıllarca TÜSAK dediler, onu dediler, bunu dediler ve sonunda, torba yasa ve OHAL ile olayı kendilerince bir çırpıda çözecekler. Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi yanlıştır. Bu ülkenin tiyatro geçmişine saygısızlıktır. Öncelikle dünya tiyatrolarını çok iyi etüt etsinler Kültür Bakanı ve onu yönlendirenler. Tabii ki bu sözlerim Devlet Opera ve Balesi için de geçerlidir. Tüm çağdaş ülkelerde olduğu gibi bizde de hükümetler ülkenin kültür ve sanat hayatına destek olmak durumundadır, köstek değil.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Yönetmen, oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan: “Özelleştirme kapsamında bir kuruluşu alacaksanız, ne için alırsınız? Daha kârlı ve para kazanan bir yer haline getirmek için değil mi? Bir yerin özelleştirilmesi için cazip olması gerekir, örneğin taşınmazları olması gerekir, değil mi? DT’nin iş makinaları, sahne önü ve arkasında emek veren insanlarıdır. DT’yi kim hangi nedenle satın alacak?.. Şimdi karar buysa, devlet bütün bu alanlardan çekiliyorsa, hiçbir sanatsal, artistik, kültürel bir yatırımda bulunmayacaksa, DT’nin özelleştirilme kararı bu çerçevede anlaşılabilir. Aksi halde bu hem kabul edilemez, hem de anlaşılamaz olur. Ayrıca, DT özerkleştirilebilir. Özerkleştirilmelidir.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Yazar, Sosyolog Emre Kongar:  “AKP iktidarı, kendine özgü bir tarih yaratma peşinde, ne yazık ki mevcut iktidarına destek veren bir tarih yaratmak istiyorlar. Oysa tarih, yapanların gerçek tarihidir. Saptırarak yazanların değil. Ben bunu ‘Tarihimizle Yüzleşmek’ kitabımda uzun uzun anlattım. Kendi ideolojik modellerine göre yarını inşa etmek isteyenler, bugünü saptırırlar. Bugünü saptırmak için de, tarihi iyice yozlaştırırlar. Türk Tarih Kurumu, asla ve asla herhangi bir siyasal iktidarın emrine verilemez. Hele hele, dünü bugünü ve yarını saptırmak iddiasında olan AKP iktidarının emrine hiç verilemez.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Dil Derneği Başkanı, yazar Sevgi Özel : “Türk Dil Kurumu, 1983’te Atatürk’ün eliyle yazdığı vasiyetnamesi çiğnenerek 12 Eylül’cülerce kapatıldı. TDK’yi Atatürk bir dernek olarak kurmuştu. Kenan Evrengiller hukuk dışı bir yolla Atatürk’ün vasiyetnamesini çiğneyerek yasa zoruyla Türk Tarih ve Dil Kurumlarını Başbakanlık’a bağlı bir devlet dairesi yaptılar. O günden sonra, yani 1983’ten sonra, Atatürk kurumları siyasetin güdümüne girdi. Hangi parti iktidardaysa, onlar ne istiyorsa, onu yaptı. Türkiye Türkçesi için, olumlu hiç bir ürünü, çabası yok. Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi’ne de sahip çıkmadı; tersine, devrimden uzaklaşmaya başladı. AKP döneminde ise, siyasetin tam güdümüne girdi. Örneğin, FETÖ’cülerin düzenlediği ‘Türkçe Olimpiyatları’nda başrol oynadı. Hatta AKP, bu olimpiyatları düzenleyenlerden, ödül de aldı. Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerinin gelirini TTK ve TDK kullanıyor. Aslında vasiyet, CHP’nin koruyuculuğunda. Atatürk’ün kalıtından gelen parayı nereye kullandıklarını doğru dürüst kimse bilmiyor. Ama siyasetin kullandığı konusunda, basına yansıyan bilgiler oldu… Yapacakları bu iş Cumhuriyet kurumlarından ikisine doğrudan saldırıdır, onları yok etmektir. Bu hepimizin lanetlediği ‘darbe’ gelişiminden yarar sağlamak, fırsatçılıktır.” (Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016)

    Yönetmen, Oyuncu Yücel Erten: “İktidar özgürleştirme, özerkleştirme, özelleştirme konularında şuursuzca laf çevirirken; asıl niyetlerinin yıkımcılık olduğunu söylemiştik. İşte size buldozer. Ülkenin insana yatırım kaynak ve enstrümanları yok edilerek, sahne sanatları ihale-rant tezgâhında çarmıha gerilmekte.”(Cumhuriyet, 14 Ağustos 2016) [18]

    Ancak 12 Ağustos 2016’da TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen özelleştirme tasarısına sanat ve kültür kurumları da eklenerek çıkarılan Torba Yasa ile birçok devlet kurumunun Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na devredilmesinin önü açılmıştır.[19]

    Türkiye’de 2014 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    2014 yılında kamuoyuna duyurulan TÜSAK Yasa Tasarısı ile birlikte iktidarın sanat ve sanatçılar üzerinde uyguladığı baskı ve sansürün daha sık gündeme geldiği görülmektedir. Aynı yıl kurulan Cumhuriyet Halk Partisi Kültür ve Sanat Platformu, AKP’nin sanata ve sanatçılara uyguladığı baskıları 2014 yılına ait “Yazma! Oynama! Konuşma!” başlığıyla rapor olarak yayımlamıştır. Raporda 2014 yılına ait 135 baskı ve sansür olayı yer almaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir:

    1) 32 kez belgesel, sinema filmi ve tiyatro oyununa sansür ve yasak uygulandı

      • Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, Ulusal Belgesel Yarışması’nda gösterileceği açıklanan Reyan Tuvi’nin Gezi Direnişini konu alan “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” adlı belgesel filmi festival yönetimi tarafından TCK’nın 125 ile 299. maddelerine aykırı ifade ve içerik ihtiva ettiği gerekçesiyle programdan çıkarıldı.

     

      • Gezi Direnişi sırasında Eskişehir’de dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın doğum gününde memleketi Hatay’da yapılan “Ali–Düşlerinde Özgür Dünya” adlı belgeselin gösterimi valilikçe yasaklandı.

     

      • Ankara’nın tek caz festivali olan ve 17.’si düzenlenen “Uluslararası Ankara Caz Festivali”ne, Başbakan Erdoğan’ın festival için destek alınmasını uygun görmediği gerekçesiyle Başbakanlık Tanıtma Fonu desteğini çekti.

     

      • Hak-İş Konfederasyonu’nun 3. Emek Kısa Film Yarışması ödül töreninde, yarışma birincisi “Fıtrat” filminin yönetmeni Suat Eroğlu, kürsüden hükümeti eleştirdiği ve filmini Soma’da ölen maden işçilerine adadığı için Başbakan Davutoğlu ve Bülent Arınç’ın sözlü eleştirisine, Hak-İş üyesi olduğu belirtilen bir kişinin yumruklu saldırısına hedef oldu.

     

    2) 22 kez Sanat kurumlarında usulsüz görevden alma, atama ve zorla istifa olayı yaşandı

      • TÜSAK yasa tasarısına karşı yasanın sakıncalarını dile getiren orkestra şefi ve besteci Prof. Dr. Rengim Gökmen Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü görevinden alındı.

     

      • Lemi Bilgin’in görevden alınmasıyla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne vekâlet eden Mustafa Kurt, İstanbul Devlet Tiyatroları’nda prömiyeri gerçekleştirilen “Güneş Batarken Bile Büyük” ve “Geçtim Ama Tiyatrodan” adlı oyunların orijinal metninde “küfürlü̈ ve erotik ifadeler” bulunduğu gerekçesiyle sansürlenmesine tepki göstererek istifa etti. Kurt ve 12 bölge müdürü̈ TÜSAK tasarısına ilişkin olarak “Bu, tarafımızca kabul edilemez bir anlayış ve uygulamadır” demişti.

     

    3) 18 kez radyo, TV, gazete sansürü ve yasağı konuldu

      • Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Polonya’da yaşayan Yahudi bir piyanistin öyküsünü̈ anlatan ödüllü̈ “Piyanist” filmini gösteren Gün TV’ye “şiddet” gerekçesiyle uyarı cezası verildi.

     

      • AKP’li 4 eski bakan (Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) hakkında rüşvet aldıkları iddiasıyla kurulan TBMM Soruşturma Komisyonu’yla ilgili haberlere, komisyonun suresinin bittiği 27 Aralık tarihine kadar “yayın yasağı” getirildi.

     

    4) 17 kez internet ve sosyal medya yasağı uygulandı

      • Örneğin; Erdoğan ve ailesiyle ilgili 6 ses kaydı yayınlayan sitenin erişimi engellendi. Bu, son dönemde mahkeme kararı olmadan kapatılan üçüncü sosyal paylaşım sitesi oldu.

     

      • Today’s Zaman Genel Yayın Editör Yardımcısı Celil Sağır’ın Twitter hesabı, paylaşımlarından dolayı İstanbul 5. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 5651 sayılı İnternet Yasası’na aykırı bir şekilde Türkiye’den erişime engellendi.

     

      • Radikal internet sitesi yazarı Ezgi Başaran’ın İTÜ Rektörü̈ Prof. Dr. Mehmet Karaca hakkındaki yazısı, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) olağanüstü̈ yetkiler veren yeni internet yasasıyla engellendi.

     

    5) 16 kez diğer sanat dalları ve edebiyat alanında sansür ve yasaklama olayı yaşandı

      • İstanbul Bahçelievler Kumport Ortaokulu’nda, Aziz Nesin’in “Şimdiki Çocuklar Harika” isimli kitabını tavsiye eden 5 Türkçe öğretmeni hakkında soruşturma açıldı. Daha önce de, aynı ilçede “Semerkant ve Şeker Portakalı” kitapları soruşturma konusu olmuştu.

     

      • Kültür Bakanlığı, ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say’ın eserlerini Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) programından çıkarttırdı.

     

      • 2000 yılından bu yana düzenlenen “Antalya Piyano Festivali”nin 15.’si festivalin kurucusu ve sanat yönetmeni Fazıl Say’sız başladı. AKP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel tarafından festivalde Fazıl Say’a görev verilmedi.

     

    6) 16 kez kültür varlıklarına ve sanat alanlarına saldırı yapıldı

      • Mülkiyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı Emek İnşaat A.Ş’de bulunan ve Devlet Tiyatroları’nın bünyesinde faaliyet gösteren iki tiyatro sahnesi, Akün ve Şinasi Sahneleri gizli ihaleyle otel yapılmak üzere bir özel şirkete satıldı.

     

      • Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne, içinde Genel Müdürlük makamının da yer aldığı, Ulus’taki Küçük Tiyatro ile Oda Tiyatrosu’nun tahliyesi için dava açıldı.

     

      • 2008 yılında onarım amacıyla boşaltılan ve 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından onarılarak açılmasının kararlaştırılmasına ve gerekli bütçenin sağlanmasına rağmen İstanbul’un en önemli sanat mekânı Atatürk Kültür Merkezi (AKM) 6 yıl kapalı kalarak bina çürümeye terk edildi.

     

    7) 9 olayda hükümetin, sanat ve kültür sübvansiyonları saydam ve hakkaniyetli olmadığı için tartışma konusu oldu

      • Kültür ve Turizm Bakanlığı 2014 yılı “Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik” kapsamında edebiyat alanında 40 yazara 463.000 TL destek verdi. Ancak seçici kurul ve ödenek alacak kişilerin kimler olduğu açıklanmadı.

     

      • Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Destek Kurulu, AKP’nin 2011 seçimlerinde kullandığı reklam şarkısını yapan Özhan Eren’in “Çanakkale Geçilmez” filmine 1 milyon 750 bin TL’lik rekor destek kararı aldı.

     

      • Gezi Direnişi’ne katıldıkları gerekçesiyle 2013 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan “destek yardımı” alamayan ve aralarında Dostlar Tiyatrosu, Ortaoyuncular, Tiyatro Kare ile Ankara Sanat Tiyatrosu gibi köklü tiyatroların da bulunduğu çok sayıda tiyatro, 2014 yılında da “destek yardımı”ndan mahrum bırakıldı. Destek alanlar arasında, kimselerin tanımadığı gruplar ve başka iş alanlarından şirketler bulunuyordu.

     

    8) 5 olayda ise kültür ve sanat insanlarına cezalandırma, hedef gösterme ve sözlü saldırı gerçekleşti

      • Ankara Resim Heykel Müzesi’nin salonunda, Devlet Türk Halk Müziği Korosu sanatçılarının vereceği konser öncesinde, Kültür-Sanat Sen öncülüğünde sanatçılar, TÜSAK yasa tasarısına karşı imza standı kurdular. Ancak bu stand, Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı Ömer Faruk Belviranlı’nın talimatı ile kapıdaki güvenlik görevlilerince engellenmek istendi ve sanatçılar ile güvenlik görevlileri arasında arbede yaşandı.

     

      • Başbakan Erdoğan bir kompozisyon yarışmasının ödül töreninde, Gezi Direnişi’nin yıl dönümüyle ilgili olarak hazırlanan bir videoda görüşlerini sunan sanatçılar hakkında “Artist müsveddeleri yeni ölümler yaşansın diye isyan çağrıları yapıyorlar” dedi.

     

    Özet olarak, 2014 yılı boyunca, toplam 135 olayda AKP hükümeti tarafından doğrudan kültür ve sanata yönelik yasaklama, baskı ve sansür uygulanmıştır.[20]

    AKP iktidarı döneminde “yerli ve milli” olmadığı düşünülen ya da rejime karşı tehdit oluşturduğuna inanılan görüşler sansüre uğramakta ya da bunlara her türlü erişim engellenmektedir. “Kendi kültürel iktidarını” yaratamamaktan şikâyet eden “tek adam”ın dilemması da aslında budur. Kültürel iktidarın mevcut sığ ve yoz bakışla oluşması mümkün değildir. O birikimin oluşabilmesi için yasaklanan meyvelerden yemek gerekmektedir. Sanat daima iktidarı sorguladığı için son çare yine evrensel olan kültürel mirası yasaklamakta bulunmaktadır.[21]

    Türkiye’de 2015 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    AKP’nin kültür sanata uyguladığı baskı ve sansüre ilişkin “Yazma! Oynama! Konuşma!”[22] başlıklı raporun 2015 yılı verilerine baktığımızda birkaç olayı şöyle özetleyebiliriz:

    1) Emek Sineması yıkımını durdurmaya yönelik yürütmeyi durdurma kararı uygulanmıyor

    8 Ocak 2015’te İstanbul Bölge İdare Mahkemesi,  Emek Sineması’nı yıkan proje hakkında “kamu yararı olmadığı ve hukuka uygunluk bulunmadığı, tarihi ve kültürel yapılara telafisi güç ve hatta imkânsız zararlara yol açacağı” gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararını açıklamasına karşın, inşaatı yapan firma ‘’Kamer İnşaat’’ çalışmalarına devam etmektedir. AKP’li Beyoğlu Belediyesi de söz konusu inşaatı bu yıl içinde mühürlemedi.

    2) Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo ile dayanışma gösteren Cumhuriyet Gazetesi toplatıldı

    Charlie Hebdo dergisiyle dayanışma için ek olarak derginin bir bölümünü yayınlayan Cumhuriyet Gazetesi’nin dağıtımı, elinde hiç bir yasal dayanak ve karar yokken polis tarafından engellendi; gazetelerin bulunduğu kamyonların önü kesildi, araçlarda arama yapıldı.

    3) Başbakan Davutoğlu, Cumhuriyet gazetesini hedef gösterdi

    Başbakan Davutoğlu, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda düzenlediği basın toplantısında, Cumhuriyet gazetesinin Paris’te terörist saldırıya uğrayan Charlie Hebdo ile dayanışma amacıyla seçki yayımlaması üzerine, “Bu basın özgürlüğü değildir, basın özgürlüğü ile hakaret etme alçaklığını yan yana koyamayız” sözleri ile gazeteyi ve yazarlarını hedef gösterdi.

    4) 94 gazetecinin sürekli basın kartlarına iptal

    Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM), mesleklerinde 20 yılı dolduran ve sürekli basın kartı alma hakkı kazanan 94 gazetecinin kartlarını gerekçe göstermeden engelledi. Bir süredir kartlarını alamadıkları için kuruma başvuran, aralarında tanınmış medya yöneticileri, yazar ve televizyoncuların da olduğu değişik basın kuruluşlarından gazetecilere “Sürekli nitelikte basın kartı başvurularına ilişkin kararların onaylanmaması uygun görülmüştür” açıklamasıyla yetinen kurum, başvuruların neden reddedildiğine dair bir açıklama yapmadı.

    5) RTÜK’ten MİT araçların durdurulması haberine yayın yasağı

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Adana 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin, Hatay’ın Kırıkhan ilçesi ve Adana’da MİT’e ait araçların durdurulması ve aranması olayıyla ilgili yazılı, görsel ve internet medyasında her türlü yayının yapılmasının yasaklanmasına karar verdiğini açıkladı.

    6) AKM’nin teknik aksamı hurdacılarda

    Polis karakoluna dönüştürülen İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) içindeki pek çok önemli teknik aksam ve diğer eşyanın ikinci elcilerde, hurdacılarda satıldığı ortaya çıktı. 7 yıldır kapalı olan AKM, 2015 yılı itibariyle içi boş, camları kırık ve atıl bir halde hâlâ onarılmayı bekledi.

    7) Cumhurbaşkanını eleştirenin söyleşisine iptal gelir

    Bir konuşmasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdiği için yazar Murat Menteş’in etkinliği Üsküdar Belediyesi tarafından engellendi. Erdoğan’ı eleştirdiği konuşmasının görüntüleri internette yayılan Menteş’in Üsküdar Kitap Fuarı kapsamındaki imza günü ve söyleşisi iptal edildi.

    8) İki tutam saça dekan sansür

    İstanbul Üniversitesi’nde gösterimi yapılacak olan “İki tutam saç: Dersim’in Kayıp Kızları” adlı belgesel, İletişim Fakültesi Dekanı Nilüfer Sezer tarafından engellendi. Gösterimi yapacak olan İletişim Sanatları Kulübü’ne ise “Böyle bir filmin İletişim Fakültesi’nde gösterilemeyeceği” gerekçesi sunuldu.

    9) “Haram parayı heykele yatırmam” sözüne suç duyurusu

    Heykeltıraş Mehmet Aksoy, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Ucube’ sözünden ötürü tazminata mahkûm edilmesinin ardından, “Haram parayı heykele yatırmam” dedi. Erdoğan, bu söz için de suç duyurusunda bulundu. Erdoğan 2011’de Kars’ta düzenlediği mitingde, İnsanlık Anıtı’na “ucube” demiş ve ardından anıt vinçle kaldırılmıştı. Aksoy ‘un açtığı davada Erdoğan,10 bin TL manevi tazminat ödemeye mahkûm olmuştu.

    10) Fazıl Say’a yasak büyükelçilikten

    Muhalif tavrı nedeniyle pek çok kez AKP hükümetinin sansürüne hedef olan, dünyaca ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi” adlı eserinin Katar’da bir konserde yorumlanması, Türkiye’nin Katar Büyükelçiliği tarafından engellendi.

    11) “Carmina Burana” kantatına aşk ve içki yasağı

    Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, metninde içki, aşk ve seksten söz edilen “CARMİNA BURANA” adlı kantatın İzmir Devlet Senfoni Orkestrası programından çıkartılmasını istedi.

    12) Antalya’da Fazıl Say’ın ‘Nazım Oratoryosu’na gerekçesiz iptal

    Antalya Devlet Senfoni Orkestrası’nca yorumlanacak olan, Fazıl Say’ın ‘Nazım Oratoryosu’, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün telefon emriyle, gerekçe belirtilmeden programından çıkarıldı. Devlet Çok Sesli Korosu da yaptığı bir açıklama ile bundan sonra koroda Fazıl Say ile birlikte çalışmama kararı aldığını duyurdu.

    13) Levent Üzümcü’ye disiplin baskısı

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Şehir Tiyatroları (İBŞT) oyuncularından Levent Üzümcü hakkında soruşturma açtı. Üzümcü, politik görüşü, 2013 Sosyalist Enternasyonal’de yaptığı konuşma, basına verdiği demeçler, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yüksek Disiplin Kurulu’na gönderilerek, İBŞT’den ihracı ve memurluk haklarının feshi istendi.

    14) Newroz kutlamasına tutuklama

    Kürt şarkıcı Aram Serhad, Newroz kutlamasında söylediği şarkılar sebebiyle tutuklandı.

    Yukarıda bahsedilen rapordan alınan bu birkaç örnek olay, iktidarın kültüre, sanata, sanatçıya ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskı, sansür ve hak ihlali örnekleridir ve her birinin başlı başına ele alınması, incelenmesi gerekmektedir. Çünkü tek bir olay bile içerisinde farklı hak ihlalleri barındırmaktadır.

    Örneğin, 26 Ekim 2009 tarihinden beri kapalı olan ve 20 Mayıs 2013 tarihinde tamamen yıkılan Emek Sineması’nın yıkım kararına karşı çok sayıda protesto gösterisi düzenlenmiştir.       Görseller http://www.diken.com.tr/emek-bizim-inisiyatifinden-dokuz-soruda-emek-sinemasinin-yikim-hikayesi/ sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    Emek Sinemasının yıkım kararının hukuki sürecine baktığımızda İstanbul 9’uncu İdare Mahkemesi’nin 14 Aralık 2010 tarihinde Emek Sineması, İnci Pastanesi ve Yeni Rüya Sineması’nın da içinde bulunduğu adadaki tarihi binaların yıkılarak yenilenmesi projesini durdurmasının ardından, bilirkişi heyeti Emek Sineması ve Cercle D’orient binasında incelemelerde bulunmuştur. Yrd. Doç. Dr. Ömer Şükrü Deniz ve Doç. Dr. Özlem Eren, projenin taşınmazın tescilli kültür varlığı özelliği, tarihi değeri, iç ve dış görünümleri, karakteri ile kullanım amacına uygun olmadığına karar verirken, sadece Yrd. Doç. Dr. Suat ÇAKlR olumlu kanaatine varmıştır. İki bilirkişinin olumsuz raporuna karşı mahkemenin yürütmeyi durdurmayı iptal kararına etki eden diğer rapor ise 2010 tarihinde İTÜ Döner Sermayeye hazırlatılmıştır. İTÜ’nin raporu akademik ve etik her türlü kriteri çiğneyen nitelikteydi. Çünkü projenin uygunluğunun altını çizen raporu hazırlayan iki akademisyenden Prof. Dr. Kutgün Eyüpgiller, projede Kamer İnşaat’ın danışmanlığını yapmaktaydı. Diğer akademisyen Prof. Dr. Kaya Özgen ise rapor hazırlandığı tarihte emekli olduğu için rapora imza atmaya yetkili değildi. Sonuç olarak Emek Sineması, proje danışmanının hazırladığı geçersiz bir teknik rapor ve üç bilirkişiden sadece birinin ‘yıkılması uygundur’ onayını içeren bilirkişi raporu ile yıkılmıştır.[23]

    Sadece bu birkaç olay AKP’nin 2015 yılında sanat kurumlarına, sanat eseri içeriklerine ve programlarına, sanatçılara giderek artan bir dozda müdahale ettiğini göstermektedir.

    Türkiye’de 2016 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    2016 yılına baktığımızda da durum farklı değildir. 2016 yılına ait birkaç örnekten söz edecek olursak, Nisan ayında Roboski’yi anlatan belgesel film “Hatırlıyorum” 27. Ankara Uluslararası Film Festivalinden çıkarılmıştır. Grup Yorum’un Yenikapı miting alanında düzenleyeceği konser “toplumda infial yaratabileceği” gerekçesi ile yasaklanmış, bu kararı protesto eden 14 kişi gözaltına alınmıştır. Charlie Hebdo özel sayısının kapağına köşelerinde yer verdikleri için yargılanan Cumhuriyet Gazetesi yazarları Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’a 2 yıl hapis cezası verilmiştir. Haziran ayında Diyarbakır’daki Avesta Yayınları’nın deposu ateşe verilmiştir. [24]

    Türkiye’nin sansür geçmişine bakıldığında müzik, edebiyat, şiir gibi farklı sanat dallarının sansüre uğradığı görülmüştür. Sansüre en çok maruz kalan sanat dalları ise tiyatro, sinema ve resim-heykeldir (Yılmaz, 2019: 14).

    İktidar, varoluşu yahut menfaatleri karşısında tehdit olarak algıladığı hür türlü düşüncenin, faaliyetin önünü güç kaybı korkusuyla kesmektedir. AKP iktidarı döneminde sanat, evrensel bir ifade aracı olmaktan ziyade “muhafazakâr”, “milli”, “yerli” kavramlarıyla ısrarla yeniden tanımlanmaya çalışılmış ancak bu kavramlar çerçevesinde sanatsal bir anlayış geliştirilememiştir. Elbette sanata yönelik baskının giderek artması ülkenin siyasi iklimiyle de doğrudan bağlantılıdır.

    Türkiye’de 2010’lu yıllar, siyasal açıdan çalkantılarla başlamıştır. Türkiye’de 2010’dan günümüze kadar geçen süreçte, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, genel ve yerel seçimler, Anayasa’nın değişikliği için gidilen referandum gibi hararetli siyasi gündemler ön planda olmakla beraber yönetim biçiminde ‘‘Tek Adam’’ söylemi ve bu söylemin yarattığı tartışmalar arasında laiklik kavramının sürekli manşet olması da ülkenin siyasal yaşamı ve kültürel dokusu üzerinde etkili olmuştur. Tüm bu siyasi gelişmeler ve seçim sonuçlarının ışığında Türkiye’de, kültürel anlamda da bir dönüşüm yaşandığını söylemek mümkündür. Özellikle Türk-İslam sentezinin kurulan sağ partiler ile güçlendiğini, AKP’nin ise bu sentezin en önemli temsilcisi olarak iktidardaki yerini aldığı, Osmanlıcılık-Turancılık gibi milliyetçi bir kültürel yapının da Türkiye’de daha görünür ve etkili olduğunu söylemek mümkündür. Modernleşme, küreselleşme ve neo-liberal söylemle birlikte Türkiye, hem ciddi bir değişim sürecinden geçmekte hem de Kemalizm ile gelen Batılılaşma etkisi de ters oranda yerini Osmanlıcılık ve Turancılık gibi milliyetçi düşünce yapısına bırakmaktadır. Bununla birlikte Kemalizm de CHP ve İyi Parti önderliğinde korunmaya devam ederken ülke genelindeki kültürel yapıda da birbirine zıt kutupların geliştiğini söylemek mümkündür (Yılmaz, 2019: 43).

    Türkiye’de 2017 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen başarısız darbe girişimi sonrasında başlayan Olağanüstü Hal (OHAL) koşulları altında her türlü baskı ve sansür artarken kütür ve sanat faaliyetlerine yönelik baskılar da paralel şekilde artış göstermiştir. Kültür ve Sanata Uygulanan Baskı ve Sansür Raporu’na[25] göre de 2017 yılında gazetecilere ve yayınevlerine yönelik baskının giderek arttığı görülmektedir. Raporun detaylarına bakacak olursak:

    1) Cumhuriyet Gazetesine operasyon

    31 Ekim 2016 tarihinde Cumhuriyet gazetesine yapılan baskınla, gazetenin Genel Yayın yönetmeni Murat Sabuncu’nun da aralarında bulunduğu, 18 yönetici ve yazarı hakkında gözaltı ve arama kararı çıkarıldı. Yedi aydan fazla tutukluluğun ardından, 19 sanıklı iddianame, 4 Nisan 2017’de açıklandı. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen 436 sayfalık iddianamede, gazetenin, PKK terör örgütünün eylemlerini meşrulaştırdığı, FETO/PDY örgütünün bilgi ve belgeleri servis etmek için Cumhuriyet’i kullandığı ileri sürüldü. Sanıklar için “silahlı terör örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” ve “hizmet nedeni ile güveni kötüye kullanma” maddelerine dayanılarak 75 yıldan 49 yıla kadar hapis cezaları istendi. Dava sanıklarından ABD’de yaşayan ilhan Tanır ve Almanya’da yaşayan Can Dündar hakkında yakalama kararı çıkarıldı. 4 kişi ise tutuksuz yargılanmaya devam etti.

    2) Sözcü Gazetesine operasyon düzenlendi

    Sözcü Gazetesi sahibi Burak Akbay’ın da aralarında bulunduğu 4 Sözcü gazetesi çalışanı hakkında Fethullahçı Terör Örgütü adına suç işlemek savıyla, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatı üzerine operasyon başlatıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında gazete sahibi Burak Akbay, internet sorumlu müdürü Mediha Olgun, Mali İşler Müdürü Yonca Kaleli ve muhabir Gökmen Ulu hakkında gözaltı kararı verildiği belirtildi. 27 Mayıs 2017 tarihinde yapılan duruşmada, gazetenin İzmir muhabiri Gökmen Ulu ile internet sorumlu müdürü Mediha Olgun tutuklandılar.

    3) Yayınevlerine Kapatma/Baskın

      • kitabını yayımlayamaya hazırlanan Evrensel Basım Yayın’ın KHK ile etkinlikleri durduruldu.

     

      • 1977’de Ayşe Nur Zarakolu ve Ragıp Zarakolu tarafından kurulan Belge Yayınları’na 7 Mayıs 2017 günü polisler tarafından baskın yapıldı ve toplatma kararı olmayan kitaplar dâhil toplam 2 bin kitaba el konuldu.

     

      • Nisan ayında İzmir’de düzenlenen kitap fuarına götürülmek üzere kargoya verilen ve Kırşehir’de askerler tarafından el konulan Aram Yayınlarına ait toplam 3959 kitapla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında 53 kitap hakkında toplatma kararı verildi.

     

      • Kırmızı Kedi Yayınları’nın Kabataş’taki ofisine 10 Şubat 2017’de maskeli iki kişi tarafından saldırı düzenlendi. Saldırganlar yayınevinin camlarını kırarak, çalışanlara, piyasaya çıkmadan hakkında toplatma kararı verilen Sabahattin Önkibar’a ait Devlet Bahçeli ve Ülkücüler Hakkında Her Şey adlı kitabıyla ilgili yazara yönelik tehditlerde bulundular.

     

    4) Resim ve heykele saldırı

      • Sanatçı Ahmet Güneştekin’in 2016 yılında Venedik Bienali’nde sergilenen eseri “Kostantiniyye”, Ataköy’deki bir alışveriş merkezinin önünde sergilenmesinden sonra, tepkiler üzerine brandayla kapatıldı, ardından da kaldırıldı.

     

      • Beylikdüzü Yaşam Vadisi’ne yapılan Rauf Denktaş’ın öne çıkarıldığı Kıbrıs kompozisyonlu bir heykel-rölyef çalışması 22 Mayıs günü sanat karşıtı bir gurup tarafından saldırıya uğradı ve tahrip edildi.

     

      • Adapazarı ilçe merkezindeki Demokrasi Meydanı’nda bulunan Atatürk heykeline yaklaşan M.F.T. (37), önce elindeki tiner şişesini yere dökerek ateşe verdi. Yanıcı maddenin etkisini kaybetmesinin ardından elindeki poşetten baltayı çıkaran M.F.T heykele saldırdı.

     

    5) Afişe yasaklama

    Zülfü Livaneli’nin yeni romanı ‘Huzursuzluk’ afişlerinin metrolara asılmasına OHAL gerekçesiyle izin verilmedi.

    6) Filme yasaklama

      • !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilmesi planlanan ‘Son Şnitzel’ isimli filme eser işletme belgesi verilmedi. Ayrıca, filmin bazı sahnelerinin değiştirilmesi istendi. Bu değişiklikleri yapmayı reddeden film yönetmenleri eser işletme belgesini alamadı. Filmin yönetmenleri, bu koşullar altında “Son Şnitzel” filminin Türkiye’de eser işletme belgesi istenilen festivallerde gösteriminin mümkün olmayacağını belirttiler.

     

      • Yönetmenliğini Kazım Öz’ün yaptığı ve Dersim Kıyımını 4 dilde anlatan ‘Zer’ filmi 36’ncı İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde sansürlenmiş olarak gösterilebildi. Yönetmen Öz, sansürü protesto etmek için gösterilmesi istenmeyen sahneleri karartarak, “Bu sahneyi T.C. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü Üst Denetim Kurulu tarafından sakıncalı bulunduğu için izleyemiyorsunuz” ifadelerini kullandı.

     

    7) Kültür merkezine saldırı

    İstanbul Kadıköy’deki Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gelen saldırgan Mehmet Ali Aligül, elindeki benzin bidonu ile binayı ateşe verdikten sonra kaçtı.

    8) Akademisyenler üniversitelerinden atıldı

    Olağanüstü Hal ilanının ardından yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerle işten çıkarılan yaklaşık 100.000 kamu çalışanlarından 4800’ünü akademisyenler oluşturuyor. Yeni kanun hükmünde kararnameyle görevlerine son verilen 330 akademisyenin 115’i ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza atan isimler. En fazla görevden uzaklaştırma Ankara Üniversitesi’nden geldi. Ankara Üniversitesi’nden toplam 87[26] ‘barış akademisyeni’ atıldı. Ankara Üniversitesi’ni 22 ihraçla Marmara Üniversitesi takip etti. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden 15, Anadolu Üniversitesi’nden de 18 ‘barış akademisyeninin’ KHK’yla görevlerine son verilmiş oldu.

    Bu ihraçlar üzerine sanatçılar Twitter’dan da destek mesajları yayınladı:

    Genco Erkal: Ankara DTCF Tiyatro Bölümündeki çoğu hocalar, Nâzım Oratoryosunun şefi İbrahim Yazıcı… meslekten ihraç edilmişler. Bindik bir alâmete…

    Hasibe Eren: #DTCFTiyatroBölümüYalnızDeğildir Prof. Dr. Selda Öndül, Prof. Dr. Tülin Sağlam tiyatro eğitiminin eşsiz hocalarıdır. Yazık çok yazık…

    Aylin Alıveren: Okuduğum, yetiştiğim DTCF tiyatro bölümünden neredeyse tüm hocalarım, meslektaşlarım ihraç edilmiş! Gün gelir devran döner! Hepsi kıymetlimiz.

    Orhan Alkaya: DTCF Tiyatro büyük bir akademik gelenektir. Türkiye tiyatrosu bu hain operasyonu affetmeyecek.

    Songül Öden: Mahmut hoca Türkiye için neyse, Selda Öndül, Tülin Sağlam, Elif Çongur dil tarih tiyatro bölümü öğrencileri için odur. Tarifsiz kederliyim #dtcf

    Emre Kınay: KHK ile DTCF Tiyatro bölümünde hoca kalmadı. Kanıt olmadan atıldılar. Açık ve net FETÖ ve terör örgütleri karşıtı insanlar! Yapmayınız yazık!

    Sezen Aksu’dan açıklama: Sanatçı Sezen Aksu KHK ile ihraç edilen ve olayı protesto etmek için açlık grevine başlayan akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için bir açıklama yaptı: ‘’Bu ülkenin büyük zorluklarla yetişmiş iki genç öğretmeni Nuriye Gülmen ve Semih Özakça 60 gündür açlık grevindeler. Hayatlarından vazgeçiyorlar. Hiçbir fikrî ayrılığın ve fikirsel mücadelenin bedeli hayat olamaz. Kendimize ve birbirimize vereceğimiz en temel hak, yaşamak ve yaşatmak. Gözümüzün önünde eriyip giderlerse, bu günahtan hangimiz azade kalabiliriz? Bu ülkenin yönetimine talip olmuş ve görevlendirilmiş bütün yetki sahiplerinden rica ediyorum: Lütfen bir dinleyiniz, seslerine kulak veriniz.’’ ifadeleri kullanıldı.

    KHK ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde altı akademisyen ihraç edildi. Bölümde hiç profesör ve doçent kalmazken bölüm kapanmanın eşiğine getirildi. Görevine son verilen akademisyenler arasında ömrünü darbeler ve cemaatlerle mücadele ile geçirmiş Anayasa Hukuku alanında saygın bir isim olan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu da bulunuyor.

    Ayrıca aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 80 yıllık bir gelenek olarak kutlanan “İnek Bayramı” etkinliği yasaklandı. 161 gazeteci ve medya çalışanı tutuklandı. Twitter yayınladığı raporda Türkiye’nin sansür konusunda dünya birincisi olduğunu açıkladı. Sendika.org’a 16. kez erişim engeli getirildi. Vikipedi’ya erişim yasağı getirildi. Ankara Valiliği, güneş battıktan sonra ateş yakılmasını ve türkü söyleyerek eylem yapılmasını yasakladı. 19 Mayıs etkinliklerine yasak getirildi.

    Türkiye’de 2018 Yılında Yapımcılarla Mars Grup Arasındaki Anlaşmazlığın Gerçek Yüzü ve Diğer Baskı Örnekleri

      • Yapımcılar Popcorna Karşı

     

    2018 yılına baktığımızda uzun süre gündemde kalan önemli konulardan biri Aralık ayında Mars Grup’un sahibi CJ CGV Grup ile yerli sinemanın büyük yapımcıları arasında yaşanan krizdir. Yapımcıların, filmlerinin vizyon tarihini ertelemesiyle derinleşen krizde yapımcılar, 2016 yılında Güney Koreli CJ CGV şirketine satılan Mars Grup’un yapımcıların paylarını doğru biçimde vermediği, promosyonlarla bilet fiyatlarını da yükselttiğini dile getirmiş, iki grup arasında bir toplantı gerçekleştirilmiş ancak bir sonuç alınamamıştı.

    Yapımcıların itiraz ettiği husus hem salon hem de seyirci bazında tekel haline gelen Mars Grup’un, salonlardaki seyirci sayısını artırmak için çeşitli promosyonlar yapıyor olmasıydı. Örneğin, sinema biletinin 18 lira olduğu bir salonda, 10 liralık bir ürünü büfeden satın alan izleyiciye ikinci bileti bedava veriyordu. Bu ikinci bilet sinema salonuna ek bir gelir getirirken, bilet ücretsiz olduğu için yapımcının cebine para girmiyordu. Mars Grup başka promosyonlar da yapıyordu. Dolayısıyla gişede filmin rakamı yüksek görünse de, yapımcının cebine giren para bu seyircinin karşılığı olmuyordu.[27]

    Yapım şirketlerinin haklı itirazlarına karşın bu noktaya gelininceye kadar neden sorumluluk almadıkları ise ayrı bir sorundur.

    Türkiye’de dağıtım, yapım ve salon tekeli meselesi özellikle son beş yıldır ciddi bir tartışma konusudur. Küçük yapımcıların, dağıtımcıların sinema salonu işletmeciliğinin tekelleşmiş halinden nasıl mustarip olduğu, bu ağın içine giremeyenlerin filmlerini seyirciyle buluşturmakta yaşadığı sıkıntılar defalarca yazılıp çizildi. Bütün bu süreçte yukarıda adı geçen namlı yapımcılar üç maymunu oynadılar. Çünkü sektör büyüyor, pastadan aldıkları pay da her yıl katlanarak artıyordu. 2010 yılında 41 milyon civarında olan seyirci sayısı, 2017 sona erdiğinde 70 milyonu aşmıştı. Büyük çoğunluğu yukarıda anılan şirketlerin yaptığı filmler bu pastanın yarıya yakınını tek başına alıyordu. O dönem bu tekelleşme eğiliminin sektörde krize neden olacağını, ciddi bir yapısal sorun yaratacağını dile getiren kişilere kulaklar tıkandı. Hatta Kaan Müjdeci, Evrim Kaya ve Fırat Yücel ile birlikte çekilen ve sinema sektöründeki tekelleşmeyi anlatan “Kapalı Gişe” belgeseli için bu anlı şanlı yapımcılar tarafından ciddiye alınmadı. Çünkü kısa günün kârı olarak kasalar doluyor, Mars Grup’un salonları bu yapımcılara ağzına kadar açılıyordu. Öyle ki bazen bir film Türkiye’deki toplam salon sayısının yarısını tek başına kapatıyor ve diğer filmleri görünmez hale getiriyordu. Örneğin 2015 Aralık ayının ilk hafta sonunda tüm Türkiye’deki 2 bin 200 sinema salonunun  bin 700 tanesinde “Düğün Dernek 2” ve “Ali Baba ve Yedi Cüceler” filmleri gösteriliyordu! Yani alan memnun satan memnundu! Söz konusu haftada Emin Alper’in “Abluka” filmi 25, Tolga Karaçelik’in “Sarmaşık” filmi ise sadece 13 salon bulabilmişti.[28]

    Krizin giderek derinleşmesiyle birlikte yerli yapımcıların kulis faaliyeti yürüttükleri sinema yasasında değişiklik öngören teklifin meclise getirilmesiyle Türkiye sinemasında asıl tartışılması gereken sorunun sansür olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Bunun nedeni yasanın ciddi bir sansür tehdidi içermesiydi. “Popcorn krizi” gibi görünen tartışmanın altındaki asıl kriz buydu. [29]

    Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması İle Desteklenmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun

    18 Ocak 2019 tarihinde kabul edilerek, 30 Ocak 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Kanuna göre, ilk uzun metrajlı kurgu film yapım, uzun metrajlı sinema film yapım, ortak yapım, senaryo ve diyalog yazım, animasyon film yapım, kısa film yapım, belgesel film yapım, çekim sonrası, dağıtım ve tanıtım ile yerli film gösterim destek türlerinde yapılan başvuruları değerlendirmek ve desteklenecek olanları belirlemek üzere destekleme kurulları oluşturulacak. Dizi film ile yabancı film yapım destek türlerinde yapılan başvuruları değerlendirmek ve desteklenecek olanları belirlemek üzere sekiz üyeden oluşan Dizi ve Yabancı Filmleri Destekleme Komisyonu oluşturulacak. Sekiz üyeden oluşacak komisyon, ülke içinde üretilen veya ithal edilen sinema filmlerinin, ticari dolaşıma veya gösterime sunulmasından önce değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasını yapılacak. Uygun bulunmayan filmler, ticari dolaşıma ve gösterime sunulamayacak.[30]

      • Metin Akpınar ve Müjdat Gezen bizzat Cumhurbaşkanı tarafından işaret edilerek dava açılan sanatçılar arasına katıldı. 21 Aralık 2018’de Halk TV’de yayınlanan Halk Arenası programına konuk olan Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hakkında programda kullandıkları ifadeler üzerinden adli soruşturma başlatıldı. Cumhurbaşkanı’nın avukatı Hüseyin Aydın tarafından verilen dilekçede Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanını hedef alarak hakaret içerikli sözler söyleyip darbe ve ölüm tehdidinde bulundukları iddia edildi.[31]

     

      • Levent Üzümcü’nün “Anlatılan Senin Hikâyendir” adlı oyunu, herhangi bir mahkeme engellemesi olmadığı halde oyunun gösterileceği salona yönelik baskılar nedeniyle iptal edildi.[32]

     

      • Barış Atay’ın “Sadece Diktatör” oyunu, 6 Aralık’ta Antalya Muratpaşa Belediyesi Kültür Salonu’nda gerçekleştirilecek olan gösterimi Antalya Valiliği’nin, OHAL döneminde aldıkları kararı gerekçe gösterilerek izin verilmemiştir. [33]

     

      • Aralık Şair Ahmet Telli’nin Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, üniversite yönetiminden izni alınarak düzenlenen söyleşisi, 55. Dakikada bölüm sekreterinin salona girip, dışarıdaki bir grubu tutamadığını, salonu boşaltmak gerektiğini belirtmesi üzerine yarıda kesildi. Telli, olay sonrasında kendisi ile yapılan söyleşide çoğunun okul dışından geldiğini tahmin ettiğini ifade ettiği bir grup tarafından tehdit edildiğini ve söyleşinin yarıda kesilmek durumunda kaldığını belirtti.[34]

     

    Türkiye’de 2019 Yılında Sanata ve Sanatçılara Yönelik Baskılar

    2019 yılına baktığımızda Susma Platformu’nun “Türkiye’de Sansür ve Otosansür: Ocak 2019-Kasım 2019” raporunda gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecilerin, sansürlenen yazıların ve işten çıkarılan basın mensuplarının yer aldığı “medya” başlığı yüzde 37’yle en büyük oranı oluşturdu. Sansürün uygulandığı diğer alanlar ise Tiyatro yüzde 4, Müzik yüzde 6, sinema yüzde 5, görsel sanatlar yüzde 3, akademi yüzde 5, yayıncılık yüzde 5, diğer yüzde 19 oranla sansür uygulanan alanlar olarak tespit edildi. [35]

    Türkiye’de 2020 Yılında Coronavirüs Pandemisi Kültür ve Sanatın Tabutuna Son Çiviyi Çakıyor

    2020 yılına baktığımızda ise tüm dünyayı etkisi altına alan ve etkisi hala devam eden Coronavirüs, en önemli ve kritik mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. 2019 yılının son günlerinde Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan Coronavirüs’ün tüm dünyaya yayılmasıyla birlikte Dünya Sağlık Örgütü mart ayında pandemi ilan etmiştir. Türkiye’de de vakaların görülmeye başlamasıyla birlikte çeşitli önlemler alınmaya başlanmıştır. 16 Mart 2020’de İçişleri Bakanlığı 81 il valiliğine “Coronavirüs Tedbirleri”[36] konulu ek bir genelge göndermiştir. Genelge ile 81 ilde, tiyatro, sinema, gösteri merkezi, konser salonu, nişan/düğün salonu, çalgılı/müzikli lokanta/kafe, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, kır bahçesi, nargile salonu, nargile kafe, internet salonu, internet kafe, her türlü oyun salonları, her türlü kapalı çocuk oyun alanları (AVM ve lokanta içindekiler dâhil), çay bahçesi, dernek lokalleri, lunapark, yüzme havuzu, hamam, sauna, kaplıca, masaj salonu, SPA ve spor merkezlerinin faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulmuştur.

    Alınan tedbirler ülke ekonomilerini ve pek çok sektörü derinden sarsmıştır ve sarsmaya devam etmektedir. Türkiye’de mart ayından itibaren sokağa çıkma yasakları ve alınan tedbirlerle vaka sayılarının artması engellenmeye çalışılmış, ancak mayıs ayıyla birlikte AKP hükümeti “Yeni Normalleşme” olarak ifade ettiği düzenlemelerle tedbirleri kaldırmaya başlamıştır. 65 yaş üstü ve 20 yaş altı kişilerin sokağa çıkma yasağı kademeli olarak kaldırılmış, berber, kuaför ve güzellik salonları ve AVM’ler hizmete açılmış, lise ve üniversite sınavlarının yapılacağı duyurulmuştur. Sinema, tiyatro ve gösteri merkezlerinin[37] ise 1 Temmuz’dan itibaren açılacağı belirtilmiştir.[38] Yaz aylarında tedbirlerin gevşetilmesi, gerekli denetimlerin yapılmaması ve son olarak Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün 24 Temmuz’daki cuma namazına 350 bin kişinin katılması[39] ile birlikte salgının ciddiyeti ve etkisi konusunda şüpheler yaratılmıştır. Neticede ağustos ayıyla birlikte vaka sayıları hızla artmaya başlamıştır. Hükümet, hızlı vaka artışına karşı ilk önlem olarak 8 Eylül 2020’de 81 ilin valiliğine “Koronavirüs Tedbirleri Konulu Ek Genelge” göndererek eğlence yerlerinde gece saat 24’den sonra müzik yayınına izin verilmeyeceğini duyurmuştur.[40]

    İç İşler Bakanlığı 15 Eylül 2020’de ise 81 ilin valiliğine “Umuma Açık İstirahat ve Eğlence Yerleri” konulu genelge göndermiştir. Genelgeye göre, 15 Mart tarihi itibariyle faaliyet konusu gazino, pavyon, diskotek, bar, birahane, taverna veya gece kulübü olup belediye ve il özel idarelerine müracaat eden, bu tarihten sonraki eski ruhsatını iptal ederek yeniden ruhsat almak suretiyle ana faaliyet konusunu değiştiren ya da ruhsatına talî faaliyet konusu ekleyen işyerlerinin listeleri belediyelerden ve il özel idarelerinden alınacaktır. Ana faaliyeti gazino, pavyon, diskotek, bar, birahane, taverna veya gece kulübü olup sonradan ilgili yerel yönetime müracaat ederek ana faaliyeti değiştiren işyerlerine yönelik denetim faaliyetleri yoğunlaştırılacaktır.[41]

    İstanbul Valiliği ise 14 Eylül 2020 tarihinden itibaren açık alanlardaki konser, gösteri, festival gibi etkinlikleri yasaklama kararı aldı. [42] Valiliğin yasak kararına çok sayıda sanatçı yasaklardaki tutarsızlıklara dikkat çekerek tepki göstermiştir.

    Harun Tekin: Başka yollar bulunacak, başka şeyler yapılacak. Dayanışmanın bütün yolları denenecek. Hiç kimsenin şüphesi olmasın: tedbiri de istibdadı da anlayan anlatacak. Müzik, uygarlık tarihi boyunca her toplumda var. Yine olacak. Başka ne var, ne yoksa, hepsini de yine biz anlatacağız.[43]

    Levent Üzümcü: Tek nefes alacağımız yer açık hava oyunları ve konserleriydi. Gelen tüm seyircilere ateş kontrolü yapılıyor; maskeli bir şekilde 1,5 metre aralıklı mesafede oturuyorlardı. Size, “sizden destek bekleyen sizin gibi olsun, gölge etmeyin yeter” demiştik, onu da beceremediniz.[44]

    Yeşim Özsoy: Sanat temel bir kimlik alanı ve ihtiyaçtır. Bu alanda gururla yaşayan var olan bireyler vardır. Bu bireyler ancak bu alanda yaşarlar yoksa hem sanat hem de bireylerin kendisi yok olur. Sanat keyfekeder iptal edilip üstü kapanacak değersiz bir malzeme değildir.[45]

    Mert Fırat: Uçaklar, havaalanları, marketler, pazar yerleri, miting alanları, kafe ve restoranlar ve diğer toplanma alanları açık. Yani hiç sorun yok?! (Birgün, 12 Eylül 2020)

    Kıvanç Sezer: Müzik, tiyatro ve gösteri sanatları emekçilerini bir gecede alınan kararla İstanbul’daki açıkhava etkinlikleri dahil iptal ederek ne yapmak istiyorsunuz? Bu insanlar yaşamını nasıl sürdürecek? Neden bir gecede alınıyor bu kararlar? Bir destek planınız var mı? (Birgün, 12 Eylül 2020)[46] Twitter’da #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Twitter’da #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Twitter’da müzisyen Harun Tekin tarafından  #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Twitter’da müzisyen Harun Tekin tarafından  #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görselTwitter’da müzisyen Harun Tekin tarafından  #müziğesesver hashtag’i ile paylaşılan görsel

    Pandemi sürecinden en çok etkilenen alanlardan birisi de kültür, sanat ve eğlence alanıdır. Özel tiyatrolar, gösteri merkezleri ve eğlence mekânları ödenek bulamadıkları, oyun sergileyemedikleri için birer birer kapanmaya başlamıştır. Açık hava sanat etkinlikleri valilik kararıyla, kapalı alanlardaki etkinlikler ise İç İşleri Bakanlığı genelgeleriyle engellenmekte ya da kısıtlanmaktadır. Sanatçıların bu süreçteki en temel eleştirisi alınan önlemler konusundaki tutarsızlıktır. Okulların kapalı olup, AVM’lerin açık olması ya da Ayasofya’da 350 bin kişi ile cuma namazı kılınıp, Erdoğan’ın miting yapabilmesi ama açık hava konserlerinin yasaklanması gibi tutarsızlıklar hükümetin pandemi sürecini başka türlü bir baskı mekanizmasına dönüştürdüğü izlenimini uyandırmaktadır.

    Son olarak pandemi sürecinde hükümet “Biz bize yeteriz” sloganıyla vatandaşlardan bağış talebinde bulunmuş, Cumhurbaşkanlığı’nın seyircisiz konser kayıtlarına toplam 30 milyon lira harcandığı iddia edilmiştir.[47]

    AKP ve Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, uzun zamandır iktidarına boyun eğen ve onu meşrulaştıran toplum tarafından iyi bilinen popüler şarkıcı ve sanatçıları zaman zaman sarayında konuk ederek, zaman zaman da bizzat onlarla aynı karede yer alarak kimlere kol kanat gerdiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu elbette tek taraflı bir destek çıkma değildi. Uzun yıllardan beri toplumun geneli tarafından şarkıları sevilerek dinlenen şarkıcılar ve sanatçılarla iktidarı meşrulaştırmak için zaman zaman hükümet yanlısı gazetelerde söyleşiler yapılmaktaydı. Bu tür söyleşiler, bir yandan iktidarın varlığını meşrulaştırırken, diğer yandan da toplumsal alanı “sarayın sanatçıları-muhalif sanatçılar” şeklinde de bir kere daha ikiye bölmektedir. İktidar, bu bölünmeyi tiyatro, opera, klasik müzik gibi sanatları icra eden ve bu sanatların icra edildiği kurumları gerek desteklemeyerek gerekse de kasten yok etmeye çalışırken bu eylemlerini haklılaştırmak için kullanmıştır. Son pandemi sürecinde de bunun en somut örneklerini vermiştir. Bir yandan kendi iktidarına boyun eğen, hatta iktidarı öven bazı popüler müzik sanatçılarına çok az izleyicili, hatta hiç izleyicisi dahi bulunmayan online konserler verdirterek, bu konserler karşılığı hatırı sayılır ödenekler ayırmıştır. Buna karşılık, uzun pandemi sürecinin gerektirdiği önlemler nedeniyle kapalı olan tiyatro salonlarına ve tiyatro gruplarına hiçbir ödenekte bulunulmamakla kalmamış, tutarsız pandemi önlemleriyle neredeyse bu tür sanatçılar kaderleriyle baş başa bırakılmıştır. Oysa başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde tiyatrolar, tiyatrocular, müzisyenler bu süre içerisinde ciddi bir maddi destek görmüştür.[48]

    Batı ülkeleriyle Türkiye arasında kültür sanat karşısındaki tavır farkından da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı, zaten uzun zamandır toplumun kültür sanat hakkına dair yol açtığı hak ihlallerini pandemi sürecinde daha da derinleştirmiştir. Bu ihlalleri, sadece bu sanatları icra eden insanların yaşamalarına ve sanatlarını icra etmeye dönük ihlaller olarak görmemek gerekir. Bu aynı zamanda bu kültür sanat faaliyetlerine erişme konusunda geniş bir kamuoyunun da haklarının ihlali olarak algılanmalıdır. AKP iktidarı, asıl olarak tahayyülündeki muhafazakâr toplumu tahkim etmek için, sadece “muhalif” sanatçıların yaşam koşullarını zorlaştırmamakta, aynı zamanda geniş bir toplumsal kesimin bu sanatçıların icra ettiği sanatsal faaliyetleri izleme hakkını da uzun zamandır gasp etmekte ve pandemi sürecini de bu hak gaspını derinleştirmek için fırsat olarak değerlendirmektedir.

    Sonuç

    Türkiye’de AKP iktidarı döneminde kültür sanat politikaları üzerinden toplumsal yapıyı ve dönüşümleri anlamayı amaçlayan bu raporda iktidarın, muhafazakâr ideoloji çerçevesinde sanatın icra edilmesine yönelik söylemlerinin biz-öteki, muhafazakâr-muhafazakâr olmayan, Müslüman-Müslüman olmayan karşıtlığı üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

    AKP, sanatı farklılıklar üzerinden “öteki” yaratmak, aynılıklar üzerinden “kitle” yaratmak amacıyla araçsallaştırmakta “ideal” ve “muhafazakâr” toplum yaratma çabasıyla toplumun sanat zevkini veya tercihini hegemonik biçimde belirlemeye çalışmaktadır. Tüm bunları da neoliberal söylemlerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

    İktidarın kültür-sanat politikaları muhafazakâr-muhafazakâr olmayan ayrımının keskinleştirilmesi, iktidara karşı eleştirel olma hakkının engellenmesi ve kültürel alanın özelleştirmeye uygun hale getirilmesi söylemleri ve politikaları üzerine kuruludur.

    AKP iktidarı döneminde “yerli ve milli” olmadığı düşünülen ya da rejime karşı tehdit oluşturduğuna inanılan her tür sanatsal üretim sansüre uğramaktadır. Sanat kurumlarına, sanat eseri içeriklerine, programlarına ve sanatçılara giderek artan dozda müdahale edildiği görülmektedir. İktidarın her tür baskı aygıtını kullanarak sanata yönelik giderek artan oranda uyguladığı baskı ve susturma politikasının sonuçlarından biri de bu korku ortamında sanatçıların oto sansür uygulamak zorunda kalmasıdır.

