Yazar: medyaport net

  • Eğitim Hakkının Dönüşümü ve AKP Dönemi Eğitim Hakkı İhlalleri

    Eğitim Hakkının Dönüşümü ve AKP Dönemi Eğitim Hakkı İhlalleri

    Nuray Türkmen*

    Giriş

    Eğitim hakkı, genellikle ikinci kuşak haklar olarak ifade edilen sosyal haklar bağlamında tartışılır. Ancak eğitim-toplum, eğitim-devlet ilişkisini insanın biyolojik varlıktan beşeri varlığa geçiş süreçlerine kadar götürmek de mümkündür. Sesin ünlemden konuşmaya evrimi de, basit sembollerden resim yapmaya ve giderek yazının kullanılmasına varan süreçler de eğitime dair bağlam oluşturmaktadır. Ancak eğitim hakkı üzerine yapılan tanımlamalar biraz daha yakın zamanlara, kapitalist üretim biçiminin bütün toplumsal ilişkileri belirlemeye başladığı dönemlere tarihlenmektedir. Bunun böyle olmasını koşullayan bir kaç kritik gelişme bulunmaktadır.

    Gelişmelerden birisi kuşkusuz bilimsel-teknolojik imkanların üretimin girdisi olarak değerlendirilmesi ve bağlı olarak sanayi devrimidir. Buharlı makinelerin kullanılması, demiryollarının gelişimi, uzun seferlere dayanıklı gemilerin inşası ve yeni denizcilik araçlarının devreye girmesi, tarımsal alanın daha verimli kullanılması önce Avrupa’nın çehresini değiştirmiş, yeni toplumsallıkları mümkün kılmış, ardından da hızla bütün dünyayı az ya da çok etkilemeye ve giderek belirlemeye başlamıştır. Bu süreç aynı zamanda eğitimi, bireyleri veya grupları ilgilendiren bir mesele olmaktan çıkarıp toplumsal ilişkilerin kurucu unsurlarından birisi haline getirmiştir.

    Eğitim hakkının gelişimini etkileyen süreçlerden birisi de Fransız Devrimi ve Devrimin düşünsel, felsefi öngörü ve talepleridir. Fransız Devriminin dünya tarihine yön veren düşünsel, felsefi etkilerinden birisi de “doğal haklar” yaklaşımıdır. Doğal haklar her insanın doğmuş olmakla kazandığı kabul edilen haklardır. Fransız Devriminin kabul ve tarif ettiği haklardan birisi parasız eğitim hakkıdır. Parasız eğitim hakkı, 1791 gibi oldukça erken bir tarihte Fransa Meclisinde kabul edilmiş olsa da, hayata geçirilmesi zorlu mücadelelerden ve uzun zamanlardan sonra mümkün olmuştur. Parasız kitlesel eğitimin bir hak olarak kabul görmesinde ve hayata geçirilmesinde 1917 Sovyet Devriminin gerek örnek olarak, gerekse önünün kesilmesi çabaları bağlamında etkisi vardır. Devletlerin ve toplumların gelişmişlik düzeylerine, harcama kalemlerine bağlı olarak ve ekonominin ihtiyaçları doğrultusunda eğitimi yaygınlaştırmaya çalıştıkları, ancak 2. Dünya Savaşı sonrasının sosyal devlet uygulamalarına kadar eğitim hakkının geniş toplum kesimleri açısından kağıt üzerinde kaldığı görülmektedir.

    Eğitim hakkı bağlamında temel metinlerden birisi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesidir. Bu Bildirge esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya yeniden şekillendirilirken siyasal toplumsal ihtiyaçların bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. İnsan hakları literatüründe ikinci kuşak haklar/sosyal haklar olarak ifade edilen haklar manzumesinin temel metnidir. Bildirgenin 26. Maddesi eğitim hakkını tanımlamaktadır:

    Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel öğrenim aşamalarında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitim herkese açıktır. Yüksek öğrenim, yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır. 2. Eğitim, insan kişiliğinin tam geliştirilmesine, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu yerleştirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini güçlendirmelidir. 3. Ana-babalar, çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikli hak sahibidir.

     

    Türkiye’nin de imzacı taraflardan birisi olduğu bildirgenin sunduğu çerçeve, 1970’li yıllarda hakim paradigma olarak tahakküm kurmaya başlayan neoliberal saldırılara kadar, en azından söylem düzeyinde kabul görmüş, neoliberal tahakkümle, her ülkenin özgül koşullarına bağlı yol, yöntem ve araçlarla adım adım tasfiye edilmiştir. Yani temel bir insan hakkı olarak eğitim hakkı neredeyse bütün dünyada kamusal bir yükümlülük olmaktan çıkarılmış, sermaye süreçlerinin bir unsuru haline getirilmiştir.

    Bu çalışmada; eğitim hakkının dönüşümünün, eğitim süreçlerinin ve siyasal toplumsal yaşamın dönüşümüyle yakından ilintili olduğunun farkındalığıyla dönüşümün genel çerçevesi için eğitim tarihi literatürüne başvurulmuştur. Çerçevenin oluşturulmasında bir diğer başvuru alanı anayasalar başta olmak üzere hukuk mezuatıdır. Bu kaynaklar eğitim hakkının tanımı, kapsamı ve gerçekleşebilirlik olanakları açısından incelenmiştir. Raporun oluşturulması için eğitim sürecinin kurucu unsurlarından olan eğitim sendikalarının görüşleri ve araştırmaları kuşkusuz en önemli kaynaklardır. Bu nedenle neoliberal dönüşüm ve kamusal bir hak olan eğitim hakkının dönüşümü sendikaların rapor ve araştırmaları esas alınarak incelenmiştir. Dönüşümün boyutlarının daha iyi anlaşılabilmesi için yazılı basından da örnek olaylar verilmiştir. Raporlama amacıyla hem araştırma hem de yazım sürecinde belirli dönemsel geçişler esas alınmaya çalışılsa da yaşanan dönüşümün çok kesenli ve kimi zaman da konjonktürel olmasından dolayı kronolojinin dışına çıkılmış ve yaşananlar bağlam içinde raporda ifade edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda eğitim hakkının dönüşümü raporda Cumhuriyet’ten neoliberal döneme, neoliberalizmin ilk yıllarından 12 Eylül’e, 12 Eylül rejiminin etkilerinden 28 Şubat sürecine ve akabinde AKP dönemine ve ordan da 15 Temmuz sonrasına uzanacak şekilde anlatılmıştır. Eğitim hakkınının dönüşmesine neden olan müdahalelerin daha rahat anlaşılabilmesi için atılan somut adımlar, bu dönemsel geçişler altında altbaşlıklarda ifade edilmiştir.

    Cumhuriyet’ten Neoliberal Döneme Eğitim Hakkı

    Eğitimin içeriği ve temelleri üzerine bir tartışmayı da içeren dinsellik-sekülerlik tartışmalarının 1900’ler sonrası sürecin temel tartışmalarından birisinin olmasında; devletin kurtulmasının ve kurtarılan devletin insan unsurunun niteliklerinin belirlenmesi süreçlerinde eğitime atfedilen rolün büyük yeri vardır. Süreç giderek ulus devlete ve bunun için de ulus kuruluşuna ilerlemiş, dolayısıyla eğitimin dinsel niteliğinin geriletilerek seküler yaklaşımların öne çıkmasına yol açmıştır. Bu bağlamda eğitim ve öğretimin millileştirilmesi başlığı altında toplanabilecek, alfabenin değiştirilmesinden kızların yüksek eğitime alınmasına, yabancı okulların Türkleştirilmesinden Türkçenin ıslahına kadar pek çok tartışma başlığının açıldığı, bu başlıkların dönem içinde bir sonuca ulaştırılamadığı ve dolayısıyla Cumhuriyet dönemine devredildiği laikleşme çabalarından ve elbette bu sürece yönelik sert dirençten söz edilebilir (Koçer, 1991). Dolayısıyla Türkiye’de eğitim hakkı ile ilgili süreçler, belki de dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar laikleşme süreçleriyle birlikte ilerlemiş, buranın gerilimi de sonraki süreçleri önemli ölçüde belirlemiştir.

    Cumhuriyet, kesintisiz 10 yıl süren savaştan toprak olarak küçülmüş, insan olarak azalmış, yoksullaşmış, mübadele, göç ve etnik arındırmalar sonrasında eğitimli unsurlarını önemli ölçüde kaybetmiş, elde kalan topraklarda, geride kalanlarla modern bir devlet kurma çabasıdır. Modern ulus devletin kuruluşunda eğitime birincil önem atfeden yaklaşım daha II. Meşrutiyet döneminde açığa çıkmıştır. Kurtuluş Savaşı döneminde de bu yaklaşım sürdürülmüştür. Bunun planlı bir süreç olarak örgütlenmesi Cumhuriyet ile birlikte ve fakat tedrici süreçlerle mümkün olmuştur. Bu doğrultuda ilk adım kuşkusuz 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu olmuştur.

    Tevhid-i Tedrisat Kanunu

    Cumhuriyet kurulduğunda ülke nüfusu yaklaşık 12 milyon civarındaydı. Bu nüfusun %90’ı köylerde yaşıyordu ve köylerin de % 90’ında okul yoktu. Bütün nüfus içinde okumaz yazmazlık % 90’ın üzerindeydi. Cumhuriyeti kuran kadroların gerek toplum seçkinleri arasında ve gerekse de toplumun bütünü açısından mutlak bir iktidar gücüne sahip olmadıkları daha savaş sürerken ve arkasından Cumhuriyet’in ilanı aşamasında açığa çıkmıştı. Bütün bunların üstüne, yeni dönemin kuruluşunda kritik önem atfedilen eğitim alanı fiziki yetersizliklerin yanında köklü, yaygın ama hayli yozlaşmış, modern ulus devletin kuruluşunda bel bağlanamayacak geleneksel eğitim kurumları ile cılız modern eğitim kurumları arasında bölünmüştü. Tevhid-i Tedrisat Kanunu böyle bir vasatta gündeme geldi. Bu yasanın birlikte kabul edildiği Hilafetin Kaldırılması ve Şeriye ve Evkaf Vekaletinin Kapatılması kanunlarıyla bir bütünlük oluşturduğu, yeni dönemin insana yaklaşımını ortaya koyduğu açıktır. Kavcar (2014: 53) bu yasaya ilişkin şunları ifade etmektedir:

    Öğretim Birliği Yasasıyla eğitim dogmalardan, hurafelerden arındırılmıştır. Eğitim ulusal, laik, bilimsel, halkçı, karma, eşitlikçi, aydınlanmacı bir yapıya kavuşturulmuştur. Bilimin dinden, aklın inançtan bağımsızlaşması demek olan aydınlanma yönünde büyük bir atılım yapılmıştır. Laik hukuk, laik devlet, laik toplum için zorunlu olan laik eğitim yaşama geçirilmiştir.

    87. Madde ve Eğitim Hakkının Hedef Kitlesi

    Bütün eğitim kurumlarını Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlayan yasanın uygulanma zemini 1924 anayasasının 87’nci maddesiyle devletin yükümlülüğü olarak tanımlanmıştır. Bu aşama eğitim hakkının gelişimi açısından en önemli aşamalardan birisidir. Eğitimi devletin yükümlülüğü olarak tanımlayan 87’inci madde şöyledir: “İlköğretim bütün Türkler için mecburi ve devlet okullarında parasızdır.” Açıktır ki maddede yer alan Türkler ibaresi eğitim hakkının hedef kitlesine işaret ettiği kadar eğitimin içeriğini de tayin etmektedir. Bununla birlikte 87’inci maddeden anlaşılıyor ki imparatorluk bakiyesi olarak çok etnili bir yapının üzerine kurulan Cumhuriyet, bu yasayla kamusal bir yükümlülük olarak eğitim hakkını Türkler başlığı altında olanlara ve bu başlığın altına girmeyi kabul edenlere tanımıştır. Fakat bu ifade; Türkler başlığı altına girmeyenlerin, yani başta gayri müslimler olmak üzere Türklerin dışındaki müslüman halkların kendi çabalarıyla kendi eğitimlerini üstlenebilecekleri anlamına gelmemektedir. Lozan Anlaşması ile hakları tanımlanan Ermeni, Rum ve Musevi toplumlarının tanımlı haklarının bile budanıp uygulanamaz noktaya  getirildiği süreçte, -ki Süryaniler, Ezidiler gibi gayri müslimlerin bu kapsamda tanımlı hakları yoktur- varlıkları hiç bir şekilde gündeme getirilmeyen Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Çingene ve daha pek çokları gibi diğer müslüman halkların bizatihi kendileri olarak eğitim hakkından söz etmek mümkün değildir. Yani bir yurttaş hakkı olarak eğitim hakkı daha baştan toplumun bütününü kapsamaktan uzaktır. Ancak bunun böyle olmasının, eğitim alanında alınan mesafenin görmezden gelinmesini gerektirmediğini belirtmek gerekir.

    Latin Harflerinin Kabulü ve Sonrası

    Cumhuriyet döneminde eğitim hakkının mevzuattan günlük yaşama tercümesinde kritik bir aşama da Latin harflerinin kabulü ve yeni harflerin öğretilmesi için yaşama geçirilen okuma-yazma seferberlikleridir. Latin harfleri 1 Kasım 1928/1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabulü ve Uygulaması Hakkında Yasa ile kabul edilmiştir. Hemen arkasından da mevcut okulların yanında daha geniş kitlelere ulaşmak amacıyla Millet Mektepleri açılmıştır. 24 Kasım 1928’de çıkarılan Millet Mektepleri Yönetmeliği ile kurslar açılmış, hiç okuma yazma bilmeyenler doğrudan Latin harfleri ile okur yazar yapılmış, eski yazı okuma yazma bilenlere de daha kısa süreli kurslarla yeni harfler öğretilmiştir. Üç binin üzerinde okuma odası açıldığı, 16-40 yaş arasının kurslara katılımının zorunlu tutulduğu ve okuma yazması olan memur, subay gibi kesimlerin eğitmen olarak sürece dahil edildiği görülmektedir. Ayrıca okulu olmayan köyler için de gezici eğitim heyetleri oluşturulmuştur. Bu seferberlikte 200 bin civarında kadın ve 400 bin civarında erkek okur yazar kılınmıştır. 1936’ya gelindiğinde, Latin harflerine geçmeden önce yaklaşık % 10 olan okuma yazma oranı yaklaşık % 25’e çıkarılmıştır.

    Türkiye’de eğitim hakkı bahsinde önemli bir yeri olan üniversite reformu ve  Alman faşizminden kaçmak zorunda kalan Alman ve Avusturyalı hocaların gelişi de yine bu dönemlere denk gelmektedir. Her iki gelişme de modern eğitim süreçlerinin yerleşmesi ve kökleşmesi anlamında önemlidir. 1936 yılında okuryazar ve askerde çavuşluk, onbaşılık yapan ve sınavla seçilen köy gençlerinin 6-8 aylık kurslara tabi tutularak köy öğretmeni yapıldığı Eğitmen Kursları açılmıştır. Okuma yazma yanında mesleki anlamda da yetişmiş insan ihtiyacını karşılayacak eğitim kurumlarının yetersizliği değişik arayışlara yol açmıştır. Temel üretim alanı tarım ve hayvancılık olduğu için eğitim faaliyetleri bu alanda yoğunlaşmıştır. Milli Eğitim Bakanlığının 1938 ve 1939’da başlattığı Gezici Köy Kadınları Kursları ile Köy Erkek Sanat Kursları bunlar arasındadır. Eğitim hakkının gelişmesi ve uygulanması bağlamında kilometre taşlarından birisi de Köy Enstitüleridir. Kuruluş amaçları itibarıyla modern, laik, aydınlanmacı ideallerin taşıyıcısı olan Köy Enstitüleri II. Dünya Savaşının ardından değişen anlayışa bağlı olarak etkisizleştirilmiş ve tasfiye edilmiştir.

    Köy Enstitüleri’nden bir kare

    Bu konjonktürde tırpanlanan kurumlardan birisi de üniversite olmuştur. Enver Gökçe’nin “Fakültenin Önü” şiirinde anlattığı 1947 DTCF tasfiyeleri ile özdeşleşen üniversitelere müdahale, hocaların atılması, kürsülerin kapatılması gibi uygulamaların yanında muhalif öğrencilerin öğrenim hakkını engellemeye matuf fiili saldırıların da yolunu açmıştır. Esas olarak devletin yeni yönelimine uygun politikaların hayata geçirilmesi pratiğinin üniversitelere yansıyan yüzü olan muhalif öğrencileri eğitim hakkından mahrum bırakma politikasına sonraki yıllarda daha sık rastlanacaktır.

    Yeni Dünya Sistemi, 1961 Anayasası ve 12 Mart Darbesi

    II. Dünya Savaşı sonrası gelişen yeni dünya sisteminin iki kutupluluğunda ABD liderliğindeki batı bloku içinde kalan Türkiye, esasını kapitalizmin oluşturduğu bu blokun insan ve toplum anlayışını da benimsemiştir. Pazar ekonomisinin hakim olduğu, tarımda kapitalizmin hızla yerleştiği, kırsal alandan göçün temel eğilim olarak öne çıktığı yeni süreç eğitim politikalarının da önemli ölçüde değişmesine yol açmıştır. Ancak eğitim politikalarının değişiminde ekonomik ve toplumsal gerekçelerin yanında siyasal ve ideolojik tercihlerin de belirleyici olduğu görülmektedir. Yeni dönemin eğitim politikaları bir yönüyle gelişmekte olan kapitalizmin insan ihtiyacına uygun bir başka yönüyle de iki kutuplu dünyanın çatışma ve gerilimlerine bağlı şekillenmiştir. Eğitimin içeriğine dair bir diğer tartışma olan ve günümüzün de temel tartışma başlıklarından birisini oluşturan eğitimin dinselleştirilmesi meselesi II. Dünya Savaşı sonrası konjonktürüne bağlı olduğu kadar ülkenin özgül laikleşme tarihine bağlı olarak da gelişmiştir. CHP iktidarının son yıllarında başlayıp Demokrat Partinin on yıllık iktidarı boyunca derinleştirilerek yürütülen politikalarla okullara din dersi konulmuş, imam hatip okulları yeniden açılmış, köy enstitüleri ve halk eğitiminin önemli kurumlarından Halkevleri kapatılmıştır. Bu uygulamalar savaş sonrası konjonktürün ve siyasal tercihlerin yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Türkiye siyasal toplumsal tarihinin istisnalarından birini oluşturan 1961 Anayasası eğitim hakkı bağlamında da kritiktir. Anayasa pek çok maddesinde eğitime yer vermiş olup esas olarak 21’inci ve 50’nci maddeler eğitim hakkını düzenlemektedir.

    MADDE 21.- Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme, öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. Eğitim ve öğretim, Devletin gözetim ve denetimi altında serbesttir. Özel okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak kanunla düzenlenir. Çağdaş bilim ve eğitim esaslarına aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

    MADDE 50.- Halkın öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir. İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için mecburidir ve Devlet okullarında parasızdır. Devlet, maddî imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır. Devlet, tarih ve kültür değeri olan eser ve anıtların korunmasını sağlar.

     

    Uygulanabilirlik sınırları bir yana, yasayla eğitim hakkı bir kez daha devletin temel yükümlülükleri arasında sayılmış, özellikle 3’üncü fıkradaki “maddî imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar” ifadesiyle özel yükümlülüğün altı çizilmiştir. 1961 Anayasası, laiklik anlayışı, özgürlükler, kamusal yükümlülükler ve sosyal devlet yaklaşımı bağlamında 1945 sonrası eğilimlerden farklı bir anlayışı, görece liberal demokratik değerleri temsil etmektedir. Liberal demokratik değerlerin ve kamusal yükümlülüklerin eğitim alanına yansıması 1960’lı yılları Türkiye tarihinin istisnai aydınlanma dönemlerinden birisi haline gitirmiştir. Fakat bu gelişmeler 12 Mart darbesinin liderlerinden Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle “toplumal uyanışın ekonomik gelişmeyi” aşmasını sağlamıştır. Toplumun hak ve özgürlük talebi ve bu talep uğruna giriştiği mücadeleler Türkiye hakim sınıflarını demokrasi dışı arayışlara yöneltmiştir. 12 Mart 1971 askeri darbesi ile 1961 Anayasasının liberal demokratik karekteri kısmen ortadan kaldırılmış, özgürlükler kısıtlanmıştır. Bu iklimin eğitim hakkına da ciddi yansımaları olmuştur. Darbenin en önemli sonuçlarından birisi eğitim emekçilerinin sendikalarının kapatılması, bir diğeri de üniversite özerkliğinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasıdır.

    Milli Eğitim Temel Kanunu

    1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu eğitim hakkının tanımlanması ve uygulanması anlamında en önemli belgelerden birisidir. Toplam 64 madde olan bu kanunun ikinci bölümü Türk Milli Eğitiminin Temel İlkelerini tanımlamaktadır. Eğitim hakkının tanımlanması ve uygulama sürecini görmek açısından öne çıkan kimi maddeler şunlardır:

    MADDE 4.- Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

    MADDE 7.- Temel eğitim görmek her Türk vatandaşının hakkıdır. Temel eğitim kuramlarından sonraki eğitim kurumlarından vatandaşlar ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde yararlanırlar.

    MADDE 12.- Türk eğitiminde lâiklik esastır. Din eğitimi ve öğrenimi ancak kişilerin kendi isteği ve küçüklerin de kanunî temsilcilerinin isteğine bağlı olarak verilir. Bu istek kayıt esnasında veliler tarafından okul idaresine yazılı olarak bildirilir.

    MADDE 15. -Okullarda kız ve erkek karma eğitim yapılması esastır. Ancak eğitimin türüne, imkân ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilir.

    4-18’inci maddeler arasında aktarılan temel ilkeler, eğitim hakkının içeriğini, kapsamını, yürütülmesini, bileşenlerini ve hedeflerini tanımlamaktadır. Bu anlamıyla Osmanlı döneminde başlayan eğitim hakkı tanım ve uygulama süreçlerinin de final noktası gibidir. Dolayısıyla günümüzün temel tartışma başlıklarından olan eğitim hakkının dönüşümünün de temel parametrelerini ihtiva etmektedir. Bir başka ifadeyle eğitim hakkının dönüşümünü, Milli Eğitim Temel Kanunundaki değişimlerle izlemek mümkündür. Bu kanun üzerindeki esasa dair en ciddi değişim 12 Eylül darbe koşullarında, 1983 yılında yapılmıştır. Ancak bu değişime gelmeden önce iki noktanın üzerinde durmak yerinde olacaktır. Üzerinde kısaca durulacak olan ilk nokta, 1960’ların sonralarında merkez sağ siyasetten ayrışarak temsil sahasına çıkan Milli Nizam Partisi-Milli Selamet Partisi (MNP-MSP) çizgisinin (siyasal İslam’ın) gerek iktidar ortağı olarak gerekse de hükümetler üzerinde oluşturduğu baskı ile başta eğitim alanı olmak üzere toplumsal yaşamın dinselleştirilmesi sürecinin temsilcisi konumuna gelmesidir. Siyasal İslam’ın iktidar ortağı olarak ilk deneyimi 1974 yılında CHP ile kurulan hükümettir. Bu hükümetin konumuz bağlamındaki en önemli icraatı ilk ve ortaöğretime Ahlak derslerini zorunlu yapmasıdır. Evrensel değerlerin ve felsefi yaklaşımların öğretilmesinden öte İslami/dinsel değerlerin aktarıldığı bu dersler, zorunlu dinsel eğitimin genel eğitim kurumlarına girişinin ilk örneği kabul edilebilir. Bu derslerle birlikte mesleki bir eğitim kurumu olarak tanımlanan ve o çerçevede tutulmaya çalışılan İmam Hatip Okullarının yanında, daha utangaç ve daha yaygın bir dinsel eğitim kanalı da açılmış. Bu sürece dair üzerinde durulması gereken nokta, eğitim hakkı tartışmalarında asıl belirleyici olan neoliberalizm dönemine girilmesidir. Neoliberal politikalar dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de  de zor yoluyla hayata geçirilmiştir. Türkiye için neoliberalizmi dayatmanın adı 12 Eylül rejimi olmuştur ve dünya ölçeğinde neoliberalizmin yerleşmesi ile 12 Eylül rejimi eşzamanlıdır.

    Neoliberalizmin İlk Yıllarından 12 Eylül’e

    Sosyal refah devleti uygulamalarının getirdiği eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerin neoliberal politikalarla beraber giderek ticarileşmesi sonucu eğitim de içerik biçim ve gerçekleşme bakımından ciddi dönüşümler geçirmiştir. Herşeyden önce eğitim; devlet ve yurttaş arasında bir ilişki olmaktan çıkmış, kamusal yükümlülükler tasfiye edilmiş, bireysel sorumluluk olarak yeniden tanımlanmıştır. Bütün bunların dünya çapında olabilirliğinin yolu, yani kamusal yükümlülüklerin sermayenin bir fonksiyonu olarak yeniden vücut bulmasının önündeki engellerin kaldırılması ise başta GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) olmak üzere uluslararası anlaşmalarla mümkün olmuştur.

    Neoliberal politikaların dünya ölçeğinde uygulanmasının motoru Dünya Bankası olmuştur. Hizmetler alanının ve bağlı olarak da eğitim hakkının neoliberal tezlere uygun hale getirilmesi için gerekli proje ve finansman desteğini sağlayarak geçiş sürecini sermaye lehine sevk ve idare etmiştir. “Neo-liberal ideolojinin toplumsal ve kamuya ilişkin alanları yeniden tanımlayarak bu alanları bireysel yarar ve piyasa süreçlerine bağlaması, toplumsal ilişkilerin tümünü etkilediği ölçüde eğitimi de etkilemiştir” değerlendirmesi yapan Ercan (1998: 69-70) neo-liberal yapısal uyum politikalarının eğitim için önerdiği çözümleri şu şekilde ifade etmektedir:

    Özel eğitim kamusal eğitimden daha etkin olduğu için eğitimin özelleştirilmesi; eğitime yönelik kamu harcamalarının yüksek eğitimde kısıtlanması ve bu kaynakların temel eğitime aktarılması; orta ve yüksek eğitim hizmetleri temelde soyal faydadan çok özel fayda içermelerine bağlı olarak bu hizmetlerden yararlananların kullanıcı ücreti ile maliyete katılmaları ya da maliyeti tamamen yüklenmeleri; bir diğer çözüm önerisi ise eğitimde etkinliği artırma amacı ile: a) Birim öğrenci başına düşen maliyeti düşürmek için eğitim maiyeti içinde en fazla yer tutan öğretmen ve öğretim görevlilerinin aylıklarının ve bu kesimlere sağlanan diğer sosyal gelir biçimlerinin denetim altında tutulması ve b) Sınıfların öğrenci kapasitesini artırarak öğretmen öğretim görevlisine düşen öğrenci sayısı artırılması önerilmektedir.

    1995 yılında yürürlüğe giren GATS anlaşması kapsamında kamu hizmetlerinin %46’sını piyasaya açacağını, yani özelleştireceğini taahhüt eden Türkiye’nin (Özmen, 2017: 152) piyasanın ve rekabetin acımasız ellerine terk etmeyi taahhüt ettiği hizmet sektörlerinden birisi de eğitim hizmetleri yani ilk, orta ve yüksek öğretim hizmetlerinin tümüdür.

    Kuşkusuz neoliberal süreçlerin tahakkümü yolunda bu tarihler bir milat. Ancak Türkiye, neoliberal politikaların hayata geçirilmesi bağlamında Şili ile birlikte laboratuvar sayılabilecek bir geçmişe sahiptir. Şili’de neoliberalizm açısından milat 1973 faşist darbesi olarak kabul edilirken Türkiye açısından ise bu milat kuşkusuz 24 Ocak 1980 günü ilan edildiği için 24 Ocak kararları olarak kayıtlara geçen kararlardır. Kararın mimarı ve darbe koşullarında yürütücüsü olan Turgut Özal’ın Dünya Bankası bürokratı olması elbette çok şey anlatmaktadır.

    12 Eylül Rejimi ve Eğitim Hakkı

    Eğitim hakkının dönüşümü, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte dünyadaki genel eğilime uyumlu olduğu kadar Türkiye’nin içsel dinamiklerine de bağlı olarak şekillenmiştir. Türkiye’de neoliberal dönemin resmen açılış tarihi 24 Ocak 1980 olsa da fiilen uygulama aşamasına geçilmesi 12 Eylül darbesiyledir. Darbe bir yandan neoliberal ve antidemokratik uygulamalara karşı toplumsal tepkiyi bastırırken, diğer yandan da sağcı muhafazakar bir çerçevede yeni dönemin ideolojisini kurma çabası içine girmiştir. Cunta yönetimince hazırlattırılan Anayasa liberal demokratik değerler açısından 1961 anayasasından tam bir kopuşu temsil etmektedir. Anayasa, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin sağcı muhafazakar bir istikamette tasfiyesinin de bir ifadesidir. Eğitim hakkı da bu düzlemde yeniden tanımlanmıştır. En önemli değişiklik ise din derslerinin bütün ilk ve ortaöğretim kurumlarına zorunlu kılınmasıdır. İlgili düzenleme 24’üncü maddenin 3’üncü fıkrasında yapılmıştır: “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.” Anayasanın 42’nci maddesi de felsefesi ve gerçekleşme zemini kökten değiştirilmiş olan eğitim hakkına dairdir:

    MADDE 42. — Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir. Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz. İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır. Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

    İlgili yasanın eğitim hakkına dair köklü değişiklikler getirdiği açıktır. Ancak bu değişikliklerin demokratik, özgürlükçü olmadığı, hatta mevcut gelişme çizgisinin daraltılmasını hedeflediği görülmektedir. Zorunlu din eğitiminin yanında anayasaya sadakat yükümlülüğü, Türkçeden başka dille eğitim yapılmasının yasaklanması gibi yasal vurgular, sonrasında gelişecek eğitim hakkının da çerçevesini oluşturmaktadır. Bunlardan hareketle yeni dönemin insan hedefinin Türk, Sünni müslüman ve devlete sadakat gösteren insanlar olduğu ve bu hedefe adım adım ilerlendiği görülmektedir. Bu doğrultuda atılan adımlardan birisi Milli Eğitim Temel Kanununda yapılan değişikliktir. 1983 yılında yapılan bu değişiklikten sonra da anılan kanun pek çok kez değiştirilmiştir. 1983 yılında iki kez değişiklik yapılan kanun bir kez de 1997 yılında değiştirilmiştir. 1997 değişikliği eğitim hakkına dair ciddi bir müdahale girişimidir ve üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir. 1997 değişikliğinin 1982 Anayasasının çizdiği çerçeveye yönelik bir tadil girişimi olduğu belirtilmelidir. Ancak Milli Eğitim Temel Kanunu üzerindeki asıl dramatik müdahaleler 2003 yılından itibaren, AKP hükümetleri döneminde yapılmış olup, sürecin sonunda anılan kanun şekilsel olarak varlığını sürdürse de içerik olarak bambaşka bir hale getirilmiştir. Bununla birlikte 1983 yılında yapılan değişikliklerin eğitim hakkına etkileri ve bağlı olarak da 1997 süreci üzerinde durduktan sonra asıl müdahalelerin yapıldığı 2000’li yıllara gelmek dönüşümün bütünsel ve ilişkisel ifade edilmesi ve anlaşılması açısından yerinde olacaktır.

    Milli Eğitim Temel Kanunu’nda Değişiklikler

    1983 yılında Milli Eğitimin Temel İlkeleri faslının Atatürk ilkelerine dair 10’uncu maddesi ile demokrasi eğitimine dair 11’inci maddesinin yanında en önemli değişikliğin laiklik ilkesini belirleyen 12’nci maddede yapıldığı görülmektedir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini zorunlu kılan ve dahası anayasanın tanımladığı ilk ve ortaöğretimde zorunlu din dersi sınırını liselere kadar genişleten madde şöyledir: “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” Yine temel ilkeler arasında yer alan bilimsellik faslı değişikliklerden azade kalsa da, eğitimde bilimsellik, başta evrim teorisi olmak üzere tartışma konusu yapılmış, bilimsellik itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Özal hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in bu konuda özel çaba içine girdiği, cemaat ve toplulukları ve onların yayınlarını eğitim sistemine dahil etttiklerini söylemek gerekir. Yine aynı dönemde darbe lideri Kenan Evren, eğitimin dinselleşmesi ve toplumun dinsel parametreler doğrultusunda yeniden kurulması için özel çaba içinde olmuştur. Yani bugünlerin ana meselelerinden olan eğitimde tarikat cemaat işbirliğinin tarihi hayli eskidir ve bizatihi devlet politikalarının bir gereği olarak devreye sokulmuştur.

    “Kendi Okulunu Kendin Yap”

    Bu yıllarda kamusal yükümlülükleri aşındıran önemli bir gelişme de “kendi okulunu kendin yap” kampanyalarıdır. Toplumsal seferberlik tonlu benzer kampanyaların Cumhuriyet’in ilanından itibaren zaman zaman devreye sokulduğu bilinmektedir. Esas olarak kamusal kaynakların yetersizliği dolayısıyla başvurulan bu süreçlerde toplumun gönüllü katılımı ile angarya arasında bir salınımdan söz etmek mümkünken, “kendi okulunu kendin yap” kampanyalarının kaynak yokluğundan öte kaynakların nerelere harcanacağına bağlı tercihler tarafından koşullandılırıldığı görülmektedir. Gerek 12 Eylül darbe yönetimiyle ciddi bir ivme kazanan dinselleşme, gerekse 24 Ocak kararlarıyla startı verilen ve yine darbe koşullarında uygulama imkanı bulan kamusal alanın tasfiyesi ve ticarileşme GATS’la birlikte temel politika tercihi olmuştur.

    Dönüşen Üniversiteler

    12 Eylül rejiminin temelden değiştirdiği bir diğer kurum da üniversitelerdir. Kuruluşundan itibaren devleti yönetenler açısından hep sorun teşkil eden üniversiteler 1933 üniversite reformundan itibaren bütün dönüm noktalarında -1947, 1961, 1971- müdahaleye maruz kalmıştır. 1933 müdahalesi de dahil 1980’e kadar bütün müdahaleler, özgürlüklerin hilafına olsa da üniversite özerkliğini toptan ortadan kaldırmaya yönelmemiştir. 12 Eylül rejimi ise kurum olarak üniversite özerkliğini hedef almış, 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanarak hocaları üniversiteden uzaklaştırmış, pek çok öğrenciyi öğrenim hakkından mahrum bırakarak  yeni bir sistem ihdas etmiştir. Özel üniversitelerin kurulması, üniversite eğitiminin paralı hale getirilmesi, artan ihtiyaçlara yeterli bütçenin ayrılmaması dolayısıyla özellikle barınma ve hazırlık bahsinde özel şirketlere, tarikat ve dini topluluklara alan açılması bu sürecin alamet-i farikasıdır. Bütün bunlar demokratik denetim koşullarının olmadğı bir süreçte YÖK (Yükseköğretim Kurulu) eliyle yapılmıştır.

    Dil ve Kılık Kıyafet Yönetmeliği

    12 Eylül rejiminin ifade etmeye çalıştığımız uygulamalarının yanında eğitim hakkı bağlamında travmatik etki yaratan pek çok uygulaması daha vardır ve özellikle ikisi oldukça önemlidir: 19/10/1983 tarih ve 2932 sayılı “Türkçeden Başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun” ile 16/7/1982 tarihli “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik”ten hareketle YÖK tarafından 20 Aralık 1982 günü çıkarılan kılık kıyafet yönetmeliğidir. Toplam 8 madde olan 2932 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı 1990’ların başında resmen kaldırılmış olsa da değişik formlarda ve düzeylerde ağırlığını hissettirmektedir. Bu kararın ceza tehdidi ile yasak kıldıkları, zaten formal eğitime dahil edilmeyen dil ve araçların enformel eğitim süreçlerinin de dışına atılarak eğitim hakkının baştan yok edilmesi çabasını ortaya koymaktadır. Kararın ilk maddesi amaç ve kapsama dairdir ve müesses nizamın korunması ve sürdürülmesi için dillerin yasaklanması gerektiği fikrinin açığa vurumudur. İkinci maddenin en dikkat çekici noktası ise birinci fıkradır. “Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmi dilleri dışındaki herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması yasaktır.”

    MADDE 3.- Türk Vatandaşlarının anadili Türkçedir. a) Türkçeden başka dillerin anadili olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelikher türlü faaliyette bulunulması, b) Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, mahallin en büyük mülki amirindenizin alınmadıkça bu Kanunla yasaklanmamış olsa bile Türkçeden başka dille yazılmışafiş, pankart, döviz, levha ve benzerlerinin taşınması, plak, ses ve görüntü bantları vediğer anlatım araç ve gereçleriyle yayım yapılması,yasaktır.

    16/7/1982 tarihli yönetmeliğe istinaden 20 Aralık 1982’de YÖK’ün çıkardığı ve sonrasında bir kaç kez kapsamı genişletilen yönetmelik, türban sorunu genel başlığı altında tartışılan sorunlar yumağının esasını oluşturmaktadır. Bu yönetmelik okullara girişte pek çok sınırlamanın yanında kadın öğrencilerin başları örtülü olarak okullara girmesini de yasaklamıştır. 1987 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin direnişiyle kamuoyunun gündemine gelen yasak değişik aşamalardan geçerek 28 Şubat sürecinin de en önemli gerekçelerinden ve tartışma başlıklarından birisini oluşturmuştur. Çıktığı tarihten itibaren bu yasağa uymayan, uymakta direnen pek çok öğrencinin eğitim hakkı sınırlanmış, engellenmiş, bir kısmı eğitim hakkından mahrum kalmıştır. Ama asıl kırım 28 Şubat sürecinde yaşanmıştır. Bununla birlikte 28 Şubat süreci de bir süreklilik ve kopuş sürecidir.

    28 Şubat ve laiklik-irtica/gericilik ekseninde süren çatışma

    28 Şubat süreci kısaca geleneksel laikçi devlet seçkinleri ile kapitalist gelişme ve küresel ekonomiye entegrasyon ile 1990’larda yeni bir iktidar alternatifi olarak yükselen Siyasal İslamcı çevreler arasındaki kavganın açığa vurumudur. Bu kavganın ideolojik plandaki sürdürüldüğü yerlerin başında da eğitim alanı gelmektedir. 1995 yılında yapılan seçimlerde siyasal İslamcı Refah Partisi’nin birinci parti çıkması ve hükümet kurması ile başlayan gerilim, mafya-devlet-çete ilişkilerinin döküldüğü Susurluk kazası, başbakanlıkta tarikat şeyhlerine yemek verilmesi, Kudüs gecesi vesaire gibi daha pek çok provakatif tutumla tırmanan gerilim 28 Şubat 1997 günlü MGK toplantısında patlamıştır. Günün MGK kararına ek olarak “Rejim Aleyhine İrticai Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla sunulan ilk 4 maddesi doğrudan eğitimle ilgili olan 18 maddelik ek, yarattığı sonuçlar itibariyle çok önemlidir. Başlığının da gösterdiği gibi laiklik-irtica/gericilik ekseninde süren çatışmaya zor tehdidi yoluyla çözüm üretmeye çalışan bildirinin eğitimle ilgili hükümleri şunlardır:

    1-Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

    2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

    3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından: a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

    b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

    4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

    Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan MGK kararlarını imzalamayı reddedince Refah Partisi’nin kapatılması tehdidi de dahil pek çok baskı aracı devreye sokularak istifa ettirilmiştir. Arkasından yine siyasi teamüllere aykırı bir şekilde yeni bir hükümet bileşiminin ortaya çıkması sağlanmıştır. Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan yeni hükümet MGK kararlarını uygulamaya başlamıştır. MGK kararlarının eğitimle ilgili kısmı 16/8/1997 tarih ve 4306 sayılı kanun ile yürürlüğe konulmuştur. Kanunla ilköğretim sekiz yıl ve zorunlu yapılmıştır ve sekiz yıllık kesintisiz eğitime yönelik bu karar eğitim hakkının genelleşmesi anlamında pozitif bir etki yaratmıştır. Alt yapı yetersizlikleri dolayısıyla uygulamadan beklenen verim alınamasa da Türkiye eğitim tarihi açısından önemli bir eşiği temsil eden bu karar pek çok kritik karar gibi bir iktidar çatışmasının katalizörü olmuştur..

    2002 yılından sonra yaşanan süreç genel düzlemde başta Cumhuriyet dönemi olmak üzere bütün modernleşme tarihinin eğitim politikalarıyla ve özel olarak da 28 Şubat süreciyle adeta bir rövanş /intikam alma süreci olarak yaşanmıştır. Eğitim hakkının dönüşümü bağlamında 2002 sonrasına geçmeden 28 Şubat süreciyle eğitim hakkının yok edildiği bir başka boyuta değinelim. Kılık kıyafet yönetmeliğine dayanarak eğitim hakkına ciddi engeller çıkarılmıştır. Binlerce öğrencinin eğitim hakkının ihlal edildiği bir diğer olay ise İmam Hatip Ortaokullarının kapatılmasıdır. Bunların yanında üniversiteye giriş sınav sistemi bir kez daha değiştirilmiş ve meslek liselerinin üniversitelere girmesi zorlaştırılmıştır. Teoride İmam Hatip Liselerini sınırlandırmaya ve mesleki formasyonlarının dışına çıkmasını engellemeye matuf bu düzenleme, İmam Hatiplilerle birlikte binlerce meslek liselinin de eğitim hakkını ihlal etmiştir.

    28 Şubat sürecinin belli ihtirazi kayıtlarla eğitimin dinselleşmesine karşı kamusal bir müdahale olduğu söylenebilir. Ancak eğitim hakkının dönüşümü sürecinin ikinci ana damarı olan metalaşma/ticarileşme sürecinin genişleyerek sürdüğü görülmektedir. Keskin ve Demirci (2003) tarafından 2002-2003 öğretim yılı verileri esas alınarak yapılan çalışma, AKP henüz iktidara gelmeden neoliberal politikalar doğrultusunda eğitim sisteminin yeniden yapılanması yolunda çok önemli eşiklerin aşıldığını ortaya koymaktadır. Çalışma; özel okulların, dersanelerin ve sair eğitim kurumlarının eğitim sistemi içindeki payının hızla arttığını göstermektedir. Eğitimin metalaşması/ticarileşmesi doğrultusunda kaydedilen mesafe de sistemin kamusal esasını önemli ölçüde ortadan kaldıracak boyuta gelmiştir. Çalışmada eğitimin asıl geleneksel kurumları olan okullarda katkı payı, kayıt parası, temizlik, boya, tebeşir gibi otuz ayrı başlık altında para toplandığı görülmektedir. Söz konusu başlıklar asıl olarak kamusal yükümlülükler bağlamında yapılması gereken harcamaları göstermektedir. Ders kitaplarının basımı, okul kantinleri, öğrenci kıyafetleri, döner sermaye uygulamaları gibi akçalı işler metalaşma/ticarileşme döngüsünün en temel somutlanma alanları olmaktadır. Bütün bu süreçler Milli Eğitim Vakfı gibi çeşitli vakıflar, okul aile birlikleri, okul koruma dernekleri ve okul vakıfları aracılığı ile işletilmektedir.

    2003 yılında ilk ve ortaöğretimde, velilerin yaptığı bir yıllık harcama kalemlerinin toplam tutarı yaklaşık 17,2 katrilyona ulaşmıştır. Bu rakam bütçeden eğitim için ayrılan kaynağın nerdeyse 2.5 katı bir büyüklüğe sahiptir. Vergi gelirlerinden eğitim için ayrılan pay ise sadece 7 katrilyondur. Metalaşma/ticerileşme sürecinin doğal uzantısı okulların işletme gibi yönetilmesidir (Eğitim Sen, 2004/1:32).

    Okulları ticari işletme, eğitimin bileşenlerini de üretim sürecinin girdisi olarak gören Toplam Kalite Yönetimi (TKY) ve sistemin buna göre yeniden yapılanması metalaşma/ticarileşme süreciyle ve uluslararası sermayenin finansmanıyla gerçekleştirilmiştir. 1990 yılında Dünya bankası finansmanıyla Milli Eğitimi Geliştirme Projesi adıyla uygulanmaya başlanan TKY ile eğitim sistemi neoliberal ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Eğitim siteminin dönüştürülmesi sürecinin diğer önemli finansörü Avrupa Birliği’dir. Gerek Dünya Bankası, gerekse Avrupa Birliği finansörlüğü AKP döneminde de sürmüştür.

    AKP Döneminde Eğitim Hakkı

    Aşınma Son Hız Devam Ediyor

    28 Şubat süreci siyasal İslamcı yönelimde bir farklılaşma yarattı. Lider olarak Erbakan’a ve onun temsil ettiği siyaset anlayışına/değerlere itaraz söylemiyle kurulan AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) 2002 yılında hükümet kuracak duruma geldi. AKP ile birlikte eğitim hakkının ticarileşme/metalaşma, dincileşme/muhafazakarlaşma eksenlerinde dönüşümü resmi devlet politikası haline geldi.

    3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimleri kazanan AKP, çok partili dönemde 18 yılla en uzun süre iktidarda kalan parti olarak iktidarına devam ediyor. Demokratik alanın sürekli daraltılarak ortoriter bir yönetim modeline geçilen bu 18 yıl, reel politik açıdan istikrarlı sayılabilir. Bu istitkrara tezat bir şekilde Milli Eğitim Bakanlarının sıklıkla değiştirilmiş olması dikkat çekicidir. 18 yıl içinde toplam 7 Milli Eğitim Bakanı göreve getirilmiştir. AKP hükümetlerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın başına ilk bakan Erkan Mumcu’dan sonra sırasıyla Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı, İsmet Yılmaz, Ziya Selçuk getirilmiştir.

    Milli Eğitim Temel Kanunu’na Yeniden Müdahale ve 4+4+4

    AKP hükümetleri döneminde en çok müdahale edilen belgenin Milli Eğitim Temel Kanunu olması da yine dikkat çekicidir. Kanunda ilk değişiklik 9/12/2003 tarih 5005 sayılı Kanun ile yapılmıştır. Bu düzenlemeyle okul binalarının satılabilmesi ve ders kitaplarının yazdırılması yeniden düzenlenmiştir. Her iki düzenlemenin de metalaşma/ ticarileşme hamlesi olduğu söylenebilir. Hemen sonrasında, 2004 yılında öğretmenlik mesleği ile ilgili 43’üncü madde ile okul aile birlikleri ve eğitim kampüslerini düzenleyen 16’ncı maddede değişiklik yapılmıştır. 43’üncü maddedeki değişiklikle öğretmenlik mesleği Toplam Kalite Yönetimi ve performans kriterleri doğrultusunda yeniden düzenlenmiş, 16’ncı madde esas olarak okul aile birliklerinin para toplama, bahçe, kantin gibi okul mütemmim cüzlerini kiraya vermenin yolunu açmıştır. 16’ncı madde 2009 yılında bir kez daha değiştirilmiş, ticari faaliyetlere vergi muafiyeti getirilmiştir. 2008 yılında bir kez daha değiştirilen Milli Eğitim Temel Kanunu’na asıl müdahale 2012 yılında yapılmıştır. 11 Nisan 2012’de kanunun 22, 24, 25 ve 26’ıncı maddelerinde yapılan değişiklilerle eğitim sistemi temelden değiştirilmiş olup, sekiz yıllık zorunlu eğitim 4+4+4 yıllık periyotlar halinde 12 yıla çıkarılmıştır. İlk dört yıl ilköğretimdir. Beşinci yılda öğrencilere tercih edecekleri alanlarda eğitim hakkı tanınmıştır. Üçüncü kademe ise lise eğitimine ayrılmıştır. Gerek mecliste ve gerek kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan bu düzenlemenin meclis aşaması, muhalefeti şiddet de dahil pek çok yolla susturarak tamamlanmıştır. En çok tartışma yaratan maddelerden birisi açık öğretim kurumlarına geçmeyle ilgili olan maddedir. Beşinci sınıftan itibaren örgün eğitimin dışına çıkışı düzenleyen kanun, çocuk işçiliğin ve çocuk evliliklerinin önünü açma olasılığına karşı pek çok kesimde direnç yarattı. Oluşan direnç üzerine açık eğitim kurumlarına geçiş, 9’uncu sınıftan itibaren yapıldı. Temelde yoksul çocuklarının eğitim hakkından mahrum bırakılmasına yol açacak bu düzenlemenin kapsamının daraltılması olumsuz sonuçları biraz ötelemiş oldu. Fakat yapılan değişikliklerle yoksul çocuklarının çalışmak zorunda kalmasının ve çocuk evliliklerinin yolunun kapatıldığını söylemek oldukça zordur. Sonradan kanundan çıkarılan bir başka madde ise çıraklıkla ilgili düzenlemedir ve bu iki madde kanunu düzenleyenlerin hedeflerini de ortaya koymaktadır. Bir başka tartışmalı nokta ise okula başlama yaşıdır. Olumsuz etkileri sonraki yıllarda görülen bu uygulamayla anaokulu çocukları kanun değişikliğini takip eden dönemde ilkokullara zorla kayıt ettirilmiştir.

    Bu sistemi, kademelerin ayrılmasından dolayı akran baskısını ortadan kaldıracağı, taşımalı eğitimi büyük oranda ortadan kaldıracağı, eğitim olanaklarında çeşitlenmeye yol açacağı için aile ve öğrencilerin seçme olanaklarını çoğaltacağı, eğitimcilerin işlerini kolaylaştıracağı, çocukların yetenek ve yeterliklerine uygun olanaklara kavuşacağı, okul sayısının artmasına bağlı istihdam imkanı yaratacağı, ortaokul ve liselerde seçmeli “Kuran-ı Kerim” ve “Hz. Peygamberimizin Hayatı” dersleriyle din eğitimi üzerindeki tartışmaların ortadan kalkacağı gibi varsayımlarla destekleyenler olmuştur. Çelikel (2020), kendisiyle yapılan bir söyleşide sisteme ilişkin şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

    Uzak amaçları siyasal İslamın kurallarını hâkim kılmaktı. Bunun için de yeni nesillere din eğitimi verilmesi gerekiyordu. Zaten “dindar ve kindar nesil” istediklerini açık açık söylediler. Birinci planda kapatılmış olan imam hatip okullarını açmak vardı. İkinci amaç ise “4+4+4” diyerek din eğitimini çok erken yaşta başlatmak için olanak sağlamaktı. 8 yıllık temel eğitim yürürlükteydi, kaldırdılar ve dört yıllık temel eğitim getirdiler. Dört yıldan sonra da imam hatip ortaokullarına veya meslek liselerine girmek gibi seçenekler sundular. Ayrıca çocukları bir sene evvel okula başlattılar. Bu şekilde 10-11 yaşına gelmiş ve soyut düşünme alışkanlığını doğal olarak elde etmemiş olan çocuklar imam hatip okullarına girerek Allah kavramını, cennet-cehennemi, günah ve sevabı öğrenmeye başladılar. Oysa bilimsel olarak soyut düşünce 14-15 yaşında başlıyor. İmam hatip ortaokullarını açmaya karar verdiler. O kadar yeni okul açamayacakları için velilerin itirazlarına rağmen yüzlerce okulu imam hatibe dönüştürdüler. İmam hatip okulları klasik liselere, Anadolu liselerine alternatif lise haline getirildi. Bugün Anadolu liseleri, imam hatip liseleri, meslek liseleri, bir de açık liseler var. Yani dört kategori lise icat ettiler. Bildiğimiz normal liseleri de kapattılar. Birçok çocuk Anadolu Lisesi kazanmayarak açıkta kaldı. Nereye gidecek bu çocuklar? Ya mecburen imam hatip okullarına, ya meslek liselerine… Ya da ikisini de istemiyor, normal lise eğitimi almak istiyor. Hayır, o zaman sen açık liseye gideceksin. Yani o öğrencileri örgün eğitimin dışına çıkardılar.

    Bu sisteme özellikle kamusallık, laiklik ve bilimsellik ana başlıkları altında yöneltilen eleştiriler hala sürmektedir. 2012-2013 yılında uygulanmasına geçilen 4+4+4 sistemine dair henüz sistemin başlarında, birinci yarıyılda Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası tarafından yapılan değerlendirmede bazı başlıklar öne çıkarılmıştır. “Eğitimde 4+4+4 Dayatmasının Birinci Yarıyıl İstatistikleri, Eleştirilerimizde ve Kaygılarımızda Ne Kadar Haklı Olduğumuzu Gösteriyor!” başlığıyla yapılan değerlendirmede, 4+4+4 sistemiyle okul öncesi eğitime katlım oranlarının düştüğü, anaokulu çocuklarının zorla kayıt ettirilmesinden dolayı birinci sınıfların anormal oranda şiştiği belirtilmektedir. İlk ve ortaokul okullaşma oranlarında anlamlı bir artışın olmadığı belirtilen açıklamada İmam Hatip Okullarındaki anlamlı artışa dikkat çekilmektedir. Ortaokul sonrası açık liseye de gitmeyerek eğitim sisteminin dışına çıkan öğrenci sayısı artmıştır. Eğitim sisteminin dışına çıkan öğrencilerden 12 bin 172`si erkek, 37 bin 277`si ise kız öğrencidir. Burada asıl dikkat çekici nokta ise 4+4+4 öncesinde eğitim sisteminin dışında olan kız öğrenci sayısının 16 bin 137’den, yeni sistemle 37 bin 277’ye yükselmesidir. Dolayısıyla 4+4+4 ile eğitim hakkının budanmasından daha fazla etkilenenlerin kız öğrenciler olduğunu ve bu bağlamda eğitime erişimde cinsiyet eşitsizliğinin de giderek arttığını söylemek mümkündür.

    Bir diğer nokta ise açık liseye geçişteki artıştır ki, bu da kamusal eğitimin çöküşte olduğunu, zorunlu eğitimin aşındığını göstermektedir. Kamusal eğitimin çöküşünün en önemli göstergelerinden birisi özel okullara yöneliştir. Eğitim Sen’in 4+4+4 değerlendirmesinde özel okullara ilişkin şunlar ifade edilmektedir:

    Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi ile özel okullardaki öğrenci sayısı, geçen yıla göre belirgin bir şekilde artmıştır. Velilerin çocukları için özel okullara yönelmesinde kamu eğitim kurumlarının 4+4+4 nedeniyle yaşadığı tahribat belirleyici olmuştur. Zorunlu-seçmeli din dersleri, aşırı kalabalık sınıflar, öğretmen yetersizliği, fiziki koşullar vb gibi pek çok neden birçok velinin özel okullara yönelmesini beraberinde getirmiştir.

    Özel okullara giden öğrenci sayısı 535 bin’den, 613 bine; eğitim kurumu sayısı 2.848’den 3.641’e; özel ilköğretim okulu sayısı ise 992 ilkokul ve 904 ortaokul olmak üzere 1896’ya yükselmiştir. Yine Eğitim Sen’in 2019-2020 dönemine dair eğitim durumu raporu (Eğitim Sen,2020) durumun giderek daha da ağırlaştığını, eğitim hakkının, eğitimin içeriği ve hedefleri bağlamında ciddi dönüşüme uğradığını, hakkın gerçekleşmesi bağlamında aşındığını ortaya koymaktadır. Raporda zorunlu eğitim masraflarının artarak aile bütçesini zorladığı görülmektedir. Harcama yapılan eğitim kalemlerinden kitapların yüzde 14,90, test kitaplarının yüzde 16,30, çantanın yüzde 18,20, sair kırtasiye maddelerinin yüzde 30,51, resim boyalarının yüzde 33,11, defterin yüzde 33,73, kalemin ise yüzde 34,75 arttığı görülmektedir.

    Eğitim hakkının kağıt üzerinde olsa bile fiilen hayata geçmesinin önündeki en önemli engellerden birisi olarak yoksulluk halen birinci sıradaki yerini korumaktadır. Eğitime ayrılan kamu kaynaklarına dair raporda şu karşılaştırma yaplmaktadır. OECD ortalaması, okul öncesinde 8 bin 759, ilköğretimde 8 bin 631, ortaöğretimde 10 bin 10, üniversitede 15 bin 565 ABD Dolarıyken Türkiye’de 2017 TÜİK verilerine göre okul öncesinde 2 bin 5, ilköğretimde bin 591, ortaöğretimde 2 bin 395, üniversitede 3 bin 736 ABD Doları. Bu farkın ise yıllar içinde sürekli artmakta olduğu görülmektedir. Kamusal eğitime ayrılan kaynaklar bu düzeydeyken özel eğitime yapılan kaynak aktarımı ve teşvik yıllar içinde artmaktadır. 4+4+4 sisteminden sonra özel ilköğretim kurumu sayısının yüzde 375, öğrenci sayısının da yüzde 95 arttığı; özel lise sayısının ise yüzde 340, öğrenci sayısının yüzde 400 arttığı ve okullara aktarılan devlet desteği düşünüldüğünde eğitim hakkının eğitimin ticarileşitilmesi yoluyla nasıl aşındırıldığını anlamak mümkündür. Özel okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve ortaöğretim okul türlerinde öğrenim gören, eğitim ve öğretim desteğine hak kazanan öğrencilere 2019’un ilk altı ayında 682 milyon lira bütçe aktarılmış, destek eğitimi kapsamında aynı dönemde 1 milyar 352 milyon lira ödeme yapılmıştır. Yine organize sanayi bölgelerinde ve organize sanayi bölgeleri dışında açılan mesleki ve teknik eğitim okullarında öğrenim gören öğrenciler için eğitim ve öğretim desteği ödemeleri kapsamında ilk 6 aylık dönem için toplam 187 milyon TL ödenek aktarılmıştır.

    İşletme Olarak Eğitim ve Mesleki Eğitimin Piyasalaştırılması

    Eğitiminde metalaşma/ticarileşme sürecinin geldiği noktalardan birisi de mesleki eğitim alanının büyük ölçüde piyasa ilişkilerinin insafına terk edilmesidir. 27 Haziran 2019 tarihinde çıkarılan 5580 sayılı torba yasaya konulan bir madde ile organize sanayi bölgelerine mesleki eğitim merkezleri açma hakkı tanınmış ve bu kurumlar özel eğitim kurumu statüsüne alınmıştır. Özel eğitim kurumu statüsünde olduklarında devlet desteği alma hakkı olan bu kurumların çocuk işçiliğinin yasal kılıfı olduğu ortadadır. Bu düzenlemeyle çıraklık eğitim süresi 12 yıllık zorunlu eğitim süresinden sayılmıştır. Bu durum otomatik olarak çırak işçi çocuklar açısından zorunlu eğitimin 8 yıla indirilmesi, çocuğun eğitim hakkının gaspı anlamına gelmektedir. Bunun yanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) 2023 vizyon belgesinde “Kırsal ve düşük yoğunluklu yerleşim bölgelerindeki çocuklar için esnek zamanlı ve alternatif erken çocukluk eğitimi modelleri uygulanacaktır” yazması çocuk işçiliği bağlamında yine son derece anlamlıdır. Bununla birlikte MEB 2023 Vizyon belgesinde gerçekleştirilmesi düşünülen hedefler, MEB tarafından eğitimin kamusal olmaktan çıkarılmasının ve tamamen piyasa ilişkilerine terk edilen bir süreç olarak öngörüldüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.

    Bu bağlamda 2023 Vizyon belgesindeki şu ifadeler dikkat çekicidir: “Eğitime yapılan hayırsever bağışlarının daha etkili yönetilmesi için iller ve bakanlık düzeyinde bir yapı kurulacaktır. Okulun kendi koşullarında gelişimini desteklemek için her okula “Okul Gelişim Planı” hedefleriyle uyumlu okul gelişim bütçesi verilecektir. Eğitimin niteliğinin artırılması ve “Okul Gelişim Planları”nın gerçekleştirilebilmesi için merkezî bütçeden sağlanan finansmanın yanında ek finansman ihtiyacının karşılanması amacıyla kaynak çeşitlendirilmesine ihtiyaç vardır. Bu çerçevede uluslararası hibe fonları, hayırsever bağışları ile mesleki ve teknik eğitim okullarının döner sermaye gelirlerinin artırılması ve mevcut kaynakların verimli kullanılması önem arz etmektedir. Mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarının Türkiye’deki sektör liderleriyle yoğun bir şekilde etkileşim hâlinde olması sağlanacaktır.” (MEB 2023 Vizyonu, 2020)

    Vizyon belgesinde eğitim süreci adeta işletme süreci olarak ele alınmakta, bütçeleme kısmı da benzer şekilde mevzuata bağlanmaya çalışılmaktadır. Görüldüğü gibi eğitim sürecinin örgütlenmesinden eğitim sonucu ortaya çıkacak hasılanın değerlendirilmesine kadar pek çok şeyin piyasaya entegre edilmesi hedeflenmektedir. Böylece hem daha önce yapılan kanun değişikleriyle hem de 2023 hedefleriyle birlikte eğitim sürecinin dışına düşme ile çocuk işçiliğine yönelme ve dinselleşme arasında bir kıskaç oluşturulduğunu söylemek mümkündür. Zira; imam hatip liselerine gitmek istemeyen, özel okula gitmek için de koşulları uygun olmayan binlerce, on binlerce öğrencinin gideceği tek okul Açık Öğretim Lisesi olmuştur ve olmaya devam edecektir.

    Eğitimde Dinselleşme, Cemaatler ve Tarikatlar

    Mevzuatta ve fiiliyatta eğitim alanında yaşanan tüm bu değişiklikler gösteriyor ki AKP döneminde benimsenen yeni politik doğrultunun yansıma alanlarının başında eğitim alanı gelmektedir. Eğitim sistemine en açık yansıma, eğitimle ilgilenmeleri yasayla tanımlanmış kurumların dışındaki yapıların eğitim sürecinin esastan bileşeni haline gelmesi olarak yaşanmıştır. Bilindiği gibi başlangıçları itibarıyla da belli ölçülerde eğitim kurumu olma vasfı taşıyan cemaat ve tarikatlar, modernleşme, laikleşmeyle birlikte eğitim sürecinin dışına itilmiş, Cumhuriyet döneminin başlangıcında büyük oranda yasa dışına atılmıştı. Ancak yasa dışına itilmek cemaat ve tarikatarı ortadan kaldırmak yerine yeni çalışma biçimleri ve yeni toplumsallaşma kanalları yaratmalarına yol açmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrası konjonktüründe ortaya çıkan kısmi hoşgörü ile de bu yapılar etkinliklerini artırarak sürdürmüş ve pek çok alanda paralel varoluş biçimleri ortaya koymuşlardır. Yani bu yapılar esas olarak AKP öncesi de eğitim kurumu olarak kendi alanlarında faal durumda bir varlık göstermekteydiler ve 12 Eylül politikaları da cemaat ve tarikatlar ile devletin eğitim anlayışını birbirine yaklaştıran sonuçlar üretmiştir.

    AKP esas olarak bu dinselleşme sürecinin radikal sonuçlarının ortaya çıkmasını sağlamıştır diyebiliriz. Burada bir noktanın daha belirtilmesi konuyu daha anlaşılır kılacaktır. AKP eliyle eğitimin dinselleşmesi, eğitim aracılığıyla cemaat ve tarikatlara kaynak aktarımından ya da devletin yetersiz kaldığı alanlarda destek arayışından daha öte anlamlar taşımaktadır. Esas olan, sünni İslamcı başka bir dünya tasavvurunu yerleştirmeye matuf paralel bir eğitim sisteminin yerleştirilmesi çabasıdır. Bu bağlamda temel aktörler de sünni İslamcı tarikatlardır. Eğitim sisteminin görünür ortakları olarak açığa çıkan siyasal İslamcı vakıf ve derneklerin -laik vakıf ve dernekler ayrıca değerlendirilmelidir- her birinin bir din anlayışına sahip bir İslamcı çevreye ve tarikata dahil olduğunu akılda tutmak gerekmektedir. AKP döneminde özellikle eğitim alanında altın çağını yaşayan “vakıf mekanizması” aracılığıyla, değerli araziler bedelsiz tahsis edilmekte, kamusal kaynaklar dini vakıf ve cemaatlere aktarılmaktadır.

    İktidara yakın vakıf ve dernekler sadece finansal bir aygıt değil; aynı zamanda bir örgütlenme ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “dindar nesiller yetiştireceğiz” diyerek ifade ettiği gelecek ufkunun aracı haline gelmiştir (Cumhuriyet, 2012).  Devletin bilinçli bir şekilde boşalttığı eğitim alanı, dini vakıf ve cemaatler tarafından okullar, yurtlar, kurslarla doldurulmuş ve tüm ülkeye yayılmıştır. Çocuklarını okutmak isteyen yoksul aileler, kaçınılmaz olarak bu eğitim kurumlarına yönelmekte, dindar nesiller en çok emekçilerin, yoksulların çocuklarından devşirilmektedir.”(Eğitim Sen, 2020) Kamuoyunun bilgisi dahilinde olan TÜRGEV, İHH, Ensar Vakfı, Birlik Vakfı, Hayrat Vakfı, Hizmet Vakfı, Hakyol Vakfı gibi kurumların dışında, ülkenin herhangi bir köşesinde kamuoyuna yansımayan işbirliklerinin de yolu açıktır. Ki taşrada cemaat ve tarikatların etkisi paralellikten asli unsur olmaya gidebilecek çaptadır. AKP’nin diğer bakanlarına kıyasla daha laik bir referans çerçevesine sahip olduğu düşünülen Ziya Selçuk bakan olunca bu gidişin duracağı kanısı oluşmuştur ancak bu kanının kendisi de hızla ortadan kalkmaktadır.

    Bütün bunların yanında Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) da eğitim süreçlerinin yeni aktörü olarak belirginleşmektedir. Merkezi bütçeden aktarılan kaynaklar, ülke çapında yaygınlık, kadrosal nicelik dikkate alındığında kamusal eğitim kurumlarının giderek azaldığını söylemek mükündür. Kamu eğitim kurumlarının dışındaki vakıf dernek ve DİB gibi kurumların formel süreçlerin yanında bir de öğrencileri dinsel eğitime mecbur bırakan, resmi süreç gibi görünen ancak keyfi ve fiili olan durumlar yaşanmaktadır. Sık sık basına da yansıdığı şekliyle, belli bir bölgedeki okulu, veli ve öğrencilerin görüşüne başvurulma gereği duyulmadan İmam Hatip Okuluna çevirme işlemi yapılmaktadır. İmam Hatip Okullarının genel okullara göre sahip olduğu ayrıcalıkların yanında bir de İmam Hatibe gitmek istemeyen öğrenciler için ulaşılabilir, nitelikli eğitim olanakları bulunmamakta, eğitim hakkı açıkça ihlal edilmektedir. Bu tip uygulamalar karşısında alınan yargı kararları da genel olarak uygulanmamaktadır. Bunun tipik örneklerinden birisi İstanbul Valiliği tarafından 2016 yılında İmam Hatip’e çevrilen İsmail Tarman Ortaokulu ile ilgili gelişmelerdir. Bu karara karşı verilen yargı kararları uygulanmamış, öğrenciler İmam Hatip ile uzak yerlerde okula gitme arasında bırakılmıştır. İşin daha ilginç tarafı ise öğrencilerin tercih etmemesinden dolayı okulun öğrencisiz kalmasıdır (Odatv, 2020).

    Eğitimin dinselleşmesinin bir diğer sonucu ise, karma eğitimin tartışılmasıdır. Gerçi karma eğitimi tartışma konusu yapan kişi ve çevreler Türkiye’de her zaman var olmuştur. Ancak gelinen aşamada tarikat ve vakıflar aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılan paralel eğitimin daha ciddi sonuçları olacağı ve karma eğitimde radikal çatlaklar yaratmaya çalıştığı açıktır. Eğitim hakkının dönüşümü sürecinin dramatik bir boyutu olarak ele alınabilecek tarikatlarda ve cemaatlerde ifadesini bulan kurumların eğitim süreçlerine müdahil olduğu diğer alanlar yurt ve pansiyonlardır. Son yıllarda daha da çoğalan taciz ve tecavüz haberleriyle, ölümlü yangınlarla ve şiddetle anılan tarikat ve cemaat yurtları AKP hükümetleri tarafından özel olarak desteklenmekte, bu yapılar adeta barınmadan öte dinsel yaşam kültürünün mekanları olarak kurgulanmaktadır. Özellikle Süleymancılar, Nurcular gibi cemaatlerin kısmen kendi imkanlarını seferber ederek eskiden beri yürüttükleri bu faaliyetler AKP tarafından özellikle desteklenmekte, dini alana kaynak aktarımı için değerlendirilmektedir.

    Alevilerin Eğitim Hakkı Talebi

    Dinselleşmenin Sünni-Hanefi, Türk insanları hedeflediğini gösteren pek çok gösterge vardır. Hanefilik dışındaki sünni İslam yorumlarına değinilip geçildiği koşullarda Şiilik, Alevilik gibi inanç sistemlerine yer verilmemesi anlaşılır bir şeydir. Ancak yaşanan durum yer vermemekle sınırlı değildir. Bir yandan düşmanlığın yeniden üretildiği, diğer yandan da asimilasyon çabalarının inceltilerek sürdürüldüğü bir süreç yaşanmaktadır. Alevi çocukların uluslararası sözleşmeler, yerel ve uluslararası mahkeme kararları, anayasa hilafına zorunlu din dersine tabi tutulması da eğitim hakkına yönelik derin bir ihlaldir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “eğitim hakkı”nı düzenleyen 1 numaralı Protokolünün 2. maddesinin ihlal edildiğini savunarak 2 Şubat 2011’de AİHM’e yapılan başvurular 2016 yılında karara bağlanmış ve başvurucular haklı bulunmuştur. AİHM verdiği kararda “Türkiye, daha fazla geciktirmeden, ailelerin dini ve felsefi inançlarını açıklamak zorunda bırakılmadıkları bir muafiyet sistemi gibi, sorunun giderilmesine dönük imkanları ortaya koymak zorundadır” demiş olsa da, bu noktada bugüne kadar hiç bir adım atılmamıştır (Sivil Düşün,2020).

    Anadilde Eğitim Hakkı

    Türkiye’nin çok dilli bir toplum olmasına karşın eğitim alanında tek dil yani devletin resmi dili olan Türkçe kullanılmakta, ülkede yaşayan diğer halkların dilleri görmezden gelinmektedir. Özellikle Türkçe’den sonra en çok konuşulan dilin Kürtçe olmasına ve Kürtler tarafından anadilde eğitim hakkı talep edilmesine rağmen anadilde eğitim konusunda devletin direnci ile karşılaşılmaktadır. Bu direnç esasında eğitim alanında öteden beri işletilmekte olan Türklük sözleşmesinin bir politik referans çerçevesi olarak benimsenmesinin anadilde eğitim hakkının bir hak olarak kabul edilmemesi biçiminde yaşanmasıdır.

    Konjonktürel Olarak Artan Baskılar ve Muhalifler

    Eğitim hakkının varlığı ve gerçekleşmesi bağlamında genel akışın dışında, ülke tarihinde belli zaman aralıklarında artan baskı politikalarına bağlı olarak kritik gelişmeler de yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir. 1970’li yıllarda devlet tarafından düşman olarak tanımlanan solcu öğrencilerin, örneğin öğretmen okullarında okutulmaması doğrultusunda yapılan işlere dair, dönemin Öğretmen Okulları Genel Müdürü Ayvaz Gökdemir’in Buhranın Kaynağında adlı kitabında yeterince örnek bulunmaktadır (Gökdemir,1979).

    Benzer bir konjonktür de 2015-2016 yıllarında yaşanmış ve Kürt illerinde yaşayan yüzbinlerce öğrencinin eğitim hakkı ihlal edilmiştir.  16 Ağustos 2015-20 Nisan 2016 arasında 1 şehir merkezi ve 7 şehrin 22 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde en az 65 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği il ve ilçelerde, 2015-2016 eğitim öğretim yılının başından itibaren eğitim hizmeti durmuştur. Nusaybin’de 32 bin, Derik’te 7 bin, Dargeçit’te 17 bin, Cizre’de 41 bin, Silopi’de 39 bin, Şırnak merkezde 40 bin, İdil’de 24 bin, Sur’da 30 bin, Silvan’da 28 bin ve Yüksekova’da 33 bin, toplamda yaklaşık olarak 300 bin öğrencinin eğitime erişim hakkı doğrudan ortadan kaldırılmıştır. Eğitim öğretime öngörülemez ve süresiz şekilde ara verilmesi; başta anayasa olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklere temelden aykırıdır ve ilgili mevzuat hükümlerinin açıkça ihlali anlamına gelmektedir (TİHV, 2016; Eğitim Sen,2020).

    2011 Sonrası İktidar Kavgası

    Türkiye eğitiminin son yıllarını belirleyen etkenlerden birisi de 2011 yılından itibaren açığa çıkan ve 2016 yılındaki askeri darbe girişimiyle doğruğa çıkan iktidar kavgasıdır. Özetle iktidar ortağı olarak yeni rejim kurma sürecinin önemli dönemeçlerini birlikte dönen AKP ve Fethullahçılar arasındaki iktidar kavgası 2011 yılında görünür olmuştur. Öncelikli çatışma alanı ise Fethullahçıların etkinlik alanlarından birisi olan eğitim sahası olmuştur. Dersaneler ve özel okullar üzerinden yürütülen çatışmanın eğitim hakkı bağlamında yarattığı sonuçlar hakkında sağlıklı bir bilgi yoktur. Ancak bu çatışmaların sonucunda bazı dersanelerin temel liseye dönüştürülmesinin eğitimin metalaştırılması açısından önemli bir dönemeç ve niteliğin düşmesi açısından da önemli bir eşik olduğu açıktır. Yaklaşık beş-altı yıl süren bu kavga 2016 yılının 15 Temmuz’unda bir darbeye evrilince yaşananların, bütün alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da önemli sonuçları olmuştur.

    15 Temmuz Sonrası ve KHK Rejimi

    Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yürütülen bu süreçte ilk etapta Fethullahçılara bağlı 934 okul, 109 öğrenci yurdu, 15 üniversite kapatılmıştır (Karar Gazetesi, 2020). Süreç yalnızca Fethullah cemaatinin kurumlarına karşı yürütülmemiştir. Mevcut devlet anlayışının hedef kabul ettiği başta Kürtlere ait özel eğitim kurumları dahil pek çok çevrenin eğitim alanındaki etkinliklerine son verilmiştir. Eğitim sisteminin dışına düşürülen öğrenci ve öğretmen sayısı hakkında sağlıklı veri bulunmamakla birlikte zaman zaman basına yansıyan bilgiler bu sayının ihmal edilir olmadığını göstermektedir. 15 Temmuz süreci aynı zamanda üniversitelerin daha da otoriter bir anlayışla yeniden dizayn edildiği bir fırsata çevrilmiştir. Kapatılan eğitim kurumları, atılan hocaların varlığının yanında rektör, dekan seçim süreçleri de dahil olmak üzere bu alanda yaşanan dönüşüm üniversitelerin özerkliklerini bütünüyle yitirmesine neden olmuştur.

    10/02/2017 tarihinde polis, KHK ile 100 akademisyenin ihraç edildiği Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsüne girdi ve postallarıyla hocaların cübbelerinin üzerinden geçerek çok sayıda hocayı ve öğrenciyi gözaltına aldı.

    15 Temmuz sürecinin üniversite alanında yarattığı bir başka eğitim hakkı tartışması ise Barış Akademisyenleri olarak bilinen Bu Suça Ortak Olmayacağız başlıklı bildiriyi imzalayan 2212 akademisyen üzerinden yürütülmüştür. Barış Akademisyenleri işten atılma, hapis yatma, yargılanma, temel yurttaşlık haklarından mahrum bırakılma gibi uygulamalarla karşılaşmışlardır. KHK ile ihraç edilen Barış Akademisyenlerinin ders verdikleri üniversitelerin ve öğrencilerin hocasız bırakılmalarının eğitim hakkı bağlamında önemli bir ihlal olduğu açıktır. Dolaylı ihlalin yanında doğrudan eğitim hakkının engellendiği durumlar da ortaya çıkmıştır. Örneğin KHK ile işine son verildikten sonra sınava girip yeniden üniversite kazanan kişilerin kaydı üniversite senato kararı esas alınarak kabul edilmemiştir.

    Sınavla Belirlenen Gelecekler ve Sınav Yolsuzlukları

    Eğitim hakkı bağlamında gündeme gelen ve ülkenin eğitim kronolojisine uymayan noktalardan birisi de bütün bir öğrencilik yaşamını belirleyen sınavlardır. Öğrencinin yeteneklerini ve ülke ihtiyaçlarını ölçme yeterliliği ayrı bir fasıl olan sınavlar ilkokul çağından bir iş edinme aşamasına kadar yetenek ölçmekten ziyade eleme amaçlı yapılmaktadır. Ancak burada elemeden kasıt bütünüyle sınava katılanın kapasitesi ile varılan bir sonuç değildir. Sınavları asıl tartışma konusu yapan sınav yapma hak ve ayrıcalığına sahip olanların sınavları kendi iktidarları için araçsallaştırmaları, yani sınavın tarafsızlığının asgari koşullarını dahi ortadan kaldırarak olsun istediklerinin olduğu bir formaliteye çevirmeleridir.

    Organize sınav yolsuzluklarının tarihi hayli eski olmakla birlikte, gündemin önemli maddelerinden birisi haline gelmesi 12 Eylül darbesinin hemen ardından polis ve askeriye sınavlarına yönelik Fethullahçı müdahale olmuştur. Bu müdahalenin iş sınavlarından her kademedeki okul sınavlarına kadar yaygınlaşması ise AKP döneminde işbirliği içinde gerçekleşmiştir. Kurumların ve okulların kendi sınavlarını yapma hakları AKP hükümetlerince kaldırılmış, temel görevi üniversite sınavı yapmak olan ÖSYM neredeyse bütün sınavlar için yetkili kılınmıştır. Ne var ki; ÖSYM Başkanı olan Ali Demir bugün sınav yolsuzluğundan cezaevinde yatmakta ve hakkında ağır hapis cezaları istenmektedir. Ancak Ali Demir’in hapiste olması sınav yolsuzluğundan çok yolsuzluk sonucu ortaya çıkan hasılanın bölüşülmesi kavgasından kaynaklanmaktadır. Bugün sınav sistemini kontrol edenler hem yeterli kadrosal birikime sahip olmadıklarından hem de işin niteliğinin iyice düşmesinden dolayı merkezi düzeyde müdahale edemeseler de sair mekanizmaları devreye sokmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu mekanizmaların en işlevsel olanı mülakat adı altında yapılan elemelerdir. Eğitim hakkının gerçekleşmesi, bir anlamda da eğitim sonucunda hedeflenen yere varabilmektir. Ancak esasını keyfi uygulamaların oluşturduğu eğitim sisteminde yine keyfi mülakatlarla bilimsel entelektüel yeterliğe sahip pek çok kişi elenmektedir. Bunun kamuoyuna yansıması sınav birincilikleri gibi uç durumlarda olmaktadır. Binlerce, onbinlerce kişinin katıldığı sınavlarda birinci olan insanların dahi mülakatlarla elendiği durumlarda diğer insanların başlarına neler gelebileceği, eğitim hakkının ne düzeylerde ihlal edilebileceği açıklama gerektirmeyecek kadar nettir. Bunun tipik bir örneği Fizik öğretmenliği alanında 2019 KPSS birincisi olan Deniz Eren Demir’in mülakat sınavında 54,00 puanla elenmesidir (T24, 2019). Bu bağlamda; Türkiye’de öğretmenlerle ilgili sorunlar derinleşerek devam etmektedir. AKP’nin vizyon yılı olarak da belirlediği 2023 yılında eğitim fakültelerini bitiren ve fakat atanamayan öğretmen sayısının 1 milyon olacağı beklenmektedir (DW, 2019). Bununla birlikte sadece 2019 yılında  ataması yapılmayan 9 öğretmenin işsizlik nedeniyle intihar ettiğini söylemek gerekir. Yapılan sınırlı atamalar da başta sözlü mülakat olmak üzere subjektif eleme kriterleriyle yapılmakta, eğitimin her alanında keyfiyet ve kayırmacılık derinleşerek sürmektedir.

    Sonuç Yerine

    Türkiye’de eğitim hakkının gündeme gelmesi, tanımlanması, içerik kazanması ve gerçekleştirilmesi dünyanın pek çok ülkesiyle benzer uğraklardan geçmiştir. Modernleşme, kapitalizmin gelişmesine bağlı insan ihtiyacı gibi ortak kesenlerin yanında her ülkenin özgül koşulları da etkili olmuştur. Türkiye için bu özgüllük şekil şartları açısından kamunun yeterlilikleri/kamusallığın yerleşmesi bağlamında tezahür ederken içerik ise daha çok Türk, sünni hanefi müslüman ve erkek birey hedefi tarafından belirlenmiştir. İstisnai bir iki tarihsel durak dışında laiklik/dinsellik bağlamında yaşanan gerilimler de dinselliğin dozu üzerinden yaşanan tartışmalardır. Dolayısıyla eğitim hakkı yaklaşık iki yüz yıllık sürecin istisnai kopmalar ile istikrarlı süreklilikleri içinde belli kesimlere özgü bir hak olarak görülse de bu kesimlerin bizatihi kendi içinde bile hakka erişme konusunda eşitsizlikler olduğunu söylemek yerinde olur. Okullaşma, ulaşılabilirlik, ihtiyaçlarla uygunluk açılarından ise herkesin kapsam içinde olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. İşçi sınıfı çocuklarının, anadilde eğitim engeliyle karşı karşıya kalan halkların, LGBTİ+ öğrencilerin, engellillerin, özel eğitim çocuklarının, kadınların, mevsimik tarım işçisi çocuklarının önemli ölçüde eğitim hakkı sınırlanmış durumdadır ve 4+4+4 sistemiyle yoksullar ve özellikle kız çocukları açısından eğitim dışı kalmalar artmaktadır. Halbuki; eğitim hakkı yaşam boyu ulaşılabilir olmalıdır, ancak önünde fiili engel olmasa da yeterli olanak olmadığı için bu ilkenin de uygulanabildiğini söylemek mümkün değildir.

    Eğitim hakının gerçekten varlığından söz etmek için gerekli bir diğer parametre içeriğe ilişkindir. Yani içerik, hakim toplumsal referans çerçevesi baskısı altında kalan kesimleri de kapsamalı,  toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ve bilimsel olmalıdır ki; eğitim hakkının belki de en çok hasar alan noktası burasıdır. Hakim dil, din, etnisite, cinsiyet dışında kalan herkesin sesinin bastırılması ve eğitimin dinselleştirilmesi doğrultusundaki müdahaleler aynı zamanda devlet okulları ile özel okullar arasında bir ikiliğe yol açmakta, çocuklarının bilimsel eğitim almasını isteyen ebeveynleri özel eğitim kurumlarına mecbur bırakır noktaya gelmektedir. Elbette özel eğitim kurumlarının bilimsel eğitim beklentisini ne oranda karşıladığı bir başka tartışmanın konusudur.

    Eğitim hakkı tahrip edilirken; öğrenci, öğretmen, aile ve en geniş halkada toplum eğitim sürecinin asli bileşeni olmaktan çıkmakta, katılım yalnızca maddi katkı noktasına indirgenmektedir. Bununla birlikte öğretmenlik güvencesiz ve itibarsız bir meslek haline getirilmektedir. Eğitimin asli bileşenlerinin katılım kanalları tıkanırken hakim kapitalist unsurlar ile tarikat ve cemaatler eğitimin yeni bileşenleri noktasına taşınmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenen 2023 vizyon belgesi ise eğitimdeki bu metalaşmanın ve dinselleşmenin süreceğini, kamusal eğitimin iyiden iyiye etkisizleşeceğini ortaya koymaktadır.

    Sonuç olarak, kırk yılı aşkın bir süredir uygulanan neoliberal politikalar sonucu, Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen ve kamu politikalarına yön veren ulusal kalkınmacı zemin de  tamamen tasfiye olmuştur. Neoliberal yeniden yapılanma  bu kalkınmacı yaklaşımı sosyal devletin kazanımlarıyla birlikte tasfiye etmiştir. Bu nedenle eğitim alanındaki mevzi yitimi Türkiye’de de ilk önce eğitim hakkı ve adalet yitimi anlamına gelmektedir (Sayılan ve Türkmen, 2013). Buna karşın; eğitim hakkının hala bir hak olarak gerçekleştirilmesi için kamusal bir anlayışla kavramsallaştırılması, içeriklendirilmesi ve uygulanması zorunludur. Bu hakkın neoliberal politikaların dayattığı şartlarda ve piyasa mekanizmaları tarafından belirlenen, para ile alınıp satılan bir biçime dönüşmesi ve belli bir kesimin referans çerçevesi ile içeriklendirilmesi onu hak olmaktan çıkarmakta; toplumsal eşitsizlikleri giderek arttırmaktadır.

    Kaynakça

    Akçura, Yusuf (2018): Üç Tarz-ı Siyaset, TTK, Ankara

    Akyüz, Yahya, (1985): Türk Eğitim Tarihi (Başlangıcından Bugün), A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları, Ankara

    Eğitim Sen, (2005/1): 4. Demokratik Eğitim Kurultayı, Eğitim Sen, Ankara

    Eğitim Sen, (2005/2): 4. Demokratik Eğitim Kurultayı, Eğitim Sen, Ankara

    Ercan, Fuat (1998): Eğitim ve Kapitalizm, Neo-Liberal Eğitim Ekonomisinin Eleştirisi, Öğretim Elemanları Sendikası Yayını, Ankara

    Gökdemir, Ayvaz (1979): Buhranın Kaynağında, Müşahadeler, Tesbitler, Cevaplar, Ötüken, İstanbul

    Kavcar, Cahit (2014): Öğretim Birliği Yasasının 90. Yılı Paneli, (Der) Gürcan Gürgen, A. Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi, Ankara

    Keskin, Nuray Ertürk, Demirci, Aytül Güneşer (2003): Eğitimde Çürüyüş, KİGEM Yayınları, Ankara

    Koçer, Hasan Ali (1991): Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923), MEB, İstanbul

    Özmen, Arzu Özsoy (2017): Kamuda Güvencesizlik, Notabene, İstanbul

    Sayılan, Fevziye ve Türkmen, Nuray (2013): Public Education Under The Pressure of The Market and Relegion. D. Hill (Ed.), Immiseretion Capitalism and Education: Austretity, Resistance and Resistance and Revolt. England: Institute for Education Policy Studies.

    İnternet Linkleri:

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1716538/ziya-selcuk-bende-hayal-kirikligi-yaratti.html

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dindar-bir-genclik-yetistirmek-istiyoruz-317328

    http://2023vizyonu.meb.gov.tr/

    https://odatv.com/daha-kac-mahkeme-karari-bekleniyor-05022000.html

    http://sivildusun.net/avrupa-insan-haklari-mahkemesinden-aihm-din-dersi-karari/

    http://egitimsen.org.tr/egitimde-celiskiler-ve-esitsizlikler-artarak-suruyor/

    https://www2.karar.com/gundem/iste-kapatilan-feto-kurumlari-tam-liste

    https://t24.com.tr/haber/kpss-turkiye-birincisi-mulakatta-elendi,807739, 28 Şubat 2020

    https://www.dw.com/tr/2023te-atanamayan-%C3%B6%C4%9Fretmen-say%C4%B1s%C4%B1-1-milyona-%C3%A7%C4%B1kacak/av-49726450

    https://egitimsen.org.tr/2019-2020-egitim-ogretim-yili-birinci-yariyilinda-egitimin-durumu/

    Yazar Hakkında*

    Nuray Türkmen, Barış Akademisyeni olduğu için Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yetişkin Eğitimi Bölümü’nden Şubat 2017’de KHK ile ihraç edilmiştir.  Yetişkin eğitimi, Eleştirel-Radikal pedagoji ve öğrenme, toplumsal hareketler ve dayanışma içinde öğrenme, işyerinde öğrenme başlıca çalışma alanlarıdır. Ankara Dayanışma Akademisi (ADA), Kampüssüzler ve Eğitim Sen üyesidir.

  • Örneklerle Türkiye’de Yerleşme ve Seyahat Hürriyetlerinin İhlali

    Benan ERES* ve Aydın ÖRDEK**

    Giriş

    Türkiye Cumhuriyeti yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlali bakımından son derece bozuk bir sabıkaya sahiptir. Kamuoyuna mal olmuş yurttan kaçış ve yerinden edilme olaylarının belki de en trajik olanı, bugün yere göğe sığdırılamayan yazar Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle sonuçlananıdır. Sabahattin Ali, siyasi görüşleri ve entelektüel faaliyeti nedeniyle hakkında açılan davalar aleyhinde geliştiği ve yurtdışına çıkmasına izin verilmediği (pasaport alamadığı) için yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. 1948’de Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya geçmek amacıyla, peynir nakliyeciliği görüntüsü altında Edirne’ye doğru yola çıkmış, sınırı geçerken kendisine rehberlik eden Ali Ertekin tarafından 2 Nisan günü öldürülmüştür. Cesedi, birkaç ay sonra Kırklareli’nin Üsküp nahiyesine bağlı Sazara (Çukurpınar) Köyü yakınlarında bulunmuştur.[1]

    Tek parti iktidarında siyasi faaliyeti yüzünden aralıklarla hapis yatan şair Nazım Hikmet, Ağustos 1938’de orduyu isyana teşvik suçlamasıyla yirmi sekiz yıl hapis cezasına mahkûm edilmiş, 1950’de çıkarılan af kanunuyla serbest kaldığında on iki yıl yedi ay hapis yatmış bulunuyordu. Askere alınması kararının ardından, 1951’de yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.[2]

    20 Eylül 1985’te kanser hastalığı nedeniyle vefat eden müzisyen Ruhi Su, ilerleyen hastalığının tedavisi için yurtdışına çıkması gerektiğinde pasaport alamadığı için bir bakıma ölüme mahkûm edilmiştir. İlgili makamlar pasaport meselesi ulusal ve uluslararası kamuoyuna mal olmuş olsa da yapılan başvuruyu uzun süre “bulamadıklarından”, sanatçıya hastalığı nedeniyle artık yurtdışına çıkamayacağı bir zamanda bir kereye mahsus olmak üzere giriş-çıkış izni verilmiştir.[3] Ruhi Su’nun düşünceleri nedeniyle her zaman yasaklandığını ifade eden eşi Sıdıka Su, ileri düşünceli insanlara, solculara Türkiye’de hiç pasaport verilmediğini, aynı muameleyi gören Ruhi Su’nun tedavisinin engellendiğini ifade etmiştir.[4]

    15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra çok sayıda kamu görevlisi evrensel hukuk normlarına aykırı biçimde, kişiye özel kanunlar olarak yayınlanan kanun hükmünde kararnamelerle kamu görevinden ihraç ve men edilmiş, kendilerinin ve eşlerinin yurtdışına çıkışları pasaportları iptal edilmek ya da yeni pasaport verilmemek suretiyle engellenmiştir. Olağanüstü hal ilanından üç seneyi aşkın süre sonra 2019 Ekim’inde “yargı reformu” adı altında yapılan yasal düzenlemelerle pasaport alması engellenen söz konusu kişilerin haklarındaki adli ve idari soruşturmaların lehlerinde sonuçlanmış olması ve güvenlik soruşturmasından geçmiş olmaları şartıyla bu kişilere pasaport verilmesi hükme bağlanmıştır.[5] Darbe girişimi sonrasında pasaport tahdidi nedeniyle kamu görevinden men edilmiş ya da haklarında soruşturma açılmış çok sayıda kişi yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Pasaport tahdidinin iki trajik sonucu, iki öğretmen ailenin yurtdışına kaçmaya çalışırken Ege Denizi’nde ve Meriç Nehri’nde boğularak can vermesidir. Öğretmen çift Hüseyin ve Nur Maden ile üç çocukları 2017 yılında Midilli Adası açıklarında, yine öğretmen Ayşe Abdurezzak ve iki çocuğu 2018 Şubat’ında Meriç Nehri’nde yaşamlarını yitirdiler.[6] Kanser tedavisi için yurtdışına çıkmak isteyen, ancak KHK ile ihraç edildiği için pasaport alamayan Prof. Haluk Savaş, beraat ettiği ve yurtdışı yasağı kaldırıldığı halde 2019 yılına kadar pasaport alamamıştır.[7] Pasaport tahdidinin en sıra dışı örneklerinden biri ise “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirinin imzacılarının KHK ile kamu görevinden men edilenlerine getirilen yurtdışı yasağıdır.[8] Mesleklerini yurtdışında icra etmelerine izin verilmeyen barış bildirisi imzacısı akademisyenlere pasaportları 2020 yılının Ocak ayında verilmeye başlamıştır.[9]

    Darbe Girişimi sonrasında, kamu güvenliği için geçici süreyle alınmak zorunda olan ek yasal tedbirler siyasal cezalandırma ve tasfiyenin aracı kılınarak anayasa ihlal edilmiştir. Bu durumun tipik örneklerinden biri de KHK ile kamu görevinden men edilenlere getirilen yurtdışı yasağıdır. OHAL, yapılmak istenen siyasal-yasal değişikliklerin zemini kılınmış, söz konusu değişikliklerin gerektirdiği genel itaatkârlık, kamu güvenliği tesis edildikten sonra bile yasaklı yurttaşlara OHAL dönemi tedbirlerinin uygulanıp bu kişilerin korku ve yıldırmanın örnekleri kılınmasıyla sağlanmıştır.

    Yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinin başlıca biçimlerinden olan yerinden edilme siyasal gerekçelerle olduğu kadar ekonomik gerekçelerle meydana gelmektedir. Çoğunlukla etnik ve dini azınlıklara yönelen yerinden etmede mülkiyetin el değiştirmesi temel sosyo-ekonomik motif olmaktadır. Cumhuriyet tarihinde bu durumun toplumsal hafızaya kazınan iki trajik örneği 6-7 Eylül Olayları ile Maraş Katliamı’dır.

    1955 yılında ekonomik vaatlerini yerine getirmekte zorlanan Adnan Menderes başkanlığındaki Demokrat Parti hükümeti, Kıbrıs’ta yaşananı başta gelmek üzere çeşitli siyasal sorunlar nedeniyle hükümet etmekte zorlanmaktadır. Bu yılın başından itibaren İstanbul’da yaşayan Rum yurttaşlara yönelik özellikle Hürriyet gazetesinde yürütülen kışkırtma kampanyası ve faaliyetlerini Kıbrıs meselesine hasreden dernekler kamuoyunda bir Rum karşıtlığı yaratmıştır. 6 Eylül günü, Selanik’te bulunan Atatürk’ün doğduğu eve bomba atıldığına dair yayılan yalan haber, Rumlara karşı ertesi gün de devam edecek saldırıları başlatmıştır: Gayrimüslimlere ait ev ve iş yerleri binlerce kişi tarafından yakılıp yıkılmış, tecavüz ve darp olayları yaşanmıştır. 6-7 Eylül saldırılarında resmi kaynaklara göre 11 kişi öldürülmüş, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edilmiştir (73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verilmiştir). Olayların ardından binlerce Rum Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış, Rumların ve gayrimüslimlerin mallarına el koyulmuştur.[10]

    1978 yılının 19 Aralık günü başlayıp 26 Aralık’a kadar devam eden, 19 Aralık akşamı bir ülkücünün Çiçek Sineması’na tahrip gücü düşük bir bomba koymasıyla başlayan, resmi verilere göre 111 kişinin öldürüldüğü, 210 ev, 70 iş yerinin tahrip edildiği Maraş Katliamı 12 Eylül Askeri Darbesi’ne yol açan başlıca olaylardan olduğu kadar, Maraş’ta yaşayan binlerce Alevi’nin (bir iddiaya göre şehirdeki Alevi nüfusun yüzde sekseninin) evlerini terk etmeleri nedeniyle kapsamlı bir yerinden etme olayıdır.[11]

    Siyasal etkenin baskın olduğu yakın dönemin en geniş kapsamlı yerinden edilme olayı ise PKK ile yaşanan çatışmalar nedeniyle Kürt nüfusun yoğun olduğu illere bağlı köy ve mezraların boşaltılmasıdır. Söz konusu illerde olağanüstü hal ilan edilen 1987’den çatışmaların yoğun olduğu 1999’a kadarki dönemde resmi verilere göre 1000’e yakın köy, 2000’in üzerinde mezra boşaltılmış, 350 binden fazla kişi yerinden edilmiştir.[12] Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün 2006’da yayınladığı araştırma sonuçlarına göre yerinden edilenlerin sayısı 953.680-1.201.000 arasındadır.[13]

    Yerinden edilme olaylarının neredeyse tamamında siyasal ve iktisadi etkenler iç içe geçmektedir, bununla birlikte her olay için elbette bu etkenlerden birinin daha baskın olduğu tespit edilebilir. Yakın dönemin ekonomik karakteri ağır basan yerinden edilme[14] olayı Sulukule Romanları’nın kentsel dönüşüm bahane edilerek yüzyıllardır yaşadıkları ikametlerinden çıkarılmalarıdır. 2006 yılında başlatılan kentsel dönüşüm projesiyle tamamen yıkılan 500 yıllık, tarihi Roman mahallesi Sulukule’nin sakinleri kitlesel olarak yerlerinden edilmişlerdir. Tarihi mahallenin yıkılıp sakinlerinin yerlerinden edilmesinden on iki yıl sonra, verilen uzun hukuk mücadelesi neticesinde kentsel dönüşüm projesi iptal edilmiştir.[15]

    Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerinin yaşandığı başlıca alanlardan biri de iltica ve uluslararası göçtür. Birleşmiş Milletler’e göre, 2019 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de çoğu Suriye, Afganistan ve Irak’tan olmak üzere 5 milyon 679 bin mülteci ve göçmen yaşamaktadır.[16] Türkiye’nin göç ve iltica konusunda benimsediği özgün mevzuat, mülteci ve göçmenlerin yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinden kaynaklı temel hak kayıpları yaşamalarına neden olmaktadır.

    Yerleşme ve seyahat hürriyeti, evrensel hukuk normlarının devletlerin iç hukuklarıyla, dolayısıyla hükümranlık haklarıyla gerilimli ilişkilerinin açığa çıktığı başlıca alanlardandır. Zira ister bir ülkede yerleşik olanların yurtdışına çıkışlarına izin verilmesin ister yerleşik olmayanların ülkeye girmeleri, ülkede seyahat etmeleri ve yerleşmeleri engellensin ister yerleşikler zorunlu göçe, yerinden edilmeye maruz bırakılsınlar, uluslararası hukukun çizdiği normatif çerçevenin dışına çıkılmaktadır ve hükümranlık hakları ile temel haklar gerilimi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu gerilim, temel hakların, hükümran ulus devletleri mümkün kılan kamuyu (herkes) aşan, yurttaşı değil insanı cihet alan bir kamu kavramlaştırmasıyla mümkün olacaklarına işaret etmektedir.

    Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerinin basında birer hak ihlali olarak kavranıp kavranmadığını ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, yurtiçinde ekonomik saikın ağır bastığı yerinden edilmenin başlıca örneği olarak  Sulukule Romanları, yurtiçine girişlerin engellenmesinin başlıca örneği olarak Suriyeli sığınmacılar, yurtdışına çıkışların engellenmesinin başlıca örneği olarak Barış İçin Akademisyenler vakaları esas alınmıştır. Üç vakada da yaşanan hak ihlallerinin basındaki ifade edilişlerinin hak perspektifinden değerlendirebilmesi için, öncelikle hak kavramı, yerleşme ve seyahat hürriyeti ve temel haklar-ulusal hükümranlık gerilimini aşacak kamusallık anlayışı tartışılacaktır. Daha sonra belirli ulusal gazetelerin her bir vakayı ele alış biçimleri ortaya koyulacaktır. Çalışma bulguların değerlendirilmesiyle sonlandırılacaktır.

    I. Hak Kavramı, Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti ve Kamusallık Anlayışı

    Hak ve hürriyetler, her halükârda, özünde toplumsal yaşamı mümkün kılan bir siyasal bağlanma gerektirir. Siyasal bağlanmanın biçimi, hak ve hürriyetleri olanaklı kılan hukuki ve ahlaki rejimi belirler, bununla birlikte hak ve hürriyetler olarak dışa vuran siyasal bağlanma biçimi, bizzat söz konusu hak ve hürriyetler tarafından belirlenirler, biçimlendirilirler. O halde hak ve hürriyetlerin ön koşulu irade sahibi insan çokluğu olarak toplumdur.

    Hürriyeti serbest insan fiili olarak tanımlayan Kemal Gözler, hemen ardından hürriyetlerin tanındığı tespitini yapar.[17] Yani hürriyet, bir mekanizma ya da otorite tarafından tanınması şartıyla mümkündür. Gerilim halinde, birbirlerini dışlayan iradelerin çokluğu, çokluğun çıkarı olarak görülebilecek iyinin dairesine giren insan eylemine serbestlik tanır. Böylece hür insan eylemi ortaya çıkar. Hür insan eylemi, çokluğun çıkarı tarafından belirlenen iyi-kötü ikiliğinin var ettiği ahlak rejimine dayanır. Bu nedenle sözlü ya da yazılı akde, yasaya dayanan hukuk rejimine göre daha belirsiz, dolayısıyla daha kapsayıcıdır. Nitekim Kemal Gözler, hakkı hürriyetin somutlaştırılmış biçimi, bir hürriyetin sağlanması için anayasa ve yasalar tarafından kişiye tanınmış yetkiler, kişiye hukuk düzeni tarafından verilen bir irade kudreti, bir isteme yetkisi olarak tarif ediyor.[18] Yine Gözübüyük hakkı hukukun tanıdığı ve koruduğu bir yetki olarak tarif ediyor; buna göre hak bir yandan hukukun koruduğu bir çıkardır, diğer yandan sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi verir.[19] Bu standart tanımlar, hukukun nasıl oluyor da bazı çıkarları koruduğuna ve sahiplerine bu korumadan yararlanma yetkisi verebildiğine açıklama getirmedikleri için, başka bir ifadeyle hakkı var eden hukuk rejiminin dayanaklarını ortaya koymadıkları için gerek hak ihlallerinin ve hakları sınırlama zorunluğunun gerek hakları sürekli genişletme eğilimindeki hürriyetlerin kapsayıcılığının gerekse hak çatışmalarının yarattığı sorunlar nedeniyle hukuk içinde hukuksuzluğun nasıl ortaya çıktığını açıklayamamaktadırlar. Oysa her hürriyetin bir ahlak rejimine, her hakkın bir hukuk rejimine dayandığı, ahlak ve hukuk rejimlerinin ise bir iradeler çokluğu olarak toplumu bir arada tutan siyasal bağa dayandıkları kabul edilirse, hak ve hürriyetlerin toplumu olanaklı kılan siyasal bağa göre sürekli olarak yeniden belirlendikleri, sınırlandıkları kabul edilmiş olur.[20] Bununla birlikte, siyasal bağ, hemen her zaman bir tabiyet ilişkisini (çoğunluğun azınlığa tabiyetini) sürekli kıldığından, varlığı kendinden menkulmüş gibi görünen hukuk rejimi, toplumu kuran asıl bağ olarak sunulur, bir bakıma asli siyasal bağı gizleme vazifesi görür. Hukukun tarif ettiği kamusal alan, insanın bütün toplumsal varlığını kuşatıyormuş gibi bir yanılsama yaratılır.

    Özetle, toplumsal güç dengesinin biçimlendirdiği siyasal bağ, hak ve hürriyetleri mümkün kılan ahlak ve hukuk rejimlerini belirler, sınırlar, esasen siyasal olanın gerçekleştiği kamusal alanı tarif eder. Standart hak ve hürriyet tanımlarının varsaydığı hukuk rejimi ise siyasal bağın yerine koyulup kamusal alanın dayanağı gibi sunulan bir egemenlik aracıdır. Yine toplumsal güç dengesi tarafından belirlenen iyi-kötü ikiliğinin biçimlendirdiği ahlak rejimi, insan eyleminin, dolayısıyla hürriyetin sınırını belirler. Hürriyet, hakka nazaran daha geniş kapsamlı olduğundan, esasen hakkı, hak taleplerini çerçeveler. Nitekim burjuva toplumunun, burjuva iktidarının siyasal bağı tesis edilirken ahlak ve hukuk rejimleri, dolayısıyla hak ve hürriyetler, yani insan eyleminin sınırları bir kamuya nazaran yeniden belirlenmiştir. Yeni muktedirlerin varoluş koşulu olan yeni hürriyetler, ahlak rejiminin kapsayıcılığı nedeniyle yeni hakları da tarif etmiştir. Doğal hukuk doktrini böylece ortaya çıkmış, burjuva egemenliğini mümkün kılacak haklar, bu doktrine göre temel haklar olarak tarif edilmiştir.

    Doğal hukuk doktrinine göre, insan, doğuştan bazı hak ve hürriyetlere sahiptir. İnsanın sahip olduğu haklar, devletten, siyasal düzenden önce gelir. Doğal hak ve hürriyetler insana devlet tarafından verilmediği için, bu hak ve hürriyetlere devlet dokunamaz.[21] Doğal hukuk burjuva egemenliğini sağlayacak hürriyet ve haklar bir kez tarif edilip, ahlak ve hukuk rejiminin temeli kılındıktan sonra, yerini pozitif hukuka bırakacaktır. Nitekim pozitivist anlayışa göre, temel hak ve hürriyetler, hukuk tarafından tanınmayıp korunmadıklarında bireylere sağlayabilecekleri herhangi bir güvence yoktur. Bu anlayışa göre temel hak ve hürriyetlerin sözde kalmaması, gerçekten bireylere birtakım güvenceler sağlayabilmesi için hukuk kuralları tarafından tanınması gerekir.[22] Ancak söz konusu güvenceleri sağlayacak hukukun dayanaklarından hiç bahsedilmemektedir, çünkü burjuva egemenliği evrensel hukuk kisvesi altında sunulmak istenmektedir. Bunun yolu, herkesi kuşatan kamusal alanın alabildiğine kapsayıcı bir biçimde tarif edilmesidir.

    Burjuva egemenliğini gizleyecek kamusal alan (ki sınırları evrensel hukuk tarafından belirlenir) (modern) devlet olarak tanımlanır. Bu durumda doğal hukukun öngördüğü doğuştan haklar insan hakları, devlet güvencesine alındıklarında temel haklar olarak adlandırılırlar.[23] Devlet insan olmak nedeniyle sahip olunan hakları tanır ve bunların güvenlik içinde kullanımını sağlar.[24] Yani burjuva egemenliğini tesis etmek için yeniden tarif edilen hak ve hürriyetler, varlığı kendinden menkul, soyut hukukun ikna edici tezahürü olan devlete (hukuk devleti), başka bir deyişle evrensel hukukun sınırladığı kamusal alana (ortak iyiye) dayandırılmıştır. Buradaki temel çelişki, devletin rızası ve dahliyle yaşanacak hak ihlallerinde de görünür olduğu üzere, temel hak ve hürriyetler sayesinde var olan, bunlara dayandırılan devletin, kamusal alanın, temel hak ve hürriyetlerin dayanağı haline gelmesidir. Çelişkinin kaynağı, hukuk devletinin, kamusal alanın, evrensel hukukun burjuva egemenliğini saklama asli işlevine sahip olmalarıdır. Ancak egemen ve tabi arasındaki sürekli çatışma hukuk ve ahlak rejimlerini, dolayısıyla siyasal düzeni, yani kamusal alanı sürekli olarak yeniden biçimlendirdiği için, burjuva siyasal düzeni, kamusal alanı ve hukuk rejimi, yarattığı sorunlar nedeniyle sürekli itirazlarla karşı karşıya kalmaktadır. En temel itiraz, insan haklarını güvenceye alan devlete karşı birey ya da toplumun, yani kamunun nasıl korunacağı hususundadır.[25] Bu soruna burjuva toplumsal düzeninin getirdiği iki çözüm, anayasal güvence ve devletleri hükümranlık haklarından kısmî olarak feragat ettiren uluslararası hukuktur.

    Günümüzde temel hakların devletin kurucu bir parçası haline geldiği, devlet otoritesinin kullanımının, temel hakların denetimi altında olduğu kabul edilmektedir. Buna göre bir anayasal devlet, ancak temel hakların aynı zamanda yönetimin temelini ve dayanağını oluşturması halinde mümkündür.[26] Devlet karşısında bireyi güvenceye almanın diğer başat yolu ise, devletlerin kendi elleriyle yarattıkları ulusüstü yasal mevzuat, kurum ve mekanizmalara dâhil olmalarıdır. İki çözüm de talidir. Çünkü anayasalar toplumları değil, devletleri teşkil ederler, dolayısıyla birey, yurttaş, hatta toplum, yani kamu anayasalar için devleti önceleyemez; elbette devlet ve kamu bir ve aynı şey olmadığı sürece. Uluslararası hukuksal mekanizmalar ise (örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) gerek yaptırım güçleri gerekse arızi kapsayıcılıkları nedeniyle talidirler. Neticede devlet, yerini toplumun tamamını içeren bir kamusallık biçimine bırakmadığı sürece bireyin temel haklarının korunması için öngörülen anayasal güvence ve ulusüstü mevzuat, kurum ve mekanizmalar hükümranlık haklarının önüne geçemez ya da bu, istisnai bir durum olur. Bu nedenle meydana gelen hak ihlalleri, bireyin devlete ve topluma karşı konumunu yurttaşlık, tabiyet bağının ötesinde gören anlayışlara yol açmıştır. Örneğin birey ve devlet değil de birey ve toplum karşı karşıya koyulmaktadır: Kişinin topluma karşı bir ödevinin doğması için topluluğun da kişiye kişiliğini serbestçe ve tam olarak geliştirme olanağını sunmuş olması gerekir.[27] Hatta doğal hukuk doktrinine göre siyasal alanı önceleyen temel hakların yaratılmalarını farklı yöndeki siyasal ve sosyal görüşlere borçlu oldukları ve her defasında zamanın kendine özgü provokasyonlarına bir yanıt niteliği taşıdıkları, ancak adalet kavramının tüm değişkenliğine karşın, insan onurunun, bu provokasyonlara tüm zamanlar için geçerli olacak en kolay yanıtı oluşturduğu öne sürülmektedir.[28]

    İnsan onuru ya da kişinin ve toplumun karşılıklı yükümlülükleri, temel hak ve hürriyetlerin genel-geçer, biçimsel dayanakları olarak kabul edilebilirlerse de temel hak ve hürriyetlerin kapsamının zaman içinde sürekli genişlemiş olması, bu hakların siyasal alanı öncelemediklerini, bizzat iktidar ilişkilerinin, egemenlik mücadelelerinin eseri olduklarının göstergesidir. Nitekim temel hak ve hürriyetlerin kapsamının üç aşamalı olarak genişlediği kabul edilmektedir: Tarihsel olarak ilk ortaya çıkan birinci kuşak haklar, kişi haklarını (örneğin kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı, yerleşme ve seyahat hürriyeti, düşünce hürriyeti) ve siyasal hakları (seçme ve seçilme, siyasal faaliyette bulunma hakları) içerir.

    Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmış büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanmaya başlamış olan ikinci kuşak haklar çalışma, dinlenme, emeklilik, sağlık hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları içerir.[29] “Yeni insan hakları”, dayanışma hakları” da denilen üçüncü kuşak haklar ise çevre hakkı, barış hakkı, gelişme hakkı gibi haklardan oluşur.[30] Ancak kapsamın genişlemesi, burjuva hukuk rejiminin dayandığı biçimsel hak ayrımının değiştiği anlamına gelmez. Burjuva hukukunda haklar özel hukuk ve kamu hukuku tarafından düzenlenen özel haklar ve kamu hakları olarak ayrılırlar ve kamu haklarının yükümlüsü devlettir. Genel nitelikli ve özel nitelikli kamu hakları olarak ayrılan kamu haklarının genel nitelikli olanları, kamu kuruluşları ile hukuken bir ilişki içinde bulunma koşulu aranmadan, genel olarak kişilere sağlanan hukuksal yetkilerdir: Kişisel kamu hakları, sosyal ve ekonomik haklar ve siyasal kamu hakları olmak üzere üç başlıkta toplanmıştır. Kişisel kamu hakları kişiyi devlete karşı koruyan, bireyin serbestçe gelişmesini sağlayan haklardır. Sosyal ve ekonomik haklar, sosyal devlet anlayışının gereği olarak sosyal yaşamı ve çalışma yaşamını düzenleyen haklardır. Devlet yönetimine katılmayı sağlayan haklar siyasal kamu haklarıdır.[31] Sabuncu benzer biçimde bireyi devlete ve topluma karşı koruyan, onun dokunulmaz alanını çizen koruyucu haklar (negatif statü hakları), bireye devletten bir yardım ve hizmet alanı tanıyan isteme hakları (pozitif statü hakları) ve bireyin siyasal faaliyette bulunmasına olanak sağlayan katılma hakları (aktif statü hakları) ayrımını yapar.[32] Örtüşen bu biçimsel ayrımlar, zaman içinde kapsamı genişleyen temel hak ve hürriyetleri içermektedir. Tamamında devlet ve kamu (toplum) özdeş kabul edilmekte, bu nedenle bireyin sadece devlete karşı korunması gerektiği kabulünden hareket edilmekte, temelde bireyle devlet (kamu) arasındaki ilişkinin sınırları tek yönlü olarak çizilmektedir: Aslında bireyin devletten (kamudan) neler talep edebileceği belirlenmekte. Böyle olmasaydı, temel hakların sınırlanması sorunu ile karşı karşıya kalınmazdı. Bu soruna önerilen çözümler, birey-devlet (kamu) ilişkisinde belirleyici olanın devlet olduğunu göstermektedir. Bu kez egemenlik ilişkilerine örtü olacak kavram yasanın ruhudur.

    Gözübüyük’e göre, kamu hakları genel ve özel olarak sınırlanabilir; sınırlama her durumda yasanın ruhuna uygun olarak yasa ile yapılabilir.[33] Yasanın ruhu kavramına aslında, anayasanın dayandığı egemenlik ilişkilerini gizlemek için başvurulur. Çünkü burjuva siyasal düzeninde egemenlik ilişkileri yasanın üstünlüğü mefhumunun içine gömülüdür. Bu nedenle hukuk devleti burjuva demokrasisinin özü kabul edilir. Bu çerçevede her yasanın siyasal düzeni kuran ve varlığı kendinden menkulmüş gibi sunulan kurucu yasaya uygun olması ve her fiilin yasayla düzenlenmesi gerekir. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasının da yasama organınca ve yasa yoluyla yapılması esası benimsenmiştir. Buna göre, yürütme organı ve idare, belli bir yasanın anayasaya uygun olarak getirdiği sınırlamaları somutlaştırma dışında, düzenleyici işlemlerle (tüzük, yönetmelik, vb.) yeni bir sınırlama getiremez.[34]

    Daha biçimsel bir tanımlamayla sınırlama, belli bir hakkın anayasaca öngörülmüş ya da belirlenmiş bulunan norm alanında yasa yoluyla yapılan, bu alan içinde kişiye sağlanan olanakları daraltan müdahaledir.[35] Sınırlamanın yasayla yapılması kaydının burjuva demokrasisi açısından işlevsizliği, nitelikli yasa sınırlaması tartışmasına yol açmıştır: Nitelikli yasa sınırlamaları, belirli koşullar altında, belli amaçlar ve belli araçları emretmek ve belli araçları yasaklamak yoluyla yasa koyucunun bağlılığını düzenlerler.[36] Nitelikli sınırlama, aslında sınırlamanın sınırlanmasıdır. Buna göre sınırlama yasama organı tarafından yasayla yapılmalıdır, sınırlama belli sebeplerle yapılmalıdır, sınırlamada başvurulan araç ulaşılmak istenen amaçla uyumlu olmalıdır (ölçülülük ilkesi), sınırlama anayasaya aykırı olmamalıdır, sınırlama temel hak ve hürriyetlerin çekirdek alanına (yaşam hakkı gibi) dokunmamalıdır.[37] Yasanın ruhuna karar veren güç ve otoritelerin istedikleri gibi içeriklendirebilecekleri, yorumlayabilecekleri bu ilkeler, temel hak ve hürriyetlerin korunması için güvence teşkil edemez.[38] Çünkü otoriter idarelerin, baskıcı yasalar yapıp temel hak ve hürriyetleri sınırlamaları, hatta ortadan kaldırmaları hiç görülmemiş işler değildir.

    Diğer yandan çoğulcu demokrasilerin dayandığı toplumsal güç dengesinin korunması ya da yeniden kurulması, milli çıkarlar, milli güvenlik, kamu düzeni, halk sağlığı gerekçe gösterilerek temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını, ihlal edilmesini gerektirebilir. Nihayet devlete eşitlenmiş burjuva kamusallığının temel hak ve hürriyetlerin önüne geçmesi istisna değil kaidedir. Eğer öyle olmasaydı, çoğulcu demokrasinin temel ilkelerinden biri olarak kabul edilen temel hak ve hürriyetlerin korunması çoğunluk yönetiminde, çoğunluğa karşı, başka bir deyişle devlete karşı bireyi koruma çabalarının, insan hakları adı altında sürdürülmesi söz konusu olmazdı. Bireyin korunması için, özel yaşamın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme, seyahat, örgütlenme, düşünce, inanç hürriyeti gibi hürriyetlerin devlete karşı korunması yoluna gidilmezdi.[39]

    Özetle, temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi, sınırlanması, arızi değil yapısal bir sorundur ve modern devlete (hukuk devletine) özdeş burjuva kamusallığına içkindir. Bu bakımdan söz konusu ihlallerin kaynağı, egemenlik ilişkilerinin içine gömülü olduğu burjuva hak rejimidir. Birinci kuşak temel haklardan olan yerleşme ve seyahat hürriyeti için de aynı şey söz konusudur. Türkiye, temel hak ihlallerinin devletin hükümranlığıyla gerilimli bir ilişki içinde olduğu tipik ülkelerdendir. Yerleşme ve seyahat hürriyeti ise egemenlik ilişkilerinden kaynaklı hukuka içkin ihlalin bariz olduğu bir temel hak alanıdır. Diğer temel haklar için olduğu gibi, yerleşme ve seyahat hürriyetini sınırlama yetkisi, sonunda başlıca temel hakların ihlaline varan yetki istismarına dönüşmektedir ve bu durumun kaynağında egemenlik ilişkilerinin belirlediği hükümranlık ‘hakları’ vardır. Başka bir deyişle, bireyin ve toplumun temel hak ve hürriyetleri, devletin hükümranlık ‘haklarına’ feda edilmektedir. Bu yapısal sorunun Türkiye hukuk sisteminde yerleşme ve seyahat hürriyetleri için nasıl ortaya çıktığının tespiti, hak ihlallerinin basındaki yansımalarını belirli vakalar üzerinden belirlemeyi amaçlayan bu çalışmanın kavramsal netleşmeyi sağlamaya dönük son girişimi olacaktır.

    Yerleşme ve seyahat hürriyeti kamu tarafından genel olarak üç yolla engellenebilir: yurt içindekilerin yurtdışına çıkmasına engel olunması, yurtdışındakilerin yurtiçine girmelerine engel olunması ve çeşitli biçimler alabilen yerinden etme. Bu biçimsel çerçeveye karşılık gelen vakaları Sulukule Romanlarının ekonomik rant nedeniyle tarihi ikametgâhlarından çıkarılmaları, Suriyeli sığınmacıların tabi oldukları seyahat sınırlaması nedeniyle karşı karşıya kaldıkları ihlaller ve Barış İçin Akademisyenlere uygulanan yurtdışı yasağı olarak tespit ettik. Üç vakada ortaya çıkan hak ihlallerine dayanak teşkil eden yasal çerçevenin ortaya koyulması, burjuva kamusallığı olarak hukuk devletinin temel hak ve hürriyetleri askıya alma vasfını görünür kılacaktır.

    Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti, Anayasanın 23. maddesinde “Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti” başlığı altında düzenlenmiştir: “Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak; seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir. Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir. Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz.”[40] Türkiye’nin 1949 yılında onayladığı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 13. maddesi ise herkesin herhangi bir devletin sınırları dâhilinde yerleşme ve seyahat hürriyetine sahip olduğunu, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahip olduğunu hükme bağlamıştır.[41]

    Yener Keskin, bildirgenin ülkelerin bu kişileri kabul yükümlülüğüne ilişkin bir hüküm içermediğini ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 4 Numaralı Protokol’ün 2. maddesinde bir ülkede usulüne uygun olarak bulunan herkesin, orada serbestçe seyahat etme ve yerleşim yerini seçebilme, kendi ülkesi de dâhil, herhangi bir ülkeyi terk etme hakkına sahip olduğunu düzenlendiğini tespit ediyor. Maddenin sonraki fıkralarında belirtilen hakların Sözleşmede tanınan diğer haklara uygun olarak ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık veya genel ahlak veya başkalarının hak ve hürriyetlerini korumak için gerekli sebepler ile hukuken öngörülmüş sınırlamalar dışında hiçbir sınırlamaya tabi tutulamayacağı ve hiç kimsenin kendi ülkesine girme hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamayacağı hükme bağlanıyor.[42] Seyahat hürriyetini incelediği çalışmasında Ercan Aygün, bu hürriyeti sınırlayan kanunları teker teker ele almış, Pasaport Kanunu’nda yurtiçine girişlerine izin verilmeyen kişilerin kanunda açıkça belirtildiğini, ancak kanunun içerdiği keyfilik doğurabilecek kimi muğlak ifadelerin “egemen devletin, ülkesinin ve vatandaşlarının güvenliği için (…) geniş takdir yetkisi ile donatılması”nın gereği olduğuna dikkat çekmektedir.[43] Bu tespit, egemenliğin aslında “evrensel” hukukun önünde olduğunun tipik bir kanıtıdır. Aygün, Pasaport Kanunu’nun yurtdışına çıkış yasağını düzenleyen 22. maddesinde yer alan ve “mahkemelerce yasaklananlar” ifadesinden hemen sonra gelen “memleketten ayrılmalarında genel güvenlik bakımından mahsur bulunduğu İçişleri Bakanlığınca tespit edilenler” hükmünün ise “soyut niteliği ve yürütmeye tanınan takdir yetkisinin kullanım alanının genişliği bakımından keyfi uygulamalara yol açabilecek bir görünüm arz ettiğini” dile getirmektedir.[44]

    Göçmen ve mültecilerin yerleşme ve seyahat hürriyetlerine ilişkin yasal mevzuatın esasını ise Türkiye’nin 1961’de kabul ettiği 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi (Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme) teşkil etmektedir. Bu sözleşme, taraf devletlerce belirli şartları taşıyan sığınmacılara “mülteci” statüsünün verilmesini düzenlemiştir. Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ni imzalarken Sözleşme’nin uygulama alanını gelinen coğrafya açısından sınırlandıran bir beyanda bulunduğundan “ulusal mevzuatta “şartlı mülteci” kavramı ile ifade edilen Türkiye’ye özgü bir uluslararası koruma statüsünün ortaya çıkmasına sebep olmuştur.”[45] Şartlı mültecilerin üçüncü bir ülkeye gitmek üzere ülkede geçici olarak bulundukları kabul edildiğinden kendilerine geçici olarak ikamet izni verilmekte ve mülteciler için üç yıl olan kimlik belgesi süresi şartlı mülteciler için bir yıldır. Mültecilere verilen seyahat belgesi şartlı mültecilere verilmediğinden, bu kişilerin seyahat hürriyetinin sınırları Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Pasaport kanunu tarafından belirlenmiştir.[46] Yener Keskin, özellikle Suriye’de yaşanan iç savaştan sonra Türkiye’deki sığınmacıların çok azının üçüncü ülkelere yerleştirilebildiğini, bu nedenle Türkiye’de geçici olarak ikamet edecekleri varsayılan şartlı mültecilerin yerleşme ve seyahat hürriyeti ile çalışma hakkı başta olmak üzere bazı hak ve hürriyetlerden yararlanmaları açısından mağdur olduklarını iddia etmektedir.[47]

    Toparlayacak olursak. Temel hak ve hürriyetler tabi olduğumuz burjuva hukukuna kaynaklık ediyor gibi görünse de fiilen egemen devletlerin hükümranlık hakları tarafından öncelenmektedir. Kamuyu devlete eşitleyen burjuva toplumsal düzeninde, egemenlik ilişkileri biçimsel hukuk rejimi içine gömülmüştür. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetlerin korunması, bireyin devlete karşı korunmasına dönüşmüş, hem bireyin topluma karşı korunması hem de toplumun devlete karşı korunması burjuva egemenliğine tehdit olduklarından sahnenin dışına itilen sorunlar olmuşlardır. Birinci kuşak temel hak ve hürriyetlerinden olan yerleşme ve seyahat hürriyeti, Türkiye gibi çoğu kez egemenlik haklarının hukuk kılıfı içine gizlenmesine ihtiyaç duyulmayan bir ülkede ilgili kanunlarda muğlaklıklara yer verilerek idarenin keyfi sınırlamalarına maruz kalmıştır. Bu durum yerleşme ve seyahat hürriyetinin temel ihlal biçimleri olan yurtdışına çıkış ve yurtiçine girişlerin engellenmesi ile yerinden edilmeler için geçerlidir.[48]

    II. Türkiye’de Yerleşme ve Seyahat Hürriyetlerinin İhlali: Sulukule Romanları, Suriyeli Sığınmacılar, Barış İçin Akademisyenler Örnekleri

    Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlalinin basında nasıl ifade bulduğunu tespit etmeyi amaçlayan bu rapor için gözden geçirilecek yayın organları ulusal düzeyde yayın yapan günlük gazetelerdir. Hükümet yanlısı anaakım medyayı temsilen Yeni Şafak, yakın zamana kadar anaakım medyanın (burjuva) başlıca temsilcisi olduğu düşünülen Hürriyet, sosyalist solu temsilen Evrensel, Kemalist solu temsilen Cumhuriyet, Kemalist sağı temsilen Sözcü, milliyetçi çizgideki Ortadoğu gazetelerinin söz konusu üç vakayı hak ihlali olarak haberleştirip haberleştirmedikleri, haberleştirdikleri durumda sorunu hükümranlık hakları perspektifinden değerlendirip değerlendirmedikleri ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

    II. I. Sulukule Romanları

    Romanlar dünyanın çoğu yerinde daimî sığınmacı olarak görülen, dışlanan ve ayrımcılığa uğrayan bir etnik gruptur. Türkiye’de genel kabule göre, yaklaşık 500 ila 600 bin, Romanların kendi iddialarına göre ise 2,5 milyon Roman yaşamaktadır.[49] En büyük metropol olması ve buradaki köklü geçmişleri nedeniyle kamuoyunda en çok tanınan Romanlar İstanbul’un Sulukule semtinde yaşayanlardır.

    Romanlar renkli kültürel yapılarıyla genel kamuoyunda bir ilgi odağı ama aynı zamanda da öfke hedefi olagelmişlerdir. Yaşadıkları toplum içinde dışlanmalarının genel sonuçlarından bir tanesi çoğunlukla hükümran devletin kurucu kodlarının, başka bir deyişle burjuva kamusallığının dışında bırakılmalarıdır. Dolayısıyla doğal olarak varlıkları, içinde yaşadıkları toplumun evrensel kamusallığına bağlıdır.

    Göçebe olanları, özellikle kırsal yerleşimlerin çeperlerindeki geçici yerleşimler arasında hareket ederken yerleşik olanlar kendilerine ait kentsel bölgelerde yoğunlaşmış olarak yaşamaktadırlar. Sulukule Romanları da bu ikincisinin bir örneğini teşkil etmektedir ve tarihiyle İstanbul şehrinin bir parçası ve evrensel kamusallığının bir unsuru olarak görülebilirler. Romanların toplumun geri kalanı tarafından dışlanmış ve ayrımcılığa maruz bırakılmış olmaları onları kentlerin en az gelişmiş ve en sorunlu bölgelerinde toplanmaya itmiştir. Ta ki bu alanlar yeni bir kentsel rant potansiyeline dönüşene kadar.

    AKP yönetimindeki Türkiye’nin 2000-2001 krizinin çöküntüsü altından iktisadi olarak yükselişe geçmesinin ardında inşaat sektörüne ve ağırlıklı olarak dış kaynağa dayalı bir genişleme yer almaktadır. Dolayısıyla rant alanlarının kamunun elinden alınarak devlet eliyle özel kişilere aktarılması bu modelin itici gücünü oluşturmuştur. Doğrudan kentlerdeki devlet ya da hazine arazilerinin yanında bir de düşük statüleri ve devlet kamusallığından dışlanmışlıkları nedeniyle savunmasız grupların elinde bulunan daha önce değersiz görülmüş rant bölgeleri de bu sürece dahil edilmiştir. Bunun en belirgin örneği Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi’dir. Proje 2005 yılında, AKP iktidarının ilk yıllarında Fatih Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve TOKİ iş birliğiyle başlatılmıştır. Mahallede yaşayan Romanlar, TOKİ’nin Taşoluk’taki konutlarına yerleştirilmiş, düzenli geliri olmayan Romanlar taksit ve masraflarını karşılayamadıkları için evlerini yok pahasına satıp Karagümrük ve Balat gibi semtlere taşınmışlardır.[50] Hürriyet gazetesi, 2012 yılında proje kapsamında inşa edilen konutların tamamlanmasından sonra idare mahkemesinin Romanların mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle verdiği iptal kararını şöyle duyuruyordu: “İstanbul Sulukule’de, Romanlar’ın tasfiyesinden hemen sonra yapımına başlanan konut projesi, tamamlanmak üzereyken iptal edildi.”[51] Gazetede projenin mahiyetine ilişkin şu ifadeler kullanılmıştır: “Bölgede yeni yapılan evler gelir düzeyi yüksek aileler için tasarlandı. Sulukule’nin eski sakinleri olan Romanlar, bölgeden 60 kilometre uzaklıktaki Kayabaşı TOKİ konutlarına gönderilmişti.”[52] Haber, hak ihlalinden bahsetmeksizin Romanların tasfiye edildiğini, kent rantı için tarihsel yaşam alanları dışına gönderildiklerini teslim ediyor. Belediyenin iptal kararı üzerine hazırladığı ikinci projenin iptaline ilişkin yasal süreç, 2019 yılı sonunda projenin tamamlanmasından altı yıl sonra idare mahkemesinin verdiği ikinci iptal kararı ile sonuçlandı.[53]

    Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi, mahallenin yıkılmasına karşı çıkıp mahalle sakinlerine destek veren dönemin CHP milletvekili Çetin Soysal’ı böyle bir ifade kullanmamasına rağmen “bir oy için kendini Roman ilan etmekle” itham ediyor,[54] başka bir haberinde ise projeyi Sulukule’nin aslına rücu etmesi olarak sunuyordu.[55] Yeni Şafak yazarı Fikri Akyüz ise hükümeti son derece manidar bir biçimde uyarıyordu: “Nasıl ki İsmet İnönü döneminde Yahudiler Varlık Vergisi ile Aşkale’ye sürüldü… Nasıl ki Adnan Menderes döneminde, 6-7 Eylül 1955’te, Atatürk’ün doğduğu evin bombalandığı iddiasıyla İstanbul’daki Rumların evleri ve işyerleri talan edildi… İşte bu Sulukule meselesi de ‘Çingenelere yönelik bir sürgün’ gibi anlatılacak ve maalesef dış dünya da olayı böyle ‘okuyacaktır’.”[56]

    Yeni Şafak, 30 Ağustos 2008

    Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, Fatih Belediyesi’nin odağında olduğu büyük yerinden etmeyi “Sulukule’deki büyük transformasyon (yenilenen binalar ve sokaklar)” olarak ifade edip belediyenin başlattığı sanat akademisini bu transformasyonun önemli bir parçası olarak görüyor, ama Sulukulelilerin kentsel dönüşümle yaşadıkları yıkımdan bahsetmiyordu.[57] Gazete 4. İdare mahkemesinin 2012 yılında verdiği iptal kararını ise “Sulukule’de ‘mağduruz’ ittifakı” başlığıyla haberleştirmekteydi. Habere göre proje, “bölgeden sürülen Romanları” da bölgeden ev alanları da mağdur etmişti.[58]

    Hürriyet, 18 Şubat 2018

    Hürriyet, 14 Haziran 2012

    Evrensel gazetesi de vakayı Sulukule ve benzeri mekânlarda yaşanan kentsel dönüşümün semt sakinleri için sürgün olduğunu tespit eder mahiyette haberleştirmiştir. Bir yazı dizisinde 2008’deki kentsel dönüşüm atağının yoksul emekçileri hedef aldığı, emekçileri yerlerinden, yurtlarından ettiğine işaret edilmektedir.[59] Bir başka haberde ise gazete Sulukule projesindeki kentsel rant motifinin dünya basınına da yansıdığını “rant ve sürgün” başlığıyla ifade etmektedir.[60] Evrensel gazetesi muhabiri Çağdaş Kaplan, proje ile yüzlerce yıllık kültürün yok edildiğine dikkat çekmektedir.[61] Ayrıca 8 Nisan 2008 Dünya Roman Günü’nde Sulukule’de yaşanan yıkımı haberleştiren gazete, mahallenin SİT alanı ve üç imparatorluğun kalıntılarını taşımasına rağmen kentsel yenilenme ve dönüşüm alanı ilan edilmesine dikkat çekmektedir.[62]

    Evrensel, 11 Kasım 2018

    Ortadoğu gazetesi, Fatih Belediye Başkanı’nın SİT alanı itirazlarına cevaben “Burada tarih yok” dediği yerde 18. yüzyıla ait Osmanlı su künkleri çıktığını haberleştirmiştir. Haberde Sulukule’nin tarihi eser bulunmadığı iddia edilerek kentsel dönüşüm kapsamına alındığına dikkat çekilmektedir.[63] Gazete ABD Helsinki Komisyonu’nun Sulukule sakinlerinin yerinden edilmelerine karşı çıkmasını ise “Bir karışmadığı o kalmıştı…” başlığıyla haberleştirmiştir.[64]

    Ortadoğu, 17 Eylül 2006

    Ortadoğu, 22 Ağustos 2010

    Cumhuriyet gazetesinden Öznur Oğraş Çolak, yerlerinden edilen Sulukulelilerin bıraktığı sokaklarda artık Hıdırellez kutlanmıyor olmasını “Sulukule’nin şenlik ateşinin de sürgünde” olduğu ifadeleriyle haberleştirmiştir.[65] Danıştay’ın 2015 yılında aldığı iptal kararını haberleştiren Hazal Ocak ise projenin Sulukule’yi dağıttığını, parçaladığını sakinlerinin hayatlarını çaldığını tespit etmektedir.[66] Gazetede daha önce de mahallenin Roman kültürünün yaşam alanı olduğuna, yenileme yapılırken bir kültürün yok edildiğine işaret etmiştir.[67] Vakanın bir insan hakları ihlali olarak manşete taşınması ise zorla tahliyeleri yerinde incelemek üzere İstanbul’da bulunan BM danışmanlar grubuna atıfla mümkün olmuştur. Cumhuriyet gazetesi heyetin söz konusu tahliyelerin insan hakları ihlallerine yol açtığı uyarısına dikkat çekmiştir.[68] Gazete yazarı Orhan Bursalı ise, Sulukule vakasının bir kültür soykırımı olduğunu iddia etmiştir.[69]

    Cumhuriyet, 5 Mayıs 2017

    Sözcü gazetesi TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na Sulukule Kentsel Dönüşüm Projesi ile ilgili “yeni rant alanı yaratmak amacıyla hazırlandığı” ve “Romanlara zorunlu göç yolunu açacağı” gerekçeleriyle yapılan itirazların karara bağlandığını haberleştirirken “insan hakkı ihlali yokmuş” ifadesini kullanmıştır.[70] ABD Helsinki Komitesi’nin çağrısını Sözcü gazetesi ise “ABD: Sulukule’yi sakın yıkmayın” şeklinde haberleştirmiştir.[71]

    Sözcü, 6 Nisan 2008

    II.II. Suriyeli Sığınmacılar

    Türkiye 1961 yılında sığınmacıların haklarını düzenleyen 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ni onaylamış olmasına rağmen 2014 tarihli yasal düzenlemeyle coğrafi köken kriterlerini uygulamaya koymuştur. Diğer sığınmacılara statü olarak şartlı mülteci statüsü tanırken, geçici koruma statüsü verdiği bu kişileri Cenevre Sözleşmesi’ndeki haklardan muaf tutmaktadır.