    Son olarak pandemi sürecinde alınan önlemlerin tutarsızlığı bu sürecin iktidar tarafından baskı mekanizması aracı olarak kullanıldığını göstermektedir.

    Kaynakça

    Aksoy, Asu ve Şeyben, Burcu Yasemin (2015), “Storm Over the State Cultural Institutions: New Cultural Policy Direction in Turkey”, International Journal of Cultural Policy, (Vol.21, No.2): 183-199.

    Birkiye, K. Selen (2007), “Kültür Politikaları, Türkü Tiyatrosu ve DT Örneği”, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi, Sayı: 10: 78-107.

    Fromm, Erich ( 2014), İtaatsizlik Üzerine, Çevirmen Nurdan Soysal, İstanbul: Say Yayınları.

    Karaca, Banu (2012), “Çağdaş Sanat Üretimi ve Türkiye’de Sansür Politikaları”, Toplum ve Bilim, 125: 134-152.

    Kayış, Nuri ve Serhat, Hürkan (2012), Sansürsüz Sansür Tarihi 1795-2011, Ankara: Sinemis.

    Kösemen, İ. Begüm (2012), “Türkiye’de Özel Sektörün Kültür ve Sanat Alanında Artan Görünürlüğü”, Marmara Üniversitesi İ.İ.B Dergisi, Cilt (33), Sayı (2): 145-172.

    Kösemen, İ. Begüm (2015), “Toplumu Yeniden İnşa Etmenin Kültürel Açılım Aracı Olarak TÜSAK”, Eğitim Bilim Toplum, Cilt:13 Sayı:52 Güz: 70-93.

    Yankaya, Dilek (2014), Yeni İslâmi Burjuvazi: Türk Modeli, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yılmaz N. Ayşe (2015),  1980 Sonrası Türkiye’de Sanat ve Siyaset, Ankara: Ütopya.

    Yılmaz, Merve (2019), Türkiye’de Plastik Sanatlarda Sansür ve Liberal Sansür Kavramına Marksist Eleştiri Bağlamında Dört Örnek Olay İncelemesi, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

    [1] https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/harem-de-neler-oldu-5214870 sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [2] http://www.siyahbant.org/wp-content/uploads/2012/09/siyahbant_kitap_final_web.pdf sayfasindan 18/09/2020 tarihinde alinmistir.

    [3] https://m.bianet.org/bianet/hukuk/210401-heykeltiras-mehmet-aksoy-insanlik-aniti-ni-tekrar-yerine-koyacagim sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [4] http://www.radikal.com.tr/turkiye/nu-sergiye-sansur-geldi-794021/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [5] https://odatv4.com/resim-sanatindaki-sansur-nereye-kadar-gidecek-osmanlidan-bile-geri-kaldik-0505081200.html sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [6] http://www.ibb.gov.tr/_layouts/download.aspx?SourceUrl=%2Ftr-TR%2Fkurumsal%2FBirimler%2FSehirTiyatrolari%2FDocuments%2Fy%C3%B6netmelik.doc sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [7] https://odatv4.com/tiyatro-dunyasi-bu-istifayi-konusuyor-0507141200.html sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [8] https://m.bianet.org/bianet/sanat/146795-sanatcilarin-yonetmelik-zaferi sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [9] http://bianet.org/bianet/sanat/138055-arinc-tiyatrolar-o-zel-le-se-cek sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [10] https://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/ibb-tiyatrolari-ozellestirmeye-baslamis-bile-haberi-54777 sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [11] The Istanbul Review no.1, s. 103-107.

    [12] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/buyurun-tiyatrolari-ozellestirecegim-1534281 sayfasından 12/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [13] https://tr.boell.org/tr/2015/05/28/sanatin-ozellestirilmesi-ya-da-sermayenin-mesruiyet-alani sayfasından 15/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [14] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır

    [15] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır

    [16] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır

    [17] https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/23946,tusaktasatasarisitaslagiv2.pdf?0 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [18] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sanatcilardan-kulturu-ozellestirmeye-isyan-584431 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [19] Ayrıntılı bilgi için bakınız: https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sanatcilardan-kulturu-ozellestirmeye-isyan-584431

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zeynep-oral/satilik-sanat-var-kultur-var-tarih-var-586294

    [20] http://www.sosyaldemokratdergi.org/ercan-karakas-AKP-hukumetinin-kultur-ve-sanata-uyguladigi-baski-ve-sansur-2014-raporu/ sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır. Detaylı bilgi için bakınız: https://content.chp.org.tr/file/91239.pdf

    [21] https://www.birgun.net/haber/yeni-rejim-in-sanatla-kavgasi-1-devlet-ve-sanat-iliskisi-224636 sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [22] https://www.chp.org.tr/yayinlar/kultur-ve-sanat-raporlari sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [23] http://www.diken.com.tr/emek-bizim-inisiyatifinden-dokuz-soruda-emek-sinemasinin-yikim-hikayesi/ sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [24] https://content.chp.org.tr/file/27791.pdf sayfasından 17/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [25] https://content.chp.org.tr/file/43503.pdf sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [26] https://www.tihvakademi.org/wp-content/uploads/2019/03/Barisicinakademisyenlervakasi.pdf 21/09/2020 tarihinde alinmistir.

    [27] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/28/perdede-sezon-finali-tekeller-kapisiyor-ya-da-hepiniz-oradaydiniz/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [28] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/12/28/perdede-sezon-finali-tekeller-kapisiyor-ya-da-hepiniz-oradaydiniz/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [29] https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2019/01/18/sinema-kavgasinda-ilk-dalga-cekilirken/ sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [30] https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2019/01/20190130-7.htm sayfasından 18/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [31] https://www.dw.com/tr/akp%C4%B1nar-ve-gezene-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1na-hakaretten-dava/a-54082446 sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [32] https://www.evrensel.net/haber/369705/levent-uzumcu-oyunumuz-baskilar-nedeniyle-iptal-edildi sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [33] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/baris-atayin-sadece-diktator-oyunu-yine-yasaklandi-1161203 sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [34] https://www.evrensel.net/haber/369239/sair-ahmet-telli-saldiriyi-anlatti-linc-kulturu-alevlendiriliyor sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [35] http://susma24.com/wp-content/uploads/2019/12/susma_turkiyede_sansur_ve_otosansur_2019_tr.pdf sayfasindan 18/09/2020 tarihinde alinmistir.

    [36] https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-koronavirus-tedbirleri-konulu-ek-genelge-gonderildi sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [37] Detaylı bilgi için bakınız: https://www.ktb.gov.tr/Eklenti/73194,kultur-genelge-12pdf.pdf?0

    [38] https://www.evrensel.net/haber/406672/cumhurbaskani-erdogan-yeni-normallesme-kararlarini-acikladi sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [39] https://www.dw.com/tr/ayasofyada-86-y%C4%B1l-sonra-ilk-cuma-namaz%C4%B1-k%C4%B1l%C4%B1nd%C4%B1/a-54308821 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [40] https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-koronavirus-tedbirleri-konulu-ek-genelge-gonderildi-08-09-20 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [41] https://www.icisleri.gov.tr/81-il-valiligine-umuma-acik-istirahat-ve-eglence-yerleri-genelgesi-gonderildi sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [42] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/istanbul-valiligi-yasak-kararini-4-saat-sonra-degistirdi-1765389 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [43] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [44] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [45] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [46] https://www.birgun.net/haber/sanatcilardan-etkinlik-yasaklarina-tepki-bu-insanlar-yasamini-nasil-surdurecek-315349 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [47] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cumhurbaskanligi-seyircisiz-konser-kayitlari-yapti-1743549 sayfasından 19/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    [48] https://www.dw.com/tr/merkelden-sanat%C3%A7%C4%B1lara-yeni-destek-s%C3%B6z%C3%BC/a-53378914 sayfasından 21/09/2020 tarihinde alınmıştır.

    Yazar Hakkında Bilgi

    *Nehir Durna, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 2004 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde; Doktorasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim dalında tamamladı. Çeşitli kurumlarda uzun yıllar basın danışmanlığı yaptıktan sonra, 2015-2020 yılları arasında Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çalıştığı kurumda habercilik, metin yazarlığı, sosyoloji, haber çözümlemeleri, medya sosyolojisi, toplumsal bellek gibi alanlarda lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. Çalışma konuları gündelik hayat pratikleri, sözlü tarih, bellek ve mekân, yeni medya ve sosyolojidir. Bu konularla ilgili çeşitli akademik dergilerde makaleleri, ulusal ve uluslararası konferanslarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır.  “Ankara Çankaya’da Dönüşen Kentin Yaşlılarının Deneyim ve Belleği” başlıklı araştırma projesi ile Koç Üniversitesi Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEKAM) 2020 Araştırma Projesi Ödülü‘nü kazandı. 2019 yılında yayımlanan Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme kitabının editörlerinden birisidir. 2020 Ocak ayında yayımlanan Bellek ve Ritüel: Avanos’ta Binnik Şenlikleri kitabının yazarıdır.

  • Türkiye’de Çevre Hakkı İhlalleri

    Türkiye’de Çevre Hakkı İhlalleri

    Bülent Duru*

    Giriş

    Bu çalışma Türkiye’de çevre hakkının durumunu, doğal değerleri ve kentsel alanları olumsuz yönde etkileyen uygulamalar üzerinden değerlendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Bu doğrultuda önce çevre hakkının niteliği ve kapsamı üzerinde durulacak, ardından yürütülen ekonomi politikalarının doğal ve kültürel varlıklar üzerindeki baskısına değinilecek ve en sonda da büyük yatırımlar sırasında çevre hakkının nasıl ihlal edildiği, bireylerin hakka erişimine getirilen sınırlamaların neler olduğu ortaya konmaya çalışılacaktır. Türkiye’de çevre hakkına erişimin önündeki engelleri sergilerken enerji, sanayi, madencilik, konut ve turizm alanlarındaki sayısız projede karşılaşılan durumları bütünüyle aktarmak olanaksız olduğundan daha çok Üçüncü Köprü, İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi büyük projelerden seçilen örnekler üzerinde durulacaktır.

    Çevre hakkının gereklerinin tam olarak yerine getirilebilmesi için bütün alanlarda ekolojiyi göz önünde bulunduran politikalar izlenmesi, her düzeyde katılımın sağlandığı siyasal bir ortamın bulunması, çevreye ilişkin taleplerin dikkate alındığı bir yönetim sisteminin olması ve herkesin görüşlerini özgürce ifade edebildiği demokratik bir ortamda yaşanması gerekmektedir. Bundan dolayı çevre hakkı ülkenin siyasal, ekonomik, yönetsel, hukuksal, demokratik ortamından bağımsız biçimde incelenemez.

    Doğal değerler üzerine kurulu ekonomi politikalarından, bir türlü bitmeyen ekonomik ve siyasi krizlerden, uzun bir dönemi kaplayan olağanüstü halden ötürü genel olarak ülkedeki çevre hakkı ihlallerinin incelenmesi kapsamlı bir çabayı gerektirmektedir. Yıllardan beri inşaat sektörüne dayalı politikalar izlenmesi, özellikle HES’lerle olumsuz sonuçları ortaya çıkan enerji politikaları, giderek büyütülmeye çalışılan turizm sektörü, denetimsizce çoğalan maden işletmeleri nedeniyle doğusundan batısına, kıyısından merasına ülkenin bütün alanları tahrip sürecinin etkisi altına girmiştir. Bütün coğrafyaya yayılan çevre hakkı ihlalleri binlerle ifade edileceğinden daha çok, kamuoyuna mega projeler biçiminde sunulan ve birbirleriyle bağlantılı olan üç büyük yatırımın tasarlama, yapım ve işletme sürecinde karşılanan ihlaller üzerinden değerlendirme yapılacaktır. Kaynak: http://www.veziroglugayrimenkul.com/3-kopru-kulelerinde-sona-yaklasiliyor/

    Çevre Hakkı Neyi Anlatıyor?

    Barış, iletişim, gelişme, insanlığın ortak mirasından yararlanma hakkı gibi üçüncü kuşak haklardan sayılan çevre hakkının geleneksel insan haklarından ayrılan kimi yönleri bulunmaktadır. Devletin, hakkı tanıması ve doğal/kentsel çevreye duyarlı politikalar izlemesinden bir adım ötesine geçerek bireylerin bundan yararlanması yönünde çabaya girmesi, bir başka anlatımla hakka erişimin gereklerini yerine getirmesi gerekmektedir. Dayanışma hakları içinde yer almasının bir sonucu olarak bu hakkın gerçekleşmesi yalnızca devlete verilen bir yükümlülük değildir; diğer devletlerin, toplulukların, insanların da üzerlerine düşen sorumlulukları bulunmaktadır; bir diğer deyişle bireylere hak tanımanın yanında ödev de yüklemektedir. Diğer haklardan farklı olarak insanların yanı sıra hayvanları, bitkileri ve gelecek kuşakları da bu hakkın öznesi olarak kabul etmek gerekmektedir.

    Çevre hakkı yalnızca doğanın korunmasından, temiz bir çevrede yaşanmasından ibaret değildir; diğer hak gruplarıyla da bağlantı içindedir. Düşünce açıklama, yönetime katılma, bilgiye erişme, örgüt kurma, barışçıl biçimde toplanma gibi hakların yanı sıra su, gıda, kent, konut ve sağlık haklarıyla da birlikte değerlendirilmelidir. Bundan dolayı çevre hakkına erişimin önündeki engellerin, çevre hakkı ihlallerinin incelenmesinin daha geniş bakış açısıyla yapılması, iktidarların çevre politikalarının ortaya konmasından çok, bireylerin izlenen politikalardan etkilenme durumlarının ve bunları etkileme olanaklarının sergilenmesi gerekmektedir.

    Çevre hakkına tam olarak erişilebilmesi ancak demokrasinin bütün kurallarıyla işlemesi, özgür bir ortamın bulunması, ifade özgürlüğünün olması, katılıma olanak tanınması, toplanma özgürlüğünün sağlanması, yönetimin saydam biçimde işlemesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yasal düzenlemelere uyulması ve adil bir yargı düzeninin kurulması ile mümkün olacaktır.

    Dünyada çevre hakkının daha çok ülke tarafından tanınmaya başlandığını, anayasalardaki yerinin giderek genişleme yönünde olduğu söylenebilir. Ancak anayasalarda doğanın korunmasına, çevre hakkına yer verilmesinin yeterli olmayacağını belirtmek gerekir. Öyle olsaydı çevre hakkından öteye doğa haklarını tanıyan Ekvador ve Bolivya gibi ülkelerin sayısının artmasına rağmen çevreleri üzerindeki baskının büyümesini açıklayamazdık.[1] Hatta anayasalarında çevre hakkına yer vermeyen ama buna rağmen çevrenin durumunun diğerlerine göre daha iyi olduğu ülkeler de bulunmaktadır.[2]

    Çevre hakkının genişleme eğiliminde olduğunu, yaşama, onur, sağlık, doğa, gıda, konut, eğitim, çalışma, yoksullukla mücadele, kültür, ayrımcılığa tabi tutulmama, barış, refah, çocukların sağlığı gibi haklarla birlikte anılmaya başlandığını söylemek gerekir.[3] Bunlara ek olarak iklim mültecileri, çevresel bozulma yüzünden yerlerinden edilenlerin hakları, ekolojik borç hakkı[4] ve doğal kaynaklara erişimde eşitliği öngören “çevresel adalet” hakları da gündeme gelmektedir.[5]

    Türkiye’de çevre hakkını değerlendirirken, doğal ve yapay çevrenin durumunu incelemekten bir adım öteye gidip söz konusu hakka bireylerin ulaşabilmesi için gereken koşullara, bir başka deyişle devletin hakka erişimi kolaylaştırmak için yapması gerekenlere bakılmasından söz edilmişti. Bundan dolayı yazıda, bilgi edinme, ifade özgürlüğü, katılım, toplanma özgürlüğü, yasal düzenlemelere uyma ve adil yargılanma gibi başlıklar üzerinden çevre hakkının içinde bulunduğu durum incelenmeye çalışılacaktır.Kaynak: https://www.polenekoloji.org/agustos-2020-bulteni/

    OHAL Dönemi’nin Çevreye Etkisi

    15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından başlatılan olağanüstü halin çevre hakkını birkaç açıdan etkilediği söylenebilir. Hukukun askıya alınması ile çevreye baskılar getirecek politikaların yaşama geçirilmesi için uygun ortam yaratılmış; ifade ve toplanma özgürlüğüne getirilen sınırlamalar ile olan bitenlere itiraz yolları kapatılmış; yargının elinin kolunun bağlanması ile dava yoluna gitmenin anlamı kalmamıştır. Kısaca belirtmek gerekirse olağanüstü hal, çevre hakkına erişimin önüne yeni engeller getirmek için uygun ortam yaratmıştır.

    Darbe girişiminden hemen sonra 21 Temmuz’da, İzmir Valiliğince dokuz proje için ÇED raporu gerekli değildir kararı verilmesinin bunun ilk örneği olduğu söylenebilir.[6] Bundan hemen birkaç ay sonra, 7 Eylül’de, önemli projelerde yatırımları hızlandırmak için 6745 sayılı kanun çıkarılarak Bakanlar Kurulu’nun, izin, tahsis, ruhsat, lisans gibi her türlü kısıtlayıcı hüküm için yasal ve idari süreçlerde düzenleme yapabileceği hükmü getirilmiştir. Yine darbe girişiminin hemen ardından bizzat Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın talimatıyla ÇED süreçlerinin hızlandırılmasını, Akkuyu Nükleer Santrali için Rusya ile anlaşmaya varılmasını, Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılacağının açıklanmasını olağanüstü halin doğal varlıklara ve çevre hakkına ilk müdahaleleri olarak not düşmek gerekir.[7]

    Bu dönemde çevre hakkının ön koşulu olan katılım, toplantı ve gösteri özgürlüğü ağır darbe almış, hiçbir gösteri ve toplanmaya izin verilmemiş, başlanmış olanlara da sert müdahalelerde bulunulmuştur. Bireylerin bu haklara erişebileceği kanallar olan, darbe ile ilgisi bulunmayan gönüllü örgütler de kapatılmış, belediyelere kayyumlar atanmıştır.

    Özellikle HDP’li belediyeler baskı altına alınmış, diğer belediyeler üzerinde de bu korku hissettirilmiştir: 31 Mart 2019’da yapılan yerel seçimlerin ardından milyonlarca kişinin oy verdiği belediye yönetimlerine müdahale edilerek 47 belediyeye kayyum atanmış, 34 belediye başkanı ve meclis üyesi tutuklanmış, 125 meclis üyesi gözaltına alınmış, 76 belediye ve il genel meclis üyesi görevinden uzaklaştırılmıştır. Çevre hakkına erişim ve katılım sürecinde önemli bir yeri olan yerel yönetimler ülkenin Doğu ve Güneydoğusunda bu özelliklerini yitirmiş durumdadırlar.

    Bu dönemde, öteden beri yazılı ve görsel basında geniş yer bulabilen çevre ihlalleri, önemli siyasal gelişmelerin art arda gelmesiyle görünürlüklerini yitirmeye başlamıştır. 200 dolayında gazetecinin cezaevine konduğu, bir o kadar yayın organının da kapatıldığı yoğun baskı ortamında medya yalnızca yüzeysel konularla ilgilenmiştir.

    Olağanüstü hal döneminde yaratılan baskı ortamı hukuk sistemi üzerinde de etkili olmuş, yargı yerlerinin bağımsız karar alacakları, özgürce değerlendirme yapabilecekleri bir ortamdan söz etmek olanaksız hale gelmiştir; hâkimlerin, savcıların görevden alınma, başka yere atanma kaygısı taşımadan kararlar alabilmeleri güçleşmiştir.[8]

    Çevre hakkına erişim koronavirüs salgını[9] sonrasında yaşanan olağanüstü koşullardan da olumsuz etkilenmiş, bir yandan hastalık dönemi sırasında doğal varlıklar üzerinde baskı kuracak projeler hızlıca gerçekleştirilmiş, diğer yandan da alınan sıkı önlemler yüzünden, yürütülen politikalara tepki gösterme olanağı kalmamıştır. Örneğin herkesin eve kapandığı bu olağanüstü dönemde Kanal İstanbul’un yapımı için gereken ihalelere ara verilmemiştir.[10] Hastalığın ilk döneminde, Türkiye’de salgının ilk açıklandığı 10 Mart 2020’den sonraki birkaç ay içinde yapılan çevre ihlallerini Ekoloji Birliği 54 madde ile sıralamıştır.[11]

    Kaynak: https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2016/03/31/3-koprunun-baglanti-yollari-havadan-goruntulendi

    Merkeziyetçiliğin Güçlenmesi

    Merkeziyetçiliğin çevre hakkını iki yönden etkilediği söylenebilir: Bir yandan ülke yönetiminin tek bir noktadan sürdürülmesi, diğer yandan da büyük projelerin doğaları gereği merkezi yönetime bağlı olarak yapılması çevre politikasında katılımı ve yerelleşmeyi olanaksız kılmıştır.

    Ülke yönetimine egemen olan yetkileri tek bir yerde toplama eğilimi çevre, doğa, imar ve koruma ile ilgili yönetsel yapıya da yansımış, önceleri başka bakanlıklara, yerel yönetimlere, uzmanlık kuruluşlarına ait olan pek çok yetki imar konularında da söz sahibi olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na aktarılmış, Özel Çevre Koruma Kurumu örneğinde olduğu gibi, kimi kurumlar da kapatılmıştır.

    Büyükşehirlerde kırsal alana hizmet götüren il özel idareleri ve köyler kaldırılarak yetkileri büyükşehir belediyelerine devredilmiş, bir anlamda ülke yönetimindeki eğilime koşut olarak, yerel yönetimlerde de merkezileşmeye gidilmiştir. Örneğin İstanbul Havalimanı, Kanal İstanbul gibi büyükşehir ve ilçe belediyeleri devre dışı bırakılmış, tasarımından yapım sürecine kadar bütün işler merkezi yönetim eliyle gerçekleştirilmiştir. Bu tür büyük yatırımlarda halkın tepkilerini yansıtacak demokratik örgütlerin, sendikaların, meslek odalarının, araştırma kuruluşlarının görüşlerinin alınması söz konusu değildir.

    Yerel yönetimlerin yalnızca AKP’den olunca sürece dâhil edildiği söylenebilir. Örneğin zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 20 Ağustos 2009’da, Üçüncü Köprünün yerini Başbakan ve Ulaştırma Bakanı ile birlikte belirlediklerini “Tabii ki böyle bir güzergâh var. Altı ay önce sayın başbakanımız, ulaştırma bakanımız ve benim helikopterle uçuş yaparak belirlediğimiz bir güzergâh” sözleriyle aktarmıştır.[12] Ancak büyükşehirlerdeki yerel yönetimlerin AKP’de olduğu dönemlerde bile belediyelerin elindeki yetkilerden rahatsız olunduğunu, örneğin daha 2012 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na buralarda çevre düzeni planı yapma yetkisinin verildiğini biliyoruz.

    Son dönemde yerel yönetimlerin başta imarla ilgili olmak üzere yetkileri azaltılmaya başlanmış, özellikle önemli büyükşehirler CHP’nin eline geçtikten sonra bu eğilim daha da güçlenmiştir. Belediyelerin gücünü azaltacak yeni bir yasa tasarısının yolda olduğunu da belirtmek gerekir. Yerel yönetimler üzerindeki baskıdan en çok etkilenen parti HDP olmuş, yukarıda da belirtildiği gibi, çok sayıda belediyeye kayyum atanmış, belediye başkanları ve meclis üyeleri gözaltına alınmış ya da tutuklanmıştır.

    Meslek kuruluşları hiçbir biçimde projelerin tasarlama ve planlama bölümüne dâhil edilmemekte, bunların görüş açıklamasından, politikalara eleştiriler getirmesinden rahatsızlık duyulmaktadır. Örneğin dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı’nın bir toplantıya gönderdiği mazeret mesajı bu durumu güzel özetlemektedir: “Mimarlar, her türlü çalışmalarında meslek üyelerinin çıkarlarını korumak ve savunmakla yetinmeli, ülkenin genel nitelikteki ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlarıyla uğraşmaktan kaçınmalıdırlar.”[13]

    Özellikle büyük projelere karşı görüşlerini açıklayan, dava açma yoluna giden meslek odaları ve baroların üzerinde denetim ağırlaştırılmakta, hatta yönetimlerinin muhalif isimlerden oluşmasını önleyecek yeni yasa tasarıları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye Barolar Birliği, Kent ve Çevre Komisyonu’nda gönüllü olarak görev yapan ve çevre hakkına erişimde yargı yolunu açan 24 avukatın 2018 yılında üyeliğine son verilerek yedi kişilik yeni bir kurul oluşturulmasını da buraya not düşmek gerekiyor. Kaynak: http://www.baskahaber.org/2014/01/bilim-insanlar-uyaryor-ya-kanal.html

    Yasal Düzenlemelerin Aşılması

    Yapıldığı yöredeki insanların yaşamlarını değiştirecek, ülkenin bütününe etkileri olacak büyük ölçekli yatırımların kapsamlı araştırmalar, tartışmalar sonucunda belirlenmesi, toplumsal, ekonomik, ekolojik sonuçlarının hesaplanarak büyük ölçekli planlara yerleştirilmesi gerekmektedir. Oysa Türkiye’de bu projeler tek bir karar alıcının onayıyla gelecekte ortaya çıkacak olası olumsuz etkiler hesaplanmadan, dönemin siyasi, ekonomik koşulları gereği kamuoyuna mega projeler olarak gösterişli biçimde tanıtılmakta, hemen sonra da hızlıca yapım aşamasına geçilmektedir. Örneğin Üçüncü Köprü, İstanbul Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi mega projelerin hiçbirine önceki imar planlarında yer verilmiş değildir; projelerin sürdürülebilmesi için ya yasal düzenlemeler değiştirilmekte ya da onlara rağmen yapım çalışmalarına devam edilmektedir.[14]

    Bir kez büyük ölçekli projelere başlandıktan sonra da o yatırımın orman alanlarına, tarım topraklarına, su kaynaklarına olumsuz etkileri ile ilgili bütün planlar, yasalar, yönetmelikler tek tek değiştirilmekte ya da bütün bunlar yokmuş gibi davranılarak çalışmalara devam edilmektedir. Mayıs 2016’da Mera Kanunu’na eklenen madde ile Kanal İstanbul alanının imara açılması bunun yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir.[15]

    Yasalarda düzenleme yapmanın yeterli olmadığı durumlarda da, önemli yatırımların sorunsuzca bitirilmesini sağlayacak KHK’lar çıkarılmakta ya da kamulaştırmayı hızlandıracak “acele kamulaştırma”, dava açma süresini kısaltacak “ivedi yargılama” gibi projenin yürümesini kolaylaştıracak, yargı yoluna gitmeyi zorlaştıracak yöntemler izlenmektedir.

    Yasal düzenlemeleri aşmanın başka bir yolu olarak da projelerin görünürde, biçimsel olarak yasalara uygun olarak düzenlenmesi bulunmuştur. Kâğıt üstünde yasalara aykırı olmayan ama özünde onlara aykırı sonuçlar getiren bu yola en çok ÇED sürecinde rastlanılmaktadır. ÇED raporlarının gelişigüzel hazırlanmasının, uygun olmayan uzmanlara yaptırılmasının en çok rastlanan yollardan olduğu söylenebilir.[16]

    Yasal düzenlemelere, yargı kararlarına rağmen tamamlanan son dönemdeki büyük projelerin ilk örneğini 2013 yılının Mayıs ayında çalışmalarına başlanan Üçüncü Köprü oluşturuyor; dönemin çevre düzeni planında yer almayan proje için herhangi bir ÇED raporu hazırlanmamıştır.[17] Bir süre sonra Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası ve Çevre Mühendisleri Odalarının İstanbul şubeleri Köprünün bağlantı yollarının plana aykırı olmasına ve ÇED raporunun bulunmamasına karşı, sayıları 17’yi bulan, davalar açtılar, önemli bölümünü de kazandılar. Projeyi davalardan sakınmak için Üçüncü Köprü’nün yapım aşamasında 13 ilçenin 17 yeri için imar planı değişikliği yapılmıştır.[18] Ancak kentsel düzeni, doğal değerleri korumaya dönük yasal düzenlemelere ve iptal kararlarına rağmen Köprü bitirilerek hizmete açılmıştır.

    2011 genel seçimleri için gündeme getirilen ve 2018 yılında tamamlanan yeni İstanbul Havalimanı da var olan plan kararlarına, yasal düzenlemelere aykırı olarak başlatılmış, zaman içinde projenin gerçekleştirilmesine engel olan yasal kurallar uygun biçimde değiştirilmiş ya da biçimsel düzenlemelerle proje bunlara uyumlu biçime getirilmiştir. Örneğin 2009 Planında yeni havaalanı bölgesi olarak Silivri-Gazitepe gösterilmekte olmasına karşın, proje Kuzey Ormanları’ndaki Yeniköy-Akpınar köyleri içinde yer almıştır.[19]

    Kanal İstanbul Projesi’nin de kendisinden önceki büyük yatırımlarda izlenen yöntemler doğrultusunda gerçekleştirileceği anlaşılmaktadır. Bu yolda yasalarda uygun değişikliklere gidilecek ya da var olan kuralları aşmanın yolları bulunulacak, bütün bunlar gerçekleşmezse yargı kararlarına rağmen proje tamamlanmak istenecektir. Daha şimdiden biri ÇED, diğeri de çevre düzeni planı değişikliği için olmak üzere iki ayrı dava açıldığını belirtmek gerekir.

    Kaynak: http://politeknik.org.tr/kuzey-ormanlari-muhafaza-ormani-ilan-edilsin/

    Yargı Yolunun Güçleştirilmesi

    Ülkenin içinde bulunduğu anti-demokratik ortamda yönetime katılma, politikaları etkileme, görüş bildirme kanalları kapalı olduğu için, çevre politikasına katılımın tek yolu olarak dava açma kalmaktadır. Bundan dolayı düzenli aralıklarla, çevreyi etkileyen yatırımlar için idare mahkemelerine, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasını, projeler için iptal kararları verilmesini duymaktayız.

    Doğal güzellikleri bulunduğu ve çekim odakları olduğu için daha çok orman alanlarına, koruma bölgelerine, tarım topraklarına, su havzalarına kurulan projelerle ilgili imar planları ve ÇED raporları buraları korumak için getirilmiş özel yasalara aykırı oldukları ve halk sağlığına zarar verecekleri için iptal edilmektedir.

    Örnekleri buraya sığdırılamayacak kadar çok olan bu durumu aşmanın yolu olarak, daha önce söylendiği gibi, iptal edilen imar planının ya da ÇED raporunun bir benzeri devreye sokulmakta, bunlardan da sonuç alınamazsa projeyi mahkeme kararına rağmen bitirme yoluna gidilmektedir. Kimi zaman yargı süreci uzun sürdüğünden mahkemenin iptal kararı projenin tamamlanmasından sonra açıklanmakta, kimi zaman da iptal edilen bir kararın ya da durdurulan bir projenin başka bir örneği gündeme getirilmektedir.

    Yargı kararlarının uygulanmaması kadar önemli bir sorunun da yargı yoluna gitmeyi engelleyecek bir ortamın yaratılması olduğu söylenebilir. Dava açılmasını zorlaştıracak yasal düzenlemelere gidilmekte, mahkemelerin işleyiş biçimi de buna uyum sağlamaktadır. Yargıya başvurunun güçleştirilmesi, yargı yerlerine yönetime uyum sağlayacak kimselerin getirilmesi, yargılama sürecinin uzun zaman alması ve özellikle de çevre ile ilgili davalarda kirliliği belgelemek için alınacak uzman görüşlerinin masraflarının[20] çok olması son dönemde en çok karşılaşılan sorunların başında gelmektedir.

    2014 yılında İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda değişiklik yapılarak acele kamulaştırma işlemleri, Turizm Teşvik Kanunu uyarınca yapılan işlemler ile çevresel etki değerlendirmesi gibi çevreyi, doğal ve kültürel değerleri ilgilendiren konular hakkında dava açma süresi 60 günden 30 güne indirilmiştir.

    Kimi zaman söz konusu proje hakkında geç bilgi edinilmesi, kimi zaman da teknik araştırmaların, uzman görüşlerinin uzun zaman alması dava yoluna gitme yönünde engel oluşturabilmektedir. Bütün bunlara hâkim ve savcıların çevre hukuku alanında uzmanlaşmış olmamaları da eklenebilir.[21] Bu arada, ulusal ve uluslararası nitelikte uzmanlaşmış çevre mahkemelerinin kurulması gereğinden söz edilmeye başlandığını da belirtmek gerekir.[22]

    Çevre sorunları ile ilgili konularda yalnızca o ülkenin vatandaşlarının değil bütün zarar görenlerin, örneğin Avrupa Birliği’nde olduğu ülke sınırı tanınmaksızın herkesin çevre konularında Avrupa Komisyonu’na başvurabilmesini anlatan “ekolojik yurttaşlık”[23] gibi yeni yaklaşımların ortaya çıkmaya başladığı dönemde Türkiye’de yargı yoluna gitmek giderek güçleşmektedir. Üstelik turist, göçmen, sığınmacı gibi farklı konumlarla ülkede bulunan milyonlarca kişiyi akla getirdiğimizde Türkiye’de nüfusun önemli bölümünün bu olanaktan yoksun bulunduğu anlaşılacaktır.Kaynak: https://kuzeyormanlari.org/2019/07/11/termik-santrallere-cevreyi-3-yil-daha-zehirleme-serbestisi-verilmek-isteniyor/

    ÇED’in Göstermelik Yapılması

    Yatırımların çevreye olası etkilerini ortaya koyacak çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreci bilimsel ölçütlerin dışında, saydamlıktan uzak biçimde gerçekleştirilmektedir. Gerçek durumun ortaya çıkmasında yaşamsal önem taşıyan raporların hazırlanmasında önemli sorunlar bulunmaktadır. Kimi zaman gerçeklerden uzak biçimde, özensizce yazılmakta,[24] kimi zaman da, İstanbul Havalimanı’nda olduğu gibi, ÇED raporları bitmeden, sonuçlar ortaya çıkmadan hemen proje için ihaleye gidilmektedir. Kimi zaman yine İstanbul Havalimanı’nda olduğu gibi ÇED raporu dava sonucu iptal edilirse aynı sonucu doğuracak başka bir rapor gündeme getirilmektedir.[25] Kimi zamansa akarsuların bütünü ya da bölgesi için değil, tek tek HES yatırımları için değerlendirme yapılarak bu projeler ÇED süreci dışında bırakılmaktadır.[26]

    Projelerin çevreye etkilerini değerlendiren bilirkişi raporlarında halk sağlığı uzmanlarına yer verilmemekte[27] ya da yalnızca inşaat mühendisliği ve mimarlık fakülteleri bulunan bir üniversiteden bilirkişi heyeti seçilebilmektedir.[28] Kimi zaman bu raporlar, Kanal İstanbul Projesi’nde olduğu gibi ortaya çıkacak olası sorunları göstermemekte, yalnızca şimdiki durumu sergilemekle yetinmektedir.[29]

    ÇED işlemleri genellikle yatırımları yavaşlatan engeller olarak görüldüğünden, hemen her proje öncesi sürecin hızlandırılacağı biçiminde açıklamalar yapılmakta ya da kolaylaştırılmasına yönelik düzenlemelere gidilmektedir. ÇED Yönetmeliğinin en çok değiştirilen yasal düzenlemelerden biri olduğunu belirtmek gerekmektedir.

    Türkiye’de uygulanan ÇED süreci 2018 yılında yayınlanan AB İlerleme Raporu’nda “Sivil toplum, Çevresel Etki Değerlendirmesi Direktifi’nin uygulanması, çevresel konularda verilen mahkeme kararlarında hukukun üstünlüğünün uygulanması, halkın katılımı ve çevresel bilgiye erişim hakkının gözetilmesi konusunda eleştirel olmaya devam etmiştir. Türkiye, Aarhus Sözleşmesi’ne hâlâ taraf değildir.” biçiminde değerlendirilmiş, durum 2019 yılındaki Raporda da benzer ifadelerle tekrar edilmiştir.[30] Kaynak: http://1.bp.blogspot.com/-h99UDBAkEE0/U8OFUYxgwaI/AAAAAAAACQQ/hQjY9zLVEJU/s1600/Projeler.jpg

    Bilgi Edinmenin Önündeki Engeller

    Çevre ile ilgili konularda politika belirleme, planlama yapma, karar alma, uygulamaya başlama ve değerlendirmeye gitme aşamalarında bireylerin, toplulukların, örgütlerin bilgi edinmesini ve uygun araçlarla katılması ilkesinin Türkiye’de kâğıt üstünde kaldığını söylemeye gerek yok. Merkeziyetçiliğin giderek artması, demokrasinin gereklerinden uzaklaşılması, bilgi edinme kanallarının kapalı olması, toplanma özgürlüğünün ihlal edilmesi, akademi, medya ve iletişim araçları üzerindeki baskının giderek artması, bilgi edinme ve katılımın göstermelik biçimde yapılması sonucunu doğurmuştur.

    Projeler tek bir noktadan belirlenmekte, tasarım, yapım ve işletim aşamaları yine aynı odak tarafından sürdürülmekte, diğer politika alanlarına koşut olarak çevreyi olumsuz yönde etkileyecek yatırımların planlanmasında, tasarımında ve uygulanmasında açıklık bulunmamaktadır; herhangi bir yatırımın, projenin gerçek durumu hakkında bilgi edinmek olanaksız hale gelmiştir.

    Anayasa’da, Çevre Kanunu’nda ve ÇED Yönetmeliği’nde belirtilmesine karşın, çevresel değerler ve doğal kaynaklar üzerinde baskı kuracak yatırımlara ilişkin bilgi edinme talepleri ya sonuçsuz kalmakta ya da yanıltıcı açıklamalarda bulunulmaktadır. Yasal düzenlemelerde yer alan iletişim kurma ve bilgi edinme araçları göstermelik bir biçimde işletilmektedir. Art arda gelen darbe girişimi ile birlikte koronavirüs dönemi gibi olağanüstü koşullar da buna bahane olarak kullanılmaktadır. Gerçekleştirilecek projeler hakkında yeteri bilgi edinememenin önemli bir sonucu kimi zaman yargıya başvurmada geç kalınması olmaktadır.[31]

    İzlenen politikaların çevre üzerindeki olası etkilerini ortaya koyacak araştırma kuruluşlarının, üniversitelerin üzerinde baskılar kurulmakta, gerçekleri açıklayacak uzmanlar işten atılmak, hatta hapse girmek tehlikesi altında bulunmaktadırlar. Yalnızca Antalya, Dilovası ve Ergene’deki sanayi kuruluşlarının yarattığı kanser vakalarını açıklayan Onur Hamzaoğlu ve Bülent Şık’ın hapis cezası aldığını anımsatmak yeterli olacaktır.

    Çevreye verilecek olası zararları gösteren en önemli kaynaklardan olan ÇED Raporları, yukarıda değinildiği gibi, kimi zaman gelişigüzel, kimi zaman da gerçekler gözlerden kaçırılarak hazırlanmaktadır. İstanbul Havalimanı’nın ÇED Raporu’nda yörenin orman alanına, göletlerine, canlı türlerine ilişkin verilen bilgilerin gerçekleri tam olarak yansıtmaması buna örnek olarak verilebilir.[32]

    ÇED Yönetmeliğinde yer alan, çevre ile ilgili yatırımlar hakkında halkın bilgilendirilmesi ve sürece dâhil edilmesine ilişkin en önemli düzenleme olan Halkın Bilgilendirilmesi Toplantısı çoğunlukla göstermelik olarak yapılmakta, gerçek bilgi edinme ve katılımı sağlama olanağı tanımamaktadır. Yöre halkının istekleri, önerileri hiçbir biçimde dikkate alınmamaktadır. Kanal İstanbul’un ÇED Raporu için yapılan çok sayıda itirazın kısa süre içerisinde reddedilmesi buna küçük bir örnek olarak verilebilir.[33]

    Yurttaşların adalete erişimini konu alan bir çalışmanın sonuçlarına göre, halkın yatırımlar hakkında bilgi edinmesine olanak tanıyan resmi ilanlar valilik binası gibi erişimin zor olduğu yerde asılmakta, toplantılardan önce halk yeterince bilgilendirilmemekte[34], halkın bilgilendirilmesi toplantıları erişimin güç olacağı otellerde kapalı olarak gerçekleştirilmekte, buralardaki açıklamalar yatırımı yürütecek şirket tarafından yapıldığı için tek yönlü olmakta, toplantılara yörenin sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları çağrılmamaktadır. Bu noktada, Türkiye’nin henüz imzalamadığı Aarhus Sözleşmesi’nin halkın bilgilendirilmesi toplantısı öncesinde yörede yaşayanlara söz konusu proje hakkında yeterince bilgi verilmesini öngördüğünü belirtmek gerekir.[35]

    Ekonomik büyümeyi sağlaması, seçimlerde oy getirmesi amacıyla başlatılan yatırımların çevreci bahanelerle önünün kesilmesini engellemek amacıyla getirilen İvedi Yargılama Usulü ile dava açma süresinin 60 günden 30 güne indirilmesi, bireylerin söz konusu yatırımlar hakkında bilgi edinerek dava açmasına önemli zorluklar getirmektedir. Özellikle teknik bilgi gerektiren büyük projelerde, söz konusu yatırım hakkında bilgi edinmenin güç olması, dava için gereken teknik incelemelerin önünde bir engel olarak durmaktadır.[36]

    Kaynak: https://www.bursabarosu.org.tr/tr/gundem-haberler-kanal-istanbul-projesi-ced-raporunun-iptali-icin-barolar-dava-acti.html

    İletişim ve Haberleşme Özgürlüğü

    Bireylerin çevre hakkına erişebilmelerinin ön koşulu, çevreye etkide bulunacak gelişmelerden haberdar olabilmeleri, yani iletişim ve haberleşme özgürlüğüne sahip olmalarıdır. Doğal ve kültürel değerler üzerinde baskıda bulunacak projeleri, yatırımları ve bunlarla ilgili gelişmeleri kamuoyuna duyurma işlevini gören yazılı ve görsel medya organlarının üzerindeki baskı son dönemde giderek artmaktadır. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul güzergâhında arazi aldığını ortaya çıkaran Cumhuriyet muhabiri Hazal Ocak hakkında bir yıldan iki yıla kadar hapis istemiyle dava açılması buna yalnızca küçük bir örnek olarak verilebilir.[37]

    Son dönemde yazılı ve görsel medya üzerindeki baskıları inceleyen bir çalışmada[38] iletişim ve haberleşme hakkı ihlalleri şöyle özetlenmektedir: Basın-yayın organı kapatmak, haber erişimini engellemek, web sitesi kapatmak, web sitesine erişimi engellemek, interneti yavaşlatmak, habercileri gözaltı, tutuklu yargılama ve tehdit etme gibi yollarla etkisiz hale getirmek, medyanın hükümete bağımlı kılınması, medya sektöründeki sermaye değişimi, basın çalışanlarının özlük haklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması, basın çalışanlarının üzerindeki hukuki ve zora dayalı baskılar, medya çalışanlarının çalışma koşullarının zorlaştırılması, gazetecilik faaliyetine yönelik sansür ya da oto sansüre zorlanma, reklam ve resmi ilan verilmesini engelleme, yayın yasağı getirme, RTÜK marifetiyle yayın durdurma ve para cezası verme, kamu kurum ve kuruluşlarına gazetelerin alınmasının engellenmesi, gazeteciler hakkında soruşturma başlatma, gözaltına alma ve tutuklu yargılama. Bu yöntemlerin yoğun biçimde uygulandığı Türkiye’nin son dönemde basın özgürlüğü kısıtlı olan ülkeler arasında sayılmaya başlandığını da not düşmek gerekmektedir.[39] Kaynak:  https://kadinsavunmasi.org/ekoloji-birligi-koronavirus-gunlerinde-kesintisiz-doga-talanini-maddeledi/

    Katılım ve Toplanma Özgürlüğü

    Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi genel olarak çevre politikasında, özellikle de mega proje olarak gündeme getirilen yatırımların hiçbirinde katılıma olanak tanınmamakta, yöre halkı, yerel yönetimler, meslek odaları, gönüllü örgütler, araştırma kuruluşları ve diğer ilgili kesimler planlama, yapım ve işletim sürecinin dışında tutulmaktadır. Katılım yalnızca kimi yasal düzenlemelerin öngördüğü, halkı bilgilendirme toplantısı gibi, göstermelik yöntemlerle gerçekleştirilmektedir.

    Toplanma özgürlüğü için de benzer değerlendirmeler yapabiliriz. Ekonomik durgunluğu aşmak, seçimlerde başarı kazanmak gibi beklentilerle ülkenin dört bir yanında doğal değerlere zarar verecek biçimde başlatılan enerji, madencilik, konut, ulaştırma yatırımları çevreci tepkilerin, eylemlerin sayısını artırmıştır. Önceleri daha çok büyük projelerde ve büyük kentlerde ortaya çıkan çevreci eylemler, özellikle HES ve madencilik projelerinin yaygınlaşmasıyla, kırsal kesimleri de etkisine alarak ülke bütününe yayılmıştır.

    Merkeziyetçiliğin, anti-demokratik koşulların hüküm sürdüğü, sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının, belediyelerin, üniversitelerin baskı altına alındığı bugünlerde hemen hiçbir konuda olduğu gibi çevre politikası konusunda da katılımdan, toplanma özgürlüğünden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Anayasa’daki serbest hükme, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’ndaki düzenlemelere rağmen, toplantılara, eylemlere izin verilmemekte, başlayanlar da sert biçimde dağıtılmaktadır. Az sayıda da olsa yasalarda sayılan katılım araçlarının kâğıt üzerinde kullandırıldığı, gösteri ve toplanma özgürlüğünün askıya alındığı günümüzde tek bir katılım aracı olarak dava açma kalmaktadır. Türkiye çevre konularında halka bilgi verilmesi ve katılımının sağlanmasına ilişkin Aarhus Sözleşmesi’ni de imzalamış değildir.

    Çevreci eylemlere verilen sert tepkilerde Türkiye’nin yalnız olmadığını, dünyada giderek güçlenen bir eğilimin parçası olduğunu da söylemek gerekir; son dönemde çevreci eylemcilere, gazetecilere yönelik şiddet giderek artmaktadır. Örneğin gıda ve madencilik başta olmak üzere 2019 yılında dünyada toplam 212 çevrecinin öldürüldüğü anlaşılmaktadır.[40] Kaynak: https://www.milligazete.com.tr/haber/1429372/mahkemeden-cevreci-ve-koyluleri-sevindiren-jes-karari

    Çevre Hakkını İhlal Yolları

    Çalışma boyunca gösterilmeye çalışıldığı gibi çevreye olumsuz etkide bulunabilecek projeler kimi zaman yasalara aykırı olmakta, kimi zaman yargı kararlarıyla durdurulmakta, kimi zaman yöre halkının direnciyle karşılaşmakta, kimi zaman da kamuoyundan olumsuz tepkiler almaktadır. Bu tür yasal engelleri aşmada, toplumsal tepkileri azaltmada, yatırımın niteliğine, hukuksal duruma ve siyasal ortama bağlı olarak türlü yöntemler izlenebilmektedir. Yazıda “merkezileşme, bilgi edinme ve katılım önündeki engeller, toplanma özgürlüğü ihlalleri, iletişim ve haberleşme hakkı önündeki engeller, yasal düzenlemelere uymama, yargı kararlarına uymama, yargı yolunun güçleştirilmesi, çevresel etki değerlendirmesinin göstermelik yapılması” gibi başlıklar altında incelenen bu yolları aşağıdaki tabloda toplu olarak görebilirsiniz.

    Doğal Değerler Üzerinde Baskı Kuran, Çevre Hakkını İhlal Eden

    Projeleri Gerçekleştirmede Başvurulan Yollar

    Yasal Düzenlemelerde

    -Yasal düzenlemelerde değişikliğe gidilmesi

    -İzin, tahsis, ruhsat, lisans gibi konularda istisnalar getirilmesi

    -Yasal düzenlemelere uyulmaması

    -Yasal düzenlemelere görünürde uygun işlemler yapılması

    -İmar planlarına uyulmaması

    -İmar planlarının sık sık değiştirilmesi

    -ÇED raporlarının özensizce, bilimsel ölçütlere dayanmadan hazırlanması

    Yargı Sürecinde

    -Yargı üzerinde denetim kurulması

    -Yargıya gitmenin güçleştirilmesi

    -Yargı kararlarının uygulanmaması

    -Yargı sürecinin uzatılması

    -Acele kamulaştırma, ivedi yargılama gibi işlemleri hızlandıracak yöntemler izlenmesi

    -Yargı yerlerince iptal edilen plan kararları ya da ÇED raporlarının yerine aynı sonucu doğuracak bir benzerinin hazırlanması

    Çevre Yönetiminde

    -Çevre yönetiminde yer alan kurumların güçsüzleştirilmesi ya da kapatılması

    -Yerel yönetimlerin yetkilerinin azaltılması

    -Büyük projelerde yerel yönetimlerin devre dışı bırakılması

    -Yerel yönetimlere kayyumlar atanması

    -Büyükşehirlerde il özel idarelerinin, köylerin, küçük belediyelerin kapatılması

    -Sendikaların, demokratik örgütlerin, meslek odalarının, araştırma kuruluşlarının üzerinde baskı kurulması

    Bilgi Edinme ve Katılımda

    -Yazılı ve görsel medya üzerin de denetim kurulması

    -Halkın katılımı olanaklarının daraltılması

    -Bilgi edinme kanallarının kapalı olması

    -İfade ve toplanma özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesi

    -Çevreci eylemlere, tepkilere izin verilmemesi

    -İletişim ve haberleşme özgürlüğüne sınırlamalar getirilmesi

    -Akademi, medya ve iletişim araçları üzerindeki baskının giderek artması

    -Bilgi edinme ve katılımın göstermelik biçimde yapılması

     

    Sonuç

    Ekonomik durgunluğu aşmak, seçimlerde başarı kazanmak, kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla başlatılan mega projeler, ülkenin dört bir yanına yayılan enerji, madencilik, konut yatırımları, darbe girişimi sonrası iyice ağırlaşan anti-demokratik uygulamalar ve muhalif belediyelerin yetkilerini ellerinden almak için atılan merkeziyetçi adımlar çevre hakkının yalnızca kağıt üzerinde kalmasına yol açmıştır.

    Türkiye’de çevre hakkının gereklerinin yerine getirilmesi, bireylerin bu haklardan yararlanabilmesi sürecinde esas sorun yasal düzenlemelerin yetersizliğinden değil, bunların yaşama geçirilmesindeki isteksizlikten kaynaklanmaktadır. Anayasa’da çevre hakkının çerçevesi çizilmiş, ilgili uluslararası sözleşmelere imza atılmış, doğal değerler ve kentsel düzene ilişkin temel yasalar kabul edilmiştir. Her ne kadar tüm bu düzenin yerindeliğine, niteliğine ilişkin söylenecek çok şey olsa ve giderek kötüleşme eğiliminde bulunsa da, şimdiki haliyle bile çevre hakkına erişim için yeterli bir çerçeve sunduğu söylenebilir; bu koşullar altında bambaşka politikalar da izlenebilirdi.

    Bireylerin çevre hakkına erişebilmeleri için görüşlerini serbestçe dile getirebilecekleri, barışçı toplantılar düzenleyebilecekleri, çevreye ilişkin bilgilere erişebilecekleri, yargıya başvuru hakkını kullanabilecekleri ve kararların alınmasına katılabilecekleri bir ortamın yaratılması gerekmektedir. Bütün bunların ancak demokratik, özgürlükçü, hukuka bağlı, katılımcı bir sistemde gerçekleşebileceğini söylemeye gerek yok.

    Yıllardan beri sürdürülen çevre politikasının olumsuz yönlerinin, doğal değerlerin içinde bulunduğu karamsar tablonun yanında umut verici bir eğilimin yeşermeye başladığını da belirtmek gerekiyor. Ekonomik gereklerin ekolojik değerlere üstün gelmesinin, doğal değerlerin maddi getirisinin ön planda tutulmasının ve enerji, madencilik, inşaat sektörlerinin büyük kentlerin dışına kırsal alanlara doğru yayılmasının bir sonucu olarak çevre bilincinin ülke bütününe doğru genişlemeye başlamasının gelecek için kimi olumlu sonuçlar doğurma olasılığı bulunduğu düşünülebilir.

    Her ne kadar daha çok “arka bahçemde olmasın”[41] çevreciliği anlayışındaki tepkilerle kendini gösterse de, yükselmeye başlayan bu seslerin gelecekte ekolojiye etkide bulunacak politikaları birkaç yönde olumlu biçimde etkileyebileceği söylenebilir: Gösterilen tepkilerin ya da açılan davaların sonucunda kimi yatırımlardan vazgeçilmesini, doğal değerlere zarar verecek girişimlerin açıkça ortaya konamamasını, tepki almamak için görünürde de olsa alternatif yollar aranmasını, gündeme getirilen hemen her projenin çevreci yönlerinin ön plana çıkarılmaya başlamasını bunun ipuçları olarak kabul edebiliriz.

    [1] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Batuhan Sarıcan, “Doğanın Hakları Anayasalara Giriyor”, Herkese Bilim Teknoloji, 12 Ağustos 2019

    https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/surdurulebilirlik/doganin-haklari-anayasalara-giriyor (Erişim tarihi: 17/09/2020).

    [2] James R. May, Erin Daly (2015), Dünyada Çevresel Anayasacılık, Tolga Şirin, N. Umut Orcan Çev.), Ankara: Ekoloji Kolektifi, s.22

    https://ekolojikolektifi.org/portfolio/dunyada-cevresel-anayasalcilik/ (Erişim tarihi: 15/09/2020).

    [3] A.g.y.

    [4] Sanayileşmiş ülkelerin, doğal kaynaklarını sömürmeleri ve dünyanın doğal durumunu bozmalarından dolayı yoksul ülkelere karşı borçlu oldukları düşüncesi. Ayrıntılı bilgi için bkz. İsmail Kılınç, Ekolojik Borç, 25 Mart 2016 https://sendika63.org/2016/03/ekolojik-borc-ismail-kilinc-339161/ (Erişim tarihi: 17/09/2020).

    [5] Friends of the Earths International, “Environmental Rihgts are Human Rights”  https://www.foei.org/what-we-do/environmental-rights-human-rights#:~:text=Environmental%20rights%20mean%20access%20to,to%20enjoy%20an%20unspoiled%20landscape. (Erişim tarihi: 16/09/2020).

    [6] Ertuğrul Kürkçü, “OHAL, “ÇED Raporu Gerekli Değildir” Fırsatçılığına Sebep Olmasın”,  27 Temmuz 2016  http://www.ertugrulkurkcu.org/tbmm-de-ertugrul-kurkcu/ohal-ced-raporu-gerekli-degildir-firsatciligina-sebep-olmasin/ (Erişim tarihi: 02/09/2020); Pelin Cengiz, OHAL’de Çevre: Hükümet ve Sermaye Beş Ayda Neler Yaptı?, 16 Aralık 2016, journo.com https://journo.com.tr/ohal-cevre (Erişim tarihi: 02/09/2020); https://yesilgazete.org/blog/2016/07/25/izmir-valiliginden-9-proje-icin-ced-gerekli-degildir-karari/ (Erişim tarihi: 02/09/2020).

    [7] Darbe girişimi sonrası dönemin çevresel değerler açısından kapsamlı bir değerlendirmesi için bkz. Pelin Cengiz, OHAL’de Çevre: Hükümet ve Sermaye Beş Ayda Neler Yaptı?, 16 Aralık 2016, journo.com https://journo.com.tr/ohal-cevre (Erişim tarihi: 02/09/2020).

    [8] Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Arabacı bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Bugün, ‘hükümetin hoşuna gitmeyecek’ karar verdiklerinde görevden azil ya da başka yere atanma korkusu yaşayan hâkimlerle, mahkemelerden, hukuka uygun kararlar alınması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Rize İdare Mahkemesi’nde görülen Cerattepe davası buna örnek gösterilebilir.”, Hürriyet, 27.10.2016 https://www.hurriyet.com.tr/cevrecilerden-saglikli-cevre-hakkina-ihlal-id-40260855 (Erişim tarihi: 11/09/2020).

    [9] Bu dönemdeki çevre ihlalleri için bkz. Beyza Kural, “COVID-19 Salgını: Türkiye’de Çevre Talanı İçin Altın Fırsat”, 12 Mayıs 2020 https://www.mlsaturkey.com/tr/covid-19-salgini-turkiyede-cevre-talani-icin-altin-firsat/ (Erişim tarihi: 02/09/2020).

    [10] Özlem Güvenli, “Corona Virüsü Salgınında ‘Kanal İstanbul’ İhalesi, Sözcü, 26 Mart 2020 https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/corona-virusu-salgininda-kanal-istanbul-ihalesi-5704208/ (Erişim tarihi: 10/09/2020).

    [11] Ekoloji Birliği: Sermaye ve iktidar Koronalı Günlerde ‘Evde Kal’ Sürecini Talan İçin ‘Fırsat’ Görüyor!

    https://ekolojibirligi.org/ekoloji-birligi-sermaye-ve-iktidar-koronali-gunlerde-evde-kal-surecini-talan-icin-firsat-goruyor/ (Erişim tarihi: 08/09/2020).

    [12] Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, 42. Dönem Çalışma Raporu, 26 Ekim 2014 http://www.mimarist.org/calisma_raporlari/42_donem/9_01_Ucuncu_Kopru.pdf (Erişim tarihi: 04/08/2020).

    [13] Ruşen Keleş, “Meslek Kuruluşlarını Baskı Altına Almak Kime Ne Kazandırır?”, Mimarlık, S.414, Temmuz-Ağustos 2020, s.13 http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=429&RecID=5077 (Erişim tarihi: 05/09/2020).

    [14] Tarık Şengül, “Mekânsal Planlama, Şehircilik ve Kültürel Miras oturumunda yaptığı konuşma”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.88 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erisim tarihi: 05/07/2020).

    [15] Kanal İstanbul’da Mevzuat Tamamlandı, Bianet, 11 Ağustos 2020 http://m.bianet.org/bianet/ekoloji/228778-kanal-istanbul-da-mevzuat-tamamlandi (Erişim tarihi: 09/09/2020).

    [16] Gülcan Özer, “Kanal İstanbul Projesinin Kaderini Belirleyecek Davada Bilirkişi Seçimi Tartışma Yarattı!”, 3 Temmuz 2020 https://www.emlak365.com/emlak-haberleri/kanal-istanbul-projesinin-kaderini-belirleyecek-davada-bilirkisi-secimi-h32860.html (Erişim tarihi: 06/09/2020).

    [17] İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.88 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erisim tarihi: 05/07/2020).

    [18] Tansu Pişkin, 3. Köprünün Sekiz Yıllık Hikayesi, Bianet, 27 Kasım 2017 http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1005&target=categorial1&type=2&detail=single  (Erişim tarihi: 07/07/2020).

    [19] TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, 3. Havalimanı Teknik Raporu, Aralık 2014, s.2           https://serdargunes.files.wordpress.com/2018/09/tmmob_istanbul_il_koordinasyon_kurulu-3-havalimani-teknik-raporu.pdf (Erişim tarihi: 02/06/2020)

    [20] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015, s.54 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [21] A.g.y. s.57

    [22] Hüsnü Öndül, Gelecek İçin Cumalar’a Çağrıya Dünyalı Yanıtı, Evrensel, 25 Eylül 2019 https://www.evrensel.net/yazi/84804/gelecek-icin-cumalara-cagriya-dunyali-yaniti (Erişim tarihi: 21/07/2020).

    [23] Aykut Çoban, Oikos’un Poli’e Sızma Girişimi: Ekolojik Yurttaşlık, 7 Nisan 2018 https://www.birartibir.org/ekoloji/49-ekolojik-yurttaslik (Erişim tarihi: 10/08/2020).

    [24] Yaşam, Doğa Çevre, İnsan ve Hukuk Karşısında 3. Havalimanı Projesi, Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul, 2015, s.8

    https://kuzeyormanlari.org/wp-content/uploads/2015/04/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi.pdf (Erisim tarihi: 21/07/2020).

    [25] Tansu Pişkin, 3. Köprünün Sekiz Yıllık Hikayesi, Bianet, 27 Kasım 2017 http://tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=1005&target=categorial1&type=2&detail=single  (Erişim tarihi: 07/07/2020).

    [26] Oya Özarslan, Pelin Erdoğan, “Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu ile Çevre Hakkı Üzerine”, Şeffaf Gündem, S.7, Sonbahar 2013, s.31, http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2017/07/SeffafGundem7.pdf (Erisim tarihi: 21/07/2020).

    [27] Fevzi Özlüer, Cömert Uygar Erdem, Hülya Yıldırım, Ekin Sakin, İklim Adaleti İçin Davalar Raporu: 2017-2018, Ekoloji Kolektifi Yayını, Ankara, 2018, 29, 76 https://secureservercdn.net/160.153.138.71/nm7.e04.myftpupload.com/wp-content/uploads/2019/05/Dava-Raporlamas%C4%B1-1.pdf (Erisim tarihi: 29/08/2020).

    [28] Aysel Alp, “Kanal İstanbul FSMÜ’ye Sorulacak”, Hürriyet, 3 Temmuz 2020 https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kanal-istanbul-fsmuye-sorulacak-41555984 (Erişim tarihi: 30/07/2020).

    [29] Murat Kapıkıran, “Çevresel Boyut: Tarım, İklim ve Ekoloji oturumunda yaptığı konuşma”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kanal İstanbul Çalıştayı, 10 Ocak 2020, s.100 https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2020/03/KanalIstanbulCalistayi_Dijital.pdf (Erisim tarihi: 05/07/2020).

    [30] Avrupa Komisyonu, 2018 Türkiye Raporu, https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf; Avrupa Komisyonu, 2019 Türkiye Raporu (Erişim tarihi: 01/07/2020); https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf (Erişim tarihi: 01/07/2020).

    [31] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [32] Yaşam, Doğa Çevre, İnsan ve Hukuk Karşısında 3. Havalimanı Projesi, Kuzey Ormanları Savunması, İstanbul, 2015, https://kuzeyormanlari.org/wp-content/uploads/2015/04/Yasam_Doga_Cevre_Insan_ve_Hukuk_Karsisinda_3_Havalimani_Projesi.pdf (Erisim tarihi: 21/07/2020).

    [33] Ahmet Soysal, Kanal İstanbul Şimdi Ne Olacak?, Yeşil Gazete, 18.01.2020  https://yesilgazete.org/blog/2020/01/18/kanal-istanbul-simdi-ne-olacak/ (Erişim tarihi: 17/07/2020).

    [34] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015 https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [35] Konuya ilişkin daha ayrıntılı bilgi için bkz. Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015.

    https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [36] Seda Akço Bilen, Özgür Akışoğlu, Gamze Nur Çelik, Bürge Elvan Erginli, Koray Özdil, Adalete Erişim İçin Yerelden Öneriler, TESEV Siyasa Raporları Serisi, Yargı Reformu: 7, İstanbul, 2015.

    https://www.raporlar.org/wp-content/uploads/2018/05/Adalete_Erisim_Icin_Yerelden_Oneriler.pdf (Erisim tarihi: 07/07/2020).

    [37] Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul Güzergahında Arazi Almasını Haberleştiren Muhabire Dava, , Halk TV, 20 Nisan 2020. https://halktv.com.tr/gundem/berat-albayrakin-kanal-istanbul-guzergahinda-arazi-almasini-haberlestire-423467h

    [38] Tezcan Durna, Uğur Yağan, İletişim ve Haberleşme Hakkı Raporu, 8 Haziran 2020, Halagazeteciyiz.net

    https://medyaport.net/2020/06/08/iletisim-ve-haberlesme-hakki-raporu/ (Erişim tarihi: 05/07/2020).

    [39] a.g.y.

    [40] Ekolojik Kriz, Kapitalizm ve Türkiye’de Doğa Mücadeleleri, Zafer Ülger’le Röportaj, STGM, 4 Mart 2020, http://www.stgm.org.tr/tr/icerik/detay/ekolojik-kriz-kapitalizm-ve-turkiyede-doga-mucadeleleri-zafer-ulgerle-roportaj; “2019 Yılında 212 Çevreci Katledildi”, Yeni Yaşam Gazetesi, 29 Temmuz 2020,  http://yeniyasamgazetesi1.com/2019-yilinda-212-cevreci-katledildi/ (Erişim tarihi: 20/08/2020).

    [41] Çevreye olumsuz etkide bulunacak bir projeye, ilke  olarak değil, yalnızca kendine zararı dokunacak olması nedeniyle tepki göstermek (nimby: Not in my backyard)

    * Bülent Duru, 1971 yılında Ankara’da doğdu. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal

    Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girip 1992 yılında mezun oldu. “Çevre

    Bilincinin Gelişim Sürecinde Türkiye’de Gönüllü Çevre Kuruluşları” başlıklı yüksek lisans tezini 1995,  “Kıyı Yönetiminde Bütünleşik Yaklaşımlar ve Ulusal Kıyı Politikası” başlığını taşıyan doktora tezini 2001 yılında tamamladı. 1993 yılında araştırma görevlisi olarak işe başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yerel yönetimler, kentleşme politikası, kırsal gelişme, çevre yönetimi konularında dersler verdi. Barış Bildirisi’ni imzaladığı için 2017 yılında SBF’den atıldı. Kentleşme, yerel yönetimler, çevre politikaları ile siyaset bilimi alanında çalışmaları bulunmaktadır.

  • Türkiye’de Kadının Kamusal Görünürlük ve Ekonomik Özgürlük Hakkı

    *Nehir DURNA

    Giriş

    Kadının kamusal alana ve çalışma hayatına katılımı tarih boyunca siyasetten ekonomiye, dini kurumlardan aileye, farklı toplumsal yapılar tarafından her zaman tartışma konusu edilmiştir. Kamusal alanın ve çalışma hayatının dışında tutulmaya çalışılan kadın, Sanayi Devrimi, savaşlar ve kapitalist ekonomi ile birlikte önemli bir işgücü haline gelmiştir. Kapitalist sömürü ilişkilerine eşlik eden ataerkil tahakküm içinde kadınların kamusal alanda var olma ve çalışma hayatına hakkıyla katılma adına verdikleri mücadele, hak arayışları, eşitlik talepleri günümüze kadar devam etmiş ve hala devam etmektedir.

    Başta işgücüne katılım olmak üzere kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları hak ihlallerinin medyadaki temsili ise ayrı bir tartışma konusudur. Bu raporda kadına yönelik hak ihlallerinin medya dolayımıyla nasıl dolaşıma sokulduğuna ve tekrar tekrar üretildiğine daha yakından bakabilmek için, haber metinlerinin içeriği nitel analize tabi tutulmuştur. Bu maksatla farklı ideolojik görüşü yansıttığı düşünülen hükümet yanlısı Yeni Şafak ve Akit ile ulusalcı-laik Sözcü gazetelerinin internet sayfalarında yer alan ve hak ihlali olarak değerlendirilen dört farklı olaya ilişkin toplam 42 haber örneği incelenmiştir.

    Türkiye’de Kadın İstihdamı ve Eşitliğinin Tarihsel Gelişimi

    Kadının işgücüne katılımının tarihsel gelişimine baktığımızda sanayi devriminin önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmek gerekir. Kadınların üretim hayatı içinde yer almaları insanlık tarihi ile birlikte süregelen bir olgu olmasına karşın, ücret karşılığı çalışmaya başlaması 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte yeni ve ucuz işgücüne ihtiyaç duyulmasıyla başlamıştır. Kadınların çalışma hayatına girişlerini hızlandıran etkenlerden biri de savaşlardır. Pek çok ülkede, o tarihe dek “asli görevi ev işi olan” kadınlar cepheye giden erkeklerin yerine işgücüne katılmışlardır. 1914-18 yılları arasında sadece İngiltere’de 1 milyon 345 bin kadın çalışma yaşamına dâhil olmuştur. (Yılmaz ve Zoğal, 2015: 8) Sanayi devriminden önce geleneksel rollerinin fazlaca dışına çıkamayan kadınlar Sanayi Devrimi ile birlikte ücret karşılığında “işçi” statüsü ile çalışmaya başlamışlardır (Özer, Biçerli, 2003: 56-57).

    Türkiye’ye baktığımızda Cumhuriyet Döneminin başlarında durumun Osmanlı döneminin son zamanlarından farklı olmadığı görülmektedir. Ücretli kadın emeği söz konusu olduğunda, erken cumhuriyet dönemindeki gelişmelerin, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve özellikle de 19. Yüzyıl sonlarında tedricen meydana gelen gelişmelerle yakından bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Kadın emeğinin evden ev dışına çıkış süreci ve önce atölyelere, sonra da fabrikalara çekilmesi bu dönemde başlamış ve Cumhuriyet döneminde devam etmiştir. Kadınların çalıştıkları sektörler ve faaliyet alanları açısından da iki dönem itibariyle bir süreklilik söz konusudur. İmparatorlukta olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de kadın işçiler esas olarak dokumacılık, gıda, içki ve tütün faaliyet alanlarında çalışmaktadırlar (Makal, 2010: 36).

    Türkiye’de 80’li yılların sonlarına baktığımızda %34’lerde seyreden kadınların işgücüne katılım oranları, tarımın çözülmesi-kırdan kente göçle sürekli düşüş göstermiştir. Tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadının, kentte de çeşitli nedenlerle işgücü piyasası dışında kaldığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni kırdan kente göç eden kadınların eğitim düzeyinin düşüklüğüdür. Bunun yanı sıra toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ve bu işbölümüne dayalı olarak belirlenen toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil aile yapısı, ücret düzeyi, çocuk-yaşlı bakım hizmetlerindeki yetersizlikler de kadınların işgücüne katılmasını engellemektedir. Buna karşılık kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe işgücüne katılma oranları da yükselmektedir (Aslantepe, 2012: 160).

    Türkiye’de üniversite altı eğitimli çoğunluk kadınlardaki çok düşük istihdam oranlarına paralel olarak kendilerini tam-zamanlı ev kadını olarak tanımlayan çok yüksek sayıdaki kadının, 1980 sonrası siyasi spektrumda giderek artan muhafazakârlaşmayı destekleyen bir sosyal altyapının unsuru haline geldikleri dikkat çekmektedir. 2000’li yıllarda Türkiye’de Müslüman muhafazakâr bir parti olan AKP’nin tek başına iktidara gelmesinde ve güçlenmesinde kentlerde yaşayan birinci ya da ikinci nesil kırdan kente göçen, tam zamanlı ev kadınlarının mobilizasyonunun önemli rol oynadığına; bakım rejimi ve emek piyasasının cinsiyetçi yapısının muhafazakâr siyasi akımları güçlendirdiğine işaret etmektedir (Ajas, 2012: 214).

    Günümüzde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkede kadınların çalışma hayatına katılımıyla ilgili uluslararası sözleşmeler ve yasal düzenlemeler mevcut olsa da kadınların sosyal, siyasi ve ekonomik hayata katılımının önünde hala ciddi engeller bulunmaktadır.

    Türkiye toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere pek çok uluslararası sözleşmeye taraftır. Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW)[1] Sözleşmesi’nin yanı sıra ILO’nun kadın işçilerin yaşamlarını düzenleyen pek çok sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlardan dokuz tanesi en önemlilerini oluşturmaktadır. Bunlar Eşit Ücret Sözleşmesi (C100), Ayrımcılık (İş ve Meslek) Sözleşmesi (C111), Ailevi Sorumlulukları Olan İşçiler Sözleşmesi (C156), İstihdam Politikası Sözleşmesi (C122), İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Sözleşmesi (C142), Analığın Korunması Sözleşmesi (C103/183), Gece Çalışması (Kadınlar) Sözleşmesi (C89/171), Kısmi Zamanlı Çalışma Sözleşmesi (C175) ve Ev Eksenli Çalışma Sözleşmesi (C177)’dir (Aslantepe, 2012: 162-163).

    CEDAW’da öngörülen temel ilkeler kadın haklarının “evrenselliği” ve bu hakların “birey olarak” her kadına tanınması gerekliliğidir. CEDAW kadınların insan haklarının dünyanın her yerinde, her toplumda ve her kadın için aynı olduğunun ve toplumsal konum, medeni hal gibi değişkenlerden bağımsız olarak her kadın için aynı şekilde tanınması gereğinin özellikle altını çizmektedir. CEDAW, kadınlara yönelik ayrımcılığın bütün toplumlarda var olduğu gerçeğinden hareket ederek, ayrımcılığın bütünüyle “ortadan kaldırılması” gereğinin koşulsuz olarak kabul edilmesini öngörür. CEDAW’a taraf olan devletler kadınların insan haklarının yaşama geçirilmesini engelleyen ya da geciktiren her türlü olumsuz toplumsal, ekonomik, politik veya kültürel koşul ve etkinin “yok edilmesi” gereğini kabul etmektedir. Bu bağlamda, farklı kültürel anlayış ve uygulamaların kadınların evrensel insan haklarının gerçekleştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması önünde engel oluşturması kabul edilemez. Kadınlara karşı ayrımcılık ve kadınların insan haklarının ihlali nitelikli hiçbir inanç, düzenleme veya uygulama “kültürel görecelik” diye ifade edilen anlayış doğrultusunda savunulamaz (Ayata vd., 2010: 17).

    Dolayısıyla, Türkiye’nin imzaladığı ve başta CEDAW olmak üzere toplumsal cinsiyet eşitliğine dair hükümler içeren tüm uluslararası sözleşmeler, iç hukukta yol gösterici niteliktedir. Bütün yasal düzenlemeler, bu sözleşmelerin dayandığı normları esas almak durumundadır. Böylece, hukukî ve fiilî eşitliğin ötesinde, dönüştürücü eşitlik normunun da gözetilmesi esastır (Toksöz, Memis, 2018: 75).

    Ancak Türkiye’de fiili durum ve istatistikler, kadınların özellikle çalışma hayatına katılımındaki engelleri gözler önüne sermektedir.

    İnsanların belirli bir ırk, yaş özelliği ya da cinsiyete sahip oldukları için kurumlarda, belirli işlerde belirli kademelerden daha yüksekte bulunamaması olarak tanımlanan ve dikey katmanlaşmanın bir versiyonu olan Cam Tavan konusunda en önemli veri kaynaklarından biri Economist’in oluşturduğu Cam Tavan Endeksi’nin 2019 verilerine göre Türkiye, listelenen 29 ülke arasında Güney Kore ve Japonya’dan sonra 27. sırada yer almaktadır. [2]

    Cam Tavan Endeksi’nde yer alan istatistiki veriler ise şu şekildedir:

    – Türkiye’de kadınların yükseköğretime erişim oranı erkeklerden %2,5 daha az (29 ülke arasında 26. Sırada),

    – Kadınların iş gücüne katılım oranı erkeklerden %40,6 daha az (29. Sırada),

    – Kadınlar erkeklerden %4,6 daha az ücret alıyor (5. Sırada),

    – Yönetici pozisyonlardaki kadın oranı %15 (27. Sırada),

    – Yönetim kurulunda kadın oranı %15,3 (23. Sırada),

    – 10,6 haftalık ücretli doğum izniyle 24. sırada

    – 1 haftalık ücretli babalık izniyle 17. Sırada.[3]

    Kadınların iş yaşamını düzenleyen fakat Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında belirtilmemiş iki önemli ILO sözleşmesi bulunmaktadır. Bunlar 156 sayılı Ailevi Sorumlulukları Olan İşçilerle ilgili ve 177 sayılı Ev Eksenli Çalışma Sözleşmeleri‘dir. İsminden de anlaşılacağı üzere bu sözleşmeler kadın ve erkek tüm işçiler için düzenlenmiş olsa da tüm dünyadaki sosyo-ekonomik ve kültürel yapılar gereği daha çok kadınları ilgilendirmektedir. Ailevi sorumluluklar ve iş yaşamının kesiştiği bir gerçektir. Bu kesişmelerden pek çok özel durum ortaya çıkmaktadır ve bu özel durumların yasalar tarafından düzenlenmemiş olması iş ve ev dengesinin kurulamamasına sebep olmaktadır. Bu dengesizlik nihayetinde kadınları işgücünün dışına doğru itmektedir. Örneğin; ev eksenli çalışma diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de çok yaygındır. Sabah işe gidip gelme ritüelinin dışında kalan ev eksenli çalışma, ortaya konan emeğin görünürlüğünü azaltmaktadır ve bu işçiler işyerinde çalışan işçilerle aynı emeği harcasalar bile işçi olarak tanınmamaktadır. Türkiye’deki pek çok kadın, ev eksenli çalıştığı halde çalışma hayatının sunduğu haklardan hala yararlanamamaktadır (Aslantepe, 2012: 166-167).

    Neticede eşitlik ve ayrımcılık ilkelerinin farklı olarak değerlendirilmesi ve ayrımcılığa karşı yeterli yasal zeminin hazırlanması, imzalanmamış sözleşmelerin imzalanması, bu sözleşmelere uygun olarak ulusal mevzuatın gözden geçirilmesi ve imzalanmış sözleşmelerin imzalanmış olmakla kalmayıp çalışma yaşamında gerçekten uygulanması Türkiye’de kadın istihdamında çok önemli gelişmeler sağlayacaktır. Anayasa’nın 90. maddesi, 4. fıkrası usulüne uygun onaylanmış uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğunu düzenlemiştir. Ancak ne yazık ki bu madde de uygulanmamaktadır (167).

    Türkiye’de AKP’nin iktidara geldiği dönem, aynı zamanda AB ile üyelik müzakereleri de devam ettiği için, eşitlik ve istihdam konusu gündemde sıklıkla yer almıştır. Yani AKP bir anlamda AB ile devam eden müzakerelerde gündemde olan demokratik haklarla ilgili kriterlere tarihsel olarak iyi uyumlanmış ve meşruiyetini büyük ölçüde bu uyum kabiliyetinden almıştır.

    AKP’nin 2002’de işbaşına geldikten sonraki ilk hükümet dönemi, AB ile müzakere görüşmelerinin başladığı ve dolayısıyla yasaların hızla değiştiği bir dönemdir. Ancak sürecin sadece AB’ye uyum ile açıklanması yetersiz kalacaktır, çünkü Türkiye’de 1980 sonrası dönemde hızla gelişen kadın hareketinin talepleri de sürecin şekillenmesinde etkili olmuştur. Anayasanın eşitlik ile ilgili “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” diyen 10. Maddesine 2004’de “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” cümlesi ve 2010’da “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.” cümlesi eklenmiştir. Bu değişiklikler kadınların eşit haklar mücadelesinin kazanımları olmakla birlikte yasalarda eşitliğe dair hükümlerin uygulamada karşılığı olmadığından kadınlar somut adımlar atılmasını istemektedir.[4]

    2000’li yıllar aynı zamanda Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri açısından önemli bir dönemin başlangıcı oldu. Bu dönemde gündeme gelen yasal değişiklikler ve düzenlemeler, kadın emeği ve istihdamı ile ilgili değişiklikleri de gündeme getirdi. Medeni Kanun (2001), TCK (2005) ve İş Kanunu’nda (2003) yapılan değişikliklerle, yasalarda yer alan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin önemli bir bölümü kaldırıldı ya da değiştirildi. Ancak, bu ve benzeri yasa değişikliklerinin kadınların günlük hayatlarına pek de yansımadığı, yapılan araştırmalardan ve o döneme ait gazete haberlerinden anlaşılmaktadır  (Özar, 2012: 296).

    Özellikle 2005 ve sonrası dönemde AB müktesebatına uyum süreci ile ilişkili olarak hükümet ve kamu kurumu sözcülerinin kadın-erkek eşitliği konusunda verdikleri beyanatlar ve imzaladıkları genelgelerde çelişkili tutumlar izlemesi de dikkate değerdir. Resmi Gazete’de yayınlanan ve altında Başbakan olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası bulunan Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi şu cümle ile başlamaktadır: “Kadınların sosyo-ekonomik konumlarının güçlendirilmesi, toplumsal yaşamda kadın erkek eşitliğinin sağlanması, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve sosyal kalkınma amaçlarına ulaşılabilmesi için kadınların istihdamının artırılması ve eşit işe eşit ücret imkânının sağlanması şarttır”. Ancak Genelge’nin yayınlanmasından yaklaşık iki ay sonra Başbakan’ın halka hitaben yaptığı bir konuşmada, kadın ve erkeğin eşit olamayacağını belirterek, “(k)adın kadındır erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü? Bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır” demesi, hükümetin, söylem düzeyinde dahi ne ölçüde çelişkili bir tutum sergilediği göstermektedir.” (Özar, 2012: 296-297)

    AKP hükümetleri döneminde kadın istihdamını artırmaya yönelik politikaların insana yakışır işlerden ziyade kayıt dışı kadın istihdamını artırdığı görülmektedir. Bunun gerisinde neoliberal ekonomik politikaların ihtiyacı olan ucuz işgücünün temini kadar kadını ev ve aileden sorumlu gören cinsiyetçi işbölümünün muhafazasına yönelik politikalar bulunmaktadır. AKP’nin kadını işgücü piyasasına katmak, ama bu katılımın kadının aile içindeki sorumluluklarını ihmal etmeyecek biçimde olmasını sağlamak olarak somutluk kazanan toplumsal cinsiyet politikaları neoliberal-dinsel/muhafazakâr patriarka olarak tanımlanmıştır (Coşar ve Yeğenoğlu, 2011).

    Anayasa ve yasalarda yer alan eşitlikçi düzenlemelere karşın eşitlikçi söylemin büyük ölçüde kâğıt üstünde kalmasında hükümet yetkililerinin ve onların bakanlık ve kamu kurumu düzeyindeki temsilcilerinin muhafazakâr zihniyet yapıları etkilidir. Özellikle 2007’den sonra AB ile müzakere görüşmelerinin hız kaybetmesine bağlı olarak eşitlikçi söylemden kadının ailenin bekası için önemi söylemine geçiş yaşanmış, aile öne çıkartılmıştır. Bunun en somut örneği, 2011’de Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı yerine kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının isminde kadın örgütlerinin tüm taleplerine rağmen kadın kelimesine yer verilmemesidir.[5]

    Dolayısıyla muhafazakârlaşan siyaset sonucunda kadının kamusal alandaki ve emek piyasasındaki rolünü ön plana çıkaran, destekleyen yaklaşımlardan ziyade giderek artan oranda aile içindeki anne, eş, bakıcı rolüne vurgu yapan yaklaşımlar ağır basmaya başlamıştır. Bunun en çarpıcı yansıması, neredeyse çeyrek asırlık bir geçmişe sahip, kadın hareketinin büyük çabaları ile ve Türkiye’nin BM ve CEDAW gibi uluslararası süreçlerdeki yükümlülüklerine istinaden de kurulmuş olan Kadından sorumlu Devlet Bakanlığı’nın 2011 seçimlerine 3 gün kala, kabineden elenerek, bu Bakanlığa bağlı “Kadın” birimlerinin “Aile” ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlanması olmuştur. Nitekim o yıllarda AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan 2010-2011 döneminde muhtelif ortamlarda “kadın erkek eşit değildir; kadın ve erkek birbirlerinin mütemmimidir” şeklindeki, cinsiyetçi iş bölümünün ideolojik alt yapısını hazırlayan bakış açısını beyan etmiştir (Ajas, 2012: 216-217).

    Bu bakış açısını yansıtan ve kadına ilişkin siyaset gündeminin “çalışan” kadınlardan ziyade “tam zamanlı ev kadınlarının” sorunları çerçevesinde şekillenmesinin belki de en çarpıcı örneklerinden biri spektrumun değişik taraflarındaki siyasi partilerin nakit transferleri politikalarına karşı yaklaşımlarıdır. Ekonomik politikalar açısından neoliberal, serbest piyasacı pozisyonuna rağmen AKP iktidarının kadınlara yönelik en önemli icraatlarından biri bu neoliberal pozisyonla özünde çelişkili nakit transferleri ve sosyal yardım politikalarıdır. Ailesinde engelli ya da bakıma muhtaç yaşlısı bulunan, minimum belirli bir gelir seviyesinin altındaki hanelerde bakımı üstlenen kişiye (ki bu kişi tüm durumlarda kadınlardır) asgari ücret düzeyinde bir nakit desteği verilmesi şeklindeki uygulama 2000’li yıllarda ilk kez AKP iktidarı tarafından başlatılmıştır. Bu uygulama ev içi bakım emeği yükünün ilk kez ulusal politika düzeyinde tanındığını göstermesi açısından önemli olsa da buna yönelik çözüm kadın-erkek eşitliğini sağlamaya yönelik değil, cinsiyetçi iş bölümünü daha da kurumsallaştırmak yönündedir. Zira nakit transferi politikası, ev içi bakım yüküne kamu sübvansiyonlu hizmetler ile destek vermektense, kadınları ev içi emekleri karşılığında maaşa bağlayarak, emek piyasası dışında, ev içinde emekçiler olarak kadınların geleneksel konumlarını resmileştirmektedir” (Ajas, 2012: 215).

    Kadının kamusal alandaki rolünü ön plana çıkarmaktan ziyade aile içindeki rolüne vurgu yapan siyasi yaklaşımların bir diğer yansıması da okul öncesi dönemdeki çocukların bakımına ilişkin hizmetlerin Türkiye’de hala yaygınlaştırılmamış olmasıdır. Pek çok kadın, doğumdan sonra bebek bakımıyla ilgili destek alamadığı için işgücünden çekilmek zorunda kalmaktadır.

    Kadınların bir hakkı olan okul öncesi çağdaki çocukların bakımına ilişkin hizmetler, kadının yasal durumu ne olursa olsun (işçi veya memur), bütün çalışanları kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmalıdır. Kreş gibi çocuk bakımını sağlayacak olanakları bulundurmaları için işyerleri üzerine baskı yapılmalı; işyerlerinin çalıştıkları kadın sayısını dondurmaları gibi yöntemlere başvurmaları engellenmelidir. Bunun bir yolu yasalarda bu konu ile ilgili maddede “kadın” sözünün kaldırılmasıdır. Böylece, belli bir sayının üzerinde işçi veya memur çalıştıran işyerleri, çalıştırdıkları kimseler arasında cinsiyet ayrımı yapmadan bu hizmeti sağlamak zorunda olurlar (Abadan-Unat, 1982: 399).

    30 yılı aşkın bir süre önce dillendirilmiş kadınların yaşamını doğrudan etkileyecek bu talebe karşın, şu ana dek, ne çocuk bakımı hizmetlerinin yaygın olarak verilmesini sağlamaya yönelik bir kamu ya da özel sektör menşeli girişim mevcut, ne de sendikalar bu konuyu imzaladıkları toplu sözleşmelerde pazarlık konusu haline getirmektedir. Çocukların bakımından hala anneler sorumludur ve kamusal bakım hizmetleri hala yok denecek kadar azdır. İşyerlerinde çocuk bakımına yönelik hizmetlerin verilmesine ilişkin olarak yeterli görülmeyen ve değiştirilmesi önerilen yasanın, 30 yıl sonra, bu haliyle bile tam olarak uygulanmadığını, 2008 yılında verdiği bir beyanatta Devlet Bakanı kendi cümleleriyle ifade etmiştir: “Türkiye’de 150 ve üzerinde kadın çalıştıran ve kreş açma zorunluluğu bulunan 883 işyeri bulunduğunu kaydeden Bakan Çelik, bunların yüzde 50-60’ının bu tür sorumluluğunu yerine getirdiğini söyledi”. Tabi buradaki önemli bir soru da yasa ve kuralların uygulanmasından sorumlu olan hükümetin bir üyesinin, yasal yükümlülüğünü yerine getirmeyen işyerlerinin denetlenmesini neden sağlayamadığıdır. (Özar, 2012: 270-271).

    2006 yılında da dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu da benzer bir tavır sergileyerek kendisi ile yapılan bir söyleşide, kadın istihdamının düşüklüğünü şöyle açıklamıştır: “Bu sorunların temelinde ev ve iş yaşamını uzlaştırma hususu önemli bir yer teşkil etmektedir. Toplumsal rol dağılımında kadına atfedilen aile yaşamında çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı gibi yükümlülüklerin eş ve/veya devletle paylaşılması büyük önem taşımaktadır…” “İş piyasasında iş ve mesleklerin ‘kadın işleri’ ve ‘erkek işleri’ olarak ayrışıp toplumsal kabul görmesinden dolayı, kadınlar ancak geleneksel kadın mesleklerinde yoğunlaşmakta, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı olmaktadır. Bu işler süreli ve geçici çalışmayı, sosyal güvencesizliği beraberinde getirmektedir”[6]. Çubukçu, kadınların konumu ile ilgili önemli gerçeklikleri dile getirmekle beraber, söyleşinin bundan sonraki bölümünde sunduğu, “(k)adın istihdamının önündeki engelleri ortadan kaldırmak ve sorunlara çözüm üretmek amacıyla yapılan çalışmalar”ı özetlerken yukarıda değinilen sorunları ortadan kaldırmaya yönelik ciddi bir çaba içine girmez. Bu sorunlara çözüm olarak sunulan, yıllardır TBMM’de bekleyen ebeveyn izninin yasalaşması için çalışmak, kız çocuklarının okullaşma oranını artırılması ve kadın girişimciliğini geliştirmek için kadınlara eğitim verilmesi gibi eğitim ve girişimciliği teşvik temelli politikalardır” (Özar, 2012: 294).

    Kadının kamusal alana, çalışma hayatına katılımının önündeki engeller sadece siyasi ve hukuki boyutla sınırlı kalmamaktadır. Hukuki düzenlemelerin ve siyasi tartışmaların medyaya nasıl yansıdığı, kamuoyunda medya aracılığıyla nasıl gündem oluşturulduğu da oldukça önemlidir. Kadının toplumsal ve ekonomik alanda var olma mücadelesi her dönem siyaset arenasında tartışma konusu edilmiş, bununla da sınırlı kalınmayıp kadın bedeni de siyasi tartışmaların gündeminde yer almıştır. Bu noktada devreye giren medya, kadına dair tartışmaları gündemine taşırken yaptığı hak ihlalleriyle ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Peki, kadının medyada temsil edilme biçimi nasıldır? Medya, kadın hakları konusunu haberleştirirken ne tür ihlaller yapmaktadır? Medya, özellikle kadının kamusal alanda görünür olması, çalışma hayatına katılımıyla ilgili konuları, oldukça güçlü bir ideolojik yeniden üretim aracı olan haber haline getirirken kullandığı dil, tercih ettiği sunuş biçimiyle nasıl eril ve cinsiyetçi bir yapı üretmektedir? Bu soruların yanıtlarını tartışmaya başlamadan önce kadınların medyada nasıl temsil edildiğine ideoloji kavramı aracılığıyla bakmak bize daha geniş bir perspektif sunması açısından anlamlı olacaktır.

    Medyada Kadınlar Nasıl Temsil Edilir?

    Medya araştırmalarında erkekler ve erkekliğin medya araştırmalarında görünmez olmayı başarmış olması, aslında erkeklerin iktidarı ellerinde tutabilmek için başvurdukları bir hiledir.  Kadınlar genellikle hayatın ve tarihin dışındaymış gibi görünen yanını temsil etmekte, bu da daha çok aşk ve cinsellik anlamına gelmektedir (Durna, 2019). Daha doğrusu kadınlar medyada bu anlama gelecek biçimde temsil edilmektedir. Ancak kadınlar sadece aşk ve cinsellikten ibaret varlıklar değil, “para, iş, sınıf ve siyaset” gibi kavramlarla da, yani hayatın aşk ve cinsellik dışındaki diğer kısımlarıyla da ilgili varlıklardır (Williamson, 1998: 139).

    “Kadın medyada hangi roller çerçevesinde temsil edilmektedir?” sorusuna yanıt ararken bir takım kavramsallaştırmalar yapmak gerekir. Haber programlarından, dizilere, reklamlardan, kadın programlarına geniş bir alanda kadının genel olarak en fazla temsil edildiği roller anne, eş, cinsel nesne ve şiddet mağduru olarak sıralanabilir.

    Medyada kadının anne ve eş olarak rolü temizlik, yemek ve çocuk bakımı gibi roller şeklinde üretilmektedir. Böylece aile içinde yaşanan sorun, çatışma ve eşitsiz işbölümü göz ardı edilerek, kadının ezilmesi pahasına, ailenin uyumu ve mutluluğu ön plana çıkarılmaktadır (Bek, Binark, 2007: 150-151).

    Erkek genellikle evrensel konumu işgal ettiğinden ve evrenselliğe kadının kabulü de sınırlandırılmış olduğundan, kadınların evrenselin alanına girebilmesi ve nimetlerinden yararlanabilmesi ancak eril bir tutumu taklit etmeleriyle mümkün olmuştur. (Yeğenoğlu, 1997: 16) Günümüzde, özellikle haber medyasında çalışan kadınların sayısında artış olmasına rağmen haber içerik ve söyleminin eril bir anlatıya sahip olmasının en önemli nedenlerinden birinin kadınların evrenselin alanına, ancak kadınlıklarını reddederek girebilmeleri olduğu söylenebilir. Yani aslında evrensel, aslında erkekliğin alanıdır. Kadın bu alana ancak bizatihi kendi cinsel kimliğinden ve cinsiyetinden arınarak ya da erkeklik normlarını kabul ederek dâhil olabilmektedir. Siyasete soyunan bazı kadınların, siyasi dilinin yine erkek dili olmasının nedeni budur.

    Kadının cinsel nesne olarak en fazla sunulduğu alanlardan biri olan reklamlarda ise belirgin bir kişiliği ve özelliği olan kadın yerine, her kadının kendisi için düşleyebileceği zengin, bakımlı, güzel, genç yeni bir kadın tipi yaratılmaktadır. Hatta çoğu zaman bu kadınlar sanatsal biçimde özel fotoğraf teknikleri ile farklı biçimlerde görüntülenmektedir. Böylece kadın “gerçekliğin değil düşlerin öznesi” olarak sunulmuş olmaktadır (Kıran, 2000: 16).

    Televizyon kanallarında gündüz kuşağında yayımlanan “kadın programı” adı verilen ancak kadına yönelik erkek egemen bakışın yeniden üretildiği programlarda da kadın genellikle şiddet mağduru, “çaresiz” “zavallı” biçiminde sunulmaktadır. Bu da kadına yönelik sembolik şiddetin üretimine katkıda bulunmaktadır. Realiti şovlarda belirli bir kadın imgesi şiddet dolayımı sayesinde yeniden üretilmekte ve şiddetin kurbanları genellikle kadınlar olmaktadır. Bu programlar, “belirli, kalıplaşmış kadın imgesini” yeniden kurarak, kadına yönelik şiddetin üreticileri haline dönüşmektedir (Aksop, 2000: 122).

    Kadınların haber medyasında temsili de farklı değildir. Kadınlar haber medyasında temsil edilirken, ya yok sayılmakta ya da belirli biçimlerde temsil edilmektedirler. Kadınların görsel medyada yer alan haberlerde gazeteci ve haber kaynağı olarak temsilinde de ciddi yetersizlikler bulunmaktadır. “Kadınların haberlerde ele alınışlarında herhangi bir iyileşme olabilmesi için basit bir şekilde kadınların gazeteci olarak sayılarının artması ya da haberlerde daha çok yer almalarından öte, bir anlatı türü olarak haberde köklü değişikliklere gereksinim vardır” (Rakow ve Kranich, 2002: 516-517).

    Özetle, kadın medyada genel olarak anne, eş, cinsel nesne ve şiddet mağduru olarak sunulmakta, kadınlıkla ilgili başat tanımlamalar yeniden üretilmektedir. Kadının iyi bir eş, başarılı bir anne ve iyi bir ev hanımı olması yönündeki beklentiler sıklıkla vurgulanmaktadır. Bu temsil kalıpları dışında yer alan mesleğinde başarılı, idealist kadınlar ise marjinal ya da “kötü kadın” olarak medyada temsil edilmekte, ve bu temsil biçimleri “namuslu kadın” “kötü kadın” ayrımı ile üretilmektedir. Kendini kocasına ve çocuklarına adayan, yemeğini pişiren, evini temizleyen kadın “namuslu kadın” ya da “iyi kadın” olarak, kariyerine önem veren, özgür, bağımsız kadın ise “kötü kadın” ya da “marjinal kadın” olarak temsil edilmektedir. Çünkü kadın mesleğinde başarılı olsa dahi eş ve anne olarak görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Ya da kadın iş yaşamında kendisine uygun olan işlerde (öğretmen, sekreter, banka memuru gibi) çalışmalı böylece ailesine ve kocasına daha fazla zaman ayırabilmelidir.

    Kadının, erkeğin bakışına sunulmuş cinsel nesne olarak temsiline ise medyada sıklıkla rastlamak mümkündür. Özellikle reklamlarda kadın bedeni sıklıkla kullanılmakta ve kadın erkeğin bakışının nesnesi haline getirilmektedir. Kadınların erkek şiddetinin hedefi olarak, haber bültenlerinde ve çeşitli program türlerinde temsil edildiğini söylemek mümkündür. Son yıllarda erkeklerin öldürdüğü kadınlar “kadın cinayetleri” başlığıyla haber bültenlerinde ve sosyal medyada yer almış, faillerin gereken cezayı almaması ve hatta serbest bırakılması kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuştur. Medyada genellikle kadınların şiddete maruz kalma nedenlerini meşrulaştırma ve haklılaştırma çabası vardır. Ayrıca kadınlara yönelik şiddetin haberlerde yer alma biçimi, izleyiciyi şiddetin nedenleri üzerine düşünmekten alıkoymaktadır.

    Bu rapor kapsamında medyada kadınların maruz kaldığı hak ihlallerinin haber örneklerine geçmeden önce kısa bir feminizm ve toplumsal cinsiyet tartışması yürütmek de anlamlı görünmektedir. Çünkü haber örnekleri, feminist medya çalışmalarının kuramsal yol göstericiliği eşliğinde analiz edilecektir. Bu analizin temel amacı medyanın haber üretme pratikleri ile kadına yönelik hak ihlallerini nasıl yeniden üreterek meşrulaştırdığını ortaya koyabilmektir.

    Medyada ağırlıkla yok sayma, önemsizleştirme, olumsuzlama, kurbanlaştırma ya da suçlama şeklinde (Cuklanz, 2006: 336) görülen kadına dair hâkim temsil biçimleri kadına yönelik şiddetin temsilinde de karşımıza çıkar. “Konuyla ilgili pek çok çalışmanın ortak ana vurgusu medyanın şiddete uğrayan kadınları, erkek egemen bir bakış açısıyla suçlayarak şiddeti haklılaştırdığıdır” (Altun, Bek, Altun, 2007: 10-11)

    Kadının medyada temsiline dair bu genel çerçeve ışığında çalışma hayatı başta olmak üzere kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları hak ihlallerinin medyada nasıl temsil edildiğini somut örneklerle incelemek için, raporun bu bölümünde haber metinlerinden ve köşe yazılarından örnekler ele alınmıştır. Bu amaçla farklı ideolojik görüşü yansıttığı düşünülen hükümet yanlısı Yeni Şafak ve Akit ile ulusalcı, laik Sözcü gazetelerinde hak ihlali olarak nitelendirilebilecek dört farklı olaya dair toplam 42 haber yakından incelenmiştir. Bu örnek olaylar, “kadınların şort giymesi” ve “hamile kadının sokakta dolaşmaması” başlığıyla gündeme taşınan tartışmalar, Pınar Gültekin cinayetinin ardından tekrar tartışılmaya başlanan İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin tartışmalar ve “İşsizliğin nedeni işgücüne katılan kadınlar” başlığıyla medyada yer alan açıklamaların yol açtığı tartışmalardır. Medyadaki temsillerin hegemonya, iktidar, dil ve söylem kavramlarından bağımsız olarak gerçekleşmeyeceği düşünüldüğünden söylem analizi ile medyanın ideolojik pratikleri ve toplumsal iktidarın kurulmasındaki rolü açıklanmaya çalışılmıştır.

    Haber Çözümlemeleri

    1) Şort Giydiği Gerekçesi ile Erkek Şiddetine Uğrayan Kadın

    İstanbul Maslak’ta 12 Eylül 2016 tarihinde Ayşe Terzi, bindiği otobüste şort giydiği gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun saldırısına uğradı. Otobüsün kameralarının kayıt altına aldığı olayın görüntüleri medyaya yansıdı. Abdullah Çakıroğlu gözaltına alınarak mahkemeye sevk edildi.

    Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atan saldırganın önce müessir fiil (etkili eylem) ile yargılanması gerektiği düşünüldü. Bu nedenle katalog suçlar içinde olmadığı için tutuksuz yargılanması isnada göre normaldi. Sonra isnat değiştirildi ve nefret suçu kapsamında yargılanmaya başlandı. Buna koşut olarak da hakkında itirazla yeniden yakalama kararı çıkartılarak tutuklandı. Ve Sonra 40. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi.

    Ceza hukukunda mahkemelerin tahliyeye yönelik kararları aleyhine cumhuriyet savcılarının itiraz yöntemi bulunmamaktadır. Bu nedenle 10. Ağır Ceza mahkemesi bu gerekçelerle savcının itiraz hakkı bulunmadığından yeniden saldırganın tahliyesine karar vermek zorunda kaldı.[7]

    Mahkeme sürecinin sonucunda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Ceza Dairesi, Anadolu 40. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Ayşegül Terzi’yi darp ettiği gerekçesiyle Abdullah Çakıroğlu’nun ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’, ‘kasten yaralama’ ve ‘hakaret’ suçlarından 3 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldığı dava dosyasına ilişkin yapılan istinaf başvurularını karara bağladı. Dairenin kararında, sanık Çakıroğlu’nun Terzi’ye yönelik işlediği ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçundan verilen 2 yıl hapis cezasına ilişkin istinaf başvurusunun, yerel mahkemenin kararında usul ve esasla ilgili bir aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle esastan reddine karar verdi. Sanık Çakıroğlu’nun yaralama eyleminin ise ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçunun cebir unsuru kapsamında kaldığını belirten daire, sanık hakkında ‘kasten yaralama’ suçundan verilen 8 aylık hapis cezasına ilişkin hüküm kurulmasına yer olmadığını kararlaştırdı. Daire, sanık Çakıroğlu’na ‘hakaret’ suçundan verilen 1 yıl 2 aylık hapis cezasına ilişkin de atılı suçun unsurları oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verdi. Ceza dairesinin bu kararıyla Çakıroğlu’nun cezası 2 yıla düşerken, karar da kesinleşti.[8]

    Akit Gazetesi

    İncelenen gazeteler arasında Akit Gazetesi’nin internet sayfasında konuyla ilgili 3 haber yer almıştır. Akit gazetesindeki ilk haber, “Ayşegül T.’ye sort giydiği için tekme atan Çakıroğlu tutuklandı”[9] başlığıyla doğrudan konuyla ilgili olan tek haberdir. Haberde en dikkat çeken unsur ara başlıkta kullanılan “’Giyimini beğenmediğimi döverim’ demiş” ifadesidir. Hem bu ifadenin savcılıktan alındığı belirtilmiş, hem de aslında böyle bir şey söylemediği ima edilmiştir. “Dedi” yerine “demiş” ifadesi kullanılmış olması bu imayı güçlendirmektedir. Ayrıca haberin girişinde “saldıran”, “darp eden”, “şiddet uygulayan” ifadeleri yerine “şort giydiği gerekçesiyle tekme atan” ifadesinin tercih edilmiş olması da şiddet eylemin ciddiyetinin anlaşılmasına engel olmakta, hatta konunun bir şiddet eylemi bile olmadığı iddiasını güçlendirmektedir. Akit gazetesinin bu tavrı, yaygın medyanın öldürme, taciz ve tecavüz dışındaki saldırıları şiddet olarak dikkate almadığının göstergesi olarak okunabilir.

    Akit, 19/09/2016

    Gazetede yer alan ikinci haber “Sol medyanın çirkin yüzü”[10] başlığıyla yer almış ve erkek şiddetine uğrayan Ayşe Terzi’nin haberini günlerce gündeminde tuttuğu için “sol medya” eleştirilmiş, başörtüsü nedeniyle saldırıya uğradığı iddia edilen lise öğrencisinin haberine yer vermediği için yine “sol medya” çifte standart uygulamakla suçlanmıştır. Haberin detayında Ayşe Terzi’yi darp eden Abdullah Çakıroğlu’nun “meczup” olduğu vurgulanarak sol medyanın aslında konuyu yaşam tarzına yönelik bir saldırı olduğu yönünde manipüle ettiği vurgulanmıştır. Bu haber kadına yönelik şiddeti, kıyafeti ya da başörtüsü nedeniyle kadınların maruz kaldığı şiddeti anlatmakla ilgilenmemekte,  “biz” ve “öteki” karşıtlığını “Müslüman”-laik” ikili karşıtlığı üzerinden kurarak kadını da bu konunun nesnesi kılmaktadır.

    Akit, 16/02/2017

    Akit gazetesindeki üçüncü haber ise “Şortluya öyle, başörtülüye böyle“[11] başlığıyla gazetede yer almış ve yine bir önceki haberdekine benzer dil ve söylemle yapılandırılmıştır. Haberin konusu yine Ayşe Terzi’nin darp edilmesi değil, başörtülü bir kadının şiddete uğramasıdır. Haberde “başörtülü kadın”ı darp eden erkeğe verilen ceza ile “şortlu kadın”ı darp eden erkeğe verilen ceza karşılaştırılarak yaşam biçimine müdahale iddiasının uydurma olduğu ifade edilmiş, konu erkek şiddeti ekseninden tamamen kaydırılarak “Adalet sadece şortlular için mi geçerli?” sorusu ile başörtüsü takan kadınların adaletsizlik yaşadığı imasında bulunulmuştur. Haberde “başörtülü kadın” mağduriyeti anlatısı yaratılmaya çalışılırken, başka bir hak ihlali yaratılmıştır.

    Akit, 02/11/2017

    Sözcü Gazetesi

    Sözcü Gazetesinde “Şortlu hemşire tekme atan saldırganı görünce gözyaşlarına boğuldu”[12] başlığıyla yer alan haberin başlığında “şortlu hemşire” ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. Konu erkek şiddetine uğrayan herhangi bir kadının hak ihlalinden şortlu hemşireye evirilmiş, kadının mesleği her fırsatta vurgulanmıştır. Giyim ve yaşam tarzına müdahale nedeniyle kamuoyunun tepkisine yol açan bu olay haberleştirilirken, yine kadının giyim tarzının sürekli altı çizilmiştir. Haberin spotunda da darp, şiddet, saldırı yerine “tekme attığı” ifadesinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Haberin devamında ise Ayşegül Terzi’nin ifadelerinden çok milletvekilinin sanığın ifadelerini sosyal medya hesabında paylaşımına yer verilmiş, sanık Abdullah Çakıroğlu’nun ifadeleri ve savunması ise haberin büyük bir bölümünü oluşturmuştur. Haberin bu şekilde yapılandırılmış olması ulusalcı, laik bir çizgide yer alan Sözcü gazetesinin yaygın medyanın haber üretim pratiğine benzer biçimde, eril, cinsiyetçi ve hak ihlalini görünür olmaktan uzaklaştıran söylemlerle haber anlatısını kurduğunu göstermektedir.

    Sözcü, 26/10/2016

    Sözcü gazetesinde yer alan bir diğer haber “Şortlu hemşireye tekme atan saldırgan tahliye edildi”[13] başlığını taşımaktadır. Bu haberde de yine “şortlu hemşire” ve “tekme atan” ifadelerinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Gazetenin sürekli kullandığı “tekme atan” ifadesi daha önce de vurgulandığı gibi eylemin, bir şiddet eylemi olarak görünürlüğünü azaltıcı nitelik taşımaktadır. Gazete aynı zamanda her ne kadar “tekme atma” olayı üzerinden olayın failini canavarlaştırmaya çalışsa da, hukuken “darp” olarak adlandırılması gereken eylemi, hukuki tanımın dışına çıkararak kutuplaşmanın bir aracı haline getirmektedir.

    Sözcü, 26/10/2016

    Sözcü, 26/10/2016

    Saldırganın tahliye edilmesinden iki gün sonra gazetede yer alan “Şortlu hemşireye tekme atan kişiye yakalama kararı”[14] başlıklı haber ise olayın geçmişine dair kısa bir bilgiden sonra büyük ölçüde saldırganın mahkeme ifadeleri ve savunmaları ile yapılandırılmıştır. Hem şiddet eyleminin görünürlüğünü azaltıcı ifadelerin kullanılması, hem şiddete maruz kalan kadının giydiği şortun sürekli altının çizilmesi hem de saldırganın sesinin haberde daha çok duyuluyor olması haberin eril bir anlatı ile kurgulandığının somut göstergeleri olarak okunabilir.

    Sözcü, 28/10/2016

    Sözcü gazetesinin “Şortlu hemşireye tekme davası sonrası kadınlardan basın açıklaması”[15] başlıklı haberinde ise gazetenin yine “şortlu hemşire” ifadesini başlığında kullanmayı tercih ettiği görülmektedir. Haberde “Kadın cinayetlerini durduracağız” platformunun basın açıklamasına yer verilmiştir. Basın açıklamasından “Bu ülkede laiklik tehdit altında” ifadesinin ara başlık olarak kullanılması gazetenin ulusalcı, laik çizgisiyle örtüşmekle birlikte, yine kadına yönelik şiddet mevzusunu da laik-Müslüman ikiliğine alet etmesine bir örnek olarak verilebilir.

    Sözcü, 21/12/2016

    Sözcü gazetesinin “Şortlu diye hemşireye saldıran Abdullah Çakıroğlu’nun avukatından şoke eden savunma”[16] başlıklı bir diğer haberinde ise Kadın cinayetlerini durduracağız platformunun duruşma salonu önündeki “Laiklik için direneceğiz” pankartı taşıdıkları fotoğrafı kullanılmıştır. Kadına şiddet ve hak ihlali anlatısından ziyade haberin sadece “laiklik” perspektifinden kuruluyor olması yine kadına yönelik hak ihlallerinin görünür olmasını engellemektedir.

    Sözcü, 03/05/2017

    “Şortlu kadına tekme davasında karar”[17] başlıklı bir diğer haberde ise avukatların, destek için gelen grupların ve sanığın sözlerine uzun uzun yer verilmiş olup Ayşegül Terzi’nin sözlerine haberde yer verilmemiş olması hak ihlaline maruz kalan kadının görünürlüğünü azaltıcı etki yaratmaktadır. Mahkeme tutanaklarından sanığın sözleri ve savunması alınarak kullanılmış, ancak şiddet mağduru kadının sadece avukatlarının beyanına yer verilmiştir. Sözcü Gazetesinin konuyla ilgili tüm haberlerde “şortlu kadın” ifadesini kullanması da eril ve cinsiyetçi bakış açısının bir yansıması olarak okunabilir.

    Sözcü, 07/09/2017 

    Yeni Şafak Gazetesi

    Yeni Şafak Gazetesinde “Hemşireye tekme atan şahıs hakkında karar çıktı” [18]başlığıyla yer alan haberdeki başlıkta da şiddet eyleminin görünürlüğünü azaltan “tekme atan” ifadesi kullanılmıştır. Haberde sıklıkla kullanılan fotoğraf ise zanlının akıl sağlığının yerinde olmadığının adeta kanıtı şeklinde, olayın karikatürize edilmesine yardımcı bir unsur gibi diğer gazetelerde ve haberlerde de yer almıştır. Haberin devamında zanlının emniyetteki ifadesine ve basının sorularına verdiği yanıtlara yer verilerek haber anlatısı kurgulanmıştır. Şiddet mağduru kadın haberde sadece “acımasızca tekmelenen genç hemşire” olarak yer almıştır.

    Yeni Şafak, 18/09/2016

    “Ayşegül Terzi davasında karar”[19]başlıklı bir diğer haberde, alt başlıkta “tekmeci saldırgan” ifadesi ile olayın şiddet ekseninden uzaklaştırılarak karikatürize edilme çabası ile yapılandırıldığı görülmektedir.