    Suriye iç savaşıyla birlikte büyük bir sığınmacı akınına uğrayan Türkiye’de Şubat 2020 itibariyle yasal statüleri gereği sığınmacı haklarına sahip olmayan, sadece 63.906’sı geçici koruma merkezlerine yerleştirilmiş 3.521.303 Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır.[72]

    Dünyada en yüksek sayıda sığınmacıyı topraklarında misafir eden Türkiye’nin AKP yönetiminin benimsediği bu sığınmacı politikası, burjuva kamusallığına son derece uygun olup evrensel kamusallıktan tamamen uzaktır. Sığınmacılara devletin hem dış hem de iç politikalarında bir gereç, bir kaldıraç olma görevi yüklendiği anlaşılmaktadır. Çeşitli siyasi ve iktisadi tavizler karşılığında Türkiye bu sığınmacı yığının Avrupa sınırlarından uzak tutmayı kabul etmiştir, ancak her gerilimli dönemeçte bu durumu bir şantaj aracı olarak kullanmaktan çekinmemektedir. İç politika açısından bakıldığında sığınmacıların geçici koruma statüsü başlarının üzerinde sallanan bir Demokles kılıcına dönüşmüştür. AKP yönetiminin partizanlaştırabileceğine inandığı özellikle Sünni grupları bir iç politika aracı olarak yedeklediği görülmektedir. Sığınmacı politikalarının Suriye sınırındaki illerin bir kısmında Sünni-Alevi demografisini bozup değiştirme planlarının bir parçası hâlini aldığı gözlenmektedir. Öte yandan bu sığınmacıların tamamı yasal statüleri nedeniyle istenildiğinde keyfi biçimde ülke içinde ya da ülke dışında yeniden yerleştirilebilmektedir. Dahası 2019 yılında Suriye sınırında yapılan askerî operasyonun temel hedeflerinden birinin sığınmacıların bir kısmının kontrol altına alınacak bölgelere yerleştirilmesi olduğu açıkça ilan edilmiştir. Bu da benzer keyfi bir demografik planın yadsınmadan ortaya koyulduğuna işaret etmektedir. Bu uygulamalar genel itibariyle açıkça yerleşme ve seyahat hürriyetinin ihlal edilmesinin temel örnekleridir.

    Cenevre Sözleşmesi’nin temel amacı sığınmacı durumuna düşmüş kitlelerin güvenliğini sağlamaktır. Sığınmacıların güvenliğini temin etmenin en önemli unsuru sığınmacıların ülkelerine iade edilemez olmalarıdır. Ele aldığımız çerçevede bu evrensel kamusallığın genel örneklerinden biri olarak görülebilir. Ancak Türkiye’nin tutumu, bu evrenselliği reddederek neredeyse bir parti devletinin işlevsel kamusallığına dönüşmüştür. Sığınmacılar bir siyaset aracına dönüştürülmekle kalmamış aynı zamanda statüleri gereği evrensel kamusallığın onlara verdiği çoğu haktan ve hürriyetten yararlanamaz duruma düşmüşlerdir. Sorunun yazılı basında ifade ediliş, ele alınış biçimi bu tespitleri doğrular niteliktedir.

    Hükümet yanlısı Yeni Şafak gazetesinin Suriyeli sığınmacılar meselesine ilişkin haberleri, hükümetin söylemlerini takip eder mahiyette olup sığınmacıların Avrupa’ya karşı dış politika kozu olarak kullanılması ve muhalefete karşı iç politika kozu olarak kullanılmasına dayalı parti politikalarını yansıtmaktadır. Hükümetin dış politikada Avrupa ile yaşanan herhangi bir restleşmede Suriyeli sığınmacıların Avrupa ülkelerine geçişine izin verilebileceği tehdidi gazete manşetlerine olduğu gibi yansıtılmaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay’ın Suriye’den gelebilecek yeni bir göç dalgasına ilişkin Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin blöf olmadığı uyarısı, Oktay’ın “hiçbir ülkenin bekçisi değiliz” sözleriyle başlığa taşınmıştır.[73]

    Yeni Şafak, 7 Eylül 2019

    Suriye’de devam etmekte olan savaşta Avrupa ülkelerinden umduğu desteği bulamadığı her durumda hükümet temsilcileri Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya geçişine izin verileceğini dillendirmektedir. Gazete Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 yılının hem başında hem de sonunda bu yönde sarf ettiği sözleri manşete “Artık oyun bitti”[74] ve “Mülteciler Avrupa kapısına dayanır”[75] biçiminde taşımıştır.

    Yeni Şafak, 25 Ekim 2019

    Yeni Şafak, 20 Şubat 2019

    Sığınmacıları dış politika için böylece araçsallaştıran hükümet, sıra iç politikaya geldiğinde muhalefete karşı kendi muhafazakâr kitlesini bir arada tutmanın önemli bir dayanağı olarak gördüğü sığınmacılara din kardeşliği söylemiyle yaklaşmaktadır. Yeni Şafak, sığınmacılar ile yerleşik oldukları illerin ahalileri arasında, Suriyelilere sağlandığı iddia edilen imtiyazlar nedeniyle yaşanan gerilimlerin bu söyleme zarar vermesini istemeyen hükümetin partililere talimatını şöyle haberleştirmiştir: “AK Parti yönetimi, Ankara’da toplanan il başkanlarına, vatandaşlara ulaşıp ‘kara propagandaya karşı Suriyeli misafirlerle ilgili gerçekleri anlatma ödevi’ verdi.”[76]

    Yeni Şafak, 29 Temmuz 2019

    Yeni Şafak yazarı Osman Özsoy Suriye Savaşı’nın hemen başında yaşanan göç dalgasından sonra başlatılan yardım kampanyasına katılma çağrısını “Şimdi, Türk Milleti için ‘ensar’ olmak vakti…” sözleriyle yapmıştır.[77] Bu pragmatik söylemlerin aşıldığı nadir yazılardan birini gazete yazarı Hasan Öztürk kaleme almıştır. Yazıda Hasan Öztürk Suriyelilerin çoğunun dönmeyeceğinin kabul edilip bir Göç Bakanlığı kurulmasını öneriyor.[78]

    Hürriyet gazetesi Suriyeli sığınmacılar sorununu hükümetin perspektifi dışından da görebilmiştir. Örneğin Avrupa Birliği’nin sığınmacılar sorunu için Türkiye’ye yüklediği işlevi şu sözlerle haberleştirmiştir: “Göçü durdur vize kalksın”.[79]

    Hürriyet, 15 Ekim 2015

    Diğer yandan hükümetin iç ve dış politika manevralarını olumlayıcı tarzda olduğu gibi yansıtmıştır. Örneğin Suriyelilere vatandaşlık verilmesi planı “Suriyeli’ye vatandaşlık müjdesi” ifadeleriyle,[80] yeni göçlerin maliyetlerini Türkiye’nin tek başına üstlenmeyeceği uyarısı “yeni göçü tek başımıza göğüslemeyeceğiz” ifadeleriyle[81] haberleştirilmiştir.

    Hürriyet, 3 Temmuz 2016

    Hürriyet gazetesi Suriyeli sığınmacılar sorunun yarattığı sosyo-ekonomik çıkmazları ve yerel gerilimleri de görmezden gelmemiştir. Türkiye’nin AB’den mali yardım almadan önce Suriyeliler’in Avrupa’ya geçmesine izin vermesi çok sayıda Suriyeli’nin Balkanlar’a geçmesine yol açmıştır. Yunanistan’a geçmiş Suriyeliler’le yapılan röportajlarda Suriyelilerin Türkiye’nin kendileri için cehennem olduğu düşüncelerine haberde yer verilmiştir.[82] Suriye Savaşı’ndan hemen sonra yaşanan göçle Hatay’a gelen rejim karşıtlarının kentte yarattığı huzursuzluk Hürriyet gazetesi tarafından şöyle haberleştirilmiştir: “Sığınmacılar, yerel halk üzerinde önemli bir baskı ve huzursuzluk kaynağı olmuş durumda. Bundan en çok etkilenenler çocuklar.”[83]

    Suriyeli sığınmacılar sorununun Evrensel gazetesinde haberleştirilmesinde baskın üç tema tespit edilebilmektedir: rejim karşıtları ile sığınmacıların karşı karşıya kaldığı ayrı muamele, sığınmacıların AB ve Türkiye arasında dış politika kozu olarak kullanılması ve sığınmacıların karşı karşıya kaldığı ırkçı, ayrımcı muamele. Sığınmacı akınının artık bir soruna dönüşmeye başladığı 2013’te gazete devletin muhalif olmayan Suriyelilere yönelik ayrımcı tutumunu “Muhalif değilse perişan” başlığıyla eleştirmekte, özellikle sığınmacı Alevi Türkmenler’in kalacak yer bulamadıklarını, sağlık hizmetlerinden faydalanamadıklarını kaydetmektedir.[84]

    Evrensel, 6 Eylül 2013

    Sağlık alanında yaşanan ayrımcılığı, Suriye iç savaşında savaşan cihatçıların parasız tedavi edilirken, sığınmacılardan para talep edilmesini eleştiren gazete bu duruma “Cihatçıya beleş, sığınmacıya paralı” başlığıyla dikkat çekmiştir.[85]

    Evrensel, 4 Ağustos 2013

    Türkiye’nin Avrupa ile yaptığı sığınmacı pazarlığının neticede sığınmacılar aleyhinde olduğu iddiası ise “AB ve Türkiye kol kola mültecilere savaş açıyor!” başlığıyla haberleştirilmiştir.[86] Gazetede yer alan bir analizde mülteci pazarlığının, ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı gümrük vergisinin kaldırılması halinde Türkiye’nin güney illerinde 300 bin Suriyeli’nin istihdam edilmesi teklifine vardırıldığı haberleştirilmiştir.[87] Gazete ayrıca hükümetin ve bir kısım medyanın kullandığı ayrımcı dilin Suriyelilere yönelik saldırılardaki etkisine de dikkat çekmiştir.[88] Gazetede yayınlanan sığınmacılar sorununa hak perspektifinden yaklaşan bir analiz ve bir röportaj dikkat çekmektedir. Ana muhalefet partisi CHP’nin mülteci söylemini, insan hakları hukuku açısından eleştiren Hüsnü Öndül, partinin yapması gerekenin geri göndermeyi taahhüt etmek yerine Suriyelilere insan onuruna uygun koşulları sağlamayı taahhüt etmektir.[89] İstanbul Valiliği’nin 2019 yılında sığınmacıların tabi olduğu geçici koruma hakkının sağlandığı ile dönmeleri için Suriyeli sığınmacılara 20 Ağustos’a kadar süre tanıması üzerine İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı Metin Çorabatır ve Göç Araştırmaları Derneği Başkanı Polat Alpman ile yapılan röportajda, Çorabatır uluslararası hukukun sığınmacı olarak bulunulan ülkede serbest dolaşıma izin verdiğini belirtip sığınmacıların İstanbul’a geçimlerini sağlamak üzere gittiklerini ifade etmiştir. Gazete valiliğin uygulamasına yönelik itirazı “Mülteci hukuku uygulansın” başlığıyla haberleştirmiştir.[90] Söz konusu analiz ve röportaj meseleyi hak perspektifinden ela alan nadir çalışmalardır.

    Evrensel, 24 Temmuz 2019

    Ortadoğu gazetesinin Suriyeli sığınmacılar sorununa ilişkin haberleri üç tema etrafında kümelenmiştir. Gazete milliyetçi çizgisi gereği doğal muarız kabul ettiği yabancı devletleri, bilhassa Avrupa’yı sorundan sorumlu tutmaya, Suriyeli mültecilerin maliyetine ve sığınmacılara tanınan hakların yol açtığı sorunlara dikkat çekmeye odaklı haber ve analizlere yer vermiştir; sığınmacılar sorunu üzerinden Türkiye’nin fedakârlıklarına ve Batı’nın duyarsızlığı öne çıkarılmıştır. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsviçre’de düzenlenen Küresel Mülteci Forumu’nda yaptığı eleştirel konuşmayı “İnsanlık dersi” başlığıyla haberleştirmiştir.[91] Hükümetin AB ile vardığı sığınmacı anlaşmasını “Türkiye, Avrupa’nın tampon bölgesi mi” ifadeleriyle eleştirirken,[92] sonraki dönemde “Toplama kampı olduk” ifadeleriyle AB’yi bu konuda sözünü tutmamakla eleştirmiştir.[93] Gazete yurttaşa denk haklara sahip olacakları, yerel halkta huzursuzluk yaratacakları, nüfus dengesini değiştirecekleri gerekçeleriyle Suriyeli sığınmacıların serbest dolaşımına karşı olduğuna işaret eden haberler yapmıştır. Örneğin Konya’da 2017 yılında taciz gerekçesiyle Suriyeli sığınmacılara yönelik saldırı bir Suriyeli’nin ölümü birinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır, gazete olayı “Konya’da tehlikeli gerginlik!” başlığıyla vermiştir. Oysa haberin kendisinde Karapınar ilçe halkının Suriyelilere ait işyerlerine taş ve sopalarla saldırdığı bilgisine yer verilmektedir.[94] MHP’nin TBMM Başkanlığına Suriyeli sığınmacılar hakkında meclis araştırması talebiyle verdiği dilekçeyi haberleştirirken gazete dilekçenin dikkat çektiği insani sorunları öne çıkarmak yerine Suriyelilerin nüfus dengesini nasıl bozduğuna “Türkiye’de 68 il nüfusundan fazla Suriyeli sığınmacı var” başlığıyla dikkat çekmiştir.[95] Gazete Suriyeli sığınmacılar sorununu bir maliyet sorunu olarak kavramaktadır. Savaşın hemen başında yaşanan sığınmacı akınının yarattığı sorunları ele alan gazete yazarı Necdet Sivaslı sorunun mali boyutunu “Suriyeli sığınmacıların yükü üzerimize kaldı” sözleriyle dile getiriyor.[96] Yine gazete 2014 yılı baharına kadar sığınmacılar için yapılan harcamaları “Suriyeli sığınmacıların maliyeti 2,5 milyar doları geçti” başlığıyla haberleştirmiştir.[97]

    Cumhuriyet gazetesi hükümete muhalif basının neredeyse tamamında olduğu gibi hükümetin Suriye politikasına karşı baştan beri eleştireldir. Gazete kâh sığınmacıların karşı karşıya olduğu sorunları dile getirerek kâh söz konusu sorunları hükümet eleştirisinin bir aracı kılarak, sorunun Türkiye için yarattığı yüke dikkat çekip temelde sığınmacıların ülkelerine dönüşünü ya da Avrupa ülkelerine dönüşü teşvik edici haberler yapmıştır. Örneğin 2015 yılında Türkiye’nin sığınmacıların Avrupa’ya geçişine izin verdiği, ancak Avrupa’nın sığınmacılara kapılarını kapattığı dönemde, sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmelerine dönük itirazlarını gazete, “Sığınmacılar tek ses: Türkiye’ye Hayır” başlığıyla haberleştirmiştir. Duygu Güvenç imzalı aynı haberde eşine az rastlanır biçimde sığınmacıların toplu olarak geri gönderilmesinin uluslararası sözleşmelere, mülteci haklarına aykırı olduğu belirtilmiştir.[98]

    Cumhuriyet, 4 Nisan 2016

    Cumhuriyet’te yapılan haberlerde Suriyeli sığınmacıların karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşullara çeşitli yönlerden dikkat çekilmiştir. İzmir’de yapılan bir araştırmanın sonuçlarını aktaran Ozan Yayman’ın haberinde sığınmacıların travması “Suriyeli sığınmacılar psikolojik destek bekliyor” başlığıyla yansıtılmıştır.[99]

    Cumhuriyet, 5 Kasım 2013

    Amerikan CBS televizyonunun 2015’te sığınmacı çocuklara ilişkin haberini gazete “Köle Düzeni” başlığıyla vermiştir. Haberde televizyon kanalının İstanbul’da tekstil atölyelerinde çalıştırılan çocukları gizli kamerayla görüntülendiği ifade edilmiştir. Bu durum Suriyeli çocukların ucuz işgücü olduğu tespitiyle haberleştirilmiştir.[100]

    Cumhuriyet, 24 Eylül 2015

    Suriyeli sığınmacıların karşı karşıya kaldığı sorunların ve yaşanan gerilimlerin, göçün hem yerleşikler hem de göçmenler için artık bir soruna dönüşmüş olduğu 2014 senesinde, gazete yazarı Özgen Acar madde madde sıraladığı sorunlar bir tarafa bırakılsa da Türkiye’nin bu tarihe kadar Suriyeliler için harcadığı paranın 7 milyar lirayı aştığını tespit ediyor ve ekliyordu: “Bu parayla neler yapılmazdı ki!”[101] Hükümetin mülteci politikasına karşı olan gazete, sığınmacıların mali yükünden yakınıp uluslararası yardım talep eden hükümet sözcüsünün bu talebini, sığınmacı sorunuyla baş edemeyen AKP’nin para istediği şeklinde ifade etmiştir.[102]

    Cumhuriyet, 23 Eylül 2015

    Çoğunlukla sığınmacı sorununun Türkiye’nin taşıyamayacağı bir yüke dönüştüğüne dikkat çeken gazete yazarlarından Barış Doster, sorunun yasal çerçevesine dikkat çekerken Suriyelilerin geçici sığınmacı statüsüne sahip olduğunun altını çizmiştir. Doster özellikle Suriyeli mülteci sorununun çözümünün Suriye devletinin ülkesine egemen olmasından geçtiğini ifade etmiştir.[103] Suriyeli sığınmacılar sorununa farklı bir pencereden bakan Çiğdem Toker ise analizinde istisnai bir biçimde soruna ilişkin tespitlerin gerisinde duran yabancı düşmanlığını, Suriyelilerin tüm ülke sorunları için nasıl günah keçisi haline getirilip iç siyaset malzemesi kılındıklarını ortaya koymuştur.[104]

    Sözcü gazetesinin Suriyeli sığınmacılar sorununu genellikle neredeyse yabancı düşmanlığına yorulabilecek bir tarzda haberleştirildiği gözlenmektedir. Örneğin İstanbul Valiliği’nin kayıtlı oldukları illerde geçinemedikleri için İstanbul’da bulunan sığınmacıların söz konusu illere geri gönderilmeleri kararı, düzensiz göçle mücadele olarak haberleştirilmiştir.[105]

    Sözcü, 23 Temmuz 2019

    Sığınmacıların karşı karşıya olduğu zorluklar çeşitli araştırma raporlarına yansımışken, gazete kimi sığınmacıların aldığı yardıma işaret ederek sığınmacıların Türk vatandaşlarından daha fazla hakka sahip olduğunu iddia etmiştir.[106]

    Sözcü, 9 Temmuz 2016

    Hükümetin Suriyelileri iç siyaset malzemesi kılması politikasıyla uyumlu biçimde, 2016 yılında bir iç siyaset söylemi olarak Suriyelilere vatandaşlık verileceği demeci, gazete tarafından “Hepsi başımıza kaldı” manşetiyle haberleştirilmiştir.[107]

    Sözcü, 15 Nisan 2016

    Gazete yazarlarından Murat Muratoğlu, sığınmacıların Türkiye içine yayılmasını eleştirirken “Kovsak giderler mi?” sorusunu soruyor. Muratoğlu da neredeyse tüm gazete yazarları gibi Suriyelilere harcanan paraya vurgu yapıyor.[108] Mehmet Türker ise kamplardaki olumsuz koşullara isyan eden Suriyeli sığınmacıların taleplerinin karşılanması için hükümete yeni vergiler koymasını öneriyor, hükümetin sığınmacı politikasını “İktidarın Arap kardeşleri yakında Türk vatandaşlarını da bölgede istemez ve özerklik talep ederse şaşırmayın!..” sözleriyle eleştiriyordu[109] Özetle Sözcü gazetesi, soruna mülteci hakları ya da yerleşme ve seyahat hürriyeti bakış açısından bakmak şöyle dursun, ayrımcı çağrışımlar barındıran bir perspektiften yaklaşmaktadır.

    II.III. Barış İçin Akademisyenler

    Evrensel kamusallık ile burjuva kamusallığı ayrışmasının Türkiye’deki örneklerinden bir tanesi 1980 darbesi sonrası tesis edilen merkezi ulusal üniversiteler sistemi, yani başka deyişle Yüksek Öğretim Kurulu ve bağlı kuruluşlarının yönetsel pratikleridir. Üniversiter sistem tarihsel olarak kamusal olanın iktisadi ya da siyasi olandan bağımsızlığının en belirgin örneği olarak görülebilir. Kurumsal özerkliğini aydınlanmayla birlikte bilimsellikten alan üniversite Türkiye’nin darbe sonrası koşullarında YÖK düzenlemeleriyle iyiden iyiye burjuva (devlet) kamusallığının denetimi altına alınmıştır. Bir yandan merkezi sınav sistemiyle kamusal eşitlik ilkesinin (üniversite öncesi örgün eğitimdeki keskin eşitsizlikleri görmezden gelen) ilkel bir hâli uygulamaya koyulurken öte yandan müfredat, öğrenim örgütlenmesi, disiplinler, akademik hiyerarşi, akademik yükselme kriterleri gibi konularda kamusal eşitlik kisvesi altında kaba bir tek tipleşmeye gidilmiştir. Bu durum üniversitelerdeki tasfiyelerle birleşince kamu üniversiteleri içinden çıkılmaz bir yozlaşma ve etkinlik yitimi sürecine girmiştir.

    Bu kırılmayı takip eden dönem iki önemli gelişmeye daha sahne olmuştur. İlki geniş ölçeğiyle 1990’lı yıllarda başlayıp 2000’li yıllarda önemli boyutlara varan vakıf üniversiteleri gerçeğidir. Bu kurumlar bir taraftan yine merkezi olarak YÖK’e bağlıyken, finansman açısından görece özel teşebbüs ortaklığı nedeniyle kısmi bir özerklik ‘satın almış’lardır. Ancak yine de önemli kamu fonlarının bu yapılara aktarıldığı da bir gerçektir. Bu kurumlar akademik ve idari kadro ve kamu finansmanı üzerinden kamu üniversitelerinden önemli düzeyde kaynak çekmişlerdir. Kaynak sorununun yanında vakıf üniversiteleri Türkiye’deki üniversite sistemine başka yozlaştırıcı bir unsur kazandırmıştır. Yüksek eğitimin ticarileşmesi süreci devlet kamusallığının boyunduruğuna iktisadî bir yön de eklemiştir.

    İkinci gelişme ise 2002 yılından sonra tek başına iktidar olan AKP’nin, hâlihazırda var olan devlet kamusallığını dönüştürerek siyasî istismar alanına çevirmesiyle birlikte üniversite sayısını görülmedik şekilde artırmasıdır. Popülist siyasetin bir parçası olarak kurulan irili ufaklı çevre üniversiteleri evrensel üniversite anlayışından uzak yapılardır. Bu kurumların önemli bir bölümü maalesef imtiyazlar için çekişme alanlarına dönüşmüştür. YÖK sistemiyle birlikte darbe alan akademik yapı bu kurumlarda liyakat sisteminin yokluğuyla daha da büyük bir darbe almıştır. Özellikle genç akademisyen ve akademisyen adayları için ikili bir cendere ortaya çıkmış, YÖK’ün temsil ettiği merkezi boyunduruğa bir de bu kurumlarda klonlanan baskıcı ve evrensel bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan idari yapılar eklenmiştir.

    Kısaca özetlediğimiz bu sürecin bu raporla ilgili olan dönemeci, kamu üniversitelerinde 2016’da başlayan tasfiye sürecidir. Bu süreç, kamuoyunda Barış Bildirisi olarak bilinen bildiriyi imzalayarak kamuya duyuran çok sayıda öğretim üyesi ve görevlisinin kamu üniversitelerinde görev yapan bir kısmının (55 devlet üniversitesinden 391, vakıf üniversitelerinden 8 ve bakanlıklardan 7 imzacı)[110] kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden uzaklaştırılmaları, kamu hizmetinden men edilmeleri ve pasaportlarına el koyulması sürecidir. Herhangi bir hukuki işlem gerçekleşmeden dolaysız ve sonradan anlaşılacağı üzere geri dönülmez bir şekilde uygulanan bu idari tasarruf her yönüyle önemli bir hukuksuzluk barındırsa da raporun konusu itibariyle burada akademisyenlere uygulanan yurtdışı çıkış yasağı ve pasaportlarına el koyulması hususunu ele alacağız.

    Üniversite, bilimin icra edildiği yer olması hasebiyle siyasî erk ya da iktisadî güçlerden görece bir bağımsızlığa sahiptir. Özellikle de evrensellik ilkesi üzerinden çoğunlukla ulusal siyasî sınırlardan da bağışıktır. Bilginin ve bilgi üretiminin akışkanlığı tekil üniversitenin kendi içinde bulunduğu kamuya sunduğu hizmetin öncelikli koşullarından biridir. Tekil üniversiteler evrensel bilgi üretimine katkıda bulundukları kadar evrensel bilgi ağından elde ettiklerini içinde bulundukları topluma aktarmakla da kamusaldırlar. Türkiye’de yaşanan, yukarıda özetlemeye çalıştığımız süreç, yani devlet kamusallığının tahrip edici etkileri üniversitelerin kamusallığına darbe vurmuştur. Bunun en dolaysız ve hukuksuz örneği belirttiğimiz gibi Barış İçin Akademisyenler’e reva görülen yurtdışı çıkış yasağı ve pasaportlarına el koyulması uygulamalarıdır.

    KHK marifetiyle hukuksuz bir biçimde görevinden ihraç edilen Barış Bildirisi İmzacılarının pasaportlarına tahdit koyulması açıkça seyahat hürriyetinin ihlali anlamına gelir. Hukuki bir dayanak aranmadan idari bir tasarrufla kamusal olana daha önce görülmemiş keyfilikte devlet kamusallığı dayatılmıştır. Ayrıca bu uygulamalarla bireylerin haklarının çiğnenmesinin yanında kamunun işleyişi sekteye uğratılmış görünmektedir. Bu vakanın seçili basın organlarında ele alınış biçiminin, vakayla ortaya çıkan hak ihlalinin düzeyini ortaya koyacağı kanaatindeyiz.

    Hükümet taraftarı Yeni Şafak gazetesi, hükümetin akademisyenleri hedef gösteren söyleminin taşıyıcılarından olmuştur. Gazete akademisyenleri PKK işbirlikçisi ilan etmiş,[111] imzacı akademisyenlerin karşı karşıya kaldığı soruşturma ve yıldırıyı “Üniversiteler ayakta” başlığıyla haklı göstermiştir.[112] Gazete barış bildirisi imzalamayı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren AYM kararını eleştiren karşı bildiriyi “Bu karar terörü meşrulaştırır” başlığıyla haberleştirmiştir.[113] Darbe girişimi üzerinden iki yıl geçtikten sonra hükümetin “yakınlarının suçlarından dolayı” pasaportları üzerinde tahdit bulunan kişilere yönelik tahdidin kaldırılması kararı “181.500 pasaporta iade” başlığıyla haberleştirilmiştir. Cumhurbaşkanın ifadeleriyle tahdidin “mağduriyet” olduğu itiraf edilmiştir.[114]  Yani Yeni Şafak imzacı akademisyenlerin KHK’lerle kamu görevinden ihraç edilmelerine, yasaklı olmalarına yol açan suçun ortadan kalkmasına karşı haberler yapmıştır.

    Yeni Şafak, 12 Ocak 2016

    Yeni Şafak, 14 Ocak 2016

    Hürriyet gazetesi, asgari burjuva hukukunun bildiri imzalamanın ifade hürriyeti içinde değerlendirilmesini gerektirdiği kabulü ile hareket etmiştir. Yeni Şafak’ın terörü meşrulaştırmak olarak gördüğü mahkeme kararını, Hürriyet yazarı Sedat Ergin KHK ile işinden edilmiş, hak mahrumiyeti yaşamış akademisyenlerin haklarının iadesinin vesilesi olması gerektiğine dikkat çekmiştir.[115] Gazete olayı neticede yaşanan tasfiyeyi onaylamadığını bildirir başlıklarla haberleştirmiştir: “Üniversitede ihraç şoku”,[116] “Bildiri Depremi”.[117] Yine darbe girişiminden üç yıl sonra, OHAL KHK’si ile İçişleri Bakanlığı’na tanınan “genel güvenlik” gerekçesiyle pasaportu iptal edilenlerin eşlerinin pasaportlarını iptal etme hakkının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi, kararı onaylar biçimde “Eşlere pasaport iptaline AYM freni” başlığıyla haberleştirilmiştir. [118] Ancak hiçbir haberde vaka temel yerleşme ve seyahat hürriyeti cihetinden ele alınmamıştır.

    Hürriyet, 9 Şubat 2017

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Evrensel gazetesi imzacı akademisyenlerin maruz kaldığı adli ve idari soruşturmaların, davaların, ihraçların hak ihlali olduğuna dikkat çeken haberler yapmıştır. Örneğin metnin yayınlanmasından sonra akademisyenlerin Erdoğan tarafından hedef gösterilmesi “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığıyla eleştirilmiştir.[119] KHK ile ihraç edilenlerin ve haklarında ceza soruşturması olanlara getirilen pasaport tahdidinin kaldırıldığı yargı paketi haberleştirilirken, tahdidin kaldırılmasının İçişleri Bakanlığı’nın iznine tabi kılınması eleştirilmektedir.[120]

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Milliyetçi gazetelerde vaka nadiren haberleştirilmiştir. Örneğin Ortadoğu gazetesinden Kadir Yıldız, bildiri imzacılarını çözüm sürecinin 63 Akil insanına benzetmiş hem imzacı akademisyenlerin hem de Akil insanların soruşturulmasını talep etmiştir.[121] Gazete OHAL KHK’leri ile yol açılan hak ihlallerini görmezden gelmekle kalmayıp onaylamıştır da. KHK ile kamu görevinden ihraç edilenlerin pasaportlarının iptal edilmesi “OHAL’de temizlik zamanı” başlığıyla verilmiştir.[122]

    Ortadoğu, 16 Ocak 2016

    Sözcü gazetesi ise vakayı hak perspektifinden görmek yerine açıkça karşısında konumlanmıştır. Örneğin imzacı akademisyenleri tehdit eden Sedat Peker’in Erdoğan’ı desteklediği ifade edilmiştir.[123]

    Sözcü, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesinin vakaya tutarlı bir biçimde hak ihlali olarak baktığı gözlemlenebilir. Gazete bildiri imzacılarının hükümetin ve milliyetçi-muhafazakâr çevrelerin hedef göstermelerinden sonra karşı karşıya kaldıkları soruşturmaları “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor” başlığıyla,[124]

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    AYM’nin imzacı akademisyenler için verdiği hak ihlali kararını ise benzer biçimde “‘Barış’a özgürlük” başlığıyla haberleştirmiştir.[125] Gazete yazarlarından Yazgülü Aldoğan, KHK mağdurlarının karşı karşıya kaldığı hak ihlallerini tarif için sivil ölüm tabirini yinelemiştir.[126] 2018 başında yaptığı OHAL değerlendirmesinde Sinan Tartanoğlu, pasaport yasağına temel hak ve hürriyet ihlalleri arasında yer vermiş, OHAL sürecinde İçişleri Bakanlığı’nın yasağa ilişkin genişletilen yetkilerine dikkat çekmiştir.[127] Pasaport tahdidini kaldıran yargı reformunda, tahdidin kaldırılmasına hak kazananlar için de İçişleri Bakanlığı’nca yürütülecek soruşturmanın şart koşulması “KHK’lilere pasaportta İçişleri ısrarı” ifadeleriyle haberleştirilmiştir.[128]

    Sonuç

    Türkiye’de son yirmi yılda burjuva hukuk düzeninin temel hak ve hürriyetler arasında (birinci kuşak haklar) kabul ettiği yerleşme ve seyahat hürriyetine yönelik hak ihlallerini tipik üç vaka üzerinden değerlendiren bu çalışmada, belirli siyasal eğilimleri temsil ettikleri düşünülen ulusal gazetelerin haber ve köşe yazılarına odaklanılmıştır. Hükümet destekçisi (İslamcı) Yeni Şafak, sol Kemalist Cumhuriyet, anaakım sayılabilecek Hürriyet, sağ Kemalist Sözcü, milliyetçi Ortadoğu ve solcu Evrensel gazeteleri mümkün olduğunca geniş bir siyasal eğilim çeşitliliği sunmuştur.

    Çalışma Türkiye’nin yerleşme ve seyahat hürriyetine yönelik ihlalleri bakımından dikkate değer bir vaka çeşitliliğine sahip olduğu varsayımından hareketle başlıyor. Mevcut durumda Türkiye’de yerleşme ve seyahat hürriyeti ihlallerine odaklanıldığı için üç tipik ihlal örneği olan Sulukule Romanları, Suriyeli sığınmacılar, Barış İçin Akademisyenler vakaları seçilmiştir.  Yapılacak değerlendirmenin bir hak kavramsallaştırmasını gerektirecek olması, yerleşme ve seyahat hürriyetinden ne anlaşılması gerektiği sorusunun öncelikli olarak yanıtlanmasını gerektirmiştir. Temel haklar içinde değerlendirilen yerleşme ve seyahat hürriyetinin sınırlarının burjuva hak mefhumunca belirlendiği tespit edilmiştir. Buna göre temel hakların devleti öncelediği iddiası, burjuva iktidarı bir kez tesis edildikten sonra meşrulaştırıcı bir söyleme dönüşmüştür. Temel haklar da dâhil tüm hakların sınırları burjuva kamusallığı tarafından belirlenmektedir ve burjuva kamusallığının da esasını egemen devlet oluşturmaktadır. Dolayısıyla iddia edildiği gibi demokratik bir siyasal düzenin teminatı olan bireyin devletten korunmasının siyasal egemenlik gibi kat’i bir sınırı vardır. Temel hak ve hürriyetlerin insanı insandan, toplumdan ve siyasal otoriteden ve toplumu siyasal otoriteden sakınabilmesi burjuva ahlak ve hukuk rejimlerinden daha kapsayıcı bir ahlak ve hukuk rejimiyle mümkündür. Söz konusu ahlak ve hukuk rejimi, burjuva kamusallığını aşan bir kamusallığa yol açar ki buna evrensel kamusallık demeyi tercih ettik. Bu tür bir kamusallığın belirtilerini temelde egemen devlet hukukunu aşan uluslararası hukukta yakalamak mümkün aslında. Dolayısıyla anayasaların özgürlükçü yorumlarında ve uluslararası (evrensel) hukuk metinlerinde yapılan hak tanımlarının, bilhassa da yerleşme ve seyahat hürriyeti gibi devletlerin egemenlik ‘hakları’ ile çelişen temel haklar için ölçüt ya da başlangıç noktası kabul edilebileceğini düşündük. Bu çerçevede yerleşme ve seyahat hürriyetinin açık bir biçimde ihlal edildiğini düşündüğümüz üç vakanın incelediğimiz ulusal gazetelerin haberlerinde evrensel kamusallık anlayışıyla hak perspektifinden kavranıp kavranmadığını tespit etmeye çalıştık.

    Neticede Sulukule Romanları vakasında, mahalle sakinlerinin kentsel dönüşüm adı altında yerlerinden edildikleri teslim edilmekle birlikte (Yeni Şafak gazetesinin haberleri hükümete yönelen eleştirileri savuşturmakla sınırlıdır), mesele devletin buna hakkı olup olmadığı düşüncesiyle ele alınmamış, temel haklar bakımından haberleştirilmemiştir. Suriyeli sığınmacılar sorununda ise, sığınmacıların uluslararası hukukça öngörülen statülerine dikkat çekilse de hakları nadiren mevzubahis edilmiştir. Keza kamu görevinden ihraç edilip yurtdışına çıkışları yasaklanan Barış İçin Akademisyenler vakası da temel haklar cihetinden çok ender biçimde haberleştirilmiştir. Mağdurların yaşadığı zorluklar, hükümet politikalarının eleştirisini ne ölçüde gerektiriyorsa o ölçüde gündeme getirilmiştir. Üç örnekte de yaşanan mağduriyet, açıkça temel hak ihlali olarak değerlendirilmemiş, ihlal evrensel kamusallık süzgecinden geçirilerek kavranmamıştır.

    Kaynakça[129]

    Alim Kahraman (2016) “Nazım Hikmet”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Beril Sönmez (2014) “Soylulaştırmanın Yeni Biçimleriyle Yerinden Edilmeyi Yeniden Düşünmek”, Planlama, 24(1): 42-53.

    Bianet (2008) “Maraş Katliamında Neler Olmuştu?”, https://bianet.org/bianet/siyaset/111379-maras-katliaminda-neler-olmustu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    BirGün (2016) “Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları”, https://www.birgun.net/haber/bu-topraklarin-gordugu-en-buyuk-utanc-gunlerinden-biri-6-7-eylul-olaylari-127221, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    BirGün (2019) “Yargı reformu paketi yasalaştı”, https://www.birgun.net/haber/yargi-reformu-paketi-yasalasti-272805, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Cansu Yener Keskin (2019) “Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü ile Çalışma Hakkı Bağlamında Şartlı Mülteciler” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, s. 388–433, s. 414-415 ve 417.

    Duvar (2018) “KHK’yla ihraç edilen öğretmen ve iki çocuğu Meriç’te boğuldu!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/02/14/khkyla-ihrac-edilen-ogretmen-ve-cocugu-mericte-boguldu/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Edirne Roman Derneği (2008) Biz Buradayız, Türkiye’de Romanlar, İstanbul: Mart Matbaacılık, https://hyd.org.tr/attachments/article/30/biz_buraday%C4%B1z_-_turkiye’de_romanlar-1.pdf, [Erişim Tarihi, Aralık 2019].

    Ercan Aygün (2007) 1982 Anayasası’nda Seyahat Özgürlüğü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Eser Akgül (2015) “Müşteri değil yurttaşız!”, Sözcü, https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/musteri-degil-yurttasiz-835788/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    Fazıl Sağlam (1982) Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 22-23.

    TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (2020), “İstatistikler Veri Tabanı – Geçici Koruma”, https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    HÜNES (2006) “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Basın Özeti”, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/basin.pdf, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Hüseyin Şimşek (2020) “Pasaport engeli kaldırılıp mağduriyetler giderilmeli”, BirGün, https://www.birgun.net/haber/pasaport-engeli-kaldirilip-magduriyetler-giderilmeli-283672, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Hüsnü Öndül (2011) “Zorla Yerinden Etme Uygulaması”, İnsan Hakları Derneği, https://www.ihd.org.tr/zorla-yerinden-etme-uygulamasi/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    İbrahim Özden Kaboğlu (1994) “Hak ve Özgürlükler Anlayışındaki Gelişmelerin Anayasa’ya Yansıtılması Sorunu, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı 11, s. 237-252.

    İnsan Hakları Derneği (1999) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    Kemal Gözler (2000) Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    Kemal Gözler (2004) Anayasa Hukukuna Giriş, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    Milli Gazete (2017) “Yunanistan’a geçmek isteyen 5 kişilik Maden ailesi Ege’de boğuldu”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1425140/yunanistana-gecmek-isteyen-5-kisilik-maden-ailesi-egede-boguldu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Murat Meriç (2014) “Eylül Acısı: Bir pasaport alamama hikayesi…” BirGün, https://www.birgun.net/haber/eylul-acisi-bir-pasaport-alamama-hikayesi-68911, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Odatv (2018) “Solculara hiç pasaport verilmedi”, https://odatv.com/solculara-hic-pasaport-verilmedi-19091854.html, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Ramazan Korkmaz (2016) “Sabahattin Ali”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sabahattin-ali, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Sırrı Süreyya Önder (2011) “Maraş Biberi”, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/maras-biberi-1073580/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Sözcü (2019) “Profesör Haluk Savaş’ın ‘pasaport’ mücadelesi”, https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/profesor-haluk-savasin-pasaport-mucadelesi-4806046/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Şeref Gözübüyük (1986a) Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 5. Bası, Ankara: S Yayınları.

    Şeref Gözübüyük (1986b) Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları.

    T24 (2019) “Sulukule’de kentsel dönüşüm kararı 12 yıl sonra iptal edildi”, https://t24.com.tr/haber/sulukule-de-kentsel-donusum-karari-12-yil-sonra-iptal-edildi,839236, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    TC Anayasası (1982) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2709.pdf, [Erişim Tarihi Şubat 2020].

    UN Department of Economic and Social Affairs (2019) “International migrant stock 2019: Country Profiles”, https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    Yavuz Sabuncu (2012) Anayasaya Giriş, Yenilenmiş On Beşinci Baskı, Ankara: İmaj Yayınevi.

    Zafer Gören (2007) “Temel Hakların Sınırlanması -Sınırlamanın Sınırları”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, s. 39-59.

    [1] Ramazan Korkmaz (2016) “Sabahattin Ali”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sabahattin-ali, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [2] Alim Kahraman (2016) “Nazım Hikmet”, TDV İslam Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/nazim-hikmet, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [3] Murat Meriç (2014) “Eylül Acısı: Bir pasaport alamama hikayesi…” BirGün, https://www.birgun.net/haber/eylul-acisi-bir-pasaport-alamama-hikayesi-68911, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [4] Odatv (2018) “Solculara hiç pasaport verilmedi”, https://odatv.com/solculara-hic-pasaport-verilmedi-19091854.html, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [5] BirGün (2019) “Yargı reformu paketi yasalaştı”, https://www.birgun.net/haber/yargi-reformu-paketi-yasalasti-272805, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [6] Duvar (2018) “KHK’yla ihraç edilen öğretmen ve iki çocuğu Meriç’te boğuldu!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/02/14/khkyla-ihrac-edilen-ogretmen-ve-cocugu-mericte-boguldu/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020]; Milli Gazete (2017) “Yunanistan’a geçmek isteyen 5 kişilik Maden ailesi Ege’de boğuldu”, https://www.milligazete.com.tr/haber/1425140/yunanistana-gecmek-isteyen-5-kisilik-maden-ailesi-egede-boguldu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [7] Sözcü (2019) “Profesör Haluk Savaş’ın ‘pasaport’ mücadelesi”, https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/profesor-haluk-savasin-pasaport-mucadelesi-4806046/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [8] Bu olayda bildiriyi imzalayıp üniversitelerinden ihraç edilmeyenlerin, haklarında dava açılanlar da dâhil olmak üzere yurtdışına çıkmalarına izin verilmesi uygulamanın sıra dışılığının başlıca nedenlerindendir.

    [9] Hüseyin Şimşek (2020) “Pasaport engeli kaldırılıp mağduriyetler giderilmeli”, BirGün, https://www.birgun.net/haber/pasaport-engeli-kaldirilip-magduriyetler-giderilmeli-283672, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [10] BirGün (2016) “Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları”, https://www.birgun.net/haber/bu-topraklarin-gordugu-en-buyuk-utanc-gunlerinden-biri-6-7-eylul-olaylari-127221, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [11] Bianet (2008) “Maraş Katliamında Neler Olmuştu?”, https://bianet.org/bianet/siyaset/111379-maras-katliaminda-neler-olmustu, [Erişim Tarihi, Ocak 2020]. Maraş Katliamı ile meydana gelen yerinden etmenin belirleyici ekonomik boyutunun bir açıklaması için bakınız Sırrı Süreyya Önder (2011) “Maraş Biberi”, Radikal, http://www.radikal.com.tr/turkiye/maras-biberi-1073580/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [12] Hüsnü Öndül (2011) “Zorla Yerinden Etme Uygulaması”, İnsan Hakları Derneği, https://www.ihd.org.tr/zorla-yerinden-etme-uygulamasi/, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [13] HÜNES (2006) “Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, Basın Özeti”, http://www.hips.hacettepe.edu.tr/tgyona/basin.pdf, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [14] Bu tür yerinden edilmenin ele alındığı literatürü tartıştığı çalışmasında Beril Sönmez, kentsel dönüşüm olarak adlandırılan ve kent merkezinde dar gelirli kesimlerin yaşam alanlarını ortadan kaldırmak suretiyle yerlerine inşa edilen veya boş ve atıl kalmış kent toprağı üzerine inşa edilen projelerin bir yandan kent mekânının giderek daha varlıklı kesimler için yeniden üretilmesi anlamına geldiğini bir yandan da bir yerinden etme ve mülksüzleştirme döngüsü tesis ettiğini iddia etmektedir; Beril Sönmez (2014) “Soylulaştırmanın Yeni Biçimleriyle Yerinden Edilmeyi Yeniden Düşünmek”, Planlama, 24(1): 42-53.

    [15] T24 (2019) “Sulukule’de kentsel dönüşüm kararı 12 yıl sonra iptal edildi”, https://t24.com.tr/haber/sulukule-de-kentsel-donusum-karari-12-yil-sonra-iptal-edildi,839236, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [16] UN Department of Economic and Social Affairs (2019) “International migrant stock 2019: Country Profiles”, https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp, [Erişim Tarihi, Ocak 2020].

    [17] Kemal Gözler (2000) Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    [18] Gözler, ibid..

    [19] Şeref Gözübüyük (1986b) Anayasa Hukuku, Ankara: S Yayınları, s. 32.

    [20] Unutmamak gerekir ki siyasal bağ durağan değildir, egemenlik ilişkisini belirleyen çok sayıda etkenin belirlenimine tabidir. Ahlak ve hukuk rejimi de siyasal bağı belirleyen başlıca etkenler arasındadır. Yani nihai olarak egemenlik ilişkisinin belirleyici olduğu karşılıklı bir belirlenim söz konusudur.

    [21] Kemal Gözler (2004) Anayasa Hukukuna Giriş, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları.

    [22] Gözler, ibid..

    [23] Zafer Gören (2007) “Temel Hakların Sınırlanması -Sınırlamanın Sınırları”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, s. 39-59, s. 40.

    [24] İbrahim Özden Kaboğlu (1994) “Hak ve Özgürlükler Anlayışındaki Gelişmelerin Anayasa’ya Yansıtılması Sorunu, Anayasa Yargısı Dergisi, Sayı 11, s. 237-252, s. 238.

    [25] Aslında burjuva egemenliğine halel getirmeyecek anayasal güvence toplum, kamu ve devleti birbirine eşitleyip bireyi korumak gibi afaki bir amaçla hareket eder; toplum ve kamunun devletten korunması söz konusu edilmez (edilemez).

    [26] Gören’e göre, salt devletin örgütlenmesine ilişkin kurallar içeren ve bireyin devlet içinde temel statüsünü ortaya koymayan, onun devlete karşı sübjektif temel haklarını, kişisel ve siyasal haklarını içermeyen bir anayasa baskıcı bir nitelik taşır, gerçek ve tam bir anayasa olarak kabul edilemez; Gören, a.g.m., s. 42. Öncelikle baskıcı bir anayasanın temelinde pekala sorunun birey-devlet ikiliğinden doğru kavranması, toplumun, kamu ya da devletle özdeş kabul edilmesi de yatıyor olabilir; ikincisi bireyin korunmadığı bir anayasa neden tam ve gerçek bir anayasa olmasın?

    [27] Yavuz Sabuncu (2012) Anayasaya Giriş, Yenilenmiş On Beşinci Baskı, Ankara: İmaj Yayınevi.

    [28] Gören, a.g.m., s. 54. Oysa daha kimin insan olarak görüleceği sorunundan başlamak üzere, “insan onuru” mefhumu da adalet mefhumu gibi uğruna mücadele eden taraflarca içeriklendirilir.

    [29] Kaboğlu’ya göre, kültürel, sosyal ve iktisadi hakların yeni bir insan hakları kategorisi olarak genelleştirilmesi fikri, Birleşmiş Milletler Şartı’nda görülmektedir. 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi birçok maddesinde bu kuşakta yer alan hakları açık biçimde ilan eder; Kaboğlu, a.g.m., s. 240.

    [30] Kaboğlu, Kolektif Özgürlükler, s. 25-26’dan aktaran Gözler, a.g.e..

    [31] Şeref Gözübüyük (1986a) Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 5. Bası, Ankara: S Yayınları, s. 133 ve 134-135.

    [32] Sabuncu, a.g.e., s. 148-149.

    [33] Gözübüyük, a.g.m., s. 135-136.

    [34] Sabuncu, a.g.e., s. 59 ve 60.

    [35] Fazıl Sağlam (1982) Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 22-23. Sağlam’a göre hukukta sınırlamalar düzenlemelerle yapılır, ancak bu, temel hak ve hürriyetlere ilişkin düzenlemelerin sınırlamalarla özdeş olduğu anlamına da gelmez. Temel hakkı güçlendirici olumlu edimler, düzenlemelerle hak ve hürriyetler somut içerik ve biçim kazanır, bu tür düzenlemeler sınırlama değildir; Sağlam, a.g.e., s. 17-18 ve 20-22.

    [36] Gören, a.g.m., s. 49.

    [37] Gözler, a.g.e..

    [38] Kuşkusuz, burjuva toplumsal düzeninin gerektirdiği biçimsel sınırlamaların bütünüyle işlevsiz oldukları ve terk edilmeleri gerektiği anlamına gelmez.

    [39] Gözübüyük, Anayasa Hukuku, s. 23.

    [40] TC Anayasası (1982) https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2709.pdf, [Erişim Tarihi Şubat 2020].

    [41] İnsan Hakları Derneği (1999) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, https://www.ihd.org.tr/insan-haklari-evrensel-beyannames/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [42] Cansu Yener Keskin (2019) “Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü ile Çalışma Hakkı Bağlamında Şartlı Mülteciler” Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 25, Sayı 1, s. 388–433, s. 414-415 ve 417.

    [43] Ercan Aygün (2007) 1982 Anayasası’nda Seyahat Özgürlüğü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 99. Aygün’ün incelediği seyahat hürriyetini sınırlayan kanunlar şöyle: Pasaport Kanunu, Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun, Köy Kanunu, Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu, Sıkıyönetim Kanunu, Olağanüstü Hal Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Askeri Ceza Kanunu, Bankacılık Kanunu, 4705 Sayılı Yurt Dışına Çıkışlardan Harç Alınması ve 4481 Sayılı Kanun’da Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.

    [44] Pasaport Kanunu’nun 23. maddesi ise savaş, iç karışıklık, salgın hastalık gibi olağanüstü durumlarda da seyahat hürriyetinin sınırlanabileceğini hükme bağlıyor. Aygün söz konusu sınırlamanın da nesnel ve genel olması gerektiğine dikkat çekiyor; Aygün, a.g.e., s. 102 ve 116-117.

    [45] Yener Keskin, a.g.e., s. 389.

    [46] Yener Keskin Türkiye’ye özgü şartlı mülteci statüsünün, bu kişilere potansiyel suçlular muamelesi yapılmasının yanı sıra, seyahat sınırlamaları nedeniyle yerleştirildikleri uydu kentlerde iş bulamamaları nedeniyle insani sorunlarla karşı karşıya kalmaları açısından da uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etmektedir; Yener Keskin, a.g.e., s. 407, 418-420.

    [47] Yener Keskin, a.g.e., s. 429.

    [48] Yerleşme ve seyahat hürriyetine getirilen sıra dışı bir sınırlama biçimi de pasaport ücreti olarak tespit edilmektedir. Devletin yurttaşlarına vermekle yükümlü olduğu belgeyi satmasına yöneltilen itirazların en çarpıcı yanı, dünyadaki en pahalı pasaportun Türkiye’de olduğu tespiti. Bu durumun temel hak ve hürriyetlerden olan seyahat hürriyetini engellediği savunulmaktadır; Eser Akgül (2015) “Müşteri değil yurttaşız!”, Sözcü, https://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/musteri-degil-yurttasiz-835788/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [49] Edirne Roman Derneği (2008) Biz Buradayız, Türkiye’de Romanlar, İstanbul: Mart Matbaacılık, https://hyd.org.tr/attachments/article/30/biz_buraday%C4%B1z_-_turkiye’de_romanlar-1.pdf, [Erişim Tarihi, Aralık 2019].

    [50] CNN Türk (2014) “Sulukule nereye gitti?”, https://www.cnnturk.com/2010/yasam/diger/01/12/sulukule.nereye.gitti/559116.0/index.html, [Erişim Tarihi, Şubat 2020]. Gazeteci Reyhan Gül’ün tespitine göre Taşoluk’a yerleştirilen 337 Roman ailenin 334’ü maddi sıkıntılar ve toplumsal baskılar nedeniyle geri dönmüştür; Reyhan Gül (2011) “334 Roman aile Sulukule’ye döndü”, http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/783287-334-roman-aile-sulukuleye-dondu, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [51] Hürriyet (2012) “Sulukule projesi iptal”, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/sulukule-projesi-iptal-20748277, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [52] Hürriyet, ibid..

    [53] Ferhat Yaşar (2019) “Sulukule yok olduktan sonra proje iptal edildi”, https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiye/2019/09/13/av-hilal-kuey-sulukule-karari-40-yildir-ayni/, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [54] Yeni Şafak (2008) “Bir oy uğruna Roman olurum”, 30 Ağustos 2008, s. 13.

    [55] Yeni Şafak  (2006) “Sulukule Aslına Rücu Ediyor”, 4 Kasım 2006.

    [56] Fikri Akyüz (2008) “Bu ‘serseriye ve Çingene’ye dikkat!”, Yeni Şafak, 3 Eylül, s. 8.

    [57] Ertuğrul Özkök (2018) Sulukule Akademisi’nde dokuz sekizlik bir gün”, Hürriyet, 18 Şubat, s. 19.

    [58] Hürriyet (2012) “Sulukule’de ‘mağduruz’ ittifakı”, 14 Haziran, s. 6.

    [59] Evrensel (2008) “Kentlerde sürgünlerin yılı”, 31 Aralık, s. 4.

    [60] Evrensel (2011) “Rantı dünya gördü”, 11 Kasım, s. 3.

    [61] Evrensel (2011) “Sulukule projesi oldubittiye getiriliyor”, 19 Ekim, s. 2.

    [62] Evrensel (2008) “Roman Günü’nde yıkım”, 9 Nisan, s. 5.

    [63] Ortadoğu (2010) “AKP’nin yok dediği tarih ortaya çıktı”, 22 Ağustos, s. 1.

    [64] Ortadoğu (2008) “ABD’den Sulukule’deki durumu çözüm çağrısı”, 17 Eylül, s. 12.

    [65] Öznur Oğraş Çolak (2017) “Sulukule’nin şenlik ateşi de sürgünde”, Cumhuriyet, 5 Mayıs, s. 18.

    [66] Hazal Ocak (2015) “Hayatlarını çaldılar, Cumhuriyet, 11 Nisan, s. 12.

    [67] Cumhuriyet (2009) “Sulukule kentsel dönüşüm kurbanı”, 16 Mayıs, s. 1.

    [68] Cumhuriyet (2009) “İnsan hakları ihlali”, 12 Haziran, s. 3.

    [69] Orhan Bursalı (2008) “Yağmala, Vur, Yık, Yok Et, Sat Savuştur!”, Cumhuriyet, 31 Ağustos, s. 6.

    [70] Sözcü (2008) “Sulukule’de ‘insan hakkı ihlali’ yokmuş”, 18 Ocak, s. 4.

    [71] Sözcü (2008) “ABD: Sulukule’yi sakın yıkmayın”, 6 Nisan, s. 8.

    [72] TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (2020), “İstatistikler Veri Tabanı – Geçici Koruma”, https://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638, [Erişim Tarihi, Şubat 2020].

    [73] Yeni Şafak (2019) “Hiçbir ülkenin bekçisi değiliz”, 7 Eylül, s. 1.

    [74] Yeni Şafak (2019) “Artık oyun bitti”, 25 Ekim, s. 1.

    [75] Yeni Şafak (2019) “Mülteciler Avrupa kapısına dayanır”, 20 Şubat, s. 1.

    [76] Yeni Şafak (2019) “Teşkilata Suriyeli Talimatı”, 29 Temmuz, s. 1.

    [77] Osman Özsoy (2012) “Gecikmiş kampanya: Suriyeli mültecilere yardım…” Yeni Şafak, 23 Ekim, s. 18.

    [78] Hasan Öztürk (2019) “Suriyeli mültecilerin çoğu dönmeyecek… O halde ne yapmalı”, Yeni Şafak, 20 Aralık, s. 10.

    [79] Hürriyet (2015) “Göçü durdur vize kalksın”, 15 Ekim, s. 23.

    [80] Hürriyet (2016) “Suriyeli’ye Vatandaşlık Müjdesi”, 3 Temmuz, s. 1.

    [81] Hürriyet (2019) “Yüksek Duvar Dikenli Telle Göç Önlenmez”, 20 Şubat, s. 13.

    [82] Hürriyet (2016) “Türkiye’de hayat göçmen için zor”, 8 Nisan, s. 3.

    [83] Hürriyet (2012) “Çocuklarımız sakallı Suriyelilerden korkuyor”, 26 Ağustos, s. 1.

    [84] Evrensel (2013) “Muhalif değilse perişan”, 6 Eylül, s. 1.

    [85] Tamer Arda Erşin (2013) “Cihatçıya beleş, sığınmacıya paralı”, Evrensel, 4 Ağustos, s. 7.

    [86] Evrensel (2015) “AB ve Türkiye kol kola mültecilere savaş açıyor!”, 10 Ekim, s. 10.

    [87] Ercüment Akdeniz (2016) “Mülteci pazarlığı Washington’a uzandı”, Evrensel, 2 Nisan, s. 7.

    [88] Evrim Kepenek (2014) “Saldırılardan hükümet ve medya sorumludur”, Evrensel, 22 Ağustos, s. 4.

    [89] Hüsnü Öndül (2015) “CHP ve ‘Suriyeliler’ Söylemi”, Evrensel, 7 Mayıs, s. 5.

    [90] Can Deniz Eraldemir ve Ayşe Memiş (2019) “Mülteci hukuku uygulansın”, Evrensel, 24 Temmuz, s. 3.

    [91] Ortadoğu (2019) “İnsanlık dersi”, 18 Aralık, s. 1.

    [92] Ortadoğu (2015) “Türkiye, Avrupa’nın tampon bölgesi mi”, 1 Aralık, s. 1.

    [93] Ortadoğu (2016) “Toplama kampı olduk”, 8 Mart, s. 1.

    [94] Ortadoğu (2017) “Konya’da tehlikeli gerginlik!”, 23 Ağustos, s. 2.

    [95] Ortadoğu (2014) “‘Türkiye’de 68 il nüfusunda fazla Suriyeli var’”, 6 Kasım, s. 10.

    [96] Necdet Sivaslı (2012) “Suriyeli Sığınmacıların Yükü Üzerimize Kaldı”, Ortadoğu, 3 Kasım 2012, s. 6.

    [97] Ortadoğu (2014) “Suriyeli sığınmacıların maliyeti 2,5 milyar doları geçti”, 10 Nisan, s. 7.

    [98] Duygu Güvenç (2016) “Zorunlu Dönüş”, Cumhuriyet, 4 Nisan, s. 11.

    [99] Ozan Yayman (2013) “Suriyeli sığınmacılar psikolojik destek bekliyor”, Cumhuriyet, 5 Kasım, s. 10.

    [100] Cumhuriyet (2015) “Köle Düzeni”, 24 Eylül, s. 7.

    [101] Özgen Acar (2014) “Sığınmacılar!”, Cumhuriyet, 15 Ağustos, s. 12.

    [102] Cumhuriyet (2015) “Türkiye artık S.O.S. veriyor”, 23 Eylül, s. 1.

    [103] Barış Doster (2019) “Suriyeli sığınmacılar sorunu nasıl çözülür?”, Cumhuriyet, 31 Temmuz, s. 12.

    [104] Çiğdem Toker (2016) “Suriyeliye Vatandaşlık”, Cumhuriyet, 4 Temmuz, s. 8.

    [105] Sözcü (2019) “Kaydı olmayan Suriyeli İstanbul’dan çıkarılacak”, 23 Temmuz, s. 10.

    [106] Sözcü (2016) “Türkiye’de hayat Suriyeliye rahat”, 9 Temmuz, s. 1.

    [107] Emin Özgönül (2016) “Hepsi başımıza kaldı”, Sözcü, 15 Nisan, s. 4.

    [108] Murat Muratoğlu (2014) “Suriyeliler kâbusumuz olacak!”, Sözcü, 22 Eylül, s. 7.

    [109] Mehmet Türker (2012) “Sığınmacılar özerklik isteyebilir…”, Sözcü, 24 Temmuz, s. 4.

    [110] TİHV (2019) Akademisyen İhraçları, İzmir: TİHV Akademi, https://tihvakademi.org/wp-content/uploads/2020/02/akademisyenihraclariy.pdf, [Erisim Tarihi, Subat 2020].

    [111] Yeni Şafak (2016) “PKK’nın Suç Ortakları”, 12 Ocak, s. 1.

    [112] Yeni Şafak (2016) “Üniversiteler Ayakta”, 14 Ocak, s. 1.

    [113] Yeni Şafak (2019) “Bu karar terörü meşrulaştırır”, 31 Temmuz, s. 1.

    [114] Yeni Şafak (2018) “181.500 pasaporta iade”, 8 Temmuz, s. 15.

    [115] Sedat Ergin (2019) “‘Barış Akademisyenleri’ne beraat süreci hızla ilerliyor”, Hürriyet, 27 Eylül, s. 10.

    [116] Hürriyet (2017) “Üniversitede ihraç şoku”, 9 Şubat, s. 1.

    [117] Hürriyet (2016) “Bildiri Depremi”, 14 Ocak, s. 23.

    [118] Hürriyet (2019) “Eşlere pasaport iptaline AYM freni”, 26 Temmuz, s. 17.

    [119] Evrensel (2016) “Barış isteyenlere savaş açtılar”, 13 Ocak, s. 1.

    [120] Evrensel (2019) “‘Yargı reformu’ teklifi komisyonda kabul edildi”, 9 Ekim, s. 2.

    [121] Kadir Yıldız (2016) “1128 Akademisyen 63’lüklerin devamıdır”, Ortadoğu, 16 Ocak, s. 10.

    [122] Ortadoğu (2016) “OHAL’de temizlik zamanı”, 24 Temmuz, s. 8.

    [123] Sözcü (2016) “Kanlarınızı oluk oluk akıtacağız sonra da akan kanlarınızda duş alacağız”, 14 Ocak, s. 1.

    [124] Cumhuriyet (2016) “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor”, 15 Ocak, s. 1.

    [125] Alican Uludağ (2019) “‘Barış’a özgürlük”, Cumhuriyet, 27 Temmuz, s. 9.

    [126] Yazgülü Aldoğan (2018) “Bunun adı ‘Sivil Ölüm’”, Cumhuriyet, 25 Ekim, s. 5.

    [127] Sinan Tartanoğlu (2018) “OHAL’in ağır faturası”, Cumhuriyet, 19 Ocak, s. 10.

    [128] Emine Kaplan (2019) “Pakete sınırlı rötuş”, Cumhuriyet, 1 Ekim, s. 5.

    [129] Raporun konusunu teşkil eden haberlerin yayınlandığı Yeni Şafak, Hürriyet, Evrensel, Ortadoğu, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin muhtelif sayılarına dipnotlarda yapılan göndermelere kaynakçada ayrıca yer verilmemiştir.

    [122] Ortadoğu (2016) “OHAL’de temizlik zamanı”, 24 Temmuz, s. 8.

    [123] Sözcü (2016) “Kanlarınızı oluk oluk akıtacağız sonra da akan kanlarınızda duş alacağız”, 14 Ocak, s. 1.

    [124] Cumhuriyet (2016) “‘Barış’ isteyene hesap soruluyor”, 15 Ocak, s. 1.

    [125] Alican Uludağ (2019) “‘Barış’a özgürlük”, Cumhuriyet, 27 Temmuz, s. 9.

    [126] Yazgülü Aldoğan (2018) “Bunun adı ‘Sivil Ölüm’”, Cumhuriyet, 25 Ekim, s. 5.

    [127] Sinan Tartanoğlu (2018) “OHAL’in ağır faturası”, Cumhuriyet, 19 Ocak, s. 10.

    [128] Emine Kaplan (2019) “Pakete sınırlı rötuş”, Cumhuriyet, 1 Ekim, s. 5.

    [129] Raporun konusunu teşkil eden haberlerin yayınlandığı Yeni Şafak, Hürriyet, Evrensel, Ortadoğu, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin muhtelif sayılarına dipnotlarda yapılan göndermelere kaynakçada ayrıca yer verilmemiştir.

    Yazarlar Hakkında

    *Doç. Dr. Benan ERES

    1975’te Ankara’da doğdu. 1998’de Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümden siyaset bilim yan dal derecesi de almıştır. ODTÜ’de 1998 ile 2000 arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2000 yılında Utah Üniversitesi İktisat Bölümü’nde doktora çalışmalarına başladı. 2005’te iktisatta doktora derecesini aldıktan sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü’nde çalışmaya başladı. 2008’de yardımcı doçent, 2013’te doçent oldu. Marksist iktisat kuramı, rekabet kuramı, siyasal iktisat ve bankacılık sistemi üzerine çalıştı, bu konularda Türkçe ve uluslararası yayın organlarında makaleler ve kitap bölümleri yayınladı. 7 Şubat 2017’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile üniversiteden ihraç edildi. Eres çalışmalarını bağımsız araştırmacı olarak sürdürmektedir.

    **Aydın ÖRDEK

    1979’da İmranlı’da doğdu. ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. 2005’te Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Kurgusal ve Tarihsel Bir Kategori Olarak Piyasa’ başlıklı yüksek lisans tezini savundu. 2006’dan 2017’de 686 sayılı KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Siyasal-iktisadi bir kategori olarak parayı tanımlama sorununu konu alan doktora çalışmasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sürdürmektedir.

  • Türkiye’de Adil Yargılanma Hakkı ve Hak İhlalleri

    Dilan Mızrak*

    I. GİRİŞ

    Türkiye, adil yargılanma hakkının sağlanması konusunda hiçbir zaman ideal bir konumda olmamıştır. Hatta pek çok dava düşünüldüğünde, bugüne kadar yargının resmî/egemen ideoloji ve iktidardan tamamen bağımsız olduğu, savunulamaz. Yakın Türkiye tarihi ise “intikam davaları” zihniyetine dayanan bir görüntü çizmektedir.

    2000’li yılların başında Avrupa Birliğine uyum süreci rüzgârı mevzuat ve uygulamada olumlu değişiklikleri beraberinde getirmiş; başta ölüm cezasının kaldırılması olmak üzere, gözaltı sürelerinin yeniden düzenlenmesi, DGM’lerin kaldırılması, 12 Eylül darbe sorumlularının yargılanmasının önünün açılması, kanunların değişmesi gibi gelişmeler yaşanmıştır. Bu olumlu görülen adımlar zamanla yerini gerilemeye bırakmış; özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası mevzuatı ve uygulamalar yargıya güveni, adaletin yerini bulacağına dair inancı oldukça zedelemiştir.

    Yapılan son anket çalışmalarında yargıya güven; ordu, emniyet ve hükümetin de gerisine düşmüş olup, yaşanılan bir mağduriyetin yargı yoluyla çözülebileceği fikri düşük yüzdelerde çıkmıştır.

    ORC'nin yargıya güven anketi[1]

    http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2019/06/SODEV-Yargi-Bagimsizligi-ve-Yargiya-Guven-Arastirmasi-14.06.2019-1_Page_11.jpg[2]

    http://sodev.org.tr/wp-content/uploads/2019/06/SODEV-Yargi-Bagimsizligi-ve-Yargiya-Guven-Arastirmasi-14.06.2019-1_Page_16.jpg

    II. ADİL YARGILANMA HAKKI

    Hakkaniyete uygun yargılanma, doğru yargılanma terimleriyle de ifade edilebilecek adil yargılanma; “demokratik bir toplumda, hukukun üstünlüğü prensibine dayalı olarak, adaletin gerçekleşmesini güvence altına almayı amaçlar” (Leanza&Pridal, 2014:7).

    Adil yargılanma hakkı kısaca, kişinin; yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkı olarak ifade edilebilir.

    Adil yargılanma hakkı bakımından sorgulanan şey varılan sonuçtan çok, yargılama sürecidir. Diğer bir deyişle, “içerik olarak adil bir karar verilip verilmediği değil, adil bir karar verilebilmesi için gerekli koşulların sağlanıp sağlanmadığı” önem kazanmaktadır (İnceoğlu, 2018:1). Adil yargılanma hakkı bütün yargılama sürecine ilişkindir, bu hakkın içerdiği güvenceler ilk derece yargılaması kadar istinaf ve temyiz aşamaları için de geçerlidir (İnceoğlu, 2018:2).

    Hukuken bağlayıcı olmasa da devletlerin iç hukukuna yansıyan ve uluslararası insan hakları metinlerinin temelini oluşturan BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve ayrıca BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gibi Türkiye’nin dâhil olduğu insan hakları sisteminin temel belgelerinde adil yargılanma hakkı büyük öneme sahiptir. Anayasanın çeşitli maddeleri ile de adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

    Evrensel Bildirinin 10. maddesi, Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı genel olarak mahkemeye erişebilme, adaleti arayabilme ve yargılama sırasında adaletin sağlanması için gerekli güvenceler şeklinde iki asal bileşenden oluşur (Leanza&Pridal, 2014:8).