    Yeni Şafak, 07/09/2017

    “Tekmeli saldırganı ‘bipolar’ raporu kurtardı”[20] başlıklı haberde, ise özellikle “kurtardı” ifadesinin kullanılmış olması dikkat çekicidir. “Kurtulmak” ifadesi zor durumdan bir çıkış yolu bulunduğunda kullanıldığından, bu anlamda saldırganın zor durumda olduğu ve raporun onu bu zor durumdan kurtaracağı ima edilmiştir. Haberin detayına bakıldığında hastaneden alınan bipolar bozukluk raporu ile Çakıroğlu’nun avukatının beraat talebinde bulunacağı anlaşılmaktadır. Ancak haberin başlığı saldırganın aldığı rapor sayesinde ceza almayacağı ve yaşadığı zor durumdan kurtulacağı iması taşımaktadır.

    Yeni Şafak, 19/05/2018

    2) “Hamile Kadınların Sokakta Gezmesi Estetik Değil” Açıklaması

    TRT 1’in iftar saatinde yayımlanan “Ramazan Sevinci” isimli programına konuk olarak katılan Ömer Tuğrul İnançer’in Hamile kadınların estetik açıdan güzel bir görüntü oluşturmadığını, 6 ay 7 aydan sonra biraz eşinin arabasıyla hava almasının yeterli olduğunu[21] söylemesi üzerine kamuoyundan büyük tepki almıştı. Yaygın medyada uzun süre gündemde kalan bu açıklamanın Akit ve Yeni Şafak gazetelerinde haber haline getirilmediği görülmektedir. Bu gazeteler İnançer’in açıklamasına gündemlerinde yer vermemeyi tercih etmiştir. Bu tercih kamuoyu tepkilerinin yok sayıldığını göstermektedir.

    Sözcü Gazetesi

    Sözcü Gazetesinde “Sen nerede büyüdün be hoca?”[22] başlığı ile yer alan bir haber, başlığıyla İnaçer’in açıklamalarını eleştirdiği izlenimini yaratsa da kendini nasıl savunduğuna ve sözlerinin arkasında durduğuna yer verilmiştir. Haberde hangi kadın örgütlerinin, hangi platformların ne söylediğine, bu açıklamaları nasıl eleştirdiğine ve kamuoyunda, sosyal medyada oluşan tepkilere yer verilmemiş sadece açıklamayı yapan kişinin sözlerine yer verilmiştir.

    Sözcü, 25/07/2013

    Sözcü gazetesinde “İnançer’den TRT’de yine skandal sözler”[23] başlığıyla yer alan bir diğer haberde İnançer’in çalışan kadının patronuna hizmet etmesini haysiyetine nasıl uygun bulduğu ile ilgili açıklamalarına yer veriliyor. Yine TRT’deki Ramazan programındaki sözlerine doğrudan yer verilen haberde ara başlık olarak da İnançer’den birebir alıntı yapılması dikkat çekicidir. Haber yine tek boyutlu biçimde İnançer’in açıklamaları ile yapılandırılmıştır. Haberin başlığında “skandal” ifadesi kullanılsa da kadının kamusal hayata, çalışma hayatına katılımının tartışma konusu ediliyor oluşunun kamuoyunda aldığı eleştirilere haberde yer verilmemiştir.

    Sözcü, 21/09/2013

    “Kızının nereye atandığı ortaya çıktı”[24] başlıklı haberde ise İnançer’in daha önceki açıklamaları örnek gösterilerek kızının işi ve ataması ön plana çıkarılmıştır. Başka bir internet sitesi haber kaynağı olarak gösterilerek atama iddiasında bulunulmuştur. Haber İnançer’in açıklamalarını eleştirmekten ziyade konuyla hiç ilgisi olmayan bir kadının haklarının ihlal edildiği bir anlatıya dönüşmüştür. İnançer’in kızının eğitimi, iş tecrübesi haberde detaylı olarak yer almış ve fotoğrafı kullanılmıştır. Böylece sarf ettiği sözlerden asıl olarak kişi sorumlu iken, söz konusu kişinin sözlerinin tutarsızlığı gazete haberinde ispat edilmeye çalışılırken, yine bir başka kadın mağdur edilmiştir.

    Sözcü,  22/12/2014

    “Ömer Tuğrul İnançer’den komik savunma”[25]  başlıklı haberde İnançer’in kızı ile ilgili medyada yer alan haber ve yorumlara karşı kendini nasıl savunduğuna yer veriliyor. Bu haberde en dikkat çekici unsur İnançer’in yaptığı açıklamalar nedeniyle hem kamuoyundan büyük tepki aldığının, hamile kadınların sokak eylemleri düzenlediğinin belirtilmesi hem de bu tepkiler ve eylemlerle ilgili haberlere gazetede yer verilmemiş olmasıdır. Bu konuda Sözcü gazetesi olayın sadece sansasyonel boyutu ile ilgilenmiş, eril ve hak ihlalleri içeren bir anlatı ile haberlerini kurgulamıştır.

    Sözcü, 23/12/2014

    3) “İşsizliğin Nedeni İşgücüne Katılan Kadınlar” Açıklaması

    Dönemin Devlet Bakanı Mehmet Şimşek işsizliğin rekor kırdığı 2009 Mart ayında Eskişehir Sanayici ve İşadamları Derneği’nin konferansına konuk olmuştur. “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz?” sorusunu kendisi sorup cevaplayan Şimşek, “Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor” açıklamasında bulunmuştu.[26] Türkiye’deki işsiz sayısı, Mart 2009 döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 244 bin kişi artarak, 3 milyon 776 bin kişi olmuştu.[27] Bakan Şimşek’in bu açıklaması kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuştu.

    Gazete taraması sonucu Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir köşe yazısı ve bir haber dışında konuyla ilgili başka bir habere rastlanmamıştır. Sözcü ve Akit gazeteleri bu konuyu gündemlerine almamışlardır.

    Yeni Şafak Gazetesi

    Yeni Şafak gazetesinde “Devlet Bakanı Mehmet Şimşek haklı mı?“[28] başlığı ile yer bulan köşe yazısında Bakan Şimşek’in açıklamasında haklı olduğu yazarın etrafındaki birkaç örnek, kişisel gözlemleri öne sürülerek iddia ediliyor. Yazar kadınlar bir anda iş aramaya başladığı için işsizlik rakamlarının arttığını iddia ediyor.

    Yeni Şafak, 24/03/2009

    “Kriz ortamında kadınlar, iş bulmada erkeklere fark attı”[29] başlıklı haber ise, 2010 yılının Ocak ayına ait. Bu haberde Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun verileri kaynak gösterilerek ekonomik krizde evin geçimine katkıda bulunmak isteyen kadınların istihdama katıldığı belirtilerek Bakan Şimşek’in bir önceki yıl yaptığı açıklamanın doğru olduğu vurgulanmıştır. Haberin başlığı da istihdam konusunda kadın ve erkeği karşıt şekilde konumlandırmaktadır. Haber, işsizliğin ekonomik bir sorun olmaktan ziyade kadınların iş arayışlarının neticesi olduğu sonucunu güçlendirecek bir anlatı ile oluşturulmuştur. Ayrıca haberde ekmek yapan kadınların fotoğrafının kullanılması kadınların yine geleneksel rollerde temsil edildiğini göstermektedir.

    Yeni Şafak, 17/01/2010

    4) Pınar Gültekin Cinayeti Sonrası Yeniden Gündeme Gelen İstanbul Sözleşmesi

    Pınar Gültekin, Muğla‘nın Ula ilçesinde, 16 Temmuz 2020 günü kaybolan ve Cemal Metin Avcı tarafından öldürüldükten sonra, 21 Temmuz 2020 günü Menteşe ilçesinin kırsal Yerkesik Mahallesi’ndeki ormanlık alanda cesedi bulunan Kürt kökenli bir kadın.

    Olaydan sonra Türkiyeli kadınlar tarafından Instagram‘da #ChallengeAccepted hashtagi tekrar gündeme getirildi olay ve küresel bir boyuta dönüştü. Bu kampanya ile kadın cinayetlerine ve şiddetine ‘dur’ denildi. Jennifer Aniston, Kerry Washington, Jennifer Garner ve Eva Longoria gibi Hollywood yıldızları da kampanyaya destek oldu.

    Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi’nde eğitim görmekte olan Gültekin, 16 Temmuz günü ablası Sibel Gültekin’le telefonla görüştükten sonra yalnız yaşadığı Ula ilçesinin Akyaka Mahallesi‘ndeki evinden Menteşe ilçesindeki AVM‘ye gitmek üzere ayrıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Kız kardeşi Sibel Gültekin ile annesi Şefika Gültekin, Muğla‘ya gelerek Akyaka Jandarma Karakol Komutanlığı’na kayıp ihbarında bulundu ve sosyal medyadan yardım isteyerek Gültekin’in bulunmasını istedi.

    Katil zanlısı evli ve bir çocuk babası olan 32 yaşındaki Cemal Metin Avcı’nın ifadesine göre Avcı, Gültekin’e şiddet uygulayarak onu bayılttıktan sonra boğarak cinayeti işlediği anlaşıldı.

    Zanlı, Gültekin ile ilişkilerinin olduğunu ve kendisini terk etmesi üzerine yaşanan tartışma sonucu cinayeti işlediğini iddia etti. Gültekin’in ailesine göre ise zanlı ile Gültekin arasında bir ilişki olmayıp, zanlı Gültekin ile bir barda tanıştıktan sonra kendisini ısrarlı takip etmeye ve ona mesaj yollamaya başlamıştı. Gültekin’in babasının iddiasına göre zanlı, kızı kendisini sosyal medyada engelleyince çok sinirlenerek cinayeti işlemişti.

    Yine Avcı’nın ifadelerinden ve incelemelerden edinilen bilgiye göre Avcı, Gültekin’i öldürdükten sonra, aynı gün benzin istasyonundan bir şişe benzin almış ve Yerkesik Mahallesi’ndeki ormanlık alanda, cesedi çöp varilinde yakıp, üzerine beton dökerek cinayet izini silmeye çalışmıştır. Avcı sorgudaki ifadesinde “neden öldürdün?” sorusuna “bir anlık öfke ile öldürdüm” şeklinde cevap verdi.

    Gültekin ailesinin avukatı Rezan Epözdemir ise zanlının suç ortakları bulunduğu ve cinayetin önceden ayrıntılı şekilde tasarlandığı yönündeki şüphelerini savcıya ilettiklerini belirtti.[30]

    Cemal Metin Avcı’nın Pınar Gültekin’i öldürmesinin ardından kadına yönelik şiddetle ilgili caydırıcı önlemler öngören İstanbul Sözleşmesi tekrar gündeme gelmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.[31] 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmıştır. İstanbul’da imzaya açılması sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir. 14 Mart 2012 tarihinde onaylanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde de yürürlüğe girmiştir.[32][33] Bu olayla ilgili olarak incelenen bütün gazeteler, olaya dair haber ya da köşe yazısına yer vermiştir.

    Akit Gazetesi

    Akit Gazetesi bu konuya en az yer veren gazetedir. Konuyla ilgili 1’li köşe yazısı olmak üzere toplam 3 habere ulaşılmıştır. “İstanbul sözleşmesi ve aileyi yok etmek için alınan kararlar”[34] başlıklı köşe yazısında sözleşmenin aile kurumunu çökertmeyi hedeflediği hatta “kamuoyu önünde meydana gelen dehşetli cinayetler”in nedeninin de bu tür sözleşmelerle ailenin yok edilmeye çalışılması olduğu belirtilmiştir. Yazıda kadın cinayeti, şiddet, kadına yönelik şiddet gibi ifadeler kullanılmamıştır. Sözleşme ile eşcinselliğin meşru hale getirileceği savunulmaktadır. Sözleşmeyi savunan AKP milletvekilleri de eleştirilmiştir. Yazıda özellikle dikkat çekici cümle “Kadınları hiç gereği yok iken çalışma hayatına zorla sokmaya çalışmak çok büyük yıkımlara yol açmıştır” cümlesidir. İstanbul sözleşmesi ile kadınların zorla çalışma hayatına itildiği bunun da aileyi yok etmek amacıyla yapıldığı iddia edilmektedir. Yazının devamında da kız çocuklarının kocaları ile nasıl iyi geçineceğini öğrenmesi için okula gönderildiğini, fakat hayal kırıklığına uğradıklarını anlatan bir anekdot yer almaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin Yahudi kurumlarının bir komplosu olduğu ve cinsiyetsiz bir toplum yaratılmasının amaçlandığı iddia edilmektedir. Sözleşmenin maddeleri eleştirilerek LGBTİ bireyler “sapık güruh” olarak tanımlanmış ve sözleşmenin kadın cinayetlerini önlemekten ziyade bu “sapık güruh”u korumak amacıyla bu maddelerin sözleşmede yer aldığı iddia edilmiştir. Hatta LGBTİ bireylerin bazı cinayetleri bahane ederek İstanbul Sözleşmesi’ni savundukları belirtilmektedir.

    Akit Gazetesinde yer alan bu köşe yazısı her cümlesi ile ayrıştırıcı, nefreti ve şiddeti körükleyen bir dil içermektedir. Yazıda kadın yoktur, görünür değildir. Pınar Gültekin cinayetinden hiç söz edilmemektedir. Yazı sadece aile vurgusu üzerinden sözleşmeyi reddetmektedir. Tanımlamalar, nitelemeler eril, hatta hak ihlali içeren boyutlardadır.

    Akit, 31/08/2019

    Akit Gazetesinde yer alan ikinci haber, “İstanbul sözleşmesi maddeleri neler?”[35] başlığıyla verilmiştir. Haberin girişinde sözleşmenin imzaya açılması ve onaylanması süreciyle ilgili bilgi verilerek AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un sözleşmeden çıkılabileceğinin sinyallerini verdiğinden söz edilmiştir. Haberde Avrupa vurgusu dikkat çekicidir. Akit’in bir önceki haberinde de sözleşmenin bölgesel farklar dikkate alınmadan kabul edildiğinden söz edilmiştir. Buradaki Avrupa vurgusu da temelde sözleşmenin Avrupa ülkeleri tarafından ve onların kültürel dokusuna uygun hazırlandığı ve bizim kültürel geleneklerimizle bağdaşmadığı vurgusu ön plana çıkarılmıştır. Haberde dikkat çeken bir diğer unsur da bir erkek tarafından şiddete maruz kalan kadın fotoğrafı kullanılmış olmasıdır. Erkek ayakta, elleri yumruk, gücünü gösterir bir pozisyonda kadın ise savunma halinde, erkekten daha aşağıda konumlandırılmış ve mağdur, kurban pozisyonundadır.

    Akit, 02/07/2020

    Akit Gazetesindeki son haber “Ağzı bozuk, saygısız, topluma uzak İstanbul Sözleşmesi’ni savunan feministten iğrenç mesajlar”[36] başlığıyla gazetede yer almıştır. Haberin spotunda kadına şiddet sorununun Türkiye’nin kanayan yarası olduğu ifade edilmiş, ancak İstanbul Sözleşmesi’nin bu sorunu alevlendirdiği iddia edilmiştir. Haberin girişinde ise ilk cümlenin “27 yaşındaki Pınar Gültekin, görüştüğü adamın evli olduğunu öğrenince konuşmayı kesti” olması dikkat çekicidir. Haberin devamında “Bunun üzerine kıskançlık krizine giren ve eşini aldattığının ortaya çıkmasını istemeyen Cemal Metin Avcı, Pınar’ı canice katletti. Pınar’ın öldürülmesinin ardından, kadına yönelik şiddeti körükleyen İstanbul Sözleşmesi tekrar gündeme geldi”. Haberin girişi sansasyonel haberciliğin tipik bir örneğidir. Haberin devamında da kadın cinayetlerindeki artış İstanbul Sözleşmesi’ne bağlanmıştır. Yine haberin devamında İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve feminist olduğu iddia edilen bir kadının tweetleri ahlak dışı olduğu iddia edilerek paylaşılmıştır. Tweetleri “ahlak dışı” ve “mide bulandırıcı” bulunan kadın kullanıcının kimliği açık bir şekilde haberde kullanılarak, hak ihlali yapılmış ve kadın kullanıcı açık bir şekilde hedef gösterilmiştir. Haberde “biz” “öteki” karşıtlığı üzerinden İstanbul Sözleşmesi sadece “LGBTİ”, “feminizm”, “AKP karşıtlığı” üzerinden tartışılmış ve karşıtlık bu kavramlar aracılığıyla kurulmuştur.

    Akit, 23/07/2020

    Sözcü Gazetesi

    Sözcü Gazetesinde “‘Türkiye Tipi’ İstanbul Sözleşmesi”[37] başlıklı ilk haber 2015 tarihlidir. Haberde İstanbul Sözleşmesi’nin bir yıldır yürürlükte olduğu ancak yürürlüğe girmesinden bu yana 258 kadının daha öldürüldüğü belirtilmiştir. Haberde CHP Ankara Milletvekili, Avrupa Konseyi Eşitlik ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu Başkanı Gülsün Bilgehan’ın değerlendirmelerine yer verilmiştir. Sözleşmenin yürürlüğe girmiş olmasına rağmen hükümlerinin uygulanmıyor olması haberde eleştirilmiştir. Sözcü’nün İstanbul Sözleşmesi’ni işlenen bir kadın cinayeti ya da kamuoyunun tepkisine neden olan kadın hak ihlali olmadan gündemine almış olması önemlidir.

    Sözcü, 31/07/2015

    Sözcü Gazetesindeki “Covid-19 İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı hareketleri artırdı!“[38] başlıklı haberde ise Corona virüs salgını nedeniyle insanların evlerine kapanması sonucu aile içi şiddetin arttığı ve çevrimiçi ortamda şiddet ve istismar görüntülerinin hızla yayıldığı vurgulanmaktadır. Gazetenin yine spesifik bir şiddet olayından ziyade, pandemi sürecinde evlere kapanılmasıyla birlikte kadınların daha çok hak ihlaline, şiddete maruz kalmasını gündemine almış olması önemlidir. Ancak haberde kaynak olarak The Guardian gösterilmiştir. Pandemi döneminde kadınların aile içi şiddete, erkek şiddetine maruz kaldığını gösteren raporlar, araştırmalar hazırlanmıştır.[39] Bunlardan yararlanmak yerine böylesi bir kaynağın tercih edilmiş olması da gazetecilik pratikleri açısından sorgulanması gereken bir durumdur. Haberde kullanılan fotoğraf ise yukarıda söz edilen Akit gazetesinin kullandığı fotoğraf ile büyük benzerlik taşıması açısından ilginçtir. Erkek elleri yumruk şekilde ayakta, kadın yere oturmuş, aşağı konumda ve kurban pozisyonunda. Bu da bize gazetelerin farklı ideolojik bakış açılarına veya siyasi duruşlara sahip olsa bile, söz konusu kadın hak ihlali olduğunda aynı eril bakış ile hareket ettiklerini ve haberlerini bu anlatı ile yapılandırdıklarını göstermektedir.

    Sözcü, 05/05/2020

    Sözcü Gazetesi, 21 Temmuz 2020 tarihli 3 farklı haberde kadına yönelik şiddetin son bulması için İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının önemini vurgulayan sanatçı Orhan Aydın, İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Twitter hesabından yaptıkları paylaşımları haber haline getirmiştir. “Orhan Aydın, Pınar Gültekin mesajında İstanbul Sözleşmesi’ni hatırlattı”[40], “Meral Akşener: Daha kaç kadınımızı kaybetmemiz gerekiyor?”[41], “İBB’den Pınar Gültekin paylaşımı: Artık yeter!”[42] başlıklı haberlerle gazetenin İstanbul Sözleşmesi’ni farklı boyutlarıyla gündeminde tutmuş olması önemlidir. Her üç haberde de vurgu İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasına yöneliktir.

    Sözcü, 21/07/2020

    Sözcü, 21/07/2020

    Sözcü, 21/07/2020

    Gazetenin “İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi maddelerinde neler var?”[43] başlıklı haberi sözleşmenin içeriğine ve maddelerine ilişkin detayları içermektedir. Kamuoyunun gündeminde olan bu konunun sözleşmenin tam metninin de habere eklenerek gazetede yer alması önemlidir. Medyada sansasyonel habercilik pratikleri yaygın olarak kullanıldığından kadına yönelik şiddet haberlerinde detaylar ön plana çıkarılarak olayın hukuki süreci ve akışı ve takibi ihmal edilmektedir. Aynı şey İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanma talebi haberleri için de geçerlidir. Ya belirli maddeler ön plana çıkarılarak konu ideolojik ve siyasi bir tartışma ekseninde gündeme gelmekte ya da sözleşmenin ne zaman kabul edildiği, uygulanmasının neden önemli olduğu göz ardı edilmektedir. Bu da medyada İstanbul Sözleşmesi ile ilgili haberlerin bağlamsız, önemsiz, sanki küçük bir azınlığı ilgilendiren bir meseleymiş gibi algılanmasına yol açmaktadır.

    Sözcü, 22/07/2020

    Sözcü Gazetesinin “TÜSİAD: İstanbul sözleşmesi yaşatır”[44] başlıklı haberinde sözleşmenin uygulanmasının önemine dair TÜSİAD’ın açıklamalarına geniş verilmiştir. Haberin spotunda “ama’sız ve fakat’sız bir yaklaşım içinde olunması gerektiği”nin belirtilmiş olması önemlidir. Kamuoyunda sözleşme tartışılırken “kadına karşı şiddeti önleyelim ama…” “İstanbul Sözleşmesi önemli ama…” biçiminde sözleşmeye karşı çıkıldığı için haberdeki bu vurgu önemlidir. Sözleşmenin tartışmaya açılmasının, şiddet uygulayanları cesaretlendireceği anlamına geleceği vurgusu da bu bağlamda önemlidir. Haberde eylem yapan kadınların fotoğrafının tercih edilmesi bu anlamda haber içeriğiyle uyumlu ve anlamı güçlendirecek niteliktedir. Ancak haberde özne olarak “vahşice katledilen Pınar Gültekin” ifadesinin kullanılması ve edilgen fiil tercih edilmesi şiddet eylemini gerçekleştiren kişiyi, faili gizlemeye yol açmıştır. Bu tercih bize, kadına yönelik şiddet eylemleri haberleştirilirken yaygın medyada çok sık gördüğümüz bu ifadenin ne kadar kanıksanmış olduğunu, hak haberciliği yapılmaya çalışılırken bile kadınların görünür olamadığını göstermektedir.

    Sözcü, 22/07/2020

    “Pınar Gültekin hakkında çirkin paylaşıma soruşturma”[45] başlıklı haberdeyse Antalya Muratpaşa Belediyesi’nde görevli bir memurun Pınar Gültekin hakkındaki sosyal medya paylaşımları üzerine soruşturma açıldığından söz edilmektedir. Haberde paylaşımları yapan Ali Hakan Yatgın’ın sosyal medya paylaşımlarının yer almaması dikkat çekicidir. Yatgın medya bu tür şiddet ve hak ihlali içeren paylaşımları eleştirir nitelikte haber yaparken bu paylaşımları tekrar tekrar vurgulayarak aslında şiddetin yeniden üretimine katkıda bulunmaktadır. Sözcü’nün paylaşımlara yer vermemesi bu bağlamda önemlidir. Bir diğer dikkat çeken unsur ise haberde “Pınar Gültekin’in vahşice öldürülmesi” ifadesinin kullanılmasıdır. Yukarıdaki habere benzer şekilde olayın faili haberde yer almamakta, kadın ise mağdur olarak yer almaktadır. Haberde belediyenin ve Tüm-Bel-Sen’in bu paylaşımları kınayan mesajlarına yer verilmiş ancak şiddet, hak ihlali eleştirisi yapılırken kadın yine mağdur, şiddet eylemi ise edilgen biçimde haberde yer almıştır.

    Sözcü, 24/07/2020

    Sözcü Gazetesinin “İstanbul Sözleşmesi: Kim neden savunuyor, kim neden karşı?”[46] başlıklı haberinde sözleşmeyi savunanları temsilen avukat Tuba Torun, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, mağdur aileler, sözleşmeye karşı çıkanları temsilen yazar Abdurrahman Dilipak’ın açıklamalarına yer verilmiştir. Kamuoyunda belirli aralıklarla tartışılıp gündeme gelen böylesi önemli bir konunun ardalan bilgisinin, takibinin yapılması açısından gazetenin yaptığı bu haber önemlidir. Yaygın medyada gördüğümüz en büyük eksiklerden biri haberin ardalan bilgisinin, tarihinin ve takibinin eksikliğidir.

    Sözcü, 24/07/2020

    “İstanbul Sözleşmesi’nde kimin dediği olacak?”[47] başlıklı haberde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızının başkan yardımcılığını yürüttüğü KADEM’in yaptığı ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının önemine dikkat çeken açıklamaya yer verilmiştir. Bu haberde en dikkat çeken unsur iktidarın sözleşmenin iptal edilmesini gündeme getirirken bir taraftan da Erdoğan’ın kızının yönetiminde söz sahibi olduğu bir derneğin, sözleşmeyi destekler nitelikteki açıklamasının yarattığı çelişkinin haberde yer almıyor olmasıdır. Haberde ayrıca CHP, MHP, İyi Parti ve Deva Partisi’nin sözleşmeyi destekleyen açıklamalarına yer verilmiş ancak iktidarın tavrı, sözleşmeyi geri çekmek istemesi ve derneğin açıklamasının doğal olarak yarattığı çelişki haberde yer almamıştır.

    Sözcü, 02/08/2020

    Gazetenin “Türkiye’nin birçok ilinde kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi Uygulansın’ dedi”[48] başlıklı haberinde AKP’nin sözleşmeden geri çekilmeyi gündeme getirmesinden sonra kadınların Türkiye’nin pek çok ilinde yaptığı protesto gösterilerine yer verilmiştir. Haberde neredeyse her ildeki gösterilere ait protesto fotoğrafları, polis müdahalesi ve gözaltı bilgileri yer almıştır. Kullanılan fotoğrafların tümü illerdeki protestolara ait fotoğraflardır.

    Sözcü, 05/08/2020

    “İstanbul Sözleşmesi nedir? İstanbul Sözleşmesi’nin maddelerinde neler var?” [49] başlıklı haberde ise sözleşmenin maddeleri, amacı, kapsamı oldukça detaylı ve derli toplu bir şekilde yer almaktadır. Sözcü Gazetesinin belirli aralıklarla sözleşmeye dair detaylı bilgileri paylaşması konunun takibi açısından önemlidir.

    Sözcü, 10/08/2020 

    “İstanbul Sözleşmesi’nde kadınlar tek yürek oldu: ‘Pazarlık yok, uygulatacağız’”[50] başlıklı haber ise 05 Ağustos 2020 tarihli “Türkiye’nin birçok ilinde kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi Uygulansın’ dedi” haberinin devamı niteliğindedir. Türkiye’nin pek çok ilinde sözleşmenin uygulanması için gösteri yapan kadınlar gözaltına alınmıştı.  Bu haber, gözaltı sonrası Ankara Kadın Platformu üyesi kadınların hem gözaltına alınmalarına hem de sözleşmeye dair açıklamalarını içermektedir.

    Sözcü, 13/08/2020

    Yeni Şafak Gazetesi

    Yeni Şafak Gazetesinde konuyla ilgili 2 haber 7 köşe yazısına ulaşılmıştır. “Başınıza İstanbul sözleşmesi kadar taş düşsün!”[51] başlıklı köşe yazısında İstanbul Sözleşmesi’ne dair sözleşmenin KADEM üzerinden ele alındığı görülmektedir. [52] Bu yazıda İstanbul Sözleşmesi KADEM ve “aile” üzerinden ele alınmıştır. İstanbul Sözleşmesi’nin öneminden kadın veya erkek şiddetinden bahsedilmemekte, sadece KADEM savunusu yapılmaktadır.

    Yeni Şafak, 13/07/2019

    “İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?”[53] başlıklı bir diğer köşe yazısında ise kadını hukuki sözleşmelerin değil “toplumsal ahlak”ın koruyabileceği iddia edilmektedir. Kadınların erkekler tarafından anlaşılamadığı, hatta kadınların ne istediklerini bilmedikleri ifade edilmekte, kadın hakları ise “kadına nezaketsizlik etmeme, fiske vurmamış olma” çerçevesinde değerlendirilmektedir. Genel olarak şiddet sorununun ortadan kaldırılması gerektiği gibi makul bir iddia, erkeğin kadına uyguladığı şiddeti özel bir kategori olarak ele almanın anlamsız olduğu savunusuyla harmanlanmakta 2007 yılında yapılmış bir araştırmaya referansla liseli kızların erkeklere oranla şiddete daha fazla başvurduğu iddia edilmektedir. Yazıda ailenin yaşadığı krizin nedeni olarak da sekülarizm gösterilmiştir. Bu yazı, Yeni Şafak Gazetesinin siyasi duruşunu yansıtan tipik bir yazı olarak değerlendirilebilir.

    Yeni Şafak, 23/07/2019 

    “İstanbul Sözleşmesi nedir? Neden imzalandı? Niçin iptal edilmek isteniyor?”[54] başlıklı haber ise sözleşmenin içeriğini, imzalanma nedenini anlatmaktan ziyade Türkiye’nin sözleşmeye taraf olmak istememe gerekçelerini ele alıyor. Özellikle 6284 sayılı kanunun muallak bir şiddet tanımı içerdiği ve bu maddeye dayanılarak erkeklerin mağdur edileceği ifade ediliyor. Ayrıca sözleşme ile “Femi-faşist zihniyet”in eşcinsel evlilikleri meşrulaştırarak, aileyi yok edeceği ifade ediliyor. Haberde “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması için birçok sebebi var” alt başlığının altında başka bir ülkeden bir eylem fotoğrafı kullanılmıştır. Fotoğrafta yüzü mozaikli renkli etek giyen bir kız çocuğu yer almaktadır. Fotoğrafın altında ise “LGBT devşirecek çocuk arıyor” başlığı kullanılmıştır. Yine haberin bitiminde “Türkiye’de sapkın LGBT’yi destekleyen firmalar eşcinselliği meşrulaştırmaya çalışıyor” başlığıyla farklı bir haber yer almaktadır. Haberde ilk kullanılan fotoğraf daha önce de Yeni Şafak’ın kullandığı elleri yumruk ayakta duran erkek, kendini korumaya çalışan kadın fotoğrafıdır. Bu haber, Yeni Şafak’ın sözleşmenin ne olduğu, neden imzalandığı, kadınların erkek şiddetine maruz kalması konularından ziyade “biz” ve “öteki” karşıtlığı üzerinden tartışmaları sürdürdüğünün örneğidir. Şiddete uğrayan, erkekler tarafından öldürülen kadınlardan söz edilmemekle birlikte sözleşmenin LGBT bireylerin ve feministlerin lobi faaliyetleri sonucu oluşturulmuş bir metin olduğu iddia edilmektedir.

    Yeni Şafak, 21/07/2020

    “İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların asılsız tezleri”[55] başlıklı köşe yazısında ise Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesi gerektiğini düşünenlerin kadınlara şiddeti savunmadığı belirtiliyor. “Bu kadar eleştiri okudum, hiçbirisinde kadına şiddet uygulayalım ve bu sözleşme önümüzde engel, ifadesine rastlamadım” cümlesi toplumdaki kadına şiddet, kadın cinayetleri konusuna ne kadar yabancı olunduğunu göstermekle birlikte başlı başına hak ihlali içermektedir. Sözleşmenin toplumsal cinsiyet eşitliği ve eşcinsel içeriği eleştirilerek aile ve “kadın değerleri”ne ters düştüğü iddia ediliyor. Ayrıca toplumun sözleşmeyle ilgili algısının ölçüldüğü bir araştırmadan söz ediliyor ve bu araştırmada %84.2 oranında sözleşmenin yeterince bilinmediği sonucuna varıldığı belirtiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin içeriği, maddeleri, amacı konusunda kamuoyunu bilgilendirme görevini manipülatif bir şekilde kullanan bir gazetenin köşe yazarının halkın sözleşmeyi bilmediğinden yakınması da ironiktir. Yazı bütünüyle CHP ve HDP ile iktidar karşıtlığı üzerinden kurulmuş, sözleşmeyi savunan muhalefet “oğlancılık” ve “lezbiyenlik” ile suçlanmıştır.

    Yeni Şafak, 22/07/2020

    “Tek kelime: Vahşet”[56] başlıklı haberin spotunda cinayete ait detayların yer alması dikkat çekicidir. Yaygın medya kadın cinayetlerini haberleştirirken şiddeti meşrulaştıracak, teşhir edecek boyutta detaylara yer vermektedir. Haberin girişinde ise “Pınar Gültekin’in cinayete kurban gittiği” ifadesi ile yine faili gizlendiği görülmektedir. Haberde kullanılan fotoğrafta Pınar Gültekin’in cesedinin olduğu varilin fotoğrafı kullanılmıştır. Olayın hikâyesine yer verilen haberin devamında ise katil Cemal Metin Avcı’dan, Pınar Gültekin’in eski sevgilisi olarak söz edilmiş, yine cinayetle ilgili detaylara yer verilmiştir. Gazetenin bu haberi ele alış biçimi tipik sansasyonel habercilik örneği olarak okunabilir.

    Yeni Şafak, 22/07/2020

    “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır!”[57] ve “İstanbul Sözleşmesi’nde neyi tartıştığımızı biliyor muyuz?”[58] başlıklı köşe yazılarında da daha önceki yazılara benzer şekilde asıl amacın “sapkın eşcinsel ilişki biçimleri”ni topluma dayatmak olduğu iddia ediliyor. İlk yazıda “Fakat bu yasa uygulamaya konulduğu zamandan bu yana kadına yönelik cinayet ve şiddet olaylarında azalma değil, artma hatta katlanma olmuş!” ifadesi ve ikinci yazıda “Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artışı ile bu sözleşmenin yürürlüğü neredeyse paralel” ifadesinin dezenformasyon içermesi ve manipülatif olmasıdır. Öncelikle “yasa” değil sözleşme imzalanmıştır, ancak hükümleri uygulanmamaktadır. Anayasada uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğu belirtilmiş olmasına rağmen uygulanmıyor olması eleştirilmekte ve sözleşme hükümlerinin uygulanması talep edilmektedir.

    Yeni Şafak, 27/07/2020

    Yeni Şafak, 27/07/2020

    “Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni çöpe atmalı!”[59] başlıklı köşe yazısında ise sözleşmenin amacının “cinsiyetsizlik”, “cinsiyetsiz bir cinsel kimlik” olduğu iddia ediliyor. “Toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” kavramlarının “Tanrı’ya meydan okumak” anlamına geldiği savunuluyor. Asıl tartışma KADEM ve “aile” kavramı üzerinden yürütülüyor ve derneğin “feminizm” içinden konuşması eleştiriliyor. Sözleşmenin büyük yıkımlara yol açacağı ve KADEM’in durduğu yerin “Müslümanca bir yer” olmadığı iddia ediliyor. Burada da Müslüman ve Müslüman olmayan karşıtlığı iyice netleşiyor. Bir tarafta feministler, KAOSGL yani “Müslüman olmayanlar”, diğer tarafta ise Müslümanlar yer alıyor. Aslında iktidar içindeki önemlice bir kısım kadının da sözleşmenin iptal edilmesine karşı çıkması eleştirilirken, bütün muhalefet “Müslümanlık  dışı” ilan edilerek ayrıştırılmaktadır.

    Yeni Şafak, 03/08/2020 

    Sonuç

    Bu rapor kapsamında söylemsel analize tabi tutulan üç gazetenin seçilen örnek olaylarla ilgili verilerini değerlendirdiğimizde karşımıza genel hatlarıyla şöyle bir sonuç çıkmaktadır:

    Akit Gazetesi: İlk örnek haber olarak seçilen “Şort giydiği gerekçesi ile erkek şiddetine uğrayan kadın” haberinde Akit Gazetesinin, kullanmayı tercih ettiği ifadeler ile şiddet eylemini önemsizleştirdiği görülmektedir. Bu durum yaygın medyanın şiddet eylemini “tecavüz”, “taciz”, “cinayet”  ile sınırlı tutmasının, ağır fiziksel şiddet eylemi dışında kalan eylemleri küçümseyerek ya da önemsizleştirerek aktarmasının bir örneğidir. Ayrıca Akit gazetesi konuyu “Müslüman” ve “laik” yani “biz” ve “öteki” karşıtlığı üzerinden ele almaktadır.

    İkinci örnek haber olan “Hamile kadınların sokakta gezmesi estetik değil” açıklamasının ise Akit Gazetesinin gündeminde yer almadığı görülmüştür. Kamuoyunda büyük tepkiye neden olan bu açıklamaya yönelik herhangi bir haberin yapılmamış olması konuya taraf olmak istememe ya da toplum gündemi ile gazetenin gündeminin birbirinden ayrı olması olarak okunabilir.

    Üçüncü örnek haber olan “İşsizliğin nedeni işgücüne katılan kadınlar” açıklaması ile ilgili olarak yine Akit Gazetesinde herhangi bir haber yer almamıştır. Benzer şekilde bu açıklama da kamuoyunda tepkiye neden olmuştur, ancak gazete öznesi kadın olan ve açık bir şekilde hak ihlali içeren her iki açıklamada da sessiz kalmayı tercih etmiştir.

    Son örnek haber olarak seçilen “Pınar Gültekin cinayeti sonrası yeniden gündeme gelen İstanbul Sözleşmesi” konusunda da Akit Gazetesi, seçilen diğer iki gazeteye göre konuya en az yer veren gazetedir. Sözleşme, incelenen tüm haberlerde “aile” “LGBTİ” bireyler ve “feminizm” ekseninde tartışılmış, sözleşme ile ailenin yok edilmeye çalışıldığı iddia edilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Akit Gazetesinin ayrıştırıcı, nefret söylemi içeren ve şiddeti körükleyen hatta kişileri hedef gösterici bir dil kullandığı görülmektedir.

    Sözcü Gazetesi: İlk örnek haberde Sözcü Gazetesinin ulusalcı, laik çizgisine rağmen eril, cinsiyetçi ve hak ihlallerini görünür kılmaktan uzak habercilik pratikleri sergilediği görülmektedir. Yine yaygın medyanın sık kullandığı bir pratik olan erkek şiddetinin görünürlüğünü azaltıcı, eylemin bir şiddet eylemi olarak algılanmasını engelleyen ifadelere başvurulduğu göze çarpmaktadır. Haberlerde şiddet eylemini gerçekleştiren erkeğin sesi daha fazla duyulmaktadır. Sözcü Gazetesi bu örnek olayla ilgili haberlerini çoğunlukla “laiklik” ekseninde ele almakta, bu anlamda tıpkı Akit Gazetesinin kendi siyasi çerçevesi içinde konuyu tartışmasına benzer bir eğilim göstermektedir.

    İkinci örnek olayda ise yine gazetenin haberlerini eril bir anlatı ile kurguladığı görülmektedir. Eleştiri iddiasında olan bir haber başlığının altında bütünüyle eleştirilen kişinin açıklamalarına yer verilmesi, kadınların tepkilerinin, açıklamalarının, eylemlerinin haberde yer almaması sansasyonel haberciliğin tipik bir örneği olarak okunabilir. Ayrıca gazetenin haber kaynağı olarak başka bir internet sitesini göstermesi, kadın haklarını savunmaya çalışırken başka bir kadının kimliğini açıkça kullanarak hak ihlali yapması da gazetecilik pratikleri açısından oldukça problemlidir.

    Üçüncü örnek olayı Sözcü Gazetesinin de gündemine almadığı görülmektedir.

    Son örnek olayda Sözcü Gazetesi, İstanbul Sözleşmesi’ne gündeminde ağırlıklı olarak yer vermiş, belirli aralıklarla, cinayet veya şiddet eylemleri olmadığı dönemlerde de sözleşmeyi ele almıştır. Gazete farklı kadın platformlarının, mağdur ailelerin, avukatların görüşlerine haberlerinde yer vermiş, belirli aralıklarla sözleşmenin amacını, maddelerinin neler olduğunu detaylı bir şekilde haber haline getirmiştir. Sözcü Gazetesinin haberlerin ardalan bilgisine yer verdiği ve konu takibi yaptığı görülmektedir. Ancak gazetenin bu örnek olayda da haber kaynağı gösterme pratikleri oldukça sorunludur. Ayrıca kadına yönelik şiddet konusuyla ilgili yapılan bir araştırma haberinde Akit Gazetesinin kullandığı ve kadının şiddet mağduru olarak temsil edildiği fotoğrafın aynısını kullanması oldukça düşündürücüdür. Bu da bize ideolojiler ve siyasi duruş ne kadar farklı olsa da söz konusu kadının temsili olduğunda medyanın aynı cinsiyetçi ve eril kalıp ve klişelerle hareket ettiğini göstermektedir. Örneğin birkaç haberde “vahşice katledilen Pınar Gültekin” ifadesinin kullanılması ve edilgen fiil tercih edilmesi şiddet eylemini gerçekleştiren kişiyi, faili gizlemeye yol açmaktadır. Yanı sıra “vahşice” gibi sıfatlar, olayın failini insandışılaştırarak, sorunun özünün gözden kaçırılmasına yol açmaktadır.

    Yeni Şafak Gazetesi: İlk örnek olayda gazete erkek şiddetine maruz kalan kadını belirsiz bir özne olarak ele almış, şiddet eyleminin failinin ise açıklamalarına, savunmalarına detaylı bir şekilde yer vermiştir. Saldırganı haklılaştıran ifadeler kullanılarak olay, “şiddet” ve “kadın” ekseninden ziyade karikatürize edilerek aktarılmaktadır.

    İkinci örnek olay gazetenin gündeminde yer almamıştır.

    Üçüncü örnek olayla ilgili olarak yapılan açıklamayı destekler nitelikte “kadınların işgücüne katılım isteğinin işsizliğe neden olduğu” savunulmaktadır. Yeni Şafak Gazetesinin de kaynak gösterme pratikleri oldukça sorunludur. Ulusal kurumların verilerinden ziyade haberde ortaya atılan iddiaları destekleyecek kurumların verileri örnek gösterilmiştir. Ayrıca istihdam konusunda kadın ve erkeği rakip, karşıt konumlandıran bir haber anlatısı kurulmuştur.

    Dördüncü örnek olayla ilgili Yeni Şafak Gazetesinin İstanbul Sözleşmesi’ni KADEM ve aile kavramı bağlamında tartıştığı görülmektedir. Ayrıca gazetede “kadına yönelik şiddet” diye bir olgunun varlığı sorgulanmakta ve kadını sadece “toplumsal ahlak”ın koruyabileceği iddia edilmektedir. Sözleşmenin feminist hareket ve LGBTİ bireylerin bir komplosu olduğu ve temel amacın aileyi yok etmek olduğu savunulmaktadır. Gazetenin bu konudaki haber dili “biz” ve “öteki”, yani sözleşmeye karşı çıkan Müslümanlar ve sözleşmeyi savunan Müslüman olmayan feministler, LGBTİ bireyler karşıtlığı üzerine inşa edilmiştir. “Cinsel yönelim”, “toplumsal cinsiyet” kavramlarını gündeme getirenlerin Tanrı’ya meydan okudukları iddia edilmektedir. Gazetenin haber dili ise açık bir şekilde şiddeti meşrulaştırıcı, eril, hak ihlali içeren ve sansasyonel habercilik örneğidir.

    Sonuç olarak kadınların medyada görünür olma, temsil edilme biçimlerinin, kamusal hayata, çalışma hayatına katılımının incelenen gazeteler çerçevesinde oldukça sorunlu olduğu anlaşılmaktadır. Kadınların hak talepleri çoğunlukla şiddet eylemlerinin öznesi olduklarında gündeme gelmekte, bu talepler de gazetelerin siyasi tercihleri çerçevesinde farklı bağlamlarda tartışılmaktadır. Özellikle Yeni Şafak ve Akit gazeteleri kadına yönelik şiddet eylemlerini “tecavüz”, “cinayet” gibi ağır fiziksel şiddet ile sınırlı tutarak bunların dışındaki şiddet eylemlerini karikatürize ederek aktarmaktadır. Yine her iki gazete kadınların hak taleplerini gündemine alırken Müslüman ve Müslüman olmayan karşıtlığı üzerinden eril ve ayrıştırıcı bir dil ile haber anlatısını kurmuştur. Haber analizleri sonucu ulaşılan önemli verilerden biri de kadınların hak taleplerine en fazla yer veren, bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik haber yapan Sözcü Gazetesinin ulusalcı, laik çizgisine rağmen cinsiyetçi ve eril bir dil ile haberlerini yapılandırmış olmasıdır. Ayrıca, tıpkı diğer iki gazetenin hak taleplerini “aile” ve “ahlak” çerçevesinde tartışması gibi Sözcü de “laiklik” çerçevesinde konuyu sınırlamakta, bu durum kadının sesinin haberde duyulmamasına yol açmaktadır.

    Son olarak her üç gazete de haber kaynağı gösterme konusunda oldukça sorunlu pratiklere sahiptir. Savundukları ideoloji veya siyasi duruşları ne olursa olsun söz konusu kadınların temsili ve hak talepleri olunca medyanın aynı cinsiyetçi, eril ve hak ihlaline yol açan pratiklerle haberlerini yapılandırdığı görülmektedir.

    Kaynakça

    Abadan-Unat, Nermin (1982), Türk Toplumunda Kadın, 2. Baskı, Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını.

    Adaklı-Aksop, Gülseren (2000), “Reality Show’larda Kadına Yönelik Şiddet ve Kadın İmgesi”, içinde Televizyon, Kadın ve Şiddet, Derleyen, Nur Betül Çelik, Ankara: KİV Yayınları, s.111-135.

    Altun, Abduldezak vd. (2007), “Aile İçi Şiddet Haberlerinin Üretim Süreci ve Medya Profesyonelleri”.  İletişim Araştırmaları Dergisi, 5(2): 9-61.

    Aslantepe, Gülay (2012), “Kadın İstihdamının Artırılması ve ILO Sözleşmeleri”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.159-168.

    Ayata, Gökçeçiçek vd. (2010), Kadın Hakları: Uluslararası Hukuk ve Uygulama,  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    Binark, Mutlu Ve Gencel-Bek, Mine (2007), Eleştirel Medya Okur Yazarlığı, İstanbul: Kalkedon Yayınları.

    Coşar Simten ve Yeğenoğlu, Metin (2011), “New Grounds for Patriarchy in Turkey? Gender Policy in the Age of AKP”, South European Society and Politics, 16(4): 555-573.

    Cuklanz, M. Lisa (2006), “Gendered Violence and Mass Media Representation.” The Sage Handbook of Gender and Communication, Editors, Bonnie J. Dow, Julia T. Wood, London, s. 335-355.

    Durna, Tezcan (2019), “Magazin Medyasının Cazibe Nesneleri: Aşk ve Kadın”, içinde Aşkın Halleri, Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme, Derleyenler Tezcan Durna, Nehir Durna, Ankara: um:ag Yayınları, s.101-131.

    Eziler-Kıran, Ayşe (2000), “Reklamlar ve Kadın”, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 6/Yaz: 9-19.

    İlkkaracan-Ajas, İpek (2012), “Feminist Politik İktisat ve Kurumsal İktisat Çerçevesinde Türkiye’de Kadın İstihdam Sorununa Farklı Bir Yaklaşım”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.201-220.

    Makal, Ahmet (2010), “Türkiye’de Erken Cumhuriyet Döneminde Kadın Emeği”, Çalışma ve Toplum 2(25): 13-40.

    Özar, Şemsa (2012), “Türkiye’de 1980 Sonrası Dönemde Kadın Emeği ve İstihdamı Politikaları: Kadın Hareketi, Sendikalar, Devlet ve İşveren Kuruluşları”, içinde Geçmişten Günümüze Türkiye’de Kadın Emeği, Hazırlayanlar, Ahmet Makal, Gülay Toksöz, Ankara: Ankey Yayıncılık, s.266-305.

    Özer, Mustafa ve Biçerli Kemal (2003), “Türkiye’ de Kadın İşgücünün Panel Veri Analizi”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:3/Sayı:1: 55-85.

    Rakow F. Lana Ve Kranich, Kımbirlie (2002), “Televizyon Haberlerinde Gösterge Olarak Kadın”,  içinde Medya, Kültür, Siyaset, 2. Baskı, Derleyen, Süleyman İrvan, Ankara: Alp Yayınevi, s.515-547.

    Toksöz, Gülay ve Memiş, Emel (2018), “İstihdamda Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Haritalama ve İzleme Çalışması”, Ankara: CEİD Yayınları: 5.

    Williamson, Judith (1998), “Kadın Bir Adadır: Dişilik ve Sömürgecilik”, içinde Eğlence İncelemeleri, Tania Modleski, Çeviren, Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis Yayınları.

    Yeğenoğlu, Meyda (1997), “Emperyal Özne ve Feminist Söylem”, Toplum ve Bilim Kış (75): 7-33.

    Yılmaz, Merve ve Zoğal, Yeliz (2015), “Kadının İşgücüne Katılımının Tarihsel Gelişimi ve Kadın İstihdamını Etkileyen Faktörler: Türkiye ve Avrupa Örneği”, Econ World, IRES, Torino: 1-25.

    [1] Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, 1979 yılında BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş, 1981’de 20 ülke tarafından imzalandıktan sonra yürürlüğe girmiştir (http://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/history.htm). Kadın hakları hareketlerinin dünya çapındaki faaliyetlerinin, CEDAW’ın 1979’da BM’de kabulünde büyük rolü vardır. Türkiye 11.6.1985 Tarih ve 3232 Sayılı Kanunla, sözleşmeyi kabul etmiştir. Sözleşmenin amacı, cinsiyet temelinde kadınlara yönelik her türlü ayrımcılığın tasfiyesi ve önlenmesidir. Ayrıca, bu sözleşme, kadınlara politik, ekonomik, sosyal, kültürel, sivil, ev içi veya diğer alanlarda, medenî durumdan bağımsız olarak erkeklerle eşitlik temelinde tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kadınların bunlardan yararlanmasını içermekte, bu uygulamaları garanti kapsamına almaktadır. Bu sözleşme, kadınların insan hakları mücadelesinde çok önemli bir kazanımdır. Sözleşmenin temel normları, eşitlik, eşit muamele görme ve ayrımcılık yasağıdır. Sözleşmenin ilk maddesi, kadınlara karşı ayrımcılığın tanımını yapmakta ve izleyen maddelerde devletleri ayrımcılıkla aktif mücadeleden sorumlu kılmaktadır (Toksöz, Memiş, 2018: 32).

    [2] http://turkonfed.org/detay/2199/turkonfed-idk-ilk-cinsiyet-esitligi-gundem-raporunu-yayinladi/ sayfasından 13 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [3] http://turkonfed.org/detay/2199/turkonfed-idk-ilk-cinsiyet-esitligi-gundem-raporunu-yayinladi/ sayfasından 13 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [4] http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf sayfasından 27 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [5] http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf sayfasından 27 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [6] http://www.toprakisveren.org.tr/52-Kadinlarin-Egitim-Duzeyi-Arttikca-isgucune-Katilim-imkanlari-da-Artmaktadir.Makale sayfasından 5 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [7] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2016/11/07/tekmeci-neden-serbest-kaldi/ sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [8] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201811131036121128-abdulah-cakiroglu-sort-darp-iki-yil-ceza/ sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [9] https://www.yeniakit.com.tr/haber/aysegul-tye-sort-giydigi-icin-tekme-atan-cakiroglu-tutuklandi-213401.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [10] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sol-medyanin-cirkin-yuzu-278732.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [11] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sortluya-oyle-basortuluye-boyle-390935.html sayfasından 28 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [12] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/sortlu-hemsire-tekme-atan-saldirgani-gorunce-gozyaslarina-boguldu-1469613/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [13]  https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberi/sortlu-hemsireye-tekme-atan-saldirgan-tahliye-edildi-1470572/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [14] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/sortlu-hemsireye-tekme-atan-kisiye-yakalama-karari-1474820/ sayfasından 30 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [15] https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberi/sortlu-hemsireye-tekme-davasi-sonrasi-kadinlardan-basin-aciklamasi-1578433/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [16] https://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/sortlu-diye-hemsireye-saldiran-abdullah-cakiroglunun-avukatindan-soke-eden-savunma-1829020/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [17] https://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/son-dakika-haberi-sortu-kadina-saldiri-davasinda-karar-2002361/sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [18] https://www.yenisafak.com/gundem/hemsireye-tekme-atan-sahis-hakkinda-karar-cikti-2533258 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [19] https://www.yenisafak.com/gundem/aysegul-terzi-davasinda-karar-2791432 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [20] https://www.yenisafak.com/gundem/tekmeli-saldirgani-bipolar-raporu-kurtardi-3332382 sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [21] Açıklamayı izlemek şu için linke başvurulabilir: https://www.youtube.com/watch?v=9JYO7cMZ5Y0 (Erişim tarihi: 05/09/2020).

    [22] https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/sen-nerede-buyudun-be-hoca-342156/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [23] https://www.sozcu.com.tr/2013/gunun-icinden/inancerden-trtde-yine-skandal-sozler-375712/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [24] https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/kizinin-nereye-atandigi-ortaya-cikti-687142/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [25] https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/omer-tugrul-inancerden-komik-savunma-688069/ sayfasından 31 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [26] https://www.birgun.net/haber/toplum-akp-nin-sokmaya-calistigi-kaliba-sigmiyor-calisamazsin-denen-kadinlar-is-aramaya-basladi-265351 sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [27] http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [28] https://www.yenisafak.com/yazarlar/fatmabarbarosoglu/devlet-bakani-mehmet-imek-hakli-mi-15935 sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [29] https://www.yenisafak.com/politika/kriz-ortaminda-kadinlar-is-bulmada-erkeklere-fark-atti-235872 sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [30] https://tr.wikipedia.org/wiki/P%C4%B1nar_G%C3%BCltekin_cinayeti sayfasından 29 Ağustos 2020 tarihinde alınmıştır.

    [31] Detaylı bilgi için bakınız: https://kadem.org.tr/istanbul-sozlesmesi-hakkinda/

    [32] Detaylı bilgi için bakınız: https://rm.coe.int/1680462545

    [33] Pınar Gültekin cinayeti ile ilgili bilgilerin Wikipedia’dan alınmasının en önemlisi nedeni hiçbir gazete ve yayın kuruluşunun konuyu bütünlüklü, derli toplu bir şekilde aktarmamasıdır.

    [34] https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/vehbi-kara/istanbul-sozlesmesi-ve-aileyi-yok-etmek-icin-alinan-kararlar-29588.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [35] https://www.yeniakit.com.tr/haber/istanbul-sozlesmesi-maddeleri-neler-1319688.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [36] https://www.yeniakit.com.tr/haber/agzi-bozuk-saygisiz-topluma-uzak-istanbul-sozlesmesini-savunan-feministten-igrenc-mesajlar-1340168.html sayfasından 1 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [37] https://www.sozcu.com.tr/2015/gunun-icinden/turkiye-tipi-istanbul-sozlesmesi-898163/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [38] https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/covid-19-istanbul-sozlesmesine-aykiri-hareketleri-artirdi-5795747/ saysafından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [39] İnsan Hakları Derneği (İHD) Kadın Komisyonu, 11 Mart 2020 – 11 Mayıs 2020 tarihleri arasında Pandemi sürecinde kadınların yaşadıklarını raporlaştırmıştır. Detaylı bilgi için bakınız: https://www.ihd.org.tr/pandemi-doneminde-kadin/ (Erişim tarihi: 04/09/2020).

    [40] https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/orhan-aydin-pinar-gultekin-mesajinda-istanbul-sozlesmesini-hatirlatti/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [41] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/meral-aksener-daha-kac-kadinimizi-kaybetmemiz-gerekiyor-5943994/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [42] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ibbden-pinar-gultekin-paylasimi-artik-yeter-5944579/2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [43] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesi-maddelerinde-neler-var-5946614/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [44] https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/tusiad-istanbul-sozlesmesi-yasatir-5945442/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [45] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/pinar-gultekin-hakkinda-cirkin-paylasima-sorusturma-5950619/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [46] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-kim-neden-savunuyor-kim-neden-karsi-5949818/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [47] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kadini-siddete-karsi-koruyan-ilk-belgedir-5965380/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [48] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kadikoyde-toplanan-kadinlar-istanbul-sozlesmesi-uygulansin-5971763/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [49] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesinin-maddelerinde-neler-var-5979332/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [50] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/istanbul-sozlesmesinde-kadinlar-tek-yurek-oldu-pazarlik-yok-uygulatacagiz-5986085/ sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [51] https://www.yenisafak.com/yazarlar/aysebohurler/basiniza-istanbul-sozlesmesi-kadar-tas-dussun-2052032 sayfasından 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [52] O tarihlerde Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Yusuf Kaplan’ın KADEM’in projelerinin aileyi çökerttiği iddia etmiş ve konu bir süre kamuoyun gündeminde kalmıştır. Bu köşe yazısının KADEM üzerinden İstanbul Sözleşmesi’ni tartışması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bakınız: https://www.birgun.net/haber/yeni-safak-yazarindan-erdogan-in-kizina-soros-projeleriyle-aileyi-cokerten-261209 adresinden 2 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [53] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/istanbul-sozlesmesi-kadinlari-korur-mu-2052149 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [54] https://www.yenisafak.com/hayat/istanbul-sozlesmesi-nedir-istanbul-sozlesmesi-maddeleri-zararlari-ve-6284-maddesi-3547655 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [55] https://www.yenisafak.com/yazarlar/ergunyildirim/istanbul-sozlesmesini-savunanlarin-asilsiz-tezleri-2055738 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [56] https://www.yenisafak.com/gundem/pinar-gultekin-cinayeti-tek-kelime-vahset-3550153 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [57] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/turkiye-istanbul-sozlesmesinden-derhal-cikmalidir-2055781 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [58] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/istanbul-sozlesmesinde-neyi-tartistigimizi-biliyor-muyuz-2055782 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    [59] https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/erdogan-istanbul-sozlesmesini-cope-atmali-2055842 sayfasından 3 Eylül 2020 tarihinde alınmıştır.

    Yazar Hakkında Bilgi

    *Nehir Durna, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden 2004 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde; Doktorasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim dalında tamamladı. Çeşitli kurumlarda uzun yıllar basın danışmanlığı yaptıktan sonra, 2015-2020 yılları arasında Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çalıştığı kurumda habercilik, metin yazarlığı, sosyoloji, haber çözümlemeleri, medya sosyolojisi, toplumsal bellek gibi alanlarda lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler verdi. Çalışma konuları gündelik hayat pratikleri, sözlü tarih, bellek ve mekân, yeni medya ve sosyolojidir. Bu konularla ilgili çeşitli akademik dergilerde makaleleri, ulusal ve uluslararası konferanslarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır.  “Ankara Çankaya’da Dönüşen Kentin Yaşlılarının Deneyim ve Belleği” başlıklı araştırma projesi ile Koç Üniversitesi Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEKAM) 2020 Araştırma Projesi Ödülü‘nü kazandı. 2019 yılında yayımlanan Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme kitabının editörlerinden birisidir. 2020 Ocak ayında yayımlanan Bellek ve Ritüel: Avanos’ta Binnik Şenlikleri kitabının yazarıdır.

  • Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğünün Sınırları

    Türkiye’de Din ve Vicdan Özgürlüğünün Sınırları

    *Yasemin Özgün & **Can Irmak Özinanır

    Giriş

    Türkiye’de tarihsel olarak farklı dönemlerde farklı biçimlere bürünen devlet-din ilişkilerinin seyri siyasal alanın temel tartışma konularından birini oluştururken din ve vicdan özgürlüğü, Meşrutiyet’in ilanından[1] bu yana Anayasa tarihinde hukuki ve siyasal açılardan önemli bir tartışma konusu olmuştur. 1980’lerden sonra özellikle iktidarın bireylerin dinsel alanına müdaha­lelerini sınırlayan din, vicdan, düşünce ve kanaat özgürlüğü ile anlamını bulan laiklik düzeninin sınırlarına dair tartışmalar geniş yer kaplar. Bu tartışmalarda çoğu zaman laiklik, devleti tanımlayan bir ilke olarak ele alınarak en önce bireyler için var­ olduğu göz ardı edilir. Öte yandan demografik ve kültürel kodlarla da beslenen İslam’ın hâkim din ve Sünniliğin hâkim mezhep olduğu göz önünde bulundurarak Türkiye’de, din ve vicdan özgürlüğünün güvence altına alınmasının en önemli işlevlerinden birinin azınlık din ve mezheplerine sahip bireylerin “milli din” dayatmalarına karşı korunması olduğu da açıktır. Dolayısıyla Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğünün sınırlarını laiklik düzeninin temel ilkeleri üzerindeki çatışmalar ve Müslüman milliyetçiliğinin din ve mezhep dayatmaları karşısında bireylerin ve azınlık din ve mezheplerine sahip toplulukların din ve vicdan özgürlüğüne ulaşma mücadelelerinin çizdiğini söylemek yanlış olmaz.

    Temel hatları çizilen bu çerçeve içinde bu raporda öncelikle din, laiklik ve sekülerizm gibi temel kavramların din ve vicdan özgürlüğü açısından anlamına değindikten sonra din ve vicdan özgürlüğünün Batı’da din-devlet çatışması ile biçimlenen tarihsel kökenleri üzerinde duracağız. Sonraki bölümde Türkiye siyasal tarihinde önemli bir yere sahip olan laiklik düzenine ait tartışmaların Osmanlı’nın son döneminden başlayarak tarihsel olarak izini süreceğiz. Son olarak AKP’nin, 2001 yılında iktidara geldiği günden bugüne din ve vicdan özgürlüğü ile kurduğu pragmatik ilişkinin siyasal yaşamda ve toplumda yarattığı sonuçları değerlendireceğiz.

    Din ve Vicdan Özgürlüğü

    En genel anlamıyla din, genelde bir dizi eylem ve uygulamalarla ifade edilen bir üstün gerçekle ilgili ortak inanç bütünü ile birbirine bağlı insanlardan oluşan örgütlü bir topluluktur. Buradaki “üstün” kavramıyla kastedilen yaratıcı Allah gibi üst bir varlık olabileceği gibi  “nesli tükenmek” anlamına gelen Budist Nirvana kavramında olduğu gibi kişisel özgürleşme yaşantısına kadar herhangi bir şey anlamına gelebilir. (Heywood, 2014: 284). Din, insanlığın var olduğu günden bu tarafa temel bir toplumsal kurum olarak toplumsal yapının ve kültürün önemli unsurlarından biri olmuştur. İnsanlar kendilerini içine doğdukları toplumsal grupta belirli bir dinin değer ve inançlarıyla örülü olarak bulurlar. Tarihsel süreçte gücü ve etkinliği değişmiş olsa da, örgütlü ya da örgütlenmemiş biçimleriyle din toplumsal yapıyı oluşturan ekonomi, siyaset, hukuk, ahlak, kültür vb. alanlarla karşılıklı ve sürekli bir ilişki içinde bulunmuştur.

    İnsanların Tanrı ve dinler konusundaki düşünceleri, inanç ve davranışları din ve inanç özgürlüğü başlığı altında hukukun koruması altına girer. İnanç ve din özgürlükleri sadece inananların ve dindarların değil, tanrısal veya dinsel bir inanç taşımayanların da özgürlüğünü kapsar. Dini inançlara sahip biri inancından dolayı suçlanamayacağı gibi aynı şekilde inanmayan kişi de bundan dolayı suçlanamaz ve kınanamaz. Kişiler dinsel inançlarının gereği olan ibadetleri yerine getirmekten dolayı özgür oldukları gibi, ibadete ve ayine zorlanmama hak ve özgürlüğüne de sahiptirler. Tanrı ve dinler konusundaki tercihleri, kişinin kendi iç dünyasının en dokunulmaz alanı olmak durumundadır. İnsan hakları ve özgürlükleri çağına gelene kadar bu konuda epeyce baskılarla karşılaşılmış ve bugün bile bazı ülkelerde ve dönemlerde bu alanda baskılarla karşılaşılabilmektedir (Tanör, 2000: 98-99).

    Din ve vicdan özgürlüğü, en temel insan hakları metinlerin­de yer alır. 1776 Amerikan Anayasası’nda ve 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi’nde din ve vicdan özgürlüğünün sağlanmasına yönelik adımlar atılmıştır. 20. Yüzyıla gelindiğinde ise insan hakları başlığı altında din ve vicdan özgürlüğü de sözleşmelerde yer almış ve uluslararası hukuk kapsamında koruma altına alınmıştır. 1945 BM Şartı, 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1966 Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme, 1981 Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme, 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ve 2000 Avrupa Birliği (AB) Temel Haklar Şartı birçok ülke tarafından imzalanmıştır. Bütün bu belgeler insan hakları temelinde şekillenmiştir ve her birinin alt başlıklarında din ve vicdan özgürlüğünün korunmasına yönelik maddeler düzenlenmiştir.

    Laiklik

    Farklı din ve mezheplerin olduğu kadar faklı düşünce ve kimliklerin de bir arada barışçı ve özgürlükçü bir ortam içinde var olabilmelerinin mekanizmasını kurma çabası olarak laiklik köken olarak Yunanca “laikos” sözcüğünden gelir. Eski Yunanlılar din adamı sınıfından olmayan halktan kişilere “laikos” demekteydi. Laikliğin sözlük anlamı, “din adamı sınıfından olmayan kişi, dini olmayan şey, düşünce, sistem ve prensip”tir (İba, 2005: 335).

    Laiklik ya da sekülerizm en genel anlatımla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve devletin, bireylerin dini inançları karşısında tarafsız kalması olarak tanımlanır. Ancak toplumlar çok farklı maddi koşullar içinde yaşadıkları için laiklik uygulamaları da birbirinden farklı olagelmiştir. Taner Timur (2016: 255) gizli ya da açık bir çatışmanın ürünü olan bu uygulamaları ortak bir paydada “tarihte düşünce ve inanç özgürlüğü kavgaları” başlığı altında toplamanın mümkün olduğunu ileri sürer.

    Laiklik ilkesinin yürürlükte olduğu rejimlerde insanların dindar ya da dinsiz olmalarının bir önemi yoktur. İnsanlar kendilerini ait hissettiği dinsel gruba karşı bağlılıklarını özgürlük içinde sürdürebilirler. Anayasal bir ilke olarak laiklik pozitif hukukun konusudur. Bu anlamdaki hukuki laiklik, temel insan haklarını baskılardan korur, kamu hizmetlerinden yararlanma eşitliği sağlar. Böylelikle kimse dini inancını başkasına dayatamaz ve kimse dini inançlarından dolayı baskı altına alınamaz. Demokrasinin siyasal eşitlik ilkesi ancak laik bir hukuki temelde yaşama olanağı bulabileceği için, bu tür bir laiklik anlayışı demokrasinin yaşaması için de bir ön koşuldur. Aynı şekilde din ve vicdan özgürlüğü, bir dine inananlar kadar inanmayanları, dinini değiştirenleri ya da dinden çıkanları insan hakları temelinde korumaya çalışır ve inananlar arasındaki mezhep farklılığından dolayı ortaya çıkan her türlü ayrımcılığı yasaklar (Özenç, 2006:  28-29).

    Sekülerizm

    Sekülerizm kavramı İngilizceden gelir ve “dünyevilik ve dünyaya ait olma” anlamında laikliğin bir başka tanımını oluşturur. Ancak iki kavram arasındaki şu fark önemlidir: Sekülerizm “din ve devletin ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını” laiklik ise “dinin devletin mutlak otoritesi altında olmasını” savunmaktadır. Laiklik, Katolik, Ortodoks ve Fransız kültüründe egemen bir oluşumdur; sekülerizm ise Protestan, Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe etkili olmuştur. Katolik toplumlarda laiklik dinin siyasal alanının dışında faaliyet göstermesi anlamını taşırken, Protestan toplumlarda sadece siyasal alan değil sivil ve kişisel alanların da din alanının dışına çıkarılması söz konusudur (İba, 2005: 335).

    Esas olarak yüzyıllar boyunca laiklik ya da sekülerizm başlıkları altında yürütülen kavgalar, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan her türlü kutsallık tekelinden kurtararak gerçek anlamda özgürleşme kavgaları olmuştur.

    Yalın tanımı ile egemenliğin kaynağının ilahi bir güçte değil halk iradesinde görüldüğü. Din ve devlet işlerinin ayrılığını anlatan laiklik ilkesi ile dini inanca ve vicdani kanaate sahip olma. inanç ya da kanaatinin gereklerine göre hareket edebilme temel hakkı olarak tanımlanabilecek din ve vicdan özgürlüğü arasında bir çatışma vardır. Kavramsal çatıları altında, kimi zaman çekişmeye düşen farklı işlevlere hizmet eden alt ilkeleri toplayan her iki ilke demokratik ve özgürlükçü sistemlerde madalyonun iki yüzü gibidir (Aydın, 2008: 163).

    Gerek Avrupa’da gerek Avrupa dışı dünyada laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki sosyolojik çatışmayı her iki ilkeden en az ödün vererek çözen sihirli bir formül henüz bulunamamıştır. Laiklik vardır, temel bir ilkedir. Ancak din ve vicdan özgürlüğü de vardır; o da Anayasalarda yer alan temel bir ilkedir. Aslında, laiklik ilkesinin muhatabının devlet, din ve vicdan özgürlüğünden yararlananın ise birey olduğu düşünülürse, bu iki ilkenin birbirleri ile çatışmaması beklenir. Ancak bireylerin, din ve vicdan özgürlüklerinden yararlanırken devlete karşı bazı talepler ileri sürmesi ya da devletin, laiklik ilkesini geliştirme yolunda sivil alanları da etkisi almaya çalışması böyle bir sosyolojik çatışmaya yol açmaktadır (163).

    Sosyokültürel olarak laiklik ilkesi demokratik ve laik devletlerde üç farklı biçimde anlaşılıp yaşanır: 1) Devletin dinden çekinmesi nedeniyle onu bizzat örgütlemesi ve resmi kurumları aracılığı ile denetim altına almaya çalışması (Türkiye örneği) 2) Devletin dine hiçbir biçimde karışmaması (ABD örneği) Devletin dine karışması ancak her geleneksel ama yalnızca geleneksel din ve mezhep için aynı oranda koruma getirmeye çalışması (Batı Avrupa örneği) (165).

    Din ve Vicdan Özgürlüğünün Tarihsel Kökenleri

    Siyasal ve dinsel alanlar arasındaki ayrımlar ve ilişkiler tarih boyunca farklı biçimler almıştır. Batı dünyasında modern devletin tek bir merkezde toplanmasına kadar geçen süreçte din- devlet ilişkisi kilise ile devlet arasında değişik çatışmalara sahne olmuştur. Siyasal toplumun örgütlenmesinde batı düşünce ve uygarlığının ürünü olarak ortaya çıkan laiklik ilkesi Avrupa tarihinde kilise ve devlet arasındaki mücadele sonucu ortaya çıkmıştır.

    Hıristiyanlık başlangıçta siyasal iktidarla doğrudan ilgili görünmezken zaman içinde kilisenin hiyerarşik biçimde örgütlenmesiyle beraber kilise kendi devlet ve toplum felsefesini oluşturmuştur. Hıristiyanlığın dünyevi iktidar karşısındaki ilk tavrı pasifizm biçiminde olmuştur. Roma egemenliği altında geçen ilk yüzyıllar içinde Hıristiyanlar siyasi işlerden kendilerini uzak tutmuşlar ve cemaatlerini korumaya çalışmışlardır. Hıristiyanlığın ikinci kurucusu sayılan Aziz Paulus’a göre bütün iktidarlar Tanrıdan kaynaklandığı için Hıristiyanlar otoriteye boyun eğmelidirler. Bu görüşler ışığında Roma İmparatorluğu’nun resmi dinsel inanç sistemi hâline gelen Hıristiyanlık, kilise çerçevesinde hiyerarşik biçimde örgütlenmiş bir devlet kurumu niteliğini kazanmıştır. Batı Roma’nın zayıflaması ve çöküşüyle batı dünyasında merkezi ve güçlü bir iktidarın olmayışının yarattığı boşluk kilisenin siyasal iktidara üstün olduğu tezleriyle doldurulmuştur.

      1. ve 12. yüzyıllar arasında “İki kılıç kuramı”na göre kilisenin dünyevi iktidar üzerindeki egemenliği kurumsallaştı. Bu kurama göre kilise hem devlet işlerini idare etme, düzeni, adaleti sağlama gücünü yani “maddi kılıcı” hem de ruhsal alanı yönetme güçlerini yani “ruhani kılıcı” elinde bulundurmaktaydı, ancak kilise maddi kılıcı kendisinin buyruklarına uygun olarak kullanmak koşuluyla, kralların Tanrının yeryüzündeki temsilcileri olma koşuluyla krallara vermişti. On ikinci yüzyıl, İngiltere’de din otoriteleri ile laik düşünürler arasında büyük çatışmalara sahne olmuştur (Dinçkol, 1992: 14). 13. yüzyılda ise bu kurama karşılık Aquinumlu Thomas, insan yapısı yasanın yürürlükte olduğu “devlet” ile Tanrısal yasaya göre işleyen “kilise”nin ayrı alanlarda egemen olmaları düşüncesini savundu.

     

    Ortaçağın sonlarında siyasal iktidarın laikleşme süreci hızlandı. Hem imparatorlar, hem de ulusal krallar iktidarlarını papazlardan bağımsız kılmak amacıyla Roma Kilisesi’ne karşı zorlu bir mücadeleye giriştiler. Bu dönemde Dante, Padovalı Marsilius, Ockhamlı William gibi düşünürler imparatorun gücünün kiliseye dayandırılamayacağını ve kilisenin bağımsız olduğunu ileri sürmüşlerdi (Dinçkol, 1992: 15).

    Martin Luther 1517 yılında Kilise’nin dinden uzaklaştığını söylüyor ve gerçek Hristiyanlığa dönüşün ancak yozlaşmış Kilise’nin devreden çıkarılmasıyla ve İncil’in halka yayılıp gerçek yorumlarına ulaşılmasıyla mümkün olacağını iddia ediyordu. Kilise ve soyluların sömürüsüne karşı Thomas Münzer ve dava arkadaşlarının giriştikleri mücadele düşünce tarihine “Reform” başlığı altında geçen hareket yoksul köylülerle soyluları karşı karşıya getiren bir sınıf kavgasına büründü. Öte yandan Calvin, Timur’un (2016: 256)  deyişiyle “yine Protestan bayrağı altında burjuvaların akıl hocası olacaktır”.

    16 ve 17. yüzyıllar, gerek Batı’da gerekse İslâm dünyasında halk ayaklanmaları ve din savaşları içinde geçer. Hem Batı’da hem Osmanlı toplumunda ağır vergilere karşı ayaklanan köylü kitleleri taleplerini genellikle dinci kılıflar içinde sunarlar. Şeyh Bedrettin’den Hurufiliğe uzanan mistik ve eklektik öğretiler Anadolu ve Rumeli’de yoksul halkın Osmanlı zulmüne karşı isyanını dile getirmiştir. Orta ve Doğu Anadolu’da Türk ve Kürt aşiretleri açısından aynı işlevi Alevilik görür ve Yavuz Sultan Selim İran seferine çıkarken kırk bin Alevi’yi katleder (Timur, 2006: 257).

    Reform hareketi her ne kadar Lutherci kiliselerin katılığını gevşetemediyse de laikleşme sürecine değişik biçimlerde katkıda bulunmuştur. Bu katkılardan en önemlileri Katolikliğin tek inanç dizgesi olmaktan çıkarılması, dinsel konularda değişik inanç sistemlerine olanak tanınması ve İncil’in herkesçe anlaşılmasını sağlayacak olan konuşma diline çevrilmesidir (Ozankaya, 2000: 79).

    Böylelikle laik modern devletin Avrupa’da 16. ve 17. yüzyıllarda oluşmaya başladığı ileri sürülebilir. O dönemde modern devlet kuramının ihtiyacı olan temel öğeyi yani “egemenlik” kavramını ortaya çıkaran Jean Bodin olmuştur. Bodin, kralların kutsal hakları kuramını reddederek mutlak monarşiyi hukuksal temeller üzerine oturtmuş ve ona laik bir anlam kazandırmıştır. Buna göre egemenlik kuramı, feodal siyasi yapıyı dışlamaya ek olarak papalık ile imparatorluğun Fransa üzerinde hiçbir hak iddiasında bulunamayacaklarını gösterir. Egemenlik kuramını daha da geliştiren. Hobbes’a göre ruhani ve dünyevi otorite ayrımı yapılamaz. Devlet yönetiminde dinsel kurallara başvurulması savaş durumuna düşülmesine yol açacak ve devletin sonunu getirecektir. Hobbes kilisenin devlet egemenliği altına alınarak denetim altında tutulacağını düşünür.

    Rönesans hareketiyle beraber dinsel düşüncenin sanat, bilim, düşünce, siyaset felsefesi üzerindeki egemenliği sona ermiştir. Devlet ve toplumun yönetilmesi artık pozitif bilimlerle halledilebilecek bir uzmanlık işi haline dönüşmüştür. Descartes, Voltaire gibi düşünürler akla dayalı fikirler öne sürerken toplumu yönetecek yasaların da akıl ve deneyime dayanması ilkesinin yolunu açmışlardır (Ozankaya, 2000: 80).

    Toplum sözleşmesi kuramlarının gelişmesi, sermayenin yasalarının egemen olmaya başlaması ve doğal hukukun dinden ayrışmasıyla birlikte Tanrının yerine bireylerin ya da yönetilenlerin egemen olduğu bir toplumsal kuram anlayışı belirmeye başlamıştır.

    Türkiye’de Laikliğin Tarihsel Gelişimi

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Batıdan gelen ve laiklik konusunda birtakım düzenlemeleri içeren düşünce akımları Tanzimat döneminde gelişmeye başlar. Bu dönemde batılılaşma konusunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği üzerine tartışan aydınlar olmakla beraber laikliğin İslâm’ın toplumsal ve siyasal düzenini tehdit ettiğini iddia eden dini çevrelerin etkisiyle çok da etkili olamamışlardır. Tanzimat döneminde, laiklik alanında kaydedilen en önemli gelişmelerden biri Şer’iye mahkemelerinin yetkisinin sınırlandırılarak Nizamiye mahkemelerinin kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla Tanzimat döneminde laiklik konusunda birtakım atılımlar yapılmışsa da Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bu yana uygulanan İslâmi ilkelerden büsbütün vazgeçilmemiştir (Dinçkol, 1992: 29- 30).

    Tanzimat Fermanı esas olarak o sırada Batı’da süregiden tartışmalarda olduğu gibi din ve ırk ayrılıkları dışında ortak bir vatandaşlık statüsü peşindedir. Ancak Batı modelinden en temel farkı Osmanlı toplumunun on dokuzuncu yüzyılın ortasında ortak bir vatandaşlığın taşıyıcısı olabilecek devrimci bir burjuvaziden yoksun oluşuydu. Bu boşluğu, kendi ticaret burjuvazilerinin ve Batı kamuoyunun desteği ile ulusallaşma ve giderek bağımsızlaşma yoluna giden Osmanlıların “millet” dediği gayrimüslim din cemaatleri doldurma çabasına giriştiler (Timur, 259).

    Özellikle 1876 yılında ilan edilen I. Meşrutiyet’le beraber ilkel biçimde de olsa laik bir düzene geçilmiştir. İlk kez bu dönemle beraber halkın kendi yasalarını seçtiği temsilcilerle yapması anlayışı söz konusu olmuştur (Hafızoğulları, 1999: 64).

    Cumhuriyet Döneminde Din-Siyaset İlişkisi

    Cumhuriyetin ilk yıllarında Kemalist hareket, modernleşmeci bir tutumla Tanzimat’tan beri devam eden ve İttihat ve Terakki Partisi döneminde de duraksamayan batılılaşma çabalarına hız vermiştir (İba, 2005: 336). Cumhuriyet dönemi özellikle tek partili dönem sonrası en çok tartışılan sorun alanlarından birisi din- siyaset ilişkisi ve bu bağlamda laiklik konusu olmuştur. Farklı kesimler, çeşitli kişi ve gruplar bu kavramlardan farklı şeyler anlamakta, laikliği farklı tanımlamaktadır.

    1924 Anayasası’nın “Türkiye devletinin dini İslâm’dır” ibaresi ve onunla ilişkili bazı maddelerinin çıkarılması 1928 yılında gerçekleşmiş ve laiklik bir ilke olarak anayasaya 1924 Anayasasında 1937 yılında yapılan değişiklikle girmiştir. Laikliğin hukuksal açıdan kurumsallaştırılması için atılan adımlar arasında, en önemlileri olarak, hilafetin kaldırılması ve eğitimin birleştirilmesi ile ilgili kanunlar (1924), tekke ve zaviyelerin kapatılması (1925), Medeni Kanunu’nun Kabulü (1926) sayılabilir.

    Bir başka değişiklik, 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak din ile ilgili işlerin ve hizmetlerin görülmesinin Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesidir. Böylelikle dinin özerk bir biçimde örgütlenmesinden çok devlet yapısı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumu ile din hizmetlerinin devlet tarafından karşılanmasına çalışılmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesine göre “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek” görevlerini yerine getirir (Sabuncu, 1994: 59- 62).

    Bütün bu değişikliklere ve diğer uygulamalara bakıldığında Cumhuriyet tinsel/uhrevi alandaki kutsallığa dayanan egemenliği dünyevi alana indirebilmek için laikliği temel alan bir üstyapı inşa etmiştir. Osmanlı’dan İslâm dininin üzerinde yükseldiği pre-kapitalist toplumsal yapı ve çoğunluğu Müslüman olan bir toplumu miras alan Cumhuriyet, laiklik ilkesini tanımlarken onun İslâm diniyle ilişkisini yeniden yorumlamıştır. Ancak, ideolojik ve sınıfsal açıdan kapitalizmin ulusal ve uluslararası olarak aldığı biçime bağlı olarak İslâm dini laikliğin anlam ve pratiklerine sızdırılarak pre-kapitalist kalıntılarla işbirliği sürdürülmüş hem de sermayenin iktidarı pekiştirilmiştir (Uysal, 2016: 366).

    Cumhuriyetin ilanından itibaren muhafazakâr ve İslâmcı kesimlerin laikliğin anlam ve pratiklerine meydan okuduğu göz önünde bulundurulursa laiklik söyleminin bir çatışma alanı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkiye’nin Cumhuriyet yönetimi ile birlikte tanıştığı “laiklik”, Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan ülkeyi kurtarma, Batı karşısında yenilgiye son verme tasarısının bir parçası veya bir sonucuydu.

    Modernleşme de diyebileceğimiz toplum projesi akılcı ve bütüncül bir bu proje olarak devletin kültür, sanat ve din gibi alanlarda bir dizi dönüşüm ve değişimin öncülüğünü yapması esasına dayanır. Kökenlerini Osmanlı’nın son dönemlerinden alan sekülerleşme süreci Türkiye’de de Fransa’da olduğu gibi devrimci ve kökten yollardan ivme kazanmıştır. Bu yüzden bu dönemi bir tür laik toplumsallaşma sürecinin ifadesi olan laisizm olarak adlandırmak mümkündür.

    Bu kavramla anlatılmak istenen dinin bireylerin özel alanında bir özgürlük konusu olmasına karşılık özel alanın dışında resmi ve hiyerarşik bir örgütlenmeye konu olacak biçimde denetim altında olmasıdır. Bir başka deyişle özel alan dışında bireyler dinlerini ancak devletin tanımladığı biçimde öğrenebilirler. Bu dönemdeki bu laiklik tanımı, devlet eliyle batılılaşmanın gerçekleştirilmesi ve bunun için de bütüncül bir kültür devrimini gerçekleştirmeye yönelen Cumhuriyetin, “dini oluşumları bu hedefinin önünde engel olarak görmesi ve laiklik politikalarını “irticayı önlemek”, “gericiliği önlemek” için zorunlu uygulamalar olarak düşünmesinden kaynaklanmıştır.

    Modern bir ulus-devlet inşa süreci, önce Osmanlı’nın döneminde ardından Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında İslâm’ın geriletilmesi olarak ve yalnızca otoriter yöntemlerle gerçekleştirilme yoluna gidilmiştir. Bu anlamda Türkiye’de laikliğin, milliyetçiliğin daha geniş amaçlarının bir kısmını sahiplenen çok yönlü bir karakteri vardı: Dinin denetim altında tutulduğu modern bir ulus-devlet kurmaya yardım etmek, toplumu İslâm’ın baskısından kurtarmak ve yeni özgür bir birey yaratmak. Cumhuriyet’in ilk yılları için geçerli rasyonel, bilimsel ve İslâm’la örülü geleneğe ve “geçmiş”e karşı cephe alan bir laiklikti (Özgün; 2003: 99).

    Ancak bu cephe alışa rağmen Cumhuriyet döneminde din ve vicdan özgürlüğü bağlamında devletin gayrimüslimleri dışlayan bir pratik sergilediğinin altını çizmek önemlidir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yurttaş projesi Müslüman olmayanları yurttaşlık tanımının dışında bırakan, “Yeni Türkiye”nin makbul yurttaşını laikliğin sınırları içinde olsa da Müslümanlar arasından seçen bir proje olarak bir tür Müslüman milliyetçiliği çerçevesinde şekillenmiştir.

    1940’lar Sonrası Laiklik Anlayışında Dönüşüm

    Esas olarak Türkiye’de devletin İslâm’la ilişkisi her zaman muğlak ve kararsızdır ve tarihsel olarak değişen biçimler almıştır. Laiklik konusundaki ilk yarılma II. Dünya Savaşı sırasında yaşanıyor. O dönemde İslâm’ın başlıca siyasi işlevinin Türkiye’de zemin bulmuş “sol” eğilimlere karşı koymak olduğu düşünülüyordu. Buna karşın laiklik denilen Cumhuriyet’in pozitivist felsefesinin sol akımlara karşı koyamadığı aksine onları kuvvetlendirdiğini iddia eden görüşler egemendi. İçişleri Bakanının 1947 yılında Türkiye’deki solcu faaliyetler ile ilgili beyanatı üzerine sol akımların etkilerini yok etmek, gençliği bunlardan korumak ve onlara fedakârlık ruhunu, vatana bağlılığı aşılamak için din ve milliyetçiliğe dayalı bir eğitim savunulmaya başlandı (Karpat, 1996: 112). CHP’nin o yılki kurultayında bu görüşü sahiplenmesiyle 1948’de imam hatip kursları açıldı ve 1949’da ilkokullara seçmeli din dersleri konuldu (Bila, 1999: 128).

    1945- 1950 yılları arasında, bütün bu gelişmelere rağmen Cumhuriyet devrimlerini koruma anlayışı gücünü kaybetmemişti. Bu nedenle, yasalarla getirilen cezai hükümlerle, laik sistemi reddetmeye ve yıkmaya dönük düşüncelerin gelişimine izin verilmemiştir. Bu dönemde sadece İslâmiyet’ten bütünüyle uzaklaşmanın toplumda “maneviyat buhranı” doğurduğu ileri sürülmektedir. İslâmiyet’in etik kurallarından uzaklaşıldığı, bunun ahlaksızlık, komünistlik, dinsizlik doğurduğu kabul edilmiştir. (Duman, 1999: 32-33)

    Aynı dönemde İslâm’ın “gerici” unsurlardan arındırılarak batılılaşmanın, kalkınmanın önünde bir engel olmasının yolları da aranmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda batıcı, liberal, milliyetçi ve muhafazakâr çevreler dinde reformun gerekli olduğunu savunurken, İslâmcı çevreler dinde reforma asla gerek olmadığını savunmuşlardır. İlk gruptakilere göre dini ilkeler, Kemalizm’e uygunsa, bilim ve vatanın çıkarlarıyla örtüşüyorsa dindir. Camiler, insanlara dua ile beraber temizlik, hak, adalet ve yaşama bilgisi veren yerlerdir. O nedenle, camiler, hem dua hem de halk eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Buralar eğitim merkezleri hâline getirilmeli, eğitici ve bilgilendirici filmler gösterilmeli, Atatürkçülüğü, milliyetçiliği, çağdaş medeniyeti anlatan kurslar düzenlenmelidir.

    Bu arada halk arasında dine gösterilen ilgi artmış, din, toplumda ve siyasi alanda yeniden söz sahibi olmuş, toplumdaki dini gruplar daha önce tecrit edildikleri eğitim, hukuk, ekonomi ve siyaset alanlarında çok daha etkin hâle gelmeye başlamış; dini hayat kendi içinde tekrar kendini yenileme sürecine girmiş, yeniden kurumlaşmış ve din için sanki bir yeniden doğuş dönemi gerçekleşmiştir.

    1950’li yıllarda, dini konular o kadar yoğun tartışılır ki, emekli generaller bile “aydın gençler”in İslâm dinini daha doğru öğrenerek, hurafe ve taassup denilen dar çember içinde kalmaktan kurtulmaları ve geniş bir alanda insan kardeşliğine dayanmaları için dini içerikli kitaplar yazarlar.[2] Alevi kesim için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Aleviler adına bir iki yazı dışında, onların dinsel kimliğini öne çıkaran ve seslerini duyuran hiçbir çalışmaya rastlanmaz. Oysa 1950’li yıllar Sünni kesim için oldukça yoğun bir yayın, propaganda ve resmi okullarda kabul görme dönemidir. Ayrıca, bazı soruşturmalara karşın bu dönem, tarikatların yeniden sahneye çıkış ve meşrulaşma süreçlerinin başlangıcıdır (Özgün, 2003: 97).

    1961 Anayasası hazırlık tartışmalarında esas olarak, Demokrat Parti’nin dini siyasete alet ettiği ve vatandaşları din ekseninde ayrıma tabi tuttuğundan bahsedilmiş ve bu tür bir istismarın bir daha olmaması için gerekli hukuki önlemlerin alınması gerektiği o dönem gazete yazarlarınca ve CHP’li siyasetçi ve ordu mensuplarınca sıkça öne sürülmüştür. O dönemde demokrasinin sınırları çizilirken Demokrat Parti döneminde oldukça güç kazanarak “hegemonya kurdukları” öne sürülen “gerici” “Atatürk düşmanları” ya da “aşırı sağ” olarak nitelenen oluşumlar dışarıda bırakılmıştır (Özgün, 2003: 101).

    27 Mayıs sonrası döneme egemen olan görüş, İslâm’ı devletin milli bir aracına dönüştürme arzusuydu. “Halkın İslâm’ı” ancak millileştiği oranda muğlaklığından, tedirgin edici niteliğinden kurtulacaktı. Bu görüş, halkı, millet olduğu ölçüde, millet olma iradesini ve performansını gösterdiği ölçüde değerli sayan bir milli- popülizm[3] anlayışının bir göstergesi olarak da anlaşılabilir (Bora ve Canefe, 2002: 639).

    Esas olarak MBK, İslâm’ı “gerici unsurlarından” arındırarak bir tür “Türk İslâm’ı” yaratma üzerinde duruyordu ve bu da egemen Kemalist söylemin “dindar ve istismara açık halk” ile arasındaki gerilimi aşmak üzere geliştirdiği stratejilerden birini oluşturuyordu. Bu söylemsel stratejiyle İslâm, “milli ve ilerici” bir ton kazanarak Kemalist ilkelere ters düşmeyecek biçimde ehlileştirilebilecekti. Böylelikle siyasetin düzenlenmesi ve “toplumsal denetim”in sağlanmasının bir ayağını da “denetim altında bir İslâm dini” oluşturmuş olacaktı.

    CHP, laiklik anlayışında bir dönüşüm geçirirken ve bu arada İslâm ile ilişkisini yeniden kurmaya çalışırken, Türk milliyetçiliği de artık bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkan İslâm öğesi ile eklemleniyordu. O dönemdeki İslâmi dergiler de bir ittifak politikası olarak Türk milliyetçiliği ile dirsek teması içindeydi. İslâm ile Türk milliyetçiliğinin buluşma noktasının tarihsel durumu da önemlidir. Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı, Batı bloğunda ama özellikle ABD’nin savunma çemberinde kalması, Soğuk Savaş yıllarında, komünizme karşı bir ideolojik savaşta, iktidar açısından Türk milliyetçiliği yetersiz kalmıştı. İslâm daha güçlü ve toplumun çok daha iyi bilip benimsediği bir ideoloji olarak milliyetçilikle eklemlenerek dine karşı bir tutum sergileyen ve Türkiye’nin karşısında yer almış olan Sovyetler Birliğine karşı iktidarın da kozu olacaktır (Koçak, 2002: 609).

    Bu doğrultuda Cemal Gürsel yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda sık sık İslami temaları kullanıyordu. Sözgelimi Malatya’da, halktan ekonomik durumu düzeltmek için çaba harcamalarını isterken “İslâm çalışmamızı ve mükemmele ulaşmamızı emreder” diyordu. Dolayısıyla ortada bir sorun varsa bu sorun İslâm’dan değil İslâm’ın çarpıtılarak yanlış tanıtılmasından ve uygulanmasından kaynaklanan bir sorundur. ‘İslâm’ özünde “gerici” bir din olmayıp, Batılılaşma yönünde bir engel oluşturmaz. Dolayısıyla İslâm ile İslam’ı yanlış tanıtanlar arasında bir ayrım yapıp “sapkın, fanatik İslamcıların dışlanması ancak ‘İslâm’ın gerçek özü’ her ne ise tespit edilip öğretilmesi, anlatılması gerekliliği öne çıkarılan stratejilerden biridir.

    Sonuç olarak, 27 Mayıs döneminde, hem aydınlar hem de ordu kanadı, DP döneminde yükseliş gösteren dini canlanmaya ve “halkın dinsel duygularının istismar edilmesine” karşı önlemler almak gerektiği üzerinde durmuş, Cumhuriyetin istediği temizlenmiş, ıslah edilmiş hem modern hem de Türk olan bir İslâm dini temasına ağırlık vermiştir.

    İslâm ve devlet arasındaki muğlak ilişki 1980 darbesinden sonra başka bir dönüşüm yaşamış “Türk-İslâm sentezi” olarak bilinen ideolojik duruş, muhafazakâr güçlerin yatıştırılması ve özellikle büyük kentlere gelen yoksullardan ve ayrılıkçı olarak nitelenen Kürtlerden oluşan toplumsal ayrılıkların uzlaştırılması çabalarında önemli bir yer tutmuştur. Bu özel duruş geniş ölçüde darbe liderleri tarafından ulusun İslâmi kimliğinin önemli bir yer tuttuğu toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanmasına yönelik bir strateji olarak sunulmuştur.

     12 Eylül ve İslâm’ın “Birleştirici Gücü”: “Türk-İslâm Sentezi”

    12 Eylül’den sonraki dinsel yönelimler kapitalist ilişkilerin gelişmesi ile açığa çıkan toplumsal muhalefet biçimlerine tavır olarak gelişirken bu mekanizma ile dinsel değerler yoğunlaşarak kitleselleşmiş ve kitleselleştiği ölçüde de politikleşmiştir. 1980 sonrası dönemde, bu çabaların sonucu olarak İslâm, toplumsal ve siyasal yaşamda önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu yer tutuş tam olarak askeri otoritelerin istediği yönde olmamıştır. 1980’Ierde ANAP hükümetleri süresince İslâm’ın birleştirici rolü devleti güçlendirmek ve devletin toplum içindeki geleneksel rolünün sorgulanması üzerine oturtulmuştur. Bir başka deyişle bu yeni ve oldukça radikal “tanıma siyaseti” İslâmi ideolojiye dayalı Refah Partisi’nin 1994 yerel seçimlerinde kazandığı zaferde ve 1995 genel seçimlerdeki kısa erimli DYP- RP koalisyonunun kurulmasında başat rol oynamıştır. Koalisyon hükümeti laik kesimin temsilcisi sayılabilecek ordunun baskısıyla son bulmuştur. Hükümetin düşmesinden sonra Refah Partisi kapatılmış ve Fazilet Partisi MSP’nin kapatılmasıyla devam partisi olarak kurulan Refah Partisi gibi siyasi sahnede yerini almıştır (Özgün, 2005: 274).

    Kapitalizmin krizine karşı ortaya konan neoliberal politikalar ve ona eşlik eden Yeni Sağın yükselişi zemininde Türkiye’de ANAP hükümetleri döneminde uygulamaya konulan Türk İslâm Sentezi laikliğin dinsel dönüşümünün başlangıcı kabul edilebilir. Bir başka deyişle hem kamusal hem de bireysel alanın dinsellik üzerinden inşa edildiği bir dönemin ismidir.

    Neoliberal politikaların getirdiği, özelleştirmeler, güvencesiz çalışma, emeğin denetlenmesi ve sendikaların işlevsizleştirilmesi, işçi haklarının budanmasının yanı sıra sanayi burjuvazisi yerine ticaret ve finans burjuvazisinin teşvik edilmesi toplumsal yapıda muhafazakârlığın ve dinselliğin genişleyip derinleşebileceği bir zemin yaratır. Bu zeminde yeşeren “Türk-İslâm Sentezi” 1970’lerde Aydınlar Ocağı tarafından sol hareketi milliyetçilik ve muhafazakârlık eliyle engellemek için oluşturulmuş bir proje olarak değerlendirilir (Bora ve Can, 2004).

    Türk-İslâm Sentezi’ni hem kamusal hem de bireysel alanın dinsellik üzerinden inşa edilmesi çabası olarak tanımlamak yanlış olmaz. Buna göre özgürlük ve özgürlüğün kapsamı ancak din-içi alanda tanımlanabilir hâle getirilirken, din-dışı özgürlük talepleri göz ardı edilebilir ya da gayri-meşru gösterilerek bastırılabilir hâle gelmişti. Böylesi bir zemin toplumsal yeniden üretimi dinsellikle eklemeyi hedefleyerek sınıf çatışmalarının olmadığı ve halk kitlelerinin biat ettiği bir sosyo-politik ve sosyo-kültürel ortamda neoliberal yeniden yapılandırmayı sağlayabilmek için toplumsal yapının kurucu ilkesini dinsellikle dönüştürmeye başlamıştır. (Uysal, 2016: 381).

    Türk İslâm Sentezi hem devlet hem de toplum düzeyinde hayata geçirilmiştir. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve Atatürk Kültür Merkezi, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu isimleriyle Başbakanlık bünyesinden yeniden yapılandırılmıştır. 1982 Anayasasında din eğitimini düzenleyen 24. maddeye göre “din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.” Din kültürü ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.” Ancak Tanör’e göre uygulamada bu dersler genel olarak bir din ve mezhebin aşılanması doğrultusunda işlenmiştir (Tanör, 2000: 102). Diğer taraftan, ortaya konan temel görüşe göre de, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu Hıristiyan ve Musevi çocuklara İslâm dinine ilişkin pratik bilgiler verilemeyeceği ve öğrencilerin bunlardan sorumlu tutulamayacakları vurgulanmaktadır.

    Dahası imam hatip okullarının sayısı çok fazla artmış, 1983 yılında imam hatip mezunları her üniversite ve okulda okuma hakkı kazanmıştır. Bunlara ek olarak dindar İslâmi yorumun kamusal alandaki görünürlüğü hem devlet aygıtları hem de -Nakşibendi ve Süleymancı tarikatlarla Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık düzeyinde kurulan ilişkiler örneğinde olduğu gibi- dini tarikat ve cemaatler üzerinden artırılmıştır (Uysal, 2016: 382).

    12 Eylül’ün Mirası: “Başörtüsü Meselesi”

    12 Eylül 1980 askeri darbesinin işbaşına getirdiği Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) o dönemdeki başkanı İhsan Doğramacı, yıllar sonra Habertürk Televizyonu’na “türban”ın, darbe lideri Kenan Evren’in fikri olduğunu söylemesinin ardından Evren bunu yine Habertürk’te doğruladı:

    80’lerden sonra kız öğrenciler arasında başörtülüler görülmeye başlandı. Özellikle Özal hükümetinden sonra sayıları artmaya başladı. Üniversitelerde hoşa gitmeyen olaylar başladı. YÖK Başkanı ile konuştum. Dedim ki ne yapabiliriz. Anayasada böyle bir madde yok. Bunun üzerine YÖK bir karar alarak türbanı yasakladı[4].

     

    Tam da bu yasak o dönem “türban sorunu” olarak adlandırılan sorunun uzun bir süre değişik biçimler almakla birlikte her dönem suni bir biçimde gündeme gelmesini mümkün kıldı. ANAP hükümeti 1990’da üniversitelerde başörtüsüne serbesti getiren üçüncü yasayı çıkardı. Bu kez SHP iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu, ancak talep reddedildi. 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun ek 17. maddesi uyarınca üniversitede her türlü kılık kıyafet serbest oldu. 1997’de Kemal Gürüz YÖK Başkanı seçilene kadar serbestlik devam etti (Korkut, Bianet Haber Merkezi, 09. 06. 2008).

    28 Şubat sürecinde Milli Güvenlik Kurulu’ndan “Kıyafet Kanunu’na aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı” diye bir tavsiye kararı çıktı. Yıllık kayıt yaptırmak için başvuran başörtülü öğrenciler kabul edilmeyince kitlesel eylemler başladı. Üniversite rektörlükleri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 15 Eylül 1997 tarihli genelgesine dayanarak başörtülü öğrencileri okullara almadı. Başta Beyazıt Meydanı olmak üzere pek çok yerde aylarca başörtüsüne özgürlük eylemleri yapıldı.

    İslâmi muhafazakârlığın neoliberal politikalarla eklemlenerek oluşturduğu son derece otoriter, emek haklarını, demokratik hak ve özgürlükleri yerle bir eden bir yönetim anlayışının egemen olduğu bir gerçekti. Ancak bu yönetimle ve İslâmi muhafazakârlığa karşı savaşın bu kesimin destekleyicisi olduğu düşünülen örtünen kadınlara ve bu kadınların eğitim haklarına karşı verilen mücadeleyle yürütülmesi oldukça sorunluydu. Zira bu tartışmada kadınların özgürleşmesi ve üniversitelerin demokratikleşmesi, özgür ve bilimsel bir ortama kavuşmasına ait argümanlar bulmak da oldukça güçtü (Özgün, 2010).

    2002 yılındaki seçimlerde AKP’nin iktidara gelmesiyle, başörtüsü yasağında ani bir değişim olmadı. Başörtüsü, hâlâ hassas bir tartışmaydı. Uygulamada bazı yumuşamalar olsa da, yasal düzenleme yapılmadı. Yüksek mahkemelerin verdiği kararlar da, yasağın kaldırılmasına engel oldu. 2007’de YÖK başkanlığındaki değişimle, üniversitelere başörtülü öğrencilerin girmesinin önü açıldı. YÖK başkanının rektörlüklere gönderdiği talimatla yasak uygulamada kalktı. Kamu personeli için başörtüsü yasağının kalkması ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın 1 Ekim 2013’te açıkladığı demokratikleşme paketi ile oldu. Kılık kıyafet yönetmeliğinin 5. maddesinde yapılan değişiklikle kısıtlayıcı hükümler kaldırıldı[5].

    AKP’nin Din ve Vicdan Özgürlüğü İle Kurduğu Pragmatik İlişki

    AKP iktidara geldiği andan itibaren dinle ve inanç özgürlüğü ile çetrefilli bir ilişkisi oldu. 28 Şubat ile iktidardan indirilen Milli Görüş hareketinin İslâmcılığının bir devamı olmadıkları vurgusu, AKP’nin ilk döneminde en belirleyici ideolojik motiflerden birini oluşturuyordu. Öte yandan hem muhalefet hem de o dönemde iktidar blokunun parçalı yapısı içinde kilit yerlerde duran, bürokraside veya ordu içinde etkili olan kesimler tarafından bu tavrı genellikle “takiyecilik” olarak değerlendirildi. Bu nedenle AKP İslâmcı bir parti olarak görülmeye devam edildi. Dolayısıyla AKP, hem siyasal İslâm’ın özellikle Refah Partisi’nin 1994 seçimleri sonrasında kazandığı ve etkilemeye devam ettiği kitleleri kendi etrafında toplama hem de devletin çeşitli kanatlarıyla “laiklik” meselesi etrafında çatışmaya düşmeme gibi bir ikilemle başından itibaren karşı karşıya kalmıştı.

    Böyle bir siyasi ortam içinde AKP’nin vurgusu İslâm’dan muhafazakârlığa kaymış durumdaydı. İslâmcılıktan, muhafazakâr bir söyleme kayış aslında tek başına bir yorum farklılığını ifade etmiyordu. Avrupa Birliği (AB) ve Batı karşıtlığını temel argümanlarından biri olarak kullanan Refah Partisi’nin aksine AKP’nin ilk yılları Türkiye’nin AB ve diğer Batı ülkeleriyle entegrasyonunu önüne hedef olarak koyuyordu. Dolayısıyla Milli Görüş’ün ithal ikameci kapitalizm modeli yerine AKP dünya kapitalizmiyle tam entegre olmayı savunan neoliberal bir ekonomik politikayı benimsemiş durumdaydı. Bu ise geleneksel İslâmcılık çerçevesi içinde gerçekleştirilebilir bir hedef değildi:

    AKP İslâmcılığı değil, muhafazakârlığı vurgulayarak politik hayatına başlamış, süreç içerisinde politik dili dini referanslara daha çok dayansa da, RP’de belirgin olan İslâmcı söylemin aksine, muhafazakârlık vurgusunu diğer bir ifadeyle DP döneminde kurulan merkez sağ söylemi İslâmi dozunu arttırarak sürdürebilmiştir. Bu durumun AKP döneminde karşımıza çıkan dinselleşmenin söylemsel düzeyde daha sığ ancak daha yaygın/popüler bir görünüm arz etmesinde etkili olduğu söylenebilir (Özdemir Taştan, Kara, Diltemiz Mol, 2019: 25).

    Bu duruş AKP’nin ilk iktidar döneminde Erdoğan’ın sözlerinde açığa çıkıyordu. Örneğin 17 Mayıs 2003’te Milliyet gazetesinin manşetinde Başbakan Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri yer alıyordu: “Biz hepimiz Milli Görüş elbisesini dışarıda bıraktık, AKP DP’nin devamı”.

    17 Mayıs 2003

    Bu ilk iktidar döneminde muhafazakâr demokrat sıfatıyla dünya sermayesiyle eklemlenme hedefi de sık sık vurgulanıyordu. Yine bu ilk iktidar döneminde The Economist’in düzenlediği “Avrupa Birliği yönünde Türkiye” isimli konferansta konuşan Erdoğan, “Biz partimizin adını ‘Müslüman Demokratlar’ sınıfına değil, ‘Muhafazakâr Demokratlar’ sınıfına koymayı uygun gördük ve bu yola böyle çıktık” diyordu. Konuşmasının sonunda Türkiye’nin özel ve stratejik konumunun transatlantik ilişkilerin geliştirilmesine katkı yaptığını vurguluyor, AB ve ABD ile ilişkilerin geliştiğinin altını çiziyordu.[6]

    Esas olarak Erbakan’ın kontrolündeki Milli Görüş Hareketi’ni ve Refah Partisi’ni “arkaik” bularak sermayeyle, sistemin temel kurumlarıyla, ABD gibi güç odaklarıyla ve IMF ile daha uyumlu Müslüman bir parti arayışına bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı. AKP kurulmasından sonraki süreçte neoliberalizmi yaşatacak koşulları yaratacak, sermayenin farklı kesimleri arasında uyum ve bütünlüğü sağlayacak ve geçmişten devraldığı muhalefet dinamikleri üzerinden kendi hegemonyasını inşa edecekti (Saraçoğlu, 2011: 33).

    Bu dönemde AKP’nin din ve inanç özgürlüğü ile pragmatik bir ilişki kurduğu söylenebilir. Bunun sebeplerinden biri AKP’nin yaslandığı İslâmi hareketin, 28 Şubat postmodern darbesi diye adlandırılan askeri müdahale ile doğrudan mağdur edilmiş olmasıydı. 1997 yılında Refah Partisi ile DYP’nin kurduğu koalisyona Refah Partisi’ni ve İslâmi hareketi hedef alan bir dizi tavsiye kararı iletildi. MGK bildirisi İslâmcıların tüm devlet kurumlarından tasfiyesini getirecek kararlar niteliğindeydi, Başbakan Necmettin Erbakan’ın kararları başlangıçta imzalamaması ordu ve bürokrasinin yoğun baskısına yol açtı ve Refah Partisi’ne kapatma davası açıldı. 18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Bundan sonra yeni bir hükümet kuruldu, Refah Partisi kapatıldı, üniversiteler başta olmak üzere kamuda İslâmi kimliğiyle bilinen kadrolar tasfiye edildi. Özellikle de başörtülü öğrencilerin okullara alınmamaya başlaması ve bu konudaki yargılamalar pek çok öğrenciyi doğrudan etkiledi. 28 Şubat, bir açıdan AKP’yi oluşturan kadroların Milli Görüş hareketinden kopuşunu hızlandırırken diğer yandan din ve inanç özgürlüğü konusundaki pragmatik yaklaşımının da temelini oluşturdu.

    Kuşkusuz din ve inanç özgürlüğüne pragmatik yaklaşımın en önemli unsurlarından biri başörtüsü yasağıydı. Tarihi daha geçmişe uzansa da 28 Şubat sürecinde bir cadı avı biçimini alan başörtüsü yasağı AKP için kullanışlı bir politik zemin oluşturdu. İktidarının ilk döneminde AKP, başörtüsü yasağına karşı çıkmanın tek başına yeterli olmayacağının farkındaydı dolayısıyla sadece Sünni Müslümanlara dönük değil daha genel bir din ve inanç özgürlüğü anlatısına sarıldı. Bu hem devletin pek çok kurumu tarafından hâlâ “irtica faaliyetlerinin odağı” gibi görülen AKP aynı anda devlet kurumlarının gözüne fazla batmamaya çalışırken, İslâmcı tabandan daha geniş bir tabanı kazanmaya ve aynı zamanda ağırlıklı gövdesini laik sermayenin oluşturduğu Türkiye burjuvazisinin güvenini de sağlamaya çalışıyordu.

    Zira bu dönemde Erdoğan sık sık, herkes için özgürlükleri savunduklarını vurguluyordu. Seçim öncesinde katıldığı bir programda laiklik sorusuna verdiği cevap tam da yukarıda bahsedilen hedeflere uygundur:

    …bizim şu anki laiklik anlayışımız 1982 Anayasası’nın gerekçesindeki laiklik anlayışının ta kendisidir. Biz ülkemizde hangi inanç grubu olursa olsun bütün bu inanç gruplarının hepsinin laikliğin güvencesi altında olduğuna ve laik bir yönetimin hepsine eşit mesafede olduğuna inanan bir anlayıştan geliyoruz.  Ve burada herhangi bir ayrım söz konusu değildir. Temelinde bir defa dini esaslara dayalı devlet anlayışı AK Parti’de yoktur. Böyle bir şey söz konusu değil. Ha kişi inancını yaşar ve inancını yaşamada da yönetim yani devlet onu güvence altına alır (akt. Diltemiz Mol, 2019: 35).

    Bu pragmatizm bir dizi başlıkta liberal sayılabilecek hakların hayata geçirilmesinin savunulmasıyla da kendini gösteriyordu. Örneğin, 2002 seçimlerinden önce bir televizyon programına katılan Erdoğan, eşcinsel hakları konusundaki bir soruya: “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz” şeklinde cevap vererek. LGBTİ+’lere dönük ayrımcılığı körükleyen Milli Görüş çizgisinden ayrışıyordu.[7]

    Sadece Erdoğan da değil, diğer AKP kadroları da inanç özgürlüğü konusunda benzer bir çizgi izliyordu. Örneğin, AKP’li Bülent Arınç 2006 yılında katıldığı bir programda TBMM’de neden Cemevi olmadığına dair bir soruya yanıt verirken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılması gerektiğini savunuyordu: “Bir ihtiyaç olsaydı açardık. Gerçek laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı da olmaz, olmamalı. Türkiye’de aslında Diyanet’in varlığı tartışılmalıdır. Gerekirse bu kurum kaldırılmalıdır. İmamların maaşlarının verilmesine kadar din hizmetleri vakıflar eliyle yürütülmelidir.”[8]

    27 Nisan Muhtırası ve AKP’nin Seçim Zaferi

    Askeri ve sivil bürokrasinin, AKP’yi sürekli kontrol altında tutmaya dönük tavrı 2007 yılında bir krize yol açtı ve bu durum AKP’nin ikinci iktidar döneminde daha güçlü bir aktör hâline gelmesiyle sonuçlandı. AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak kurucusu ve eski genel başkanı Abdullah Gül’ü göstermesi bu krizin fitilini ateşleyen temel dinamik oldu. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin sona erecek olması, hem devlet içindeki hem de toplumdaki Kemalist kesimler tarafından AKP tarafından seçtirilecek bir cumhurbaşkanının din devletine yol açacağı endişesini doğurmuştu. Tartışmanın bir yönünü de Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül’ün başörtülü olması ve başörtülü birinin Çankaya Köşkü’ne yerleşmesi oluşturuyordu. 2006’da Alparslan Arslan isimli bir avukatın Danıştay’ı basarak başörtüsü tartışmalarını gerekçe göstererek üyelere suikast düzenlemesi ise toplumda “laik-anti laik kutuplaşması” olarak görülebilecek gerilimin en üst noktaya çıkmasına yol açtı. Bundan sonra AKP’ye dönük “laiklik” vurgulu çeşitli kampanyalar hız kazandı. Bu kampanyaların en ünlülerinden biri Cumhuriyet gazetesi tarafından yürütülen “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyasıydı.