    Türkiye Hukukunun bir parçası haline gelmiş AİHS’e göre:

    Yasayla kurulmuş tarafsız ve bağımsız mahkemelerde yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, yargılamaya etkili katılım ve duruşmada hazır bulunma hakkı, davanın aleni olması ve hükmün aleni duruşmada verilmesi, makul sürede yargılanma hakkı, hukuki belirlilik, masumiyet karinesi, bizzat savunma veya müdafinin yardımından yararlanma hakkı, ücretsiz tercüman hakkı, tanık sorgulama hakkı gibi birçok hak adil yargılanma hakkı kapsamındadır.

    Sözleşmeye aykırılıkların incelendiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de, adil yargılanma hakkının öneminden bahisle, bu hakkın dar yorumlanmaması gereğine vurgu yapmıştır; bu nedenle sözleşmenin dinamik yorumlanması, sözleşme metninde yer almayan bir dizi hakkın da bu hakkın bileşeni olduğu belirtilmiştir (Leanza&Pridal, 2014:7). AİHM’in amacı hakkın göstermelik ve teorik olarak korunması değil, uygulanabilir, etkili biçimde korunabilir olmasıdır. Bu nedenle Mahkeme çeşitli kararlarıyla[3] 6. maddenin içerdiği korumayı pek çok hakkı içerecek biçimde geniş tutmuştur (Vitkauskas&Dikov, 2018:12).

    Her ne kadar AİHS adil yargılanma hakkının norm alanını “medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin bir uyuşmazlık” ve “suç isnadının” karara bağlanması ile sınırlı tutmuşsa da AİHM cezai uyuşmazlık ve medeni hak ve yükümlülükler kavramlarını imzacı devletlerin ulusal mevzuatından farklı, özerk bir biçimde yorumlamaktadır. Dolayısıyla AİHM içtihadı 6. maddenin uygulanmasını idari yargı, askeri yargı, anayasa yargısı alanları gibi hukuki süreçleri de içerecek biçimde genişletmiştir.

    Aynı biçimde, her ne kadar 6. madde dava kelimesini içeriyorsa da söz konusu madde, savcılık işlemleri safhası gibi yargılama öncesi aşamalar bakımından da güvence sağlamaktadır (Leanza&Pridal, 2014:14).

    Adil yargılanma hakkı, Anayasada açıkça düzenlenmeseydi bile, 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde de yer alan hukuk devleti kavramı, bu temel hakkın içeriğini dolduran haklar ve ilkeleri hukuk sistemlerinin bir parçası haline getirmeyi zorunlu kılardı. Ancak yine de adil yargılanma hakkının içerdiği pek çok ilke veya hak Anayasanın çeşitli maddelerinde yer almaktadır (örneğin md 36-39, 125, 138 – 142, 145).

    Anayasa’nın 36. maddesine göre “Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”. Yine, Anayasanın 37. maddesi doğal hâkim ilkesini, 38. maddesi masumiyet karinesini, 138 ve devamı maddeler de mahkemenin bağımsızlığı ile bağımsızlığın sağlanmasına ilişkin güvenceleri düzenler.

    Daha çok devletin temel organlarının işleyişine yönelik bir biçimde kaleme alınmış ve haklar bölümünde düzenlenmemiş söz konusu hükümler adil yargılanma hakkını düzenleyen madde 36 ile birlikte yorumlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi de, anayasanın bütünlüğü ilkesi gereği, başka maddelere dağılmış olan güvence ve ilkeleri hakkın düzenlendiği ana maddeyi destekleyici bir biçimde kullanmaktadır (İnceoğlu, 2018:15).

    III. Adil Yargılanma Hakkının Bileşenleri ve Türkiye’de Bu Konuda Yaşanan İhlaller

      1. Bağımsızlık

     

    C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA4. Fotolarimages (2).jpg

    Hukuk devleti ilkesinin başlıca unsurlarından kabul edilen yargı bağımsızlığı; dış ve iç bağımsızlık olarak ayrılabilir. Dış bağımsızlık, yargı organının yasama ve yürütme organına karşı bağımsız olmasıdır. Anayasanın 138. maddesi de yargı bağımsızlığını düzenlemektedir. Yargı bağımsızlığı, hâkimlere tanınmış  bir hak olarak değil, bireyleri koruyan bir ilke olarak algılanmalıdır. Bu madde yargıyı; yürütme ve yasamadan korumayı amaçladığı gibi, herhangi bir kişi, kurum, örgütten, örneğin siyasal partilerden, medyadan, davanın taraflarından ya da davayla ilgili menfaati olan kişilerden gelebilecek olumsuz etkilere karşı da korumalıdır.

    Bundan başka yargı bağımsızlığı üzerinde içsel tehditler de olabilir. İç bağımsızlık olarak ifade edilebilecek bu ilke, yargı erki içindeki üst makamlardan bağımsızlık, üstlerden talimat almama şeklinde ifade edilebilir. Bu bağımsızlık yargıcın meslektaşları ve özellikle kendinden yukarı seviyedeki diğer yargıçlara karşı bağımsızlığını içerir (Gönenç, 2011:2).

    Yargının bağımsızlığı konusundaki temel uluslararası belgeler; iç ve dış bağımsızlığı, hâkimlerin göreve başlaması, sahip olmaları beklenen güvenceler, çalışma usulleri gibi konuları ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Bu konudaki temel uluslararası belge olarak kabul edilen 1985 tarihli Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri belgesi yanında, konuyla doğrudan ilgili, yakın tarihli ve uluslararası standartları temsil eden üç belge; 1994 tarihli Avrupa Konseyi, Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Rolü Konusunda Tavsiye Kararı, 2007 tarihli Venedik Komisyonu, Yargısal Atamalar Raporu ve 2010 tarihli Venedik Komisyonu, Yargıçların Bağımsızlığı Raporudur (Raporların Ayrıntıları için Gönenç, 2011).

    C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA4. Fotolarcubbe3.jpg Adalet sisteminin temel taşları olan yargıç, savcı ve avukatlar, duruşmalarda özel cübbeleriyle görev yapar. Bu siyah cübbe, öylesine sıradan bir kıyafet değil, vicdanın ve tarafsızlığın sembolüdür. Yargı, kimseden emir almadığı, bağımsız olduğu için, kimsenin önünde iliklenmesin diye cübbenin düğmeleri yoktur. Yargı, kamu hizmeti olduğu için cübbenin cebi de yoktur[4].

    Bir mahkemenin bağımsız olup olmadığına karar verirken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şu hususları değerlendirir: Mahkemenin üyelerinin atanma biçimi, görev süreleri, dışarıdan baskılara karşı güvencelerin varlığı, kurumun bağımsız bir görünüme sahip olup olmaması (Mole & Harby, 2001:58).

    Avrupa Birliği 29.5.2019 tarihli Türkiye Raporunda, yukarıda sayılan kriterlerin neredeyse hepsi konusunda olumsuz görüş bildirmiş, Türkiye’de yargı bağımsızlığına ilişkin gerilemenin devam ettiğini yazmıştır. Rapora göre “Hâkim ve savcılar üzerindeki siyasi baskı ve çok sayıda hâkim ve savcının rızaları dışında yer değiştirmeleri devam etmiştir. Bu durum, yargının bağımsızlığı ile genel kalitesi ve etkinliği üzerinde önemli bir olumsuz etki oluşturmaya devam etmiştir. Çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalan çok sayıda hâkim ve savcı, aklanmalarına rağmen mesleklerine iade edilmemiştir”.

    Rapora göre, yargının işleyişi konusundaki uyum da erken aşamada olup, ciddi gerileme devam etmiştir. “Diğer hususların yanı sıra, 2016 darbe girişiminin ardından hâkim ve savcıların %30’unun ihraç edilmesi ve görevden uzaklaştırılması neticesinde Türk yargısının bağımsızlığı ile ilgili endişeler devam etmektedir. Hâkim ve savcıların işe alınmasında ve terfiinde; nesnel, liyakate dayalı, yeknesak ve önceden belirlenmiş kriterlerin bulunmaması ile ilgili olarak herhangi bir tedbir alınmamış olması nedeniyle, mevcut sistem çerçevesinde, yeni hâkim ve savcıların işe alınmaları endişeleri artırmıştır. İhraçların ve görev yerlerinin rızaları dışında değiştirilmesinin yargı üzerinde hâlâ caydırıcı etki yarattığı gözlemlenmekte ve bu durum, hâkim ve savcılar arasında oto sansürün yaygınlaşması riskini taşımaktadır. Bu durum, bir bütün olarak yargıyı, bağımsızlığını ve kuvvetler ayrılığını zayıflatabilir”.

    “Yargının yürütmeden bağımsız olmasının sağlanması veya Hâkimler ve Savcılar Kurulunun bağımsızlığının artırılması amacıyla yasal güvencelerin yeniden tesis edilmesine yönelik hiçbir tedbir alınmamıştır. Paralel bir sistem oluşturma riski taşıyan, sulh ceza hâkimliği kurumuna ilişkin herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Sulh ceza hâkimlerinin kararları üzerinde yürütme erkinin etkisi bulunduğuna dair algıya ilişkin ve yargı yetkileri ve uygulamaları ile ilgili endişeler devam etmektedir. Bu endişeler, geniş kapsamlı yetkilere sahip olmaları ve kararlarına yönelik itirazların daha yüksek bir adli merci tarafından değil, bir başka tek hâkimli yapı tarafından inceleniyor olmasıyla ilgilidir. Bunların kararları, giderek AİHM içtihadından uzaklaşmakta ve nadiren yeterli düzeyde bireyselleştirilmiş gerekçe sunmaktadır”[5].

    Türkiye Barolar Birliği de hazırladığı İnsan Hakları Raporunda benzer ihlalleri örnek vererek değerlendirmiştir:

    “İstanbul Adliyesinde FETÖ soruşturması kapsamında yargılanan bazı sanıkları tahliye eden hâkimler hakkında soruşturma açılmış ve görev yerleri değiştirilmiştir. By-lock uygulaması ile ilgili olarak istinaf incelemesi yapan Gaziantep İstinaf Mahkemesinin ilgili ceza dairesinin hâkimlerinin görev yerleri verdikleri karar nedeni ile değiştirilmiştir. Kararı veren iki hâkim görevlerinden alınarak başka illere atanmış, verilen karara muhalif kalan hâkim ise aynı istinaf dairesine başkan olmuştur”[6].

    Benzer biçimde, Hâkimler ve Savcılar Kurulu, eski Korgeneral Metin İyidil‘in darbe girişimi davasında aldığı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını kaldıran, beraatine ve tahliyesine karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20’nci Ceza Dairesi heyetinin görev yerlerini değiştirmiştir. İyidil kararıyla ilgili olarak Cumhurbaşkanının “Yargı camiamız için gerçekten çok çok üzücü bir adım olmuştur. İlginç olan şey şu; tabii bunların hepsinin talimatlarını da verdik, yani kararı veren kişi veya kişilerin de FETÖ’cü olması bu işin nerelere vardığını gösteriyor” açıklaması sonrası böyle bir karar alınması büyük tartışma yaratmıştır.

    Devam eden davalara ilişkin olarak yürütme ve yasamanın temsilcileri tarafından kamuoyuna yapılan açıklamalar, yargıya açık ya da zımni biçimde talimat verme yargı bağımsızlığı önündeki engellerden biridir.

    C:UsersdellDesktop67b3c74e9002c324-1556215540-1556215546.jpg C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA�. GENEL (haber, yazı, istatistik, davalar...)AİHM'deki Demirtaş davası Müdahil olan Avrupa Konseyi, Türkiye'de adil yargılama olmadığını savundu_dosyalar1568794307881-vslvlshn.jpg

    “7 Haziran 2015 seçiminin ardından iki önemli olay gerçekleşmiştir. Türkiye’deki demokratik tartışma ortamını yükselten barış görüşmeleri çökmüş ve Erdoğan HDP’yi, özellikle de Demirtaş’ı doğrudan ve açıkça “terörist” olarak hedef göstermeye başlamıştır. Erdoğan’ın 28 Temmuz 2015 tarihindeki konuşmasının hemen ardından Demirtaş hakkında altı soruşturma başlatılmıştır. Burada dikkati çekici nokta, Demirtaş’ın konuşmaları ile soruşturma tarihleri arasındaki büyük tutarsızlıktır. 2 Ocak 2016 tarihli konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan bir talepte bulunmuştur. Bu talep üzerine, üç aydan kısa bir süre içinde Demirtaş hakkında 10 farklı şehirde fezlekeler hazırlanmıştır. 20 Kasım 2018 tarihinde AİHM, Demirtaş’ın tutukluluk halinin yasa dışı olduğuna karar verdiğinde, Cumhurbaşkanı “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” demiş, ardından da AİHM için “terörist sevici” ifadesini kullanmıştır. Erdoğan’ın bu açıklamalarının ardından, 4 Aralık 2018 tarihinde, beş yıl önceki bir konuşması nedeniyle Demirtaş’a, “terör propagandası” için mümkün olan en yüksek ceza verilmiştir[7].

    rahip brunson ile ilgili görsel sonucu deniz yücel ile ilgili görsel sonucu
    İzmir Diriliş Kilisesi Rahibi ABD vatandaşı Andrew Craig Brunson’un, ‘milli güvenliği tehdit eden faaliyetlerde bulunduğu’ iddiasıyla sınır dışı edilmesi yönünde verilen kararının ardından, 15 Temmuz soruşturmasında bir ‘gizli tanık’ Brunson aleyhine savcılıkta ifade verdi ve Rahip Brunson FETÖ ve PKK ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Brunson’un, “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etmek” suçlamasıyla 20, toplamda 35 yıla kadar hapsi istenirken, kamuoyunun gözü önünde cereyan eden bir pazarlık süreci başladı Türkiye ile ABD arasında. Erdoğan, konuyla ilgili, “Diyorlar ki, papazı bize verin. Bir papaz da sizde var. Siz onu bize verin biz de onu, yapalım yargıda gereğini size verelim” ifadelerini kullandı. Pazarlık eleştirileri gölgesinde, hakkında 35 yıl hapis cezası istenen ve ev hapsinde olan ABD’li din adamı Brunson’a, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi ve Brunson tahliye edilerek ABD’ye gitti.

    Almanya’da yaşayan Die Welt gazetesi

    muhabiri

    Deniz Yücel’in, “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlarından yargılandığı ve 4 yıldan 18 yıla kadar hapisle cezalandırılmasının talep edildiği dava sırasında, Almanya’dan gelen iade talepleri üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Deniz Yücel ben bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Deniz Yücel bir yıl tutuklu kalmasının ardından tahliye edildi ve Almanya’ya döndü.

    Bu iki dava, yürütmenin yargı üzerindeki etkisini göstermesi bakımından oldukça önemli olup, siyasetçiler, hukukçular, kamuoyu nezdinde yargı bağımsızlığının ağır bir ihlali kabul edilmiştir.

    Bağımsızlık tartışılırken, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal çerçevesinde kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonundan[8] bahsetmek gerekmektedir. 27.01.2017 tarih ve 685 sayılı KHK ile olağanüstü hal kapsamında kurulan komisyon, terör örgütlerine ya da Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna hükmedilen yapı veya oluşumlara üyeliği ve irtibatı olduğu gerekçesi ile doğrudan doğruya kanun hükmünde kararnameler ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirir. Komisyon toplam yedi üyeden oluşmakta olup bu üyelerden üçü Başbakan tarafından kamu görevlileri arasından, bir üye Adalet Bakanlığının merkez teşkilatı ile bağlı veya ilgili kuruluşlarda çalışan hâkim ve savcılar arasından, bir üye İçişleri Bakanlığınca mülki idare amiri sınıfına mensup personel arasından, birer üye ise Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından Yargıtay ve Danıştay’da görevli tetkik hâkimleri arasından seçilir.

    “Komisyonun üyelerini atayan siyasi ve idari mercilerin bizzat kendileri ihraç ve kapatma kararı vermiştir. O nedenle alınan tedbirlerin hukukiliğini sorgulayacak olan Komisyonun, tedbiri alanlar ve uygulayanlar tarafından atanıyor olması bizatihi kendisi bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesinin baştan göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır. Öte yandan 126.120 başvuru alan OHAL Komisyonunun, 7 kişiyle çalışarak bu başvuruları sağlıklı bir şekilde incelemesinin mümkün olmadığı ortadadır. Yine, bir terör örgütüyle bağlantısı bulunduğu için kamu görevinden çıkartılan bir kişi veya kapatılan bir televizyon kanalı söz konusu olduğunda cezai bir suçlama olduğu da açıktır. Bu husus şu açıdan önemlidir. Bu kişi ve kurumlar, hiçbir savunma imkânı verilmeden, delil sunamadan, tanık dinletemeden, iddia makamının iddialarını tartışma ve çürütme imkânı olmadan masumiyet karinesinden mahrum bırakılmıştır. Hali hazırda bu kişilerin kamu görevine iade edilmeden mağduriyetlerinin yıllarca sonra sonuçlanacak bir soruşturma sonrasında giderilmesinin adil olup olmadığı tartışma konusudur”[9].

    2. Tarafsızlık

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi çerçevesinde tarafsızlık, davanın çözümünü etkileyecek bir önyargı yokluğu; özellikle, mahkemenin veya mahkeme üyelerinden bazısının taraflar düzeyinde, onların leh ve aleyhinde bir duygu veya çıkara sahip olmaması demektir (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:282).

    AİHM, mahkemelerin tarafsızlığı konusunda ciddi hassasiyet göstermekte, buna bağlı olarak, tarafsızlık konusu gündeme getirilirse “tamamen esastan yoksun” olmadığı takdirde mutlaka soruşturulması[10]; yine, hakkında tarafsızlığından korku duyulması için meşru neden bulunan tüm yargıçların çekilmesi gerektiğini[11] belirtmektedir.

    Subjektif tarafsızlık, mahkeme üyesi yargıcın birey sıfatıyla, kişisel tarafsızlığıdır. Yani, subjektif tarafsızlığın belirlenmesinde sorulacak soru, yargıcın belirli bir davadaki başvurucuya karşı önyargılı ve taraflı bir tutumu, kişisel bir kanaati olup olmadığıdır. Subjektif tarafsızlığa karar vermek için AİHM fiili peşin hüküm kanıtı arar[12]. Aksine ilişkin kanıt bulunana dek, usulünce atanmış bir yargıç kişisel olarak tarafsız kabul edilir. Bu çok güçlü bir karinedir ve uygulamada, kişisel peşin hükmün kanıtlanması çok zordur (Nole ve Harby, 2001:29).

    Objektif tarafsızlık ise, kurum olarak mahkemenin kişide bıraktığı izlenim, yani mahkemenin hak arayanlara güven veren, tarafsız bir görünüme sahip bulunması; tarafsızlığı sağlamak için alınmış bulunan tedbirlerin, organın tarafsızlığı konusunda makul her türlü şüpheyi ortadan kaldırır nitelikte olmasıdır. Mahkemelere duyulan güvenin büyük ölçüde kurumun üyelerden soyutlanarak, bir bütün olarak verdiği nesnel görünüme bağlı olduğu kuşkusuzdur (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:282 vd).

    barış imzacıları davası ile ilgili görsel sonucu

    AİHM içtihadı pek çok durumda ilk kararda görüşünü açıklayan tek bir yargıcın bile ikinci kararda yer almasını tarafsızlığın ihlali için yeterli görmüş, çoğunluğun önceki kararda yer alması halinde ise mutlaka ihlal bulmuştur. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerin İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılamalarında mahkeme heyeti tüm yargılamalar bakımından aynıdır. Büşra Ersanlı hakkında karar veren heyetin, daha sonra görülen tüm yargılamalarda da imzası vardır. İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni imzacıları için 1 Yıl 3 Ay hapis cezası vermiştir. Bu kararlarda İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesi kelimesi kelimesine ilk kararındaki ifadeleri kullanmaktadır. Ayrı hükümler bulunmakla birlikte tümünde suç konusu eylem, iddianame, savcının mütalaası ve nihai karar yazım hatalarına kadar tamamıyla aynı niteliktedir. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin propaganda olduğuna bir kez karar vermiş bir heyetin aynı suçlamayı defalarca aynı şekilde karara bağladığı ve bağlayacağı açıktır. Dolayısıyla artık ortada tarafsız bir mahkeme olmadığı gibi bir yargılamadan da bahsetmek mümkün değildir. Kararın kes/yapıştır şeklinde kaleme alınmış olması bu durumun açık bir göstergesidir. Ayrıca, İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkemesinin kullandığı ifadeler tamamen önyargı içeren, dava konusu eylemle değil, sanığın kişiliği ile ilgili olan nitelikler taşımaktadır:

    “Bunun yanında sözde sorumluluk sahibi aydın bir akademisyen olarak…”(s.18),”... sözde aydın, barışçı, demokratik, sorumluluk sahibi ve tarafsız akademisyen kimliği ile hiç bir şekilde bağdaşmadığı…” (s. 18), “…sözde aydın akademisyen kimliği ile bağdaşmamaktadır.” (s. 18)”

    AİHM’in belirlediği adil yargılanma ölçütlerine göre, aynı durumun yaşandığı akademisyen yargılamalarının genel olarak tarafsızlık ilkesini ihlal ettiği görülmektedir.

    3. Mahkemeye Erişim

    Anayasanın 36. maddesindeki “herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir” düzenlemesi de mahkemeye ulaşma, hak arama özgürlüğünü düzenlemiştir.

    Mahkemeye erişimle ilgili temel meseleler; başvurucunun taraf ehliyeti olmaması, süreler, adli yardımın bulunmayışı ve mahkeme harçları gibi erişime dair usulle ilgili engeller ile davalılara tanınmış muafiyetlerdir (Vitkauskas:31).

    Mahkeme hakkı, hak aramak için mahkeme önüne gidebilme olanağının gerçekten, fiilen ve etkili bir biçimde mevcut olmasını gerektirir. Mahkeme hakkı sadece hukuken öngörülen sınırlamaların değil fiilen öngörülen sınırlamaların da kaldırılmasını gerekli kılar (Gölcüklü ve Gözübüyük, 2016:274). Nitekim Türkiye ile ilgili çeşitli kararlarda AİHM, dava harcının davacının ödeyebilme gücünden fazla olmasına rağmen kendisine adli yardım verilmemesini adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir (İnceoğlu, 2018:27)[13].

    Mahkemeye erişim hakkı sınırlı bir haktır. Devletler bu hakkın kullanımı bakımından davacılara sınırlamalar getirebilir, örneğin; küçüklere, akıl hastalığı veya zayıflığı olanlara, hükümlülere yönelik sınırlamalar söz konusu olabilmektedir, ancak bu sınırlamalar ölçülü olmalı, hakkın özüne dokunmamalı ve meşru amaç gütmelidir (Mole & Harby,2001:72).

    Adalete Erişimi Engellenen Gruplar

    İnsan Hakları Ortak Platformu, adalete erişimle ilgili raporunda; LGBT bireyler, Romanlar, Aleviler, Sığınmacı ve göçmenlerle ilgili örneklere yer vermiştir. Buna göre;

    “Toplumda mevcut olan LGBTİ’lere yönelik önyargı ve bu önyargılardan beslenen genel ahlak anlayışı, adaleti sağlamakla yükümlü kurumlarda da mevcuttur. Bu anlayışın sonucu olarak, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığa emniyet ve yargı kurumlarında sıklıkla rastlamak mümkündür. Hak ihlaline uğrayan, mağdur ya da davacı olan kişi LGBTİ ise, çoğunlukla etkin soruşturulma yürütülmüyor, kişilerin hak arama hürriyeti ile adil yargılanma hakları ihlal ediliyor. Uğradığı ihlallere karşı harekete geçen LGBTİ’ler, özellikle de translar, karakolda şikâyet aşamasından dava süreçlerine kadar ayrımcılığa uğramaktadır. Öncelikle, karakolda trans ya da eşcinsel bireylere daha baştan suçlu muamelesi yapıldığına dair yaygın bir kanı vardır. Şikâyeti değerlendirmekle yükümlü polislerin işi ağırdan aldığı, mağdurları şikâyetlerini geri almaları için ikna etmeye çalıştıkları hatta tehdit ettikleri ve işlemleri sabaha kadar başlatmadığı sıklıkla dile getirilen sorunlardan biridir. Suç duyurularında gelişme olmadığı gibi, polisler tarafından karşı suç duyurularında bulunulup trans kadınlara ‘polise direnme’ ya da ‘hakaret’ gibi suçlamalar yüklenebilmektedir. Emniyetteki bu engellemelere rağmen şikâyetlerini yargıya taşımayı başaran LGBTİ’ler ise toplumsal yargıların yargı kurumları ve personelinde de mevcut olduğuna şahit olmaktadır. Bazı hâkim ve savcılar, homofobik tutum ve tavırları sonucunda cezasızlığa yol açan kararlara imza atabilmektedir. Nefret cinayetlerinin görüldüğü davalarda uygulanan haksız tahrik indirimleri bunlara örnek gösterilebilir. Görüşme yapılan bir trans kadın, tüm bu süreçleri ‘davacı olarak girip sanık olarak çıkıyorsun’ şeklinde özetlemiştir”.

    Adalete erişim konusunda Romanların yaygın olarak yaşadığı ayrımcılık vakalarının birçoğu, etkili bir soruşturmanın yürütülmemesi, davaların uzun sürmesi ve cezasızlıkla ilgilidir.

    “Öncelikle, Romanlar hakkındaki kalıp yargıların emniyet personelinde de mevcut olmasının bir sonucu olarak, polisler, mağdur olsalar dahi suçu Romanlarda aramaya çalışabiliyor veya olayları yeterince soruşturmayabiliyor. Romanlara yönelik kitlesel saldırıların, diğer bir deyişle linç girişimlerinin yargıya taşındığı durumlarda davalar neredeyse zamanaşımı süresine denk gelecek şekilde uzun sürmektedir. Örneğin, 2010 yılında Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşayan Romanların saldırıya uğrayarak yerlerinden edilmesiyle ilgili davanın karar duruşması 2015 yılının sonunda görülebilmiştir. Dava sonucunda Roman hakları savunucularını tatmin eden bir karar çıkmış olmasına rağmen, Selendi davasının cezasızlıkla sonuçlanmayan nadir davalardan biri olduğunu belirtmek gerekir. Romanları hedef alan kitlesel saldırılardan bir diğeri, 2013 yılında Bursa’nın İznik ilçesinde meydana gelmiştir. İki yıl boyunca görülen 10 duruşmanın ardından, Ekim 2015’te linç girişiminde bulunan 31 kişinin tamamı hakkında beraat kararı verilmiştir”.

    “Alevileri hedef alan nefret söylemi ve saldırılara ilişkin davalar da cezasızlıkla sonuçlanmaktadır. Örneğin, 2012 yılında Malatya’da Alevi bir ailenin evinin taşlanarak linç girişiminde bulunulmasına ilişkin davada, 3.5 yıl sonra verilen kararda saldırganlar beraat ettiği gibi, saldırıya uğrayan mağdurlara hapis cezası verilmiştir. Linç girişimlerinde genellikle ‘mala zarar’ ya da ‘hakaret’ suçlarından dava açılmakta, ayrımcılık ve nefret söylemi savcı ve hâkimler tarafından göz ardı edilmektedir”[14].

    Mahkemeye erişim hakkının bir ihlali olan ve İHOP Raporunda çeşitli kesimler bakımından belgelenen cezasızlık politikası; kadın cinayetleri, işçi ölümleri, zorla kaybetmeler, kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımı, nefret suçları, Kürt illerinde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri bakımından da söylenilebilir.

    “Cezasızlık, en yalın ifadeyle, yaşanan bir hak ihlalinin soruşturmasının, faillerinin bulunmasının, yargılanmasının ve cezalandırılmasının, suçtan mağdur olanların tazmin edilmesinin söz konusu olmamasıdır. Burada altı çizilen konu devletin sorumluluğudur. Kavram, devletin bizzat yarattığı veya göz yumduğu aktörler eliyle yahut devlet ve kurumlarının denetlenmemesi sonucu meydana gelmiş olan ağır ve sistematik hak ihlalleri ile ilişkili olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır”[15].

    Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde 28 Aralık 2011’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 17’si çocuk 34 kişinin hayatını kaybetmesi olayında sorumlu tek bir kişinin yargılanmaması, ancak mağdur ailelere soruşturmaların açılması, 20 Temmuz 2015 Suruç ve 10 Ekim 2015 Ankara Katliamları davalarında, gerçek sorumluların yargı önüne çıkarılmadığına yönelik kamuoyundaki kanı, 2014 yılında 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Faciası Davasında maden sahibinin beraat etmesi ve benzeri olaylar cezasızlık nedeniyle adalete erişim hakkı önünde engel oluşturan, böylece, adalet hakkını ortadan kaldıran yakın dönem olaylarıdır.

    kadın cinayetleri ile ilgili görsel sonucu

    Kadın Dayanışma Vakfı gönüllü avukatlarından Zekiye Karaca Boz, kadına yönelik şiddetin neden her geçen gün arttığını, yargının bu konuda neden önemli olduğunu, bu konuda adil yargılanma hakkının nasıl ve neden ihlal edildiğini şöyle açıklıyor:

    “Kadına yönelik şiddetle mücadelenin önündeki en önemli engel sistematik bir cezasızlık sorunu/politikasıdır. Ceza mahkemeleri, düşünce suçlularını yargılarken cezalandırma ve hak ihlallerinde ne kadar istekli ise kadına yönelik şiddet davalarında sanıkların adil yargılanma ve savunma haklarını koruma konusunda da o kadar cevval geliyor bize. Suçtan zarar gören kadın, fail kadar korunmuyor. Saldırıyı yargı makamları önüne taşıyabilmeyi becerenler koruma görmediklerinde şikâyetlerinden vazgeçiyorlar. Tanıklar da mağdur olacakları korkusuyla vazgeçiyor veya bildiklerini söylemiyor. Oysa İstanbul Sözleşmesi taraf devletlere mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin alınması yükümlülüğü getiriyor. Cinsel saldırıya uğrayan kadını “ne yaptı ya da ne giydi de bunu hak etti” diye yargılayan erkek bakış açısının egemen olduğu sistem kolluk güçlerinden başlar; savcılık, adli tıp ve mahkeme heyetiyle devam eder. Kadınlar kendini savunmak zorunda kalmadan ve suçlanmadan ifade veremiyor. Destek almadan mücadele etmek zorunda kalan kadınlar yargılamadan, şiddetin yarattığı travmanın daha da derinleşmesiyle çıkıyor. Cinsel saldırı suçlarının hemen tamamında savcı, şikâyette bulunan kadına soruyor: “Neden doktora gitmedin?”, “Neden o adamla içki içtin?”, “Bile bile oraya neden gittin?”, “Neden bağırmadın?”, “Neden şikâyet için altı ay bekledin?” hatta iki saat sonra başvuran kadına bile “Neden iki saat bekledin?” diye sorulabiliyor. Cinsel saldırıya uğrayan kadınlar dinlenmiyor, defalarca “sorgulanıyor.” Tecavüz veya cinsel şiddet mağduru kadın, genellikle tamamı erkeklerden oluşan bir heyet önünde bazen birden fazla kez ifade vermeye zorlanıyor. Mağdurların faillerle tanışıklığı cinsel saldırının olmadığı, rıza ile cinsel ilişki gerçekleştiğine gerekçe olabiliyor. Mağdura neden hemen polis çağırmadığı ve olay esnasında kan olan çarşafları neden yıkadığı, faille nişanlı olup olmadığı, neden sanığın önündeki masaya oturduğu soruluyor. İddianamelerde ve kararlarda genellikle mağdurların olay öncesi ve sonrasına ilişkin davranışları ile özel hayatları tartışılıyor ve varılan sonuçlar suçun işlenip işlenmediğine gerekçe yapılıyor. Ama faillerin olay öncesi ve sonrasındaki davranışları ile özel hayatları hiç incelenmiyor, bu yönde bir değerlendirme yapılmıyor. Cinsel saldırı suçu için öngörülen cezalar yüksekse de pratikte cezalar genellikle alt sınırdan verilmekte ve iyi hal indirimi yapılmaktadır. Bu iyi hal indirimine takım elbise-kravat indirimi diyoruz. Sanıkların tümü özellikle ağır ceza alacağını bilen sanıklar duruşmalara sinekkaydı tıraş ve pırıl pırıl giysilerle gelir, mahkeme heyetine son derece saygılı ve lütufkârdır. Adalet karşısında boynunun ince olduğunu, yüce mahkemenin adaletine güvendiğini söylerler. Haklıdırlar, bu davranışları onlara iyi hal indirimi olarak döner. Basit cinsel saldırı davalarında ise verilen hapis ve para cezaları ertelenmekte veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile fiilen uygulanmamaktadır. Bunların yanı sıra infazına başlanan hapis cezalarının şartlı tahliye uygulaması ile tamamı infaz edilmemekte, infazın ertelenmesi gibi yasal düzenlemelerle infazına başlanan cezalarda dahi fiili cezasızlık durumu oluşmaktadır”[16].

    Kadın cinayetlerine ilişkin olarak, 2013 yılından başlayarak aylık ve yıllık raporlar hazırlayan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verilerine göre 2013 ile 2020 yılları arasında 2485 kadın katledilmiştir. Sadece 2020 yılının Ocak ayı içinde ise 27 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür[17].

    Kadın cinayetleri bakımından sanıklara uygulanan iyi hal indirimi Türk Ceza Kanununun 62. maddesine dayanılarak verilmektedir. Söz konusu maddeye göre;

    “(1) Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmi beş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.

    (2) Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir”.

    şule çet ceren özdemir özgecan ile ilgili görsel sonucu

    “Ankara’nın Çankaya ilçesinde 17 Ağustos 2014’te Sebahattin Santur,  eski eşi Hülya Çelik’i pompalı tüfekle katletti. Hakkında, “tasarlayarak öldürme” suçundan dava açılan Santur için savcı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istese de mahkeme heyeti 5 Şubat 2015’te görülen karar duruşmasında, Santur’un yargılama sürecindeki davranışlarından dolayı “iyi hal indirimi” uygulayarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine  müebbet hapis cezası verdi”.

    “Adana’da eşi Halime Yelmez’i boğarak katleden Hasan Yelmez hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle açılan davanın 14 Nisan’daki karar duruşmasında sanığa iki indirim uygulandı.  Hasan Yelmez’e önce “iyi hal” indirimi uygulayan mahkeme bir de Halime Yelmez’in “sadakat yükümlülüğünü” ihlal ettiğini öne sürerek sanığa 19 yıl hapis cezası verdi”[18].

    “İstanbul Gümüşsuyu’daki bir apartman boşluğunda 2010 yılında cansız bedeni bulunan Nazlı Sinem Erkesoğlu’nu öldürmek suçundan müebbet hapis cezasıyla yargılanan Can ve Emre Paksoy kardeşler de 4 Aralık 2014 tarihinde  görülen davanın karar duruşmasında beraat etti. Erkesoğlu’nun intihar etmiş olabileceğini iddia eden mahkeme, “Daha önceden sadece selamlaştığı bir erkekle alkol alıp, evine giden, cinsellik yaşayan, mağdurenin ne yaptığını tespit etmek mümkün değildir” şeklindeki skandal bir yorumla zanlı iki kardeşin  beraatına karar verdi”. Hayatını kaybeden genç kızın ailesi, ‘Usul ve yasaya aykırı olduğu’ gerekçesiyle kararı temyiz etti. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 23 Mayıs 2018’de Paksoy kardeşler hakkında verilen beraat kararının bozulmasına karar verdi. Fazlı Sinem Erköseoğlu’nu ‘kasten öldürdükleri’ iddiasıyla yargılanan Paksoy Holding’in veliahtları Mahmut Emre ve Can Paksoy kardeşler, Yargıtay’ın beraat kararını bozmasının ardından yeniden yargılandılar. 5 Şubat 2020 tarihinde İstanbul 19. Ağır Ceza Mahkemesi iki sanığın da beraatına karar verdi[19].

    4 Aralık günü, Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi, Üniversite öğrencisi Şule Çet’in 29 Mayıs 2018 tarihinde öldürülmesiyle ilgili davada sanıklardan Çağatay Aksu’ya müebbet ve 12 yıl 6 ay hapis, Berk Akand’a ise 18 yıl 9 ay hapis cezası verilmesine hükmetti. Davanın müdahillerinden biri olan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başvurusunda, sanıklara alt sınırdan ceza verilmesinin ve iyi hal indirimi uygulanmasının, suçun toplum ve mağdurlar üzerindeki sosyolojik ve psikolojik etkileri ve toplum üzerinde oluşturacağı travma dikkate alındığında, sanıkların üzerine atılı suçlarla ilgili olarak TCK 62. Maddesi uyarınca iyi hal indirimi yapılmasının toplum vicdanım rahatlatmaktan uzak, hukuka aykırı olduğu kanaatini taşıdığını belirtti[20].

    jitem davaları ile ilgili görsel sonucu

    (Mardin’de, 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin keyfi infazı ve zorla kaybedilmesine dair açılan dava kapsamında yapılan kazılara ve kazılar neticesinde, üzeri beton ve taşla kapatılmış bir kuyudan çıkarılan cenazelere ilişkin görseller).

    Cezasızlık nedeniyle adil yargılanma hakkının sağlanmadığı diğer bir mesele de faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmelere ilişkindir. 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik işlenen faili meçhul cinayetler ve gözaltında kaybedilmelere karşı açılan davalar birer birer kapanmaktadır. 1992-1996 yılları arasında 22 kişinin ölümünden sorumlu 4’ü asker 5’i korucu 9 kişinin yargılandığı “KIZILTEPE JİTEM” davasında tüm sanıkların beraatına ve davanın zamanaşımından düşmesine karar verildi. 14 Haziran 1993 tarihinde Şırnak’ın Görümlü köyünde 6 kişinin zorla kaybedildiği gerekçesi ile dönemin 23. Jandarma Sınır Tugay Komutanı Mete Sayar’ın da aralarında olduğu altı subayın Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı “GÖRÜMLÜ” davasında tüm sanıklar beraat etti. 1993-96 yılları arasında Ankara’da Altındağ Nüfus Müdürü Abdülmecit Baskın ve ayrıca Savaş Buldan, Behçet Cantürk, Hacı Karay’ın da bulunduğu zorla kaybedilen veya yasadışı keyfi infaz edilen 19 kişiye ilişkin ilk soruşturma 2011 yılında başlatıldı. İlk duruşması 16 Mayıs 2014’te görülen ve tutuklu sanığın olmadığı “ANKARA JİTEM” davasının 10 Nisan 2015 tarihli duruşmasında eski MİT Güvenlik Daire Başkanı Mehmet Eymür kendisine verilen 29 kişilik infaz listesini mahkemeye sundu. Dava kapsamında Susurluk Raporunu hazırlayan Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş, eski Emniyet Müdürleri Kemal Yazıcıoğlu ve Hanefi Avcı, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hikmet Çiçek, CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan, eski İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, gazeteci Uğur Dündar, eski Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in danışmanı Mümtazer Türköne, emekli Tuğgeneral Veli Küçük gibi isimler tanık olarak ifade verdi. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ve eşi Özer Uçuran Çiller’in tanık olarak dinlenmesi talebi “dönemlerinde işlenen cinayetlerin faillerinden birebir haberdar olmayacaklarının açık olması” gerekçesiyle reddedildi. 13 Aralık 2019‘da görülen karar duruşmasında aralarında Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın’ın da bulunduğu tüm sanıkların beraatına karar verildi[21].

    Mahkeme hakkı, yalnızca dava açma hakkını ya da mahkemenin yargı yetkisinin tam olmasını değil, bir uyuşmazlığın mahkeme tarafından kesin olarak, bağlayıcı ve icra edilebilir niteliğe sahip bir kararla çözümlenmesini de içermektedir. Mahkeme tarafından verilen bağlayıcı kararların yerine getirilmemesi de mahkeme hakkının ihlali anlamına gelir. AYM de mahkeme hakkını şöyle tarif etmektedir: “Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir.” Mahkeme hakkı, sadece ilk derece mahkemesine başvurmayı değil, AYM’ye göre, temyiz yoluna başvurabilmeyi de kapsar (İnceoğlu, 2018: 43).

    mehmet altan şahin alpay ile ilgili görsel sonucu Gazeteciler Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında açılan davalara bakan yerel mahkemeler, kararları kesin ve bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesinin iki gazetecinin tahliye edilmesi yönündeki kararına rağmen tahliye kararı vermedi. Üst mahkemeye yapılan itirazlar sonucunda Mehmet Altan tahliye edildi. Şahin Alpay ise ihlal kararının uygulanmaması nedeniyle “kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiği” iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurdu. Alpay’ın başvurusunu karara bağlayan AYM oybirliği ile hak ihlali kararını aldı. Bu karar sonrası İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Şahin Alpay’ı yaklaşık 20 ay sonra ev hapsi kararıyla tahliye etti.

    4. Yasayla Kurulmuş Mahkeme

    Yasayla kurulmuş mahkeme kuralı, hem mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, hem de izleyecekleri yargılama usulünün, yürütmenin düzenleyici tasarrufları ile değil, yasal düzenleme ile ve dava konusu olay ortaya çıkmadan önce belirlenmesini gerektirir. Bu güvence, doğal yargılama makamı ve doğal yargıç ilkesini yansıtmaktadır (İnceoğlu, 2018:71).

    Anayasa’nın “kanuni hâkim güvencesi” başlığını taşıyan 37. maddesi, “hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir mahkeme önüne çıkarılamaz”, “bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz” hükümlerine yer vererek yargılamayı yapan mahkemenin yasayla kurulması gerektiğini ayrıca ve açık bir biçimde belirlemiştir.

    MLSA/F/IPI, gazetecilerin yargılanmasına ilişkin izlenilen davaların incelenmesiyle hazırlanan adalet gözlem raporunda, “izlenilen davalarda heyetin sıkça değişmesi, tabiî hâkim ilkesine aykırı bir durum yaratarak yargılamaların tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda şüpheler yaratmış ve zaman zaman da yargılamaların sürüncemede kalmasına neden olmuştur”[22] belirlemesini yapmıştır.

    Sulh Ceza Hâkimliklerinin de tabii hâkim ilkesine aykırılık teşkil ettiğine ilişkin görüşler mevcuttur. “Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun, bir yandan sulh ceza mahkemelerini kaldırmış, diğer yandan da sulh ceza hâkimliklerini kurmuştur. Adı geçen kanun, kaldırılan sulh ceza mahkemelerinin yargılamaya ilişkin görevlerini asliye ceza mahkemelerine, arama, yakalama, tutuklama kararı verme gibi soruşturma işlemlerine ilişkin diğer görev ve yetkilerini ise yeni kurulan sulh ceza hâkimliklerine vermiştir. Arama, yakalama, tutuklama gibi kararların sulh ceza mahkemesi hâkimleri tarafından verilmesi ile sulh ceza hâkimlikleri tarafından verilmesi arasında şöyle bir fark vardır: Büyük illerde pek çok sulh ceza mahkemesi vardı. Yürütülen soruşturmada arama, yakalama, tutuklama gibi kararların o gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesinden talep edilmesi gerekliydi. O gün nöbetçi olan sulh ceza mahkemesindeki hâkim ise, o olay için atanmış veya nöbet görevi o olay için belirlenmiş bir hâkim değildir. Bu hâkimin önüne sunulan dosyada inandırıcı deliller var ise hâkim, arama, yakalama, tutuklama gibi kararlar verecek; delilleri inandırıcı bulmuyor ise bu yöndeki talepleri reddedecektir. Bu hâkim önceden “ayarlanmış” bir hâkim değildir. Bu hâkim bir “tabiî hâkim”dir. Bu hâkime sunulan dosyada inandırıcı deliller yoksa pekâlâ hâkim kendisine sunulan talepleri reddedebilecektir. Böylece, arama, yakalama, tutuklama gibi taleplerin özel olarak ayarlanmış bir hâkimden değil, bu tabiî hâkimden istenmesi, soruşturulan kişilere büyük bir güvence sağlar. Aynı kanun uyarınca, 38 adet sulh ceza mahkemesi kaldırılmış ve yerlerine sadece 6 adet sulh ceza hâkimliği kurulmuş ve bunlara 6 adet sulh ceza hâkimi atanmıştır. Eskiden İstanbul Adliyesinde tutuklanması talep edilen kişinin 38 adet sulh ceza mahkemesi hâkiminden birinin önüne çıkması ihtimali var iken, şimdi 6 hâkimden birinin önüne çıkması ihtimali var. Keza eski sistemde bu 38 sulh ceza mahkemesi hâkiminin birinin kararına itiraz edildiğinde itiraz başvurusu, bu 38 hâkimden biri tarafından değil, 55 asliye ceza hâkiminden o gün nöbetçi olan birisi tarafından karara bağlanıyordu. Oysa yeni sistemde bu 6 sulh ceza hâkimin birisinin verdiği karara itiraz edildiğinde itiraz hakkında diğer beş hâkimden birisi karar verecektir. Görüldüğü gibi eski sistemde, siyasal iktidarın, bir ihtimal, art niyetle arama, gözaltına, tutuklama kararı çıkartmak istemesi durumunda İstanbul Adliyesinde etkilemesi gereken hâkim sayısı 93 iken, yeni sistemde bu sayı 6’ya düşmüştür. Haliyle 6 hâkimi etkilemek, 93 hâkimi etkilemekten daha kolaydır”[23].

    Tabii hâkim ilkesinin ihlali olarak kabul edilebilecek bir diğer vaka da özel yetkili mahkemelere ilişkindir. Adil yargılanma hakkının bir ihlali olarak görüldüğü için Avrupa Birliği uyum sürecinde kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin (DGM) devamı niteliğinde kabul edilen Özel Yetkili Mahkemeler, 1 Haziran 2005 ile 5 Temmuz 2012 tarihleri arasında yargılama faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Ergenekon, Balyoz, Şike ve KCK davaları gibi Türkiye yargı tarihinin önemli davaları bu mahkemelerde görülmüştür.

    özel yetkili mahkemeler kck ile ilgili görsel sonucu

    Tabii hâkim/mahkeme güvencesi, bireyin uyuşmazlığa konu işlem ve eylemi tarihinde görevli ve yetkili olan hâkim, mahkeme ve savcının değişmemesi, o uyuşmazlığın yargılamasını yapıp çözmesi gerekir. Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasının ardından davalar ağır ceza mahkemelerine devredildi. İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından yeniden yargılama talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen KCK ana davası ile KCK basın davasına, Anayasa Mahkemesi’nin 6 Kasım 2014’te gönderilen dosya ile ilgili kararını açıklamamasını gerekçe göstererek davalara kendisi bakma kararı aldı. Ergenekon ve Balyoz Davalarında Özel Yetkili Mahkemelerin sebep olduğu mağduriyetler giderildiği halde, aynı durum KCK Davaları bakımından söz konusu olmamıştır. Dava avukatları, adil bir yargılamanın olması için daha önceki mahkemenin tüm işlemlerinin iptal edilerek yeniden bir yargılama yapılması gerektiğini savunmuştur, ancak ağır ceza mahkemeleri yargılamalara kaldığı yerden devam etmiştir[24].

    5. Hakkaniyete Uygun Yargılama

    Hakkaniyete uygun yargılama; silahların eşitliği, çelişmeli yargılanma, duruşmada hazır bulunma ve yargılamaya etkili katılım ile diğer temel delil kurallarını kapsamaktadır. Bu hak ve ilkelerin korunmadığı bir davada adil bir yargılanmadan söz etmek olanaklı değildir.

    Silahların Eşitliği

    Silahların eşitliği ilkesi yargılamadaki taraflar arasında hakkaniyete uygun bir dengenin sağlanmasını amaçlar. Bu ilke, hem medeni hak ve yükümlülükler, hem de suç isnadı içeren davalarda, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler bakımından taraflar arasında eşitliğin, adil bir dengenin sağlanması ve bu dengenin yargılamanın her aşamasında korunması anlamına gelir.

    Savcıların hâkimler ile yan yana ve aynı konumda oturması, silahların eşitliği ilkesinin ihlaline neden olmakta ve savcıya savunma avukatına göre daha fazla itibar gösterildiği, savcıya daha fazla önem verildiği izlenimi yaratmaktadır. Bu durumun yarattığı kaygılar Türkiye hakkında düzenlenen İstişari Ziyaret Raporlarında belirtilmiş ve Adalet Bakanlığına hitaben birtakım önerilerde bulunulmuştur.

    TBB tarafından hazırlanan insan hakları raporunda da söz konusu meseleye yer verilmiştir: “Türkiye’de yapılan yargılamalarda bir savcı aynı mahkemede yıllar boyu görev yapmaktadır. Buna ilişkin olarak bir hâkim, aynı savcı ile 8 yıldır aynı mahkemede görev yaptıklarını belirtmiştir. Bu durum ister istemez savcının hâkim kararlarında etkili olabileceği şüphesini artırmaktadır. Hâkim ve savcıların eşit konumda ve birbirlerine yakın oturmaları, uzun yıllar beraber çalışmaları, aynı sitelerde oturmaları, aynı yemekhane, aynı asansör, aynı kapıları kullanmaları aralarındaki ilişkinin neredeyse arkadaşlık boyutuna ulaşmasına neden olmakta ve tüm bu aşamalarda savunma avukatlarından ayrı konumlanmaları nedeniyle adil yargılanma ilkesinin ihlaline neden olmaktadır. Herhangi bir durumda adil yargılanma ilkesinin ihlal edilebileceği şüphesinin oluşması halinde bile bu şüphenin ortadan kaldırılmaması adil yargılanma hakkının ihlaline neden olabilir”[25].

    Tanıkların dinlenmesinde hak eşitliği mahkeme içtihatlarınca hakkaniyete uygun yargılamanın gerektirdiği bir sonuç olan silahların eşitliği ilkesinin en önemli gereklerinden biridir. Son dönemde sıklıkla başvurulan “gizli tanık” ifadeleri çeşitli boyutları nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir. Bu duruma TBB raporunda detaylı biçimde yer verilmiştir:

    “Şüpheli sıfatı ile gözaltına alınan kişiler aleyhine usulsüz bir şekilde, “gizli tanık” adı altında bazı kişilerin ifadesine başvurulmaktadır. Gerçekte bu kişiler aynı soruşturma kapsamında şüpheli/sanık konumunda olmalarına rağmen beyanlarına itibar edilmektedir. Ceza yargılama sistemimizde, tanık 3. kişidir. 3. kişi konumunda olan tanık dıştan gelen, görgüsü ve bilgisi dâhilindeki vakıaları hâkime aktaran ve anlatan kişidir. CMK m. 236/1 suç mağdurlarının tanık sıfatı ile dinlenebileceklerini hükme bağlamıştır. Bunlar dışında tanık olarak dinlenebilecek kişiler olay ile ilgili bilgisi olabilecek 3. kişilerdir. Bir kişinin sanık olarak yargılandığı bir davanın soruşturma ve buna bağlı olarak açılan kamu davasının kovuşturma evresinde tanık olarak dinlenmesi mümkün değildir. Ceza yargılama sistemimiz buna izin vermemektedir. Soruşturmayı yapan ve soruşturma dosyası elinde olan bir Cumhuriyet Savcısının yasanın bu kuralını bilmemesi mümkün değildir. Bu yasal düzenlemeye rağmen Cumhuriyet Savcısı, hakkında soruşturma yürüttüğü bir kişiye kod adı vererek gizli tanık olarak dinlemekte ve tanık olarak dinlediği kişinin beyanını hiçbir yan delil ile desteklemeden, gizli tanığın ifadesinde iftirada bulunduğu kişiler hakkında soruşturma başlatarak bu kişilerin tutuklanmasını sağlamaktadır”[26].

    Silahların eşitliği ilkesiyle ilgili olarak önemli bir konu da bilirkişi raporlarıdır. Bilirkişilik kurumuna ilişkin iki sorun gündeme gelmiştir. Birincisi, idari bir merci adına çalışan ve resmi bilirkişilik görevi üstlenen görevlilerin duruşmada tarafsız olup olamayacakları sorunudur, ikincisi ise bu bilirkişilerin davada ayrıcalıklı bir rol üstlenmeleridir. Ulusal mahkeme, nesnelliği kuşkulu olan bilirkişi heyetinin hazırladığı raporun maddi içeriğini inceleyemiyor ve böylece bilirkişi heyetinin bulguları dava konusunun karara bağlanmasında tartışılmaz ve belirleyici delil haline gelerek hâkim bir rol oynuyorsa silahların eşitliğine aykırılık oluşur (İnceoğlu, 2018:122).

    ÇORLU DAVASI bilirkişi ile ilgili görsel sonucu
    2018 yılında gerçekleşen ve 25 kişinin yaşamını yitirdiği Çorlu tren faciasına ilişkin olarak hazırlanan bilirkişi raporu, kazada hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından “olayda asli sorumluluğu bulunan TCDD yetkililerine hiçbir kusur atfedilmemiş olması, olayın meydana gelmesinde sadece TCDD’nin alt kademelerinde çalışan dört personelin ‘asli kusurlu’ olduğunun belirtilmiş olması” nedenleriyle eleştirilmiş, nesnellikten uzak olarak nitelendirilmiştir. Konuya ilişkin olarak, CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker’in yazılı soru önergesine Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan tarafından verilen yanıtlar, dikkat çeken bilgilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kazadan TCDD’yi sorumlu bulmayan üç bilirkişi; Bekir Binboğa, Sıddık Yarman ve Mustafa Karaşahin’e YHT hatlarının yapılması ve işletmeye alınması aşamalarında TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne verdikleri danışmanlıklar nedeniyle, İstanbul Üniversitesi ve Süleyman Demirel Üniversitesi döner sermayeleri aracılığıyla 14 ayrı danışmanlık sözleşmesi için toplam 1 milyon 40 bin TL danışmanlık hizmeti bedeli ödendiği açıklanmıştır. Bilirkişilerden Sıddık Yarman’ın, Savronik şirketinin yönetim kurulu üyesi olduğu ortaya çıkmış ve bu şirketin kazanın gerçekleştiği tren hattının sinyalizasyon sistemi ihalesini aldığı bilgisine ulaşılmıştır. Bunların yanı sıra davada bilirkişilik yapan Mustafa Karaşahin’in de, aynı zamanda TCDD’ye danışmanlık yapıyor olması raporun tarafsızlığına yönelik şüpheler doğurmuştur[27].

    Duruşmada Hazır Bulunmak

    AİHM, ceza davalarında sanığın duruşmalarda hazır bulunması gerektiği yönünde karar vermiştir. Sanığın gıyabında duruşma yapılması ceza davalarında belirli istisnai koşullarda, yetkililer gerekenleri yaptıkları halde ilgili kişiye duruşmayı haber veremedikleri takdirde ve bazı hastalık durumları söz konusu ise adaletin idaresini sağlamak için kabul edilebilir.

    Sanığın keyfî olarak duruşmada hazır bulunmasının engellenmemesi gerektiği gibi, duruşmada hazır bulunabilmesi için uygun olanakların yaratılması da gereklidir. Sanığın davası görülürken hazır bulunması için, ilgili devlet yeterince gayret göstermelidir.

    Sanığın video konferans yoluyla dinlenmesi de AİHM önüne gelmiştir. Video konferans yöntemi kullanılarak katılımının sağlanması, kendiliğinden Sözleşme’ye aykırı görülmemiştir fakat AİHM her bir davada bu yönteme başvurulmasının meşru bir amaç güdülerek yapılıp yapılmadığını ve delil sunumu ile ilgili düzenlemelerin Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı güvencelerine uygunluğunu denetleyeceğini belirtmektedir. (İnceoğlu, 2018:148).

    Video konferans yönteminin, adaletin gerçekleşmesini, hızlı ve sağlıklı işleyebilmesini sağlamak amacıyla kullanımı olumlu sonuçlar doğurabilecek nitelikteyken, ülkemizde son dönemde kullanımı oldukça yoğunlaşan SEGBİS (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi), hak ihlallerine sebebiyet vermektedir. 20 Eylül 2011’de Resmi Gazetede yayınlanmış olan yönetmelikle kullanılmaya başlanılan SEGBİS 25.08.2017 tarihli ve 30165 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile istisnai olmaktan çıkmıştır.

    https://freeturkeyjournalists.ipi.media/wp-content/uploads/2018/08/segbisphoto_resized.png[28]

    Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 196. Maddesinde yapılan değişiklik sonucu, SEGBİS kullanımı herhangi bir şart aranmaksızın hâkim ve savcının takdirine bırakılmıştır. Adalet Bakanlığı raporunda yer alan verilere göre, 2013’te SEGBİS ile yapılan bağlantı sayısı 12.759 iken, 2017’de 244.768’i bulmuştur[29].

    “Tutuklanan birçok kişi, yargılamanın yapıldığı Mahkemenin yargı alanı dışında olan cezaevlerinde tutuklu bulunmaktadırlar. Bu kişilerin savunmaları sesli ve görüntülü iletişim sistemi ile alınmaktadır. Bu sistem ile tutuklu kişi görüntülü olarak Mahkeme ile iletişim kurmaktadır. Kişinin yargılamaya katıldığı izlenimi verilen bu uygulamada tutuklu açısından ciddi sıkıntı ve sakıncalar oluşmaktadır. Zaman zaman görüntülerde ve iletişimde meydana gelen aksaklıklar nedeni ile tutuklu kişi kendisini tam olarak ifade edememektedir. Tutuklu kişinin yargılama sırasında duruşmada bulunma talebi genellikle kabul görmemektedir. Yargılanan kişinin duruşmada hazır bulunması, savunması, sözleri ve mimikleri ile birlikte, mahkeme heyetine bir kanaat vermesi, mahkemenin kanaati açısından önemlidir. Bu sistem, yargıda yüz yüzelik ilkesini ihlal edici bir durumdur. Sanıkların mahkemelerde hazır bulunup ifade verme talepleri mahkemeler tarafından dikkate alınmayarak genellikle reddedilmektedir. Bu şekilde yapılan yargılamalar, sanıkların adil yargılanma hakkı kapsamında olan, mahkemeye erişim ve yargılamanın yüz yüze yapılması ilkesine aykırı bulunmaktadır”[30].

    Pek çok tutuklu gazetecinin yargılanmasındaki ihlalleri raporlaştıran MLSA/IPI bu konu üzerinde önemle durmuştur: “İki yılı aşkın süredir Trabzon Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci İdris Sayılğan yargılama süresince bir kez bile fiziken hâkim karşısına çıkarılmadı. 23 Mayıs 2018 tarihli duruşmasında yaşanan arıza sebebiyle SEGBİS’e bağlanamadı. Duruşma sonunda tutukluluğa devam kararı verildiği göz önünde bulundurulduğunda, sanığın kendi duruşmasına katılamamış ve savunma vermemiş olması bu kararı hukuksuz kılmaktadır. Daha sonra Sayılğan’ın ifade vermek üzere SEGBİS odasına çağırılmadığı ortaya çıktı”[31].

    Masumiyet Karinesi

    Anayasanın 38. maddesine göre “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. AİHS 6. Madde(2) uyarınca da bir suçla itham edilen herkes yasalara göre suçluluğu ispat edilene dek masum kabul edilir. Ancak bu ilke, Sözleşme tarafından “cezai” kabul edilen hukuk davaları için, örneğin mesleki disiplin yargılamaları için de geçerlidir.

    Masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiği önemli hallerden biri, genel anlamda suçun kanıtlanması yükümlülüğü savcılıkta olduğu halde kişilerin suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışmaları durumudur. Ayrıca bugün karşılaşılan önemli bir hak ihlali, delillerin toplanmasından önce kişinin tutuklanarak özgürlüğünden mahrum bırakılması; iddianın ve delillerin gerçekliğinin sonra araştırılmasıdır[32].

    gezi davası ile ilgili görsel sonucu

    Masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiği önemli örneklerden biri Gezi Parkı Davası ve Osman Kavala’nın bu dava kapsamında tutuklanmasıdır. 18 Ekim günü, Gaziantep dönüşü Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala, Gezi Parkı olayları çerçevesinde, 1 Kasım 2018 günü sevk edildiği İstanbul nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından, “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” ve “Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından tutuklandı. Tutuklandığı gün ne ile suçlandığını bilmeyen Kavala’nın tutuklanma gerekçesini kamuoyu olarak medyadan öğrendik. Kavala’nın dosyasına, gözaltına alındığı günün hemen ertesinde getirilen gizlilik kararı, savunma avukatlarının ve sanığın dosyaya erişimini engelledi. Soruşturma dosyası, tutuklu Kavala ve avukatlarından kısıtlamalarla gizlenirken soruşturma bilgileri medyaya servis edildi. Tutuklanmasının üzerinden 15 ay geçtikten sonra hakkında iddianame hazırlanan Kavala’nın avukatlarının tutukluluğa itiraz talepleri duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden değerlendirilerek reddedildi[33].

    18 Şubat 2020 günü Gezi Parkı eylemlerine ilişkin, aralarında Osman Kavala, Can Dündar, Yiğit Aksakoğlu, Ayşe Mücella Yapıcı ve oyuncu Mehmet Ali Alabora’nın da bulunduğu 1’i tutuklu 16 sanığın “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan yargılandığı davada karar çıktı. Mahkeme salonunda bulunan 9 sanık tüm suçlamalardan beraat ederken, ifadesi alınmayan 7 sanığın dosyası ise ayrıldı. Hakkında tahliye kararı verilen Osman Kavala aynı gün, 15 Temmuz darbe soruşturması kapsamında, tahliye edilmeden tekrar gözaltına alındı.

    Hakkında bir mahkûmiyet hükmü veya tutuklama tedbiri olmayan (hatta adli soruşturma bile açılmamış) kişilerin görevden uzaklaştırılan (açığa alınan) memur isim listeleri olarak internet sitelerine sızdırılması, siyasetçiler tarafından yargılamayı etkileyecek şekilde yargılanmadan suçlu olarak ilan edilme şeklindeki beyanlar masumiyet ilkesinin ihlali niteliğindedir[34].

    Kişi suçsuzluğunu ispat etmek zorunda kalıp, isnat edilen fiili işlemediğini resmi kayıtlar ile kanıtlamasına rağmen, mağduriyeti giderilememektedir. İşinden atılmış durumda kalan kişi yine KHK ile kurulan komisyona işine son verilen yüzbinlerle ifade edilen kişilerden biri olarak başvuruda bulunma ve ne zaman biteceği belli olmayan bir komisyon kararını bekleme durumuna gelmektedir. Bu durumda bulunan kişilerin sosyal hayatlarındaki çöküntü ise devam etmektedir[35].

    6. Makul Sürede Yargılanma

    Her olayın kendine özgü farklılıkları olduğu için, yargılama süresinin makul olup olmadığı davanın özellikleri çerçevesinde değerlendirilmektedir, makul sürenin ne olduğuna ilişkin belirlenmiş mutlak bir süre yoktur. Yargılamada rol alan derece mahkemelerinin sayısına göre de değişmektedir. Kural olarak, tek dereceli yargılamada üç yıl aşılmışsa, iki dereceli yargılamada beş yıl aşılmışsa, üç dereceli yargılamada altı yıl aşılmışsa daha dikkatli bir inceleme yapılacağı söylenebilir (İnceoğlu, 2018:269).

    Makul zamanın ne olduğunun değerlendirilmesi açısından üç ana ölçütü içeren kümülatif bir test uygulanır, bunlar: Davanın mahiyeti ve karmaşıklığı; başvurucunun tutumu; resmi makamların tutumudur (Vitkauskas&Dikov, 2018:117). Davanın adalet duygusunu zedeleyecek biçimde uzun sürmesi, makul süre hesabı mutlak olmadığı halde adil yargılanma hakkını ihlal edici niteliktedir.

    ZİRVE YAYINEVİ DAVASI 12 YIL SONRA BİTTİ

    18 Nisan 2007’de Malatya’da İncil satan Zirve Yayınevi’nde biri Alman ikisi Türk vatandaşı üç Hristiyan öldürülmüştü. Katliamı gerçekleştiren Emre Günaydın, Abuzer Yıldırım, Cuma Özdemir, Hamit Çeker ve Salih Gürler olay yerinde suçüstü yakalanmıştı. Dokuz yıllık süreçte üç mahkeme başkanı, beş de savcı değiştiren davanın yerel mahkeme süreci, Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde 28 Eylül 2016’da verilen kararla sona ermişti. Beş katliamcı üçer kez ömür boyu hapis ve 39 yıl 9’ar ay hapis cezasına çarptırılırken aralarında Hurşit Tolon’un da bulunduğu 14 sanık beraat etmişti. Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi, Malatya mahkemesinin verdiği kararı 23 Ocak 2019 tarihinde onaylayarak kesinleştirdi.

    7. Savunma

    Savunmada bir avukatın yardımından yararlanma hakkı adil yargılanma hakkının bileşenlerindendir. Avukat, ilgili tarafından serbestçe seçilebileceği gibi gerekli şartların varlığı halinde mahkemelerce de görevlendirilebilir. Genel kural olarak, suçlanan kişiler sadece gözaltında sorgulanırlarken değil, gözaltına alındıkları andan itibaren avukatın yardımından yararlanma hakkına sahip olmak zorundadırlar[36].

    Avukata erişim hakkı, kolluk tarafından gözaltına alınan şüphelilerin dezavantajlı durumlarını dengeleyen önemli bir karşı ağırlık olmuştur. Bu hak, şüphelilere kolluk tarafından kötü muamele edilmesine veya baskı kurulmasına karşı temel bir güvence teşkil etmekte ve adaletin tecelli etmesine katkı sağlamaktadır[37].

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin ağır insan hakları ihlalleri yaptığını teyit ederken şu hususları açık bir şekilde vurgulamıştı:

    “Bir meslek grubu olarak hukukçuların, adaletin yönetiminde ve hukukun üstünlüğünün muhafaza edilmesinde merkezi bir rolleri vardır. Avukatların mesleklerini lüzumsuz engellemelere maruz kalmadan icra edebilme özgürlüğü, demokratik bir toplumun asli bileşenlerinden ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin, özellikle de adil yargılanma ve kişisel güvenlik haklarına yönelik teminatların etkin bir şekilde uygulanmalarının olmazsa olmaz ön koşullarından biridir. Dolayısıyla avukatlık mesleğinin üyelerine baskı yapılması ve onlara yönelik tacizler, Sözleşme ile kurulan sistemin kalbine indirilmiş darbelerdir. Bu nedenle, her ne biçimde olursa olsun bu türden baskılar yapıldığına ilişkin iddialar, özellikle de avukatların kitlesel olarak gözaltına alındığı veya tutuklandığı, ofislerinin arandığı vakalar, mahkeme tarafından özellikle sıkı incelemeye tabi tutulacaktır.”

    avukatların yargılanması ile ilgili görsel sonucu

    2016 yılında ilan edilen Olağanüstü Hal ve buna dayanılarak yapılan yeni düzenlemeler öncesinde de savunma hakkını kısıtlayan durumlar yaşanmış olmasına rağmen OHAL sonrası düzenleme ve uygulamalar görülmekte olan davaları çıkmaza sürüklemektedir.

    OHAL sırasında 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile getirilen ve sonradan yasalaştırılarak Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’a kalıcı olarak dâhil edilen çok sayıda düzenleme şüphelilerin avukat tutma ve savunma haklarını zedeler niteliktedir. TBB, hazırladığı raporda OHAL sonrası yaşanan savunma hakkı ihlallerini derlemiştir.

    Rapora göre örneğin, müvekkilin gözaltına alınmasını takip eden ilk 24 saatte avukatların müvekkilleriyle görüşmesi kolluk güçleri tarafından, savcılık izniyle ve mahkeme onayı sonradan alınmak kaydıyla kısıtlanabilmektedir ki savcılar, bu yetkilerini düzenli olarak kullanıyor. Avukatların tutuklu olarak cezaevinde bulunan müvekkilleriyle gizli ve özel görüşme hakları da fiilen kaldırılmış durumda, zira yetkililer avukat ile müvekkil arasındaki tüm görüşmeleri izleyebiliyor ve kayıt altına alabiliyorlar. Ayrıca terörle mücadele kapsamındaki suçlarda mahkemede bir sanık için hazır bulunabilecek müdafi sayısı da üç avukatla sınırlandırılmış durumda[38].