    2 Nisan 2006

    Cumhurbaşkanlığı ilk tur seçimi için belirlenen 27 Nisan tarihinin gecesinde Türk Silahlı Kuvvetleri web sitesinde bir bildiri yayımlanarak “Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir” denildi.[9]

    O güne kadar genellikle devlet kurumlarıyla itişmemeye gayret gösteren AKP liderliği, e-muhtıra karşısında sert bir tepki verdi. İlk olarak AKP’li Cemil Çiçek, Genelkurmay Başkanı’nın eylemlerinde Başbakan’a karşı sorumlu olduğunu söyledi. Ardından hükümet, tek başlarına Cumhurbaşkanı seçtirmenin önünde engel olan 367 kararını da MHP desteğiyle aşarak Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı seçmeyi başardı. Bu atmosferde gidilen 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP oylarını arttırarak yüzde 46’ya yükseltti, dolayısıyla AKP özellikle devletin çeşitli kademelerinden gelen hamleleri başarıyla savuşturmayı başarmıştır. 2007 sonrasında kendine daha güvenli ve hâlen liberal temaları kısmen korumakla beraber dindarlık vurgusunu daha sık dile getiren bir AKP ile karşılaşıyoruz.

    AKP toplumsal düzeyde tarikatlar ve cemaatlerle geliştirdiği organik ve araçsal ilişkisini toplumsal yapının dindar İslâmi yorum ile dönüşümünde kullanmıştır. Dini tarikat ve cemaatlerin meşruiyetini sağlamak için 1935 tarihli Vakıflar Kanunu değiştirilerek cemaat vakıflarına özel imtiyazlar getirildi. Dini tarikat ve cemaatlerin meşru ve sosyal ihtiyaçlara yanıt veren bir tür sivil toplum kuruluşları olarak algılanmasını sağlayacak hukuki ve toplumsal dönüşümler gerçekleştirildi. Bunun en belirgin örneği eğitim alanında görüldü. Gülen cemaatinin yanı sıra Nakşibendi tarikatının desteğiyle kurulan İlim Yayma Vakfı[10], dershaneler, özel okullar, öğrenci yurtları açarak, öğrencilere pek çok burslar sağlayarak toplumsal alanda törpülenen sosyal hakların yerini almayı hedefledi (Uysal, 2016: 385).

    Buradan sonraki süreçte AKP’nin Gülen Cemaati ile kurduğu ilişki de daha belirgin hâle geldi. Ordu içindeki çeşitli unsurlara karşı başlayan Ergenekon, Balyoz gibi davaların askerlerden daha geniş bir kesimi kapsamaya başlaması muhalefetin hükümeti ve cemaati davaları araçsallaştırmakla suçlamasına da yol açıyordu. Dönemin en önemli diğer davası ise yine hükümet ve cemaat ortaklığında yürütülen ve Kürt siyasetçilerine yöneltilen KCK davalarıydı.

    AKP’nin “Açılımları”

    AKP’nin bu dönemine iki “açılım” da eşlik etti: Kürt açılımı ve Alevi açılımı. Bunlardan birincisi Kürtlerle “inanç” temelinde bir kardeşliğe yaptığı vurgu bakımından dinin öne çıktığı bir yaklaşım sergiliyordu, ikincisi ise Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana dışlanmış bir inanç grubunu tanımlamaya, sınırlarını çizmeye dönük bir yaklaşım sergiliyordu. Otoriterlik ile küresel piyasayla entegrasyon arasında salınan AKP, 2011 seçimlerinde oylarını bir kez daha arttırdıktan sonra yolunu büyük oranda otoriterlikten ve dinin öne çıktığı bir siyasal söylemden yana seçti.

    Başbakan Erdoğan, 2012’de yaptığı bir konuşmada “dindar ve kindar bir nesil” istediğini belirterek şöyle demişti:

    En önemlisi de milli, manevi değerlerine sahip çıkan, onları yaşatan, geleceğini geçmişinden aldığı güç, gurur ve ilhamla şekillendiren bir gençlik tasavvur ediyoruz. Altını çiziyorum; modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum.[11]

    Bu konuşmadaki gibi içeriği dinle bezenmiş bir “dava” söylemi AKP’nin bundan sonraki dönemine damgasını vurdu. Elçin Aktoprak’ın belirttiği gibi artık “davaya” ihanet vatana ve millete ihanet ile özdeşleştirilmeye başlanmıştı (2016: 16). 11 Mart 2020’de Erdoğan’ın yaptığı konuşma günümüzde de bu “dava” söyleminin devam ettiğini gösteriyor:

    “Davası inancı olmayanın, davası milleti olmayanın, davası ülkesi olmayanın sonu her zaman hüsran olmaya mahkûmdur.”[12]

    Alevi açılımı henüz baştan Alevileri yaralayan bir tarzda yapılmıştı. 2009’da yapılan Alevi Çalıştayı’na Alevilerin tarihinin en karanlık olaylarından biri olan Maraş Katliamı’nın sanıklarından ülkücü Ökkeş Kenger’in (Şendiller) çağrılması Alevilerin yoğun tepkileriyle karşılaşmış, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız bunun karşısında Alevi açılımının sona erdiğini, açılımın katliam sanıklarının aklanmasına dönüştüğünü söylemişti.[13] Öte yandan bu açılımın asıl hedefi Ayhan Yalçınkaya’nın da belirttiği gibi “homojenleştirme” idi:

    …Aleviliğini İslâm dışı tüm referansları budanacağı ve bastırılacağı gibi, aynı şekilde İslâm’ı okuma biçiminin çoğul olanakları da doğrudan devlet eliyle kapatılacak ve devletin isteklerine uygun bir okuma biçimi ki bunun Sünni-Hanefi bir okuma biçimi olduğu bilinmektedir, Alevi dedelere kazandırılacaktır. Homojenleştirme işlevi Ankara ve İstanbul merkez alınarak dalga dalga yayılacaktır (Yalçınkaya, 2010: 320).

    Bu homojenleştirmede Erdoğan’dan Ahmet Davutoğlu’na kadar pek çok hükümet üyesinin “Ali’siz Alevilik” vurgusu çok etkili oldu. Bugün hükümetin Alevi meselesinde takındığı tutumun hâlen temel argümanlarından biri “kökü dışarıda” bir “Ali’siz Alevilik” ve sınırlarını kendilerinin çizdikleri “Müslümanlığın bir mezhebi olarak Alevilik” anlayışına dayanıyor. Erdoğan, 2015 seçimleri öncesi yaptığı bir konuşmada bu ayrımı çok net biçimde ortaya koyuyordu:

    Avrupa’da ‘Alisiz Alevilik’ diye bir şeyler çıktı ya şimdi bu Alisiz Alevilerin içerisinden bir tanesini de aday yaptılar, milletvekili adayı. Kardeşlerim uyanık olmaya mecburuz. Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse benden daha Alevisi olamaz. Ama yok Alevilik bir dinse orada Tayyip Erdoğan yok. Onu Alisiz Aleviler düşünsün.[14]

    Erdoğan, yakın zamanda (27 Nisan 2020) yaptığı bir konuşmada da İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından çocuklara dönük basılan bir kitapçıkta bir Alevi dedesinin yer almasını eleştirirken de şu sözleri kullandı:

    Belediyenin yardımlarıyla ilgili valiliklerle koordinasyon ve planlama yapılması gerektiğini söylerken onlar işi bambaşka yerlere götürmeye çalışıyor. Yardım paketlerinin içine Alevi-Bektaşi kardeşlerimizi İslâm dışı gösteren, kanun dışı eylemleri öven kitaplar koymak suretiyle kirli yüzlerini bir kez daha göstermeyi ihmal etmediler. Dağıttıkları kitapçıklarla Aleviliği din olarak takdim eden bu anlayışı özellikle milletimin huzurunda telin ediyorum, kınıyorum.[15]

    11 Mayıs 2015

    AKP iktidarının üçüncü döneminde Alevilerin kaygıları yükseldi. Tamamen Sünni-Müslüman inancına göre düzenlenmiş bir kurum olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, cem evlerinin tanınmayışı, Sivas Katliamı Davası’nın zamanaşımına uğraması ve Erdoğan’ın bu karara “Hayırlı olsun” demesi, çeşitli şehirlerde Alevilere ait evlerin işaretlenmesi ve bu işaretlemeyi yapanların açığa çıkarılamayışı bu kaygıları besleyen gelişmeler oldu. Üstüne üstlük İstanbul’a yapılan üçüncü köprüye adı Alevi katliamları ile anılan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in adının verilmesi gibi olaylar Alevilerin huzursuzluğunun daha çok artmasına sebep oldu. AKP’nin otoriterleşmesinde kuşkusuz en önemli uğraklardan biri olan Gezi Parkı Eylemleri sırasında polis şiddetiyle hayatını kaybeden eylemcilerin tamamına yakını Alevi’ydi.

    Bugün hâlen cem evleri ibadethane olarak kabul görmüş değil. Aleviler, cenazelerinde bile Sünni Müslümanlar ile aynı şekilde muamele görmüyor. Son olarak ölüm orucunda hayatını kaybeden Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in Gazi Cem Evi’nde yapılan cenazesine polis gaz bombaları atarak engel oldu.[16]

    İkinci bir açılım olan Kürt açılımını ise Alevi açılımına oranla daha somut bir açılım olarak 2015 yılına kadar devam etti. Açılımın adı sürekli olarak değişse ve gelgitli, gerilimli bir süreç olarak ilerlese de bu dönemde devlet ile başta PKK olmak üzere Kürt hareketinin çeşitli unsurlarıyla diyalog içinde olundu ve uzunca bir süre silahların sustuğu, barış umudunun doğduğu bir dönem oldu. Bu sürecin ayrıntılarına girmek bu raporun konusunun dışında kalır ancak din ve vicdan özgürlüğü açısından bu açılımda da önemli detaylar vardı.

    Öncelikle Kürt açılımı devletin o güne kadar Kürt sorununa bakışından farklı bir tutum sergiliyor olsa da Kürtlerle kurulacak “kardeşliğin” en temel unsuru olarak dini ön plana çıkarıyordu. Bu, gerilimin arttığı dönemlerde Kürtler arasında din temelli bir ayrım yapan sözlerin söylenmesiyle de besleniyordu. Meseleye ilişkin tüm konuşmalarında Kürtlerden, “Kürt kardeşlerim” diye söz eden Erdoğan, özellikle çözüm sürecinin sona ermesinden sonraki konuşmalarda PKK’lilerin ve HDP’lilerin Kürt olmadığı ve Müslüman olmadığı vurgusunu yapıyordu. Örneğin, 2016’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Bunlar camilerimizi yakmadılar mı, bunlar ateist, bunlar Zerdüşt, bunlardan bir şey olmaz. Bunlar bizim değerlerimizle hareket etmiyorlar”[17]

    2015 yılında ise “Milli beraberlik ve birlik projesi”, “Çözüm süreci” gibi isimlerle anılan açılım tamamen sona erdi.

    Arap Baharı ve Türkiye Modeli

    2010 yılının sonunda Tunus’ta başlayarak kısa süre içinde Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Yemen gibi pek çok ülkeye yayılan ve Arap Baharı olarak anılan isyan ve devrimler dalgası AKP açısından hem dış politikada, hem de iç politikada bir ray değiştirme işareti olarak okunmuştu. Diltemiz Mol’un dediği gibi, “Diktatörlere karşı başkaldıran din kardeşleriyle dayanışma söylemi, AKP’nin Ortadoğu’daki Müslümanların hamisi olma iddiasıyla harmanlanmış ve Arap Devrimlerine verilen açık destek, AKP için bir kaldıraç işlevi görmüştür” (Diltemiz Mol, 2019: 54).

    Dış politikada “din kardeşliği” üzerinden geliştirilen ideolojik çerçeve, eşit bir kardeşlikten öte bir tür büyük ağabeylik tonu taşıyor ve Ortadoğu’da bir “alt emperyalist” güç olma hedefiyle de örtüşüyordu. Suriye’deki isyan iç savaşa dönüşürken AKP hükümeti doğrudan tavır aldı, sahadaki örgütlerin bir bölümüyle ve Özgür Suriye Ordusu’nun çeşitli kanatları ile askeri-siyasi ilişkiler geliştirerek Suriye politikasına müdahil oldu.

    Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin en önemli parçalarından biri ise Mısır’dı. Mısır’da diktatör Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonrasında Müslüman Kardeşler örgütü seçimlerle iktidara geldi. AKP ile ideolojik ortaklıkları bulunan örgüt ile AKP arasındaki ilişki AKP’nin “ağabeylik” iddiasını ortaya koyar nitelikteydi. Mübarek’in devrilmesinden kısa bir süre sonra Mısır’ı ziyaret eden Erdoğan, “Müslüman Kardeşler”e ve Mısır halkına laik bir anayasa yapma çağrısında bulundu:

    Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.[18]

    Bu tür çağrılardaki temel hedef, politik olarak yeniden yapılanan Arap ülkelerine dindar bir iktidar ile laikliğin bir arada var olabildiği Türkiye üzerinden bir model olarak önermektir. Kısa bir süre sonra Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarının bir askeri darbe ile devrilmesi sonucunda ise AKP hükümeti bunu iç politikayı düzenlemekte bir motif olarak kullanmaya başladı. Mısır darbesi ile Gezi Parkı Eylemleri aynı döneme denk düşünce, AKP Gezi Parkı eylemcilerinin de tıpkı Mısır’daki gibi bir darbe planladığını iddia etmeye başladı. Bu iddianın sonucu olarak Mısır’da darbeye karşı direnen Müslüman Kardeşler üyelerinin işareti olan Rabia işaretini temel politik sembollerinden biri hâline getirdi.

    Darbe Girişiminden Pandemiye Din ve Vicdan Özgürlüğü

    15 Temmuz 2016’da Gülen Cemaati’ne bağlı askeri güçlerin öncülüğünde gerçekleşen başarısız darbe girişimi sonrası OHAL ilan edildi. OHAL koşullarında gerçekleşen 2017 yılındaki Anayasa değişikliği referandumu ile AKP, MHP’nin de desteğini alarak “Türk tipi başkanlık” sistemini getirdi ve Erdoğan partili cumhurbaşkanı oldu. Bu süreçte her geçen gün dozu arttırılan dindarlık söylemi, diğer inanç gruplarını dışlayacak bir biçimde politikanın merkezi unsurlarından biri hâline geldi. “Yeni Türkiye” tabirine, yeni bir yurttaşlık projesi de eşlik etmeye başladı:

    AKP de bu süreçte bir yandan devletin ordu, bürokrasi ve eğitim gibi temel ulus inşa araçlarına, yani aslında zora sahiptir ama diğer yandan hegemonya asıl harcını rızadan aldığı için kendi ulus tahayyülüne bir rıza sağlamak zorundadır. AKP bu rızayı İslâm’da aramaktadır. Her ne kadar 1980 askeri darbesinin ardından güçlenen Türk-İslâm sentezi resmi ulus inşa sürecinde dinin rolünü arttırarak AKP dönemini hazırlamışsa da Kemalist ulusal kimlik modelini sadece esnetmiş, değiştirememiştir. AKP ise ilk defa İslâm merkezli bir ulusal kimlik tanımını resmi ideolojiye dönüştürmüştür (Aktoprak, 2016: 14).

    Bu yeni resmi ideolojide, eski resmi ideolojiden unsurlarla, Osmanlı geçmişine yapılan vurgu ve farklı semboller iç içe geçmiştir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 7 Ağustos 2016 günü düzenlenen “Demokrasi ve Şehitler Mitingi”ne parlamentoda grubu bulunan HDP hariç bütün partiler davet edildi ve hepsinin liderleri mitingde yer aldı. Bu mitingde yeni resmi ideolojinin içini dolduran eklektik semboller iç içeydi. Çok sayıda Türk bayrağına, İslâm’ı ya da Osmanlı’yı temsil eden semboller eklenmişti. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün devasa bir kalpaklı resmi, yine aynı boyutlarda bir Türk bayrağı ve Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafıyla beraber asılmıştı. Konuşmalarda Atatürk’ten, Nâzım Hikmet’e, Necip Fazıl Kısakürek’ten Mehmet Akif Ersoy’a, Alparslan’dan Selahaddin Eyyubi’ye pek çok farklı  isme gönderme yapılıyordu. Kurulan iktidar bloku, Malazgirt’ten Osmanlı’ya oradan Mustafa Kemal’e eskinin hayaletlerini de çağırarak bunu Sünni-İslâm’ın ön planda olduğu yeni bir resmi ideolojiye eklemlemeye çalışıyordu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı Kurumu’nun Genişleyen Yetki Sahası

    Yeni resmi ideolojinin öne çıkmaya başlamasıyla birlikte eskiden AKP kadrolarının kapatılması gerektiğini söyledikleri bir kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı giderek artan bir şekilde merkezi bir konum kazanmaya başlamıştır. Din ve inancını açığa vurma özgürlüğünün etkili bir şekilde kullanılabilmesi için devletin bütün din ve inançlara eşit me­safede olması gerekir. Devletin Diyanet İşleri Başkanlığı nezdindeki tarafgir tutumu veya bazı din­lerin veya inançların tanınmaması/hukuk dışında bırakılması, bu dinlere veya inançlara mensup kişilerin din ve vicdan öz­gürlüğü üzerinde ciddi bir tehdit oluşturuyor. Diyanet, ibadethaneleri ve görevlilerini idari açıdan yönetmenin ötesinde, İslâm dininin inanç ve ibadet yönlerine dair hüküm verme görevine de haizdir. Böylelikle, kamusal alanda meşru ve gayri meşru dini pratikler üretilmesine ve devletin pratikte resmi bir din tanımasına yol açmıştır. Bu pratikte tanınan resmi din İslâm’ın Sünni yorumuna/mezhebine dayalı olduğu için diğer mezhepleri ve yorumları, özellikle Alevi yorumu dışlamış ve ötekileştirmiştir (Uysal, 2016: 376).

    Kaldı ki Türkiye’de inanç gruplarının tüzel kişiliğinin tanınmaması, bu grupların hak ve taraf ehliyetleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurur. Örnek vermek gerekirse, Ekümenik Patrikhanesi’nin, Er­meni Apostolik Patrikhanesi’nin, Türkiye Hahambaşılığı’nın veya çeşitli Alevi dergâhlarının ve Müslüman cemaatlerinin bağımsız hukuksal kişilikleri yoktur. Bu eksik­lik, hukuksal işleri gerçekleştirme, tasarrufta bulunma, da­valarda taraf olma, banka hesabı açma ve özellikle mülkiyet edinme gibi birçok noktada sorun yaratmaya devam ediyor (Şirin T, Duymaz, E ve D. Yıldız: 2016).

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Gülen Cemaati’ne dönük başlatılan operasyonla cemaat hem iktidar hem de muhalefetin önemli bir kısmı tarafından kabul edilen Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ismiyle anılmaya başlanmış ve Diyanet’in resmî din anlatısının aslen bir dini cemaat olan FETÖ gibi yapıların ortaya çıkmasının önüne geçeceği yönünde bir argüman da Diyanet’in artan merkezi konumuna eşlik etmiştir. Dolayısıyla Diyanet İşleri Başkanlığı artık yeni ulusal kimlik inşasında, dost-düşman ayrımının belirlenmesinde Sünni-İslâm’ı araçsallaştıran bir kurum hâlini almıştır.

    Daha öncesinde de Diyanet’in politikaya dahli konusunda pek çok örnek olsa da pandemi dönemi Diyanet’in rolünün çıplak biçimde görülebildiği bir dönem oldu. COVID-19 salgınının Türkiye’ye gelmesiyle beraber hükümet 11 Mart 2020’den itibaren “Evde Kal” çağrılarına başladı. İşe gitmek zorunda kalanlar dışında insanların evde kalmaya çalıştığı bu süreçte camilerden günde 5 vakit okunan ezanın yanı sıra Diyanet’in talimatı üzerine Türkiye’deki tüm camilerden dualar ve sala okunmaya başlandı.[19] Böylelikle farklı inançlardan ya da inançsız olan tüm yurttaşlar bir Sünni-Müslüman ritüeline dâhil edilmiş ve hâkim bir inanç sistemi bir kez daha dayatılmış oldu. Daha sonra Bilim Kurulu’nun camilerden yapılan bu yayının halkın psikolojisini bozduğu uyarısı üzerine uygulamadan vazgeçildi.[20]

    24 Mart 2020

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın pandemi döneminde din ve vicdan özgürlüğüne yaptığı bir müdahale de LGBTİ+’ları din üzerinden hedef göstermek oldu. Ankara Hacı Bayram Camisi’nde temsili Cuma namazında konuşan ve konuşması Diyanet TV’den yayımlanan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “İslâm zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti” şeklinde konuştu ve COVID-19’dan eşcinselleri sorumlu tuttu.[21] Bunun üzerine LGBTİ+ örgütleri başta olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşu Diyanet’in bu nefret söylemine karşı açıklamalar yaptı ve tepki gösterdi. En çok dikkat çeken çıkış ise barolardan geldi. Ankara ve Diyarbakır barolarının Diyanet’i eleştiren açıklamalarının ardından haklarında soruşturma başlatıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri de Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamasını destekledi. Erdoğan şunları söyledi:

    Başkanımız bir açıklama yaptı. Bu açıklamasıyla sadece inancını, ilminin ve yürüttüğü görevin gereğini yerine getirmiştir. Söyledikleri de sonuna kadar doğrudur. Elbette onun sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatla tanımlamayanlar için bir görüşten ibarettir. Bu Ankara Barosu’nun yetkisinde olan bir konu değildir. Ankara Barosu’nun açıklaması başta olmak üzere Diyanet İşleri Başkanı’mıza karşı kullanılan üslup İslâm’a karşı kasıtlı bir saldırı halini almıştır. Saldırı, devletimize yapılan bir saldırıdır. Yapılan her gönderme karşımızdaki zihniyetin ilkelliğinin birer yansımasıdır. Milletimizi temsil eden kavramlara böylesine kin duyulabildiğini görmekten üzüntülüyüz. Demokratlık adına faşizmi, halkçılık adına millet düşmanlığını, yargı adına hukuksuzluğu, eşitlik adına sapkınlığı yüceltenlerin gerçek yüzleri birer birer ifşa olmaktadır.[22]

    Bu konuşma ile Diyanet İşleri Başkanlığı, İslâm adına konuşmaya yetkili tek kurum ilan edilmiş ve açıkça devletin din alanını Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla belirleme yetkisi olduğu ilan edilmiştir. Sadece tek bir dini inancın, tek bir mezhebinin (İslâm’ın ve Sünniliğin), onun da sadece devlet tarafından yorumlanan biçiminin temsilcisi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı barolara soruşturma açılmasından, toplumun bir kesimini oluşturan LGBTİ+’ların hedef gösterilmesine kadar pek çok alanda yetkili kılınmıştır. Bir inancın bir yorumunun tüm topluma dayatılması din ve vicdan özgürlüğüne zarar vermiş, LGBTİ+’ları ise bir nefret atmosferiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu olaylardan sonra LGBTİ+’lara dönük tehditler ve saldırılar artmıştır.

    Diyanet İşleri Başkanı’nın bu konuşmasını takiben bu defa İstanbul Sözleşmesi’ni hedef alan hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş ve Cumhurbaşkanı’nın ardından İstanbul Sözleşmesi feshedilmezse Diyanet İşleri Başkanı’nın Sözleşme hükümleri gereğince ceza alabileceğini belirten yazılar yayınlanmaya başlamıştır:

    Bu sözleşme dayanak gösterilerek Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma hutbesinde Allah’ın lutilik ile ilgili ayetlerini söylemesi, zinanın haram olduğunu söylemesi dava konusu edilebildi. Yarın yine İstanbul Sözleşmesi’ndeki ilgili maddeler dayanak gösterilerek ebeveynlerin çocuklarının cinsel yönelimine tedbir alması da mahkemelerce “cinsel tercihe müdahale” şeklinde yorumlanabilir.[23]

    İstanbul Sözleşmesi, sadece kanunların nasıl olması ve uygulanması gerektiğine değil kadına yönelik şiddet alanında benimsenecek politikaların kapsamına, toplanacak verilerin türüne ve çeşidine, şiddetin önlenmesi için gerçekleşmesinden önce ve gerçekleştikten sonra sunulması gereken önleyici ve koruyucu hizmetlere, göçmen ve mülteci kadınların dezavantaj yaratan koşullarını dengeleyecek önlemler başta olmak üzere farklı ülkeler arasında yapılması gereken işbirliğine kadar çok çeşitli ve kapsamlı düzenlemeler içeriyor (Kuyucu, 2020). Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenememesinde Sözleşme’nin hükümlerinin yeterince uygulanmamasının önemi feministler tarafından ısrarla vurgulanırken İhvan Strateji ve Araştırma Merkezi Başkanı Av. Zeki Taşkıran Sözleşmeye İslâmi kimi gerekçelerle karşı çıkabiliyor:

    Sözleşme kadına yönelik şiddeti ele alıyor görünse de içerdiği maddeler aile bağlarını kopartıyor. Kadının ve erkeğin mutlak eşitliği ön plana çıkarılmaktadır. Daha da ötesine geçilerek kadına pozitif ayrımcılık yapılmasını üye ülkelerin çıkaracakları yasal düzenlemelerle sağlaması hüküm altına alınmıştır. Allah kadını ve erkeği yaratırken değişik hususlarda birini diğerine üstün ve farklı kılmıştır.[24]

    Diyanet’in araçsallaşmasının son adımı ise bu rapor yazıldığı sıralarda gerçekleşti. 537 yılında bugün İstanbul olan şehirde kilise olarak açılan ve İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmesinden sonra cami olarak kullanılsa da 1935 yılından bu yana müze olarak hizmet veren, Türkiye’nin en önemli tarihi eserlerinden biri olan Ayasofya Danıştay kararıyla ibadete açılarak yeniden camiye çevrildi. Bu kararla Ayasofya’nın yönetimi de Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan alınıp yani Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlandı.

    10 Temmuz 2020

    Hristiyanların ve Müslüman olmayan diğer toplulukların sıklıkla nefret söylemine maruz kaldığı ve sürekli yok sayıldığı Türkiye gibi bir ülkede, kilise olarak yapılmış ve ülkenin en kadim tarihi eserlerinden biri olan Ayasofya’nın Sünni İslâm’ın ibadethanesine çevrilmesi bu topraklardaki Hristiyanların tarihinin silinmesi açısından sembolik bir önem arz ediyor. AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş’un da konu üzerine konuşurken “İçimizdeki Bizanslıların bu konuda rahatsızlık duymasını asla kabul edemeyiz” demesi Hristiyanlığa, özellikle de Türkiye’nin kadim halklarından Rumları işaret ediyordu.[25] Hristiyanları hedef alan bu türden söylemler, bu kesimlerin daha çok hedef hâline gelmesine yol açabilecektir. Pandemi sürecinde de önce Bakırköy Ermeni Kilisesi’nin kapısı sökülmek istenmiş daha sonra ise Kuzguncuk Surp Krikor Lusaroviç Ermeni Kilisesi’nin[26] kapısındaki haç sökülmüştür.[27]

    Son olarak Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Ayasofya’da kıldırdığı ilk namaza ve yine aynı yerdeki bayram namazına elinde bir kılıçla çıktı. Kendisine niye kılıçla çıktığını soran gazetecilere ise “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir. 481 yıl kesintiye uğramadan kılıçla çıkılmıştır. Bu geleneği bundan sonra da devam ettireceğiz inşallah” şeklinde cevap verdi.[28] Bu sembolik hareket, Ayasofya’nın İslâm’ın olduğunu ve diğer dinlerden olan kişilerden kılıç zoruyla alındığını hatırlatması sebebiyle yine diğer inanç gruplarına dönük bir gözdağı içeriyordu.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Sünni-İslâm’ın temsilcisi olarak giderek daha fazla merkezi bir konuma geldiği ve bir iktidar aygıtı olarak araçsallaştırıldığı koşullarda Türkiye’de yaşayan inançsızlar ve Sünni-Müslüman inancı dışında bir inancı benimseyenler açısından din ve vicdan özgürlüğünün varlığından söz etmek giderek imkânsız hale geliyor. Ayrıca hükümetin Diyanet’in din yorumu üzerinden geliştirdiği politikalar sadece inanç gruplarını değil yaşam tarzlarının bütününü kırılgan bir konuma taşıyor.

    Sonuç

    Din ve vicdan özgürlüğü her zaman Türkiye siyasetinin tartışmalı konularından biri olagelmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana laiklik önemli vurgulardan biri olduysa da devletin her zaman bir din anlayışını daha makbul gördüğünü söylemek mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti dini devlet yönetiminden ayrı tutmayı önemli bulsa da ulusal kimliğin inşasında Sünni Müslümanlık önemli bir yer tutmuş, örneğin Türkçe konuşan ve büyük bir bölümü kendini Türk olarak adlandıran Ortodokslar makbul vatandaş kabul edilmemiş ve mübadele ile Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Dolayısıyla din her zaman siyasetin içinde olmuş ve devlet için her zaman bir “makbul din” tanımı var olmuştur. Dinin makbul tanımı iktidarlara göre farklılık göstermiş, merkez sağ diye adlandırılan partilerin Sünni İslam yorumları, ulus veya milletle din arasında kurdukları özdeşliğin niteliğine göre farklılaşmıştır; ne var ki her dönem değişmeyen, makbul görülen dini yaklaşım Sünni İslam olmuştur.

    Devletin dine dönük değişen yaklaşımı AKP döneminde de kendisini açıkça hissettirmektedir. Raporda özetlenmeye çalıştığı gibi dindar bir gelenekten gelen AKP başlarda kendisini bu dindar gelenekten ayırmaya çalışmış, din ve vicdan özgürlüğünü daha liberal bir yaklaşımla “araçsal” bir biçimde ele almıştır. Bu araçsallık AKP’nin farklı dönemlerde ortaya koyduğu “açılımlarda” da rahatlıkla gözlemlenebilir.

    2011 sonrası artan otoriterleşmeyle beraber inanç özgürlüğüne yapılan vurgu yerini “dinin araçsallaşmasına” bırakmış, Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye politikasında giderek daha merkezi bir rol edinmeye başlamıştır. Bununla beraber iktidar tarafından sınırları çizilen bir Sünni İslam anlayışı diğer inançları ve inançsızları dışlayan bir şekilde iktidarın temel araçlarından biri hâline gelerek son dönemde LGBTİ+ hakları ve İstanbul Sözleşmesi gibi konularda politikanın referans noktalarından biri olurken eğitim politikalarında dinselleşme hız kazanmıştır.

    Dinin, otoriter bir yönetim anlayışının aracı olarak toplumsal yaşamı tepeden inme biçimlendirmeye kalkışması Türkiye’de oldum olası kırılgan bir konumda bulunan din ve vicdan özgürlüğüne büyük zarar vermekte, Türkiye’de tüm yurttaşların eşit ve özgür birey ve topluluklar olarak yaşaması önünde engel oluşturmaktadır.

    Kaynakça

    Aktoprak, Elçin (2016),  “Postkolonyal Bir ‘Dava’ Olarak ‘Yeni Türkiye’nin Yeni Ulusu”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 71, No. 1, 1-32.

    Aydın, Öykü Didem (2008), “Laiklik Ve Din Ve Vicdan Özgürlüğü Çekişmesinde Sorunlar: Din Ve Vicdan Özgürlüğü Açısından Başörtüsü”,  Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar 5,  Haziran 2008.

    Bila, Fikret, (1999), CHP 1919-1999, İstanbul: Doğan Kitapçılık.

    Bora, Tanıl ve Can, Kemal (2004),  Devlet, Ocak, Dergâh, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Bora, Tanıl ve Canefe, Nergis (2002), “Türkiye’de Popülist Milliyetçilik”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik içinde, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Dinçkol, Bihterin (1992), 1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında Laiklik, İstanbul: Kazancı Yayınları.

    Hafızoğulları, Zeki (1997),  Laiklik, İnanç, Düşünce ve İfade Hürriyeti, Ankara: Us-A Yayıncılık.

    . Heywood, Andrew (2010), Siyasal İdeolojiler: Bir Giriş, Ankara: Adres Yayınları.

    İba, Şaban (2005), “Laiklik”, içinde ed. Fikret Başkaya, Kavram Sözlüğü, Ankara: Maki Basım Yayın.

    Kaçmazoğlu, H. Bayram (1988), Demokrat Parti Dönemi Toplumsal Tartışmaları, İstanbul: Birey Yayıncılık.

    Koçak, Cemil (2002), “Türk Milliyetçiliğinin İslâm’la Buluşması: Büyük Doğu”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, Cilt 4, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Kuyucu, Nisan (2020), “İstanbul Sözleşmesi Ne Diyor? Devlet Ne Yapıyor?”, Bianet, https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor (Erişim tarihi: 21.07.2020).

    Ozankaya, Özer (2000), Türkiye’de Laiklik- Atatürk Devrimlerinin Temeli, İstanbul: Cem Yayınevi.

    Özenç Berke (2006), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnanç Özgürlüğü, İstanbul: Kitap Yay.

    Özgün Yasemin (2010) “Türban Tartışmalarından Özgürlük Mücadelesine Giden Yol” Evrensel Kültür, 228, Aralık 2010.

    Özgün, Yasemin (2009), “Otoriter Düzenleme Zihniyeti Olarak Anayasacılık” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Dönemler ve Zihniyetler, cilt 9, Ankara: İletişim Yayınları, 259- 271.

    Özgün, Yasemin (2005), “Türkiye’de Siyasal İslâm’ın Yükselişi ve Küreselleşme”, Almanak 2005. İstanbul: SAV Yayınları, 271-279.

    Özgün Yasemin (2003), 27 Mayıs Dönemi Demokrasi Söylemi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Sabuncu, Yavuz (2006) Anayasaya Giriş, Ankara: İmaj Yayınları.

    Soysal, Mümtaz (1969), Anayasaya Giriş, Ankara:  A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları.

    (Şirin, T, Duymaz, E ve D. Yıldız, 2016), Türkiye’de Din Ve Vicdan Özgürlüğü: Sorunlar, Tespitler Ve Çözüm Önerileri, Ankara: Türkiye Barolar Birliği Yayınları.

    Tanör, Bülent (2000), “İnanç ve Din Özgürlüğü”, içinde İnsan Hakları, İstanbul: YKY.

    Taştan, İnan Özdemir; Kara, İlkay; Diltemiz Mol, Merve (2019), Vaatten Duaya, Anayasadan Kuran’a: Siyasette Dinselleşme. Notabene: İstanbul.

    Timur, Taner (2016), “Aydınlanma, Sınıf Kavgası ve Laiklik”, Praksis, 41/2016-2.

    Uysal, Gönenç (2016), “’Egemenlik Allah’a Aittir’, ‘Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir’e Karşı: Neoliberal Dönemde İlahi Egemenliğin Yeniden Tesisi”, Praksis, 41.

    Yalçınkaya, Ayhan (2010). “Alevilik Hendeğinde AKP’nin Devesi: ‘Alevi Açılımı’ Neyi ‘Açıyor’”. AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, der. İlhan Uzgel, Bülent Duru, Ankara: Phoenix, s. 317-356.

    [1] 1876 yılında kabul edilen Teşkilat’ı Esasiye Kanunu “hâkimiyet milletindir” ilkesini getirerek ve siyasal iktidarın kaynağını dünyevi bir zemine yerleştirir.

    [2] Fahrettin Altay’ın İslam Dini (İstanbul, 1959) adlı eseri bu amaçla kaleme alınmıştır. Bak: Kaçmazoğlu, 1988: 70.

    [3] Bora ve Canefe, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin halkçılığını, bir milli- popülizm olarak tanımlarlar. Bu anlayış halkı, milletleştiği ölçüde, millet olma iradesini ve performansını gösterdiği ölçüde değerli sayar. Bir bakıma, halkı, milletin rüşeymi olarak görür. Bu milliyetçilik-popülizm simbiyozunda, sürekli bir halk–millet gerilimi vardır. Halk, milletin rüşeymi gibi düşünüldüğünde, ortada bir olgunlaş(tır)ma sorunu var demektir. Millileştirilmediği oranda halk, muğlaklıklarının, tekinsizliklerinin olumsuz yüzünü gösterecektir.  (Bora ve Canefe, 2002: 639).

    [4] https://www.haberturk.com/polemik/haber/52426-turbana-kenan-evren-mi-izin-verdi (Erişim tarihi: 28/06/2020).

    [5] http://www.aljazeera.com.tr/dosya/turkiyede-basortusu-yasagi-nasil-basladi-nasil-cozuldu (Erişim tarihi: 29/06/2020).

    [6] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-musluman-degil-muhafazakar-demokratiz-314711 (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [7] http://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/226570-erdogan-escinsel-haklari-guvenceye-alinmali-demisti (Erişim Tarihi: 21.07.2020)

    [8] https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/diyanet-kapatilsin-diyen-meger-akplilermis-834644/ (Erişim Tarihi: 20.07.2020)

    [9] https://www.mynet.com/27-nisan-e-muhtirasi-tam-metni-110102212559 (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [10] https://www.iyv.org.tr/

    [11] https://www.haberler.com/modern-dindar-bir-genclikten-bahsediyorum-3375053-haberi/ (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [12] https://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-erdogan-davasi-ulkesi-olmayanin-sonu-husran-olmaya-mahkumdur-466367.html (Erişim Tarihi: 20.07.2020).

    [13] http://www.gazetevatan.com/-alevi-acilimi-sona-erdi–276950-gundem/ (Erişim Tarih: 21.07.2020).

    [14] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/ali-siz-alevilik-diye-bir-sey-cikti-2057066 (Erişim Tarihi: 21.07.2020).

    [15] https://www.pirha.net/erdogan-aleviligi-din-olarak-takdim-edenleri-kiniyorum-214106.html/27/04/2020/ Erişim Tarihi: 21.07.2020).

    [16] https://gazetekarinca.com/2020/05/cemevindeki-torene-engel-cenaze-polis-esliginde-kayseriye-goturuldu/ (Erişim Tarihi: 22.07.2020)

    [17] https://www.cumhuriyet.com.tr/video/erdogan-bunlar-ateist-bunlar-zerdust-541651 (Erişim Tarihi: 22.07.2020)

    [18] https://www.haberturk.com/dunya/haber/669311-laiklik-ateizm-degil-korkmayin (Erişim Tarihi: 22.07.2020).

    [19] https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/03/24/yatsi-ezani-sonrasi-camilerde-dua-sesleri (Erişim tarihi: 18 Temmuz 2020).

    [20] https://www.haberturk.com/yazarlar/muharrem-sarikaya/2742914-sel-okunmasini-kurul-durdurmus (Erişim tarihi: 18 Temmuz 2020).

    [21] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/24/ali-erbastan-nefret-soylemi-escinsellik-nesli-curutuyor/ (Erişim tarihi: 20 Temmuz 2020).

    [22] http://bianet.org/bianet/saglik/223513-30-nisan-gecesinden-itibaren-3-gun-sokaga-cikma-yasagi (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020).

    [23] https://www.milligazete.com.tr/makale/4365555/mehmet-bayraktutar/istanbul-sozlesmesi-aileyi-yok-etmeden-feshedilmelidir (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020).

    [24] https://www.milligazete.com.tr/haber/3185533/istanbul-sozlesmesi-aile-baglarini-kopartiyor (Erişim tarihi: 20 Temmuz 2020).

    [25] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/ayasofyanin-ibadete-acilmasini-umit-ediyoruz-6255005 (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020)

    [26] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/24079/kuzguncuk-kilisesi-nin-haci-yerinden-sokuldu (Erişim tarihi: 22 Temmuz 2020)

    [27] Haçı söken saldırgan daha sonra 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı ve serbest bırakıldı. Kararda dikkat çeken ise bir hukuk metninde Kuran-ı Kerim’deki En’am Suresi’nin bir ayetine yer verilmesi oldu. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/24372/kuzguncuk-kilisesi-saldirgani-tahliye-edildi (Erişim tarihi: 29 Temmuz 2020)

    [28] https://www.youtube.com/watch?v=-VfHIE86mAA (Erişim tarihi: 1Ağustos 2020)

    Yazarlar Hakkında Bilgi

    *Yasemin Özgün, 1992 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. ODTÜ Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi’nde yüksek lisansa başladıktan sonra 1995 yılında YÖK bursunu kazandı ve Essex Üniversitesi Siyaset Teorisi alanında “The Paradox of Representation in Politics” başlıklı tezle yüksek lisans derecesi aldı. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi, Siyaset Bilimi Anabilim dalında “27 Mayıs Dönemi Demokrasi Söylemi” başlıklı tezle 2003 yılında doktora derecesini aldı. 1997 yılında TÜBA Bütünleşik Doktora Bursu ile 6 ay İngiltere Essex Üniversitesi’nde Ideology and Discourse Analysis seminer programına katıldı. Doçentlik derecesini 2012 yılında Siyasal Hayat ve Kurumlar alanından aldı. 1995 yılında göreve başladığı Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile ihraç edilene kadar öğretim üyesi olarak görev yaptı ve Siyaset Bilimi, Siyaset Sosyolojisi, Siyasal İletişim, Türk Siyasal Hayatı, Medya ve Siyaset derslerini yürüttü. Hâlihazırda kitap ve makale çevirileri yapıyor. Ankara Dayanışma Akademisi (ADA) bünyesinde faaliyetini sürdüren “ADA Kitaplığı” komisyonunda çalışıyor.

    **Can Irmak Özinanır, 2006 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, aynı bölümde yüksek lisansa başladı. Antikapitalist Hareket ve Yeni İletişim Teknolojileri başlıklı yüksek lisans tezini 2009 yılında tamamladı. İletişim Fakültesi’nde doktora eğitimini sürdürürken 2011 yılında kendi bölümünde araştırma görevlisi oldu. Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile 7 Şubat 2017 tarihinde ihraç edildi. Medya çalışmaları ve hegemonya üzerine çalışmalarına Ankara Dayanışma Akademisi (ADA) bünyesinde devam ediyor.

  • İletişim ve Haberleşme Hakkı Raporu

    *Tezcan Durna ve **Uğur Yağan                                                                                                

    Giriş

    İletişim ve haberleşme hakkı, modern insanın yaşam hakkı ile beraber tanımlanan ve toplumsal varlığını mümkün kılan bir hak olarak karşımıza çıkar. Zira her gün, her saat, her dakika kendi yaşam koşullarını da etkileyebilecek belli konular ve olaylar hakkında somut ve belirleyici kanaate ulaşmak için dünyada olup bitenler hakkında bilgisinin olması gerekir modern insanın. Kuşkusuz her tarihsel dönemeçte insanın kararlarını şekillendirmesi için pek çok bilgiye ulaşması gerekiyordu. Yaşam koşulları bozulan bir bölgeden, daha verimli coğrafyalara göç ederken bile ilkel insanın o coğrafyalara giden yollar hakkında en azından bir tahmininin olması gerekirdi. Bu nedenle topluluğun tümünü riske atmamak için her zaman önden bazı bilgi toplayan kişi ya da gruplar gönderilir, geri kalanlar gelen bu bilgiye göre yola düşerdi. İmparatorluklar için fetih öncesi fethedilecek toprağın yapısını, coğrafyanın risklerini, yağış rejimini, o toprakların üzerinde yaşayan halkların inançlarını, kültürlerini, becerilerini ve olası direniş yeteneklerini bilmek hayati önemdeydi (Innis, 2006).

    Günümüzde hem devletler, hem pek çok modern ulus devletten daha zengin hale gelmiş olan küresel şirketler hem de bireyler açısından sahih bilgiye sahip olmak çok önemli hale geldi. Ancak bu bilgi ile kimin ya da hangi kuruluşun ne yaptığı da giderek daha önemli hale gelmiş durumdadır. Örneğin sıradan bir yurttaş, elde ettiği gerçek bilgi ile hayatına ve politik tercihine yön vermeye çalışırken, küresel bir şirket elinde bulundurduğu milyarlarca insana ilişkin algoritmik yollarla elde ettiği büyük veriyle kitlelerin tüketim alışkanlıklarını maniple ederek kazancını arttırmaya çalışmaktadır. Pek çok sivil toplum kuruluşu elde ettiği bilgiyle demokratik teamülleri ve katılımı genişletmeye çalışan yeni stratejiler geliştirmeye çalışırken, otoriterleşme eğiliminde olan hükümetler, zihinleri bulandırıp kitlelerin yüreğine korku salarak mevcut iktidarını daha derin şekilde tahkim etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle iletişim ve haberleşme özgürlüğü her farklı özne ve birim (entity) için farklı anlamlar taşımaktadır. Bu açıdan bakıldığı zaman iletişim ve haberleşme özgürlüğünün yanı sıra bilginin ne olduğu ve kim ya da ne için ne anlam ifade ettiğini de bilahare tartışmak gerekir. Zaten iletişim ve haberleşme özgürlüğü ile birlikte bilginin ne işe yaradığı da dolaylı olarak tartışılmış olmaktadır. Zira yine bir şeyin geniş yurttaş kesimleri tarafından bilinir hale gelmesi, bir hükümet yetkilisi için hayati tehdit anlamına gelirken, geniş kitleler tarafından hak mücadelesi olarak algılanabilmektedir. Örneğin bir iktidar yetkilisinin usulsüz yollarla bir arsayı almasının geniş yurttaş kesimi tarafından bilinmesi olayın faili için hiç de hayra alamet değildir. Ancak geniş yurttaş kesiminin bu bilgiye sahip olması, özellikle de seçime dayalı parlamenter demokrasi içinde böylesi bir usulsüz servet edinmeye göz yuman hükümeti bu kitlenin bir daha seçmemesi için bir gerekçe olabilir. Demek ki iletişim ve haberleşme hakkı ve özgürlüğünün de anlamı her özne ve birim için aynı anlama gelmemekte; bu nedenle de böylesi bir hakkın savunulması geniş yurttaş kesimi için hayati önemdedir.

    Türkiye’de özellikle de son beş yıldır iletişim ve haberleşme hakkı ihlalleri, basın-yayın organı kapatmak, haber erişimini engellemek, web sitesi kapatmak, web sitesine erişimi engellemek, interneti yavaşlatmak, habercileri gözaltı, tutuklu yargılama ve tehdit etme gibi yollarla etkisiz hale getirmek giderek artmaktadır. Bu nedenle hem iletişim hakkını talep etmek hem de bu hakkın ihlal edilmesinin önüne geçmek hayati önem taşımaya başlamıştır. Kuşkusuz Türkiye’de iletişim ve haberleşme hakkı tarihinin hiçbir döneminde eksiksiz olmamıştır. Türkiye’de yurttaşlar her zaman bu hakkı elde etmek için pek çok Batılı ülke yurttaşlarından daha fazla mücadele vermek zorunda kalmışlardır. Ancak özellikle AKP’nin son yıllarda neredeyse bütün ana akım medya organlarını kendisine bağımlı hale getirmesinin ardından, çıkabilecek pek çok alternatif sesi de baskı, tehdit ve zor yöntemleri kullanarak susturma girişimleri sonucunda özgür şekilde iletişim kurmak ve gerçek bilgiye ulaşmak hayati hale gelmiştir. Bu ihtiyaç özellikle korona virüs salgını sürecinde daha net biçimde açığa çıkmıştır. Zira Türkiye kamuoyunda özellikle bu süreci yürüten hükümetin ve yetkili organların pek çok veriyi ya eksik ya da yanlış verdiğine dair yaygın bir kanaat oluşmuş durumdadır. Bu nedenle sosyal medya ağlarında ve çeşitli haberleşme gruplarında virüs ve virüsün yol açtığı hastalıkla ilgili olarak pek çok komplo teorisi yaygınlaşmış, korku ve tedirginliği besleyen dezenformasyon geniş halk yığınlarını şaşkına çevirmiştir. Özellikle böylesi kritik zamanlarda iletişim ve haberleşme hakkının önemi bir kat daha artmaktadır.

    Bu raporda öncelikle Türkiye’de iletişim ve haberleşme hakkının ihlaline dair genel bir çerçeve çizilecektir. Bu hak ihlaline dair çerçeve çizilirken, hak ihlallerinin yol açtığı bilgi yoksunluğun sebep olduğu sorunlara da işaret edilecektir. Özellikle iletişim ve haberleşme hakkına dair iktidarın başından beri uyguladığı stratejiler başlıklar halinde incelenecek ve serimlenecektir. Bu serimlemenin ardından iletişim ve haberleşme hakkının tarihsel ve kuramsal sınırları, ifade özgürlüğü tartışması ile karşılaştırmalı olarak çizilecektir. BU bölümde iletişim ve haberleşme hakkının sınırları çizilirken nasıl kavramamız gerektiğine dair bir izlek oluşturulmaya çalışılacaktır.

    Türkiye’de İletişim ve Haberleşme Hakkı İhlaline Dair Genel Bir İzlek

    Türkiye’de AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana hem dijital hem de konvansiyonel anlamdaki iletişim ve haberleşme hakkı ile ilgili olarak hızlanan bir ivmeyle gerileme yaşanmıştır. AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği ile ilişkiler ve sürdürülen müzakereler bağlamında iletişim ve haberleşme hakkı ile ifade özgürlüğüne dair bazı iyileşmeler gerçekleştirilmiş olsa da, özellikle de 2012 yılından sonraki süreçte başlangıçta elde edilen iyileşmeler, değişik hukuki, ekonomik ve polisiye yol ve yöntemlerle misliyle geriletilmiştir. Özellikle 2012 yılından itibaren Türkiye dünyada basın özgürlüğü kısıtlı olan ülkeler arasında sayılmaya başlamıştır. 2012 yılında düzenlenen Dünya Basın Özgürlüğü raporunda Türkiye “kısmen özgür ülkeler arasında” sayılmıştır (Kurt-Öncel, 2013: 89). Türkiye 2012 yılında Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 117. sırada yer alırken 2020 yılında 154. sıraya gerilemiştir.[1] Bugün Türkiye basın özgürlüğü açısından dünyadaki pek çok otokratik devletten bile gerilerdedir.

    Basın özgürlüğü ile iletişim ve haberleşme hakkını basit bir şekilde herkesin her istediğini söyleyebilmesi olarak tanımlamak eksik olur. Kuşkusuz isteyen kişinin hakaret ve nefret içermediği sürece istediğini söylemesi ifade özgürlüğü kapsamında önemli bir kriterdir. Ancak söylenen, ifade edilen şeyin en geniş kitleye ulaşması belki de söylenen şeyin kendisinden daha önemlidir. Zira ifadenin kendisinden ziyade kamuoyunda yarattığı etkidir sonuç doğuran. Kamuoyunda etki yaratmak için de ifade edilen şeyin en geniş şekilde duyulması ve geniş halk kitleleri tarafından bilinebilir hale gelmesi gerekir. Bu anlamda düşündüğümüz zaman, iletişim ve haberleşme özgürlüğü belki de basın ve ifade özgürlüğünden daha çok önemli bir hak olarak karşımızda durur. Kuşkusuz bu iki farklı şekilde ifade edilen özgürlük ve hakkı birbirinden net sınırlarla ayırmak mümkün değildir. Zira hangi mecrada olursa olsun, ifade özgürlüğünün kısıtlanması halinde, iletişim hakkının da pek bir anlamı kalmaz. Türkiye’de son yıllarda hem ifade özgürlüğünü kısıtlamak hem de iletişim ve haberleşme hakkını sınırlamak adına çok farklı yol ve yöntemler yürürlüktedir.

    İletişim ve haberleşme özgürlüğü denince belki de akla ilk gelen kişisel iletişim ve haberleşme hakkıdır. Bu ise kişilerin teknolojik araç ve gereçlerle birbirleriyle özgürce konuşabilmeleri anlamına gelir öncelikle. Herhangi bir dış kulağın, gözetlemenin olmadığı, mahrem konuşmaların yapılabildiği ortama sahip olma hakkı demektir belki de bu. Ancak bireyler arası iletişim hakkını ima ettiği kadar kitlesel iletişim araçlarına erişim, bu iletişim araçlarından gelecek gerçek bilgiye sahip olma, bu bilgileri geniş kitlelere ulaştırabilme de iletişim ve haberleşme hakkı kapsamına girer (Başaran, 2016). Bu anlamda kitle iletişim araçlarında çalışanların hak ve çalışma koşulları bu hakkın etkili bir şekilde kullanılabilmesi açısından önemlidir. Son yıllarda hem medya sektöründeki sermaye değişimi, hem basın çalışanlarının özlük haklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılması ve hem de yine basın çalışanlarının üzerindeki hukuki ve zora dayalı baskıların sonucu habercilik/gazetecilik yapmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Bunun yanı sıra devlet ve hükümet katından şeffaf bilgi elde etmek de bir o kadar olanaksız hale geldiği için, habercilerin gerçek bilgiye ulaşabileceği haber kaynağı da giderek olağanüstü şekilde sınırlanmıştır. 2017 yılında gerçekleşen referandumla geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi rejiminden bu yana hem basın yayın sistemine, hem de gazetecilerin çalışma koşullarına dair pek çok bürokratik işleyiş değişmiştir. Bunun yanı sıra gazeteciler, pek çok bürokrat ve siyasetçi Cumhurbaşkanı herhangi bir konuda açıklama yapmadan bilgi vermeye çekindiği için haber kaynaklarından yürütmenin işlemlerine dair bilgi almakta daha fazla zorlanmaya başlamışlardır. Ortada şeffaf bir işleyiş olmadığı için, devlete ve kamu otoritelerinin iş ve işlemlerine dair gerçek bilgiye erişmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

    Bu koşullar altında son yıllarda iletişim ve haberleşme özgürlüğünü kısıtlamak için uygulanan belli başlı strateji, yöntem ve uygulamaları başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

    Medya Çalışanlarının Çalışma Koşullarının Zorlaştırılması

    Medya çalışanlarının çalışma koşullarının zorlaştırılması ile bu meslek grubunun sendikal örgütlenme haklarının sınırlanması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu konuda 12 Eylül 1980 bir milat sayılabilir. Bu tarihten sonra pek çok sektörde olduğu gibi medya sektöründeki sendikal örgütlenme büyük ölçüde yasaklanmış ya da fiili engellerle önlenmeye çalışılmıştır.[2]  Son yıllarda hem sektördeki sermaye değişimi hem yine sektördeki iş gücü daralması hem de hükümet tarafından yürürlüğe konulan yeni yasa ve yönetmeliklerle medya çalışanlarının çalışma koşulları giderek zorlaşmış, sendikal örgütlenmesi olanaksız hale gelmiştir. Sektör içinden yapılan bir araştırmaya göre, medya çalışanlarının karşılaştığı güçlükleri şöyle sıralayabiliriz: Gazetecilik faaliyetine yönelik sansür ya da oto sansüre zorlanma, sarı basın kartına erişimin kısıtlaması, iş yükünün fazla olması ya da performans baskısı, fazla mesaiye zorlanma, ödenmeyen fazla mesailer, 212 olarak bilinen kanun kapsamı dışında çalışma/çalıştırılma, sigortasız çalıştırılma, işveren veya yönetici(ler) tarafından mobbing uygulanması, işveren baskısıyla istifaya zorlanma ve kıdem tazminatının ödenmemesi, ödenmeyen ücret alacakları, iş güvencesiz şekilde çalıştırılma, adil bir ücret politikasının uygulanmaması (TGS, 2019-2020 Türkiye Basın Özgürlüğü Raporu).[3]

    Yeniçağ, 3 Mart 2020

    Bu koşullar altında bir gazetecinin hakkıyla gazetecilik yapabilmesi, nitelikli haber üretebilmesi olanaklı değildir. Bir yandan hükümet baskısı, diğer yandan sektörel daralma nedeniyle medya şirketleri giderek daha az muhabir ya da elemanla daha çok iş çıkarma peşindedir. Zaten nitelikli haber yerine iktidarın öfkesini üzerine çekmeyecek yumuşak/magazinsel[4] haber yapmak ya da rutin habere (basın açıklamaları/ basın toplantıları/hükümetten gelen açıklamalar) yönelmek daha risksiz görüldüğü için nitelikli ve soruşturmacı gazetecilik yapabilecek muhabire olan ihtiyaç da giderek azalmaktadır. Var olan deneyimsiz muhabirler de ellerinde pazarlık edecek bir beceri ve kültürel sermayeden yoksun oldukları için kendilerine ne verilirse onunla yetinmek zorunda kalmaktadırlar.