    OHAL sırasında getirilen başka bir önlem, mahkemelerin belli avukatların, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan soruşturulan ya da kovuşturulan müvekkillerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmelerini yasaklama yetkilerinin kapsamını büyük ölçüde genişletiyor. Kendileri hakkında da terörle mücadele kapsamındaki suçlardan açılmış bir ceza soruşturması bulunan avukatlar, artık Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 151/3-4 maddeleri uyarınca, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan soruşturulan ya da kovuşturulan müvekkillerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmekten iki yıla kadar yasaklanabiliyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü bu uygulamanın birçok örneğine rastlamıştır:

    “Temmuz 2018’de verilen bir hâkimlik kararı, darbe girişiminden yargılanan subayları savunan İstanbul Barosu’ndan bir avukatın bu tür davalara girmesini, hakkında, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan bir soruşturma yürütüldüğü gerekçesiyle, bir yıl boyunca yasakladı. Oysa söz konusu avukata henüz terör örgütü (FETÖ) üyeliği suçu isnat edilmiş değildi”.

    “2018 Aralık’ında verilen başka bir hâkimlik kararı da, haklarında terör suçlarından soruşturma veya kovuşturma yürütülen 131 avukatı, yasadışı Marksist Leninist Komünist Partisi ile bağlantılı olmakla suçlanan kişiler hakkında halen yürütülmekte olan soruşturma kapsamında itham edilen şüphelilerin müdafiliğini veya vekilliğini üstlenmekten yasakladı”.

    Savunma avukatlarının karşılaştıkları sorunlar bununla da sınırlı değildir. Soruşturma başlar başlamaz, Cumhuriyet savcıları tarafından, 667 sayılı KHK’da kendilerine tanınan yetki kapsamında dosyalar ile ilgili gizlilik kararı alınmakta ve savunma avukatının dosyaya erişim hakkı sınırlanmaktadır. Savunma avukatı dosyaya ancak kovuşturma safhasında, iddianamenin kabulü kararı verildikten sonra ulaşabilmektedir[39].

    Yine, 27.07.2016 tarih ve 668 sayılı KHK ile getirilen; “Avukat bürolarında hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle, Cumhuriyet savcısının katılımı olmaksızın, adli kolluk görevlileri tarafından arama ve el koyma yapılabilir” düzenlemesi savunma hakkını ihlal etmektedir. Avukat büroları herhangi bir işyeri niteliğinde olmayıp; müvekkillerin etkin bir savunma yapılabilmesi için avukatlarına teslim ettikleri belgelerin, avukat ile müvekkili arasındaki sır saklama yükümlülüğü kapsamındaki her türlü evrak, yazışma ve ses kaydının bulunduğu, avukatların müvekkillerine ait davalara ilişkin her türlü faaliyeti yürüttükleri yerlerdir[40].

    The Arrested Lawyers Initiative (Tutuklu Avukatlar İnisiyatifi) verilerine göre, darbe girişiminden bu yana Türkiye’de 1546 avukat hakkında soruşturma veya kovuşturma açılmış, bu avukatlardan 274’ü ilk derece mahkemelerinde terör örgütü üyesi olmaktan hüküm giymiş, 598’i ise belli süreler tutuklu olarak cezaevinde kalmıştır ya da hala tutukludur[41].

    https://arrestedlawyers.files.wordpress.com/2019/12/screen-shot-2019-12-18-at-11.28.40.png?w=525&h=392

    Yakın zamanda gerçekleşen bazı duruşmalarda, avukatlara söz hakkı verilmemesi, avukatların hâkimlerce duruşma salonunun dışına çıkarılması, hatta duruşma sırasındaki tavırları gerekçe gösterilerek tutuklanması gibi olaylar da yaşanmıştır.

    ahmet mehmet altan nazlı ılıcak davası ile ilgili görsel sonucu

    Gazeteci Ahmet Altan, Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak’ın da aralarında bulunduğu sanıkların anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlaması ile yargılandıkları davanın 13 Kasım 2017’de görülen duruşmasında Altan kardeşlerin avukatları, savcı mütalaasından önce müdafilerin savunma yapma talebinde bulunduktan sonra mahkeme başkanı tarafından salondan tek tek atılmıştı. Avukatların bu olaydan sonra hâkimin tarafsızlığını kaybettiğini iddia ederek yaptığı reddi hâkim talepleri reddedildi. Aynı davanın başka bir duruşmasında Sanık Fevzi Yazıcı’nın avukatı da salondan çıkarılmıştı.

    ömer kavili ile ilgili görsel sonucu

    İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Grup Yorum üyelerinin yargılandığı davada sanık avukatlarından biri olan Ömer Kavili duruşma hâkiminin şikâyeti üzerine mahkeme heyeti ile tartıştığı gerekçesiyle 5 Ekim 2018’de gözaltına alındı. Sonrasında görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine hakaret suçlarından tutuklandı. Kavili kamuoyundan yükselen tepki sonrasında tahliye edildi[42].

    Şu an açlık grevinde olan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve dernek üyesi yedi avukatın yargılanmasında adil yargılanma hakkının çeşitli unsurları aynı anda ihlal edilmiştir.

    Avukatlar tutuklanarak 2018 Eylül’ünde yapılan ilk duruşmalarına kadar bir yıla yakın cezaevinde kaldılar. Bu ilk duruşmada Mahkeme hepsinin tutuksuz olarak yargılanmasına karar verse de, savcılık hemen sonrasında bu karara itiraz etti. Mahkemenin kararını değiştirmesini gerektirecek yeni bir delilin sunulmamış olmasına karşın aynı mahkeme, karardan bir gün sonra serbest bırakılan 17 avukattan 12’sinin yeniden tutuklanmasına karar verdi. 20 Mart günü yapılan duruşmada mahkeme 18 avukat hakkında mahkûmiyet kararı verdi, kayıp olan iki avukatınsa dosyaları ayrıldı. Altı avukat terör örgütüne yardım ve yataklık yapmak suçundan üç yıl dokuz aya varan hapis cezalarına çarptırıldılar. 11 avukat terör örgütü üyeliği suçundan sekiz yıl ila 13 yıl altı ay arasında değişen hapis cezaları aldılar. Türkiye çapındaki 39 il barosunun başkanları yayınladıkları ortak açıklamayla “adil yargılanma hakkı ile ceza usul kanunu ve mevzuat hükümlerinin mahkeme heyeti tarafından defalarca ihlal edilmesini” kınadılar.

    C:UsersdellDesktopADİL YARGILANMA HAKKI ÇALIŞMA4. FotolarDyF_XRUW0AE1eCL.jpg

    Açıklamayı okuyan Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 10-14 Eylül 2018 tarihlerinde görülen celselerinden sonra heyetin oybirliğiyle tutuklu avukatların tahliyesine karar verdiğini, ancak aynı heyetin 8 saat sonra savcılık itirazını kabul ederek avukatlar hakkında “tutuklamaya dönük yakalama emri” çıkardığını hatırlattı. Sağkan, tahliye kararını veren heyetin 48 saat geçmeden dağıtıldığını da anımsatarak, doğal yargıç ilkesinin çiğnendiğini söyledi. Mahkemeye atanan yeni heyetin taraflı davrandığını ifade eden Sağkan, “Yeni heyet ceza usul hukukunda yeri olmayan ve hukuk kurallarını yerle bir eden bir yargılama süreci sergilemiştir. Bu heyet, sanıkları ve avukatlarını duruşma salonundan çıkarmış, sanıkların ve avukatlarının yokluğunda tanıkları dinlemiş, açık kamu tanıklarını bile gizli tanık statüsünde değerlendirmiştir. Dosyadaki dijital deliller mahkemede tartışılmamış ve sanıklara da bu delillere dosya üzerinden erişim izni verilmemiştir. Aynı heyet 1 Şubat ve 1 Mart tarihli tutukluluk incelemelerinde açıkça ihsas-ı reyde bulunmuştur. Hukuk dışı uygulamaları ve kararlarıyla yargı bağımsızlığına kara bir leke düşürmüş bu heyetten adil bir yargılama yapması beklenmemektedir” dedi[43].

    IV. Türkiye’de Yargı Mekanizmasının İşleyişi ve Yaşanan Adil Yargılanma Hakkı İhlallerine İlişkin Veriler

    Yargının üzerindeki iş yükünün fazla olması ve hâkim ve cumhuriyet savcısı başına düşen dosya sayısının fazla olması, hâkim ve cumhuriyet savcısı sayısının uluslararası kabul gören standartlardan düşük olması, uzun yargılama süreleri, mevzuatta çok sık değişikliğe gidilmesi ve böylece toplum ile yargı mercileri bakımından yerleşmesinin zaman alması adil yargılanma hakkı bakımından ülkemizde önemli sorun teşkil etmektedir[44].

    Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından paylaşılan bilgilere göre Türkiye’de 31.12.2018 tarihi itibariyle toplam 13340 hâkim ve 6059 cumhuriyet savcısı bulunmaktadır.

    Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) nüfus istatistikleri dikkate alındığında 100.000 kişi başına düşen hâkim sayısı 16,27, 100.000 kişi başına düşen cumhuriyet savcısı sayısı ise 7,39’dur. Hâkim başına düşen derdest dosya sayıları adli yargıda fiili olarak kürsüde çalışan hâkim sayıları dikkate alındığında 342,42; hukuk mahkemelerinde 460,34; idari yargıda ise 156,05 tir. Türkiye’de Türkiye Barolar Birliği (TBB) tarafından paylaşılan verilere göre barolara kayıtlı 116.779 avukat bulunmaktadır. Bu sayıdan 65.423’ü erkek 51.356’sı kadındır.

    Birikmiş iş yükü ile ilgili olarak, Aralık 2018’de yüksek mahkemelerdeki derdest dava sayısı, Anayasa Mahkemesinde 40.636, Danıştay’da ise 174.632’dir. 2018’de Yargıtay’da bulunan toplam 1.017.969 davanın (352.285’i yeni davalar ve 665.684’ü 2017’den aktarılan davalar) 511.508’i sonuçlandırılmış ve 2018 sonu itibarıyla birikmiş iş yükü azaltılarak bu yıla 506.461 dava aktarılmıştır. Bölge adliye mahkemeleri faaliyetlerine devam etmiştir ancak hem hukuk hem de ceza davalarındaki temizleme oranının %100’ün altında kalması birikmiş iş yükünün artmasına neden olmuştur.

    İlk derece mahkemelerine ilişkin olarak, ceza mahkemelerindeki davaların temizleme oranı 2016’da %55 iken, bu oran 2018’de %53,3 olmuştur. 2016’da sonuçlandırılan toplam dava sayısı 1.324.153 iken, bu sayı 2018’de 1.518.024 olmuştur. Yargılama sürecinin uzunluğuna ilişkin olarak, bu süre toplamda 274 günü aşarak 294 güne çıkmıştır.

    Bu nedenle, yargılama sürecinin aşırı uzun sürmesine ve birikmiş iş yükü hususunun ele alınmasına yönelik yapısal çözümlere hâlâ ihtiyaç duyulmaktadır. 2018’in başlangıcı itibarıyla, 100.000 kişi başına (toplamdaki 16.104 hâkim ve savcıdan) 13,9 hâkim ve 5,9 savcı düşmektedir. Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonuna (CEPEJ) göre, bu konudaki Avrupa ortalaması, 100.000 kişi başına 21 hâkim/11 savcıdır[45].

    Adil yargılanma hakkının ihlaline ilişkin olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru oranları yıllara ve ihlal edilen ilkeye göre aşağıdaki gibidir:

    C:UsersdellAppDataLocalTempRar$DIa0.045IMG_1154.PNG

    C:UsersdellAppDataLocalTempRar$DIa0.520IMG_1156.PNG

    C:UsersdellAppDataLocalTempRar$DIa0.257IMG_1155.PNG

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istatistiklerine göre Türkiye’den Mahkemeye başvuru yüzdesi düşmüştür. Bunun sebepleri arasında Türkiye’nin tek taraflı deklarasyon ve dostane çözüme gitme yolunu daha sık kullanması vardır. Ancak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru imkânı ve AİHM’in Olağanüstü Hal Komisyonunu tüketilmesi gereken iç hukuk yolu kabul etmesi daha etkili olmuştur.

    Mahkemenin 1959-2019 yılları arasındaki istatistiklerine göre, bu yıllar arasında Türkiye Devleti aleyhine 3645 hüküm verilmiştir. Bu ihlal kararlarının 1605’i adil yargılanma hakkına ilişkindir. Adil yargılanma hakkına ilişkin olarak Mahkeme 2018 yılında 53, 2019 yılında ise 17 ihlal kararı vermiştir.

    V. Adil Yargılanma Hakkının Sağlanması için Yapılabilecekler

    Bugün Türkiye, adalet duygusunu inciten çok fazla yargı kararı ve uygulamaya sahne olmakta. Acı çeken, direnen, elinden geleni yapan çok kişi var, ama pek çok kişi de umutsuz biçimde bu günlerin geçmesini bekliyor. “Sorun şu ki, adaleti kendi sorumluluğumuz olarak görmüyoruz. Sorumluluk alacağımıza adaletin başkalarının işi olduğunu, bizim elimizde olmadığını düşünmeyi yeğliyoruz. Kendimizi sadece adaletsizliğin potansiyel kurbanları olarak görüyoruz. Kendimizi adaletin gerçek temsilcileri olarak görmeyi reddediyoruz”[46]. Adaletin gerçek temsilcileri olarak, adalet hakkı için pratikte verilecek mücadele;

      • Özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklerin güvence altına alınması, hukukun üstünlüğü ilkeleri ve adalet alanında projeler geliştirilmesi,

     

      • Ceza adaleti alanında yapılabilecek reformların desteklenmesi,

     

      • Sosyal medyanın da etkin kullanımı ile adalet duygusunu zedeleyen ihlaller konusunda kamuoyu yaratma,

     

      • Cezasızlık politikasına ve adalete erişimde ayrımcılığa karşı kamuoyunda bilincin ve tepkinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması

     

      • Adil yargılanma hakkının açıkça ihlal edildiği davalara yoğun katılım,

     

      • Barolar ve benzeri meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin etkili faaliyetlerini

     

    İçerebilir. Ayrıca Siyasi parti gruplarının hükümeti denetleme araçlarını etkin kullanımı, Meclis komisyonlarında adil yargılanma hakkına ilişkin çalışmalar yürütülmesi, AİHM’in, verdiği ihlal kararlarının uygulanmasını denetlemede daha etkili bir mekanizma geliştirmesi olumlu olacaktır.

    Kaynaklar

    Altıparmak, Kerem (2017), “OHAL Komisyonu Etkili Bir Hukuk Yolu mu?”, http://bianet.org/bianet/toplum/183186-ohal-komisyonu-etkili-bir-hukuk-yolu-mu, Erişim Tarihi: 10.01.2020.

    Gönenç, Levent (2011), Yargının Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı, Ankara: Tepav Anayasa Çalışma Metinleri, https://www.tepav.org.tr/tr/yayin/s/392 , Erişim Tarihi: 24.01.2020.

    Gözler Kemal, (2014), “Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Tabiî Hâkim İlkesi ‘Sahur Operasyonu’ Hakkında Bir Açıklama” http://www.anayasa.gen.tr/tabii-hakim.htm Erişim Tarihi: 31.01.2020.

    Gözübüyük, Şeref ve Gölcüklü Feyyaz (2016), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Ankara: Turhan Kitabevi.

    İnceoğlu, Sibel (2018), Adil Yargılanma Hakkı: Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi 4, Ankara: Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi.

    Leanza, Piero ve Pridal Ondrej (2014), The Right to a Fair Trial, Netherlands: Walters & Kluwer.

    Mole Nuala ve Harby Catharina (2001), Adil Yargılanma Hakkı: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesinin Uygulanmasına İlişkin Kılavuz, Strasbourg: Council of Europe.

    Vitkauskas, Dovydas ve Dikov, Grigoriy (2018), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Adil Yargılanma Hakkının Korunması, Çeviren: Serkan Cengiz, Avrupa Konseyi.

    Raporlar

    Anayasa Mahkemesi İstatistikleri, https://www.anayasa.gov.tr/tr/bireysel-basvuru/istatistikler/ Erişim Tarihi: 24.01.2020.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İstatistikleri: Statistics By State 2019, https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=reports&c= , Erişim Tarihi: 29.01.2020.

    Avrupa Komisyonu: Komisyon Tarafından Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Bilgilendirme AB Genişleme Politikasına İlişkin 2019 Bilgilendirmesi, 2019 Türkiye Raporu, SWD(2019) 220 nihai, Brüksel, 29.5.2019,

    https://www.ab.gov.tr/siteimages/birimler/kpb/2019_trkiye_raporu-_tr.pdf Erişim Tarihi: 20.01.2020.

    Human Rights Watch (HRW) Raporu, “Türkiye’de Avukatlar ve Adil Yargılanma Saldırı Altında”, 10.04.2019, https://www.hrw.org/tr/report/2019/04/10/328920, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

    ICJ (International Commission of Jurists) Raporu, “Askıya Alınan Adalet:Adalete Erişim ve Türkiye’de Olağanüstü Hal”, 2018, https://www.icj.org/wp-content/uploads/2018/12/Turkey-Access-to-justice-Publications-Reports-2018-TUR.pdf , Erisim Tarihi: 30.12.2019.

    Insan Haklari Ortak Platformu (IHOP)Adalete Erisimde Ayrimcilik Raporu, 16.01.2017. https://ihop.org.tr/category/belgelik/ihop-yayinlari/raporlar/ , Erişim Tarihi: 05.01.2020.

    Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Für Die Freiheit (F), International Press Institute (IPI), Adalet Gözlem Raporu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü Davaları, Haziran-Aralık 2018. https://www.raporlar.org/kategori/medya-ve-hukuk-calismalari-dernegi-mlsa/, Erişim Tarihi: 03.01.2020.

    Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven Araştırması Raporu, 19.06.2019. http://sodev.org.tr/sodev-yargi-bagimsizligi-ve-yargiya-guven-arastirmasi-raporu-aciklandi/ , Erişim Tarihi: 11.01.2020.

    The Arrested Lawyers Initiative, Report update: Mass Prosecution of Lawyers in Turkey (2016-2019), 18.12.2019. https://arrestedlawyers.org/ , Erişim Tarihi: 28.01.2020.

    Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Raporu 2016-2017. http://tbbyayinlari.barobirlik.org.tr/TBBBooks/610.pdf , Erişim Tarihi: 16.01.2020.

    Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK), İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Raporu. https://www.tihek.gov.tr/insan-haklarinin-korunmasi-ve-gelistirilmesi-2018-yili-raporu/ , Erişim Tarihi: 22.01.2020.

    Medya Kaynakları

    https://www.ensonhaber.com/orcnin-yargiya-guven-anketi.html, Erişim Tarihi: 01.02.2020.

    https://t24.com.tr/haber/aihm-deki-demirtas-davasi-bu-davanin-konusu-yargi-araciligi-ile-muhalefetin-susturulmasi-ve-cezalandirilmasidir,83988, Erişim Tarihi: 15.01.2020.

    https://hakikatadalethafiza.org/cezasizlik-nedir/, Erişim tarihi: 25.01.2020.

    https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetlerinin-onune-gecmek-icin-cozum-idam-degil-sistematik-cezasizliga-son-vermek-75521, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

    , Erişim Tarihi: 02.02.2020

    https://www.evrensel.net/haber/254776/26-kadin-cinayeti-davasinin-13unde-indirim-uygulandi, Erişim Tarihi: 02.02.2020.

    http://www.diken.com.tr/paksoy-kardesler-davasinda-iki-saniga-da-beraat/ , Erişim Tarihi: 05.02.2020.

    https://www.hurriyet.com.tr/gundem/aile-bakanligindan-istinafa-sule-cet-basvurusu-iyi-hal-indirimi-ve-alt-sinirdan-ceza-vicdani-sizlatti-41417208 , Erişim Tarihi: 10.01.2020.

    https://www.failibelli.org/tum-davalar, Erişim Tarihi: 30.01.2020

    https://www.evrensel.net/haber/288067/avukat-imrek-kck-davalarinda-yeniden-yargilama-yapilmali, Erişim Tarihi: 26.01.2020.

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1712554/chpli-ali-seker-acikladi-corluda-skandal-bitmiyor.html, Erişim Tarihi: 06.01.2020.

    https://www.evrensel.net/haber/375183/barolar-adil-yargilama-hakkini-ihlal-eden-mahkeme-heyeti-degissin, Erişim Tarihi: 23.01.2020.

      1. ORC’nin Yargıya Güven Anketi: Kamuoyu araştırma şirketi ORC, 9-12 Kasım 2019 tarihleri arasında 42 ilde, toplamda 4 bin 156 kişi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle yaptığı anketin sonuçlarını paylaştı. Ankete katılan kişilere sorulan, “Yargıya güveniyor musunuz?” anketine gelen cevapların % 11,7’i “Güveniyorum” olurken, % 68’i “Güvenmiyorum” oldu. % 20,3 ise “Kısmen” cevabını verdi. https://www.ensonhaber.com/orcnin-yargiya-guven-anketi.html 14.11.2019. ↑

     

      1. SODEV “Yargı Bağımsızlığı ve Yargıya Güven Araştırması Raporu” http://sodev.org.tr/sodev-yargi-bagimsizligi-ve-yargiya-guven-arastirmasi-raporu-aciklandi/ 19.06.2019.↑

     

      1. Örneğin, Golder v. Birleşik Krallık, Hornsby v. Yunanistan, Brumarescu v.Romanya. ↑

     

      1. https://www.hukukihaber.net/pratik-bilgiler/yargicin-savcinin-avukatin-cubbesi-neden-dugmesizdir-h51264.html. 09.01.2015. ↑

     

      1. Komisyon Tarafından Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Bilgilendirme, AB Genişleme Politikasına İlişkin 2019 Bilgilendirmesi, 2019 Türkiye Raporu, SWD(2019) 220 nihai, Brüksel, 29.5.2019. ↑

     

      1. Türkiye Barolar Birliği TBB İnsan Hakları Raporu 2016-2017 Raporu s.44. ↑

     

      1. “AİHM’deki Demirtaş davası , Müdahil olan Avrupa Konseyi, Türkiye’de adil yargılama olmadığını savundu” Demirtaş’ın AİHM’deki savunmasından. 18.09.2019. https://t24.com.tr/haber/aihm-deki-demirtas-davasi-bu-davanin-konusu-yargi-araciligi-ile-muhalefetin-susturulmasi-ve-cezalandirilmasidir,839882 ↑

     

      1. Komisyonun niteliği, tarafsız bağımsızlığına ilişkin endişeler konusunda detaylı bir rapor için bkz. ICJ (International Commission of Jurists), “Askıya Alınan Adalet:Adalete Erişim ve Türkiye’de Olağanüstü Hal”, 2018. ↑

     

      1. Kerem Altıparmak, “OHAL Komisyonu Etkili Bir Hukuk Yolu mu?”, http://bianet.org/bianet/toplum/183186-ohal-komisyonu-etkili-bir-hukuk-yolu-mu , 31.01.2017. ↑

     

      1. Remli v. Fransa kararı ↑

     

      1. Piersack v Belçika kararı ↑

     

      1. Hauschildt v. Danimarka Kararı. ↑

     

      1. Örneğin; Asya Bakan v. Türkiye, Mehmet and Suna Yiğit v.Türkiye, Kaba v.Türkiye. ↑

     

      1. , İHOP Raporu Adalete Erişimde Ayrımcılık,16.01.2017. ↑

     

      1. Cezasızlık Nedir?, https://hakikatadalethafiza.org/cezasizlik-nedir/ , erişim tarihi: 25.01.2020. ↑

     

      1. “Kadın Cinayetlerinin Önüne Geçmek İçin Çözüm İdam Değil, Sistematik Cezasızlığa Son Vermek”, https://www.birgun.net/haber/kadin-cinayetlerinin-onune-gecmek-icin-cozum-idam-degil-sistematik-cezasizliga-son-vermek-75521 ,20.02.2015 ↑

     

      1. , Erişim Tarihi: 02.02.2020. ↑

     

      1. Haberler için https://www.evrensel.net/haber/254776/26-kadin-cinayeti-davasinin-13unde-indirim-uygulandi , 29.06.2015. ↑

     

      1. http://www.diken.com.tr/paksoy-kardesler-davasinda-iki-saniga-da-beraat/, 05.02.2020. ↑

     

      1. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/aile-bakanligindan-istinafa-sule-cet-basvurusu-iyi-hal-indirimi-ve-alt-sinirdan-ceza-vicdani-sizlatti-41417208 , 10.01.2020. ↑

     

      1. Davalara ilişkin detaylı bilgi için bkz. https://www.failibelli.org/tum-davalar/ Erişim Tarihi: 30.01.2020 ↑

     

      1. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Für Die Freiheit (F), International Press Institute (IPI), Adalet Gözlem Raporu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü Davaları, Haziran-Aralık 2018Adalet Gözlem Raporu s.15. ↑

     

      1. Kemal Gözler, “Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Tabiî Hâkim İlkesi “Sahur Operasyonu” HakkındaBir Açıklama”, http://www.anayasa.gen.tr/tabii-hakim.htm ,29.08.2014.  ↑

     

      1. Avukat İmrek: KCK Davalarında Yeniden Yargılama Yapılmalı”,https://www.evrensel.net/haber/288067/avukat-imrek-kck-davalarinda-yeniden-yargilama-yapilmali, 20.08.2016. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.56. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.83 ↑

     

      1. “CHP’li Ali Şeker Açıkladı: Çorlu’da Skandal Bitmiyor”, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1712554/chpli-ali-seker-acikladi-corluda-skandal-bitmiyor.html, 04.01.2020. ↑

     

      1. SEGBİS bağlantısı odası. Fotoğraf, Ankara Sincan Cezaevi resmi internet sitesinden alınmıştır. ↑

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.14. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.76. ↑

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.12. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.76. ↑

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.12. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.75 ↑

     

      1. TBB 2016-2017 raporu s.77. ↑

     

      1. AİHM Dayanan v. Türkiye kararı. ↑

     

      1. AİHM Salduz v. Türkiye kararı. ↑

     

      1. Human Rights Watch Raporu “Türkiye’de Avukatlar ve Adil Yargılanma Hakkı Saldırı Altında”, 10.04.2019 https://www.hrw.org/tr/report/2019/04/10/328920. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.53. ↑

     

      1. TBB 2016-2017 Raporu s.124-125. ↑

     

      1. Report update: Mass Prosecution of Lawyers in Turkey (2016-2019), The Arrested Lawyers Initiative, 18.12.2019. ↑

     

      1. MLSA Adalet Gözlem Raporu s.11. ↑

     

      1. https://www.evrensel.net/haber/375183/barolar-adil-yargilama-hakkini-ihlal-eden-mahkeme-heyeti-degissin, 07.03.2019. “Barolar: Adil yargılama hakkını ihlal eden mahkeme heyeti değişsin” ↑

     

      1. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Yılı Raporu, s.25. ↑

     

      1. TİHEK İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi 2018 Raporu, s.24. ↑

     

      1. Robert c. Solomon, Adalet Tutkusu, Ayrıntı Yay. Çev. Ertuğ Altınay, s.23. ↑*Yazar Hakkında

        Dilan Mızrak, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Bölümünde 2006 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine hâlâ devam etmektedir. Yayınları genel olarak; vicdani ret, etnik çatışma, özerklik, geçmişle hesaplaşma üzerinedir.

     

  • Hala Gazeteciyiz Hak İhlali Raporları-1 (Kasım-2019): Türkiye’de Çalışma Yaşamında Hak Mücadelesi Önündeki Engeller

    Mustafa Kemal Coşkun[1] – Ali Rıza Güngen[2]

    1- Giriş

    Türkiye birçok temel hak ve özgürlüğün kısıtlandığı ve devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin bazı hakların kullanımına neredeyse hiç olanak tanımayacak şekilde otoriter bir nitelik arz ettiği bir ülkedir. Bu otoriterlik 12 Eylül Anayasasına sinmekle kalmamış, hak ve özgürlükler rejiminin içeriği kısıtlamalarla biçimlendirilmiş, aynı zamanda son derece sınırlı hakların kullanımı da oldukça keyfi bir biçimde siyasetçilerin veya oy çoğunluğu sağlamış siyasetçiler ile onların atadıkları görevlilerin inisiyatifine bırakılmıştır.

    Türkiye’de baskıcı uygulamalar ile hak ve özgürlüklerinin tatbikinin keskin biçimde bastırılmasının en somut örneklerinden bazıları çalışma yaşamı alanında görülmektedir. 2010’lu yıllarda Akdeniz havzasındaki isyan dalgasından, küresel halk hareketlerine kadar çok sayıda dinamik toplumsal süreçten dolaylı da olsa etkilenen Türkiyeli emekçilerin kendi yaşamlarını iyileştirmek ya da siyasal taleplerde bulunmak amacıyla giriştikleri eylemler sert bir şekilde bastırılmıştır. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlenme kapasitesinin aşındırılması süreci 12 Eylül sonrasında kayda değer mesafe kat etmiştir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetlerinin uygulamaları ve 2016-18 Olağanüstü Hal (OHAL) dönemi pratikleri, çalışma yaşamında örgütlenme hakkı bakımından yeni ve önemli erozyonlara sebep olmuştur.

    Bununla birlikte Türkiye toplumu 21. yüzyılda işçileşmeye devam etmektedir. Çalışma yaşamında hak mücadeleleri ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller, toplumun daha geniş kesimleri açısından daha büyük önem arz etmektedir. 21. yüzyılın başında ücretli ve yevmiyeli çalışanların toplam istihdam içindeki oranı yüzde 50 civarındayken, 2019’a gelindiğinde ücretiyle geçinenlerin istihdam içindeki payı üçte iki oranına yükselmiştir. Söz konusu oranlar, Türkiye’de işçi sınıfının toplumun büyük bir grubunu oluşturmaya devam ettiğini, hatta istihdam içinde ücretle geçinenlerin oranının arttığını göstermektedir.

    Bu rapor kapsamında Türkiye’de emek piyasasının durumu ve sendikalaşma oranlarını özetledikten sonra, Türkiye’de temel bir hak olan örgütlenme hakkı önündeki engelleri kısaca ele alacak, grev yasaklamaları ve sendikal mücadelede temel hakların kullanılmasının önündeki engellere odaklanacağız. Muhtemel kazanımlar için önerilerde bulunacak ve Türkiye’de çalışma yaşamındaki hak mücadelesi önündeki engellerin aşılmaz olmadığını hatırlatarak raporu sonlandıracağız.

    2- Temel Haklar Kullanılamıyor

    Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 2015 tarihli Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi temel hakların güvence altına alınması için üye ülkelerin çalışacağına dair taahhüt ve temel hakların sözleşmelerle güvence altına alınmış olduğuna yönelik bir hatırlatmadır. Bu bildirgede ILO Sözleşmelerinden bazılarının onaylanmamış olmasının üyelere temel hak ve özgürlükleri ihlal anlamında bir olanak tanımadığı vurgulanmaktadır. Bildirgeye göre bütün üyeler “Örgüt üyesi olmakla, bu Sözleşmelerle düzenlenen ve aşağıda sayılan temel haklara ilişkin ilkelere, iyi niyetle ve Anayasa’nın gereği olarak saygı göstermek, bu ilkeleri geliştirmek ve gerçekleştirmekle yükümlü”[3] bulunmaktadırlar. Söz konusu temel amaçlardan bazıları şu şekilde sıralanmıştır:

      • Sendikalaşma özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkının etkin biçimde tanınması;

     

      • Zorla ya da zorunlu çalıştırmanın tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması;

     

      • Çocuk işçiliğine etkin biçimde son verilmesi ve

     

      • İstihdamda ve meslekte ayrımcılığın ortadan kaldırılması.

     

    Türkiye sendikal hürriyetleri güvence altına almaya yönelik ILO sözleşmelerinin büyük bir kısmını imzalamıştır. Örneğin Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi 1952’de yürürlüğe girmiştir. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı düzenlemelerin dayanak noktası olan 1982 Anayasasında çalışma yaşamına ilişkin hükümler kısmında örgütlenme ve grev hakkına ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Aynı zamanda 2010 yılında yapılan değişikliklerle kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı tanınmıştır.

    Fakat bu düzenlemelerin somut olarak hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Özellikle 2010 yılında yapılan değişiklikler çalışma yaşamında demokratikleşme doğrultusunda adımlar olarak sunulmasına karşın örgütlenme hakkını kısıtlayıcı ifadeler Anayasada korunmuştur. Bu rapor kapsamında odaklandığımız grev yasakları ve toplu iş sözleşmesi önündeki engeller dikkate alındığında 2001 yılı ve sonrasındaki mevzuat düzenlemelerinin tanımlanmış hakların kullanımını bütünüyle engellemek üzere tasarlandığı görülmektedir.

    Grev hakkının kullanımının engellendiği, toplu sözleşme hakkının kısıtlandığı ve kamu çalışanları için tamamen kullanılamaz hale getirildiği bu ortamda çalışma yaşamının demokratikleşmesi ve çalışanların haklarının korunması için temel yollar ortadan kaldırılmış durumdadır. Emekçilerin haklarının korunabilmesi için bu anlamda mevzuatın köklü bir şekilde değiştirilmesi gereklidir. Yanı sıra, bilinçli bir şekilde öylece bırakılmış ve karar alıcılar ile işverenler tarafından rahatlıkla kullanılan boşlukların ortadan kaldırılması gereklidir.

    3- Türkiye’de Durum

    Çalışma yaşamındaki temel hak ve özgürlüklerin kullanımı önündeki engellerin büyüklüğüne karşın aynı zamanda 2010 sonrasında sendikalaşmanın sayısal ve oransal olarak arttığı görülmektedir.[4] Bu değişimin en önemli nedeni 2014 yılında çıkarılan ve özellikle kamu kurumlarında çalışan taşeron işçilerin sendikalaşmasını olanaklı kılan düzenlemedir.

    Aşağıdaki grafik son yıllarda gerçekleşen artışları göstermektedir. Grafikte belirtilen resmi ve gerçek sendikalaşma oranları farkı önem arz etmektedir. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kayıt dışı çalışan işçileri hesaba katmamakta bu nedenle açıkladığı sendikalaşma oranları olduğundan daha yüksek çıkmaktadır. Ancak kayıt dışı çalışanlar ve toplu iş sözleşmesi dışında kalan işçileri de kapsayan gerçek sendikalaşma oranı resmi orana nazaran daha düşüktür. Bununla birlikte her iki oranda da yükseliş görülmektedir.[5]

    Grafik 1. 2013-2019 Arası Sendikalaşma Oranları

    Kaynak: DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, 2019.

    Sendikalı işçi sayısı 2013-19 arasında 1 milyon 859 bine yükselerek yüzde 86 artmıştır. Altı yıl için 860 bine yakın işçinin sendika üyesi olması önemli bir gelişmedir. Bilhassa toplam işçi sayısının aynı dönemde dörtte bir oranında arttığı ve sigortalı işçi sayısının da yüzde 23,2 oranında arttığı dikkate alındığında sendikalılaşma oranındaki artış daha dikkat çekicidir.

    Türkiye’deki durumun altı çizilmesi gereken tarafı bu artışın bir kısmının kamu sendikacılığı pratiklerinden kaynaklanması, kollanan sendikaların devletle müzakerelerde saflarda yer alması ve bütün bunlarla birlikte temel hakların kullanımı bakımından aşınmanın şiddetlenerek devam etmesidir.

    3.1. Kriz Koşulları ve Sendikasızlaştırma

    6 Ocak 2019 tarihli Sözcü gazetesi

    Çalışma yaşamındaki otoriterlik ve temel hakların kullanımındaki engellere ayrıca kriz koşullarında çalışma koşullarının kötüleşmesi yönlü baskılar eşlik etmektedir. Türkiye’de kredi öncülüğündeki birikim modelinin sorunlarının daha belirgin hale gelmeye başladığı dönemde işsizlik oranlarında ciddi artışlar gözlenmiştir. 1990’lar sonundan bugüne resmi hesaplara göre Türkiye’de kaydedilen en yüksek işsizlik oranları sırasıyla 2009 ve 2019 yılı ilk çeyreklerine aittir. İşgücü istatistiklerinin hesaplanmasındaki yöntem değişiklikleri nedeniyle karşılaştırma imkanı sınırlı olsa da bu oranların aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek işsizlik oranlarına denk düştüğü ileri sürülebilir.

    Türkiye’de 2001 krizi sonrasında izlenen birikim stratejilerinin en önemli unsurlarından birisi reel ücretlerin artışının sınırlanması ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için telafi mekanizması olarak borçlanmaya itilmeleriydi. Özellikle birikim stratejilerindeki tıkanmanın belirgin olduğu son 6-7 yıllık dönemde yedek işgücü ordusu genişlerken ücretler üzerindeki rekabetçi baskı arttı. Yapılan hesaplamalar örneğin 1999 yılından 2011 yılına kadar uzanan dönemde kişi başı reel ücretin aynı seviyede kaldığını göstermektedir.[6] TÜİK hanehalkı anketlerine dayanarak yapılan reel ortalama ücret hesaplamalarında ise 2004-2016 arasında sınırlı bir artış görülmektedir. Ancak imalat sanayiinde çalışanların saatlik kazanç verileri üzerinden ücret endeksine bakıldığında 2001 yılından 2017 yılına kadar neredeyse hiçbir artış görülmediği söylenilebilir.[7]

    Türkiye’de emeğin durumuna dair son yirmi yılın değerlendirilmesi neoliberal politikaların uygulandığı başka ülkelerdekine benzer bir eğilimi teyit etmektedir. Bu eğilim kısaca emeğin maddi konumunun geriletilmesidir. Emek verimliliğindeki artışlar hiçbir şekilde ücretlere yansımamakta ve gelirden emeğin aldığı pay ya yerinde saymakta ya da gerilemektedir. Nitekim Türkiye ekonomisindeki hızlı dönüşüm süreci olarak tariflenebilecek son yirmi yıllık dönemde, dönem içi dalgalanmalara karşın emeğin GSYH’den aldığı payda herhangi bir artış görülmemiştir. 2010’lu yıllarda işgücünün yıllık ortalama artışının çok altında istihdamda artış görülmektedir. İstihdamın sektörel dağılımında hizmetlerin hızla arttığı görülmektedir. Ayrıca 2018-19 krizine kadar inşaat sektöründe hızlı istihdam artışları görülmüştür. Genel olarak bakıldığında ise Türkiye’deki işgücü istatistikleri ve istihdam verileri işçileşmenin arttığını ve fakat bununla birlikte 2010 sonrasında işsizliğin de artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. İşgücüne katılan emekçilerin reel olarak ücretleri yerinde saymakta ve kriz koşullarında hızla düşmektedir. Sonuç gelir dağılımı adaletsizliklerinin yoğunlaşması, yoksulluğun artmasıdır.

    Tablo 1: İşgücü İstatistikleri ve Geniş Tanımlı İşsizlik Oranı (2018-19)

    Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri ve Kendi Hesaplamalarımız

    Kriz koşullarında istihdam açısından zaten iç karartıcı olan tablo ise bir karabasana dönüşmüştür. İş bulma ümidi olmayanlar, iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, mevsimlik çalışanlar ve zamana bağlı eksik istihdam edilenlerin dikkate alındığı geniş işsizlik oranı 2018 yılı sonunda yüzde 20’nin üzerine çıkmıştır. Yukarıdaki tabloda aktardığımız üzere, yetersiz istihdam edilenlerin de dikkate alındığı en geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon civarında dolanmaktadır.

    “Uzmanlardan işsizlik oranı yorumu” başlığıyla çıkan 16 Mayıs 2019 tarihli Takvim gazetesi.

    Yedek işgücü ordusu olarak da tarif edilen işsizler ordusunun kalabalıklaşması çalışma koşullarının kötüleşmesi için işverenlere büyük olanaklar sunmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’de görüldüğü üzere güvencesizleştirme pratiklerinden muzdarip olan milyonlarca çalışanın konumları çalışma koşullarına dolaylı etkilerde bulunmaktadır. Resmi tanımlara göre işsiz kabul edilmeyen, işgücü piyasasıyla ilişkisi mevcut çalışanlardan daha netameli olanları dikkate alarak resme bakıldığında işgücüne oranla daha kalabalıklaşan bir artık nüfus kitlesi tespit edilebilir. Emek piyasasına kolayca dönemeyeceği varsayılanları dışarıda bırakarak birikimin koşulları sağlandığında yeniden çalışmaya başlayacağı tahmin edilenleri dikkate aldığımızda (2 yılı aşkın süredir işsiz olanları dışarıda bırakarak işsizler, çalışmaya hazır olanlar, mevsimlik çalışanlar ve zamana bağlı eksik istihdam edilenler) 6 milyonun üzerinde akıcı artık nüfus tespit edilebilir. Türkiye’de toplam işgücüne oranı yüzde 19’a dayanmış akıcı artık nüfustaki artış çalışma koşullarının daha da düzensizleşmesine işçi sınıfının mevcut koşullarının altında çalışma ve yaşam koşullarının daha kolay dayatılmasına vesile olmaktadır. Böylelikle kriz koşullarında sermayenin yeniden üretimi için işlevler görmektedir.[8]

    Tablo 2: İşgücü ve Akıcı Artık Nüfus (2018-19)

    Kaynak: TÜİK İşgücü İstatistikleri ve Kendi Hesaplamalarımız

    Söz konusu güvencesiz, kısa süreli çalışan, girdi-çıktı ile hayatını geçirmek zorunda bırakılan, hayatta kalmaya çalışan emekçiler mevcut sendikaların ulaşmalarının en zor olduğu kesimlerdir. Aynı zamanda sendikasızlaştırma tekniklerinde işverenler oldukça uzmanlaşmışlardır. Türk-İş tarafından yayımlanan bir rapor Türkiye’de uygulanan sendikasızlaştırma tekniklerinin bir kısmını şöyle sıralamaktadır:[9]

      • İşçileri sendikalardan uzak tutmak için sendikaları ve sendikalaşmayı karalayan ideolojik söylemlere başvurma.

     

      • Akrabalık, hemşerilik gibi geleneksel ilişkileri kullanarak sendikalaşmanın işverene ihanet anlamına geldiğini öne sürerek, işçileri psikolojik olarak baskı altında tutma.

     

      • Sendikalaşma durumunda işten çıkarma ya da işyerini kapatma tehdidiyle işçilerin “işgüvencesi”ni baskı altında tutma.

     

      • İşçiler arasındaki siyasi görüş, inanç, etnik köken ve benzeri ayrımları kışkırtarak işçileri birbirine düşürme ve işçilerin ortak hareket etmesini engelleme.

     

      • İşçileri sendikalaşmadan vazgeçirmek için işçilere maaş dışı maddi yardım ve ödeme teklif etme.

     

      • Sendikalaşmaya öncülük eden işçileri işten çıkarma.

     

      • Sendikalaşmaya öncülük eden işçileri “ödünç iş ilişkisi” ile başka işyerlerine gönderme.

     

      • Sendikaya üye olan işçileri tümüyle ya da kısmen işten çıkarma.

     

      • Sendikalı işçileri işten çıkardıktan sonra yeni işçi alarak sendikanın yetkisini düşürme.

     

      • Sendikaya üye olan işçileri yıldırmak için işçinin görev yerini değiştirme, işçiye daha zor iş verme ve işçiyi mesleki bilgisi ve yeterliliği dışındaki işleri yapmaya zorlama.

     

      • Taşeronlaştırmaya giderek sendikal örgütlülüğü dağıtma.

     

      • Bizzat işveren tarafından kurdurulan sendikalara işçileri üye yaparak, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü engelleme.

     

      • İşçileri üye oldukları sendikadan, işverenlerle birlikte hareket eden işveren güdümlü sendikalara geçirme yoluyla işçilerin sendika seçme özgürlüğünü engelleme.

     

      • Sendikalaşma sürecinde direnişe geçen işçilerin direnişini polis, jandarma aracılığıyla veya adam tutarak kırma.

     

      • Mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini kullanarak, “kadının sendikayla işi olmaz” gibi söylemlerle, kadın işçileri sendikadan uzak tutmaya çalışma.

     

      • Özellikle organize sanayi bölgeleri, sanayi siteleri ve serbest bölgelerde işverenlerin birlikte hareket etmesi ve sendikalaşan ya da sendikalaşmaya meyilli olan işçiler hakkında “kara listeler” oluşturarak bu işçilerin aynı bölgedeki farklı işletmelerde iş bulmasını engelleme.

     

      • Sendikalaşma sürecinin yaşandığı işyerlerinde, çalışma saatlerini uzatma, ücretleri geciktirme, molaları kısaltma, molada verilen çayı kaldırma, servisleri kaldırma, öğle yemeği çıkarmama. İşçilerin gittiği camilerde, imamları devreye sokarak, sendikalaşmayı engellemek için vaaz verdirme ve telkinde bulundurma.

     

    Dolayısıyla Türkiye’de sendikalı işçi sayısı artmasına karşın, hem emeğin gelirden aldığı pay ve reel ücretlerde bir artış görülmemiştir, hem de kriz koşullarında sosyal hakların talebi çok daha güç hale gelmektedir. Ayrıca işverenlerin kullandığı sendikasızlaşma teknikleri de işçilerin hak talepleri önünde bir engel oluşturmaktadır.

    Güneş gazetesinin 8 Ocak 2019 tarihli İZBAN grevinin yasaklanmasına ilişkin haberi.

    Türkiye’de ekonomi yönetimi ve siyaset yapıcılar sendikalaşma oranlarındaki değişime ve mevzuatta yer alan düzenlemelere atıfla çalışma yaşamındaki sorunların üzerini örtmektedirler. Çalışma yaşamındaki bu sorunları yanı sıra, sorunların çözümü için işçilerin kolektif eylemde bulunmaları ve hak taleplerini kayda geçirebilecekleri mekanizmalar da engellemeler açık bir şekilde görülmektedir. Bu noktaları açıklamak için grev hakkı önündeki engellere ve kamu çalışanlarının toplu iş sözleşmesinden mahrum bırakılmalarına değineceğiz.

      1. Grev Hakkı Engelleniyor

     

    AKP iktidarının sendikal hakların kullanılmasını ve genel olarak işçilerin hak taleplerini engellenmesine yönelik en önemli politikası grev erteleme ve yasaklamaları olmuştur. 2012 yılında Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6356 sayılı kanunla tekrar düzenlenen grev ve lokavt yasakları son derece geniş ve muğlak bir çerçeve sunarak fiilen grevlerin her durumda ertelenebilmesini sağlamaktadır. Türkiye’deki yasal çerçeve genel sağlık ve milli güvenlik gerekçeleri ya da ekonomik ve finansal istikrara tehdit oluşturma gibi gerekçelerle grevlerin ertelenmesine izin vermektedir. Mevzuata göre ertelenen grevler sonunda anlaşma sağlanamazsa uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözüldüğü için aslında ertelenen grevler de yasaklanmaktadır denilebilir. Grev yasakları özellikle Anayasa Mahkemesinin yasaklara ilişkin bazı ifadeleri 2014 yılında iptaline rağmen son derece geniş yorumlanabilecek bir özellik sergilemektedir.

    Sıklıkla başvurulan grev ertelemeler, OHAL döneminde daha da fazla kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. 2003 yılından bugüne toplamda 16 grev ertelenmiş/yasaklanmış ve bunların 7’si OHAL döneminde gerçekleşmiştir. Aşağıdaki tabloda aktardığımız ve fiilen yasaklanmış grevlerden etkilenen işçi sayısı yaklaşık 193 bindir. 2016 yılında grev ertelemenin kapsamı daha da genişletilmiş, “milli güvenlik ve genel sağlık” gerekçelerinin yanına “ekonomik ve finansal istikrarı” ve “şehir içi toplu taşım hizmetlerini bozucu” olduğu düşünülen grevlerin de yasaklanabileceği belirtilmiştir. 6356 sayılı kanun, mevcut haliyle ve OHAL dönemi uygulamalarıyla Türkiye’de grev hakkının ortadan kaldırıldığını söylemeyi mümkün kılmaktadır.

    Tablo 3: AKP İktidarı Döneminde Yasaklanan Grevler

    Yıl İşyeri Gerekçe Sendika
    2003 Petlas Milli Güvenlik Petrol-İş
    2003 Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
    2004 Şişecam Genel Sağlık ve Milli Güvenlik Kristal-İş
    2004 Pirelli Milli Güvenlik Lastik-İş
    2005 Erdemir Milli Güvenlik T. Maden-İş
    2014 Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
    2014 Çayırhan Kömür Genel Sağlık ve Milli Güvenlik T. Maden-İş
    2015 MESS Grup Milli Güvenlik Birleşik Metal
    2017 (OHAL) Asil Çelik Milli Güvenlik Birleşik Metal
    2017 (OHAL) EMİS Grup Milli Güvenlik Birleşik Metal
    2017 (OHAL) Akbank Ekonomik ve Finansal İstikrar Banksis
    2017 (OHAL) Şişecam Milli Güvenlik Kristal-İş
    2017 (OHAL) Mefar İlaç Genel Sağlık Petrol-İş
    2018 (OHAL) MESS Grup Milli Güvenlik Türk Metal, Birleşik Metal, Çelik-İş
    2018 (OHAL) Soda Kromsan Milli Güvenlik Petrol-İş
    2019 İzban Toplu Taşıma Hizmetlerini Bozucu Demiryol-İş

    Kaynak: DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, 2019.

    Grev yasaklamaları grev eğilimini de etkilemektedir. Grev eğilimi grev yoğunluğu ile ölçülür ve grev yoğunluğu her bin işçiye düşen grevde geçen işgünü sayısıdır.[10] AKP iktidarı döneminde grev yoğunluğu ve buna bağlı olarak grev eğilimi de önemli bir düşüş sergilemiştir. 1991’de 1059 olarak kaydedilen grev yoğunluğu, 1995’te kamu grevlerinin de artışıyla birlikte 1097’ye çıkmıştır, ancak 2000’li yıllarda önemli bir düşüş göstermiştir. 1985-2002 döneminde 334 olan grev yoğunluğu, AKP iktidarı döneminde (2003-2017) 25’e gerilemiştir. 2010-2017 yılları ortalaması ise yıllık 11’e kadar düşmüştür.[11]

      1. Toplu Sözleşme Hakkından Faydalanılamıyor

     

    Sendikal hakların kullanılmasında karşılaşılan bir diğer engel, toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakkının kısıtlanmasıdır. Türkiye’deki yasal düzenlemeler toplu sözleşme hakkından faydalanılmasını son derece zorlaştırmaktadır. Sendikaların üye sayıları nicel olarak artsa bile, sendika üyesi işçilerin toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakları giderek kısıtlanmaktadır. Ocak 2019 tarihli bakanlık verilerine göre 1 milyon 859 bin işçi sendika üyesi olarak gözükmektedir, ancak bu işçilerin 727 bini toplu iş sözleşmesi kapsamında değildir. Yani sendikalı işçilerin yüzde 39’u toplu iş sözleşmesi hakkından yararlanamamaktadır.

    Başka önemli bir gösterge, üç büyük konfederasyonun (Türk-İş, Hak-iş, DİSK) üye sayılarındaki değişimdir. Diğer konfederasyonların üye sayılarında da artış gerçekleşmesine karşın Hak-İş üye sayısındaki artışa değinmek gereklidir.

    Hak-İş’in üye sayısındaki artış sadece iktidarla uyumlu sendikacılıkla ilgili değil, aynı zamanda devletin, sermayenin, partinin ve emeğin işbirliği anlamında korporatist çalışma ilişkilerinin yerleştirilmesiyle de ilişkisidir.[12] Bu anlamda Türkiye’de 21. yüzyılda devlete, partiye ve sermayeye bağlı bir sendikal örgütlenme oluşturulması bağlamında önceki dönemlerden daha farklı bir seyir görüldüğü ve diğer dönemlere nazaran daha fazla mesafe kat edildiği belirtilmelidir. Kâğıt üzerinde toplu sözleşme hakkından faydalanabilen işçilerin bazılarının mevcut korporatist pratikler nedeniyle ne derece bu haktan faydalanabildikleri bir tartışma konusudur.

    Grafik 2: Konfederasyonların Üye Sayıları, 2013-2019 (Bin kişi)

    Kaynak: Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yayımlanan işkolu sendika üyeleri tebliğlerinden derlenmiştir.

    Farklı bir statüye sahip olmakla birlikte Memur-Sen’in üye sayısındaki artış ve üstlendiği işlevler de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kamu Görevlileri Sendikaları Heyeti Başkanı olarak Memur-Sen Genel Başkanının yer aldığı ve kamu görevlilerinin geneline yönelik toplu sözleşme görüşmeleri yine kâğıt üzerinde toplu sözleşme görüşmeleri olarak tanımlanmaktadır. Ancak söz konusu olan prosedürel bir fikir alışverişidir.

    Şöyle ki: Taraf olunan uluslararası sözleşmelerin toplu iş sözleşmesi ve örgütlenme hakkına ilişkin sağladığı güvencelere karşın T.C. Anayasasında bu alandaki maddeler ve mevzuatın biçimlendirilmesi kamu çalışanlarının toplu sözleşme hakkının tatbikini bütünüyle keyfiyete bırakmıştır. Anayasanın 53. Maddesine göre “Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler”, ancak “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.” Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun oluşumu ve görevleri ise 4688 sayılı Kanun ile belirlenmiştir. Bu kanunun 34. Maddesine göre Kamu Görevlileri Hakem Kurulu onbir üyeden oluşturulur. Üyelerin belirlenmesinde Cumhurbaşkanı neredeyse tam yetkilidir ve onbir üyenin yedisini seçmektedir.

    4688 sayılı Kanunun ilgili maddesine göre onbir üye; a) Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkan, Başkanvekili, Başkan Yardımcısı veya Daire Başkanları arasından Cumhurbaşkanınca Başkan olarak seçilecek bir üye, b) Cumhurbaşkanınca belirlenen bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarından dört üye, c) Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından belirlenecek iki, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlardan birer üye, d) Üniversitelerin kamu yönetimi, iş hukuku, kamu maliyesi, çalışma ekonomisi, iktisat ve işletme bilim dallarından en az Doçent unvanını taşıyanlar arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üye, e) Bağlı sendikaların üye sayısı itibarıyla en fazla üyeye sahip konfederasyon tarafından üç, bağlı sendikaların üye sayısı açısından ikinci ve üçüncü sırada bulunan konfederasyonlar tarafından ikişer olmak üzere (d) bendinde belirtilen bilim dallarından en az Doçent unvanını taşımak kaydıyla, önerilecek toplam yedi öğretim üyesi arasından Cumhurbaşkanınca seçilecek bir üyeden oluşmaktadır.

    Türkiye’de 2000’li yıllardaki kamu sendikacılığı pratikleri nedeniyle kalan dört üyenin ikisinin de ekonomi yönetiminin ve politika yapıcıların uygun gördüğü kişiler arasından Kurul’a katılacağı ifade edilmelidir. Dolayısıyla kamu çalışanları toplu sözleşme masasına oturduklarında temel sosyal ve mali talepler karşılanmamaktadır. Daha sonrasında çoğunluğu Cumhurbaşkanınca, kalan az sayıda üyesinin de yarısı kayırmacılıktan faydalanan bir sendika tarafından ve dolaylı olarak yine Cumhurbaşkanınca belirlenen Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, son kararı vermektedir.

    Kısacası uluslararası sözleşmelerle verilen taahhütler ve Anayasa ile güvence altına alınmış gibi sunulan toplu iş sözleşmesi hakkı milyonlarca kamu çalışanı için herhangi bir gerçekliğe tekabül etmemektedir. Kamu çalışanları için geçerli olan bu engeller çalışma yaşamıyla ilgili mevzuatın bütününe hâkim olan bir bakışın yansımasıdır. Mevzuattaki bariyerler nedeniyle sendikalı olan işçiler de toplu sözleşme hakkından faydalanamamaktadır. Türkiye’de günümüzde sendikalı işçilerin yüzde 39’u toplu sözleşme hakkından mahrumdur. Düşük sendikalaşma oranı nedeniyle toplamda işçilerin yüzde 93’ü toplu iş sözleşmesi kapsamında yer almamaktadır. Toplu iş sözleşmesi kapsamı ve sendikalaşma açısından Türkiye OECD ülkeleri arasında son sırada bulunmaktadır.[13]

      1. Atılması Gereken Adımlar

     

    Uluslararası Çalışma Örgütü mensubu olan Türkiye, ILO sözleşmelerinin şartlarını yerine getirmekle yükümlüdür. Çalışma yaşamında temel hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi için Türkiye’de mevzuat değişiklikleri ve OHAL hukukunun ilgası gereklidir. Toplantı ve gösteri özgürlüğü önündeki yasal engellerin bütünüyle kaldırılması bunun yanı sıra örgütlenme özgürlüğü önündeki fiili engellerin temizlenmesi şarttır. Siyasal görüşleri, cinsiyeti, etnik kökeni nedeniyle işçilerin ayrımcılığa uğraması engellenmelidir. OECD ülkeleri arasında en yüksek haftalık çalışma saatlerinin görüldüğü Türkiye’de çalışma saatlerinin uzunluğu aynı zamanda örgütlenme ve toplumsal yaşam için çalışanlara zaman kalmamasını beraberinde getirmektedir. Ayrıca, ücretlilerin yaklaşık yarısının sefalet ücreti olarak adlandırılabilecek asgari ücret ve civarında ücret aldığı çalışma yaşamında emeğin toplam gelirden aldığı payı artıracak düzenlemeler gereklidir.

    Bizim buradaki değerlendirmemiz sınırları kapsamında ise, çalışma yaşamının demokratikleşmesi açısından olmazsa olmaz adım ve düzenlemeler şu şekilde sıralanabilir:

      • İşkolu barajının kaldırılması

     

      • Toplu sözleşme hakkının eksiksiz, gediksiz tatbik edilebilmesi için düzenlemeler yapılması

     

      • Kamu hakem kurulunun kaldırılması, kamu çalışanlarına grev hakkının tanınması

     

      • Milli güvenlik gibi gerekçelerle grev yasaklarına zemin sağlayan mevzuatın değişmesi

     

      • İşyerindeki yıldırı karşısında önlemler alınması, sendikal örgütlenmeyi engelleyen pratikler karşısında cezaların ağırlaştırılması

     

    Bu doğrultuda bir değişim, genel olarak çalışma yaşamının demokratikleşmesi, çalışanların özgüçlerinin artması ile kol kola ilerleyecek bir süreçtir. Türkiye’de asgari ücretin belirlenmesinden toplu sözleşme hakkının uygulanmasına, uluslararası standartlara uyum gösterilmesi, çalışma koşullarının iyileşmesi, işçi sağlığı ve güvenliği açısından gerekli önlemlerin alınması ancak ve ancak sendikaların yeni örgütlenme yolları üzerine çalışmalar gerçekleştirmesi, engelleri aşacak aktif ve kararlı mücadelenin devamı ile mümkün olacaktır.

    Kaynakça

    Bakır, Onur ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, 2009.

    Coşkun, Mustafa Kemal. “AKP ve İşçi Sınıfı”, Devrimci Marksizm, 2019.

    Çelik, Aziz. “Sembiyotik ilişkiler ve otoriter korporatizm kıskacında 2010’lu yıllarda Türkiye’de sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev eğilimleri”, Uluslararası Yönetim, İktisat ve İşletme Dergisi, CEEİK 2018.

    Makal, Ahmet. Grev, kuramlar ve uluslararası farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987.

    Marx, Karl. Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt 1, Yordam: İstanbul, (2011 [1867]).

    Orhangazi, Özgür. “2000’li yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu”, Çalışma ve Toplum, 2019/1.

    Öngel, Serkan Öngel ve Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye ekonomisinde küresel kriz karşısında sermayenin tepkisi: İşçilerin artan sömürüsü”, DİSK-AR, Güz, 2013.

    Yazarlar Hakkında Bilgi:

    Ali Rıza Güngen, siyaset bilimci, siyasal iktisatçı, çevirmen, yazar ve blogger. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde doktorasını tamamladıktan sonra Queen’s Üniversitesi Küresel Kalkınma Çalışmaları’nda doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuştur. Carnegie Mellon Üniversitesi bünyesinde uzaktan araştırmacıdır. Off University katkısıyla Kassel Üniversitesi’nde ders vermiştir. Ortak yazarlarından olduğu Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği başlıklı bir kitabı bulunmaktadır. The Political Economy of Financial Transformation in Turkey kitabının editörlerindendir. The Journal of Peasant Studies, New Political Economy, Praksis, Amme İdaresi Dergisi ve İktisat Dergisi vb. akademik yayınlarda çalışmaları yayımlanmıştır. Borç yönetimi, finansal içerilme, finansal sektörün denetimi ve devlet bankaları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

    Mustafa Kemal Coşkun, 1970 İzmir doğumludur. Ankara Üniversitesi, DTCF, Sosyoloji Bölümü eski öğretim üyesi. Yüksek Lisansını ODTÜ’de, Doktorasını DTCF’de tamamladı. Barış Bildirisini imzaladığı için çalıştığı üniversiteden uzaklaştırıldı. Toplumsal hareketler, sınıf mücadeleleri ve sınıf ilişkileri, siyaset sosyolojisi temel ilgi alanlarıdır. Halen bağımsız araştırmacı olarak çalışmaktadır.

    [1] Doç. Dr., Sosyolog.

    [2] Dr., Siyaset Bilimci, Carnegie Mellon Üniversitesi (Uzaktan Araştırmacı).

    [3] Uluslararası Çalışma Örgütü, Çalışma Yaşamında Temel İlkeler ve Haklar Bildirgesi, https://www.ilo.org/ankara/about-us/WCMS_412372/lang–tr/index.htm, 2015, erişim tarihi: 23 Aralık 2019.

    [4] Bu raporda da kullandığımız bazı tablolar ve verilerle birlikte Türkiye’de işçi sınıfının durumuna dair güncel bir değerlendirme için bkz. Mustafa Kemal Coşkun, “AKP ve İşçi Sınıfı”, Devrimci Marksizm, 2019, 39-40.

    [5] Aziz Çelik, “Sembiyotik ilişkiler ve otoriter korporatizm kıskacında 2010’lu yıllarda Türkiye’de sendikalaşma, toplu pazarlık ve grev eğilimleri”, Uluslararası Yönetim, İktisat ve İşletme Dergisi CEEİK 2018, özel sayısı, s. 46.

    [6] Serkan Öngel ve Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye ekonomisinde küresel kriz karşısında sermayenin tepkisi: İşçilerin artan sömürüsü”, DİSK-AR, Güz, 2013, s. 39.

    [7] Bu hesaplamalar için bkz. Özgür Orhangazi, “2000’li yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu”, Çalışma ve Toplum, 2019/1: 325-349.

    [8] “Göreli artık nüfus üretimi sefalet üretimini içerir; bu nüfusun varlığı ne kadar zorunlu ise onun da varlığı o kadar zorunludur; sefalet, göreli artık nüfusla bir arada, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir varlık koşulunu oluşturur” Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politin Eleştirisi, Cilt 1, Yordam: İstanbul, (2011 [1867]), s. 622.

    [9] Onur Bakır ve Deniz Akdoğan, “Türkiye’de Sendikalaşma ve Özel Sektörde Sendikal Örgütlenme”, Türk-İş Dergisi, 2009, Sayı 383, s. 91-92.

    [10] Ahmet Makal, Grev, kuramlar ve uluslararası farklılıklar, Ankara: V Yayınları, 1987.

    [11] Çelik, a.g.e., s. 59.

    [12] Çelik, a.g.e.

    [13] DİSK-AR, Sendikalaşma Araştırması, DİSK, 2019.

  • Uğur Mumcu anmasında basın kartı iptalleri konuşuldu

    Uğur Mumcu anmasında basın kartı iptalleri konuşuldu

    UMAG tarafından organize edilen ve bir haftayı kapsayan 27. Adalet ve Demokrasi Haftası’nda, çeşitli kitle ve meslek örgütleri, dernekler, partiler Uğur Mumcu anma etkinlikleri düzenliyorlar. Bu etkinliklerden birisini de Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu gerçekleştirdi.

    Yılmaz Güney Sahnesi’nde önceki gün gerçekleşen ve “Gazetecilik Nereden, Nereye?” başlıklı panelde konuşmacılar, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından o gün iptal edilen basın kartlarını da gündemlerine aldılar.


    ‘İSTEDİLER Kİ GAZETECİLER SUSSUZ’

    Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Kızılırmak Federasyonu Genel Başkanı Murat Akyüz, 27 yıl önce evinin önünde, aracına konan bomba ile öldürülen Uğur Mumcu ile gerçeklerin, halkın haber alma hakkının hedefe konulduğunu söyledi. Ocak ayında öldürülen gazeteciler arasında Metin Göktepe, Hrant Dink‘in de bulunduğunu belirten Akyüz, Türkiye’de 66 gazetecinin katledildiğini belirterek, “İstediler ki, gazeteciler sussun, gerçekleri araştırmasın, yazmasın, halk gerçekleri öğrenemesin. Ama ölüm pahasına gazeteciler yazdılar, yazmaya devam ediyorlar” diye konuştu.

    Araştırmacı gazeteciliğin simge ismi Uğur Mumcu’nun, kimsenin yazmaya dahi cesaret edemediği konuların üzerine gittiğini, arı kovanına çomak soktuğunu belirten Akyüz, Uğur Mumcu’nun 4 Şubat 1981’de Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı şu yazıya atıf yaptı: “İsterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. Bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. Bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! Bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar.

    Evet, yazacağız, susmayacağız. Bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.”

    ‘GAZETECİLERİ UNUTMADIK’

    Akyüz şunları söyledi; “Bugün medyanın yüzde 90’ından fazlası iktidar tarafından yandaşlara peşkeş çekilmiş, muhalefetin sesi susturulmak istenmektedir. Birgün, Evrensel, Cumhuriyet ve Sözcü ise baskılarla, açılan davalarla, verilen hapis cezaları ve Basın İlan Kurumu’nun ekonomik ambargosu ile susturulmak istenmektedir. Öyle ki Evrensel Gazetesi, okurlarının iki-üç Evrensel alarak desteklerinden dolayı gazete cezalandırılmaktadır.

    Kızılırmak Federasyonu olarak Metin Göktepe’yi de Uğur Mumcu’yu da Hrant Dink’i de öldürülen diğer gazetecileri de unutmadık.”


    KHK’LI AKADEMİSYEN SÜRECİ ANLATTI

    Etkinliğin panel bölümünün konukları ise KHK’lı akademisyen Doç. Dr. Gülseren Adaklı ile Gazeteci Faruk Bildirici idi.

    Paneli yöneten Kızılırmak Federasyonu Genel Sekreteri, Gazeteci Sultan Özer, kendisinin de aralarında olduğu Evrensel Gazetesi, Birgün ve Cumhuriyet gazetelerinden gazetecilerin kartlarının iptal edildiğini söyledi. Bu iptallerin yasalara, anayasaya aykırı olduğunu belirten Özer, gazeteciler üzerindeki baskılara da vurgu yaptı.

    Panelistlerden ilk sözü alan Doç. Dr. Gülseren Adaklı, A. Ü. İletişim Fakültesi’nden KHK ile görevden alınmasını, öncesinde A.Ü. rektörününün yolsuzluklarını teşhir ettiği için zaten hedefe konulduğunu, ancak buna rağmen bu kadarını da beklemediğini söyledi.


    Barış bildirisini imzaladıkları için hedefe konulan akademisyenlere vurgu yaparak, bildirinin hazırlanmasında katkısı olmadığı için önce imzalamadığını, ancak imzacılara yönelik linç girişimlerine tepki olarak ikinci imzacı grupta yer aldığını anlatan Adaklı, ihraç listelerinin doğrudan rektörler, yerel yönetimler tarafından hazırlandığını ifade etti.

    Adaklı, “Kendim diye söylemiyorum iyi hocalardık. Eğitimin niteliğini, ne kadar erozyona uğradığını, tüm meslek alanlarında nasıl bir erozyon yaşandığını biliyorsunuz. Bizleri üniversitelerden uzaklaştırdılar. Bu, taşları bağlayıp köpekleri salmaktır” diye konuştu.

    Gazetecilik yaptığı döneme, 1980’lerden sonra başlayan medya sahipliğindeki dönüşüme ilişkin de konuşan Adaklı, 12 Eylül ile ilk adımları atılan medyadaki sahiplik yapısına ilişkin doktora tezi yazdığını da hatırlattı.