    Gazetecilik Mesleğinin İtibarsızlaştırılması

    AKP iktidarı, medyayı kontrol altına almak için bir yandan medya sermayesinin el değiştirmesini sağlarken diğer yandan da demokrasinin bütün kurumlarında olduğu gibi medyanın da asıl işlevini yitirmesi için itibarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Zaten uzun yıllardır Türkiye’de ana akım medya siyasal, bürokratik, askeri ve ekonomik elitleri başlıca haber kaynağı olarak gören bir habercilik anlayışı sürdürdüğü için güvenilirliğini büyük ölçüde kaybetmiş durumdaydı. Ancak AKP iktidarı döneminde bu güvenilirlik ve itibar kaybı, ana akım medyanın iktidardan doğru gelen her türlü parmak sallama ve tehdide boyun eğmesi nedeniyle katlanarak artmıştır. Diğer yandan iktidarın ele geçirdiği ve mutlak bir şekilde denetim altına aldığı güdümlü (havuz medyası) medyada üretilen propaganda yönelimli haberler nedeniyle neredeyse parodi gazeteciliği yaygın bir pratik haline gelmiştir. Hükümetin denetimi altındaki medya kuruluşlarında icra edilen propaganda haberciliği sadece burada çalışan gazetecilerin değil, mesleği özgür şekilde icra etmeye çalışan gazetecilerin de itibarını önemli ölçüde zedelemiş, güvenilirliğini ortadan kaldırmıştır.[5] Bu, yaygın bir mesleki deformasyona ve toplum nezdinde haberlerin tamamen güvenilmez hale gelmesine yol açmıştır. Hükümetin son yıllarda tırmandırdığı kutuplaşma siyaseti sonucunda, her grup kendi kampında üretilen gerçekliğe inanma ve karşı kamp ne söylerse söylesin tamamen kulaklarını bu söylenenlere tıkama noktasına gelmiştir. Kutuplaşma siyasetinin bu derece iktidarın tahkimatında işe yaramasının belki de en önemli nedeni gazetecilik mesleğinin itibarının ortadan kalkmış olmasıdır. Zira bu derece kutuplaşmış bir toplum içinde iktidarın tutarlı ya da tutarsız her söylediği şey onu destekleyenler tarafından mutlak doğru olarak algılanmakta, bunun doğru olmadığına dair yapılan yorum ve hazırlanan haberler peşinen reddedilebilmektedir. Gazetecilik mesleğinin bu derece itibarsızlaştırıldığı bir ortamda haberleşme hakkını tartışmak da bir yanıyla önemsiz bir detay haline gelmiştir. Ancak paradoksal bir biçimde mesleğin en güvenilmez hale geldiği dönemde, yine en fazla ihtiyaç duyulan kişiler mesleği hakkıyla yapan gazetecilerdir.

    Korkusuz, 1 Mayıs 2020

    Sözcü, 20 Mayıs 2020

    Sansür ve Otosansür

    Ana akım medyada artık sansüre bile gerek kalmaksızın otosansür şeklinde bir süreç işlemektedir. Artık haber yapılması uygun olmayan bir olayın yorumu haber olarak ana akım medyada yer bulmaya başlamıştır. Örneğin haber yapılması uygun olmayan HDP gibi partilerin faaliyetleri ve yetkililerinin açıklamaları hakkında başka mecralarda yapılan haberlerin aslı verilmeden olay üzerine yapılan yorumlar haber diye izleyiciye/okuyucuya sunulmaktadır. Şöyle ki, Gazeteci Ruşen Çakır’ın Eski HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile yaptığı röportajda[6] Önder’in söylediği “İYİ Parti HDP ile görüşmek istiyor” açıklaması günlerce ne Önder’in adı, ne de Önder’in açıklamayı yaptığı programın adı anılmadan pek çok ana akım medya kanalında tartışma konusu yapılmıştır. Haber medyasında özellikle de ana akım medyada artık herhangi bir hükümet yetkilisinin uyarısına gerek kalmaksızın içselleştirilmiş bir oto sansür yoğun bir şekilde hangi olayın haber olarak izleyiciye/okuyucuya sunulup sunulmayacağını şekillendirmeye başlamış durumdadır.

    Ancak sansür ve oto sansür sadece haberlerde değil, televizyonlardaki realiti şovlardan, dizilere, filmlerden yarışma programlarına kadar pek çok içerikte yoğun bir şekilde işletilmektedir. Bunu net bir şekilde anlayabilmek için özellikle 2000’li yılların başlarında yapılmış bir dizi film ile şu sıralar gösterimi devam eden bir diziye bakmak yeter. 2000’li yıllarda alkol içilen masaların kurulduğu sahnelere rahatça rastlayabilirken, böyle sahnelere günümüzde çekilen dizilerde rastlamak mümkün değildir. Artık dizi filmlerde “şarap ya da rakı” sözcüklerini kullanmak bile mümkün değildir. Dizi filmlerin senaristleri, artık durumun sansür olmanın ötesine geçip bir oto sansüre dönüştüğünü ve senaryo yazılırken bile RTÜK tarafından senaryoda yer verilecek herhangi bir sahnenin cezalandırılabileceği düşünülerek hareket edildiğini dile getirmektedirler.[7]

    Basın-Yayın Organı Kapatma

    Basın-yayın organının kapanması ya da kapatılmasına yol açan temelde iki türlü neden yaygınlaşmıştır. Birincisi özellikle 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) uygulaması döneminin ilk zamanlarında daha yoğun bir şekilde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) gerçekleştirilen hukuki yolla kapatmalardır. Bu yolla iki yıl süren OHAL döneminde toplamda 131 yayın organını kapatılmıştır. Bunların arasında 3 haber ajansı, 16 televizyon, 45 gazete, 23 radyo, 15 dergi ve 29 yayınevi yer almaktadır.[8] Basın ve yayın organlarının kapanmasına yol açan bir diğer nedende de dolaylı da olsa yine hükümetin rolü vardır. Özellikle de öz sermayesi zayıf yerel yayın organlarında olmak üzere, pek çok yayın organı ekonomik krizin ve döviz artışının yol açtığı kâğıt maliyetlerindeki yükselme nedeniyle ya kapanmak ya da yayın periyotlarının sıklığını azaltmak zorunda kalmıştır. Bunun yanı sıra giderek yaygınlaşan dijital yayıncılık da bu tür basılı gazetelerin yayın hayatına devam etmesini zorlaştırmaktadır. Hükümet bu tür yayıncılığın sürdürülmesi için destek sunmak şöyle dursun, muhalif olarak fişlediği yayın organlarının faaliyetlerini sürdürmesini engelleyecek her türlü yola başvurmaktadır.

    Reklam ve Resmi İlan Verilmesini Engelleme

    2019 yılı içinde Türkiye’de medya kuruluşlarına reklam ve ilan desteği vermekle yükümlü olan Basın İlan Kurumu, kanunun gereklerini yerine getirmediği için bir rapor hazırlayarak BirGün ve Evrensel Gazetelerine ilan ve reklam vermeyi durdurma cezası verdi. Raporda yer alan bayilerden bazı kişilerin birden fazla gazete aldığına dair bilgi, ilan ve reklam kesmenin gerekçesi olarak sunulmuştur. Raporda yer alan bir cezaevine beş gazete götürmek, bir kişinin bir bayiden üç gazete satın alması ve bu gazetelerin nerelere götürüldüğüne dair bilgiler mecliste de tartışma konusu yapılmıştır.[9] Bu somut olayda demokrasinin gereği olan farklı ses ve görüşlerin özgürce dile getirilmesini teşvik etmeyi bir anlamda sağlayan Basın İlan Kurumu’nun reklam ve ilan desteği, sudan sebepler nedeniyle bir cezalandırma pratiğine dönüşmüş durumdadır. Bu olayda da görüldüğü gibi iktidar, sadece sansür ve yasaklamayla değil, aynı zamanda da ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle yaşaması zorlaşan basın kuruluşlarını hak ettiği desteklerden mahrum bırakarak da boğmaya çalışmaktadır.

    Yayın Yasağı Getirme

    Son yıllarda kamuoyu tarafından çok tepki çekeceği düşünülen bazı olayların haberlerine neredeyse olay gerçekleşir gerçekleşmez yayın yasağı getirilmesi yaygın bir pratik haline gelmiştir. Son on yıl içinde gerçekleşmesinin ardından yayın yasağı getirilen başlıca olayları şöyle sıralayabiliriz: 28 Aralık 2011 Roboski Katliamı 20 Haziran 2012 Suriye sınırında Türk uçağının düşürülmesi, 11 Mayıs 2013 Reyhanlı Katliamı, 13 Mayıs 2014 301 kişinin hayatını kaybettiği Soma Maden Faciası, 26 Mayıs 2014 17-25 Aralık Meclis Soruşturma Komisyonu, 5 Haziran 2015 Diyarbakır’daki HDP mitingine saldırı, 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı, 12 Ocak 2016 Sultanahmet Meydanı’ndaki patlama, 17 Şubat 2016 Ankara Merasim Sokak Patlaması, 13 Mart 2016 Ankara Güvenpark patlaması, 19 Mart 2016 İstanbul İstiklal Caddesi Patlaması, 14 Mart 2016 Karaman’da Ensar Vakfı ve KAİMDER’de gerçekleşen çocuğa yönelik tecavüz vakası. Her türlü olayın ardından alınan yayın yasağı kararı çoğunlukla savcılık kanalıyla yapılabilmektedir. Ancak yayın yasağı ya da habere erişim engellemesi BTK ve RTÜK başta olmak üzere pek çok kurum tarafından da alınabilmektedir. Bu çerçevede 2018 yılı içinde aralarında Çorlu tren kazasının da bulunduğu bazı kaynaklara göre 174 bazılarına göreyse 174 olayın haberleştirilmesine yayın yasağı getirilmiştir.[10] 2020 yılında ise artık yayın yasağı toplumsal olayların sınırını aşmış, kişisel davalara da yayılmaya başlamıştır. Bu çerçevede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un İstanbul’daki evinin yakınındaki arsaya usulsüz yollarla inşaat yapması olayının haberleştirilmesi de yasaklanmış, pek çok hükümet yanlısı gazete ve televizyonda olayın kendisi değil, olay hakkındaki Altun’un savunması ve bu savunmayı güçlendirecek şahitlerin ifadeleri haber haline getirilmiştir. Bu yaygın bir pratik haline getirilen olaylarla ilgili yayın yasağı getirmek, gerçeklerin kamuoyu tarafından öğrenilmesini, dolayısıyla da haber alma hakkını engellemek için uygulanan en bilindik yöntem olarak karşımızda durmaktadır.

    Web Sitelerine Erişimin Engellenmesi

    İnternet yayıncılığının yaygınlaşması bir yandan sansürsüz ve özgür bir yayıncılığın garantisi gibi görülürken diğer yandan otoriter yönetimlerin farklı yol, yöntemlerle farklı kurum ve kuruluşları devreye sokarak kolayca erişim engeli getirebilmesini de beraberinde getirmiştir. 5651 sayılı Kanun’un 8, 8/A, 9 ve 9/A maddeleri kapsamında sulh ceza hâkimlikleri erişim engelleme kararı vermeye yetkilendirilmiş, cumhuriyet savcıları ise 8. madde kapsamında, soruşturma evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde erişimin engellenmesine karar verebilir, fakat bu durumda kararlarını 24 saat içinde hâkim onayına sunmak zorundadırlar. Her ne kadar bu erişim engelleme yetkisi temelde savcılıklar kanalıyla yapılabilmekteyse de,  son yıllarda farklı konu ve bağlamlar söz konusu olduğunda Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) üzerinden pek çok farklı kuruluş erişim engeli kararı aldırabilmektedir. Bunların arasında Sağlık Bakanlığı, Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihazlar Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurum ve kuruluşlar yer almaktadır (Akdeniz ve Güven, 2018: 13-15).

    Yeni Şafak, 3 Mayıs 2015

    İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) adına hazırlanan Engelli Web 2018 raporuna göre en çok engellenen haber sitelerinin sırasıyla Sözcü, Cumhuriyet ve Hürriyet olmuştur. Bu yolla erişime farklı şekillerde engel getirilmektedir. Bunlardan birinci ve en köklü olanı söz konusu haberin yayınlandığı sitenin tümüyle kapatılması, Bu şekilde sürekli kapatılan sendika.org sitesi, her kapanan sitenin ardından aynı ad ama yeni bir numara ile site yeniden açılarak yayın hayatını zorlukla sürdürmektedir. İFÖD’ün BM 2020 Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (EPİM) Kapsamında hazırladığı Türkiye raporunda, 2015’te toplamda yaklaşık 80 bin olan engellenmiş internet sitesinin, 2019 yılında yüzde 358 oranında artarak toplamda 288 bine ulaştığı belirtiliyor. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse: 2006’da sadece dört site engellenmişti.[11] Öyle görünüyor ki yasal yollarla web sitesine erişim engeli giderek haber alma hakkını engelleyen yaygın bir pratik haline gelmiştir.

    Hürriyet, 30 Nisan 2017

    İnternetin Yavaşlatılması

    Özellikle terör olayları ve bombalama eylemleri ile çatışma olaylarının yaşandığı anlarda sosyal medyadaki iletişim ve kamusal reaksiyonu sınırlamak için interneti tümüyle kesmek yerine “boğaz sıkma” olarak da tanımlanan internetin kasıtlı olarak yavaşlatılması son zamanlarda en çok başvurulan haberleşme hakkı ihlallerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sayede özellikle Twitter, Facebook, Youtube gibi popüler sosyal medya ortamlarındaki hareketlilik haber ve yorum paylaşımları imkânsız hale getirilerek engellenmekte ve hükümete dönük tepkiler sınırlanmaya çalışılmaktadır. Böylece bir yandan interneti tümüyle kesmek gibi “antidemokratik” bir uygulamaya gidilmemiş olmakla birlikte sosyal ağlardan gerçekleşen haber ve yorum paylaşımının da önüne geçilebilmektedir. Bu uygulamaya son yıllarda 27 Şubat 2020 tarihinde İdlib’de Türk askerlerine yapılan saldırı olayı başta olmak üzere pek çok olayda başvurulmuştur.

    RTÜK Marifetiyle Yayın Durdurma ve Para Cezası Verme

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) özel televizyon yayıncılığının başladığı 90’lı yıllarda radyo ve televizyon frekans tahsisi ile yayın faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek üzere kurulmuş anayasal olarak özerk bir kuruluştur. Bununla birlikte her dönemde olduğu gibi üyelerinin sayısı meclisteki partilerin vekil sayısına göre şekillendiği için çoğunlukla siyasal iktidarların etkisi altında kalmaktadır. Bu etki, özellikle son zamanlarda çok açık biçimde ortaya çıkmış görünmektedir. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in Ülke TV’de nefret içeren ifadelerle öldüreceği kişilerin listesini tuttuğunu açıklaması olayı hakkında herhangi bir işlem yapmaya gerek olmadığına dair açıklaması tartışma konusu olmuştur. Bu olayın yaşandığı tarihlerde Halk TV’de yayınlanan Medya Mahallesi programına beş kez, Fox TV Ana Haber bülteni nedeniyle üst sınırdan para cezası verilmiştir. Yine aynı tarihlerde Radyo Programcısı Nihat Sırdar’ın program sırasında içinde bira sözcüğü geçen bir dinleyicisinin mesajını okuması üzerine programa yayın durdurma cezası verilmiştir. Bunlar, son zamanlarda karşımıza çıkan en çarpıcı ve tartışmalı yayın durdurma cezalarıdır. Ancak RTÜK, 2019 yılında 12 kanal, 1 radyo ve 23 yayına toplam 3 milyon 854 bin 476 liralık para cezası uyguladı.[12] Bu anlamda RTÜK’ün uyguladığı cezalar nedeniyle artık radyo ve televizyon kanallarındaki haber ve tartışma programlarının yanı sıra dizi ve realiti şov programlarında da oto sansür yaygın bir eğilim haline gelmiş durumdadır.

    T24, 19 Mayıs 2020

    T24, 28 Aralık 2015

    Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Gazetelerin Alınmasının Engellenmesi

    Son yıllarda özellikle muhalif gazetelerin devlet kütüphaneleri[13] başta olmak üzere pek çok kamu kuruluşuna alımının durdurulduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra havaalanlarındaki Türk Hava Yolları uçaklarına da hükümet yanlısı gazetelerin alındığı ancak muhalif gazetelerin alınmadığı görülmektedir. Bu sıradan bir olay değildir. Bu sayede bir yandan devlet kaynakları bazı gazetelerin alımı için kullanılırken bazıları için kullanılmamakta, diğer yandan da devlet katında hangi gazetelerin makbul sayıldığı da ilan edilmektedir. Bu şekilde davranılarak hem bütün yurttaşların kullanımına açık olan kurum ve kuruluşlarda sadece belli görüşteki (hükümeti destekleyen) gazetelere yer verilmekte diğer yandan da bu yurttaşlara hangi gazetelere saygı duymaları gerektiği de dolaylı yoldan telkin edilmektedir. Bu, çok yönlü bir iletişim ve haberleşme hakkı ihlaline yol açmaktadır.

    Gazeteciler Hakkında Soruşturma Başlatma, Gözaltına Alma ve Tutuklu Yargılama

    AKP iktidara geldiğinden beri, özellikle partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan denetim altına alamadığı medya organlarına ve gazete yöneticilerine karşı hep hesap sorar tonlarda açıklamalar yaparak bir nevi bu gazeteleri halka şikâyet etmiştir. Özellikle 2018 yılında Demirören Grubuna satılana kadar Doğan Medya Grubu, gerek vergi cezaları ile gerekse de soruşturmalarla ciddi anlamda hedef haline getirilmiştir. 2014-2018 yılları arasındaki verilere göre, o dönem Doğan Medya Grubu’nun bünyesinde olan ve yıllarca basının amiral gemisi olarak nitelendirilen Hürriyet Gazetesi haberleri en çok erişim engelleme kararı alınan gazete olarak karşımıza çıkmaktadır (Güven ve Akdeniz, 2018). Hürriyet’in bu yıllar arasında 569 haberine engelleme getirilmiş, 212 haberi de siteden tamamen kaldırılmıştır. Özellikle 2015 yılında Hürriyet Gazetesi’nin internet sayfasında Mısır’ın darbeci Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin idama mahkûm edilmesiyle ilgili olarak atılan “yüzde 52 ile Cumhurbaşkanı olan Mursi idama mahkûm edildi” başlığını dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sert bir dille eleştirmiştir. Bunun ardından Erdoğan’a yönelik olarak Hürriyet ve Posta gazetelerinde yayınlanan “Sayın Cumhurbaşkanı Bizden Ne İstiyorsunuz?” başlıklı mektupla ipler iyice gerilmiştir.[14] En nihayetinde ana akım medya organlarının yarıdan fazlasını bünyesinde barındıran Doğan Medya Grubu 2018 yılında sürpriz bir şekilde mutlak bir denetim ve kontrolü peşinen kabul etmiş olan Demirören Grubu’na satılmak zorunda kalmıştır. Aydın Doğan’ın bu satışa mecbur kaldığı ve ederinin bir hayli altında satışı yapmak zorunda kaldığına dair pek çok değerlendirme yapıldı.

    Kurumsal anlamdaki uzun yıllar süren baskılar sonuç vermiş, sonunda nispeten nesnel denebilecek habercilik yapılmaya çalışılan bir grubun Demirören Grubu’na devriyle birlikte Türkiye’de ana akım medya neredeyse tamamen ortadan kalkmış; yıllardır ana akım olarak bilinen Hürriyet başta olmak üzere pek çok gazete artık parti bülteni gibi yayın yapmaya başlamıştır. Ancak bu gelişmeden sonra da alternatif mecralarda gerçek anlamda habercilik yapmaya çalışan pek çok gazeteciye yönelik tehdit, hedef gösterme ve göz korkutma ile konvansiyonel haber medyası ve sosyal medya yoluyla linç etme; ardından da soruşturma ve gözaltı uygulaması yapma girişimleri aralıksız devam etmektedir. Bunun son yıllardaki en çarpıcı örneklerinden birisi Giresun’un Eynesil ilçesindeki evinin önünde ölü bulunan Rabia Naz Vatan’ın ölümüne/öldürülmesine dair ısrarla haber yapmaya çalışan Metin Cihan’ın başına gelenlerdir. Metin Cihan bu olayın üstüne giden haberler yapmaya devam edince tehditler almaya başlamış, gözaltına alınacağından kuşkulandığı için ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Bu süreci paylaştığı bir tweet zinciri ile detaylı bir şekilde açıklamıştır.[15]

    Cumhuriyet, 20 Nisan 2020

    Cumhuriyet 19 Ocak 2020

    Bir diğer örnek ise Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın da aralarında bulunduğu sekiz gazetecinin yargılandığı olaydır. Gazetecilerin yargılandığı davanın iddianamesinde sanıklar, “Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının ve ailelerinin kimlik, görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgileri yayımlamak, yaymak ve açıklamak”[16] ile suçlanıyorlar. Ancak kimlik bilgilerinin açıklandığı iddia edilen görevlilerin kimlik bilgileri zaten daha önceden açıklandığı için iddianamenin bu temel savı anlamsız görünmektedir. Kamuoyu tarafından bu dava büyük ölçüde gazetecilerin sudan sebeplerle gazetecilik yapmalarının engellenmesi için cezalandırılmaya çalışıldığı gibi algılanmaktadır. Bu algıyı hükümetin yetkili organları ve Cumhurbaşkanı, yargılanan ve hapiste tutulan gazetecilerle ilgili olarak “onlar gazetecilik faaliyetinden dolayı hapiste tutulmuyor, terör eylemleri nedeniyle yargılanıyorlar” savıyla değiştirmeye çalışmaktadır. Bu savı hem ülke kamuoyu hem de uluslararası kamuoyunda sıklıkla dile getirerek, gazetecileri ve aslında gazetecilik mesleğini kriminalize etmeye çalışmaktadır. İktidarın gazetecileri ve gazeteciliğin itibarını zedelemek için kullandığı bir taktik de onları terörist ve casusluk faaliyeti göstermekle suçlamaktır. Bu taktik en azından Türkiye kamuoyunda kendi seçmen tabanını ikna ediyor görünse de, kalıcı olarak inanılırlığı kuşkuludur. Kuşkusuz bu taktikle bir yandan gözaltına alınan gazetecilerin haber yapmaları engellenirken, diğer yandan nitelikli ve iktidarı zor durumda bırakacak haber yapma olasılığı bulunan başka gazetecilere gözdağı verilmeye çalışılmaktadır.

    Yurttaşı Şeffaflaştıran Devleti Gizemlileştiren E-Devlet Kapısı

    İletişim ve haberleşme hakkı bağlamında en fazla tartışılan konulardan birisi de, devlet ve bürokrasinin işleyişinin şeffaflaşması ve yurttaşın bu şeffaflıktan yararlanarak bilgi edinmesine fırsat verilmesidir. AKP döneminde bilgi edinme kanunu 2003 yılında resmi gazetede yayınlanarak çıkarılan “Bilgi Edinme Kanunu”nun birinci maddesi bilgi edinme hakkını ve kanunun amacını şöyle tanımlar: “Bu Kanunun amacı; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir.”[17] Bu maddede yapılan demokratik toplumun gereği olan şeffaf yönetimin gereği ve bürokratik işlemlerin hızlanması savunusuyla ilerleyen yıllarda her türlü yurttaşlık işleminin yürütülebileceği E-Devlet altyapısı kurulmasına karar verilmiştir. E-Devlet Kapısı 20/4/2006 tarihli ve 26145 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren[18] yasayla kurulmuş ve son zamanlarda hukuk, nüfus, pasaport, kadastro, sağlık, vergi ve beyanname başta olmak üzere pek çok iş ve işlemin online olarak yürütüldüğü ve belge alınabildiği bir sisteme dönüştürülmüştür. Bu oluşum bir yandan yurttaşlara büyük kolaylık sağlarken diğer taraftan yurttaşların kimlik, adres, hesap, özlük ve adli bilgilerinin online ortamda saklanıyor olmasından dolayı hem takip ve gözetleme sürecini kolaylaştırmakta hem de olası hacklenme durumunda bütün bu bilgilerin art niyetli ellere geçme riskini taşımaktadır.

    Şeffaflık meselesi bir yandan demokratik toplumun bir gereği olarak savunulurken diğer yandan da online ve dijital yatırım alanlarının belli başlı meşruiyet gerekçesi olarak karşımıza çıkarılmaktadır. Ancak özellikle Türkiye gibi giderek otoriterleşen ve sağlıklı ve gerçek bilgiye erişimin giderek imkansız hale geldiği ülkelerde bu tür devlet merkezli online işlemlerin şeffaflık iddiası daha çok sözde kalmakta ve bu tür girişimlerin gözetleme ve sansür arzusu daha görünür hale gelmektedir.

    Milliyet, 11 Nisan 2020

    Türkiye’de Mart ayında ilk vakanın görüldüğü COVID 19 salgını sürecinde, virüsün bulaştığı kişilerin takibini sağlamak ve virüsün yayılma hızını kontrol altına almak adına pek çok devlet dijital takip ve izleme mekanizmaları kurmaya başlamıştır. Virüsün yayılmasından ve kendilerine bulaşmasından ürken kalabalık kitleler normal koşullarda buna benzer bir takip sürecine gönüllü olmayacakken böylesi olağandışı bir dönemde bu takip sistemlerini seve seve hayatlarına sokmaya başlamışlardır. Türkiye’de de kişisel verilerin güvenliğini riske atacak derecede yoğun veri talebinde bulunan bir dijital takip sistemi kurulmuş ve seyahat etmek isteyenlerin bu sisteme kaydolarak HES kodu alması beklenmektedir. Bu sistem büyük ölçüde büyük dijital teknoloji şirketlerinin altyapıları kullanılarak kişilerin konum verilerini ve adresinden, en özel kişisel verilerine kadar toplayan ve bu veriler üzerinden takip, izleme ve kontrol altına alma mekanizması oluşturmaktadır. Konum verilerinin takibi normal koşullarda onaya bağlı bir şekilde iletişim teknolojisi şirketleri tarafından toplanıp depolanabiliyordu. Ancak COVID-19 Pandemisi bahane edilerek bu temas, takip ve izleme olayı hem mecburi hem de kalıcı hale dönüşme riski taşımaktadır (Çayır, 2020: 6). Bu ise karşımızda şeffaflık, güvenlik, sağlık gibi bahanelerle kalıcı bir iletişim hakkı ihlalini beraberinde getirecek bir sürece işaret etmektedir. Modern insanın belki de en önem verdiği mahremiyet algısı uzun zamandır değişmektedir. Ancak bu değişim insanların kendi onaylarıyla gerçekleşmekteydi. Bu süreç bu rızaya dayalı mahremiyet ihlalini zorunlu hale dönüştürecek, iletişim ve haberleşme hakkının ihlalini kalıcı getirecek ve otoriter yönetimlerin işini kolaylaştıracak şekilde tahkim edecektir. Bu tarz takip ve izleme mekanizmalarını gazetecilik mesleğinin içinde bulunduğu zorlu koşullarla birlikte düşündüğümüz zaman, baştan demokrasi adına şeffaf hale geleceği vaat edilen devletin giderek yurttaştan uzaklaşan ve gizemli hale gelen bir varlık haline geldiğini; ancak yurttaşın bütün mahremiyet ve kişisel haklarından soyularak şeffaflaşan çıplak bir varlığa dönüşmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu koşullar altında iletişim ve haberleşme hakkı ile ifade özgürlüğü hakkının yeniden tartışmaya açılması ve bu hakların ve özgürlüklerin yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır.

    İletişim ve Haberleşme Hakkını Nasıl Kavramalıyız?

    İletişim ve haberleşme hakkı kavramını bugün 1970’lerde başlayan ve 90’larda hızlanan iletişim ve kitle iletişim endüstrisindeki gelişmeler ve bu gelişmelere uygun olarak yapılan düzenlemeler ile o yıllarda hazırlanan farklı raporları ve bu raporların yol açtığı medya endüstrisi rejimini anlamadan kavrayabilmek mümkün değildir. Bu bağlamda bahse değer birinci raporun tarihi 1975, başlığı da The Crisis of Democracy (Demokrasinin Krizi)’dir. Bu rapor genellikle “Trilateral Commussion” adıyla bilinir. Bu adı, raporun üç farklı ülkeden yazarının olmasından alır. Yazarları Fransız Sosyolog Michael Crozier, Amerikalı Siyaset Bilimci Samuel Huntington ve Japon Bilim İnsanı Joji Watanuki olan raporun alt başlığı “On Governability of Democracies”’dir (Demokrasilerin Yönetilebilirliği Üzerine) (1975). Bu alt başlık boşuna değildir. Zira bu tarihlerde 1930’larda yürürlüğe konulan sosyal refah devleti politikalarının krizi bir yandan kapitalizmin diğer yandan da demokrasilerin krizini beraberinde getirmiştir. Raporda özellikle de, 68 kuşağının yol açtığı direniş ve geniş özgürlük talep eden kültürün bir anlamda “aşırı demokratik” bir temsiliyete yol açan yayın organlarından neşet ettiği ve bunun da demokrasileri yönetilemez hale getirdiğine dikkat çekilmektedir. Bu saptamanın iması şudur: “Medya organlarında herkes her istediğini konuştuğu için, demokrasiler yönetilemez ve kontrol edilemez hale gelmiştir. Buna bir çekidüzen vermek gerekir.” Raporda özellikle dönemin entelektüelleri arasında yayıldığı iddia edilen “zararlı kültür”ün (adversary culture) gençlerin ve ergenlerin giderek daha bireyci ve isyancı hale gelmesine yol açtığına, yine bu zararlı kültürün yayılmasında basın ve yayın organlarının önemli bir etkisinin olduğuna dikkat çekilmektedir. Kısaca altmışlı ve yetmişli yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan, savaşa, nükleer silaha, sömürgeciliğe, emek ve doğa sömürüsüne karşı gelişen bütün hareketlerin var olan “demokratik kültür”e zarar verdiği ve bundan büyük ölçüde “topluma aşırı demokratik boya sıçratan” basın-yayın organlarının sorumlu olduğu iddia edilmektedir. Bu raporun ardından önde gelen Avrupa ülkelerinde ticari televizyon yayıncılığının başladığı ve ilerleyen yıllarda giderek yaygınlaştığını unutmamak gerekir. Ayrıca bu yılların başta İngiltere olmak üzere pek çok ülkede de neoliberal ekonomi politikalarıyla beraber deregülasyon (kuralsızlaştırma) sürecinin de başladığı yıllar olduğunu hatırlatmak gerekir.

    Bu rapordan beş yıl sonra ise UNESCO tarafından yine geniş katılımlı bir komisyona medya yapılanması üzerine bir rapor daha hazırlatılmıştır. Bu raporun başlığı ise ümitvar ve davetkârdır: “Many Voices One World” (Pek çok ses Tek Dünyya) (1980). “Bugün ve Yarın İletşim ve Toplum” üst başlığını taşıyan bu rapor Mcbride Raporu olarak da bilinir. Bu raporda 1948 yılında yayınlanan Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde kısaca ifade edilen  “her insan düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir, bu hak hiçbir müdahale olmaksızın sınırsız bir şekilde her türlü medyada yaygınlaştırılabilir” hakkı, o günün iletişim teknolojilerini göz önünde bulundurarak daha açık şekilde tanımlamıştır. Mcbride Raporu’nda iletişim ve haberleşme hakkı açısından temelde üç nokta üzerinde durulur. Bu üç noktadan ikisi doğrudan iletişim hakkıyla ilgisi olmasa da, uluslararası, ulusal ve yerel düzeyde demokrasinin genişletilebilmesi için bu üç düzeyin iletişim hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Bunlardan birincisi örgütlenme/bir araya gelebilmeyle ilgili olan toplanma, tartışma ve katılma hakkıdır. İkincisi genel olarak enformasyon hakkıyla ilgili olan sorgulama, bilgilendirme ve bilgilenme hakkı olarak tanımlanır. Üçüncüsü ise insanın gelişimiyle ilgili olan kültür, seçme ve mahremiyet hakkıdır. 1980 yılında yayınlanan bu iletişim hakkı tanımlaması görüldüğü gibi sadece basın ve ifade özgürlüğü olarak sınırlanmaz, bu hakkın kullanılabilmesi için gerekli koşulları da tanımlamaktadır. Örneğin kültür ve seçim hakkı aynı zamanda var olan iktidar ilişkilerinin eşitsizliği nedeniyle haber medyasında eşitsiz, yanlış ve eksik temsil edilme ihtimallerini de göz önünde bulundurur. İletişim hakkı bu bağlamda sadece dilediği şeyi dilediği şekilde ifade edebilme hakkının ötesinde bir hak olarak tanımlanır.

    Mcbride Raporu bir yandan iletişim ve haberleşme hakkının boyutunu ve çerçevesini genişletmiş olsa da, diğer yandan bu hakkın sınıfsal olmaktan ziyade kimlik hakkı olarak tanımlanmasına ve algılanmasına yol açmıştır. Birincisi 1975, diğeri 1980 tarihinde hazırlanan her iki rapor da bünyesinde demokrasiye ve özgürlüklere dair bambaşka yaklaşımlar barındırmaktadır. Birinci rapor, var olan demokratik hakların genişliğinin parlamenter demokrasiyi tehdit etmeye başladığını iddia ederek, medyadaki temsilin genişliğinin sınırlanması gereğine işaret ederken, ikinci rapor, iletişim hakkının daha geniş bir perspektiften tanımlanması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Bu iki farklı rapor bu farklı yaklaşımlar nedeniyle bize iletişim hakkının bu yıllardaki kavranışıyla ilgili olarak sınırlı bir perspektif sunar. Geniş bir perspektiften bakabilmek için, neoliberal ekonomi politikalarının yol açtığı kuralsızlaştırma ve kamu yayıncılığındaki gerileme ve emek örgütlenmesindeki sınırlamalara bakmak gerekir. Zira demokrasi açısından iletişim hakkı neoliberal ekonomi politikalarıyla sınırlanan bu haklarla birlikte düşünülmesi gerekir. Mcbride Raporu’ndaki tanımlama, bu yaklaşımı büyük ölçüde karşılamaktadır.

    Yayıncılığın ticarileşmesi, başlangıcından beri iletişim ve haberleşme özgürlüğünün en temel tehdit unsurlarından birisi olmuştur. Zira hem ABD’de hem de İngiltere’de gazetelerin ucuzlaması ve buna bağlı olarak kitleselleşmesi ile gazetelerdeki haberlerin satılabilir bir mal haline gelmesi ve yine gazetelerde reklamların yayınlanmaya başlaması birbirine yakın zamanlarda ortaya çıkmıştır (Taş, 2010). Bu tarihlerde gazetelerin ucuzlamasının en temel nedeni, sadece haberin satılabilir bir meta haline gelmesinden kaynaklı değildir. Haberin yanı sıra okuyucunun ilgisinin ürünlerini tanıtmak isteyen şirketlere de satılmasından kaynaklı olarak bir ucuzlama söz konusudur. İlerleyen yıllarda, basın/medya sektöründeki ortaya çıkan bu örüntü, medyanın üretim ve örgütlenme yapısını da şekillendirmiş, reklam gazete ve televizyonların reklam departmanları, zaman zaman haber servislerinden daha önemli hale gelmiştir. Özellikle Türkiye’de televizyon yayıncılığının ticarileştiği 90’lı yıllarda örgütlenme yapısı yeni oturmaya başlayan medya kuruluşlarında reklam ve reklam birimleri büyük ölçüde medyadaki haber içeriklerini ve haber değerlerini önemli ölçüde domine etmiştir (Durna ve Durna, 2018). Bu, kuşkusuz iletişim ve haberleşme hakkının da sınırlarını belirleyen bir gelişmedir.

    Küresel anlamda baktığımız zaman da, yukarıda iletişim ve haberleşme hakkının sınırlarını şekillendiren ticari yayıncılık faaliyeti, aynı zamanda küresel ölçekli medya tekellerinin oluşmasına da yol açmıştır. Özellikle 80’lerde küresel düzeyde yaygınlık gösteren sermayeye sınırsız özgürlük tanıyan neoliberal ekonomi politikaları ile deregülasyon uygulamaları, bu tekellerin ortaya çıkmasında temel faktör olmuştur. Örneğin Ben H. Bagdikian’ın 2004’de yazdığı The New Media Monopoly ( 2004: 29) adlı kitabında küresel ölçekte faaliyet gösteren medya tekellerinin beşe düştüğü saptaması yer almaktadır. Türkiye açısından baktığımız zaman ise aynı yıllarda AKP’nin tek başına iktidarının ilk yılları olması nedeniyle öncesinden kalan bir medya sermaye yapılanması söz konusudur. Bu yıllar, AKP’nin medya sermaye ve mülkiyet yapılanmasına müdahalesinin başladığı, ama nihai hedefe ulaşmak için daha alınacak çok yolun olduğu yıllardır. Bu yıllarda da Doğan Medya Grubu, neredeyse medya mülkiyetinin yüzde yetmişine sahiptir. Hem küresel ölçekteki hem de Türkiye ölçeğindeki medya tekellerinin sadece medya ile ilgili yatırımlarının olmadığını da unutmamak gerekir. Artık günümüzde Türkiye açısından baktığımız zaman, medya mülkiyetine kimin sahip olduğundan ziyade, kim adına sahip olduğu daha önemli hale gelmiştir.

    Ortaya çıkan yeni rejimle birlikte ve Doğan Medya Grubu’nun elinde bulunan yayın organlarının Demirören Grubu’na devrinden sonra, medya sahipleri bir anlamda tek bir kişinin taşeron işletmeleri haline gelmiş ve bu nedenle de iletişim ve haberleşme faaliyetinden ziyade propaganda hizmeti yürüten organlara dönüşmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığı zaman, günümüzde iletişim ve haberleşme hakkının önündeki en birinci engel, zannedildiği gibi bir tek adam rejimi altında sansür ve baskı değildir. Bu spekülatif olduğu kadar gerçek olan saptama, iletişim ve haberleşme hakkının birey ve toplum açısından neden önemli olduğunu tam olarak kavrayarak anlaşılabilir. İletişim ve haberleşme hakkı, her şeyden önce haber değeri kavramıyla da doğrudan ilgilidir. Modern gazeteler, ya da artık günümüzde dijital platformları, sosyal ağları da kapsayan medya, bir ticari işletme haline geldiği andan itibaren ya da temel motivasyonu ticari faaliyet olduğu zaman kamusal müzakere mecrası olmaktan çıkmıştır. Kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı eşitsiz iktidar ilişkilerini, adaletsiz gelir dağılımını, sıradan ve doğal bir mübadele ilişkisi olarak kavramamızı ve buna her koşulda boyun eğmemizi salık veren temsillerin üretildiği ve dolaşıma sokulduğu bir ideolojik aygıttan ibarettir artık medya (Durna, 2020). Mevcut iktidar ilişkilerinin ürettiği haber değerleri, büyük ölçüde toplumsal barışa, insanın özgürce yaşamasına, insan sağlığına, doğaya ve kamusal selamete tehdit oluşturmaktadır. İletişim ve haberleşme hakkını bireysel bir hak olarak görmek yerine kamusal bir talep ve toplumsal bir ihtiyaç olarak görmeye başlamak gerekir. Haber alma hakkı aynı zamanda bilgilenme ve buna göre pozisyon alma hakkıdır. Bu hakkı talep etmek, aynı zamanda eşit, adil ve sağlıklı bir toplum kurma arzusunu dile getirmektir.

    Sonuç

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve bürokratik yapılanması, ifade özgürlüğünü bir insan hakkı olarak tanımlayan ilk metinlerden biri olan Evrensel Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin yayınlandığı Fransız Anayasasından izler taşır. Bunun yanı sıra Türkiye, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ni yayınlayan Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerindendir. Bu bildirgenin 19. Maddesi ifade özgürlüğünü net bir şekilde insanın vazgeçilemez hakkı olarak tanımlar. Türkiye’ Cumhuriyeti Anayasası’nın 26. Maddesi de “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” cümlesiyle ifade özgürlüğünü tanımlamıştır. Bu özgürlüğün sınırları yine Anayasanın 28. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu sınırlar oldukça dar çizilmiş olsa da, Türkiye yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin imzacı ülkelerinden olduğu için, normalde ifade özgürlüğüne dair sınırların daha geniş olması beklenir. Elbette bu hukuki bir tartışmanın konusudur.

    Basın ve ifade özgürlüğü açısından Türkiye Cumhuriyeti devletini ve yürütme erkini ulusal ve uluslararası düzeyde bağlayan pek çok madde ve anlaşma olmasına rağmen, hem insanların ifade özgürlüğü gittikçe daha fazla sınırlanmış durumdadır hem de iletişim ve haberleşme hakkına dair her geçen gün yeni ihlaller yaşanmaktadır. Bugün Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi ve MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi iş birliği ile gerçekleştirilen İnsan Hakları Algısı Araştırmasının sonuçlarına göre toplumun %82’si temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini düşünüyor. Bu orana göre iktidarı destekleyen seçmenler de temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini düşünüyor. 2017 yılında hükümetin bazı terör örgütleriyle işbirliği içinde olduğu iddia edilen maddelerin yayınlandığı gerekçesiyle çevrimiçi ansiklopedi Wikipedia 2020 yılının ilk günlerine kadar erişime kapalı tutuldu. Wikipedia’nın kapalı tutulması, geniş bir toplumsal kesim tarafından haberleşme hakkının gaspı olarak algılanmış olmasına rağmen (Uzun, 2020) uzunca süre öncelikle siyasal iktidar, sonra da hukuki otoriteler bu karardan geri adım atmadı. Son zamanlarda iletişim ve haberleşme hakkına dair ihlaller tüm hızıyla devam ederken, iktidar baskıları arttırmak ve iletişimi kısıtlamak için yeni uygulamaların hazırlığı içindedir.

    İktidarın hukuki ve idari baskılarının yanı sıra iletişim ve haberleşme hakkını tehdit eden başka unsurlar da vardır. İnternet teknolojisi, sosyal ağlar ve Whatsapp, Telegram vs gibi haberleşme uygulamaları da uluslararası büyük iletişim teknolojisi şirketlerinin sahipliğindedir ve gerek konum bazlı, gerekse de içerik bazlı veri depolama ve kişisel verilerin yedeklenmesi konusunda tam anlamıyla şeffaf davrandıklarını söyleyemeyiz. Her ne kadar hem verilerin güvenliği hem de bu verilerin üçüncü parti şahıs ya da kurumlara verilmesi konusunda garanti veriyor olsa da, devlet güvenliği, suçun önlenmesi gibi konular devreye girdiğinde bu tür şirketlerin faaliyetlerinin kısıtlanacağı kaygısıyla kişisel verileri otoriter devlet yetkililerine verebilme ihtimalleri hiç de zayıf değildir. Bu durumun pek çok örneği son yıllarda FBI ve haberleşme uygulamaları arasında yaşanmaktadır. FBI, son yıllarda ulusal güvenlik ve terör gerekçesiyle pek çok insanın kişisel verilerini daha ısrarlı bir şekilde istemeye devam etmektedir.

    Türkiye’de son dönemlerde gündeme gelen sosyal ağlar ve haberleşme uygulamalarından güvenlik gerekçesiyle veri talep edilebileceği, eğer bu veriler istek üzerine verilmezse bu tür şirketlerin faaliyetlerinin durdurulabileceğine dair bir yasa taslağının hazırlığı devam etmektedir. Bu yasa taslağı bir yandan bu tür haberleşme uygulama şirketlerini elinde bulundurduğu milyonlarca insanın kişisel verilerinin devlete vermeye zorlayacak, diğer yandan da pek çok insanın kişisel verilerinin devletin güvenliği gerekçe gösterilerek devlet tarafından alınabilmesini sağlayarak bu sayede fişleme gerçekleştirilebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda iletişim ve haberleşme hakkı ve mahremiyet hakkı ile kişisel verilerin korunması hakkının bir arada tartışılması gerekmektedir. Bu tür yeni iletişim teknolojileri haberleşme konusunda sınırsız olanaklar sağlarken, hem bu tür şirketlere (tabi ki ticari amaçla kişisel verilerimizi para vererek elde eden üçüncü parti şirketlere de) ve bu şirketlerden talep eden otoriter devletlere kişisel verilerimizi elde etmek için sınırsız bir yetki ve olanak da vermektedir.

    Kısaca iletişim ve haberleşme hakkını sadece bilgiye ulaşmak, özgürce ne düşündüğünü ifade edebilmek, özgür bir şekilde basın-yayın organı çıkarabilmek gibi haklarla sınırlı şekilde tartışmak yerine, örgütlenme, bireysel verilerin korunması, mahremiyet, demokratik katılım, özgürce sokak eylemi yapabilmek gibi haklarla geniş bir şekilde çerçevelenerek tartışılmalıdır.

    Kaynaklar

    Akdeniz, Yaman ve Güven, Ozan (2019), Engelli web 2018, İstanbul: İfade Özgürlüğü Derneği.

    Bagdikian, Ben H. (2004), The New Media Monopoly, Boston: Beacon Press.

    Başaran, Funda (2016), “İnsanın İletişim Hakkı”, Nevin Yıldız Tahincioğlu (Editör) içinde Yamuk Hakikat: İfade ve İletişim Hakkı Üzerine, Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Bourdieu, Pierre (2000), Televizyon Üzerine, Turhan Ilgaz (Çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Crozier, Michael vd. (1975), The Crisis of Democracy: Report on the Governability of Democracies to the Trilateral Commission, New York: New York University Press.

    Çayır, Faruk (2020), Covid-19 Sürecinde Temas Takip Uygulamaları ve Kişisel Verilerin Korunması, Ankara: Alternatif Bilişim Derneği.

    Durna, Tezcan (2020), “Ön Söz”, Tezcan Durna vd. (Hazırlayanlar), içinde Medya İzleme Raporu-2: 2019 Yerel Seçim Sürecinde Medyada Yer Alan Ayrımcı Söylemler, Ankara: um:ag Yayınları, s. 7-21.

    Durna, Tezcan ve Durna, Nehir (2018), “Büyük Gerileme Çağında Gazetecilik: Popülizm versus Kamu Yararı”, Erkan Yüksel vd. (Editörler), içinde CIM 2018, 16th International Symposium Communication in the Millennium, s. 177-192.

    Innis, Harold A. (2006), İmparatorluk ve İletişim Araçları, Nurcan Törenli (Çev.), Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Kıvanç, Ümit (2017), O Meslek Bunalımda: Gazeteciliğin Kendine, Neoliberalizm ve Sanal Âlemin Basına Ettikleri, İstanbul: P24 Kitaplığı.

    Kurt Öncel, Gülen (2013), Türkiye’de Soruşturmacı Gazetecilik, İstanbul: Evrensel Basım Yayın.

    Mcbride, Sean vd. (1980), Many Voices One World: Communication and Society Today and Tomorrow, Great Britain: UNESCO.

    Şahin, Ülkü vd. (2020), 2019-2020 Türkiye Basın Özgürlüğü Raporu, İstanbul: TGS.

    Taş, Oğuzhan (2010), “Gazeteciliğin Doğuşu: Eleştirel Bir Tarih Yazımına Doğru”, Mülkiye, Cilt: XXXIV Sayı:269, s. 29-66.

    Uzun, Ruhdan (2020), “National Interest Vs. Online Freedom of Expression: The Discussion of Internet Users On the Blocking ‘Wikipedia in Turkey”, Etkileşim, Vol. 5, pp. 10-22.

    Gazete Kaynakça

    Armutçu, Oya. (30 Nisan 2017). “Wikipedia Yasaklandı”, Hurriyet.

    Cumhuriyet. (19 Ocak 2020). “Yolsuzluk Haberine Erişim Engeli”, Cumhuriyet.

    Cumhuriyet. (20 Nisan 2020). “Doğrular Korkuttu”. Cumhuriyet.

    Yılmaz, Çiğdem. (11 Nisan 2020). “Koronaya Sıcak Takip”. Milliyet.

    Korkusuz. (1 Mart 2020). “Fatih Portakal’ın Üç Yıla Kadar Hapsi İstendi”, Korkusuz.

    Özkanoğlu, Fatih. (3 Mayıs 2015). “İstanbul’a Gelme”, Yeni Şafak.

    Özvarış, Hazal. (28 Aralık 2015). “RTÜK üyesi: Erdoğan’a hakareti affetmiyoruz ama Atatürk ve İnönü’ye hakaret serbest!”. T24. https://t24.com.tr/haber/rtuk-uyesi-erdogana-hakareti-affetmiyoruz-ama-ataturk-ve-inonuye-hakaret-serbest,322007 adresinden erişildi.

    Sözcü. (20 Mayıs 2020) “Yakında Kapımıza İşaret Koyacaklar”. Sözcü.

    T24. (19 Mayıs 2020) “RTÜK’ten radyocu Nihat Sırdar’a ‘bira iyi gider’ mesajı için 3 kez yayın durdurma cezası!”. T24. https://t24.com.tr/haber/rtuk-ten-radyocu-nihat-sirdar-a-bira-iyi-gider-mesaji-icin-3-kez-yayin-durdurma-cezasi,879374 adresinden erişildi.

    Yeniçağ. (3 Mart 2020). “Murat Ağırel Tutuklandı”, Yeniçağ.

    [1] http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/223262-turkiye-basin-ozgurlugunde-180-ulke-arasinda-154-sirada (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    Sıralama için bkz: https://rsf.org/en/ranking (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [2] Bu konu ile ilgili daha geniş bilgiye yine medyaport.net adresimizde daha önce yayınlanan bir başka raporumuzdan ulaşılabilir: https://medyaport.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [3] Raporun tam metnine ulaşmak için şu linke başvurulabilir: https://tgs.org.tr/tgs-basin-ozgurlugu-raporu-2019-2020/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [4] Fransız Sosyolog Pierre Bourdieu Televizyon Üzerine adlı kitabında bu tür haberlere “omnibus olaylar” adını verir. Bu olaylar hiçbir tercihte bulunmaz, hiçbir şey söylemez ve hiç kimseyi şaşırtmaz. Sadece insanları eğlendirir ve vakit geçirmelerini sağlar. Hiçbir sorunun çözümüne ön ayak olmaz ve kamuoyunu gündemini sadece meşgul eder. (Bkz. Bourdieu, 2000: 30).

    [5] Gazetecilik mesleğine dair itibarsızlaştırmanın sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil, küresel anlamda da yaygın olduğuna dair örnekleri okumak isterseniz bkz. Kıvanç, 2017.

    [6] https://www.youtube.com/watch?v=BAK7XtbuRxU (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [7] https://www.dw.com/tr/tv-dizilerinin-perde-arkas%C4%B1-sans%C3%BCr-ve-otosans%C3%BCr/a-44947125 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [8] http://bianet.org/bianet/medya/177253-131-yayin-organi-kapatildi (Erişim tarihi: 31/05/2020),

    https://medyaport.net/2018/07/17/mayis-2018-2-rapor-medya-izleme-raporu/ (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [9] https://www.evrensel.net/haber/395452/evrensele-ilan-durdurma-cezasina-skandal-gerekce-okur-dayanismasi-suc-sayildi?utm_source=anasayfa&utm_medium=manset&utm_campaign=haber&slide_order=03 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [10] https://www.birgun.net/haber/yayin-yasagi-nda-akp-matematigi-255291 (Erişim tarihi: 31/05/2020),

    https://www.dw.com/tr/verilerle-t%C3%BCrkiyede-yay%C4%B1n-ve-eri%C5%9Fim-yasaklar%C4%B1/a-53307444 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [11] https://www.dw.com/tr/verilerle-t%C3%BCrkiyede-yay%C4%B1n-ve-eri%C5%9Fim-yasaklar%C4%B1/a-53307444 (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [12] https://www.evrensel.net/haber/394327/rtuk-2019da-3-8-milyon-tl-ceza-kesti-en-yuksek-ceza-fox-tvye-verildi (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    [13] Halagazeteciyiz.net sitesi için hazırladığımız “Gazetecilik, Yas ve Şiddet” başlıklı raporunun araştırma ve gazete taramasını yaparken 2012 tarihinden bu yana Evrensel Gazetesi’nin Ankara Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’ne alınmadığını fark etmiştik. Bu kategoride sayılan gazetelerin pek çok devlet kütüphanesine alımı durdurulmuştur.

    [14] http://m.bianet.org/bianet/print/164669-alti-gazete-mansetinde-dogan-medya-hedefte

    https://bianet.org/bianet/print/164636-hurriyet-cumhurbaskanina-sordu-bizden-ne-istiyorsunuz (Erişim tarihi: 01/06/2020).

    [15] https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/212975-rabia-naz-in-supheli-olumunu-duyuran-metin-cihan-yurt-disina-cikmak-zorunda-kaldim (Erişim tarihi: 02/06/2020).

    [16] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52584874 (Erişim tarihi: 01/06/202).

    [17] Kanunun ilk çıkarıldığı halinin içeriğine şu linkten ulaşılabilir: https://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k4982.html (Erişim tarihi: 01/06/2020).

    [18]https://www.turkiye.gov.tr/bilgilendirme?konu=siteHakkinda#:~:text=e%2DDevlet%20Kap%C4%B1s%C4%B1’n%C4%B1n%20kurulmas%C4%B1,ve%20Altyap%C4%B1%20Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20yetkisine%20verilmi%C5%9Ftir. (Erişim tarihi: 31/05/2020).

    Yazarlar Hakkında

    *Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalı’nda yapmıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar öğretim üyesi olarak devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Halen Almanya’daki Duisbur-Essen Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde Eleştirel Medya Çalışmaları adlı bir dersi uzaktan vermeye devam veriyor. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış eserleri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın Genel Yayın Yönetmenliğini ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Society” başlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir. Halagazeteciyiz.net sitesinin düzenli yazarı ve hak ihlali raporlarının editörüdür.

    **Uğur Yağan, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuştur. 2013 yılında aynı bölümde Sosyal Medya ve Politik Aktivizm konulu yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. 2019 yılında bir yıl süreyle University of Surrey, Sosyoloji bölümünde misafir araştırmacı olarak bulunan yazar, Ankara Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim Dalı’nda doktora programına devam etmektedir. İzleyici araştırmaları, yurttaşlık ve medya ilişkisi, ifade özgürlüğü konuları akademik ilgi alanları içerisinde yer almaktadır.

  • Dijital Ağlara Erişim ve Mahremiyet Hakkı

    Dijital Ağlara Erişim ve Mahremiyet Hakkı

    *Yeliz Dede Özdemir

    **Tuğrul Çomu

    Giriş

    Son 20 yılda bilgi iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve İnternetin gündelik hayatımızın her alanına girmesiyle birlikte, dijital ağlara erişimde mahremiyet en çok tartışılan konulardan biri haline gelmiştir. Teknolojik gelişmelerin hızı ve dijital ağlara erişimin artması, gündelik hayatı pek çok yönden kolaylaştırırken, bireylerin mahremiyet alanına yönelik tehditleri de beraberinde getirmektedir. Bu tehditlerin en önemlilerinden biri de kişilerin mahremiyetine ya da özel yaşam alanlarına hem hükümetlerden hem de özel kurumlardan kaynaklı müdahalelerin artmasıdır.

    Bu raporda, dijital ağlara erişimde yaşanan mahremiyet hakkı ihlallerini örneklerle tartışmaya açmak amaçlanmıştır.  Bu çerçevede, öncelikle, mahremiyet hakkının ne olduğuna ve iletişim teknolojilerinin gelişmesine paralel olarak bu alanda ne gibi dönüşümlerin yaşandığına değinilecektir. Ardından Türkiye özelinde mahremiyet hakkının nasıl çerçevelendiği ve dijital ortamda bu hakların nasıl ihlal edildiği örnekler üzerinden incelenecektir.

    Mahremiyet Hakkı ve Dijital Ağlarda Mahremiyet

    Kişinin sınırlarını kendi belirlediği ve başkalarını hangi ölçüde dâhil edeceğine yine kendisinin karar verdiği, bireye özel bir alanı ifade eden mahremiyet, tarihsel olarak çok eski yıllara dayansa da bir hak olarak ele alınması 19. yüzyılın sonlarına tekabül etmektedir. İletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, kişilerin özel yaşam alanlarının ve mahremiyetlerinin sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği üzerine tartışmalar artmıştır. Bu yıllarda, Warren ve Brandeis “The Right to Privacy” (Mahremiyet Hakkı) başlıklı bir makale kaleme alarak bir hak olarak mahremiyet kavramını gündeme getirmişlerdir. Bu tarihlerden sonra farklı disiplinlerde yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanan mahremiyet hakkı, kişinin özel yaşamı üzerindeki bireysel haklarını ifade etmekle birlikte, bireyin özel alanına herhangi bir dış tehdide karşı yasalarla güvence altına alınması gereken temel bir insan hakkı olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle, sonraki yıllarda hem uluslararası bildiri, sözleşme ve belgelerde hem de ulusal yasalarda kişinin mahrem ya da özel yaşam alanına ilişkin düzenlemeler yapılmıştır.[1] Her ne kadar özel hayatın gizliliği ya da mahremiyet hakkı yasalarla güvence altına alınmış olsa da, tüm diğer haklarda olduğu gibi bunlar da hükümetler tarafından “milli güvenlik”, “kamu güvenliği”, “istihbarat” gibi sınırları belli olmayan gerekçelerle kolayca ihlal edilebilmektedir. Özellikle, mahremiyetin sınırlarının bulanıklaştığı, bireyin özeline dair her türlü verinin kolaylıkla elde edilebildiği dijital ağlarda, bu ihlaller çok daha kolay ve takibi zor bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir.

    Mahremiyetin sınırları, bireylerin yaşam alanlarıyla ilgilidir. Birçok disiplinde bireylerin yaşam alanları üç çerçevede kategorilendirilmektedir: Bunlardan ilki, kişinin herkesle paylaştığı kamusal yaşam alanıdır, ikincisi, kişinin kendisine yakın hissettiği kişileri dâhil ettiği özel yaşam alanıdır. Üçüncüsü ise, “kişinin sadece kendisi için saklı tuttuğu veya çok güvendiği kişiler dışında herkese saklı tuttuğu” gizli yaşam alanıdır (Yüksel, 2003). Gizli yaşam alanı ya da özel alan, bireylerin sınırlarını kendilerinin belirlediği ve bu alana kimleri dâhil edip etmeyeceklerine yine kendilerinin karar verdiği mahremiyet alanını kapsamaktadır.

    Mahremiyet kavramının sınırları hem kültürel hem de tarihsel süreç içerisinde yaşanan gelişim ve değişimlerden etkilenmiştir.  Özellikle, modernleşme sonrası toplumsal ve kültürel alandaki dönüşümler, mahremiyet kavramının boyutlarını değiştirmekle birlikte, bu kavramın tanımlanması ve sınırlarının belirlenmesini de gerekli kılmaktadır. Ancak, mahremiyetin nasıl algılandığı kültürel ve bireysel olarak farklılıklar göstermektedir ve bu tür farklılıklar kavramın net bir tanımını yapmayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, mahremiyetin üç farklı boyutundan bahsedilmektedir. Bunlar; bireyin içinde bulunduğu fiziksel alanı ifade eden bölgesel mahremiyet, bir kişinin özel alanını ifade eden bireysel mahremiyet ve günümüzde en çok karşılaştığımız, kişisel verilerin toplanması, saklanması, işlenmesi ve dağıtılmasına ilişkin süreçleri ifade eden veri mahremiyeti’dir (Kokolakis, 2017). Mahremiyetin bu üç boyutu, özellikle dijital ağlarda çok sık karşılaşılan mahremiyet ihlallerine ilişkin bir çerçeve de çizmektedir. Örneğin, kişinin mobil cihazlarla birlikte kullandıkları konum bazlı servisler, bölgesel mahremiyet ihlallerini; yine dijital ağlarda paylaşılan kimi içerikler bireysel mahremiyet ihlallerini ve dijital platformlarda yapılan her işlem veri mahremiyeti ihlallerini beraberinde getirmektedir.

    Dijital Ağlarda Mahremiyet İhlalleri

    Günümüzde bilgi ve iletişim teknolojilerinde meydana gelen gelişmeler ile birlikte mahremiyet haklarına yönelik tehditlerin ve müdahalelerin de giderek arttığı görülmektedir. Üstelik bu tehdit ve müdahaleler sadece devlet birimlerinden değil, özel kişi ve kuruluşlardan da kaynaklanmaktadır. Özellikle internetin ve dijital teknolojilerin evimizin en mahrem alanlarına girmesiyle birlikte, bu alanların dışarıdan kontrol edilmesi oldukça kolaylaşmıştır. Bilinçli ya da bilinçsiz İnternette gezinirken bıraktığımız her bir dijital iz, mahremiyet alanımızın ihlaline kapı aralamaktadır. Tam da bu nedenle, Dijital ağlarda mahremiyetin üç boyutuna ve bunların hangi yollarla ihlal edildiğine değinmek gerekmektedir. Bunlardan ilki, iletişime kimlerin dâhil olacağını ya da olmayacağını yine bireyin kendisinin belirlediği haberleşme mahremiyeti; ikincisi, kişinin kimlik gizliliğinin korunması temeline dayanan anonim olma hakkı; üçüncüsü ise bireyin dijital verilerinin korunması temeline dayanan veri mahremiyeti’dir (Braman, 2011, s. 162-164).

    Haberleşme Mahremiyeti

    Temel bir insan hakkı olan haberleşme mahremiyeti, birçok ülkenin hukuk sistemi içerisinde yer almakta ve bu hakkın ihlali cezai yaptırımlarla sonuçlanmaktadır.[2] Ancak dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte, bir yandan tüm iletişim trafiği servis sağlayıcılar tarafından kayıtlanırken, diğer yandan bu kayıtlara özel şirketler ve devletler tarafından ulaşılması haberleşme mahremiyetinden bahsetmeyi zorlaştırmaktadır. Sandra Braman’ın belirttiği gibi (2013), geçmişte kişilerarası iletişim, ancak bir kişinin davranışları şüphe uyandırdıktan sonra hükümet gözetimine takılırken, İnternet ortamında bunun tam tersi söz konusudur, artık davranıştan ya da şüpheden ziyade veri analizi yoluyla tüm iletişim bilgilerini toplamak ve ilgili kişileri tanımlamak mümkün hale gelmiştir.

    Dijital ortamlarda kişilerarası iletişimimizde kullandığımız her kelime, her ifade, her kavram ya da sahip olduğumuz her bağlantı çeşitli şekillerde toplanmakta ve analiz edilmektedir. Bu dijital izleme trafiği, günümüzde gözetimin aldığı boyutu da gözler önüne sermektedir. Her ülkede olduğu gibi, ulusal güvenlik endişeleri hükümetler tarafından dijital alanların kontrolünü meşrulaştırma işlevi görmektedir.  Bu da, çeşitli yasal dayanak noktaları üzerinden ya da İnternet siyasalarıyla temellendirerek yapılmaktadır. Her ne kadar haberleşme gizliliği temel bir insan hakkı olsa da, tüm diğer insan haklarını ihlal etme keyfiliğini ellerinde bulunduran iktidarlar, bu hakkı da kolayca ihlal etmektedirler. Bu tür baskıcı iktidarlar, kullanıcıların neredeyse tamamının çevrimiçi aktivitelerinin kayıt altına alınmasını sağlamakta ve “gerekli gördükleri” noktalarda bu kayıtları kullanmaktadırlar (Dede Özdemir, 2015). Türkiye’de 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 Sayılı İnternet Yasası, internet ortamında bu tür bir denetimin sağlanmasını merkeze almaktadır. Yasa ile kişisel veri trafiğinin İnternet Servis Sağlayıcıları tarafından kullanıcının onayı olmadan iki yıl boyunca kayıtlanması ve istenmesi durumunda ilgili devlet kurumlarına teslim edilmesinin garanti altına alınması da böylesi bir özel hayat ve haberleşme gizliliği ihlalinin önemli örneklerinden biridir.

    Ayrıca özel şirketler de bu veri trafiğinin ve içeriğinin kayıtlanması konusunda iktidarlarla aynı fikirdedir. Çünkü insanların kişilerarası iletişimlerinde birbirlerine söylediklerine ilişkin bilgilerin bir pazarlama değeri vardır. Bu tür içeriklerden kişilerin tüketim tercihleri, ilgi alanları demografik özellikleri gibi pazarlamaya temel teşkil edecek veriler elde edilebilir ve bu veriler servis sağlayıcılara satılabilir bir içerik sağlamış olur.  Dijital ortamda herhangi bir servisten faydalanmak için onaylamak zorunda bırakıldığımız son kullanıcı lisans sözleşmeleri, bu servis sağlayıcılara kişisel e-postalar da dâhil olmak üzere sistemleri aracılığıyla gönderilen her şeyin içeriğini ticari amaçlar için kullanma hakkı vermektedir. İnternet üzerinden gerçekleştirdiğimiz aktivitelerimizin servis sağlayıcılar tarafından “zorunlu rızaya” dayalı ya da rıza dışı bir şekilde kayıt altına alınması, temel bir insan hakkı olan özel hayatın gizliliği ilkesinin ihlalidir. Bunun içerisinde, hem haberleşme gizliliğimiz, hem veri gizliliğimiz hem de kimlik gizliliğimizin ihlali söz konusudur (Dede Özdemir, 2015). Bir kişinin adı, adresi, doğum tarihi, hobileri, kart numaraları, kimlik numarası vb. gibi, bir bireyi diğerlerinden ayıran unsurları ifade eden kişisel verilerin bu denli tespit edilebilir ve kaydedilebilir olması, özel hayatın gizliliği açısından ciddi tehditler içermektedir (Veri Korumaya Giriş, 2013). Dolayısıyla tüm verilerimizin, bireysel görüşmelerimizin çok geniş bir alanda kayıt altına alındığı, saklandığı, analiz edildiği ve hatta metalaştığı dijital ortamlarda, haberleşme mahremiyetinden bahsetmek oldukça naif bir bakış açısı olacaktır.

    Anonim Olma Hakkı

    Haberleşme mahremiyetinin bu kadar kolay ihlal edildiği bir alanda, anonim olma hakkı da pek mümkün gözükmemektedir. Dijital ağlarda paylaştığımız her bilgi, tıkladığımız her site, beğendiğimiz her paylaşım ya da yaptığımız her işlem, bizim ve iletişim kurduğumuz kişilerin kimliklerinin kolayca tespit edilmesini sağlayan dijital izler bırakmaktadır. Anonim olma hakkı bu veriler üzerinden bıraktığımız elektronik izlerin silinmesi yoluyla kimliğimizin tespit edilmesinin zorlaştırılmasını ifade etmektedir (Veri Korumaya Giriş, 2013, s. 6). Ancak tüm iletişim trafiğimizin kayıt altına alındığı, internete bağlanmak için bir Internet Protokolü (IP) ya da Medya Erişim Denetimi (MAC) adresleri gibi tanımlayıcı özellikleri kullanmak zorunda kaldığımız ve dolayısıyla kimliğinizin kolayca tespit edildiği dijital ortamlarda, temel bir insan hakkı olarak ele alınması gereken anonimlik güvence altına alınması çok zor olan haklardan biridir (Braman, 2011, s. 163).  Anonim olma hakkı, her ne kadar yasal düzenlemelerde değinilen önemli konulardan biri olsa da, dijital ağın yapısı ve mikro gözetim mekanizmalarının sürdürülebilirliği açısından uygulamada karşılığını bulamamaktadır.

    Veri Mahremiyeti

    Dijital ağlarda en çok karşılaşılan sorunlardan birisi de kişisel verilerin çeşitli amaçlarla toplanmasıdır. Özellikle son 10 yılda hem sosyal medya aracılığıyla bireylerin gündelik rutinlerine, ilgi alanlarına, toplumsal bağlantılarına, önemli günlerine ve bireysel ilişkilerine dair birçok verinin paylaşılması, hem de bankacılık, alışveriş, e-devlet uygulamaları gibi her türlü işlemin dijital ağlarda gerçekleştirebilir olması, kişisel verilerin görülmemiş bir hızda ve yoğunlukta çoğalmasına neden olmaktadır. Dijital dönem öncesi, resmi kurumlar tarafından tutulan, sadece belirli koşullarda erişilebilen ve bir bireyin hayatını doğumdan ölüme kadar kapsayan çok sayıda kişisel bilgi içeren kamu kayıtları, artık bilgisayarların dijital hafızasında ve geniş veri tabanlarında sonsuza kadar saklanabilir hale gelmiştir.  Bu durum kişisel verilerin olası bir veri hırsızlığına karşı korunmasını da zorlaştırmaktadır. Toplanan tüm bu bilgiler, din, dil, ırk, yaş, cinsiyet, politik görüş gibi temel bilgilerin yanı sıra, hangi gün, nerede, kiminle ne yaptığımızdan, nelere ihtiyaç duyduğumuz, neleri beğendiğimiz ya da nelerden hoşlanmadığımız gibi bizler hakkında pek çok şeyi ortaya çıkarmaktadır. Dijital ağlarda tıkladığımız her sayfa, yaptığımız her araştırma, beğendiğimiz her ileti ya da paylaştığımız her bilgi, kısaca bıraktığımız her dijital iz, bu geniş evrensel ağda bir “dijital dosyamızın” oluşturulmasına ve kayıtlanmasına yok açmaktadır (Solove, 2004).

    Her birey hakkında ayrıntılı verilerin yer aldığı bu “dijital dosyalar”, hem devletler hem de çeşitli özel kuruluşlar tarafından bir veri deposu olarak kullanılmaktadır. Her ne kadar hakkımızda çok fazla bilgilin toplandığı, depolandığı ve analiz edildiği sık sık dile getirilse de bu kişisel bilgilerin nasıl kullanıldığı ya da kullanılacağı önceden tahmin edilememektedir. Ancak, farkında olmasak bile, dijital dosyaların kullanımı hayatımızı derin bir şekilde etkilemektedir. Şirketler bize neleri pazarlayacaklarını belirlemek için, işverenler geçmişimizi incelemek için, kimlik hırsızları bizi dolandırmak için, kolluk kuvvetleri ise hakkımızda güvenlik soruşturması yapmak için dijital dosyalarımızı kullanmaktadır. Tam da bu nedenle, kişisel verilerin toplanması ile oluşan dijital dosyalarımız, mahremiyet hakkı ihlalinin en önemli ayağını oluşturmaktadır.

    Her birey hakkında oluşan dijital dosyalardaki veriler, birçok ülkede, özellikle kolluk kuvvetleri kullanımı için giderek özel sektörden hükümetlere doğru akmaktadır. Özellikle Türkiye’de terör destekçisi ya da muhalif olmak bahanesiyle, hükümetin kişisel bilgi toplama isteği büyük ölçüde artmıştır, çünkü bu veriler kişileri izlemek, olası şüphelileri belirlemek ve haklarında işlem başlatmak için oldukça işlevsel görülmektedir. Bir bireyin ilgi alanları, satın alımları, sağlık bilgileri, üyelikleri ve web sitesi etkinlikleri gibi kişisel bilgilerinin ayrıntılı kayıtları, hükümetin bireyin mali, sağlık, psikolojik, inanç, politika, ilgi alanları ve yaşam tarzının bir profilini oluşturmasını sağlar. Birçok kişi dijital ağlarda anonim kimlikler kullanarak iletişim kursalar bile; dijital dosyalardaki veriler, bireyin kimliğini, toplumsal ilişkilerini ve iş yaptıkları tüm kişileri ortaya çıkarabilir. Hatta son yıllarda ABD Savunma Bakanlığı’nın dijital dosyalar üzerinden bireylerin davranış kalıplarını belirlemek, potansiyel “suçluları” tespit etmek için teknoloji geliştirmenin yolları üzerine çalıştığı bilinmektedir (Solove, 2004, s. 5-6). Bu profilleme teknolojisi dijital ağlarda gözetimin geldiği boyutu göstermektedir. Özel sektörde ve kamu kayıtlarında büyümeye devam eden dijital dosyalar, artık hükümetin insanları izlemesi ve soruşturması için bir araç haline gelmiştir.

    Kişisel verilerin toplanması

    Dijital dosyaların oluşması için kişisel verilerin toplanması gerekmektedir. Günümüzde dijital ağlarda kişisel veriler iki temel yolla toplanmaktadır. Bunlar rıza ile yapılan veri toplama ve rıza dışı yapılan veri toplama olmak üzere iki kategoride ele alınabilir. Web sitelerinin ya da sosyal medya uygulamalarının kullanıcıdan doğrudan veri istemesi rıza ile yapılan veri toplamaya örnektir.  Herhangi bir sosyal medya hesabı açmak ya da online alışveriş yapmak için o web sitesine ya da uygulamaya üye olmak gerekmektedir. Bu üyelik için de çeşitli kişisel bilginin girilmesi ve kullanıcı sözleşmesinin kabul edilmesi zorunludur, aksi takdirde bu sitelerde ya da uygulamalarda sunulan hizmetlerden yararlanmak mümkün değildir. Bu nedenle, birçok web sitesine ya da uygulamaya kişisel bilgileri, “zoraki rıza” yoluyla bireyin kendisi vermek durumunda kalmaktadır.  Böylece bu web siteleri tıklama akışı verilerimizi takip etmekte, ilgilendiğimiz ürünleri ve aldıklarımızı kayıtlamakta ve bu bilgiler ışığında alabileceklerimizi bize sunmaktadır. Benzer şekilde kullandığımız sosyal medya hesapları da tüm kişisel iletişimimizi, toplumsal bağlantılarımızı, ilgi alanlarımızı, politik görüşlerimizi, kısaca mahrem alanımıza ait pek çok veriyi kayıtlamakta, bunları şirketlere satmakta ya da kolluk kuvvetleriyle paylaşmaktadır.

    Zoraki “rızaya” dayalı bir diğer veri toplama yöntemi de çerezlerdir. Çerezler, bir web sayfasına tıkladığımızda kullanıcının bilgisayarına dağıtılan küçük metin dosyalarıdır. Web siteleri tarafından çerezlere yerleştirilen kimlik kodları kullanıcının sabit diskine kaydedilir. Böylece kullanıcı siteyi tekrar ziyaret ettiğinde, bu site daha önce kullanıcının sabit diskine yerleştirilen çerezini arar, kullanıcıyı tanır ve kullanıcının veritabanındaki önceki gezinti etkinliği hakkında topladığı bilgileri bulur. Kullanım amaçlarına göre, farklı çerezler bulunmaktadır. Bunlar teknik çerezler, doğrulama çerezleri, hedefleme/reklam çerezleri, kişiselleştirme çerezleri ve analitik çerezlerdir. Çerezlerin belirli sınırları vardır. Birincisi, genellikle belirli kişilere değil, yalnızca belirli bilgisayarlara etiketlenirler. Ancak, web sitesi bir kullanıcının oturum açmasını gerektiriyorsa veya bir ad istiyorsa, çerezler genellikle bireyi tanımlayan veriler de içerir.

    Rıza dışı veri toplama yöntemlerinden birisi casus yazılımlardır. Bu yazılımlar veri toplamak için oldukça sık kullanılmaktadır. Genellikle kişilerin bilgisayarlarına aldatıcı bir içerikle ya da gizlice yüklenen bir yazılım anlamına gelen casus yazılımlar, İnternet’te gezinirken yapılan her hareket hakkında bilgi toplayabilir. Bu veriler daha sonra casus yazılım şirketleri tarafından pop-up reklamları ve diğer reklam biçimlerini hedeflemek için kullanılır.

    Kişisel Verilerin Korunması

    Bireyin “zorunlu rızası” ya da rızası dışında gerçekleştirilen veri toplama, dijital ortamlarda mahremiyet hakkı ihlallerinin en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Bireylerin gündelik hayatlarını pek çok yönden kolaylaştıran, evlerinden çıkmadan ya da fiziksel olarak herhangi bir yerde bulunmadan pek çok işlemi bulundukları yerlerden gerçekleştirmelerine olanak tanıyan dijital ortam, diğer yandan kişinin tüm özel bilgilerinin toplanmasına ve çeşitli amaçlarla işlenmesine de olanak tanımaktadır. Kişisel bilgilerin kullanıcının onayı olmadan etik dışı bir şekilde toplanması ve işlenmesi, son yıllarda tartışılan konuların en önemlilerinden biri haline gelmiştir. Birçok ülke bu konuda önlemler almaya başlamış ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin düzenlemeler getirmişlerdir. Ülkemizde de 2016 yılında 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu yürürlüğe girmiştir.[3]  Amacı, “kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemek” olan bu kanun, her ne kadar kişisel verilerin toplanmasını, saklanmasını ve işlenmesini, bireylerin mahremiyet hakları temelinde düzenlese de, hala pek çok veri ihlalinin önüne geçilememektedir. Örneğin, 2019 yılı içinde, Kişisel Verileri Koruma Kurumu’na (KVKK) müşterilerin kişisel verilerini toplayan 35 şirketten veri ihlali bildirimi gelmiştir ve bu ihlallerden yaklaşık 1 milyon kişinin etkilendiği bildirilmiştir.[4] Bu şirketlerin veri tabanlarında bulunan bilgiler, bir kullanıcının tutum, davranış, hobi, cinsiyet, sağlık, ilgi alanları gibi birçok farklı özelliğini, hatta daha mahrem alanına ilişkin pek çok veriyi içermektedir. Dolayısıyla Kanun’da belirli düzenlemelerle de olsa şirketlere tanınan veri işleme hakkı, kişisel verilerin ihlaliyle sonuçlanabilmektedir.

    Türkiye’de durum

    Raporun bu bölümünde Türkiye’de mahremiyet hakkı ve bağlantılı süreçler, üç başlık altında ele alınacaktır.

    Erişim hakkı

    Erişim engelleme uygulamalarının kendisi, bilgiye erişim hakkı ve ifade özgürlüğüyle çatışan süreçleri beraberinde getirmektedir. Tüm dünyada mevut bulunan erişim engelleme politikaları, Türkiye’de de bulunmaktadır. Ne var ki, dünyada yaygın olan uygulama, ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği meşru bazı vakalarla sınırlı olarak kullanılmaktadır. Bu istisnai vakalar arasında, çocuk istismarı ya da nefret söylemi gibi başlıklar yer almakta ve çoğu zaman doğrudan bir düzenleyici kuruluşun girişimi ile değil, yargı yoluyla erişim engelleme kararı uygulanmaktadır. 1993 yılında ODTÜ tarafından sağlanan ilk internet bağlantısının ardından, 1996 yılında ilk internet servis sağlayıcıların hizmete başladığı göz önünde bulundurulduğunda, uzunca bir süre herhangi bir erişim engeli uygulanmamıştır. 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” ile erişim engellemeleri sistematik bir biçime kavuşmuştur. Bu noktada, söz konusu yasadan önce erişim engellemelerin Türkiye’de hiç olmadığı sonucuna ulaşılmaması gerektiği belirtilmelidir. İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) tarafından Kasım 2019’da hazırlanan rapora göre,[5] 2006 yılında Türkiye’den erişime engellenmiş 4 web sitesi bulunmaktadır. Bu erişim engellemeler, o dönem herhangi bir düzenleyici kuruluş yetkilendirilmediğinden mahkeme kararıyla uygulanmıştır. Diğer taraftan 5651 sayılı yasa, ilk hazırlanıp yürürlüğe girdiği 2007 yılından itibaren, 2008, 2013, 2014, 2015, 2016, 2019 ve 2020 yıllarında olmak üzere toplam sekiz farklı değişiklik yapılarak genişlemiştir.

    5651 Sayılı Yasa’da 2020 yılında yapılan değişiklik, şans oyunlarının lisans işlemleri ve lisanssız şans oyunu (bahis) sitelerine yönelik düzenlemeleri içermektedir. 2019 yılında yapılan değişiklikte ise erişim engeline yönelik bazı teknik ayrıntılar düzenlenmiştir. Diğer taraftan 2019 yılında, Türkiye’de sıkça tartışılan konuların başında, internet üzerinden film ve dizi yayınlarına yönelik hazırlanan Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) düzenlemesi olmuştur. 7103 sayılı yasa ile 2018 yılında yapılan ve “Yayın hizmetlerinin internet ortamından sunumu”nu düzenlemeye yönelik yasa değişikliğiyle ilgili yönetmelik, 1 Ağustos 2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Mayıs 2020 tarihi itibariyle, bu yönetmeliğe dayanarak yapılmış olan herhangi bir erişim engelleme bilinmemesine rağmen; 5651 sayılı yasaya dayanarak Ekim 2019 tarihi itibariyle en az 288.310 siteye erişimin engellendiği bilinmektedir. Tespit edilebilen bu verilere göre, 2019 yılında, toplam 36.216 siteye yönelik erişim engelleme kararı bulunurken, bu rakam 2017 (56.792) ve 2018 (59.510) yıllarına göre daha düşüktür.

    Erişime engellenmiş içerikler arasında, Aralık 2018 yılı itibariyle en az 7334 haber bulunmaktadır. İFÖD’ün yaptığı çalışmaya göre, haberlere yönelik bu engellemelerin büyük kısmı herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın, devlet kurumları tarafından yapılmış ve aslında birer kamusal figür olan siyasi liderlerle ilgili haberlere yönelik uygulanmıştır. İFÖD, yaptığı değerlendirmede, erişim engellemenin, eleştirel haber ve içeriklere yönelik bir sansür mekanizması olduğunun altını çizmiştir. Daha da ötesi, 2019 yılı içinde haberlere getirilen erişim engelleriyle ilgili yapılan haberlere de erişim engeli getirilmiştir.[6] Bu durum, bir yandan ortaya trajikomik bir tablo çıkartırken, diğer yandan da engelleme amacının sansür olduğunu daha da görünür kılmıştır. Ayrıca, ilerde açıklanacağı üzere, gerçekleştirilen bu erişim engelleri, söz konusu bilginin dolaşıma girmesini engellemenin etkili bir yöntemi olmadığını da gözler önüne sermiştir.

    Haber sitesi diken.com, erişim engeli bulunan haberlere vpn ile ulaşılabileceği notu koymaya başladı

    Haberlere yönelik engelleme kararlarının yanı sıra sosyal ağlara ilişkin içerik engelleme taleplerinde de oldukça fazla bir artış söz konusudur.  2019 yılı Ocak – Haziran aylarında Türkiye’den Facebook’a toplam 2060 içerik engelleme talebi iletilmiş ve Facebook bu taleplerin %73’ünü karşılamıştır.[7] Aynı dönemde Twitter’a ise, Türkiye’den mahkememeler yoluyla 388 karar, diğer resmi kurumlar yoluyla da 5.685 engelleme talebi gitmiştir. Twitter’ın Türkiye’den giden talepleri karşılama oranı %5 olmuştur.[8] Facebook ve Twitter gibi popülerleşerek yaygınlaşmış olan sosyal ağların, hâlihazırda ciddi kullanıcı sözleşmeleri bulunmaktadır. Buradan hareketle, kamu kurumları tarafından sosyal ağlara yapılan taleplerin önemli bir kısmının, yine sansür amaçlı olduğu düşünülmektedir. Sansürden bahsedilebilen noktada, dijital ağlara erişim hakkının ihlal edildiğini de söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü dijital ağlara erişim hakkı, hem bu ağlar üzerinden paylaşılan fikir ve düşüncelere erişebilmeyi, hem de söz konusu ağlar üzerinden düşüncelerini ifade eden kişilerin bu ağları kullanabilme hakkını kapsamaktadır.[9] Freedom House tarafından yıllık olarak hazırlanan özgürlük endeksine göre, Türkiye genel anlamda özgürlük endeksinde 100 üzerinden 32 puanla, internet özgürlükleri endeksinde ise 100 üzerinden 37 puanla “özgür olmayan” ülkeler arasında yerini almaktadır.[10]

    Uluslararası Af Örgütü tarafından 2019 yılında yapılan “İnsan Hakları Algısı” araştırmasında, Türkiye yurttaşlarının yalnızca %38’inin sosyal medya platformlarında düşüncelerini rahatça ifade edebildiklerini söyledikleri görülmüştür.[11] Türkiye’nin erişim engelleri ile ilgili genel çerçevesine ek olarak, 2019 yılında en çok gündeme gelen erişim engelleme kararı, Jandarma Genel Komutanlığı’nın başvurusu neticesinde, 16 Temmuz 2019 tarihinde 136 internet sitesine getirilen engelleme kararı olmuştur. Bu kararın oldukça fazla gündeme gelmesinin ve geniş yankı uyandırmasının temel sebeplerinden biri, özellikle birçok kişinin takip ettiği Bianet’in de erişime engellenmesidir. Kararın, kamuoyunda yankı uyandırmasının ardından, resmi kanallardan yapılan açıklamada Bianet’in bir “yanlışlık” sonucu bu listede yer aldığı belirtilmiş ve 17 Temmuz’da erişim engeli kaldırılmıştır. Buna rağmen, geri kalan 135 siteye yönelik erişim engelleri devam etmiştir.[12]

    Ulusal çaplı bu engelleme kararlarına ek olarak, 9 Ekim 2019 tarihinde, Türkiye’nin Güney Doğu’sunda sosyal ağlara yönelik bölgesel bir engelleme faaliyeti de gerçekleşmiştir.[13] Savaş dönemlerine yönelik olarak 2016 yılında yapılan düzenlemeye dayanarak gerçekleştirilen bu engellemeler, Barış Pınarı Harekâtı sırasında uygulanmıştır. 2019 yılının son günlerinde ise, 27 Nisan 2017 tarihinden itibaren Türkiye’den erişilemeyen Wikipeida’ya yönelik erişim engellemesi, Anayasa Mahkemesi tarafından “Wikipedia’nın ifade özgürlüğünün ihlal edildiği” sonucuna ulaşılarak iptal edilmiştir; ancak kararın uygulanması (15 Ocak) 2020 yılını bulmuştur.[14]

    10 Eylül 2019 tarihinde internetin yavaşlatılmasından etkilenen bölgeler ve uygulamalar

    Yukarıda çok özet biçimde ifade edildiği üzere, Türkiyeli kullanıcılar, pek çok içeriğe ulaşabilmek için sık sık VPN ya da benzeri metotlar kullanmak zorunda kalmaktadırlar. Diğer taraftan, 2018 yılında bazı VPN hizmetlerine de erişim engeli getirilmiştir.[15] Tüm VPN hizmetlerine erişimin engellenmesi teknik olarak mümkün değildir. Öyle ki, bu hizmeti satan tüm kuruluşlara erişim engellense bile, kullanıcıların yeterli teknik bilgiyle birlikte kendi özel VPN hizmetlerini kurabilmesi mümkündür. 2018 yılındaki engelleme dalgasıyla birlikte çok bilinen veya sıkça kullanılan VPN hizmetlerine erişim engellenmiştir. Dolayısıyla, erişim engellerini aşabilmek için VPN kullanmak zorunda kalan kullanıcılar, farklı alternatifler aramak zorunda bırakılmış ve çoğu zaman mahremiyetlerini tehlikeye atabilecek farklı servisleri kullanmaya yönlendirilmiştir.

    Belirtmek gerekir ki, kullanıcıların aradıkları içeriklere erişememesi veya erişebilmek için VPN gibi hizmetler kullanmaya mecbur bırakılması, mahremiyet hakkının açık ihlali olarak görülebilmektedir. Sanal olarak oluşturulmuş bir ağ üzerinden internete bağlanmayı olanaklı kılan hizmetleri ifade eden VPN, özellikle erişim engellerini aşmak için kullanılsa da, pek çok farklı kullanım amacı bulunmaktadır. VPN kullanıcılarının yalnızca erişim engellemelerini aşmayı hedefledikleri fikriyle, yasal dayanaktan uzak bir biçimde[16] gerçekleştirilen engellemenin kendisi başlı başına sorgulanabilir niteliktedir. Diğer taraftan VPN kullanımı, tüm iletişim içeriğinin başka bir ağ üzerinden gerçekleşmesi nedeniyle çeşitli güvenlik risklerini de beraberinde getirebilmektedir. Bu noktada, kullanıcıların güvenli kaynaklara ya da hizmetlere ulaşabilmesi önem taşımaktadır. Ancak, çok sayıda VPN hizmetine yönelik yapılan erişim engellemeleriyle birlikte, kullanıcının sorumluluk alarak kendi tercihini yapabilmesi de engellenmiş olmaktadır ve kullanıcılar “bulabildikleri” ya da “çalışan” herhangi bir servisi kullanmaya mecbur bırakılmaktadır. Böylelikle, çoğu zaman kamusal figürlerin ya da bazı kullanıcıların “kişilik haklarının” ya da mahremiyetlerinin korunması amacıyla gerçekleştirildiği iddia edilen erişim engellemeleri, diğer yandan, başka kullanıcıların mahremiyetlerinin de ihlal edilmesine yol açmaktadır. Çünkü bu kişilerin ilgili içeriğe ulaşmak için güvensiz VPN uygulamalarını kullanmaya yönlendirilmeleri, onların mahremiyet alanlarını tehlikeye atmalarına da neden olmaktadır.

    Üniversiteler gibi kamusal erişim noktaları ele alınacak olursa, bu ağların kimlik bilgileri belirtilmeden kullanılması mümkün değildir. Başka bir deyişle, kullanıcılar bu ağları kendi cihazlarıyla, ancak kimlik bilgilerini onaylayarak kullanabilmektedirler. Herkesin kullanımına açık olan cihazlarda veya internet kafelerde ise, daimi olarak kimlik kaydı tutmak mümkün olmadığından, yasal olarak erişim engeli kararı bulunmayan pek çok site ve içeriğe yönelik de filtre uygulamaları ile erişim engeli fiilen yaratılmaktadır.

    Teknik gözetleme

    Yukarıda ayrıntılarıyla ele alındığı gibi, internetteki mahremiyet hakkı, özellikle ticari uygulamaların kullanımı açısından oldukça sorunlu gözükmektedir. Her şeyden önce, ticari birer girişim olan bu firmaların sunduğu “sosyalleşme” alanlarında üretilen bilgi, bu ağların söz konusu bilgileri işleyip kategorilendirerek ticari kazanç elde etmeleri fikrine dayanmaktadır. Sosyal ağlarda paylaşılan verinin ya da bilginin sahibinin kim olduğu konusu uzunca bir süre tartışıldıktan sonra, günümüzde veri sahibinin ilgili kişi olduğu, ancak kullanıcının ilgili ağı kullanarak bu veriyi işleme hakkını söz konusu ağa verdiği düşüncesi yaygınlık kazanmıştır. Geçmişte, başta Facebook olmak üzere, pek çok sosyal ağ uygulaması, yapılan paylaşımların silinmesinin aslında kullanıcının verilerini silmek anlamına gelmediğini ve hatta bu verilerin silinemeyeceğini belirtmiştir. Buna karşın, güncel standartlar ve yasal düzenlemelerle sosyal ağ uygulamaları kullanıcılara, kendileriyle ilgili verileri silme seçeneğini sunmaktadır. Kullanıcılar, ilgili hizmetleri kullandıkları süre boyunca, yaptıkları paylaşımlar ile aslında bu kurumlara kendi rızaları ile veri sağlamaktadırlar. Burada anılan rıza, kullanıcıların hizmeti kullanmaya başlamalarından önce bu konudaki standartları okuyup onaylamalarını sağlayan kullanıcı sözleşmeleriyle alınmaktadır. Ancak, ilgili sözleşmelerin çok uzun metinlerden oluştuğu ve pek çok kullanıcının bu metinleri okumadığı da bilinmektedir. Kaldı ki, kullanıcılar bu sözleşmeleri okusa bile, o sosyal ağı kullanmak istedikleri durumda, bu sözleşmeleri onaylamaktan başka bir seçenekleri yoktur.

    Kullanıcıların dijital ağlara erişimde karşılaştıkları mahremiyet sorunlarından bir diğerini, çeşitli amaçlara yönelik aplikasyonlar oluşturmaktadır. Kullanıcıların çeşitli aplikasyonları kullanabilmek için, ilgili aplikasyonları yükledikleri cihazlardaki bazı verilere erişim iznini sağlaması gerekmektedir. İstenen bu izinler, zaman zaman aplikasyonun amaçladığı görevi yerine getirmesi için ihtiyaç duyacağı bilgilerden çok daha fazla olabilmekte ve kullanıcının verilerinin sızıntısı ya da ilgili aplikasyon tarafından ele geçirilmesi sonucunu doğurabilmektedir. Dahası, “zararlı yazılım” olarak kategorilendirilen aplikasyon veya yazılımların, yüklendikleri cihazlardan izin dahi almadan veri çekmesi mümkün olabilmektedir. Her ne kadar, ilgili cihazların işletim sistemleri, bu uygulamaları dönemsel olarak inceleyerek, kullanıcıları bu şekilde tanımlanmış bazı yazılımlara karşı uyarabilse de bu işlem belirli bir zaman almakta ve çoğu zaman eş zamanlı veya yakın zamanlı olamamaktadır. Türkiye’de gerek sosyal ağlarla ilgili, gerekse cihazlara yüklenen aplikasyonlarla ilgili olarak kullanıcıların bilgilendirilmesine yönelik ciddi bir faaliyet yürütülmemektedir. Kişisel hakları korumak isteyen devletin, erişim engelleme uygulamalarından ziyade, kullanıcıların bu risklere karşı kendilerini koruyabilmeleri için yeterli bilgiyi sağlaması ve hatta bu bilgiyi kullanıcılara ulaştırması önemlidir. Bu noktada hazırlanan bazı kamu spotlarına ayrıca yer vermek gerekmektedir. Uygulama ve paylaşım güvenliğine de değinen bazı kamu spotları hazırlanmış olmakla birlikte, bu spotların içerikleri çok kısadır ve izleyicileri guvenliweb.org.tr adresine yönlendirmektedir. Güvenli Web sayfasında ise, kullanıcının güvenlik için merkezi filtre uygulamasını kullanması teşvik edilmektedir. Erişim hakkını ihlal etmesinin yanında, filtre uygulamasındaki en temel sorunlardan bir diğeri, yalancı bir güvenlik hissi yaratmasıdır. Öyle ki, hiçbir filtre mekanizması, içerikleri çok hızlı değişen bir alanı tam olarak filtreleyemeyecektir.

    Kullanıcıların web tarayıcılar üzerinden gerçekleştirdikleri gezinme ve ziyaret pratiklerini inceleyen çerez (cookie) uygulamaları da kullanıcıların mahremiyet hakkını tehdit eder niteliktedir. Yukarıda da ele alındığı üzere, çerezler, ziyaret edilen siteye yönelik verileri cihazda tutan veri dosyaları olarak tanımlanabilir. Bu dosyalar aracılığıyla, kullanıcının sitedeki gezinmesi kayıtlanabilmektedir. Web sitesinin ziyareti sırasında çerezlerin kullanılması durumunda, kullanıcının onayının alınması Avrupa’da ortaya çıkan bir yaklaşım olmuştur. Çerezler, Avrupa Birliği’nin kişisel verilere yönelik mevzuatı Genel Veri Koruma Regülasyonu’na (GDPR: General Data Protection Regulation) ve buna paralel biçimde Türkiye’de de 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu tarafından “kişisel veriye ilişkin” sistemler olarak kabul edilmiş ve kanuna dayanarak düzenlenmiştir. Çerez kullanan web sitelerinin, kullandığı çerezlerle ilgili kullanıcı onayı alması KVKK ile birlikte bir zorunluluk olmuştur. Her ne kadar kullanıcının rızası alınıyormuş gibi gözükse de, pek çok kullanıcı tam olarak neye onay verdiğini bilmeden rızasını sunmak zorunda kalmaktadır.

    Diğer taraftan, çerezler üzerinden toplanan verinin, her zaman için yalnızca ziyaret edilen site içeriğiyle sınırlı kaldığı düşünülmemelidir. Çoğu zaman, tüm ziyaret trafiğini gözleyen ve bu veriler üzerinden kullanıcının ziyaret alışkanlıklarını kayıtlayan, analiz çerezleri de aynı onamlarla birlikte cihazlara yüklenmektedir.

    Belirtmek gerekir ki, Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun internet sitesinde, kişisel veri ve veri güvenliğiyle ilgili bilgilendirici çeşitli videolar yer almaktadır. İçerikleri ve ilgi çekicilikleri tartışma konusu olmakla birlikte, Kurum’un internet sitesinde,[17] en azından toplumu konuyla ilgili bilgilendirmeye yönelik içeriklerin hazırlanmış olması sevindiricidir. Bu içeriklerin ciddi bir kısmının yayın tarihi 2019’dur. Veri güvenliği ve mahremiyetle bağlantılı olarak hazırlanmış bu içerikler, yukarıda değinildiği üzere internet güvenliğini merkeze aldığını iddia eden guvenliweb.org.tr sitesinde yer almamaktadır. Bu raporun başında belirtildiği gibi, veri güvenliği ile internet uygulamaları arasında yakın bir ilişki söz konusudur. Kurum’un web sitesindeki içeriklerden pek çoğunun, internet bağlantılı konular veya uygulamalarla ilgili olması, bu iki konunun ne kadar iç içe geçtiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Mevcut durumda, bu içeriklerin yalnızca Kurum internet sitesinde bulunması, internet ve güvenlik ile ilgili içerik arayan bir kişinin bu içeriklere ulaşmasını güçleştirir niteliktedir.

    Kullanıcının internet trafiğini gözetleyerek mahremiyetini zayıflatan bir diğer uygulama ise Derin Paket Analizi (DPI) sistemleridir.[18] 2011 yılında hayata geçirilen merkezi filtre uygulamasıyla birlikte, DPI sistemleri, internet servis sağlayıcıların sistemlerine entegre edilmiş durumdadır. DPI ile herhangi bir bildirim ve onam olmaksızın iletişim içeriği gözetlenebilmektedir. İnternet alanı, sürekli yeni gelişmelerin olduğu, yeni teknolojilerin kullanıldığı bir alandır. Her ne kadar gözetlemeye ve dolayısıyla mahremiyet hakkını ihlal etmeye yönelik teknolojiler gelişiyorsa da, kullanıcıların kendilerini bu gözetleme faaliyetinden korumasını sağlayan teknolojiler de paralel olarak gelişmektedir. Alanı, bir mücadele alanı haline getiren, gözetleyen ve gözetlenen olmak üzere her iki tarafta da ortaya çıkan bu sürekli gelişimde, merkezi yapı daha avantajlı bir konumda yer almaktadır. Gözetimden kaçınmaya yönelik teknolojilerin ortaya çıkması çok zaman almakla birlikte, merkezi olmayan toplulukların, teknolojik bilgi birikimini aralarında paylaşması da o kadar kolay olamamaktadır. Genellikle ilk ortaya çıktıklarında kullanıcı dostu olmayan bu teknolojilerin ya da tekniklerin kullanımının öğrenilmesi, ciddi bir zamansal yatırıma ihtiyaç duymaktadır. Diğer taraftan, DPI örneğinde olduğu gibi, gözetleyen tarafındaki durum, teknolojinin temin edilerek sisteme entegre edilmesinden ve ihtiyaç duyuluyorsa bu teknolojiyi kullanacak uzman personelin istihdamından ibarettir. Teknolojik olarak gözetleme gücü arttıkça, bu gözetimden kaçınmaya olanak sağlayan yeni şifreleme metotları ve yeni teknikler de ortaya çıkmaktadır.

    Manuel gözetleme ve yargı süreçleri

    DPI veya benzeri teknolojilerle yapılan gözetimin yanı sıra Türkiye’de sıklıkla uygulanan bir diğer gözetim metodu da manuel gözetimdir. Hatta internet paylaşımları gibi nedenlerle haklarında yasal işlem yapılan kişilerin büyük çoğunluğu, belki de tamamına yönelik dava süreçleri ve işlemler, manuel gözetim sonucunda yapılmıştır. Manuel gözetimde, başta Siber Suçlar Daire Başkanlığı’na bağlı polis memurlarının kendi yaptıkları çalışmalar olmak üzere, oluşturulan ihbar mekanizmaları da etkili olmaktadır.

    2019 yılında sosyal medya paylaşımlarına yönelik gözaltı uygulamaları, önceki yıllarda olduğu gibi devam etmiştir. Bunun üzerine CHP Milletvekili Ensar Aytekin Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması talebiyle “2013–2018 yılları arasında sosyal medya paylaşımı nedeniyle hakkında işlem yapılan kişilerin sayısı ve aldıkları cezalara” ilişkin bir soru iletmiştir.[19] Bakan Soylu’nun 3 Mayıs 2019’da verdiği yanıtta, ilgili zaman aralığında sosyal medya paylaşımı nedeniyle 20.474 kişi hakkında işlem yapıldığı bilgisi yer almış, ancak kişilere verilen ceza sayıları belirtilmemiştir Kaba bir hesaplamayla, her yıl ortalama 4000 kişiye sosyal medya paylaşımları nedeniyle işlem yapıldığı görülmektedir. Diğer taraftan, cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle gözaltına alınanların ciddi bir kısmında da gözaltı gerekçesi olarak sosyal medya paylaşımları sunulmuştur.

    Ayrıca, gündemdeki konularla ilgili resmi görüşlerin ya da tezlerin karşısındaki paylaşımlar da sıklıkla gözaltı işlemlerine konu olabilmektedir. Bu konular, askerî harekâtlardan, yapılan bölgesel uygulamalara, ya da 2020 itibariyle dünyada tecrübe edilen Koronavirüs salgınına kadar çeşitlilik göstermiştir. Yapılan gözaltı işlemlerinde “terör propagandası” ve “hakaret” başlıca iki gerekçeyi oluşturmuştur. “Terör propagandası” gerekçesiyle yapılan gözaltı işlemlerinde ise, Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na bağlı polis ekipleri kadar Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı’na bağlı ekiplerin yaptığı işlemler de bulunmaktadır. Her ne kadar yapılan gözaltı işlemlerinin büyük bir kısmında, işlem tutuklama noktasına ulaşmasa da veya ulaşması durumunda davalardan ceza çıkması oranı çok yüksek olmasa da, gözaltına alma işlemlerinin kendisi hızla basına servis edilmekte, ve dolayısıyla kullanıcıların bir tür otosansür uygulaması teşvik edilmektedir. Bu gözaltı işlemlerinde, “kara propaganda” veya “asılsız paylaşım” gibi muğlak, ama meşruiyet sağlamaya yönelik gerekçeler servis edilen haberlerde sıklıkla vurgulanmıştır. Gerçekleştirilen gözaltı uygulamalarının, yukarıda değinilmiş olan Uluslararası Af Örgütü araştırmasının sonuçlarına göre yurttaşların yalnızca %38’inin görüşlerini sosyal medya üzerinden rahatlıkla ifade edebildiklerini söylemelerinin nedenlerinden biri olduğu da düşünülebilmektedir. Diğer taraftan, gözaltına alınan ve/veya tutuklananlar arasında gazeteciler de yer almaktadır. Gazetecilere yönelik gözaltı gerekçeleri arasında da sosyal medya paylaşımları önemli bir yer tutmaktadır. Bu bilgi, internetteki haber içeriklerine yönelik erişim engelleriyle birlikte değerlendirildiğinde, engellemelerin muhalif basını susturma girişimi olduğu yönündeki görüş daha da büyük bir anlam kazanmaktadır.

    SONUÇ

    Türkiye’de 2019 yılında gerçekleştirilen uygulamalar, sosyal medya ve ifade özgürlüğü bakımından ele alındığında Avrupa ortalamasının oldukça altında bulunmaktadır. Hatta bu durum, Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye yönelik seyahat uyarısında da kendini göstermiştir.[20] Öte yandan, mahremiyet ve kişisel verilerin korunması konularında Türkiye’deki uygulamalar, Avrupa’daki düzenlemelerle uyumlu bir biçimde ilerlemiştir. Kişisel Verileri Koruma Kurumu tarafından yapılan çalışmalar ve hazırlanan bilgilendirici içerikler, yalnızca Kurum’un internet sitesinde kalmakta ve yeterince dolaşıma sokulmamaktadır. Dolayısıyla, konuya yönelik ilgisi ve/veya bilgisi olan kullanıcılar, ancak haklarının neler olduğu ve bu hakları nasıl kullanabilecekleri konularındaki içerikleri özel olarak aradıkları zaman Türkiye’deki kişisel veri düzenlemelerine ulaşabilmektedir. Bu durum, kendi içinde olumlu olmasına rağmen, internete yönelik yapılan kısıtlayıcı her düzenlemede tema olarak “güvenlik”i ön plana çıkaran kamu kurumlarının, yurttaşların haklarını öğrenebilmeleri konusunda daha fazla çaba sarf etmesi gerekliliğini de ortaya çıkarmaktadır.

    Diğer taraftan, hâlihazırda mahremiyet ve gizlilikle ilgili düzenlemeleri ve/veya içerikleri bulunan kamu kurumlarının, bu içeriklerin dolaşımını arttırmayarak, bir anlamda kullanıcıların hesaplarında gizlilik ayarlarını gözden geçirmeye yeterince yönlendirmediği düşünülebilir. Böylece, kullanıcıların hesaplarını “gizli/kapalı” konuma getirmeleri teşvik edilmemiş olur ki, bu da yapılan gönüllü paylaşımların çeşitli teknik sistemlere dahi ihtiyaç bırakmayarak, insan gözüyle takip edilebilir olmasını kolaylaştırır. Bu içeriklerin daha az görünür kılınması, gizli bir politika olarak tercih ediliyor olabilir ya da basitçe farklı kurumların birlikte hareket etmesi eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak, ortaya çıkan tablo ile yapılan adli işlemler birbirleriyle son derece uyumlu gözükmektedir. Belirtmek gerekir ki, burada eleştirilen, sosyal ağ hesaplarını “gizli” olmadan kullanmak değil, ilgili kamu kurumlarının bilgilendirici içerikleri yeterince dolaşıma sokmamış olmasıdır. Kullanıcı kendi seçimi olarak, kendi kullanım amaçları doğrultusunda elbette hesabını açık bir biçimde kullanmayı, paylaşımlarını herkesin görebileceği şekilde gerçekleştirmeyi seçebilir. Çalışmanın başında ele alındığı gibi, mahremiyet hakkı kullanıcının, tam da bu kararı yeterli bilgiyle birlikte kendisinin verebilmesini içerir.

    KAYNAKÇA

    Braman S. (2011), “İnternet Policy”, The Handbook of İnternet Studies. (der.) Consalvo, M. ve C.Ess Malden: Wiley- Blackwell. ss.137-167

    Dede Özdemir, Y. (2015). İnternet Siyasası Oluşturma ve 5651 Sayılı İnternet Yasası’na Eleştirel Bir Bakış. İlef Dergisi (2015.2.2), ss.81-103.

    Kokolakis, S. (2017). Privacy attitudes and privacy behaviour: A review of current research on the privacy paradox phenomenon. Computers & Security, 64, ss.122-134. https://doi.org/10.1016/j.cose.2015.07.002

    Solove, D.,J. (2004). The Digital Person Technology and Privacy in the Information Age, New York University Press: New York

    Veri Korumaya Giriş, (2013), https://ekitap.alternatifbilisim.org/veri-korumaya-giris/, erişim tarihi: 29.04.2020

    Warren, S.D. ve Brandeis, L.D. (1890), The Right to Privacy, içinde Harvard Law Review, Vol. 4, No. 5. ss. 193-220. DOI: 10.2307/1321160

    Yüksel, M. (2003).  Mahremiyet Hakkı ve Sosyo-Tarihsel Gelişimi, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, ss.181-213

    [1] Örneğin, kişinin özel alanının dokunulmazlığı/ mahremiyet hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde (1948) “Kimsenin özel yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.” hükmüyle yer alırken “Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi”nde “Herkes, özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir” sözleriyle ifade edilerek, tüm boyutlarıyla mahremiyetin temel bir insan hakkı olduğu vurgulanmıştır. Uluslararası alanda kabul gören mahremiyet hakkı, Türkiye Cumhuriyet Anayasası’nda da “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” maddesiyle anayasal olarak korunması geren temel haklardan biri olarak ele alınmıştır.

    [2] Türk Ceza Kanunu’nun “Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” bölümü altında yer alan 132 ve 133. Maddelerinde haberleşme ve kişiler arasındaki konuşmaların gizliliğinin ihlali suç sayılmaktadır. http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5237.html (Erişim Tarihi: 14.05.2020)

    [3] Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/04/20160407-8.pdf (Erişim Tarihi: 30.04.2020)

    [4]https://www.siberguvenlik.web.tr/index.php/2019/12/26/2019da-veri-ihlallerinden-1-milyondan-fazla-kisi-etkilendi/

    [5] https://ifade.org.tr/reports/IFOD_UPR_Recomm_2019.pdf

    [6] Örneğin bkz. https://t24.com.tr/haber/erisim-engeli-haberine-de-erisim-engeli,835727 , https://halktv.com.tr/gundem/erisim-engelleme-karari-haberine-erisim-engeli-404933h

    [7] https://transparency.facebook.com/government-data-requests/country/TR/jan-jun-2019

    [8] https://transparency.twitter.com/en/removal-requests.html#removal-requests-jan-jun-2019

    [9] https://tr.euronews.com/2016/07/05/bm-interneti-temel-insan-hakki-olarak-kabul-etti

    [10] https://freedomhouse.org/countries/freedom-net/scores

    [11] https://www.amnesty.org.tr/icerik/insan-haklari-algisi-arastirmasi-toplumun-82si-temel-hak-ve-ozgurluklerin-ihlal-edildigini-dusunuyor

    [12] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49263806

    [13] https://netblocks.org/reports/twitter-facebook-whatsapp-and-instagram-restricted-in-southern-turkey-oy9RzE83

    [14] https://tr.wikipedia.org/wiki/Vikipedi%27ye_T%C3%BCrkiye%27den_eri%C5%9Fimin_engellenmesi

    [15] http://www.diken.com.tr/bu-da-oldu-erisim-engelini-asan-vpn-hizmetlerine-de-erisim-engeli-getirildi/

    [16] VPN hizmetlerine yönelik herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Ancak 5651 sayılı yasada 2014 yılında yapılan düzenlemeyle erişim sağlayıcılara “Erişimi engelleme kararı verilen yayınlarla ilgili olarak alternatif erişim yollarını engelleyici tedbirleri almak” gibi sınırları oldukça geniş bir yükümlülük getirilmiştir.

    [17] https://www.kvkk.gov.tr/Icerik/4118/Videolar

    [18] DPI için bkz. Kırlıdoğ ve Fidaner (2013), Derin Veri Analizi: İnternet’teki Temel Gözetim Aracı, Akademik Bilişim Konferansı: https://ab.org.tr/ab13/bildiri/327.pdf

    [19] https://tr.sputniknews.com/turkiye/201905031038944141-soylu-acikladi-son-5-yilda-20-bin-474-kisi-hakkinda-sosyal-medya-paylasimi-nedeniyle-islem-yapildi/

    [20] https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/03/10/almanyadan-turkiyeye-yeni-seyahat-uyarisi-gozaltina-alinabilirsiniz/

    Yazarlar Hakkında

    *Yeliz Dede Özdemir Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 2005 yılında mezun olduktan sonra hem yurt içinde hem de yurt dışında çeşitli iş tecrübeleri olmuştur. 2010 yılında Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nden yüksek lisans derecesini, 2019 yılında ise aynı bölümden doktora derecesini almıştır. Doktora derecesini aldıktan sonra Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği’nin yürütücülüğünü üstlendiği ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Türkiye’de Katılımcı Demokrasinin Güçlendirilmesi: Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin İzlenmesi Projesi”nin İletişim ve Savunuculuk Koordinatörlüğünü sürdürmektedir. Dijital Kültür, Dijital Eşitsizlikler, Mobil Medya, Toplumsal Cinsiyet ve İnternet Politikaları ile ilgili akademik çalışmaları bulunmaktadır.

    **Tuğrul Çomu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun olmuştur. Halen aynı üniversitede Gazetecilik Anabilim Dalı’nda doktora programına devam etmektedir. Alternatif Bilişim Derneği’nin üyelerindendir ve Yeni Medya Çalışmaları Kongre’lerinin Düzenleme Kurulu’nda yer almaktadır. Akademik ilgi alanları arasında yeni medya, yeni medya okuryazarlığı, katılımcı kültür ve görsel kültür bulunmaktadır.