    GAZETECİNİN KAMUYU BİLGİLENDİRME GÖREVİ

    Gazetecinin gördüğü şeyi aktaran kişi olduğunu belirterek, gazetecinin kamuyu, halkı bilgilendirmek görevine de atıf yapan Adaklı, ancak, sahiplik yapısı değişen, bankası, holdingi, şirketleri olan medya patronları ile “halkın haber alma” hakkının yerine getirilemediğini de söyledi.

    ‘BİR YIL İÇİNDE İKİ YERDEN ATILDIM’

    Gazeteci Faruk Bildirici de 40 yıllık gazeteci olduğunu, son bir yıl içerisinde Hürriyet’ten ve RTÜK üyeliğinden kovulduğunu anlattı.

    İktidarların gazetecilerin haber yapmalarına, soru sormalarına bile müdahale ettiğini, gazetecilerin soru soramaz duruma getirildiğini aktaran Bildirici, gazetecilerin nasıl haber yapacağına da kimlerin gazetecilik yapacağına da iktidarın karar vermeye çalıştığını söyledi.

    İptal edilen basın kartlarına değinen ve devletin değil, basın kartını gazeteci örgütlerinin vermesi gerektiğini yıllardır konuştuklarını belirten Bildirici, artık bu noktadan sonra sarı basın kartının, basın örgütleri tarafından verilmesi sürecinin başlatılması gerektiğini söyledi.

    Etkinliğe türküleriyle Malik İnci ve Kızılırmak Korosu, “Mum Alevi” adlı oyunuyla Tiyatro3 de katıldı.

  • Medya Raporu-12 (Mart-2019): Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Medya Raporu-12 (Mart-2019): Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-12 (Mart-2019)

    Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Hande DÖNMEZ

    GİRİŞ

    Bu rapor, Türkiye’nin demokrasisindeki krizin bir unsuruna odaklanıyor: Medyaya yönelen sistematik baskının özellikle seçim dönemlerindeki temsile ve genel olarak demokrasiye etkisine. Özgür bir basın, herhangi bir demokraside, hesap verebilirliği sağlayan ve sağlıklı bir halk tartışmasını teşvik eden hayati bir aktördür. Türkiye’de zayıf bir muhalefet ve yargı sistemi göz önüne alındığında serbest ve özgür basının önemi daha da hayati olmaktadır. Basının tek sesli bir hal alması demokrasinin krizinin hem bir belirtisi hem de bir nedenidir.

    Medya özgürlüğü sorunu -ve medya sahiplerinin hükümetle işbirliği yapmak için istekli olması- AK Parti ile başlamadı. Siyaset ve devlet, Türkiye’de uzun süredir gazetecilik ve medya faaliyetlerinin bağımsızlığı aleyhine çalışmaktadır. Askeri “vesayet” sırasında, Türk ordusu ve bürokratik müttefikleri, laik milliyetçiliğin dar sınırları dışındaki etnik kimlik, din ve tarih tartışmalarını sınırlayan bir dizi kırmızı çizgiyi yürürlüğe koydu. Bununla birlikte, Türkiye’deki ana akım medya, şimdi, büyük işletme ve medya şirketlerinin yalnızca iktisadi çıkarları tehdit edildiğinde bile haber medyasına yönelik hükümeti ve baskıcı taktiklerini sorgulayabileceği yeni bir sansür ekonomisi altında çalışmaktadır.[1] Denilebilir ki, hükümetin medya üzerindeki en büyük kozu ekonomiktir.[2]

    Kamuoyu, demokrasinin temel taşlarından birini oluşturur. Vatandaşların belirli politikalar için tercihte bulunmaları, meclis veya mahalli idareler için parti ve adayların ilgili politika boyutlarında nerede olduklarını bilmeleri ve oylarını buna göre kullanmaları beklenmektedir. Başka bir deyişle demokrasinin, vatandaşlar siyasi olarak bilgilendirildiğinde en iyi şekilde işleyeceği varsayılır. Bilgiye erişim, demokrasinin sağlığı için en az iki nedenden ötürü esastır. Birincisi, vatandaşların cehalet veya yanlış bilgi verme eylemlerinden ziyade sorumlu, bilinçli seçimler yapmalarını sağlar. İkincisi, bilgi, temsilcilerin verdikleri sözleri tutmalarını ve onları seçenlerin isteklerini yerine getirmelerini sağlayarak bir kontrol işlevi görür.[3] Bu işlevler özellikle seçim kampanyaları döneminde daha da önem kazanır. Keza, farklı politik perspektiflerden adayların medyada eşit şekilde ve yoğunlukta görünür olmaları, vatandaşların, farklı siyasi parti adaylarının vaatlerini ve olası icraatlarını anlayabilmelerini ve bu çerçevede seçim yapma şansına sahip olmasını sağlar.

    24 Haziran Seçimleri ve Medya Temsili

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Seçim Gözlem Heyeti’nin 24 Haziran 2018 seçimleri final raporunun[4] medya bölümüne baktığımızda ilk göze çarpan, kampanya süreçlerinin medyada tek taraflı yansımasıdır. Yani, “medya ortamı, sahiplerinin daha ziyade hükümet ile bağlantılı olduğu düşünülen ya da devletle yaptıkları sözleşmelere bağlı olan medya kuruluşlarının hakimiyetindedir ve bu da çeşitlilik gösteren görüşlerin var olmasına kısıtlama getirmektedir.” Ticari yazılı basının sıklıkla kamunun verdiği ilanlara ve kamu dağıtım kanallarına bağımlı olduğuna, televizyonun hala ana bilgi kaynağı iken internet kullanım oranıın büyüdüğüne ve sosyal ağların önemli haber kaynakları halini aldığına dikkat çeken heyet; ancak bu durumun daha çok kentlerde geçerli olduğuna ve bunun karşılığında online gözetimin arttığına da vurgu yapmıştır[5].

    Anayasa’da ifade özgürlüğü hakkı konusunda genel bir hüküm bulunmakla birlikte, başka gerekçelerin yanı sıra, Terörle Mücadele Kanunu ve İnternet Yasaları kapsamında da medyaya kısıtlamalar getirilmesine müsaade edilmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda Türk Milletine ve devlete, kamu çalışanları ve cumhurbaşkanına hakareti de kapsayan hakaretle ilgili geniş kapsamlı hükümler yer almaktadır. Seçim kampanyaları süresince hakaret gerekçesi ile gazetecilere karşı pek çok ceza davası açılmıştır.[6] Aynı raporda, gazetecilerin alenen hakarete uğradığı ve tehdit edildiği de vurgulanmıştır.[7]

    Tüm bunların yanı sıra, yasalarda Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) yükümlülüğü “resmi yayın kuruluşu hukuki gerekliliklere bağlı kalmalı ve haberler ile bedelli siyasi reklamlar da dahil olacak şekilde kampanyalara eşit, adil ve tarafsız yer verilmesini sağlamalıdır,” şeklinde belirlenmiş olmasına rağmen; zorunlu propaganda süresi dahil olmak üzere, TRT’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na toplam 181 saat yer verdiği, CHP ve partinin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye 15 saat 40 dakika, İYİ Parti ve Meral Akşener’e ise 3 saat 38 dakika ayırdığı ve o sırada tutuklu olan Selahattin Demirtaş ve HDP’ye ise sadece 31 dakika ver verdiği açıklanmıştır.[8] Nitekim Anayasa’ya göre Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) mecliste bulunan her siyasi partiden bir temsilci olması gerekirken Kasım 2017’de HDP temsilcisinin üyelik süresinin dolması üzerine MHP’den ikinci aday gösterilmiş bir üye olduğu için HDP’nin kampanya süreci boyunca RTÜK’te temsil hakkı olamamıştır. Tüm bunlar daha önce de belirttiğimiz gibi medyanın çok sesliliğinin sistematik olarak azaltıldığı ve kısıtlandığının göstergeleridir. Denilebilir ki, çok sesliliğin azalması, farklı bakış açılarının ve düşüncelerin kriminalize ve marjinalize edilmesi, demokrasinin en önemli gereklerinden vatandaşın siyasal olarak bilgilenmesinin önündeki en önemli engellerdendir.

    Değişen Bir Şey Var mı: 31 Mart Yerel Seçim Kampanya Dönemi

    31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri kampanya dönemine geldiğimizde ise muhalefetten benzer iddialar gelmeye davam etti. Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 31 Mart yerel seçimi öncesi hazırladığı “Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası” başlığıyla hazırladığı raporda[9] Kadir Has Üniversitesi tarafından 2018 yılında yapılan bir araştırmaya gönderme yapılıyor ve Türkiye’de her 5 kişiden 3’ünün ülkede basın özgürlüğünün olmadığını düşündüğü dile getiriliyor. Raporda, Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü ve Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi verilerinin de bu tespiti doğruladığı görülüyor. Endekse göre 2002’den 2018 yılına gelindiğinde Türkiye’nin 99. sıradan 157. sıraya gerilediği görülüyor.[10]

    Kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü olan TRT’nin yasayla düzenlenmiş görev ve yetkilerine göre siyasal yelpazeyi tüm çeşitliliğiyle yansıtması gerekirken, yerel seçim öncesi kampanya döneminde, 16-20 Mart 2019 tarihleri arasındaki ana haber bültenlerinde TRT, AKP ve MHP’ye toplam 27 saat 3 dakika lehte, CHP ve İYİ Parti’ye ise toplam 3 saat 29 dakika lehte, 1 saat 21 dakika aleyhte yer verdi. Bu süre içinde HDP’ye sıfır saniye lehte, 15 saat, 53 dakika ise aleyhte yer verilmiştir.[11] Bu veriler, kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü TRT’nin, bu doğrultuda eşit yayın hakkına riayet etmediğini, siyasi partilere ve adaylara adil bir propaganda imkânı sunmadığını göstermektedir. Veriler incelendiğinde, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin diğer muhalefet partilerine kıyasla görünürlüğünün daha yüksek olduğu söylenebilir, ancak bu durumda da yayınların önemli bir bölümünün parti içi karışıklıklar ve kimi suç iddiaları gibi olumsuz içeriklere ayrıldığı görülmektedir.[12]

    TRT’nin muhalefet adayları aleyhine propaganda söyleminin haberleştirerek kullanması 31 Mart Yerel Seçimlerini diğer seçim dönemlerinden ayıran en önemli noktadır. Önceki seçimlerde, kamu yayıncılığı sorumluluğu ile hareket etmesi gereken TRT muhalefet partilerine az ekran payı vererek tarafsızlık ilkesini ihlal ederken, 31 Mart seçimlerinde iktidar partisinin siyasal söylemlerini destekleyecek şekilde haberler yaparak olumsuz propaganda yapmıştır.[13]

    İkinci çarpıcı değişiklik ise iktidarın nefret söylemi dili inşasıdır. Aşağıdaki gazete başlıklarından da görüleceği üzere, iktidar partisi, yasal olarak seçimlere girmeye hak kazanmış neredeyse tüm parti ve adayları terör örgütleriyle ilişkilendiren dışlayıcı bir dil inşa etmiş ve bu dilin kamuoyuna yayılması konusunda medya desteği almıştır:

    CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu FETÖ şüphelisi[14] Sabah, 20 Aralık 2018

    İYİ Parti FETÖ'yü destekleyen ismi aday yaptı![15] Sabah, 14 Şubat 2019

    [16] Star, 3 Şubat 2019

    SONUÇ YERİNE

    Herman ve Chomsky, medyanın ekonomi politiği üzerinden yaptıkları değerlendirmeye göre, egemen sınıfların ideolojilerinin, medya mesajlarıyla sıradan vatandaşın bilişsel sınırlarını daralttığını iddia ederler. Bu görüşe göre, medya mesajları ve özellikle haberler sıradan izleyici ya da okuyucunun düşündüklerini etkileyen düzenli bir propaganda işlevi görür. Böylece her türlü haber, basın toplantısı ve haber bülteni bir anlamda kamuoyunu yönlendiren ve şekillendiren bir propaganda aracı olarak karşımıza çıkar.[17] Medyanın asıl olarak ekonomi politiği üzerinden değerlendirme yapan bu yaklaşım, medyanın mülkiyetini elinde bulunduranların medyayı aynı zamanda sanki kamu çıkarına hizmet ediyormuş gibi gösterirken, aslında özellikle siyasal ve kişisel çıkar ilişkisi içinde bulundukları siyasal gücün görüşlerini meşrulaştıran bir araca dönüştürdüğünü iddia eder. Böylece siyasal gücü elinde bulunduranların aynı zamanda medya gücünü de ellerinde bulundurdukları zaman, haberlere kamu çıkarlarından ziyade medyada ve politikada özel çıkarların yerleştirildiğini savunurlar. Bu güç ve mülkiyet yapısı, bir tartışma platformu olarak bilgiye ve medyaya erişimi kontrol etmektedir. Chomsky’ye göre medya, haberlerin içeriklerini yerleşik ayrıcalıkları destekleyen bir çerçevede sunarak tartışmayı sınırlayarak iç içe geçmiş bir yapılanma olan devletlerin ve şirketlerin çıkarlarına uygun hareket eder. Ekonomi politik yaklaşım, medyadaki demokratik olmayan temsili böylece, esas olarak mülkiyet yapısındaki eşitsiz dağılıma ve yoğunlaşmaya bağlar.

    Aslında Türkiye’de özellikle AKP döneminde yoğunlaşan medya sermayesinin özellikle hükümet destekçisi sermaye kesimine aktarılmasını açıklamakta bu yaklaşım bize yol gösterir. Ancak bu eksik temsil konusundaki sorunu, özellikle kamu yayıncılığı yapmakla sorumlu TRT’nin sorumluluğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman tek başına mülkiyet yapısıyla açıklamak zaman zaman zorlaşmaktadır. Burada karşımıza Türkiye’deki demokrasi geleneğinin eksikliği ve buna bağlı olarak kamu kaynaklarının da klientalist bir şekilde eş dost ve akrabalar arasında paylaştırılması geleneğinin yaygın olması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira her ne kadar AKP iktidarı dönemi kadar olmasa da TRT ve Anadolu Ajansı gibi kamu kurumlarının her hükümetin arka bahçesi olarak kullanılması geleneği yeni bir şey değildir. Ancak AKP dönemindeki iktidar yoğunlaşması nedeniyle bu tür kurumlar artık neredeyse parti yayın organı gibi çalışır hale gelmiştir.

    Bianet ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün birlikte hazırladığı Medya Sahipliği İzleme Projesi (MOM) tarafından yayınlanan araştırmaya göre[18], Mayıs 2019 itibarıyla, Türkiye’de medya sektöründe toplam 2 bin 474 gazete, 3650 dergi, 899 radyo istasyonu ve 108 televizyon kanalı yayın yapmaktadır. Ülkenin en büyük 40 medya kuruluşu, medya haricinde sanayi ve ticaret alanlarında faaliyet gösteren şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Doğan Medya Grubunun alımıyla büyüyen Demirören Grubu, Doğuş, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas grupları ve Ethem Sancak’a ait şirketler; inşaat, enerji, maden, turizm, telekomünikasyon, bankacılık ve finans alanında da faaliyet gösteriyor.[19] Raporda, bu şirketlerin, medya dışı işlerinde kamu ihalelerine de girmesi ve devletle ticari ilişkileri olması, kontrol ettikleri medya organlarının bağımsızlığı ve özgürlüğü noktasında eleştirilere neden olduğu vurgulanmaktadır. Bu vurgu Herman ve Chomsky’nin medya analizine paraleldir: siyasal, ekonomik ve medya gücünün birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu sistemlerde medyanın kamu yararı ilkesinden ziyade, bu üçlü mekanizmanın çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.

    Türkiye’de, Mayıs 2019 itibarıyla, televizyon izlenme oranı yüzde 77’dir. İzlenen kanalların 165’i yerel, 19’u ulusal ve 13’ü devlet kontrolündeki kanal ve yayıncı kuruluşlardır. MOM raporuna göre Türkiye’deki televizyon seyircisinin yüzde 45’i hükümete yakın sermaye sahiplerinin televizyon kanallarını seyrederken, bu oran yazılı basın okurlarında yüzde 52 ve online haber sitelerinin takipçileri arasında yüzde 73’e yükselmektedir. Türkiye’de medyanın yüzde 10’unu oluşturan Doğan Medya’nın Demirören’e satışı medyadaki dengeleri değiştirmiştir. Bünyesinde Milliyet ve Vatan gibi gazeteleri de bulunduran Demirören Grubunun Türkiye’deki medya payı yapılan bu satışın ardından yüzde 16’ya yükselmiş ve ülkenin en büyük medya kuruluşu haline gelmiştir.

    Kamu yayıncılığı ilkelerini yerine getirmekten uzak olan TRT ve iktidar partisine yakınlığıyla bilinen Demirören Grup kontrolündeki araçlarından ibaret hale gelen Türkiye medyasının; demokrasinin temel gereklerinden birini oluşturan siyasal olarak bilgilendirilmiş ve bu doğrultuda seçimler yapabilen vatandaşlar yaratmaktan uzak olduğu aşikardır. Bilgi ve haberleşme araçları üzerindeki tahakküm bitmedikçe temelden yayılan bir demokrasi modelinden bahsetmek zordur. Bu nedenle, medyada temsil konusunu sadece seçimlerin selameti açısından ele almak yerine; Türkiye demokrasisinin krizinin unsurlarından biri ve hatta bu krizin nedenlerinden biri olarak analiz etmek önem taşımaktadır.

    Kaynakça

    Aalberg T. & James Curran (2012) “How media inform democracy: central debates” in How Media Inform Democracy: A Comperative Approach, Routhledge.

    Akser M. & Baybars-Hawks B. (2012) “Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy”, Middle East Journal of Culture and Communication 5(3):302–321.

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı -Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Seçim Gözlem Heyeti (2018) T.C. Erken Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimleri Sonuç Raporu, Varşova.

    BBC Türkiye, 8 Haziran 2018, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43501280

    CHP Bilim Platformu Politika Notları No:37 (2019) Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası, https://chp.azureedge.net/4e54401749ee4f9a9696541ccaf119d1.pdf (26.05.2019)

    Cumhuriyet, 26 Haziran 2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1009203/Bahceli_den_tuhaf_tesekkur_ilani__Gazetecilerin_isimlerini_tek_tek_yazdi.html

    DW türkiye, 24 Mart 2018, https://www.dw.com/tr/trtnin-ekran-adaletsizli%C4%9Fi/a-44353897 (25.05.2019)

    Eşit Haklar için İzleme Derneği (2019) 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri Ara Raporu, http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2019/03/Se%C3%A7im-ara-raporu_31-Mart2019.pdf (26.05.2019)

    Herman, E. ve Chomsky, N. (2006) Rizanin Imalati, Aram Yayinevi, Istanbul.

    Media Ownership Monitor Turkey (2019) https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/ (26.05.2019)

    Özarslan O., Hatipoğlu Y., Bahçeli N., Atman İ. (2019) 2019 Yerel Seçim Raporu, Uluslararası Şeffaflık Derneği, http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/04/Yerel-Se%C3%A7im-%C4%B0zleme-%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-10.pdf (20.05.2019)

    Reporters without Borders, https://rsf.org/en/ranking (25.05.2019)

    DİPNOTLAR

      1. Akser M. & Baybars-Hawks B. (2012) “Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy”, Middle East Journal of Culture and Communication 5 (2012) 302–321 ↑

     

      1. Bkz: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43501280 ↑

     

      1. Aalberg T. & James Curran (2012) “How media inform democracy: Central Debates” in How Media Inform Democracy: A Comperative Approach, Routhledge, ss.3 ↑

     

      1. AGİT-Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu (2018) “T.C. Erken Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimleri Sonuç Raporu” https://www.osce.org/tr/odihr/elections/turkey/399938?download=true ↑

     

      1. 28 Mayıs-2 Temmuz 2018 tarihleri arasında 3,375 kadar sosyal medya kullanıcısı terör örgü desteklediği, devletin bölünmez bütünlüğüne ve toplumun can güvenliğine kast etmeye yönelik nefret söylemlerinde bulunduğu için soruşturmaya tabi tutulmuş 1,431 kişi hakkında yasal işlem yapılmıştır. Bkz: İç İşleri Bakanlığı Haftalık Faaliyet Raporları (https://www.icisleri.gov.tr/basin-aciklamalari-yeni) ↑

     

      1. Örneğin, Fox TV ve Evrensel Gazetesi’nden gazeteciler hakaret sebebiyle soruşturma altındadırlar, bağımsız bir gazeteci bir kamu yetkilisine hakaretten yargılanmıştır, Diken.com.tr’den bir gazeteci cumhurbaşkanına hakaretten sorgulanmıştır, diğer bir bağımsız gazeteci ise cumhurbaşkanına hakaretten suçlanmış ve beraat etmiştir. İstanbul’daki bir Ceza Mahkemesi 19 Haziran tarihli 3229 Sayılı İnternet Yasasına ilişkin kararı ile CHP cumhurbaşkanı adayının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlunun karıştığı bir trafik kazası hakkında yorumda bulunduğu konuşmayı içeren 24 kadar URL adresinin engellenmesine karar vermiştir. ↑

     

      1. Bkz: 26 Haziran tarihinde, açık bir mektup ile, MHP Lideri Bahçeli 58 gazeteci, 9 kamuoyu araştırma kuruluşu sahibi ve 3 akademisyeni MHP’ye karşı karalama kampanyası düzenlemekle suçladı: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1009203/Bahceli_den_tuhaf_tesekkur_ilani__Gazetecilerin_isimlerini_tek_tek_yazdi.html)30 Haziran tarihinde hapis yatmakta olan mafya lideri Çakıcı açık bir mektupla gazetecileri ölümle tehdit etti: https://bianet.org/english/human-rights/198760-imprisoned-mafia-leader-cakici-threatens-journalists-with-death ↑

     

      1. RTÜK üyesi İlhan Taşçı’nın açıklaması için bkz: https://www.dw.com/tr/trtnin-ekran-adaletsizli%C4%9Fi/a-44353897 ↑

     

      1. CHP Bilim Platformu Politika Notları No:37 (2019) Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası, https://chp.azureedge.net/4e54401749ee4f9a9696541ccaf119d1.pdf ↑

     

      1. Reporters without Borders: https://rsf.org/en/ranking ↑

     

      1. Uluslararası Şeffaflık Derneği (2019) “Yerel Seçim Raporu” http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/04/Yerel-Se%C3%A7im-%C4%B0zleme-%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-10.pdf ↑

     

      1. Eşit Haklar için İzleme Derneği (2019) “31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri” http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2019/03/Se%C3%A7im-ara-raporu_31-Mart2019.pdf ↑

     

      1. Bkz: Uluslararası Şeffaflık Derneği, 2019 ↑

     

      1. Sabah, 20.12.2018, https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/12/20/chpnin-istanbul-adayi-feto-suphelisi ↑

     

      1. Sabah, 14.02.2019, https://www.sabah.com.tr/gundem/2019/02/14/iyi-parti-fetoyu-destekleyen-ismi-aday-yapti ↑

     

      1. Star, 03.02.2019 ↑

     

      1. Herman, E. ve Chomsky, N. (2006) Rızanın İmalatı, Aram Yayınevi, ss.75 ↑

     

      1. Media Ownership Monitor Turkey (2019) https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/ ↑

     

      1. Bu konuda yine Halagazeteciyiz.net sitesinde yayınlanan medya raporlarının 1. Ve 2.’sinde medya sermayesindeki değişim ve yoğunlaşma detaylı bir şekilde analiz ediliyor. ↑

     

    Yazar Hakkında:

    Hande Dönmez, lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden 2013 yılında aldı. Aynı yıl eğitimine başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünden 2017 yılında yüksek lisans derecesini aldı. Araştırma görevlisi olarak da çalıştığı üniversiteden, Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile ihraç edildi. İktidar-istisna ilişkisi, toplumsal hareketler ve gündelik hayat politikalarıyla ilgileniyor. Halen doktora eğitimine devam ediyor.

  • Medya Raporu-9 (Aralık-2018): AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-9 (Aralık-2018)

    AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

    İlkay KARA-Vahdet Mesut AYAN

    Giriş

    Bu çalışmada AKP dönemi Türkiye medyasında sansür ve ifade özgürlüğü konularını tartışmaya açıyoruz. 2000’li yılların henüz başında iktidara gelen AKP, medya ve ifade özgürlüğü konusunda oldukça liberal bir söylem tutturmuş ve bu söylem çerçevesinde uluslararası camiadan ve ülke içindeki toplumun farklı kesimlerinden de destek almıştır. Ne var ki zaman içinde, AKP’nin ilk dönem söylemleri tersine dönmüş, bu dönemdeki söylemleriyle 2016 sonrası AKP’nin siyasi pratikleri taban tabana zıt bir konuma evrilmiştir. Özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan askeri darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile Türkiye’de kısmi ya da biçimsel de diyebileceğimiz demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü, medya ve editoryal bağımsızlık tedricen ağır bir baskı altına alınmıştır.

    Bu dönemde Türkiye’deki her şey gibi ifade ve düşünce özgürlüğü de gerilemiş, gazeteler attıkları başlık ve verdikleri haberlerden; gazeteciler ve köşe yazarları sadece kanaatlerini dile getirmeleri nedeniyle tehdit edilmiş, hedef gösterilmiş veya saldırıya uğramıştır. Medya, bu süreçte sadece hedef alınan bir alan olmamış; iktidar yanlısı medyada gördüğümüz üzere hedef gösteren, tehdit eden aşamaya sürüklenmiştir. Yani medya, baskı politikalarına hem maruz kalmış hem de bu politikaların taşıyıcısı olmuş, Türkiye’de yayın yapan birçok gazete, gazeteci veya köşe yazarı başka gazeteleri, başka gazetecileri ve köşe yazarlarını hedef gösterir hale gelmiştir. Bu çalışmada tüm bu gelişmelerin düşünce ve ifade özgürlüğünü gerilettiğini ve dahası onu baskı altına aldığını medya metinleri üzerinden değerlendirmeye ve somutlaştırmaya çalışıyoruz.

    Raporda düşünce ve ifade özgürlüğünü, sansür kavramını da içerecek şekilde tartışacağız; zira sansürün düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu kapsamda iki bölümden oluşan raporun ilk bölümünde, düşünce ve ifade özgürlüğü, sansür ve medyada sansür uygulamaları kavramsallaştırılıyor. Burada John Keane’ın Medya ve Demokrasi adlı eseri kuramsal kısma katkı sağlayacak eserlerin başında gelmektedir.

    Raporun ikinci bölümünde, medya metinleri üzerinden giderek, kuramsal kısımda savunduğumuz görüşleri somutlaştırmaya çalışıyoruz. Burada örneklerimizi Keane’in geliştirdiği beşli sansür biçiminden olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı üzerinden tartışıyoruz. Keane’in çalışmasına katkı sunacak şekilde Herman ve Chomsky’nin belirlediği haber yapım aşamalarındaki filtrelerden de kuramsal ve analiz kısmında yararlanıyoruz. Çalışma sonlandığında medyadaki sansür uygulamalarının ve bunların düşünce ve ifade özgürlüğüne olan etkisini tarihsel/toplumsal bağlamdan kopmayarak ve iktidar-medya ilişkilerini göz önünde tutarak açıklama amacımızı gerçekleştirmiş olacağız.

    1. Sansür Kavramı, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Arasındaki İlişkisellik

    Çalışmanın girişinde düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en önemli engellerden birinin sansür olduğunu belirtmiştik. Bu başlık altında öncelikle sansür kavramını ele alacağız. Sansür kavramı Helen Freshwater’ın 2004 yılında yayımlanan Towards a Redefinition of Censorship adlı çalışmasından hareketle inceleyeceğiz; çünkü yazar burada sansür kavramının sosyo-tarihsel özelliklerine dikkat çekerken, birbirinden farklı sansür tanımları ve anlayışlarının olduğunun altını çiziyor. Son derece kaygan bir zeminde bulunan sansür kavramının geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki tanımının bulunduğunu belirten yazar, kapsayıcı ve bütünsel olan tanımın çağdaş sansür yaklaşımından elde edilebileceğini belirtir (Freshwater, 2004).

    Freshwater, sansürün geleneksel yaklaşımında hâkim olan ve sansürü sadece kurumsal bir yasaklama veya salt bir otorite’nin uyguladığı yasaklama yöntemi değil, daha sofistik ve sosyo-tarihsel bir birikimin izlerini taşıyan yöntem olduğunu düşünmektedir. Sadece kurumsal yasaklamalara odaklanan sansür algısı şeyleri metafiziksel olarak almakta, ‘var veya yok’ ikiliğine teslim olmaktadır. Bu, sansürün toplumsal ve tarihsel arka planını gözden kaçırmakta ve sansürü, tarihsel süreç içinde belirli pratiklere bağlı olarak değişen bir yapı değil de her toplumsal dönemde ve çağda kalıcı bir fiil düzeyine indirgemektedir.

    Herhangi bir sansür çalışması veya tanımlaması onun bu değişken yapısını göz önünde bulundurmalı, tarihsel süreç içerisinde aldığı konumları bu değişime göre değerlendirmelidir. Diğer toplumsal olgularda olduğu gibi bu konuya da diyalektik yöntemle yaklaşmak egemenlik aracı olan sansürü ve onun geçirdiği evrimleri anlamakta fayda sağlayacaktır. Tarihsel süreç içerisinde, üretimin, üretim ilişkilerinin; toplumların, toplumsal ilişkilerin sürekli bir değişime uğradığını var sayıyorsak sansürün de bu süreç içinde kalıcı bir yapı sergilediğini söylemek bizi çelişkiye düşürmekle kalmayacak, sansür konusunda yaptığımız çalışmaları da sekteye uğratacaktır. Sansürün değişken yapısını göz önünde bulundurmayan geleneksel yaklaşım, hükümet ve devleti sansür konusunda tek sorumlu aygıt olarak görürken, çağdaş sansür yaklaşımları, sansürün sadece belli kurum veya kuruluşlardan gelmediğini Batı’daki özel şirketlerin de ifade özgürlüğünü denetleyen ve sınırlayan kuruluşlar olduğunu belirtirler (Öztürk, 2006). Bu yaklaşım, bilginin, imajların, sembollerin ve diğer gönderilerin toplumun iletişim kanallarından geçerken sadece devlet organı tarafından değil; politik, ekonomik ve dini otoriteler tarafından da yasaklama veya engellemelere maruz kaldığını belirtir (Jansen’den aktaran Freshwater, 2003).

    Çağdaş sansür yaklaşımları geleneksel yaklaşımlardan farklı olarak, sansürün sadece iktidar tarafından uygulanmadığı, modern kapitalist sistemde sansürün özel şirketler ve kuruluşlar tarafından da uygulanabileceğini hatta sansürün aile, okul ve kilise gibi diğer sosyal kurumlardan da gelebileceği yönündedir. Ayrıca sansürü bir öndenetim gibi okumak, ele almak da aynı şekilde bünyesinde bazı sıkıntıları barındırır, sansür sadece üretimden önce uygulanan bir eylem değil, üretim sonrası da uygulanabilen bir pratiktir. Buna göre üretim sonrası bir cezadan sakınmak isteyen yayıncılar, eseri üretenler, kendi kendilerini sınırlayabilmekte, dolayısıyla hükümetlerin yayın sonrası veya üretim sonrası gerçekleştirdiği cezalandırmalar bir caydırıcı unsur olarak, üretime ön sınırlama getirmektedir. Hükümetin veya iktidarın yayın sonrası cezalandırma getireceği düşüncesi üreticiyi otomatik olarak sınırlamaktadır. Bu durum sansürün geniş anlamını kullananlarca üretim sonrası denetimin de sansür kapsamına girmesi gerektiği düşüncesini savunmalarına neden olmaktadır (Cohen’den aktaran Öztürk, 2006).

    Bunların dışında Freud ve Foucault gibi sansürü insan davranışı ve bilincin merkezine koyan yaklaşımlar ve Derrida’nın yaklaşımında görüldüğü üzere sansürü, metin odaklı okuyan, metnin yazılma aşamasında sansür uygulandığını iddia eden düşünürler de bulunmaktadır. Bu çalışma ele aldığı konu itibariyle sansürü daha çok iktidarla ilişkilendirecektir; zira uzun bir sansür tartışması yapmak raporun konusunun dışında kalmaktadır. Bu nedenle biz Hasan Bülent Kahraman’ın (2000) sansür-iktidar ilişkisini anlattığı aşağıdaki düşüncelere katılmaktayız:

    Sansür bir iktidar sorunudur. Merkezi otoritenin niteliği çeşitli çağ ve dönemlerde değişmiştir. Krallıktan ve tanrı-devletten ulus-devlete geçişin oluşturduğu farklı iktidar ve yönetim modellerinin tümü sansür olgusunu vurgular. Bu doğaldır. Çünkü yönetim, Tychidides’ten beri biliyoruz ki, ne derecede olursa olsun mutlaktır. Elindeki iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanır ve bunu iktidarın tunç yasası haline getirir. Buradaki temel sorun paylaşmak, daha doğrusu paylaşmamaktır. Yönetimler sansür aracılığıyla kendilerini ve varlık nedenlerini hem meşrulaştırır hem de onu tartışılmaz bir olguya dönüştürür. Dolayısıyla sansür, iktidarı paylaşmaya yatkın ve yaklaşmış kişi ya da kesimle girişilen bir iktidar savaşıdır (Kahraman, 200: 168).

    Gelişen kapitalizm ve buna bağlı olarak yoğunlaşan mülkiyet yapısı ve bu yapının gittikçe kâra dönük amaçları, denetimi beraberinde getiren bir süreçtir. Kapitalist birikimin karakterindeki büyük dönüşümler, kapitalizmin tamamlayıcıları olan, anti-demokratik baskıları kullanmak zorunda kalmalarına neden olmaktadır (Schiller, 2006). Sansür kavramını incelerken, onun tarihsel süreç içinde iktidarla nasıl ilişkiye girdiğine kısaca değindik. Sansür her zaman bir denetim ve kontrol mekanizması olarak iktidarın yönetme işlevinde, ona bir araç olarak vazife görmüştür. Antik dönem veya Ortaçağ’da olduğu gibi sansür kapitalizmde de egemen sınıfların yönetiminin bir aracıdır. Kapitalizmi diğer toplumsal formasyonlardan ayıran en önemli noktalardan biri, bilindiği üzere mülkiyetin tekelleşmesi ve piyasanın yoğunlaşmasıdır. Kapitalist sistemin bu yapısı ve onun kâr önceliği, toplumsal denetim uygulamalarına öncelik vermesinin temel sebebidir. Buna karşın anaakım söylem, gelişen iletişim teknolojilerinin bir enformasyon toplumu yarattığını, bunun ise demokratikleşmeyi beraberinde getireceği tezini ileri sürmüş, her ailenin evine giren iletişim araçlarının insanların bilgilenmesini sağlayacağını ve bunun sonucu olarak da paylaşılan bilgiyle toplumun daha demokratik bir yapıya kavuşacağını savunmuştur (Schiller, 2006). Anaakım yaklaşım bu bakış açısıyla, kitlelerin sadece üretilen içeriğe sahip olmasının altını çizmiş, ekonomik dinamiklere bağlı olan üretim ve dağıtım süreçlerini gözden kaçırmıştır. Belli bir yerde, belli bir şekilde, belli ekonomik dinamiklere bağlı olarak üretilen içeriklere ulaşmanın demokrasiyi veya kalkınmayı getireceğini düşünmek, kabul edileceği gibi oldukça dar bir bakıştır.

    Sermaye sisteminin mülkiyet yapısı, kitle iletişiminde sansürü tarihsel olarak daha farklı bir şekle büründürmüş, artık sansür ortaçağda yapıldığı gibi kitap yakarak ya da kütüphanelerin yakılmasıyla değil, direkt mülkiyet yapısının kontrolünde kendini gerçekleştirmiştir. Bu gerçekleştirme öyle bir hâl almakta ki ABD kitle medyasının ekonomi politiğini inceleyen Herman ve Chomsky (2006) Rızanın İmalatı ve Kitle Medyasının Ekonomi Politiği adlı eserlerinde ABD anaakım medyasının haber yapım sürecinde belli filtrelerin uygulandığını ve bu filtrelerin haberin içeriğinin belirlenmesinde de etkin olduğu görüşündedirler. Bu filtrelerin beş adet olduğunu belirten yazarlar, bunları sırasıyla şöyle saymaktadır:

      • Haber medyasının mülkiyet yapısı,

     

      • Bir gelir kaynağı olarak reklamlar ve reklam veren şirketler

     

      • Akredite kaynaklar

     

      • Tepki üretimi

     

      • Son olarak da anti- komünizm

     

    Yazarlar yukarıda sayılan filtreler içinde en önemli paragrafı medyanın mülkiyet yapısına ayırmışlardır. Gerçekten de kapitalist sistemde mülkiyet yapısının ve tekelleşmenin kontrol mekanizmasında önemi büyüktür. Medya, haber seçimlerinde ve haber inşa sürecinde haberlerini bu sınıfsal çıkarlarına göre şekillendirebiliyor diyebiliriz. Tıpkı diğer holdingler gibi, kâr peşinde koşan ve kâr amacıyla çalışan medyanın ürün içeriği bundan etkilenmekte, üretim öncesi ve sonrası kontrol mekanizması bu kıstasları göz önünde tutarak çalışmaktadır. Kitle medyasının kâr amacı, kamu yayıncılığını bir kenara ittiği gibi ekonomik çıkarları doğrultusunda kamu aleyhtarı bir yayın politikası da içerebilmektedir. Herman ve Chomsky’nin dikkat çektiği bir başka önemli nokta, reklam sektörü ve bu sektörün kitle medyasıyla ekonomik ilişkileridir. Mülkiyet yapısı nedeniyle reklam almak durumunda kalan medyanın en önemli kontrol işlevini bu medyaya reklam veren şirketler ve devlet yerine getirmektedir.[1]

    Yukarıda anlattıklarımızdan yola çıkarak Türkiye’de medyaya uygulanan sansür konusunda epey bir şey söyleyebiliriz. 2000’li yılların ortalarından itibaren iktidar-sermaye-medya arasındaki ilişkilerde yaşananlar Herman ve Chomsky’nin söylediklerini haklı çıkarır niteliktedir; zira bu dönemde AKP’ye yakın sermaye grupları medya sektörüne girmiş, bu ise medya yayınlarının doğal bir şekilde iktidar yanlısı forma bürünmesine neden olmuştur.[2] Merkez medyayı oluşturan Doğan, Ciner ve Doğuş gibi gruplar ise iktidarın merkezi baskısı ile otosansür mekanizmalarını geliştirmişlerdir. Örneğin bu gruplar sadece iktidarın baskısından sıyrılmak için yönetim kadrolarına Fatih Saraç ve Nermin Yurteri gibi AKP ile iyi ilişkileri olan gazeteci/yöneticileri atamışlardır. Bu durum, henüz haber yapım süreçlerinde sansürü sıradan bir uygulama hâline getirirken, iktidarın Doğan Grubu’nda görüldüğü gibi, uyguladığı vergi cezaları ya da yine Karar gazetesinde şahit olduğumuz reklam verdirmeme yöntemleriyle birleşmiştir. Öyleyse şöyle söyleyebiliriz: İktidar yanlısı medya ekonomik ve ideolojik olarak yakın olduğu iktidar ile ilgili haberlerde sansür uygulamalarını zaten işletirken; merkez medya yukarıda belirttiğimiz nedenlerle otosansüre yönelmiştir. Bunların örneklerini çalışmamızın ikinci bölümünde vereceğimiz için burayı şimdilik noktalayalım ve medya, sansür, düşünce ve ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiye odaklanalım.

    John Keane, Medya ve Demokrasi adlı kitabının önsözünde şu soruları sıralar:

      • Devlet sansüründen kurtulma ve “basın özgürlüğü” ile ilgili modern idealler nasıl ortaya çıktı?

     

      • Bu idealler yirminci yüzyılda yeni tür devlet sansürleri, ulus ötesi medya holdingleri ya da elektronik medya tarafından yıkıldılar mı?

     

      • Yeni sayısal teknolojiler, uydudan yayınlar ve yayımcılık ile telekomünikasyonun birleşmesi bu idealleri destekliyor mu, yoksa zayıflatıyor mu?

     

      • Yurttaşların medya aracılığıyla özgürce ve eşitçe iletişimde bulunması yirminci yüzyıl sonunda gerçekleşme şansı olan bir ideal midir? (1999: 22-23)

     

    Yazar devamında, iletişimde özgürlük ve eşitliğin anlamı konusunda sorulara rağbet eden olmadığını, bunların gülünç derecede eski moda sayıldığını söyler (23). Keane, sosyal bilimler alanında bu soruların “eski” bulunduğunu yazdıktan 26 yıl sonra, Türkiye’de örneğin Bağımsız İletişim Ağı-Bianet’in web sayfasında “sansür” sözcüğü aratıldığında[3] 2250 haber ve yazı listeleniyorsa tartışma günceldir ya da Türkiye’de iktidar medyasında sıklıkla görüleceği gibi çok sayıda gazetenin herhangi bir olayla ilgili aynı manşetle yayımlanması bu tartışmaları hararetlendirir.

    Bu tartışmalara geçmeden evvel, Keane’i dikkate alarak sorunun tarihsel köklerine hatırlamak gerekir. Keane, Avrupa bağlamında “basın özgürlüğü”, için girişilen uzun ve çekişmeli kavganın ilk olarak ve en canlı biçimde İngiltere’de sahneye çıktığını ve oradan hızla Amerika’ya ve daha zayıf olarak da Kıta Avrupası’na yayıldığını söyler: “1830’larda Londra’nın sefil arka sokaklarında matbaalardan ülkenin dört bir yanına tabutlar, elmalar, ekmekler ve kirli çamaşırlarla doldurulmuş kutular ve sepetler içinde kaçırılan Destructive, Poor Man’s Guardian ve Red Publican gibi adlar taşıyan mühürsüz gazeteler bu direnişi simgeler” (1999: 32-34). E.P. Thompson da İngiliz işçi sınıfının radikal kültürünü anlatırken basın özgürlüğü mücadelesine işaret eder. Thompson’a göre belki de dünyanın başka hiçbir ülkesinde basın hakları mücadelesi İngiltere’de olduğu kadar böylesine keskin, böylesine duygudaş olarak muzaffer ve de özellikle zanaatkârların ve işçilerin davasıyla özdeşleşmemiştir” (2004: 858).

    Basın özgürlüğü savunucuları ve sansüre karşı mücadele, modern devlet ve yurttaşlık sorununda kalıcı dönüşümler yaratmıştır. Keane’in de sıraladığı gibi, tüm hükümetlerin halkı olarak “anlaşılmaz ve görünmez” olduğu önermesini reddettiler; siyasal temsilin anlamı ve hükümetin iktidarına sıkı sınırlar konması ihtiyacına ilişkin kolektif görüşlerin, belki de bir daha geriye dönülmemek üzere dönüştürülmesine yardımcı oldular. Etkin yurttaşlık konusundaki tam anlamıyla modern anlayışın temellerine birkaç taş koydular. Gizliliği, kötü hükümetin uşağı olarak gördüler; modern devletin potansiyel olarak tehlikeli olan iktidarının sivil toplumun yararına bir biçimde denetim altına alınması yolundaki talepleri kışkırttılar. Sivil toplumun dinamik çıkarlarının, devlete sürekli ifade edilmesini güvence altına almak istediler (1999: 446-47):

    On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar gerek Amerika’da gerekse İngiltere’de “basın özgürlüğü” cesur ve bulaşıcı ütopik bir kavram olarak işlevini sürdürdü. Yöneten sınıfları sıkıştırmaya yaradı. Devletin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamaları dramatize etti. Medeni haklar ve siyasal demokrasi mücadelesine hız kazandırdı. Okuyan kesimleri anayasa reformu, temsili kurumlara duyulan ihtiyaç, kadınların, kölelerin ve başkalarının baskı altında tutulması gibi çok önemli konularda bilgi edinmesine yaradı. Almanların Lesegesellschaften’i gibi, yoksul yurttaşlara başka türlü edinebilmelerine olanak bulunmayan yayınları sağlayan kolektif okuma gruplarının oluşmasını teşvik etti. Özgür basın ütopyası, alt sınıfların çeşitli insan katmanlarının harekete geçmesine yardımcı olduğu gibi (…) oy hakkına sahip olmadıkları halde toplumsal ve siyasal olaylarla ilgilenen insan sayısının artmasına da yardımcı oldu (Keane, 1999: 48).

    Keane’nin özgür basın mücadelesinden söz ederken neden “ütopya” kavramını kullandığı, bu mücadeledeki başat argümanların malul oldukları eksiklikleri ya da kör noktaları görmezden gelmemek gerekir. Dikkatlerini siyasal iktidarla ve devlet organizasyonuyla sınırlayan, sivil toplum ile devlet arasındaki dikatomiye odaklanan bu tartışmalar, her şeyden önce gazetelerin sahiplik yapılarının ve pazar ilişkilerinin dâhil edilmemesi nedeniyle kusurludur. Pazar’ın düzenleyiciliğine dönük liberal bakış basın özgürlüğü mücadelesini de başlarken sakatlamıştır. Oysa sahiplik yapısı ve giderek büyüyerek tekelleşen medya sermayesinin içinde bulunduğu girift ilişkiler, fikri özgürlüğü gölgede bırakmış, iktidarla kurulan ilişki yalnızca iktidarın yönelttiği baskıcı tutumla sınırlanamayacak düzeyde karmaşıklaşmıştır. Başta otosansür olmak üzere gazetecilik pratiğine derin bir etkisi olan sermaye ilişkileri bütün bu özgürlük tartışmasında kesintisiz biçimde akılda tutulması gereken faktörlerden en önde gelenidir. Bu raporda değinilen önemine rağmen tartışmanın bütününe yayılmamasının nedeni ise çalışmayı sınırlama zorunluluğudur. Bu nedenle tartışmanın sınırları devlet sansürü biçimleriyle çerçevelenerek çizilmektedir.

    Bu parantezin ardından sansür uygulamalarının hangi biçimler ve yollarla medya ortamında sızdığına dönülürse, Keane’in birbiriyle ilişkili sansür biçimlerini beş kategoride saptadığı görülecektir (1999: 99). Bunlardan ilki olağanüstü hal erkleridir. Olağanüstü hal erkleri, hükümetlerin, medyanın bazı bölümlerini zorbalıkla sindirerek yola getirme girişimleri, talimatlar, yasaklamalar ve tutuklamalarla kendini hissettirmeye devam etmektedir ve iki biçimde görülür. Ön engelleme yani söz konusu yayının (sözlü, görsel ya da basılmış) devlet yetkililerince önceden denetlenmesi anlamına gelir ve bunun kapsamına hükümet sözcüleriyle dostça konuşma ve kokteyllerden, basit isteklere, telefonla yapılan uyarılardan zorunlu ve ihtiyari kuralların konmasına kadar resmi ya da gayrı resmi tüm yollar girer. Yayım-sonrası sansür ise ilk baskı aşamasından dağıtıma kadar uzanır. Bu sansür, sivil topluma daha önce ulaşmış yayınlara karşı yapılan yasal girişimleri kapsayabileceği gibi kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olabileceği gibi o malzemelerin üretildiği teknik araçlara el konması şeklinde de olabilir (1999: 100). Yazar yayım sonrası sansürün gazetelerin, basımevlerinin, radyo ve televizyon istasyonlarının kapatılması sonucunu da doğurabileceğine, kimi “devlet aleyhtarı” örgütlerin yasaklanmasına, gazetecilerin bu gibi örgütlere duydukları sempatiyi açıkladıkları için “terörizmi hoşgörmek”le suçlanarak sansür edilmelerine ve cezalandırılmalarına yol açabileceğine işaret eder (1999: 100).

    Keane’in kategorize ettiği ikinci biçim ise silahlı gizliliktir: Modern devlet erki, gizlilik perdesinin arkasına saklanmış polise ve askeri organlara dayanarak başarılı olur. Çünkü devlet yetkililerinin yerli ve yabancı hasımlarını atlatmalarının en iyi yolu, onların etkinliklerini (kendileri gözetlenmeden) gözetleyerek ne yapacaklarını öğrenmeleridir (1999: 101). “Gizlilik, kurnazlık ve örgüt içinde zorunlu tek görüşlülüğe dayanan polis ve askeri aygıtlar demokratik devletlerin normal özellikleri arasındadır. Bunlar aynı zamanda siyasal demokrasiye ve iletişim özgürlüğüne taban tabana zıttır (1999: 101).” Yazar, devlet erkinin tam kalbine yerleşmiş gizli polis ve gizli askeri örgütlenmeler sayesinde, iyi örgütlü ve sürekli bir siyasal sansür biçiminin doğduğunu belirtir (1999: 102): Hükümetler resmi basın bültenlerini düzenli olarak kontrolden geçirip, “ulusal güvenlik” konularında brifingler verirler; enformasyon “gizli”lik sınıflamaları içinde gidip gelir; kamuya ait belgeler ayıklanır, devletçe girişilen “kirli işler”in üstü örtülür (1999: 102).

    Üçüncü biçim ise yalan söylemektir: Siyasette yalan söylemek demokratik olan ya da olmayan rejimlerin ortak özelliklerinden biridir (1999: 104). Keane, hükümet sözcüleri tarafından her gün uygulanan siyasal yalan söyleme sanatı ya da “olguları bozma yöntemleri” ile eleştirmenleri yanlış yönlendirmek, sinirleri yatıştırmak, gazetecileri memnun etmek gibi yollarla toplum tarafından inanılacak haberlerin üretilebildiğini söyler (1999: 104). Basın toplantılarının cumhurbaşkanlığının görüşlerini yaymak üzere kullanılması; her muhabirin toplantıya alınmaması; soruların önceden belirlenmesi; bir soruyu derinleştirmek için ek sorular sorulmasına izin verilmemesi; “kaymaklı” sorulara öncelik verilmesi gibi yollar da yalan söylemenin dolaylı yöntemleri arasındadır. Halkla ilişkiler pratikleri içinde gelişen bu uygulamaların işe yaramadığı durumlarda ise yönetim haksız ya da aleyhte olarak algıladığı haberler için medyayı cezalandırır. Böylece gazeteciler mesleki ilerlemeleri ile hükümet hakkındaki eleştirel görüşleri arasında seçim yapmak durumunda kalır. En uçtaki durumlarda da, yönetime düşman görülen medya kuruluşlarının resmi kaynaklara erişmesi engellenir (1999: 105).

    Bir diğer biçim ise devlet reklamcılığıdır (1999: 106). Bağımsız gazetelerin ve radyo-televizyon istasyonlarının ayakta kalabilmek için ilan-reklam gelirine muhtaç olmaları hükümetlerin reklamları kesme tehditlerini amacına ulaştırır (1999: 107). Keane’nin bu kategorisini medya kuruluşlarının bağlı bulunduğu sermaye gruplarının ticari ilişkileri içinde değerlendirerek hükümetler tarafından elde tutulan şantajın gücü daha rahat görülebilir. Kamu ihalelerinin dağıtılmasından vergi denetimine, cezalandırma ya da teşviklere uzanan bu ekonomik yaptırım gücü ticari medya üzerindeki denetimde başat rol oynar. Bu hükümetlere yakınlık ya da eleştirellik, yalnızca medya kuruluşlarının ayakta kalmasını sağlayacak ya da bu kuruluşların gelirlerinden elde edilecek kâr oranları ile ilgili değil, aynı zamanda parçası oldukları sermaye gruplarının ulusal piyasalardaki konumunu etkileyecek sonuçlar yaratabilecek sonuçlar doğurur.

    Keane’den devam edilirse, devlet reklamcılığının daha az göze çarpan ama hiç de önemsiz sayılamayacak örneklerinden biri siyasal liderlerin televizyon ve radyo mülakatlarında kayırılarak temsil edilmesidir (1999: 107). Gazetecilikteki mülakat türünün dış biçimi olduğu gibi muhafaza edilmekle birlikte, mülakat yapılan kişi tarafından konmuş kurallar (yayının süresi, mülakatın zamanlaması ve son sözü söylemenin önemi bakımından) olayı belirler. Böylece mülakatlar bir siyasal ikna aracına, bir çeşit örtülü parti yayınına dönüşür (1999: 108). Politikacıların halka cevap vermesini sağlayacak soruların yerini, politikacıları memnun edecek ve onların istediklerini söylemelerini sağlayacak soruların alması gazetecileri politikacıların emrine sokar ve hükümet açıklamaları “soylu yalanlar”a dönüşür (1999: 108).

    İşaret edilen beşinci ve son biçim ise korporatizmdir (1999: 108). Hükümetlerin işlevlerinin özel kesimin örgüt ağları tarafından yerine getirilmesi, pazarlık, ihsanda bulunma ya da sözleşme yapılması sıradan bir olay haline gelmiştir. Sonuç olarak kamusal önem taşıyan pek çok karar devlet yetkilileri, yasama organları ve pazarlar tarafından değil, toplumsal grupların “temsilcileri” ya da sivil toplumun bu grupları ile devlet arasında yapılan uzlaşmalarla yapılır olmuştur (1999: 108). “Bu türden korporatist usuller devletin kendi işlevlerinden birçoğunu, başlıca grupların siyasal erki paylaşmak için taleplerde bulunduğu sivil toplumun devlet-dışı örgütlerine aktarmasının sonudur” (1999: 109). Buradaki temel sorun korporatist usullerin bir gizlilik ve yasadışılık perdesinin ardına saklanmasıdır ve bu aktörler siyasal ortamın sürekli bir parçası olmalarına rağmen bu türden usullere yasal bir biçim verilmesi pek enderdir. Bunlar kamusal sorumluluğun gereklerine tabi tutulmazlar ve giriştikleri etkinlikleri kamu önünde duyurmaları, açıklamaları ve haklı göstermeleri zorunluluğu yoktur (1999: 110).

    Saptanan bu beş sansür biçimi medya üzerindeki denetimi ve sansürü örnekleyebilmek için bize etkili bir çerçeve sunmaktadır. Biz burada, Türkiye medyasını ilgilendiren olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı penceresinden bakarak Türkiye’deki sansür, denetim ve baskı biçimlerini betimlemeye çalışacağız. Burada da aynı sıralamayı takip ederek OHAL dönemi başta olmak üzere AKP iktidarının medya üzerindeki sansürcü tutumuna değineceğiz.

    2. Türkiye Medyasında Karşılaşılan Sansür Biçimleri

    Olağanüstü Hal Erkleri:

    Keane’ın belirttiği olağanüstü hal erkelerinin ön engelleme ve yayım-sonrası sansür şeklinde iki düzeyden oluştuğunu belirtmiştik. AKP iktidarında bunlara belki de en çok rastladığımız ön engelleme yöntemidir. İktidar üyelerinin defalarca medya patronları ve çalışanlarıyla toplantı yaptığı kamuoyunca bilinmektedir. Bunlardan en göze çarpanı ve içerisinde gazete çalışanlarına tehdit içereni, dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un Şubat 2017’de Uluslararası Medya Enformasyon Derneği’nde (UMED) düzenlenen konferanstaki konuşmasıdır. Kurtulmuş burada medya çalışanlarına açıkça “ayağınızı denk alın” demiştir:

    Medya, bundan sonra mecburen ayağını denk almak durumunda kalacak. Bunu söylediğim zaman bazıları eleştirdi ama kusura bakmayın, bu kadar terörle mücadele eden bir ülkede medya, Dingo’nun ahırı değildir. Herkes istediği gibi istediği şekilde medyada terör örgütlerinin lehine olacak şekilde işler yapamaz.[4]

    Başbakan yardımcısının yukarıdaki sözleri, iktidarın medya ile kurduğu ilişkileri ve gelinen noktada medya çalışanlarının AKP yöneticileri tarafından nasıl tehdit edildiğini gösteren en belirgin örneklerden birisidir. Bu tehdidin sadece orada bulunan medya mensuplarına yöneltilmediği, Türkiye medyasının genel olarak hedef tahtasına konulduğu ortadır.

    Olağanüstü hal erklerinin bir diğer yolunun yayım-sonrası sansür olduğunu yukarıda belirtmiştik. Kısaca kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olarak nitelenen bu yöntem, özellikle OHAL Türkiye’sinde sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. Örneğin; gazeteci Fehim Taştekin’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Rojova/Kürtlerin Zamanı adlı kitabına 2017’de Kahta Sulh Ceza Hâkimliği tarafından toplatma kararı verilmiştir (t24.com.tr, 2017). OHAL döneminde medya kuruluşlarının kapatılması da genel olarak olağanüstü hal erkleri kategorisine katılabilir. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun Başbakan Binali Yıldırım’a yönelik olarak TBMM’de sunduğu soru önergesinde KHK’larla kapatılan medya kuruluşlarının sayısı öğrenilmek istenmiştir. Başbakan Binali Yıldırım’ın yardımcısı Hakan Çavuşoğlu tarafından verilen yanıta göre iki yılda kapatılan kuruluşların sayısı 116’yı bulmuştur. Bunlardan 6’sı haber ajansı, 18’i televizyon, 22’si radyo, 50’si gazete ve 20’si dergidir (siyasihaber4.org, 2018). Ancak rakamlara yayın ve dağıtım evleri dâhil edildiğinde sayı artmaktadır. Bu kapatmaların büyük çoğunluğu 27 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 668 No’lu KHK ile gerçekleştirilmiştir. Bu KHK ile 131 yayın organı kapatılmıştır. Kapatılma gerekçesi olarak  “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olması” gösterilmiştir.[5] Kapatılanlar arasında üç haber ajansı, 16 televizyon, 23 radyo, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı bulunmaktadır.[6] Kararnamede kapatılan medya organlarına ilişkin düzenleme şöyledir: “Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılacak. Bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hâzineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir.”

    Tüm bunlar düşünüldüğünde iktidarın özellikle OHAL döneminde medyaya uyguladığı baskı, onu sansüre yöneltmiştir diyebiliriz. Çünkü medya sektörüne AKP tarafından salınan korku, sadece hedef alınan medya kuruluşlarına veya çalışanlarına değil, genel olarak Türkiye medyasına sirayet etmiştir. Bu etki, kendini medyayı yayınlarında ve haberlerinde daha temkinli olmaya iten bir özellik taşımıştır.

    Basın yayın organlarının kapatılması ya da kayyum atanması yoluyla sahipliklerinin değiştirilmesi yanında, benzer bir işleyişe sahip olan ve benzer sonuçlara götüren internet yasakları bulunmaktadır. OHAL dönemi ile sınırlanamayacak bu engelleme girişimi yakın tarihin sistematik sansür biçimlerinden biri olarak iletişim mecralarını şekillendirmektedir. Bu sistematik müdahalenin boyutu ve etkisi internet kullanıcılığı oranına bakıldığında daha net görülecektir. Hootsuite ve We Are Social verileri temel alınarak hazırlanan 2018 Yılı Global Dijital Raporu’nda dünyada internet kullanıcı sayısının 4 milyarı geçtiği bilgisi yer alırken Türkiye için rakamlar şöyledir:

    Türkiye’de internet erişim oranı yüzde 67 olarak ifade edilmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye nüfusunun 54 milyondan fazlası internet kullanıcısıdır. Yine Türkiye, 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı ile sosyal medya kullanımında 2 saat 48 dakika ile dünya sıralamasında üst sıralarda yer alırken, Türkiye’de ortalama internet kullanıcısı günün 7 saatten fazlasını internet ortamında geçirmektedir. Türkiye’de 51 milyon Facebook, 33 milyon ise aktif Instagram kullanıcısı mevcuttur.”[7]

    Görüldüğü gibi rakamlar oldukça yüksek düzeydedir. Bu düzey ile internetin bir medya ortamı olarak vaat ettiği “özgürlük”ler arasındaki mesafe asıl sorunu oluşturmaktadır. İnternet üzerindeki sistematik yasaklama ve denetim, vaat edilenin kıyısına dahi yaklaşamamaktadır. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojileri Genel Başkan Yardımcılığı’nın hazırladığı, 2018 Nisan tarihli İnternet Çağında İnternete Erişim Sorunu, Türkiye’nin Sansür ile İmtihanı başlıklı raporunda, Freedom House’un Türkiye raporları da hatırlatılarak internet yasaklarının boyutu gözler önüne serilmektedir. Freedom House’un İnternette Özgürlük 2017 raporunda Türkiye bir önceki yılda da olduğu gibi yine interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almış, erişim önündeki engeller, içeriğe getirilen kısıtlamalar ve kullanıcı haklarının ihlal edilmesi kategorilerinde, erişim yasakları, internet yavaşlatmaları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan yurttaşlara dikkat çekilmiştir.[8]

    Türkiye’nin interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almasına itiraz edecek olanlara hatırlatılabilecek ilk şey, bir çevrimiçi ansiklopedi olan Vikipedia’nın 29 Nisan 2017 tarihinden beri erişiminin engellenmiş olduğudur. Başka bir yasaklama ise Twitter üzerindedir. Uluslararası planda da tartışma konusu olan Twitter yasaklamalarının ilki 2014 Mart ayında dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bursa Mitinginde, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını eleştirdiği konuşmasındaki sözlerinin ardından gelmiştir.[9] Erdoğan Mitinginde “Twitter, miviter falan hepsinin kökünü kazıyacağız.” “Efendim işte uluslararası camia şöyle der, böyle der. Hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler” demiş ve bu sözlerin sarf edildiği mitingin ardından, gece Twitter’a erişim engeli gelmiştir.

    Anayasa Mahkemesine taşınan yasak, Mahkemenin oy birliğiyle erişim engellemesinin ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetmesi sonrasında kaldırılmıştır. Ancak devamında 3 kez daha erişim engeli konmuştur. İkinci yasaklama, Suriye konusunda yapılan gizli bir toplantıda dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında geçtiği iddia edilen konuşmaların ses kaydının gündeme gelmesi sonrasında olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın talebiyle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca ses kaydına ilişkin televizyon ve radyoda da yayın yasağı getirilmiş, Twitter ve Youtube’a ise idari tedbirle erişim engellenmiştir.

    En kapsamlı engellemelerden biri de 31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde Berkin Elvan’ın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ın odasında rehin alınması ve ardından çıkan çatışmada öldürülmesi olayından sonra gelmiştir. Olaya ilişkin görüntülerin Twitter üzerinden paylaşılmasının ardından Twitter, Facebook ve Youtube kapatılmış; Başbakanlık, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca Kiraz’ın rehin alınmasına ilişkin haberlere yayın yasağı getirmiş ve İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği de savcı Kiraz’ın öldürülmesi ile ilgili soruşturmada 166 habere URL temelli erişim yasağı getirmiştir.

    Dördüncü engelleme ise 20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta 32 kişinin yaşamını yitirdiği bombalı intihar saldırısıyla ilgilidir. Saldırının ardından Sulh Ceza Hâkimliği, sosyal paylaşım sitelerindeki kimi içerikler ve eylem çağrılarına ilişkin paylaşımların çıkarılması talebinde bulunmuş, Erişim Sağlayıcıları Birliği mahkeme kararını, Twitter, Facebook ve Youtube’a iletmiş, Facebook ve Youtube içerikleri çıkarmıştır. Ancak eylem çağrılarına ilişkin paylaşımları belirlenen sürede çıkarmayan Twitter’a erişim engellenmiş, içeriklerin kaldırılması sonrasında engelleme son bulmuştur.[10]

    Popüler paylaşım sitelerine erişimin engellenmesi yoluyla uygulanan doğrudan sansür pratikleri içerik kaldırma talepleriyle de derinleşmektedir. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığının yukarıda da değinilen raporuna göre, Türkiye’de 2012’de 7 olan içerik kaldırma talebi 2017’de 7 bin 4’e yükselmiştir. Bunlardan 181’ini mahkeme kararları oluştururken, 5 bin 823’ü ise devlet kurumları, polis ve diğerlerinden gelen taleplerdir.[11] Bir diğer popüler sosyal paylaşım sitesi Facebook ise 2017 yılında Türkiye’de 712 içerik kısıtlamıştır. “Facebook’un Ocak-Haziran 2017 dönemine ilişkin resmi açıklamalarına göre 712 içeriğe BTK, Türk mahkemeleri, Sağlık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ve Erişim Sağlayıcıları Birliğinden (ESB) gelen yasal talepler doğrultusunda erişimin kısıtlandığı belirtilmektedir. İçeriklerin; şahsiyet hakkı ihlalleri, kişisel gizlilik, Atatürk’e hakaret ve denetime tabi ürünlerin yetkisiz satışını içeren bir dizi suç kapsamında 5651 sayılı kanun uyarınca kısıtlandığına da dikkat çekilmektedir. Öte yandan, Facebook’un Temmuz 2016-Aralık 2016 tarihlerini kapsayan raporunda, internet kesintileri başlığı altında Temmuz, Ağustos, Ekim ve Aralık 2016’da Türkiye’de Facebook ürün ve hizmetlerine erişimin 6 defa aksamaya uğradığı, bu aksamaların güvenlik ve terörizmle ilişkili olayların ardından meydana geldiğine dikkat çekilmiştir.”[12]

    İnternet yasakları ve erişim engellerine eşlik eden, televizyon ve radyo yayınlarına dönük sansürün bir biçimi de yayın yasaklarıdır. AKP hükümetleri boyunca, Toplumsal düzeyde tepki uyandırabilecek, hükümet eleştirisine neden olabilecek çok sayıda vakıanın haberleştirilmesi yasaklanmıştır. Yıllar içinde yayın yasağı getirilen en çok bilinen olaylar arasında şunlar vardır:

    21 Ekim 2007 tarihinde Hakkâri’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma[13]

    Ergenekon Soruşturması/Davası[14]

    20 Temmuz 2015’te Suruç’ta meydana gelen canlı bomba saldırısı

    10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde meydana gelen bombalı saldırı

    12 Ocak 2016’da Sultanahmet’te meydana gelen bombalı saldırı

    13 Mart 2016 tarihinde Ankara Kızılay’da meydana gelen bombalı saldırı

    19 Mart 2016’da İstiklal Caddesi’nde yaşanan bombalı intihar saldırısı

    29 Kasım 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesinde Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Yurdunda meydana gelen yangın.

    10 Aralık 2016’da İstanbul Beşiktaş’ta Vodafone Arena yakınında yaşanan patlama

    17 Aralık 2016’da Kayseri’de askerleri taşıyan otobüse yönelik bombalı saldırı

    Bu örnekler yayın yasaklarının küçük bir kısmını hatırlatmaktadır ve liste oldukça uzundur. 2014 yılında, dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği cevaptan rakamları öğrenmek mümkündür. Arınç’ın cevabına göre “2010’da 4, 2011’de 36, 2012’de 43, 2013’te 42 ve 2014 yılının ilk altı aylık döneminde 24 olmak üzere toplam 149 adet yayın yasağı getirilmiştir.”[15] 2014 yılından bu güne de rakamlar artarak devam etmiştir.

    Fikret İlkiz’in de çeşitli yazılarında ayrıntılı olarak ele aldığı gibi yayın yasakları Anayasa’nın düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen 26. Maddesinin ve “basın hürriyeti” başlıklı 28. Maddesinin ihlalidir. Bu madde şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” Oysa pratikte devlet halkın haber alma hürriyetini korumak, güvence altına almak yerine bu hürriyeti ortadan kaldıran uygulamaların faili durumundadır. Konulan yasaklara uyulmaması ise oldukça ağır yaptırımlara yol açmakta, cezalandırma mekanizmaları hızla devreye girmektedir. Bunun en ağır biçimlerinden biri gazeteci tutuklamalarıdır.

    Erol Önderoğlu tarafından hazırlanan BİA Medya Gözlem Raporunda OHAL’in 1 yıllık döneminde medyada yaşananlar kayda alınmıştır. Rapor açık sansür koşullarının işleyişini gözler önüne sermektedir. Raporda yer alan rakamların bir kısmı şöyledir:

    136 gazeteci 1 Temmuz’a cezaevinde girdi. Tutuklu gazetecilerin 78’i “Fethullah Gülen Cemaati’ne yakın medya” çalışanlarından oluşurken habercilerden 30’u Kürt medyasındandı. Ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin 11 yazar, yayın yetkilisi ve muhabiri de “FETÖ’ye yardım ve propaganda” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Son dönemde bu suçlamayla Sözcü gazetesine ait sitenin yayın yönetmeni Mediha Olgun hapsedildi. Dokuz gazeteci de çeşitli “yasadışı örgütlere üyelik” (MLKP, DHKP-C, TKEP/L, Direniş Hareketi) veya “propaganda” suçlamasıyla hapishanede tutuluyor. Sözcü gazetesinin muhabiri Gökmen Ulu, “Cumhurbaşkanına suikast” iddiasıyla, gazeteciler Kazım Kızıl ve Ozan Kaplanoğlu da “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten tutuklandı. Hapishanedeki 136 gazeteciden 84’ü ya halen soruşturma geçiriyor, ya da haklarında henüz iddianame düzenlendi; 19’u hükümlüyken 23’ünün davası sürüyor.

    Bu rakamlar Keane’in olağanüstü hal erklerinin işleyişinde yaptığı ayrımın ikincisinin nasıl açığa çıktığını da göstermektedir. Gazeteci tutuklamaları yayım sonrası sansür biçiminin en etkili yollarından biridir. Yine Bianet tarafından yapılan tutuklu gazeteciler listesine göre; OHAL öncesi tutuklu gazeteci sayısı 24, OHAL döneminde darbe soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci sayısı 76, OHAL ilanından sonra darbe soruşturması dışında tutuklanan gazeteci sayısı 36’dır. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin verilerine göre ise tutuklu gazeteci sayısı 136’dır.[16]

    Medya Üzerinden Yalan Söyleme

    Keane’nın siyasette yalan söyleme ya da kısaca “olguları bozma yöntemleri” olarak tanımladığı yalan söyleme biçimi, hem Türkiye siyasetinde hem de buna paralel medyada sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. AKP’nin tersyüz ettiği gerçekleri, özellikle iktidar yanlısı medyaya peşinen kabul edildiği ve bununla kalmayıp, bu medyanın ertesi günü başlıklarını tek merkezden çıkmışçasına aynı olduğu gözlemlenmektedir. Örneğin; 2013’ta patlak veren ve Türkiye siyasi tarihinde ve toplumsal muhalefet geçmişinde dönüm noktası sayılabilecek Gezi İsyanı, iktidar tarafından hemen şeytanlaştırılmış, isyana neden olan demokratik talepler görmezden gelinmiştir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, Gezi sürecinde dile getirilen istekleri “Demokratik taleplere canımız feda” diyerek karşılamış, bu söylem ise daha en başta Gezi’nin Erdoğan ve iktidarı tarafından “demokratik taleplere dayanmayan”, sadece “yakıp yıkma isteğiyle” ortaya çıkan, dış güçlerin desteklediği” bir hareket olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Bu tanımlama iktidar yanlısı medyada da hemen karşılık bulmuştur. Aşağıdaki görselde görüleceği üzere, Erdoğan’ın açıklama yaptığı günün ertesinde neredeyse tüm gazeteler aynı başlıkta çıkmıştır:

    http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2014/05/taleplerecanfeda.jpg

    Görsel 1: Gezi eylemleri sürerken Erdoğan’ın konuşmasından hareketle atılan manşet-7 Haziran 2013

    Görsel 1, iktidar yanlısı medyanın AKP söylemini aynıyla tekrar ettiğini ve bu söylemi yeniden üreterek demokratik bir eylemi karalamasının bir örneğidir. Ayrıca AKP-Cemaat koalisyonunun devam ettiği 2013’te Cemaat medyasının organları olarak saydığımız Zaman ve Bugün’ün o dönemki siyasi şartlara göre hareket ettiği ve haber metinleri ve başlıklarını buna göre attığı da kayda geçmelidir. Aynı manşet ve aynı haber metinlerine sadece ulusal medyada rastlamıyoruz. Benzer bir süreç maalesef yerel medyada da işlemektedir. Görsel 2, bize bunun örneğini sunmaktadır:

    https://www.evrensel.net/files/news/default/10-gazete-de-birden-ayni-manset568e36322b0f22ba6e98.jpg

    Görsel 2: Konya’da yayımlanan 10 yerel gazetenin yaklaşan yerel seçimler öncesinde “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşeti (6 Mart 2014)

    Yukarıda örneği verilen gazeteler, Mart 2014 yerel seçimlerine giderken, 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonuna tepkisini, operasyonları “darbe”, “oyun”, “tezgâh” “dış güçlerin oyunu” olarak savuşturmaya çalışan AKP’nin söylemlerinin yansımasıdır. Yerel gazeteler de iktidarın söylemine uygun olarak yaklaşan seçimleri “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşetiyle haberleştirmiştir. Burada verdiğimiz iki örnek de iktidarın gerçekliği tersyüz etmesinin medyada yer bulmasını göstermektedir. 2010’lu yılların başından bu yana gittikçe iktidar yanlısı bir forma bürünen merkez ve yerel medyada bunların örneklerini çoğaltmak mümkündür.

    Devlet Reklamcılığı

    Sansür uygulamalarının diğer bir biçimi devlet reklamcılığı iktidarın ekonomi sopasıyla medyayı hizaya çekebildiği önemli bir araçtır. Çalışmanın kuramsal kısmında gelişen kapitalist formasyonun içinde medyanın kapitalizme göbekten bağlandığını ve reklam gelirlerinin habercilik anlayışı ve kamu yararının önüne geçtiğini belirtmiştik. Hatırlayacağınız gibi, Herman ve Chomsky’nin kuramında reklam şirketleri haber yapım süreçlerinde önemli bir filtredir. Benzer şekilde, Keane’in yaklaşımında da reklam gelirleri ve reklam önceliği haber yapımında daha en baştan medya kuruluşunu sansüre itebilir nitelikte önemlidir.

    AKP döneminde medyanın reklama olan ihtiyacını, iktidar fazlasıyla kullanmış; siyasi olarak anlaşamadığı ya da arasının açıldığı medya kuruluşlarına reklam ilanlarını bir biçimde verdirmemiştir. Bu hem gazeteyi hem de gazete çalışanlarını etkilemiş, medya özgürlüğü bu süreçlerin ardından ağır yara almıştır. Örneğin; Taraf gazetesine 2014’te Anadolu Ajansı (AA) hakkındaki haberlerinden ötürü, Basın İlan Kurumu tarafından dokuz günlük resmi ilan ve reklamların kesilmesi cezası verilmiştir (hurriyet.com.tr, 2014). Mart 2014’te ise yine aynı gazeteye bu defa Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aleyhine yaptığı haberden dolayı bir günlük resmi ilan ve reklam vermeme cezası verilmiştir (aksam.com.tr, 2014). Bu cezalar ayakta durması için reklam gelirlerine ihtiyacı olan gazetenin ekonomik kriz içine girmesine neden olmuştur. Cezalar vesilesiyle hem gazete ve çalışanları zor duruma düşürülmüş hem de gazetenin cezadan sonra yapacağı haberlerde daha “itidalli” davranmasının önü açılmıştır. Bu da otosansürü beraberinde getirmektedir.

    Reklam kısıtlamalarıyla medyayı hizaya getirme yöntemi Karar gazetesine de uygulanmıştır. Kasım 2018’de gazete bir açıklama yaparak reklam ve ilan verecek kuruluşların yönlendirildiği ve baskı altına alındığını belirtmiştir. Bu durumun ise basın özgürlüğüne zarar verdiğini okuyucularına uzun bir metinle duyurmuştur.

    karar-1.jpg

    Görsel 3: 11 Kasım 2018 tarihli Karar gazetesinin açıklaması

    Bünyesinde eski AKP’lileri barındıran ve tarafsızlık iddiasıyla yayıncılık yaptığını iddia eden Karar gazetesine yapılan baskı, öyle bir noktaya gelmiştir ki gazete bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Basın özgürlüğü ile düşünce ve ifade özgürlüğü konusuna atıfta bulunan açıklamayı aşağıda veriyoruz:

    KARAR gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Gazetemize yönelik baskıları, ambargoları ve yaşadığımız haksızlıkları bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadık. Hukukla, mantıkla ve sağduyuyla bağdaşmayan bu uygulamalara mutlaka son verileceğini umduk ve bugüne kadar sabırla bekledik. Ne var ki son günlerde gazetemiz üzerinde yaşanan polemikler, okurlarımızdan gelen sorular ve en nihayet devam etmekte olan baskıların artık ekonomik olarak tahammül edilemez noktaya gelmiş olması sebebiyle bir açıklama zarureti hâsıl olmuştur. Öncelikle, yayın hayatına başladığımız günden bugüne kadar aralıksız uygulanan bir ilan ambargosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sadece reklam veren durumunda bulunan kamu kuruluşları değil, bütün özel sektör şirketlerinin gazetemize ilan vermesi açıkça engellenmektedir. Reklam verenler ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajanslar KARAR’a ilan verilmemesi konusunda uyarılmıştır. Bu uyarı ve tehditlerin netice almış olduğu zaten gazetenin sayfalarında kolayca görülmektedir. Bu hukuk dışı ambargoya rağmen gazetemize ilan vermeye teşebbüs eden şirketler de ikaz edilerek, muhtelif yollarla engellenmektedir. Çok sayıda özel sektör şirketi bu baskı nedeniyle en temel ticari hakları olan, gazetemize ilan verme tercihini kullanamamaktadır. Yapılan baskılar, Türk Ticaret Kanunu ve rekabeti düzenleyen kanunlara aykırıdır. Bu durum demokrasinin temel unsurlarından biri olan basın özgürlüğüne karşı da açık bir tehdit ve müdahaledir. Gazetemizi hedef alan bu eylemlerin aynı zamanda açıkça suç teşkil ettiğini belirtiriz.

    KARAR Gazetesi bu şartlar altında, personel ve bütün ünitelerde ilk günden bu yana sürekli olarak tasarruf önlemlerine müracaat ederek; sadece Basın İlan Kurumu gelirleri sınırına mahkûm kalarak, son derece ağır ekonomik şartlar altında yayın hayatına devam etmektedir. Maruz bırakıldığımız ambargonun ve baskıların bir an önce sona erdirileceğini umarak, bu haksızlığı okurlarımıza ve kamuoyuna saygıyla duyururuz (gazeteduvar.com.tr, 2018).

    Yukarıda verdiğimiz açıklama reklam gelirlerinin medya için önemini ve bu gelirleri iktidarın yeri ve zamanı geldiğinde nasıl kullandığını göstermektedir. Bu uygulamalar haberciliğin önünde önemli bir engel olarak dururken, medyayı da sansüre ve otosansüre iten etmenlerin başında gelmektedir.

    Sonuç

    Türkiye’de medyaya sansürüne ilişkin yakın dönemli “icraatları” bir araya getirmeye çalışan bu rapor denemesi ancak küçük bir kesit sunabilmiştir. Verdiğimiz örnekler, hem Herman ve Chomsky’nin hem de Keane’in geliştirdiği yaklaşımların totaliterleşen Türkiye’de medyayı anlamada önemli perspektifler sunmaktadır. Keane’in betimlemelerinin üçüne yönelik örnekler vererek sansür konusundaki çalışmamızı somutlaştırmaya çalıştık. Bu üç betimlemede medya organlarının kapatılmasını, erişim engellerini, yayın yasaklarını, yalan söyleme ve bu yalanın medya aracılığıyla yeniden üretilmesini, medyanın reklamlara olan bağlılığının iktidar tarafından bir baskı aracı olarak kullanıldığını hatırlattık.

    Yukarıda sıraladığımız yöntemlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bunların birbirleriyle yakından ilişkili olduğunu yine okuyucuya hatırlatmakta fayda var. 2016’dan itibaren merkezileşen ve merkezileştikçe otoriterleşen siyasal iktidar, Türkiye medyasına ağır bir baskı uygulamış; bu, medya ortamında sansür ve otosansür mekanizmalarının işletilmesine neden olmuştur. Ayrıca kapitalist toplumsal formasyonun merkezinde bulunan medyanın sadece bu özelliği bile sansür ve otosansür uygulamasının önemli sebeplerinden biridir; zira medya kuruluşlarının holdingleşmesi, beraberinde bunların reklama olan ihtiyacını artırmıştır. Bu durum, medyayı sermaye, devlet ve siyasal iktidarla iyi geçinmeye zorlayan etmendir. Medya yayınlarını bu ilişki ağından bağımsız düşünmek hatalı olacaktır. Hem sansür uygulamaları hem de bunun getirdiği düşünce ve ifade özgürlüğünün gerilemesi ancak kapitalist üretim biçimi ve bunun medyaya etkisi dikkate alınarak çözümlenebilir.

    Davam edecek olursak, medya üzerindeki bu ağır baskı ortamı, doğrudan müdahaleler, dolaylı zorlamalar ve her ikisinin neden olduğu oto sansür konusunda çok daha ayrıntılı çalışmalar yapmak gereklidir. Örneğin gazetecilerin mesleki pratiklerinin ayrılmaz parçası haline gelen otosansürün sonuçlarından biri olarak eksik temsil konusuna burada değinilememiştir. Oysa siyasal iktidara muhalefet eden politik çevrelerin anaakım medyada yer bulabilmelerinin oranına bakmak bile basın özgürlüğü konusundaki vahim tabloyu gözler önüne serecektir. İktidarın bu baskıcı ve yasakçı yönelimi karşısında radikal-alternatif medya mecrası dışındaki karşı koyuşların yok sınırında bir cılızlıkta olması ise tartışma yürütmek için başka bir odak olacaktır.

    Yukarıdaki küçük örnekler dahi basın özgürlüğü ve sansürle mücadele konusunun gazetecilerin ve medya dünyasının –büyük oranda- gündeminde dahi olmadığı; bilakis tıpkı iktidarın çerçevelediği gibi sorunu kriminalize eden perspektifi yaygınlaştırdıkları görülmektedir. Hâl bu olunca haber alma özgürlüğünü hiçe sayan devlet karşısında bu hak ihlalini sorunsallaştırmayan ve daha kolay ve rahat bir hâlde yapılabilmesini sağlayan bir politik karşıtlık dili geliştiren medya ortamı yaratılmıştır.

    Kaynakça

    aksam.com.tr (2014). “Taraf gazetesine bir günlük resmi ilan-reklam cezası” 25 Mart 2014. https://www.aksam.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-bir-gunluk-resmi-ilanreklam-cezasi/haber-294670 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Chomsky, Noam & Herman, Edwards. (2006). Rızanın İmalatı, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği. İstanbul: Aram.

    Freshwater, Helen. (2004). ‘Towards a Redefinition of Censorship’, Critical Studies, Censorship & Cultural Regulation in the Modern Age. Beate Müller (Ed.) 225-245

    gazeteduvar.com.tr (2018). “Karar: reklam almamız engelleniyor!” 12 Kasım 2018. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/11/12/karar-reklam-almamiz-engelleniyor/ Erişim Tarihi: 25.05.2019.

    https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsin

    https://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim

    hurriyet.com.tr (2014). “Taraf gazetesine 9 günlük ilan cezası” 19 Temmuz 2014. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-9-gunluk-ilan-cezasi-26844799 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Kahraman, Bülent, Hasan.(2000). Türk Sinemasında Sansür. Ankara: Kitle

    Keane, John. (1999). Medya ve Demokrasi. Ayrıntı: İstanbul.

    Öztürk, Serdar. (2006). Türk Sinemasında İlk Sansür Tartışmaları ve Yeni Belgeler. Galatasaray İletişim, 47-76.

    Schiller, Dan. (2006). Enformasyona Dayalı Kapitalizm ve Kontrol Devleti. Gazi Üniversitesi Kuram ve Araştırma Dergisi, 23:27-55 Ankara.

    siyasihaber4.org (2018). “OHAL döneminde 116 basın-yayın kuruluşu kapatıldı” 9 Mayıs 2018. http://siyasihaber4.org/ohal-doneminde-116-basin-yayin-kurulusu-kapatildi Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    t24.com.tr (2017). “Üç kitaba toplatma kararı, konu Kürtler” 12 Ekim 2017. https://t24.com.tr/k24/yazi/uc-kitaba-toplatma-karari-cunku-konu-kurtler,1409 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Thompson, E. P. (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. Birikim Yayınları: İstanbul

    NOTLAR

      1. Çalışmanın ikinci bölümünde buraya dair örnekler vereceğiz. ↑

     

      1. Bu konuyla ilgili olarak detaylı bilgi için hazırladığımız ilk iki rapora bakılabilir: https://medyaport.net/2018/04/05/47/ ve https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ ↑

     

      1. Erişim tarihi: 05.03.2019 ↑

     

      1. Söz konusu konuşma biri muhalif diğeri hükümet yanlısı iki farklı haber sitesinde şu şekilde haberleştirilmiştir: https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsinhttps://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim ↑

     

      1. Erişim: http://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/707/original/KHK.pdf?1469686324 ↑

     

      1. Ajanslar:Cihan haber ajansı, Muhabir haber ajansı, Sem haber ajansı Televizyonlar: Barış tv, Bugün tv, Can Erzincan tv, Dünya tv, Hira tv, Irmak tv, Kanal 124, Kanaltürk, Mc tv, Mehtap tv, Merkür tv, Samanyolu haber, Samanyolu tv, Srt televizyonu, Tuna shopping, Yumurcak tv. Gazeteler: Millet, Bugün, Meydan, Özgür Düşünce, Taraf, Yarına Bakış, Yeni Hayat, Zaman, Today’s Zaman, Adana haber, Adana medya, Akdeniz Türk, Şuhut’un Sesi, Kurtuluş, Lider, İscehisar Durum, Türkeli, Antalya, Yerel Bakış, Nazar, Batman, Batman Postası, Batman Doğuş, Bingöl Olay, İrade, İskenderun Olay, Ekonomi, Ege’de Son Söz, Demokrat Gebze, Kocaeli Manşet, Bizim Kocaeli, Haber Kütahya, Gediz, Zafer, Hisar, Turgutlu Havadis, Milas Feza, Türkiye’de Yeni Yıldız, Hakikat, Urfa Haber Ajansı, Ajan11, Yeni Emek, Banaz Postası, Merkür Haber. Radyolar: Aksaray mavi radyo, Aktüel radyo, Berfin fm, Burç fm, Cihan radyo, Dünya radyo, Esra radyo, Haber radyo ege, Herkül fm, Jest fm, Kanaltürk radyo, Radyo 59, Radyo aile rehberi, Radyo bamteli, Radyo cihan, Radyo fıkıh, Radyo küre, Radyo mehtap, Radyo nur, Radyo şimşek, Samanyolu haber radyosı, Umut fm, Yağmur fm. Dergiler: Sızıntı,Nokta, Aksiyon, Akademik Araştırmalar Dergisi, Asya Pasifik, Bisiklet Çocuk, Diyalog Avrasya, Ekolife, Ekoloji, Fountain, Gonca, Gül Yaprağı, Yağmur, Yeni Ümit, Zirve. Yayınevleri: Altın Burç, Burak Basın Yayın, Define, Dolunay Eğitim, Giresun Basın Yayın, Gonca, Gülyurdu, GYV, Işık Akademi, Işık Özel Eğitim, Işık, İklim Basım Yayın Pazarlama, Kaydırak, Kaynak, Kervan Basın, Kuşak, Muştu, Nil, Rehber, Sürat Basım Yayın Reklâmcılık, Sütun, Şahdamar, Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama, Ufuk Yayınları, Waşanxaneya Nil, Yay Basın Dağıtım Paz. Reklâmcılık, Yeni Akademi,Yitik Hazine, Zambak Basım Yayın Eğitim Turizm. ↑

     

      1. http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf ↑

     

      1. https://freedomhouse.org/report/freedom-net/2017/turkey ↑

     

      1. ABD Dışişleri Bakanlığı kararı “21. Yüzyılda kitap yakmak” olarak değerlendirmiştir. Dünyadan tepkileri görmek için bkz: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/twitter-yasagina-dunyadan-tepki-yagiyor-26051870 ↑

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150722_turkiye_twitter_yasaklar ↑

     

      1. Ayrıntılı tabloyu görmek için bkz: http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf ↑

     

      1. Facebook’un veri paylaşımı üzerine bir tartışma için bkz: https://m.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/163341-facebook-un-ifade-ozgurlugu-ile-imtihani ↑

     

      1. 21 Ekim 2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in 23 Ekim 2007’de RTÜK’e başvurmasıyla yayın yasağına uğramıştır. RTÜK’e gönderilen hükümet yazısının bir kısmı şöyledir: “21/10/2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca bölgesinde meydana gelen terörist saldırılarla ilgili olarak; kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan, toplumsal psikolojiyi olumsuz etkileyen radyo ve televizyon yayınlarının, toplumsal sorumluluğa ve duyarlılığa uygun yayın anlayışı temelinde, güvenlik güçlerinin moral değerlerinin yüksek tutulması, toplumsal psikolojinin olumsuz etkilenmemesi ve çocukların ruh sağlığının korunması amacıyla 3984 Sayılı Kanunun 25. maddesi gereğince durdurulması uygun görülmüştür.” https://bianet.org/bianet/medya/102463-hukumet-moral-olsun-diye-sansur-getirdi ↑

     

      1. Ergenekon Soruşturması/Davası hakkında verilen yayın yasağı kararı 2007 Haziran ayında verilmiş yedi ay sonra bu yasak hatırlatılmıştır. Gerekçesi şöyledir: “12.06.2007 tarihinde Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla alakalı yapılan soruşturma çerçevesinde, gözaltına alınan şahısların emekli asker olması ve bazı önemli bilgilerin soruşturma kapsamında ele geçirilmiş olması hususları göz önüne alındığında, basında çıkan çeşitli haberlerin kamu düzeni,  kamu güveni ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanması veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceğinden bahisle, “Gereği Düşünüldü: Söz konusu soruşturma ile alakalı olarak soruşturmanın amacından saptırılmak istenmesi ve kamuoyunda yanlış anlamalara sebebiyet verilmemesi amacıyla, tüm yazılı ve görsel basın ve medya kuruluşlarında konu ile ilgili olarak Basın Kanunu 3. maddesi gereğince: YAYIN YAPMA YASAĞINA karar verildi.21.06.2007” ↑

     

      1. https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/mahkeme-karariyla-5-yilda-149-yayin-yasagi-verildi-659993/ ↑

     

      1. Listeye erişim için: http://www.cgd.org.tr/index.php?Did=222 ↑

     

    Yazarlar Hakkında:

    Vahdet Mesut Ayan, 1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde Gazetecilik Anabilim Dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümüdür.

    İlkay Kara, 1982 Ankara doğumlu. Ankaralı. Orta öğrenimini Anıttepe Lisesinde, lisans eğitimini Anakara Üniversitesi İletişim Fakültesinde gördü. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Ana Bilim Dalında “1970’lerde Türkiye’de Radikal Medya” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, “Politik Anlatı  Olarak Ahmet Kaya Şarkıları” başlıklı teziyle doktora derecesi aldı. A.Ü. İletişim Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Barış için Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı için 1 Eylül 2016’da 672 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Doktora tezi, Açık Yaranın Sesi adıyla 2019 yılında kitap olarak yayınlandı.

  • Medya Raporu-10 (Ocak 2019): Gazetecilik, Yas ve Şiddet

    Hâlâ Gazeteciyiz

    Medya Raporu-10 (Ocak-2019)

    GAZETECİLİK, YAS VE ŞİDDET

    Tezcan DURNA ve Bahar ŞİMŞEK

    Giriş

    Son yıllarda pek çok şiddetli hadisenin kritik karar alma süreçlerinin arifesinde hayatlarımızı teslim almasına bağlı olarak siyasetin dili, şiddetin dili haline gelmiştir. Bu bağlamda iki odak ön plana çıkıyor. İlki, şiddeti siyaset aracı olarak sunma biçimlerinin iktidarları güçlendirdiği olgusu. İkincisi ise, buna bağlı olarak, şiddet dozu artmış bir dilin gündelik hayatlarımızı kuşatan bir norm haline gelişi. Öyle ki, boşanmak isteyen kadın, muhatabı erkek tarafından; trafikte seyir halindeki bir aracın sürücüsü, yol vermediği araç sürücüsü tarafından; genç bir kadın asistan, kopya çekerken yakaladığı öğrencisi tarafından; bir öğretim elemanı, kendisini şikâyet eden ve soruşturma açtıran meslektaşları tarafından fiziksel şiddete maruz kalıp öldürülebiliyor. Bu gibi örneklerin çoğulluğu varlığını, şiddete, kimden ve nereden geldiğinden bağımsız olarak, etkili bir kamuoyu tepkisinin olmayışına borçludur. Yani, şiddet edimlerinin sosyal ve siyasal olarak cezasız kalışı, ardıl şiddet edimlerini mümkün kılmaktadır.

    Siyasetin kutsal atfedilene dair vurgusu şiddeti derinleştirir. Çünkü kutsal, şiddetin başlıca meşrulaştırıcısıdır. Ancak kutsal ile murdar kavramlarının geçişken olduğu konusunda dikkatli olmak gerekir (Girard, 2003). Kutsal çok kolay murdara, murdar yine çok kolay kutsala dönüşebilir. Örneğin, kadın bir yandan “cennetin ayakları altına serili olduğu” kutsal olan, öte yandan ise “namus” vurgusuyla katli vacip olabilecek olan murdardır. Bu bağlamda vatan, millet, din özelinde kutsallık atfedilen kavramlar kümesine dair artan vurgunun başlıca hedefinin, şiddetin uygulanma alanını genişletmek ve hukukî meşruiyetten azade kılmak olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda korkuların derinleştirilmesini de gerektirir. Bunun bilincinde olan iktidar kendine itibar edenleri şiddet diline meftun ederken, muarızlarına ise şiddet aracılığıyla korku salar. Şiddetin bu derece sınır aşıcı, hukuk yıkıcı, göz kamaştırıcı, yol yapıcı/açıcı, yürek dağlayıcı bir hal almasının en önemli nedenlerinden birisi, hegemonik siyasi kültürün varlığını dayandıracağı politik ve ekonomik gerekçeleri neredeyse tamamen tüketmiş olması şeklinde tarif edilebilir. İktidarlar, anlatılacak hikâyeleri ya da vaat edilecek icraatları tükendiği zaman, geçmiş güzel zamanlara dair nostaljiyi beslemek, eski ve yeni muarızları suçlamak, düşmanlaştırmak ve nihayetinde muğlak dış güçleri bütün sorunların müsebbibi olarak konumlandırmak eğilimindedirler. Bahsi geçen bu stratejilerin hepsi, şiddet dilini zorunlu kılar. Çünkü tüm tarafları dâhil etmesi beklenen müzakere kanalları tıkandığı anda iktidarın meşruiyeti kuşkulu hale gelir ve bizatihi şiddet, konuşmanın tek yolu haline gelir.

    2019 yerel seçimleri bu durumu örnekleyen bir uzam sunmaktadır. Ekonomik, toplumsal, siyasal ve yasal krizlerin sonucunda ortaya çıkmış güven bunalımını aşma amacındaki iktidar kendisinden beklenen hizmet dilini ikincilleştirerek hegemonik dilinin kurucu öğelerini kutuplaştırma ve muarızlarını düşmanlaştırma olarak tayin etmiştir. Böylece, giderek artan dozlarda tehdit ve hedef göstermenin yanı sıra idari ve hukuki mekanizmaların muhalif siyasal oluşumlara karşı kullanılması eğilimi yaygınlaşmıştır. Bu bağlamda karşımıza çıkan resmî kurumların ve organların her biri, hegemonyanın beka söylemine sadakatle muhalefeti hedef alan bir gövdeyi oluşturmaktadır. Mevcut iktidar 31 Mart 2019 yerel seçimleri arifesinde, gıda krizinden işsizliğe, yoksulluğa ve şirket iflaslarına kadar pek çok olumsuzluğu kendi iktidar alanının dışına atma amacıyla şiddet diline yönelmiştir. Dolayısıyla sürekli yeni muarızlar yaratarak şiddeti ve şiddet dilini körüklemeye devam etmiştir. Bu bağlamda iktidar bloğunun dışındaki her bireyin ve zümrenin hedef tahtasına oturtulduğunu ve “terörist” sözcüğü ile imlendiklerini görüyoruz. Bir diğer deyişle, OHAL döneminde ve devamında hâkim şiddet dilinin kurucu kavramı “terörist” olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli hakikat rejimlerinin dağıldığı, sözcüklerin imlediği ilk anlamların kaybolduğu bir siyasal alandan söz etmekteyiz. Barış kavramının pragmatik çözülüşü bu dönemde karşımıza çıkan en güçlü örnektir. Şiddet diline ortak olmayacağını ifade eden bir barış bildirisinin, teröre destek olduğu iddiasıyla hedef alınıp dava konusu haline gelişi bu çözülüşün taşıyıcısıdır. Barış talebi terör ile birlikte anılırken, hâkim şiddet diline sadakatle barış talep eden insanları açıkça ölümle tehdit eden beyanların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi de siyasetin kavramsal pragmatizminin en uç örneği olmuştur.

    Charlie Hebdo saldırısı ardından on binlerce kişinin sokaklara döküldüğü Fransa’nın aksine, 2015’in ikinci yarısında Türkiye’de yaşanan toplumsal travmalar ardından hayatlarını kaybeden siviller için kamusal bir yas tutulmamıştır. Bu durumun en açık örneği, yüzden fazla vatandaşın hayatını kaybettiği 10 Ekim Gar saldırısının peşisıra gözlemlenebilecek suskunluk sarmalıdır. Toplumsal bir yasın imkânının dahi sorgulanamadığı bu vaka özelinde, cezasızlık birbirine bağlı iki odakta karşımıza çıkmaktadır. Birincisi Türkiye’deki ana akım medya kanalları, faillere dair gazetecilik soruşturması yapmaktansa hâkim “dış güçlerin ülkeyi karıştırma stratejisi” söylemine bağlı kalmışlardır (10 Ekim Katliamı Raporu/2016). Buna bağlı olarak da, ikinci olarak, olayın fail ya da faillerinin etkili bir şekilde soruşturulması yönünde bir toplumsal talebin olgunlaşması mümkün olmamış; bir toplumsal yas sürecine girilememiştir. Bu rapor, son on yıl içinde karşılaştığımız iki vakanın haberleştirilme biçimlerine odaklanarak Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik şiddet dili ile ilişkisini analiz etmektedir. Son yıllarda Türkiye’de sosyal ve siyasal hayatı dik kesen şiddet vakalarının çokluğu ve sıklığı haber seçimlerimizi sınırlı tutmamızı gerekli kılmıştır. Bu nedenle araştırmaya başlarken şiddet kavramı ile birlikte sıklıkla karşımıza çıkan “terör” ve “barış” kavramları etrafında ilerlemeyi planladık. Sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisinin haber olarak sunum biçimleri, her iki kavramın hegemonik siyasi dil tarafından ne şekillerde yeniden konumlandırıldığı ve Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik siyasi kültür ile ilişkisini tartışabileceğimiz bir zemin sunmaktadır. Analiz edilecek dört gazete, hegemonya ile ilişkileri bağlamında, kapsayıcı bir çerçeve sunacak şekilde belirlenmiş; her gazete belirlenen olayları takip eden on günlük süreçteki haberleri kapsamında analiz edilmiştir. Türkiye gazetesi iktidara yakınlığı sebebiyle, Hürriyet gazetesi her dönemde ana akımı temsil ediyor oluşu sebebiyle seçilmiştir.[1] Cumhuriyet gazetesi, Kemalist geleneğe sadakatle AKP döneminde ana muhalefetin temsilcisi olması sebebiyle; Evrensel gazetesi ise ana akım dışında yaygın dağıtım ağına sahip sosyalist gazetelerden başlıcası olması sebebiyle seçilmiştir.

    Raporun hazırlanması sürecinde sadece internet kaynaklarından değil, aynı zamanda basılı gazete arşivlerinden de faydalandık. Bu amaçla kütüphane arşivlerine yöneldiğimizde, Milli Kütüphane’ye Evrensel gazetesinin alımının 2016 itibariyle durdurulduğunu öğrendik, ancak gerekçesini öğrenemedik. Rapor kapsamındaki haberler sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler vakaları özelinde tematik olarak analiz edilmiştir. Bu kapsamda, gazetelerin haberleştirdiği her olayı bir tema olarak değerlendirerek, her temanın hangi başlık, sözcük ya da sözcüklerle, hangi başka olay ya da olaylarla birlikte çerçevelendiğine odaklandık.

    Çerçevelemenin en klasik ve sarih tanımını Entman yapar: “Çerçevelemek esasen seçmeyi ve önem vermeyi barındırır. Çerçevelemek, bir sorunun belirli bir şekilde tanımlanmasını, istenen nedenselliklerin kurulmasını, tercih edilen ahlaki değerlendirmelerin yapılmasını ve istenen çözüm önerilerinin gündeme gelmesini sağlamak amacıyla, algılanan gerçekliğin bazı bölümlerini seçmek ve bir iletişim metninde daha önemli hale getirmektir” (1993: 52). Bir başka deyişle çerçeveler, sorunları tanımlar, sebepleri teşhis eder, ahlaki yargılarda bulunur, çözüm önerir. Örneğin olay, sivil halkın bombalanması ve öldürülmesi; sorun, terör; sebep, teröre destek verme; ahlaki yargı, mazot kaçakçılığı; çözüm ise ölen köylülerin ailelerine “kan parası” verilmesi şeklinde karşımıza çıkabilir. Çerçeveleme yoluyla gazeteler, herhangi bir olay aracılığıyla okuyucusuna ortalama bir bilinç aşılamaya çalışır. Bu rapor kapsamında incelenen gazetelerdeki haber dilinin olaylara dair sunduğu makbul olan ve olmayan okuma biçimlerine odaklanılmıştır.

    Hegemonik Şiddet Dili

    Her iktidarın başarılı döneminde umut, vaat, baştan çıkartma ve başarı hikâyeleri vardır. Başarısızlık baş gösterdiğinde ise, vaatlerin ve ayartmanın yerini tehditler almaya başlar. Bu, yok olma, kahrolma, dağılma tehditleri ile yok etme, kahretme ve dağıtma tehditleri arasında bir salınımda kendisini gösterir. İlki iç tutarlılığı sağlamak için kullanılan, ikincisi dışarıyı bastırmak için kullanılan tehditlerdir. Bu sarkacın iki ucu da şiddet tarafından tek tipleştirilmektedir. Yok olma tehdidi altında olanlar bir araya gelip, yok edilmesi gereken “toplamın” üstüne salınır. Bu hem simgesel hem de fiziksel bir salınmadır.

    15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin hemen ardından yürürlüğe konulan ve iki yıldan uzun süren OHAL döneminde inşa edilen ve inşasında ana muhalefetin de payı olan “iktidar”, simgeden yana yoksul bir negatiflik üzerine kurulu değildir. Burada karşımıza çıkan şiddet saf bir egemenlik peşinde olmayıp, aynı zamanda kitleleri kendi kaderlerini ve demokrasiyi korumaya seferber etmektir. Burada korunması için seferberlik ilan edilen şeyler imgeselin alanındadır. Dolayısıyla işlevsizleşen simgelerin yeri şiddet imgelerinin ve dilinin hâkimiyetine alınmıştır. Kitlelere kurtarılmış bir vatanı ya da demokrasiyi sunmaktansa, şiddet paydasında buluşmak böyle bir bağlamda buyurulur. Bu bağlamda karşımıza çıkan demokrasi ve vatan sözcüklerinin de bir simgeden öte neredeyse bir beden (corpus) gibi kavrandığını söylemeliyiz. Maddi göndergeleri hep ön plandadır. İktidarın şiddet dilinin hitap ettiği kitleye korumasını buyurduğu demokrasi, aynı zamanda iktidarın birleştirici olmaktan uzak dilinin somutlaştığı bir bedene böylece dönüşür. Bu bağlamda iktidar toplumu bölüp antagonize ederken böldüğü parçalardan yeni birlikler, benler oluşturmayı hedeflemektedir. Oluşturduğu bu birliklerin benzerlerden müteşekkil olması hesaplanır. Birbirlerine benzetilen farklar, bir yandan kendi farklarına sarılırken, öte yandan paradoksal bir biçimde kendilerine öz egemenlik vehmedip, bütün farkları bu öz egemenliğin içinde eritmekte bir beis görmemektedirler. Bu eritme potası son süreçteki tüm şiddet biçimlerini (susturma, kapatma, dışlama, sürgün etme, işkence, itibarsızlaştırma girişimleri vb.) rafine edip meşrulaştırmaktadır. Böylece şiddet, yalnızca egemenlik göstergesi olmaktan çıkıp olumlu bir edim haline de dönüşür. Devletin tekelinde uygulanan bir siyasal strateji olmakla yetinmeyen böylesi bir şiddet, toplumun tüm enerjisini topyekûn akıttığı bir aynılık deposu olur; toplumun tümüne nüfuz eden hegemonik bir araca tekabül eder. Şiddetin devletin kolluk güçlerinin tekelinde olduğu fikrinden hızla uzaklaşan topluluk, kendisini, kendi cemaatinin can simidi olarak konumlandırır.

    Medya kanalları özelinde ise şiddet dilinin işlevsel kullanımı aracılığıyla iktidarın muktedir hale geldiğini ya da iktidarın yerini tamamen şiddetin aldığını söyleyebiliyoruz. Esas itibariyle şiddeti kalıcı bir biçimde toplumsal gerçeklik olarak sunan bir medya dilinden söz etmekteyiz. Milletin bekası için muarızların üzerine kahredici bir şiddetle gidilmesi arzusu siyasi önderler tarafından dile getirildiği için somut talebe dönüşür. Kamuoyu araştırmaları, medyanın bu işlevini gerçekleştirmesinde esas yardımcıdır. Zira hegemonik dilin şiddet dili olduğu bu durumda, sembolik bir dile ihtiyaç ortadan kalkmıştır; artık bu şiddet talebi doğrudan bir hal almıştır.

    Bu halde şiddet dili, herhangi bir olayın tanımlanışındaki başat öznedir. Medya, imgeselin gölgesinde şiddet dilini dolaşıma soktuğu ölçüde hegemonya kazanır, hegemonyaya hizmet eder. Bu yaklaşımın yol açabileceği sinizmi aşmanın aracı medyanın şiddetinden ziyade şiddetin medyasına odaklanmaktır. Zira medyanın şiddeti tek başına bir kendilik değildir. Toplumsal alandaki şiddet medyada sürekli yeniden üretilir. Şiddetin yaygınlaşmasıyla ilgili medyayı suçlamak, medya yoluyla şiddetli dilini topluma ulaştıran hâkim ideolojilerin eylemlerine odaklanmayı imkânsız kılar. Bu anlamda, farklı iktidar rejimlerinin şiddet dilini “medyanın şiddeti”nden ve “terör örgütleri/olayları”ndan şikâyet ederek yerleşik hale getirmesi kriz anındaki toplumlarda yaygın bir görüngüdür.

    Günümüz Türkiye’sinde özellikle ana haber bültenlerinde neredeyse her gün çocuk istismarı, kadın cinayeti, mülteci nefreti, iş cinayeti, ya da yetkililerin ihmalinden kaynaklı can kayıplarına dair haberlere rastlıyoruz. Haber medyasının yayın politikası, ideolojik yönelimi elbette bu tür haberlerin sunum biçimlerini belirlemektedir. Her ne şekilde verilmiş olursa olsun bu haberlerin alımlanışı, motivasyonları çeşitli olan öfke odaklarına yol açmaktadır. İktidara yakın haber medyasında bu tür haberler genellikle “fıtrat” ile izah edilerek, faillerinin sorumluluklarını işaret edecek soruşturmalara dair bilgilendirmelerden imtina edilmektedir. Bu haber medyasını takip eden bir izleyici, aracının seçtiği günah keçisine yönelerek, “kendi dininin, geleneğinin, örfünün, âdetinin aslında temiz olduğu” inancını pekiştirecek bir bilişsel sonuca ulaşabiliyor. İktidara yakın olmayan bir izleyici ise olayın failinin yanı sıra, iktidarı ve iktidarın destekçilerini suçlayarak onlara karşı nefret dolu yorumlar yapabiliyor. Bu iki eğilimin de temel sorunu, her tikel şiddet edimine karşı öznel bir öfkeyle bilenirken, sistemik şiddeti görmez hale gelişi ve sistemin şiddetinin görünmez oluşuna katkı sunduğu gerçeğidir.

    Critchley, öznel şiddeti, onun önkoşulu ve öbür yüzü olan nesnel şiddete havale etmeyi kabul etmez (2013:223). Dahası, Benjamin’in siyasal ve proleter genel grev ayrımındaki genel grev anının şiddetsiz bir şiddet olduğunu düşünür. Ona göre “Proleter genel grev, anarşisttir, reformist değil, devrimcidir, hukukun şiddeti yerine bir saf araç olarak şiddetsizliğe bağlıdır, hukuk ve devlet tarafından yönlendirilmez, ahlakidir; nesnel değil, özneldir” (230). Bu saptamayı medya bağlamında düşünecek olursak, zihinlerimizi medyadaki temsillerin oluşturduğu öfkelerle doldurmak yerine, yine Benjamin’in “çatışmaların şiddetsiz çözümü gerçekten mümkün müdür?” sorusuna verdiği şu yanıta odaklanmakta yarar vardır: Çatışmanın şiddetsizce çözülmesi gerçek kişiler arasındaki ilişkilerde, nezakette, sempatide, barışçıllıkta ve güvende sahiden de mümkündür (Benjamin, 2010).

    Basın ve Şiddet Dili

    Toplumun yapısal bileşenlerinden birisi olarak da kavranabilecek olan şiddet, toplumsal ve politik çatışmaların derinleşmesi ile yıkıcı boyutlara ulaşabilir. Medya, şiddetin toplumu doğrudan etkilemesini engelleyen bir aracı gibi çalışabilir. Aksi durumlarda ise ancak ve ancak toplumsal alanda zaten var olan şiddeti yeniden üretebilir. Televizyon özelinde örneklendirmek gerekirse, çocuk sadece televizyondaki çizgi film karakterinin ya da bilgisayar oyunlarındaki karakterlerin şiddet dolu davranışlarını taklit ederek şiddete meyletmez. Çizgi film karakterinin şiddetini benimsemesini sağlayan bir dizi etmen vardır: Tanıklık ettiği aile içi şiddet, okulda karşılaştığı şiddet ve haber kuşağını işgal eden hegemonik şiddet dili gibi. Bir diğer deyişle, şiddet sarmalı çocuğa medya kanalıyla ulaşıncaya kadar pek çok eşikten geçer. Dolayısıyla, medya içerikleri, söz konusu içeriğin toplumsal ve siyasal olan ile birlikteliği sonucunda alıcısı üzerindeki etkisine ulaşır. The Golden Glove (Altın Eldiven, Fatih Akın, 2019) filmindeki şiddeti gösterme biçimleri sebebiyle filmin yönetmenini şiddeti özendirmek ile itham eden bir grup eleştirmene karşı, şiddetin doğrudan sunumunun sanatsal artığı üzerine düşünmeyi öneren sanatçı arasındaki gerilim, bu gerçekten beslenmektedir. Yani şiddetin çıplaklığı, insanları şiddete teşvik etmek yerine insanın ve toplumun kalbindeki şiddetin yıkıcı potansiyelini ifşa ederek ortadan kalkmasına da hizmet edebilir.

    Zizek iki şiddet türünden bahsetmektedir. Bunlardan ilki “dile işlemiş olan sembolik şiddet”, ikincisi ise “ekonomik ve politik sistemimizin pürüzsüz işleyişinin yıkıcı sonuçlarını içeren şiddet”tir (2018: 13). Her iki şiddet türünü de içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasal yapı, çeşitli medya araçları aracılığıyla yeniden üretir. Medyada karşımıza çıkan şiddet, fiziksel olmayan bir şiddettir; ancak aynı zamanda hem meşru ve meşru olmayan şiddeti hem de bu şiddetin kimlere uygulanmasının makbul olduğunu söylemsel olarak üretir. Yani sembolik şiddet özelinde sorun, şiddetin kime, neye ve hangi koşullarda uygulandığı, meşruiyeti, kim tarafından çerçevelendiği ve şiddetin hedef aldığı kişi ya da grupların politik kimliği şeklinde sunulduğudur. Mesela Rambo filmlerinde seyirciyi ideolojik olarak konumlandıran, Rambo’nun silah çekmesi, kavgaya tutuştuğu insanları darp etmesi değil, silahın ve dayağın muhatabının “terörist Afganlılar” olmasıdır. Zira bu anlatının dili, ABD’nin Afganistan işgalinin olumlu ve arzulanır bir şey olarak algılanmasına hizmet etmektedir. Bu anlamda önemli olan şey şiddetin “kurbanının elinden her türlü eylem imkânını alıyor olmasıdır” (Han, 2016: 72). Byung Chul Han’a göre şiddet, mekânı tahrip edici olduğu için, aynı zamanda kurbanının eylemlilik alanını sıfıra indirgemektedir (2016: 72).

    Vaka Analizleri

    Vaka 1: Roboski

    Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı sınır köyü Roboski’de (Ortasu) 28 Aralık 2011 günü gece saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Irak sınırından geçen köylüleri bombaladı. Bombalama sonucu orada bulunan 38 köylünün 34’ü hayatını kaybetti. Devlet kaynaklarının kaza olarak nitelendirdiği olayın kurbanlarının, kaçakçılık yapan bir grup sivil olduğu anlaşıldı. Olayın ardından devletin en üst siyasi yetkilisi pozisyonundaki dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama, söz konusu grubun PKK’lı zannedilerek bombalandığı yönündeydi. Bu kapsamda yaşanan olay, “talihsiz ve üzüntü verici bir netice” olarak değerlendirildi. Ana akım medya, Genelkurmay Başkanlığının resmi internet sitesinde ertesi gün yayımlanan duyuruya kadar herhangi bir haber yapmadı. Genelkurmay Başkanlığının duyurusunda, Irak’tan Türkiye’ye doğru “bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı (İHA) görüntüleri ile” tespit edildiği belirtilmiş ve bu bölgenin PKK’lılar tarafından geçiş için sıkça kullanılan bir alan olduğunun altı çizilmiştir. Bu bölgedeki hareketliliğe dair istihbaratın hangi İHA’lardan geldiği konusuna dair bir bilgi ise kamuoyu ile paylaşılmamıştır. “İstihbaratın ABD yapımı İHA’lardan geldiği” iddiası, 2012 yılında Wall Street Journal tarafından gündemleştirilmiştir.[2] Genelkurmayın açıklamasından iki gün sonra, 30 Aralık 2011 tarihli gazetelerde şu başlıkları görüyoruz: “Kahreden hata” (Vatan, Star), “35 ölü, Çok üzgünüz” (Hürriyet), “Uludere Katliamı” (BirGün), “Soykırım” (Özgür Gündem), “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” (Evrensel), “İnsafsız hava aracı” (Akşam), “Devlet halkını bombaladı: 35 ölü” (Taraf), “Ölümcül istihbarat” (Zaman), “Ölümcül hata” (Yeni Şafak), “35 sivile bomba” (Milliyet), “Terörist güzergâhına bomba: 35 ölü” (Yeniçağ), “Silah taşıyorlardı” (Sözcü). [3]

    İncelediğimiz gazeteler arasında Türkiye gazetesinin benimsediği çerçeve, iktidarın sunduğu hâkim söylem ile birebir örtüşmektedir. Olayı haberleştirirken kullanılan dil, başlığa taşınan sözler, olayla birlikte ele alınan diğer olaylar, gazetenin yaklaşımı konusunda açık ipuçları vermektedir. Gazete ilk haberini olaydan iki gün sonra “SON DAKİKA” manşetiyle ve “Mehdi Eker: Uludere’de Yüreğimiz Dağlandı”[4] başlığıyla vermiştir. Haberi, dönemin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı’nın sözleriyle duyurmayı tercih eden gazete, Eker’in cümlelerini tırnak içinde vermemiş ve olayın fail ya da faillerine dair herhangi bir ipucu barındırmayan “renksiz” bir biçimde sunmuştur. Olaydan üç gün sonra 31 Aralık 2011 tarihinde olayı geniş bir şekilde ele aldığında ise çerçevesini dönemin Başbakanı’nın ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarıyla sınırlandırmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_1_31ARALIK_2011.jpg

    Türkiye, 31 Aralık 2011

    Gazetenin sadık kaldığı çerçevenin hegemonik siyasal çerçeve ile yekparelik arz ettiğinin en önemli göstergesi, ölenlerin sivil vatandaşlardan ziyade “terörist zannedilerek öldürülen 35 kişi” şeklinde tanımlanmasıdır. Bu tanımlama, hegemonik siyasi söyleme dayandırılarak sürdürülmüştür. Burada, “terörist zannedilme” ifadesi, aynı zamanda olayda dahli olan, hatası olan, sorumluluğu olan failleri cümlenin dışında bırakarak, olayı “kendiliğinden gerçekleşmiş” doğal bir afet konumuna yerleştirmektedir. Böylece olay, gazetenin haber başlıklarında kolaylıkla “tarifi olmayan acı”, “dram” gibi faili meçhul, elem verici “renksiz” bir vakaya dönüşmektedir. Roboski’ye dair haberlerde, trajedi tonu oldukça belirgindir. Bu ton, olaya dair herhangi bir sorgulamaya fırsat vermeyen bir eğilime işaret etmektedir. Türkiye gazetesi nazarında sorgulanması makbul yegâne şey, olayda hayatını kaybeden vatandaşların “mazot kaçakçısı” olarak hayatlarını idame ettirdikleri gerçeğidir. Gazetenin kullandığı dil, okurlarını mağdurların yasına ortak olmaya değil hayatını kaybedenlerin yakınları olan “garibanlara” acımaya çağırmaktadır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_2_1OCAK_2012.jpg

    Türkiye, 1 Ocak 2012

    Türkiye gazetesinin olaya ilişkin yaklaşımını belirgin biçimde görebildiğimiz bir diğer haber de kayıp yakınlarının dönemin ilçe kaymakamını protestolarını “devlete linç” başlığıyla ele aldığı haberdir. Böylelikle, okurlarını yörenin “garibanları” ile empati kurmaya çalışan gazete, tutulamayan yasın ardılı olan krizleri ve yas sahiplerini kriminalize etmeyi tercih etmiştir. 31 Aralık 2011 tarihli gazetenin başlığı, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerini alıntı olduğunu belirtmeksizin başlığa çıkardığı “İstismar acıyı büyütür!” cümlesi ile ölen köylülerin yakınlarının tepkisini “istismar” sözcüğü ile işaretlemektedir. Gazetenin başlığa çıkardığı haberin spotunda ise, yine başbakanın “Devlet halkını bombalamaz!” ifadesinin altı çizilerek, herhangi bir soruşturmanın gerekli olmadığını ima eden bir yargı bildirmektedir. Böylelikle olayın faillerinin bulunmasına ya da bu hatanın cezasız kalmamasına dair talepler, Roboski’yi “istismar ve koza çevirmek” sözcükleri ile yanyana getirerek “ahlaksız” bir eylem olarak kodlanmaktadır.

    Türkiye gazetesi, Türkiye ve dünya kamuoyundan yükselen, faillerin ve sorumluların ortaya çıkarılması taleplerine yer vermeyip, kaymakama gösterilen tepkiyi linç; bölge halkının tepkilerinin “orantısız olduğunu” kabullenen ve özeleştiri sunan beyanlarını ise, “Linçe Sivil Tepki” (Türkiye, 3 Ocak 2012) şeklinde manşetlerine taşıyarak odak değiştirmiştir. Gazetenin “LİNÇ” sözcüğünü kırmızı renkte vermiştir. Bölgeye gönderdiği muhabirlerin özel haberlerinde, kayıp yakınları ile yapılan görüşmelerde “yoksulluk”, “garibanlık”, “çaresizlik” vurguları ön plana çıkarılmıştır. Ancak yoksulluğun sebepleri ve çözümlerine dair herhangi bir çerçeve sunulmamıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_4_3OCAK_2012.jpg

    Türkiye, 4 Ocak 2012

    Hürriyet gazetesi de diğer basın yayın organları gibi, olayla ilgili ilk haberini 30 Aralık 2011 tarihinde vermiştir. Gazete haberi ilk defa “35 ölü, çok üzgünüz” sürmanşetiyle vermiştir. Verdiği haberin fotoğrafı ise katırların üstünde yakınları tarafından taşınan cesetlere aittir. Haberin spotu, siyasi ve askeri yetkililerin söylemiyle uyum göstermektedir: “Şırnaklı köylüler, Kuzey Irak’tan katırlarla kaçak mazot ve sigara getirirken 4 savaş uçağı tarafından terörist sanılarak bombalandı.” (Hürriyet, 30 Aralık 2011) O dönemin Hürriyet’i, hükümet yetkililerinden Hüseyin Çelik’in açıklamasını sunuş biçiminde görebileceğimiz üzere Türkiye gazetesinden farklılaşmaktadır. Haberin içindeki “Gazi çocuğu da var” alt başlığında geçen Çelik’in sözleri, tırnak içinde verilmiştir: “Ölenler terörist değil, içlerinde korucu, gazi çocuğu da var. Kasıt yok hata var. Operasyon kazası. Örtbas edilmeyecektir” (Hürriyet, 30 Aralık, 2011). Bu örnekte Türkiye gazetesinin aksine tırnak işaretlerini kullanan Hürriyet’in, siyasi aktörlerin yaklaşımlarını nispeten mesafeli bir biçimde sunduğu görülmektedir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet_Roboski_1_1.jpg

    Hürriyet, 30 Aralık 2011

    Hürriyet gazetesinin tavrının, siyasal ve askeri erkin söylemiyle örtüştüğünü gösteren en belirgin manşet, 31 Aralık 2011 tarihinde atılmıştır. Manşete çıkarılan “Devlet halkını bombalar mı” sorusu, dönemin başbakanına aittir. Bu cümle soru cümlesi olmasına rağmen, sonunda soru işareti yoktur. Cümle başbakana ait olmasına rağmen, cümlenin başı ve sonunda tırnak işareti yoktur; cümlenin gazetenin kendi muhabirine ait olmadığının tek göstergesi haber görseli için seçilen dönemin başbakanına ait fotoğraftır. Seçilen manşet, siyasal iktidarın söylemiyle tam bir bütünlük içindedir. Haber, mahşeri bir kalabalık şeklindeki cenaze konvoyunun yukarıdan çekilmiş bir fotoğrafıyla desteklenmiş, fotoğrafın yanına “Şırnak’ta acı konvoyu” şeklinde bir açıklama koyulmuştur. Türkiye gazetesine benzer bir biçimde, muhtelif sözcük, fotoğraf ve görsellerle sunulan büyük acı ve dram, faillere ve cezasına dair bir sorgulamayı perdelemektedir. Bu perdeleme, dönemin başbakanının sözünün hiçbir kuşku işareti taşımadan manşete taşınmasından ve alıntı olduğuna dair hiçbir gösterge olmamasından anlaşılmaktadır.

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Hürriyet’in cenaze töreni için iç sayfada verdiği haberde kullandığı başlık cenazeye katılanları yas sahipleri olarak değil hedef olarak işaret etmektedir. Bir önceki cenaze töreni haberinde cenaze konvoyunu “acı konvoyu” olarak nitelendiren Hürriyet, cenaze konvoyundaki tabutlarının üzerine örtülen bayrakları “PKK bezleri” olarak adlandırmıştır. Bu haber özelinde “PKK bezleri ve sloganlarıyla” (Hürriyet, 31 Aralık 2011) başlığı, okuyucularını böylesi bir “hata”nın, o bölgede yaşayan sivillerin “terörist” sanılabileceği konusunda iktidar ile ortaklaşmaya davet etmektedir. Barış gazeteciliği ilkeleri her türlü şiddetin karşısında eşit mesafede durmayı buyurmaktadır. Bu kapsamda gazetecilikten beklenen, sivil hayatlarına mal olan bir hata ile ilgili sorgulamadan kaçınmamaktır. Hürriyet ve Türkiye gazeteleri, olayla ilgili çerçevelerini büyük ölçüde hegemonik güç bloğunun beyanlarına dayandırmak konusunda ortaklaşmaktadır. Yakınlarını kaybeden köylülerin sadece kurban olarak kendisine yer açabildiği bu gazetelerde, istismar ya da kurban söyleminin dışına çıkan herhangi bir beyana rastlamak mümkün değildir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet_Roboski_4_4.jpg

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet gazetesi olayı “Jetler sivilleri vurdu” (Cumhuriyet, 30 Aralık, 2011) manşetiyle duyurmuştur. Cumhuriyet’in manşetindeki “Jetler” sözcüğü muğlak ve anonim bir faile işaret ederken, “kaçakçı” ya da “terörist zannedilen köylüler” gibi tanımlamalar yerine doğrudan “siviller” ifadesi kullanılmıştır. Her ne kadar “jetler” gibi muğlak bir fail kullanılsa da bu failin eylemi aktif yüklemle çekilmiş, yani faile dair bir soruşturmaya alan açılmıştır. Cumhuriyet gazetesi olayı çerçevelerken, sadece hükümet yetkililerinden gelen açıklamaları temel almamış, muhalefet partilerinden, özellikle CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ve BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekillerinin açıklamalarına dayanan haberler yayınlamıştır. Bu kapsamda “Sorumlusu Hükümet” ve “Bu olay katliamdır” gibi alt başlıklar, gazetenin olaya ilişkin çerçeveyi kurarken hegemonik siyasal dilin dışında durduğunu göstermektedir. Cumhuriyet, “Hükümet: Operasyon kazası” başlığı altında, yere serilmiş cenazelerin başında duran köylülerin fotoğrafı ile hükümetin açıklamalarını haberleştirmiştir. Bu fotoğrafın altında yer alan açıklama yazısı, Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farklılaşarak kurban söyleminin dışına işaret etmektedir: “Kaçakçılığa mecbur bırakılan köylülerin cesetleri, traktörler ve katırlarla Ortasu Köyü’ne getirildi. Köyden yükselen ağıtlar ise yürekleri dağladı.” (Cumhuriyet, 30 Aralık 2011).

    Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

    Cumhuriyet’in ilerleyen günlerde olaya ilişkin yaptığı haberlerin dili soruşturmacı bir perspektifi benimsemektedir. Cumhuriyet, olaya ilişkin hükümetin açıklamalarını muhalefetin değerlendirmeleri ve soruşturmaları ile vermiştir. “İstihbaratı kim verdi?” (31 Aralık 2011) başlığı, gazetenin bu yaklaşımını örneklemektedir. Bir diğer örnek de şu spot yazıdır: “İktidar Uludere olayını ‘talihsiz’ olarak niteledi. MİT iddiayı yalanladı. Muhalefet örtbas edilmemesini istedi.” (Cumhuriyet, 31 Aralık 2011).

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_Roboski_31 Aralık 2011_2.jpg

    Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet’in benimsediği gazetecilik yaklaşımının Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farkını gösteren bir diğer haber de katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları ile yaptığı görüşmelerden oluşturulan haberlerdir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, Hürriyet ve Türkiye bu özel haberlerini köylülerin mağduriyeti üzerine kurarak kurbanlaştırıcı bir dili benimsemiştir. Ancak Cumhuriyet gazetesi, örnek haberde de yer aldığı gibi, ne ölenlerin “mazot kaçakçısı” olduğuna vurgu yapmış ne de onların dramatik yaşam koşullarına odaklanmıştır; daha ziyade olayın sorgulanmasındaki rollerini ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Bu kapsamda mağdur yakınlarından Ömer Encü’nün yetkililerden aldığı “Öldürmedik, korkuttuk” (Cumhuriyet, 5 Ocak 2012) yanıtını başlığa taşımıştır. Böylece, şiddet mağduru kişi ya da kişilerin yakınlarını kurban olarak sunan ve böylelikle yas sürecinin selameti için gerekli yüzleşmeden kaçınan ana akım medya dilini kullanmamıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_Roboski_3_5OCAK_2012_3.jpg

    Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

    Evrensel gazetesi olayı “Karanlıkta kalmasın” cümlesi ile manşetten duyurmuştur.[5] Haberin görseli ise cenaze töreninde çekilmiş bir fotoğraftır. Olayı “Uludere katliamı” olarak sunan Evrensel, şöyle devam etmeyi tercih etmiştir: “Yeni yıldan umut, 35 Kürt gencinin bombalanmasındaki karanlık noktaların aydınlatılması…” (Evrensel, 1 Ocak 2012).

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_Roboski_1_1OCAK_2012_1.jpg

    Evrensel, 1 Ocak 2012

    Evrensel gazetesinin Roboski haberleri ağırlıklı olarak köylüler ile yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Ana akım medya dilinden farklı bir biçimde, kurbana faillik sunarak onun sorusu aracılığıyla sorgulamaya girişilmiştir: “Ne hakla öldürdüler bizi?” (Evrensel, 3 Ocak 2012). Hükümetin açıklamalarını “Özür yok azar var!” (Evrensel, 4 Ocak 2012) gibi başlıklarla haberleştiren Evrensel, hegemonik siyasi kurguyu sorgulayan bir habercilik anlayışını benimsemiştir. Bu doğrultuda BDP Eş Genel Başkanı’nın olaya ilişkin değerlendirmeleri vurucu başlıklarla verilerek (“Katliamın baş sorumlususun!” örneğinde olduğu gibi) okuyucu hâkim söylemi sorgulamaya çağrılmıştır. Bunların yanı sıra Evrensel gazetesi, bu analiz kapsamında incelenen gazeteler arasında, Ortasu köyünün Kürtçe adı olan Roboski’yi söz konusu on günlük zaman diliminde haberlerinde kullanan tek gazete olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Evrensel, 3 Ocak 2012

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_Roboski_4_4OCAK_2012.jpg

    Evrensel, 4 Ocak 2012

    Roboski özelinde günümüz Türkiye medyası için de geçerli bir durumu tespit edebiliyoruz. Yaşanan herhangi bir yıkımın sorumlularını yargılamaktan imtina eden, bu doğrultuda “hata”, “kaza”, “terörist zannedildi” ile gerekçelerden beslenen çerçeveyi yeniden üreten ana akım ya da hükümet yanlısı basın ile bu yaygın kanallarda kendisine yer bulamayan soruşturmalara ve yaklaşımlara alan açmaya çalışan muhalif basın arasında mesafe büyüktür. Katliamın üstünden bir yıl bile geçmeden, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “kürtajın yasaklanması” ile ilgili hazırlanan yasaya gösterilen tepkilerin yükseldiği sıralarda, “Her kürtaj bir Uludere’dir”[6] çıkışı ile katliama gönderme yapmıştır. Bu iddia, bir yandan kürtaj yasağına karşı çıkan toplumsal grupları marjinalleştirmeyi hedeflerken öte yandan kürtaja dair benimsediği yaklaşımı bağlamında da yaşanan şiddeti kabul eden bir ton taşımaktadır. Aslında kürtaj tartışması özelinde ortaya çıkan bu beyan, iktidarın şiddeti meşrulaştırmak ve kendisine dışsallaştırmak için birbiriyle alakası olmayan başka eylem ve olayları birleştirmekte bir sakınca görmediği pek çok örnekten birisidir. Bu yöntem, iktidarın bir yandan kendi ideolojisinin sınırlarını ve kapsamını muğlaklaştırmasına izin verirken öte yandan da cezasızlık kültürünü beslemektedir.

    Vaka 2: Barış için Akademisyenler

    2012 yılında kurulan Barış için Akademisyenler grubu, 11 Ocak 2016’da Türkiye’nin güney doğusundaki kentlerde süregiden çatışmada, sivillerin can ve mal güvenliğine kast eden çatışmaların sonlandırılıp, barış ortamının yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunan bir metin yayınladı. Bu metne çok kısa süre içerisinde yurtiçi ve yurtdışından 1128 akademisyen imza verdi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığını taşıyan ve kamuoyuna bir basın açıklamasıyla duyurulan metnin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildiriye imza veren akademisyenleri hedef alarak onları “vatan haini” ilan etti. Bu açıklamaların ardından ilk imzacılar ile dayanışmak isteyen akademisyenlerin desteğiyle imzacı sayısı 20 Ocak 2016 tarihinde 2212’ye yükseldi. Hükümet kanadından yapılan açıklamaların artan şiddet dozu, barış talebinde bulunan akademisyenlere ulusal ve uluslararası kamuoyundan gelen desteği engelleyemedi. Hükümet kanadından gelen açıklamalar sonucunda Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Genel Kurulu bildirinin “akademik özgürlükle bağdaştırılamayacağına” ve “hukuk çerçevesinde gerekenin yapılacağına” dair açıklama yayınladı (Altıparmak ve Akdeniz, 2017). Bu açıklamanın ardından pek çok üniversite yönetimi idari soruşturmalar başlattı, bazı kentlerde imzacılara yönelik gözaltılar gerçekleştirilmeye başladı. Pek çok hükümet yanlısı basın kuruluşunda imzacıların tam sayfa fotoğraflı isim listeleri yayınlandı. BAK’ın çağrısını “tasvip etmeyen” bir grup akademisyen, “Türkiye için Akademisyenler” adıyla bir “karşı bildiri” yayınladı. Çoğu taşra üniversitesi olmak üzere pek çok üniversitede imzacı akademisyenlerin odalarının kapılarına çarpı işaretleri konuldu. Bazı taşra üniversitelerinde çalışan akademisyenler gözaltına alındı; bazıları yerel basın tarafından açıkça hedef gösterildiği için, apar topar yaşadığı kenti terk etmek zorunda kaldı.

    15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) yetkisi kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) ekli listelerinde ismi yayınlanan Barış için Akademisyenler, çalıştıkları üniversitelerden herhangi hukuki bir sürece ihtiyaç duyulmaksızın imzacı olmaları gerekçesiyle ihraç edildiler. Devlet üniversitelerinden sadece ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi imzacılar hakkında soruşturma başlatmadı. OHAL’in kaldırıldığı tarihe kadar 404 barış akademisyeni üniversitelerden ihraç edildi.[7] Bu sayıya, açığa alınıp sonrasında istifa etmek zorunda kalan, emekliye ayrılmak zorunda kalan, yeniden ataması gelip de yeniden ataması yapılmadığı için görevinden çıkarılan ya da farklı yollarla akademiden uzaklaştırılan akademisyenler dâhil değildir. KHK ile ihraç edilen akademisyenler, ihraç edildikleri andan itibaren hiçbir kamu ya da özel üniversitesinde çalışamıyor, pasaportları üzerinde tahdit bulunduğu için yurtdışına çıkamıyor. Barış İmzacıları arasında yer alan genç akademisyen Mehmet Fatih Traş bu baskılar sonucunda intihar etmiştir.[8] Bugün, 2212 imzacı akademisyenden toplam 688 akademisyene ceza davası açılmış olup, hiçbir mahkemeden beraat kararı çıkmamıştır, süreç devam etmektedir.[9]

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye ve imzacılarına yönelik topyekûn linç girişimi, çok katmanlı bir şiddet fenomeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Nefret, kin, hedef gösterme, yargıyı ve soruşturma birimlerini harekete geçirme, işten çıkarma gibi bir dizi araç ile hayata geçirilen, maddi ve manevi boyutları olan bir şiddet ile karşı karşıyayız. Bu bildiri adeta üniversiteleri muhalif odaklardan ve eleştirel düşünceden “temizlemek” için kullanılmıştır. Bu şiddetin gazetecilikteki karşılığı, söz konusu şiddetin basın ve yayın organları tarafından meşrulaştırılması, yeniden üretilmesi ve yaygınlaştırılması şeklinde ele alınmalıdır. Burada karşılaştığımız şiddet dili, Zizek’in başka bir bağlamda dikkat çektiği üzere “dilin bir uzlaşma ve dolayım, barışçıl bir ortak varoluş aracı olduğuna dair yaygın fikri” sorgulama gerekliliğini (2018: 64) dayatmaktadır. Söz konusu şiddet dili, Barış İçin Akademisyenler’in savunucusu olduğu “barış” kavramını, “terör”, “şiddet”, “karanlık”, “hainlik” gibi sözcüklerle işaret ederek kavramı hakikatinden koparma gayretindedir.

    Türkiye gazetesi, olayı ağırlıklı olarak Cumhurbaşkanı’ndan gelen tepkiler ve ülkenin güney doğusunda sürdürülmekte olan operasyonlara dair haberlerle çerçevelemiştir. Bildiri yayınlandıktan ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından bir gün sonra “Bunlar mı sivil!” (Türkiye, 13 Ocak 2016) başlığıyla verilen ilk haberde, operasyon düzenlenen bir evde öldürülen birisi ve etrafındaki silahların yer aldığı bir görsel kullanılmış, bu görselin altına da bildiriye imza veren tanınmış akademisyenlerin fotoğrafları yerleştirilmiştir. Akademisyenlerin fotoğraflarının altına da siyah zemin üstüne “Katil T.C.’den maaş alan 1100 vatansever!” başlığı atılmıştır. Haber dili, bildiri metnine yapılan gönderme ve sözcüklerin renk tercihleri ile pekiştirilerek, barış talebinin gerçekte “barışa” değil, savaşa hizmet ettiğini ima etmektedir. Böylelikle barış kavramının anlamına müdahale edildiğini görmekteyiz. İmzacı akademisyenlere ait fotoğrafların siyah zemine yerleştirilmesi, Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlerle ilgili kullandığı hedef gösterici “karanlıklar” ifadesini destekleyici bir tercihtir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_BAK_1_13OCAK_2016.jpg

    Türkiye, 13 Ocak 2016

    Türkiye gazetesi, Barış İmzacıları için “akademik bozguncu“, “Devleti katil ilan ederek PKK seviciliği yapan karanlık aydınlar”, “bölücülerin döktüğü kanı görmezden gelip devleti suçlama cüretini gösteren akademik hainler”, “terör yardakçıları”, “Türkiye’ye kan kusturan terör örgütü yerine devleti suçlayan sözde aydınlar” ve “malum akademisyenler” (Türkiye, 14 Ocak 2016) gibi ifadeleri kullanmıştır. “Aydın” ve “terörist” kavramlarının yan yana kullanılışındaki ısrar, terör söyleminin araçsallığına işaret etmektedir. Akademisyenler ile ilgili haberler çerçevelenirken şehit haberlerine başvurulmuştur. Örneğin, 14 Ocak 2016 tarihli haberde, o dönem sürmekte olan operasyonlar sırasında hayatını kaybeden bir polisin tabutunun üstüne kapaklanmış kardeşinin “Beni de gönderin oraya” cümlesi tırnaksız bir biçimde verilmiştir. Ertesi gün manşet atılan “O Akademisyenlere Soru: Hangisi Katil” başlığı, iki görselle desteklenmiştir. Soldaki görsel yıkılmış evinin önünde ellerini havaya açmış bir kadına ait olup, sağdaki görsel yaralı yaşlıları sırtında taşıyan polislere aittir. Akademisyenlere yöneltilen, ancak soru işaretinden mahrum manşet, metnin barış vurgusunu yok saymakta ve imza metninin içeriğini şiddetle özdeşleştirmektedir. Aynı gün ilk sayfada yer alan dikkat çekici diğer iki haber dönemin Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na ait beyanların, alıntı olduğu belirtilmeksizin, gazetenin tespitiymişçesine sunulduğu haberlerdir: Sırasıyla “Başbakandan Akademisyenlere: Bunlar insanlıktan istifa etmelidir” ve “Terörün maşaları” (Türkiye, 15 Ocak 2016).

    Türkiye, 15 Ocak 2016

    Hürriyet gazetesi ise, olayı ilk olarak 14 Ocak 2016 tarihinde ana sayfasından vermiştir. Bu ilk haber, bildirinin içeriğinden ziyade akademisyenlere yönelik başlatılan soruşturmalara odaklanmaktadır. “Akademisyenlere soruşturma dalgası başladı” başlığını taşıyan haberin spotu ise, “Türkiye ve yurtdışından 1128 akademisyenin imza attığı bildiri sonrası bazı üniversite yönetimleri harekete geçti” şeklindedir. Bu haliyle Hürriyet gazetesinin de bildirinin barış talebini haberde vermediğini görmekteyiz. Gazetenin internet baskısında ise “Sözde ‘Barış’ bildirisini imzalayanlar hakkında soruşturma”[10] başlığı kullanılmış, “barış” kavramı açıkça hedef alınmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet BAK_2_14 Ocak 2016.jpg

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Gazetenin basılı kopyasında ana sayfasında ayrılan küçük bölümün aksine, orta sayfalarda daha kapsamlı bir habercilik görmekteyiz: “Bildiri Depremi” ana başlığı ve “İmza atanlara soruşturma” alt başlığını taşıyan haberlerde farklı görüşlere yer verilmiş, her partiden olumlu ya da olumsuz değerlendirmeler alt başlıklara taşınmıştır. Öyle ki, Sedat Peker’in “Kanlarında duş alacağız” açıklaması da “Büyük Tepki” ve “Kanlı Duş” ara başlıklarıyla adeta tehdit olmaktan çıkarılmış, imzacı akademisyen Yasemin İnceoğlu’nun “Linç ediliyoruz” beyanı ile aynı sayfada okuyucuya sunulmuştur. Hiçbir başlıkta barış vurgusuna rastlanılmamıştır. Bildirinin barış talebinin görünmez kılınması anlamında Hürriyet’in Türkiye gazetesi ile ortaklaştığını görmekteyiz.

    Hürriyet, 16 Ocak 2016

    Hürriyet’in, Türkiye gazetesinden farklılaştığı temel nokta barış imzacısı akademisyenlere yönelik gözaltı haberlerini ön plana çıkarmak suretiyle imza sürecine dair gelişmeleri de sunmasıdır. Örneğin 16 Ocak 2016 tarihli gazetenin “Polis Kapıda” şeklinde manşetten duyurulan gözaltı, Terörle Mücadele şubesinden polislerin bir imzacının kapısına dayandığını gösteren fotoğrafla desteklenmiştir. “Kocaeli’de Terörle Mücadele Şubesi polislerinin, bir akademisyenin kapısına saat 07:48’de dayanması tartışma yarattı” (Hürriyet, 16 Ocak 2016) başlığıyla haberleştirilen gözaltı olayı, manşetten verilen gözaltı saati ile desteklenmiştir. Yine ilk sayfada, ABD Büyükelçisi John Bass’ten konuya dair yapılan açıklama “ABD: Rahatsız edici bir yöneliş var” şeklinde başlığa taşınmıştır. Gözaltıların hukuksuzluğuna dair gelen tepkiler hükümet kanadından gelen tepkiler ile aynı sayfada verilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın beyanları fotoğrafları ve siyah çerçeve ile desteklenerek yine tırnak işareti kullanılmadan verilmiştir: Sırasıyla “Hendek Kazın veya Dağa Çıkın” ve “Bu bilime en büyük ihanet”.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_BAK_1_13 OCAK_2016.jpg

    Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi, Barış için Akademisyenler’in bildirisine dair ilk haberinde Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlere yönelttiği hakaret dolu ifadeyi tırnak içine alarak başlığa taşımıştır. “Ey aydın müsveddeleri” başlığını taşıyan bu haberin alt başlığı ise “Cumhurbaşkanı barış isteyen akademisyenlere savaş açtı” olmuştur. YÖK’ün akademisyenlere yönelik “gereğinin yapılacağına” dair açıklaması ise gazete tarafından “YÖK talimatı anında aldı” şeklinde alt başlık olarak sunulmuş; barış akademisyenlerini destekleyen akademisyenlerin açıklamalarının kapsamlı olarak verilmesinin yanı sıra, karşı bildiri yayınlayan akademisyenlerin metni “karşı bildiride hakaret” üst başlığı ve “Polis ve askerin yanındayız” alt başlığı ile verilmiştir. “Polis ve askerin yanındayız” cümlesi bu karşı bildirinin içinde geçen ve bu bildiriyi kaleme alan akademisyenlere aittir, ancak gazete nedense bu cümleyi tırnaksız bir biçimde vermiştir.

    Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi, akademisyenlere yönelik gözaltılar ve soruşturmaları 14 Şubat 2016’daki manşetine “Cadı Avı” şeklinde taşımış ve “Barış bildirisine imza atan akademisyenlerin bir linç edilmediği kaldı” üst başlığıyla haberleştirmiştir. Cumhuriyet, akademisyenlere yönelik gözaltı ve baskıları devam eden sürecin başlıca muhatapları olan akademisyenlerin beyanlarını ve deneyimlerini haberleştirerek okuyucusuna sunmuştur. Bu anlamda barış talebi ile ortaya çıkan ve şiddetin hedefi haline gelen Barış için Akademisyenler grubu aracılığıyla muhalif bir duruş inşa etmiş; iktidarın şiddetli dilini ve talimatını destekleyen hukuksuz ve ölçüsüz tasarruflarda bulunan kamu yetkililerini ifşa etmiştir.

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi de imzacıların barış taleplerinin kaynağı olan operasyonları imzacılara dair haberlerle aynı sayfada vermiştir. Ancak Türkiye gazetesinden farklı olarak, çatışmalı ortamın toplum üzerindeki yıkıcı etkisini barış talebinin ortaya çıktığı düzlemi gösterecek şekilde sunmuştur. Haberin görselinde yer alan 15 Ocak 2016 tarihli “Katliam ülkesi” manşeti, 13 Ocak’ta İstanbul Sultanahmet’te turistleri hedef alan terör saldırısının duyurulduğu manşetin tekrarıdır. “Katliam Ülkesi” manşetinin ilk defa atıldığı 13 Ocak tarihli gazetede, Barış İmzacıları’nı hedef alan beyanlar “Erdoğan’dan akademisyenlere: Aydın müsveddeleri: Karanlık ve cahilsiniz” başlığıyla verilmiştir (Cumhuriyet, 13 Ocak 2016).

    Evrensel, 12 Ocak 2016

    Evrensel gazetesi, bildiri yayınlandıktan bir gün sonra, bildirinin başlığını tırnak içine alarak sürmanşetten vermiş, imzacı akademisyen sayısını barış talebi ile birlikte okuyucusuna sunmuştur. Bu suretle, diğer üç gazeteden farklılaşarak barış talebinin görünürlüğüne öncelik vermiştir. Diğer üç gazetenin aksine, bildiri ardından ana akım medyada karşılık bulan hükümet ve sözcülerinin tepkilerine dair bir alıntıya herhangi bir haberde yer vermemiştir. Barış akademisyenlerini bireysel olarak da hedef alan açıklamaları haberleştirmeyen Evrensel, 13 Ocak 2016 tarihli haberinde “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığını kullanarak, bildirinin mesajına görünürlük kazandırmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_BAK_2_13OCAK_2016.jpg

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Bu doğrultuda, akademisyenlerin gözaltına alınmalarına doğru evrilen süreçte, barış talebini gündemde tutmuştur. Örneğin 17 Ocak 2016 tarihli gazetenin ilk sayfasında kullanılan manşet “Barışın Arkasındayız” olmuştur. Evrensel gazetesinin barış talebini görünmez kılan saldırılardan ve hedef göstermelerden ziyade barış talebinin ve destekçilerinin görünürlüğü yönünde yaptığı kimi haber başlıkları şöyledir: “Barışın arkasındayız”, “Barışın sesi susmuyor”, “Barış için tiyatrocular: Barış çağrısına sesimizi katıyoruz”, “2 Bin Hukukçu: Gönüllü avukatlıktan onur duyarız”, “Psikologlar: Akademisyenleri destekliyoruz”, (16 Ocak 2016), “Öğrenciler hocaların yanında” (17 Ocak 2016), “Barışın taraftarıyız: Türkiye’de akademisyenlerin savaşa karşı yaptığı barış çağrısı yankı bulmaya devam ediyor. Taraftar grupları barışın taraftarıyız açıklaması yaptı, bir grup aydın da kendini ihbar etti” (19 Ocak 2016), “Savaştan değil barıştan yanayız” (22 Ocak 2016). Evrensel gazetesinin haber dili, barış talebini görünmez kılan şiddetli saldırılardansa imzaya ve imza sahiplerinin iradelerine açtığı alan ile barış kavramanı ön planda tutmaktadır.

    Evrensel, 17 Ocak 2016

    Sonuç Yerine

    Son yıllarda, bölgesel savaşlarla yerinden edilen insan sayısı artmış ve yersiz yurtsuz hale gelmiş yeni bir göçmen dalgası siyasetin bugününün başlıca görüngüsü olmuştur. Bu göç hareketleri, neoliberal politikaların kriz dönemeçlerinde toplumların farklılıklara toleransının sınandığı odak olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyanın farklı coğrafyalarında, bu durumu lehte kullanan muhafazakâr popülist hareketler “yeniden büyük olma, yeniden geçmiş güzel günlere dönme” beyanları ile kitleleri aslında hiç orada olmayan bir geçmişe çağırmak suretiyle itibar görmektedir. Bu koşullar altında cezasızlık ile bir nevi desteklenen şiddet biçimleri, bireyler nazarında kendileri için adalet sağlama, devletler nazarında ise denetim ve sınırlaması gereksiz bir yürütme erki haline dönüşmüştür. Siyasetin şiddet tarafından belirlendiği bu durumda medyanın dil ve içerik bağlamında koruduğu pozisyon, toplumsal bellek ve alternatif hakikat rejimlerinin varlığı açısından kritik önemdedir.

    Faillerin bulunamadığı ya da bulunmadığı, kaybın ortaya çıkmasından sorumlu yetkililerin sorgulanamadığı bir cezasızlık kültürü, şiddet dilini norm olarak dayatmaktadır. Ancak toplumları mümkün kılan, kolektif travmalar karşısında yas süreçlerinin işletilmesidir. Bu rapor kapsamında şiddetin belirleyici olduğu iki olay özelinde, Roboski ve Barış için Akademiyenler, Türkiye’deki medya kanallarının farklı şiddet biçimleri ile kurduğu ilişkiye odaklandık. Bu iki olayı seçmemizin bir diğer sebebi de her ikisinin de halihazırda günümüz siyasi aktörleri nazarından güncelliğini koruyor oluşudur. Ancak bu gündem oluş, kamuoyunda bir sorgulamayı ya da müzakereyi mümkün kılmaktan uzaktır. Bu rapor özelinde incelenen haberler, derin bir kamusal yarılmaya işaret etmektedir. İktidar bloğunun beka söylemine sadakatle kutsal ve murdar inşalar üreten medya kanallarının kamusu ile bu kutsal ve murdar inşalarının dışında olgular ve araştırmacı gazetecilik temelinde bilinç geliştiren kamu arasındaki mesafe hayli büyüktür. Kavramların hakikatlerinden koparılarak stratejik manevraların hizmetine sunulduğu gazetecilik anlayışı bu mesafeyi kapanmaz boyutlara taşıma riski barındırmaktadır. Dolayısıyla olgular temelinde şekillenen tarafsız araştırmacı gazetecilik anlayışı, kavramları hakikatlerine kavuşturacak başlıca odaktır. Zira ancak bu şekilde toplumsal travmaların kaynağında yer alan şiddet ve yıkım edimlerinin failleri ile mağdurları yüzleştirecek ve kolektif yası mümkün kılacak bir müzakere mümkün olabilir.

    Kaynaklar:

    Altıparmak, Kerem ve Akdeniz, Yaman (2017), Barış İçin Akademisyenler, Olağanüstü Zamanlarda Akademiyi Savunmak, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları

    Benjamin, Walter (2010) “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine Hazırlayan, Aykut Çelebi, İstanbul: Metis Yayınları, s. 19-42.

    Chul-Han, Byung (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptcıoğlu, İstanbul: Metis Yayınları.

    Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı, Siyasal Teoloji Deneyleri, Çev. Erkal Ünal, İstanbul: Metis Yayınları.

    Disk Basın İş Medya Analiz Raporu (2016), Medyada 10 Ekim Katliamı, Televizyon ve Gazetelerin Habercilikle İmtihanı, DİSK Basın İş Yayınları, Erişim adresi: https://www.academia.edu/29711998/Medyada_10_Ekim_Katliam%C4%B1.pdf

    Entman, Robert M. 1993. “Framing: Toward Clarification of Fractured Paradigm”. Journal of Communication 43(4):51–58.

    Girard, Rene (2003), Şiddet ve Kutsal, Çev. Necmiye Alpay, İstanbul: Kanat Kitap.

    Trend, David (2007), Medyada Şiddet Efsanesi, Eleştirel Bir Giriş, Çev. Gül Bostancı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Zizek, Slovaj (2018), Şiddet, Çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Encore Yayınları.

    İnternet Kaynakları

    http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/

    http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641

    https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari

    https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu

    https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti

    https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681

    https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

    https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

    https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA

    https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx

    İncelenen Gazeteler

    Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

    Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

    Evrensel, 1 Ocak 2012

    Evrensel, 12 Ocak 2016

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Evrensel, 17 Ocak 2016

    Evrensel, 3 Ocak 2012

    Evrensel, 4 Ocak 2012

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Hürriyet, 16 Ocak 2016

    Hürriyet, 30 Aralık, 2011

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Türkiye, 1 Ocak 2012

    Türkiye, 13 Ocak 2016

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    Türkiye, 15 Ocak 2016)

    Türkiye, 3 Ocak 2012

    Türkiye, 31 Aralık 2011

    Türkiye, 4 Ocak 2012

    Yazarlar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik kitabının yazarı, Medyadan Söylemler kitabının editörü, Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme ile İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar başlıklı kitapların da editörleri arasındadır. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının (um:ag) genel yayın yönetmenliğini, medyaport.net sitesinin medya raporları editörlüğünü ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Society” başlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir.

    Bahar Şimşek, Orta Doğu Teknik Üniversitesinde tamamladığı Matematik eğitimi ardından, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon ve Sinema Anabilim Dalında yüksek lisans tezini savunmuştur. 2009 yılından 679 numaralı KHK ile ihraç edildiği 6 Ocak 2016 tarihine kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümünde araştırma görevlisi olarak istihdam edilmiştir. Görsel kültür ve kimlik inşaları başlıca ilgi alanları olup, sinemada estetik ve etik tartışmaları kapsamında doktora çalışmasını sürdürmektedir.

    NOTLAR

      1. Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan Medya Grubu’nun tümünün Demirören Holding’e devrinden sonra, söz konusu gazetenin izlediği yayın politikası ve yaptığı bazı haberlerde basın etiğine aykırı tutumları nedeniyle ana akım medyanın Türkiye’de anlamı tartışmalı hale gelmiştir. Ancak bu raporda ele alınan örneklemler, gazetenin diğer gruba devrinden önceki döneme ait olduğu için, yine de ana akım tanımı içinde değerlendirilmiştir. ↑

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681 ↑

     

      1. Başlıkların derlemesi için Evrensel ve bianet web sayfalarından yararlanılmıştır. Başvuru için: https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar ve https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu (erişim tarihi: 28.03.2019) ↑

     

      1. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx ↑

     

      1. Evrensel gazetesi 28 Aralık 2018 tarihinde olayın yıldönümü için hazırladığı anma haberinde diğer gazetelerle beraber kendilerinin de olayı ilk olarak hangi başlıkla verdiklerine yer vermiştir. Buna göre Evrensel, olayı ilk olarak “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” manşetiyle vermiştir. Bkz. https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar (Erişim tarihi: 27 Mart, 2019). ↑

     

      1. https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA ↑

     

      1. http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/ ↑

     

      1. https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti ↑

     

      1. Barış imzacılarının yargılamalarını ve yargılamalar sırasında sanık beyanlarını bianet.org düzenli bir biçimde takip etmektedir. Detaylı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641 ↑

     

  • Mart 2019 – Medya Gözlem Raporu

    HÂLÂ GAZETECİYİZ:

    MART 2019 MEDYA GÖZLEM RAPORU

    Banu Durdağ – Aylin Aydoğan

    Giriş

    31 Mart yerel seçimlerine sayılı günler kalmışken, görsel ve yazılı basın organlarının Mart ayı gündemi de hâliyle yerel seçimlerdi. Gerek ana akım medyada gerekse iktidara yakınlığıyla bilinen yayın organlarında seçim gündemi sebebiyle dezenformasyon ve “yalan haber”lerin ağırlıkta olduğu bir ayı geride bıraktık. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin Artı TV‘de katıldığı programdaki sözleri, Demirören medya grubunun yayın organlarında – Hürriyet, Posta ve CNN Türk – açıkça çarpıtılırken, söylemediği cümleler manşete taşındı. Hürriyet gazetesi Temelli öyle bir cümle kullanmadığı halde “HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’den açık açık itiraf ve tehdit: İstanbul-Ankara’yı İmamoğlu ile Yavaş değil HDP yönetecek” başlığıyla haberi verdi.[1] Sosyal medya da dâhil olmak üzere Hürriyet’in yaptığı çarpıtma haberlere tepkiler gelince gazete, tekzip yaşrılamazken, Anadolu Ajansı’nı kaynak göstererek internet sitesinden “Bizden değil HDP’den açıklama istenmeli” başlığıyla bir açıklama yaptı.[2] Diğer taraftan, ABD merkezli CNN’in Temelli’nin kullanmadığı ifadeleri kullanmış gibi servis etmesi üzerine CNN Türk hakkında soruşturma başlattığı bildirildi.[3]

    19 Mart tarihli Akit TV canlı yayınında muhabir Mehmet Özmen müzeye dönüştürülen Ankara Ulucanlar Cezaevi’ndeki darağacının önünden açıkça CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu idamla tehdit etti. ”Türk kamuoyu, PKK terör örgütüne, FETÖ terör örgütüne de yandaşlık yapan, kol kanat geren, bağrında besleyen örneğin Kemal Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin de işte bu darağacında asılmasını, idam edilmesini bekliyor diye düşünüyorum. Bu bizim fikrimiz tabii ki, takdir yine kamuoyunun”, sözlerini sarf eden Özmen hakkında TCK 106/1 maddesi uyarınca tehdit suçundan soruşturma başlatıldı.[4]

    Aralarında Reuters, Financial Times ve Associated Press’in de bulunduğu uluslararası medya kuruluşlarının oluşturduğu, One Free Press Coalition adlı platform, her ay “en acil tehdit altında bulunan” 10 gazeteciyi duyurduğu ilk listeyi yayımladı. Listede Türkiye’den “Paradise Papers” yazı dizisiyle para ve hapis cezasına çarptırılan gazeteci Pelin Ünker de yer aldı.[5] Binali Yıldırım ve oğullarının Malta’da off-shore olarak şirket kurduğu bilgisini haberleştirdiği için “iftira ve hakaret” suçlamasıyla 1 yıl 1 ay 15 gün hapis ve 8 bin 860 TL para cezasına mahkûm olan Cumhuriyet gazetesi eski muhabiri Ünker hakkındaki yargılamada davanın düşmesi yönünde karar verildi.[6]

    ZDF televizyonunn İstanbul bürosu şefi Jörg Brase, Tagesspiegel gazetesinin Türkiye muhabiri Thomas Seibert ve Kuzey Alman Radyo ve Televizyon Kurumu (NDR) için serbest çalışan Halil Gülbeyaz’ın 2019 yılı için basın kartlarının uzatılması konusunda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na yaptıkları başvurunun herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedildiği öğrenildi.[7] Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü ise, Türkiye hükümetine ülkedeki uluslararası basın mensuplarının işlerini engellememe ve süresi dolan akreditasyonları uzatma çağrısı yaptı. RSF, uluslararası basın mensuplarının görevini yapmasının engellendiği ve bunun “bağımsız yabancı kaynakların haber yapmasını sınırlandırmak amacı” ile yapıldığını ifade etti.[8]

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu, kadın gazetecilerin yaşadıkları sorunlara dair hazırladığı raporu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde basın toplantısında açıklayarak, sektör içindeki ayrımcılık ve şiddetin kadınları meslekten uzaklaştırdığına dikkat çekti.[9]

    Yine Mart ayının öne çıkan gelişmeleri arasında, Fox TV Ana Haber sunucusu Fatih Portakal hakkında “FETÖ üyeliği” iddiasıyla açılan soruşturmanın takipsizlik kararıyla sonuçlanması yer alırken[10], Flash TV ise, idari, siyasi ve mali baskı nedeniyle yayınlarına ara verdiğini açıkladı.[11] Öne çıkan gelişmelerden bir diğeri ise, Hürriyet gazetesinin Faruk Bildirici’nin görevine son vermesi idi. Bildirici 1992’den beri çalıştığı Hürriyet’te son dokuz yıldır da okur temsilciliği görevindeydi.[12]

    Hrant Dink cinayetine ilişkin görülen davada tutuklu yargılanan ve aralarında FOX TV Haber Müdürü Ercan Gün’ün de bulunduğu 4 sanığın tahliyesine karar verildi.[13] Mersin ve Erzurum’da yapılan ev baskınlarında çok sayıda gazetecinin gözaltına alınması da Mart ayında basın ve ifade özgürlüğü alanında yaşanan gelişmeler arasında yer alıyor.[14]

    Diğer bir önemli gelişme ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), kapatılan Özgür Gündem gazetesi ile ilgili davada, gazeteye karşı soruşturmaların “yazıların içeriğine bakılmaksızın sistematik bir şekilde” başlatıldığına hükmetmesi ve Türkiye’ye para cezası vermesi.[15]

    Mart 2019 tarihli Medya Gözlem Raporu’nda basına yönelik uygulanan baskı ve cezalandırmaları, ifade ve basın özgürlüğü başta olmak üzere hak ihlalleri bağlamında değerlendirmeye katkı sağlayacak verileri kayıt altına almak amaçlanmıştır. Aşağıda yer alan veriler ve istatistikler çeşitli açık kaynaklardan derlenerek düzenlenmiştir. Önceki ayların raporlarında yer alan ve OHAL ilanından bu yana gözaltına alınan, yargılanan ve tutuklanan gazetecilerin verileri de Mart ayı dâhil edilerek güncellemiştir.

    İşten Çıkarma: 1

    OHAL İlanından bu yana toplam işten çıkarmalar: 3400

    Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 7

    6 Mart 2019 tarihinde Tunceli’de yapılan ev baskınlarında gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı muhabiri Semra Turan, 7 Mart 2019 tarihinde serbest bırakıldıktan sonra, 19 Mart 2019 tarihinde el konulan fotoğraf makinesinin teslimi için çağrıldığı Tunceli Emniyet Müdürlüğü’nde hakkında açılan Ankara merkezli bir soruşturma kapsamında tekrar gözaltına alındı.[16]

    9 Mart tarihinde Adıyaman’da yapılan ev baskınlarında gazeteci Hacı Yusuf Topaloğlu gözaltına alındı ve mahkeme tarafından yurtdışı yasağı konularak serbest bırakılırken[17], Mart ayında toplam 7 gazeteci gözaltına alındı.

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Gözaltına Alınan Gazeteci Sayısı: 527

    Hakkında Adli İşlem Yapılan Gazeteci Sayısı

    Soruşturma Açılan Gazeteci ve Sayısı: 2

    Yargılanan Gazeteci Sayısı: 14

    Mart 2019 tarihinde yargılanması devam eden gazetecilere ilişkin bilgiler ise şöyle: KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesi çalışanı Mustafa Göktaş hakkında açılan davanın görülmesine 1 Mart 2019 tarihinde devam edildi. Göktaş’ın ‘örgüt üyesi olma’ ve ‘örgüt propagandası yapma’ suçlarından cezalandırılması talep edilirken, mahkeme duruşmayı 23 Mayıs 2019 tarihine erteledi.

    Evrensel gazetesi muhabiri Cansu Pişkin hakkında gazetede 5 Nisan 2018 tarihinde yayınlanan “Boğaziçililere Özel Savcı” başlıklı haber gerekçe gösterilerek 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanması istenen davanın görülmesine 6 Mart 2019 tarihinde başlandı.[18]

    Evrensel gazetesi eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cem Şimşek hakkında gazetede yayınlanan “Albayrak işçilere saldırı programının sinyalini verdi” başlık haberde Hazine ve Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’a ‘hakaret ve iftira atıldığı’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine Mart ayında da devam edildi.[19]

    Mezopotamya Ajansı muhabiri Ahmet Kanbal hakkında ‘zincirleme örgüt propagandası yapma’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 19 Mart 2019 tarihinde de devam edildi.[20]

    Gazeteci Seda Taşkın hakkında verilen 7 yıl 6 aylık hapis cezasının istinaf duruşması 20 Mart 2019 tarihinde görüldü. Mahkeme duruşmayı 15 Mayıs 2019 tarihine erteledi.[21]

    Yaklaşık üç yıldır tutuklu bulunan açlık grevindeki gazeteci Ziya Ataman’ın yargılandığı davada yine tahliye çıkmazken, dava 28 Mayıs tarihine ertelendi.[22]

    Hapis veya Para Cezası Alan Gazeteci Sayısı: 10

    Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri Yasin Kobulan hakkında sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan davada Kobulan‘ın “zincirleme şekilde örgüt propagandası yapma” suçundan 1 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi ve hükmün açıklanması geri bırakıldı.[23]

    Gazeteci ve yazar Ahmet Altan hakkında 2016 yılında yazdığı bir yazıda ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 19 Mart 2019 tarihinde görüldü ve mahkeme Altan’ı 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırdı. Cezayı 7 bin TL adli para cezasına çevrildi.[24]

    21 Mart tarihinde basında yer alan haberlerden, Cumhuriyet gazetesinin eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Faruk Eren ile eski Yazı İşleri Müdürü Bülent Özdoğan’ın, AKP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Özhaseki hakkında yayınlanan bir haber nedeniyle açılan davada 84 bin TL adli para cezası ile cezalandırıldığı öğrenildi.[25] Mart ayında toplamda 10 gazeteci hakkında hapis veya para cezası kararları verildi.

    Tutuklanan Gazeteci Sayısı: 2

    OHAL İlanından Bu Yana Toplam Tutuklu Gazeteci Sayısı: 216

    Tahliye ve Beraat: 4

    KHK ile kapatılan DİHABER muhabirleri Erdoğan Alayumat ile Nuri Akman hakkında mahkeme beraat kararı verdi.[26]

    Akit TV’de 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Zulüm 1938’de son buldu” başlıklı bir haber nedeniyle sorumlu müdür Ali Özken hakkında ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret’ iddiasıyla açılan davanın karar duruşması 5 Mart 2019 tarihinde görüldü. Mahkeme Özken’in beraatına karar verdi.[27]

    Mezopotamya Ajansı muhabiri Esra Solin Dal hakkında ‘örgüt üyesi olma’ iddiasıyla açılan davanın görülmesine 20 Mart 2019 tarihinde başlandı ve mahkeme Dal hakkında beraat kararı verdi.[28]

    Fiziksel Şiddet, Tehdit ve Saldırı Girişimine Uğrayan Gazeteciler: 2

    22 Mart 2019 tarihinde Mardin’in Savur ilçesinde haber takibi yapan Jinnews muhabiri Rojda Aydın ve Mezopotamya Ajansı (MA) Muhabiri Ahmet Kanbal’ın teknik malzemelerine polis tarafından el koyması üzerine çıkan tartışmada 2 gazeteciye fiziksel şiddet uyguladığı iddia ifade edildi.[29]

    Raporda Yararlanılan Kaynaklar

     

     

     

     

      • https://bianet.org

     

    [1] https://www.evrensel.net/haber/375777/posta-hurriyet-ve-cnn-turkten-sezai-temelli-carpitmasi Erişim tarihi: 22.03.2019.

    [2] https://bianet.org/bianet/siyaset/206527-temelli-den-hurriyet-e-yanit-yalan-haber-yapan-sizsiniz-ben-niye-duzelteyim Erişim tarihi: 22.03.2019.

    [3] http://gazetekarinca.com/2019/03/chpnin-abd-temsilcisi-duyurdu-cnn-cnn-turk-hakkinda-sorusturma-baslatti/ Erişim tarihi: 26.03.2019.

    [4] http://gazetekarinca.com/2019/03/kilicdarogluna-idam-anonsu-yapan-akit-tv-muhabirine-sorusturma/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [5] http://gazetekarinca.com/2019/03/dunyada-en-fazla-tehdit-altinda-bulunan-10-gazetecinin-listesi/ Erişim tarihi: 18.03.2019.

    [6] https://t24.com.tr/haber/paradise-papers-belgelerini-haberlestiren-pelin-unker-hakkindaki-dava-dustu,814399 Erişim tarihi: 29.03.2019.

    [7] https://tihv.org.tr/05-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [8] http://gazetekarinca.com/2019/03/rsf-turkiyede-hukumet-yabanci-gazetecilerin-calismasini-engelliyor/ Erişim tarihi: 24.03.2019.

    [9] http://gazetekarinca.com/2019/03/tgs-kadin-gazeteciler-siddet-ve-ayrimcilik-nedeniyle-meslekten-uzaklasiyor/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [10] https://t24.com.tr/haber/fatih-portakal-a-acilan-feto-sorusturmasinda-karar,812189 Erişim tarihi: 24.03.2019.

    [11] http://gazetekarinca.com/2019/03/nedeni-siyasi-baski-flash-tv-yayinlarina-ara-veriyor/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [12] http://gazetekarinca.com/2019/03/hurriyet-okur-temsilcisi-faruk-bildiricinin-gorevine-son-verdi/ Erişim tarihi: 19.03.2019.

    [13] http://gazetekarinca.com/2019/03/dink-davasi-iki-sanik-hakkinda-tahliye-karari/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [14] http://gazetekarinca.com/2019/03/iki-ilde-ev-baskinlari-basin-calisanlari-ve-hdpliler-gozaltina-alindi/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [15] http://gazetekarinca.com/2019/03/aihmden-ozgur-gundem-karari-turkiye-suclu-bulundu-tazminat-odenecek/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [16] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [17] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [18] https://tihv.org.tr/07-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 09.03.2019.

    [19] https://tihv.org.tr/07-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 09.03.2019.

    [20] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [21] https://tihv.org.tr/21-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 23.03.2019.

    [22] http://gazetekarinca.com/2019/03/yaklasik-3-yildir-tutuklu-gazeteci-ziya-atamana-yine-tahliye-yok/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [23] https://tihv.org.tr/09-11-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 11.03.2019.

    [24] https://tihv.org.tr/20-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 21.03.2019.

    [25] https://tihv.org.tr/22-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 24.03.2019.

    [26] https://tihv.org.tr/02-04-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 08.03.2019.

    [27] https://tihv.org.tr/06-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 20.03.2019.

    [28] https://tihv.org.tr/21-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

    [29] https://tihv.org.tr/23-25-mart-2019-gunluk-insan-haklari-raporu/ Erişim tarihi: 28.03.2019.

  • Medya Raporu-11 (Şubat-2019): Alternatif Medya ve Sorunları

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-11 (Şubat-2019)

    ALTERNATİF MEDYA ve SORUNLARI

    Banu Durdağ – Funda Başaran

    GİRİŞ

    Günümüz küresel iletişim sistemleri ve baskıcı iktidarların giderek tekeline giren ana akım medya karşısında “alternatif medya”nın varlığı, manipüle edilen ve/veya gizlenen toplumsal gerçekliğe ve toplumsal olanın bilgisine erişimde farklı olanaklar sunmakta. Enformasyon ve iletişim teknolojilerinde (EİT’lerde) yaşanan gelişmeler, özellikle de 2000’lerin ortasından sonra Web 2.0 teknolojisinin mümkün kıldığı iletişim platformlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması, yanı sıra günümüz toplumsal hareketlerinde alternatif medya pratiklerinin konumu, yeni olmak şöyle dursun bilakis kadim bir tartışmayı yeniden canlandırmıştır. Hans Magnus Enzensber’den, Walter Benjamin’e ve hatta Bertolt Brecht’e kadar uzanan bu tartışma, bugün dahi üzerinde tam olarak ortaklaşılamamış bir kavram olan “alternatif medya”nın politik işlevi ve daha demokratik bir kamusal alanın inşasındaki potansiyeline ilişkindir.

    Raporda, hâlihazırda literatürde belli bir olgunluğa ulaşmış alternatif medya kavramını tartışmaya açmak ve daha ileriki çalışmalara katkı sunması umuduyla alternatif medyanın eleştirel ele alınışına dair bir izlek oluşturmak amaçlanmıştır. Oluşturulan izlek çerçevesinde Türkiye’deki alternatif medya oluşumlarına yer vererek, bu oluşumların sansür, erişim engeli, site kapatma ve hukuki yaptırımlardan, hedef gösterme ve dijital lince kadar uzanan sorunlarına yoğunlaşılmıştır. Birinci bölümde sosyal bilimler, özellikle de iletişim alanı içerisinde alternatif medya tartışmalarının genel bir görünümüne ve kavrama ilişkin farklılaşan tartışmalara yer verilmiştir. İkinci bölümde, literatürde ortaklaşan ve farklılaşan noktalara referansla eleştirel bir alternatif medya kavramsallaştırması için bir izlek oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu izlekle birlikte aslında hangi medya pratiklerinin ‘alternatif’ kategorisinde değerlendirilemeyeceğini de netleştirmek amaçlanmıştır. Sınırları daha belirgin bir alternatif medya tanımı, bizleri hem sağ, muhafazakâr ve baskıcı grupların internet temelli medya oluşumlarını hem de çevrimiçi forumlardan, blog sitelerine ve daha popüler ticari paylaşım site ve uygulamalarına kadar uzanan geniş bir skalada değerlendirilebilecek “sosyal medya” platformlarını “alternatif medya” kategorisine dâhil etme hatasından kurtarır. Üçüncü bölümde ise, Türkiye’deki alternatif medya örnekleri profesyonel gazetecilik deneyimi olmayan, aktivizm motivasyonuyla örgütlenen medyalar ve ifade ve basın özgürlüğünün giderek baskılanması sonucu işlerinden edilen basın emekçilerini, profesyonel gazetecileri bir araya getiren ticarileşme karşıtı medyalar olmak üzere iki farklı kategoride ele alınmıştır. Yine bu bölümde tüm bu oluşumların siyasi iktidar ve sermaye tarafından başta sansür ve gözetim olmak üzere formel ve enformel biçimlerde maruz kaldıkları sorunlar tartışmaya açılmıştır.

      1. Alternatif Medya Tartışmaları: Literatürden Genel Bir Görünüm

     

    Alternatif medyaya ilişkin tartışmaların yeni bir iletişim teknolojisi gündeme geldiğinde ya da bir toplumsal hareket ortaya çıktığında popülerleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pek çok farklı medya pratik ve deneyimlerini adlandırmak ve açıklamak için çatı bir kavram işlevi yüklenen “alternatif medya”ya ilişkin tanımlar, bir taraftan da anlamlı olmayacak kadar geniştir (Forde, 2011). Öyle ki, bir noktada muhafazakâr, sağ popülist ve baskıcı medya örnekleri de alternatif medya kavramı altına kolayca dâhil edilebilir. John Downing’in (2001: ix) de belirttiği gibi, her şey bir noktada başka bir şeyin alternatifi iken, alternatif medyayı tanımlamada şu sorulardan hareket etmek önemli gözükmektedir: Neyin alternatifi? Ana akım medyanın haber üretim ve dağıtım süreçlerinden, tekniklerinden farklılaşan her medya pratiği alternatif olarak tanımlanabilir mi? Kuşkusuz bu sorular da medya sahipliği, organizasyonel yapılanma, karar alma süreçleri, haber ve içerik üretimi ve dağıtımına ilişkin süreçler ve tekniklerle ilişkilendirildiğinde anlam kazanır.

    Ancak yine de bu sorular ve bunların ilişkili olduğu boyutlar eleştirel bir alternatif medya tanımı ortaya koymakta yetersiz kalır. Başka bir ifadeyle, tek başına bu sorulara verilecek yanıtlar bizi sadece ana akım medyayı referans alan, kapsamı son derece geniş bir alternatif medya kavramına götürür. Ortaya çıkacak geniş kapsamlı çatı kavram altında muhafazakâr, baskıcı medya pratiklerinin ve hatta aşırı sağın faşist medyasının da yer alması söz konusu olur. Başta da ifade ettiğimiz gibi, alternatif medya kavramının ihtiva ettiği anlam, yalnızca ana akıma karşı bir alternatif sunmasında mı, yoksa bunun ötesinde hem egemen medyaya hem de toplumsal tahakkümün tüm formlarına meydan okuyarak özgürleşimci pratiklere alan açmasında mı aranmalı sorusu, eleştirel bir alternatif medya tanımı için belirleyicidir (Sandoval ve Fuchs, 2010). Buradaki tartışmamızın kerteriz noktası olarak bu soru, aynı zamanda hangi medya pratiklerinin “alternatif” kategorisine dâhil edilemeyeceğini de netleştirir.

    Eleştirel yaklaşımlarda alternatif medya kavramına ilişkin sürdürülen tartışmaların gösterdiği çeşitlilik -ki kimi çalışmalar kavramı doğrudan günümüz yeni toplumsal hareketleriyle ilişkilendirirken, kimi çalışmalar ise alternatif medyanın küresel iletişim sistemleri karşısındaki konumuna odaklanır-  ve farklılıklara karşın ortaklaştıkları noktalar da söz konusudur. Bunlar da alternatif medyadan sahip olması beklenen niteliklere dair bir çerçeve sunar. Ana akım medyanın sermaye birikiminin merkezinde yer alması, hiyerarşik ve dikey yapılanması karşısında alternatif medyadan hiyerarşi ve ticarileşme karşıtı, profesyonelleşme karşısında amatör ve aktivist bir motivasyonla yarı-profesyonellik hali ve katılıma açık bir nitelik sergilemesi beklenir.

    Bu tartışmalarda anahtar konumda olan, alternatif medyanın politik gündeminin toplumsal muhalefetten yana ve hegemonik olana “karşı-söylem” üreterek daha demokratik ve eşitlikçi bir iletişim ortamı yaratma çabasıdır. Örneğin, Raymond Williams (1973/1962: 54, 116-123) bugün dahi alternatif medya tartışmaları açısından güncelliğini koruyan Communications adlı çalışmasında demokratik bir iletişim sisteminin nasıl olması gerektiğini tartışmaya açar. Bu tartışmada mevcut iletişim sistemlerine referansla ve bunların siyasi iktidar ve/veya sermaye tarafından kontrol edilip edilmedikleri sorusundan hareket eder. Buna göre, “otoriter”, “paternal” ve “ticari” olmak üzere kategoriler belirler. Otoriter, paternal ve ticari gibi mevcut iletişim sistemlerine karşılık demokratik bir iletişim sisteminin, her türlü kontrol mekanizmasına karşı olması, demokratik bir sistemin temel yapı taşlarından olan haber alma ve haber verme hakkını savunması, profesyonelleşmeden kaynaklı handikapların üstesinden gelmesi ve ticarileşme karşıtı olması gerektiğini vurgular. Ki ancak tüm bu kriterler sağlandığında mevcut olan diğer iletişim sistemlerine karşı bir “alternatif”in varlığından söz edilebileceğine dikkat çeker. Chris Atton da (2006: 4, 9, 25-29) Williams’ın demokratik iletişim sistemi formülasyonundan yola çıkarak güncel bir alternatif medya kavramına ulaşmaya çalışır ve alternatif medya kategorisinde değerlendirilebilecek bir oluşumun içerik bakımından politik, yapısal olarak ise, radikal olması gerektiğini savunur. Bununla birlikte alternatif medyanın, içerik üretim ve dağıtım süreçlerinde yeni teknolojik olanaklara başvurması, profesyonelleşme ve hiyerarşi karşıtı olması gerektiğini de vurgular.

    Alternatif medyayı günümüz toplumsal hareketleri ile ilişkilendirerek ele alan çalışmalarda Benjamin’den, Enzensberger’e ve Brecht’a kadar uzanan medya sisteminin katılımcı örgütlenmesi, yani bütün alıcıların aynı zamanda üretici oldukları demokratik bir medya sistemi vurgusu öne çıkar (Sandoval ve Fuchs, 2010: 142). Örneğin, Clemencia Rodriguez (2003: 190) “yurttaş medyası” terimini kullanarak alternatif medyanın katılımcı niteliğinin üretime katılanlara aktif yurttaşlar olma anlamında olanaklar sunduğuna dikkat çeker. Atton (2006) ise, katılımcı üretim süreçlerinin önemine vurgu yaparak alternatif medyanın kapitalizmin ötesinde bir toplum fikrini öngörmesi, dolayısıyla da esas olarak özgürleşimci pratikleri beslemesi gerektiğini savunur.

    Yanı sıra, Downing (2001) ise, politik vurgusu ön planda olan “radikal medya” kavramıyla, alternatif medyanın hem örgütleniş hem de içerik bakımından egemen sistemin dışında ve tam karşısında konumlanarak hegemonyayla mücadelesine dikkat çeker. Başaran (2009: 407-415) da alternatif medyanın toplumsal hareketlerle ilişkisine dikkat çekerek Harold Innis’in “bilgi tekelleri” kavramsallaştırmasına göndermeyle Atton’nun alternatif medya tanımını yeniden formüle eder. Buna göre, alternatif medyanın şu kriterleri sağlaması gerekmektedir: Toplumu daha demokratik bir dönüşüme uğratmaya katkı sağlamayı amaç edinmesi, bilgi tekellerinin dışladığı bilgiyi üretmesi ve dolaşıma sokması, profesyonelleşme, hiyerarşik örgütlenme ve ticarileşme karşıtı olması. Leah A. Lievrouw (2011) ise, yine benzer biçimde yeni toplumsal hareketler perspektifinden alternatif medyayı tanımlamak için “alternatif/aktivist yeni medya” terimini kullanır. Buna göre, “alternatif/aktivist yeni medya toplumun, kültürün ve siyasetin baskın, beklenen ve kabul edilegelen biçimlerine karşı koymak veya bunları değiştirmek amacıyla iletişim olgularını, pratiklerini, yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerinin toplumsal düzenlenmelerini kullanır veya yeniden düzenler” (Lievrouw, 2011: 19).

    Sandoval ve Fuchs (2010) ise, buraya kadarki tartışmalardan farklı olarak, katılımcı medya olarak alternatif medya anlayışının yetersizliğine dikkat çekerler. Muhafazakâr ve sağ popülist medya oluşumlarının, yanı sıra kâr amacı güden medyaların da günümüzde katılımcı modele rağbet ettiklerine dikkat çekerler. Alternatif medyanın bu gibi oluşumlardan ayırt edici niteliğinin ise, toplumsal muhalefetten yana, dönüştürücü politik mücadeleyi ilerletecek eleştirel içerik üretmesi olduğunu vurgularlar. Bununla birlikte, ticari finansman ve profesyonel örgütlenmeyi benimseyen medyanın, eleştirel içerik ürettiği sürece alternatif medya dışında tutulmaması gerektiğini de iddia ederler. Bu iddialarını da, kolektif örgütlenme ve ticari olmayan finansmanı esas alan alternatif medyanın, kaynakların tahsisinde ve kamusal görünürlüğe ulaşmada çoğunlukla başarısız olmalarına işaret ederek savunurlar.

    Ancak, kendilerinin de ifade ettiği gibi ticari örgütlenme biçimini benimsemek, her zaman içeriğin finansörlerin politik çıkarları hizasına çekilmesi tehlikesini taşır. Bu da “alternatif”in var olma gerekçesine ters düşer. Kaldı ki, sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) da, özellikle de giderek şirketleşme mantığını benimseyenlerin, siyasi ve ekonomik gündemleri söz konusu olabilir. Ticarileşme bir yana dursun, şirketleşmiş STK’ların finansörlüğünü üstlendiği alternatif medyaların içerikleri dahi “hesap verebilirlik” altında politik işlevini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu noktada da “alternatiflik” sorgulanabilir hale gelir.

      1. Eleştirel Bir Alternatif Medya Kavramına Doğru

     

    Tartışmalı yanlarına karşın “alternatif medya” kavramı, yurttaş gazeteciliği, radikal, bağımsız, yerel ve topluluk medyası gibi farklı ve çeşitlilik gösteren medya oluşumlarını ve pratiklerini kapsadığından çatı bir kavram olarak işlevselliğini korur. Buraya kadarki tartışmalar ışığında alternatif medyaya dair daha ileri çalışmalar için bir izlek oluşturmak mümkündür. Alternatif medya pratiklerine ilişkin olarak yapısal/organizasyonel, bilişsel ve normatif, içerik ve de toplumsal olmak üzere birbiriyle ilişkili düzeyleri içeren bir hat çizmek anlamlı gözükmektedir. Yapısal/organizasyonel düzeyde, bu platformların/medyaların “hem ekonomik olarak hem de karar alma mekanizması olarak nasıl örgütlendikleri” sorusu öne çıkar. Bilişsel ve normatif düzeyde, bireysel ve kolektif içerik üreticilerinin kendi konumlarını nasıl tanımladıkları sorusundan hareket etmek, toplumsal mücadele içerisinde nasıl konum aldıklarını ve farklı kavrayışların farklı eyleyişler açığa çıkarıp çıkarmadığının izini sürmeyi olanaklı kılar. Bu sorulara alınacak yanıtlar, özellikle nesnellik ve yansızlık gibi profesyonel gazetecilik kodları karşısında nasıl “alternatif” değerler üretildiğini de açığa çıkarmayı sağlayabilir. İçerik düzeyinde ise, “içeriğin üretiminde ve dağıtımında hangi tekniklerin kullanıldığı”, “alternatif üretim ve dağıtım teknikleri için nasıl stratejiler geliştirildiği” soruları, üretim ve dağıtımdaki farklılıkları tespit etmeye imkân tanır (Durdağ, 2016: 363; Durdağ, 2018: 133-134).

    Kuşkusuz bir diğer önemli nokta ise, bu üretim sürecinin çıktısı olan içeriğin kendisidir. Alternatif medya çalışmalarının içeriğe ve içeriğin niteliğine ilişkin soruşturmalarla desteklenmesi önemlidir. İçeriğe ilişkin bir araştırma, alternatif medyada içeriğin gerek ana akımdan gerekse ana akıma öykünen internet temelli “muhalif” medyalardan nasıl farklılaştığının izini sürmeyi de gerekli kılar. Son olarak toplumsal düzeyde ise, alternatif medya oluşumlarının, pratiklerinin, toplumsal dönüşüm bağlamında ne gibi olanaklar ve sınırlılıklar barındırdıkları sorusu anlamlı gözükmektedir (Durdağ, 2016: 363; Durdağ, 2018: 133-134).

    Alternatif Medyanın Ele Alınışı İçin İzlek

    Tablo 1: Kaynak: (Durdağ, 2018: 134)

    Böylesi bir izlek, internet temelli reklam gelirlerine dayanan ticari haber platformlarını ve yukarıda değindiğimiz muhafazakâr, sağ medya oluşumlarını “alternatif medya” kavramı dışında tutmamızı zorunlu kılar. Bununla birlikte, genel olarak medya sahipliği ve haber dağıtım teknikleri bakımından ana akımdan farklılaşan buna karşılık, gerek örgütlenme ve karar alma yapısı, gerekse haber toplama, üretim teknikleri ve profesyonel gazetecilik kodlarını benimsemeleriyle ana akıma öykünen “muhalif” medyaları da “alternatif medya” kavramı dışında tutmamızı sağlar.

    Bir sonraki bölümde detaylandırmadan önce burada bir parantez açıp Türkiye’den örneklendirerek tek sesli ana akım medyadan farklılaşarak “muhalif” ya da başka bir ifadeyle, egemen medyaya göre daha “demokratik” ve “çoğulcu” bir alan açan medya oluşumlarını “alternatif” kategorisinde neden değerlendiremeyeceğimizi açıklamaya çalışalım. Atton (2002: 493), radikal medya ve ana akım medyanın dolaylı olarak birbirini nasıl etkilediğini ve dönüştürdüğünü, bu etkileşim sonucunda birbirlerinden ödünç aldıkları hangi pratikleri kendi eyleyişlerine nasıl adapte ettiklerini tartışmanın önemine dikkat çeker. Gramsci’nin “hegemonya” kavramına atıfla, tıpkı hegemonyada olduğu gibi medya pratiklerinin de devingen olduğunu ve buna istinaden burjuva medya değerlerinin radikal olanlarla eklemlenebildiğini ve tam tersinin de mümkün olduğunu öne sürer. Yeni toplumsal hareketlerin kaleydoskopik sonuçları, yani sonuçlarının tekil olmayan ve sürekli değişiklik gösteren nitelikte oluşu ve de sosyalistler, yeşiller, anarşistler ve diğer bağlantısızlar arasında koalisyona evirilme eğilimi göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan radikal medyanın ana akım medya pratiklerini de etkileyebileceğini iddia eder.

    Şüphesiz ki Türkiye’de yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri temelli alternatif medyanın ivme kazanmasında Gezi bir dönüm noktasıdır. Gezi süreci, ana akım medyanın iktidar ve sermayeye ne denli bağlı olduğunu, en temel işlevi olan bilgi ve enformasyon akşını yerine getir(e)mediğini, hatta dezenformasyonla gerçekliği manipüle ettiğini gözler önüne sermiştir. Bunun neticesinde de, direnişin neredeyse ilk gününden başlayarak aktivistler kendi medya platformlarını inşa etmişlerdir. Gezi sürecinde ortaya çıkan alternatif medyalar, ana akım medya pratiklerini dönüştürmediyse bile, ana akımın gerek hiyerarşik yapısını gerekse profesyonel gazetecilik kodlarını benimseyen ancak, daha “demokratik” ve çoğulcu bir alan açmayı hedefleyen internet temelli “muhalif” medyaların ortaya çıkışına ilham vermiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri de Medyascope TV’dır. Gazeteci Ruşen Çakır’ın önce bir sosyal medya platformu olan Periscope’la bağımsız yayıncılık yapması, ardından Medyascope TV’yi kurması, internetin olanaklı kıldığı sosyal iletişim ağlarının, sosyal medya platformlarının ana akım benzeri, ancak ona kıyasla daha çoğulcu ve demokratik bir habercilik platformu olarak da örgütlenebileceğinin örneklerindendir. Ancak yine de tek başına muhalif ve çok sesli bir medya ortamı sunmaları bu gibi oluşumları “alternatif medya” kavramı altında değerlendirmek için yeterli değildir.

    İşin esası, Susan Forde’nin (2011: 176) de belirttiği gibi, tıpkı eskiden olduğu gibi bugün de “enformasyon ve haberleşmeyi meydan okumak, tahlil ve mobilize etmek”, özgürleşimci politik mücadeleye alan açmak amacıyla kullanmaktır. Alternatif medya açısından bunun yolu da piyasadan, siyasi iktidardan, egemen kurum ve pratiklerden bağımsız olmaktan ve de hegemonik olana karşı konumlanıp, onunla mücadele etmekten geçer. Giderek artan baskıcı rejimlerin kontrol ve tekeline giren ana akım medyanın, profesyonel gazetecilik ve meslek kodlarının demokrasiyle ilişkisinin ya hiç kalmadığı ya da giderek anlamsızlaştığı günümüzde (Radsch, 2016), alternatif olanın taşıması beklenen nitelikler, görmezden gelinenlerin, yok sayılanların bilgisine ulaşmada son derece önemlidir. Dolayısıyla alternatif medya, daha demokratik ve muhalif bir iletişim platformu sunmanın ötesine taşmakta, bizzat politik mücadelenin bir parçası olarak konumlanmaktadır.

      1. Türkiye’de Alternatif Medya ve Sorunları

     

    Neo-liberal politikalarla birlikte dönüşen medya ortamına karşılık, 1990’ların ortalarından itibaren yaygınlaşmaya başlayan internet teknolojisi, bilgiye ve enformasyona erişimde farklı alternatiflerin ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. 1990’ların sonları, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de bilginin, enformasyonun sermaye ve siyasi iktidar egemenliğinden bağımsızlaşmasına yönelik çeşitli alternatif platformlar yaratılmıştır.

    Bu bölümde alternatif medya örneklerini yapısal/organizasyonel ve bilişsel/normatif düzeylerde ele alarak, profesyonel gazetecilik deneyimi olmayan, aktivizm motivasyonuyla örgütlenen medyalar ve ifade ve basın özgürlüğünün giderek baskılanması sonucu işlerinden edilen basın emekçilerini, profesyonel gazetecileri bir araya getiren ticarileşme karşıtı medyalar olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirmeye çalışacağız. Tartışmanın devamında ise, siyasi iktidar ve sermaye tarafından başta sansür ve gözetim olmak üzere formel ve enformel biçimlerde maruz kaldıkları sorunlara yer verilmiştir.

    3.1. BİA ve Sendika.org’dan, Gezi’nin Alternatif Medyalarına: Aktivist Habercilik Örnekleri

    2000’li yılların başında kurulan ve bugün de yayın hayatlarına devam eden Bağımsız İletişim Ağı (BİA) ve Sendika.org, Türkiye alternatif medyasının ilk ve en önemli örneklerindendir. BİA, “enformasyonun/içeriğin sermayeden ve devletten bağımsızlaşması, […] Türkiye’de ve dünyada bilginin -enformasyonun- yeniden üretilmesi ve dağıtılmasının maddi ve manevi araçları üzerindeki ticari egemenliğe karşı toplumsal yararı egemen kılan bir “Bağımsız Medya” oluşturma mücadelesini”[1] bugün de sürdürmeye devam ediyor. Diğer taraftan, sayısız erişim engeli ve site kapatma cezalarına boyun eğmeden halkın iletişim hakkını savunmaya devam eden Sendika.org ise, “kendisini, tüm dünya, ama özellikle Türkiye işçi sınıfının mücadele süreçleri içinde yeşerttiği deneyim ve birikimlerin takipçisi” sayarak, “emek hareketinin, solun ve toplumsal muhalefetin geniş kesimlerini içeren, düşünsel üretim adına harekete geçiren ve besleyen” bir iletişim platformu olarak yoluna devam ediyor.[2] Kuşkusuz, Sendika.org’un Tekel Direnişi ile birlikte ortaya çıkan Sendika.TV deneyimi, direniş alanından bir hafta boyunca internet aracılığıyla canlı yayın yaparak hem işçilerin seslerini duyurmuş hem de sonraki alternatif oluşumlar için önemli bir deneyimin aktarılmasını sağlamıştır. Bunun bir örneği de Çapul TV’dir.

    Her iki platformun da Türkiye’de internet temelli alternatif medyanın gelişimine katkı sunarak bağımsız medya mücadelesinde mevzi oluşturmaya devam ettikleri aşikâr. Öte yandan, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, Türkiye’de alternatif medyanın yükselişe geçişinde Gezi önemli bir dönemeçtir. Şüphesiz bu süreçte egemen medyanın direniş karşısında gösterdiği “üç maymun” tutumunu da yabana atmamak gerekir. Egemen medyanın görmezden gelme, yok sayma tutumuna karşılık direniş, kendi bilgisini ilk elden üretme ve paylaşma çabalarının ürünü olarak kendi medyalarını yaratmıştır. Bugün dahi etkinliğini sürdüren Çapul TV, Direnişteyiz, İnadına Haber, Seyr-i Sokak gibi internet temelli platformlar bizzat direnişin ürünlerindendir.

    Görsel 1: Çapul TV’nin Gezi Kafe’deki Sahra Stüdyosundan Bir Kare

    Kaynak: (Evrensel, 2014)

    Görsel 2: Seyr-i Sokak’ın ‘Bir Parçası Sizde’ Videosundan Bir Kare

    Elbette bu platformların tek ortak keseni Gezi sürecinde ortaya çıkmaları değildir. Her biri ticarileşme ve kâr karşıtı oluşlarıyla, dolayısıyla da “gönüllü emek” ve “dayanışma” etrafında yapılanmalarıyla, karar alma, haber ve içerik üretiminde hiyerarşi ve profesyonelleşme karşıtı tutumlarıyla ve de sesi olmayanların sesi olarak, güç-iktidar ilişkileri ve kapitalist medya karşında eşitlikçi ve özgürleşimci bir alan açmalarıyla ortak kesenlere sahiptir. “Gönüllü emek” ve “dayanışma” üzerinde yükselen bir yapılanma biçimi, bir taraftan da kârı esas alan ilişkileri, hiyerarşik örgütlenme biçimini ve profesyonel gazeteciliğe yüklenen anlam ve kodların yaratmış olduğu sınırları reddederek hem karşı-hegemonik pratikleri hem de yaratıcı potansiyeli açığa çıkaran dinamikleri beslemektedir.

    Dahası, bu saydığımız örnekler de dâhil olmak üzere, toplumsal hareketlerle birlikte ortaya çıkan alternatif medyaların, hareketin parçası olma ve onu “görünür kılma”, “güvenilirlik” ve “belgeleme” ya da başka bir ifadeyle, eylemcilerin maruz kaldığı şiddeti kayıt altına alarak hukuki süreçlerde delil niteliğinde belgeler oluşturma gibi yüklendikleri politik işlevleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Tıpkı ana akım medya gibi, alternatif medya da toplumsal ve politik bir boşlukta var olmaz. Elbette, toplumsal hareketin sönümlenmesiyle birlikte, ortaya çıkan pek çok alternatif medya da ya sönümlenir ya da olası sınırlarına geri çekilir. Bir kısmı da ortaya çıkışındaki tüm değer ve niteliklerine bağlı kalarak, gönüllü emek ve dayanışma içerisinde var olmaya devam eder.

    Her biri kendi özgünlüklerini de barındıran bu oluşumlar, haber alma hakkı ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin ihlaline ve baskı altına alınmasına karşı kolektif refleks de geliştirirler. Örneğin, 2015’te yürürlüğe giren “yeni sarı basın kartı yönetmeliği” ile basın kartı olmayanların gazeteci değil, eylemci sayılacağı açıklamasının ardından Ankara Özgür Haber Platformu aracılığıyla haber yapma ve haber alma hakkını savunmak için Ankara’daki pek çok alternatif medya oluşumu bir araya gelmiş ve ortak bir bildirge yayınlamışlardır. Dolayısıyla, alternatif medyayı “alternatif” ve anlamlı kılan, maruz kaldığı türden baskılara ve engellemelere karşı geliştirdiği refleksler ve sürekli alternatif yollar arayışıdır.

    Görsel 3: Basına ve gazetecilere yönelik artan baskılara dikkat çekmek için bir araya gelen alternatif medya platformlarının “Özgür Basın Susturulamaz” eyleminden bir kare (Gaiga Dergi, 2015).

    3.2. Medya Profesyonellerini Bir Araya Getiren Ticarileşme Karşıtı Alternatifler

    Gezi yalnızca alternatif medyanın yükselişe geçişini değil, aynı zamanda siyasi iktidar ve medya patronlarının girift çıkar ilişkileri temelinde medya üzerindeki tahakkümün gün be gün arttığı bir dönemin başlangıcını da imler. Artan baskılara gazetecilik faaliyetlerini eda ederek direnen medya emekçileri bu süreçte mobbinge uğramış, işten atılmış ya da istifa etmek zorunda bırakılmışlardır. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Uğur Güç “Basın Sektöründe Sendikacılık” başlıklı konuşmasında bu duruma şöyle dikkat çekmiştir: “2013 yılında özellikle Gezi olaylarıyla birlikte çok sayıda gazeteci işsiz kaldı. 2014 yılında durum değişmedi. Geçtiğimiz ilk 8 ayda 981 gazeteci işinden oldu”.[3] Tam da böylesi bir dönemde, özellikle de internetin sunduğu imkânlar dâhilinde, gazetecilik mesleğini icra etmeye devam ederek direnenlerin “meslektaş dayanışması” ile oluşturdukları ticari olmayan, dolayısıyla da kâr amacı gütmeyen, çeşitli STK’larca finansman desteği alan alternatif platformlar kurulmuştur. Bunların en bilinen örneklerinden biri de 2013 yılında kurulan Punto24 Bağımsız Gazetecilik Platformu, P24’tür.

    Ana akım medyanın güvenilirliğini kaybettiği bir ortamda, özgür ve bağımsız bir medyanın değerlerini öne çıkarmayı kendine amaç edinen P24, “gazetecilik mesleğinin yoğun siyasi ve ekonomik baskılar altında bulunduğu bir dönemde, editoryal bağımsızlığı desteklemek ve geliştirmek amacıyla başlatılan bir girişimdir”.[4] Konvansiyonel medya organlarındaki işini kaybeden ve/veya serbest çalışan profesyonel gazetecilere alan açan platform, güncel bilgi ve enformasyon akışının yanında ifade ve basın özgürlüğü ihlallerini raporlaştırmakta, yanı sıra 2016’da sansür ve otosansüre karşı kurulan Susma Platformu’nu da bünyesinde bulundurmaktadır.

    Benzer saiklerle 2016-2017 yılları arasında TGS’nin işsiz ve/veya serbest çalışan gazetecilere yönelik projesi olan Journo.com.tr yine bu alandaki örneklerdendir. 2015 yılında dört sayı olarak çıkan Journo dergisinin ardından, basın ve ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğu medya ortamında daha çok gazeteciye ulaşmak ve medya çalışanlarının sorunlarına eğilmek için Journo.com.tr hayata geçirilmiştir.[5]

    Son dönemde ifade ve basın özgürlüğünü hiçe sayan politikaların hedefi olan, işsiz bırakılan, mesleklerinden el çektirilen gazeteciler ve akademisyenlerin ortaklaşa kurduğu alternatif bir bilgi paylaşma platformu olarak kendisini tanımlayan medyaport.net bu alandaki örneklerden bir diğeridir. Ankara merkezli olarak oluşturulan ve işlerinden edilmiş gazetecilerle, akademisyenleri bir araya getiren Hâlâ Gazeteciyiz, bir yandan İngilizce ve Türkçe özel haberleriyle, diğer yandan da aylık yayınlanan medya takip raporları ve ifade ve basın özgürlüğüne yönelik özel raporlarıyla yayınına devam etmektedir.

    Ağırlıklı olarak ana akım medyadan dışlanan profesyonel gazeteciler için sivil toplum örgütleri destekli bir alan açan bu gibi dijital platformlar, yukarıda sıraladığımız özellikle de toplumsal hareketlerle birlikte açığa çıkan örneklerden yapısal/organizasyonel ve bilişsel/normatif düzeylerde farklılaşmaktadır. Yapısal/organizasyonel düzeyde bu oluşumlar, profesyonel gazetecilik kodlarından kaynaklı birtakım handikapları barındırsa da yine de ana akımın hiyerarşik yapısı karşısında daha esnek bir örgütlenme biçimi ile editoryal bağımsızlığı destekleyecek ve geliştirecek alan açarlar. Bilişsel/normatif düzeyde de, yurttaş gazeteciliği veya aktivist habercilik gibi örneklerden farklılaştıkları açıktır. Buna karşın, bu oluşumlar da toplumsal mücadelede ifade ve basın özgürlüğünü, bağımsız medyayı bir mevzi olarak konumlandırmalarıyla sıraladığımız diğer örneklerle ortaklaşırlar.

    Şüphesiz ki, daha önce de değindiğimiz gibi, STK’ların fonları, hibeleri ile desteklenen bu oluşumlar açısından da sürdürülebilirlik riski her daim gündemdedir. Dahası içeriğin fonların veya hibe programlarının kurallarına tabi olması da söz konusu olabileceğinden, bu gibi oluşumların başlangıçta yüklendikleri politik işlevlerini yitirme riskini de beraberinde getirir. Ancak yine de, OHAL ilanından bu yana işten çıkarılan gazeteci sayısının 3300’ü aştığı[6] dikkate alındığında bu gibi platformların varlığı daha da önem kazanır.

    3.3. Sansürden Erişim Engeline İktidar ve Sermayenin Formel ve Enformel Denetim Stratejileri

    Gezi’nin ardından siyasi iktidarın da internet ve sosyal medya bağlamında kendine birtakım “dersler” çıkardığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu doğrultuda formel ve enformel olmak üzere hem toplumsal kontrol ve gözetim mekanizmasını derinleştirmek hem de demokratik ve muhalif tartışmaları etkisizleştirmek üzere geliştirilen bir dizi strateji karşımıza çıkmakta (Durdağ, 2018: 167-168). Formel olanda, yasa yoluyla kurumlara verilen olağanüstü yetkilerle sansür mekanizması derinleştirilirken, aynı zamanda “sakıncalı bulunan” içerikleri paylaşanlara ilişkin adli ve idari soruşturmalarla toplumsal kontrol mekanizması olarak gözetimin, cezalandırma mekanizması ile birlikte daha da derinleştirilmesi yer alır. Bu uygulamaların başında da, “internet yasası” olarak bilinen yasa ile birlikte Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) – bugünkü adıyla Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) – olağanüstü yetkilerle donatılması gelir. Böylelikle kurum, mahkeme kararı olmaksızın özel hayatın gizliliği, milli güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle doğrudan IP, DNS ve URL engelleme yetkisine sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra, erişim engelleme belli bir içeriğe yönelik olmakla birlikte, teknik olarak içerik engellenmezse BTK internet sitesinin tümüne erişim engeli kararı verme yetkisine de sahiptir. Bu da doğrudan site kapatma anlamına gelir. Bunlara ek olarak, erişim ve yer sağlayıcıların, erişim engeli olan içeriği vaktinde kaldırmama ve şikâyetlere yanıt vermemesi halinde para cezası, IP bilgisi vermemesi gibi durumlarda ise, hapis ile cezalandırılmaları da söz konusudur. Dolayısıyla, içeriğin sansürlenmesinin ötesinde, erişim ve yer sağlayıcıların IP gibi kullanıcılarının gizli tutulması gereken bilgilerine de cezalandırma mekanizmasıyla erişilmekte.

    Enformel olanda ise, sosyal medya platformlarında yürütülen muhalif tartışmaların troll hesaplarca sabote edilmesi, yine bu hesaplarca muhalif içerik paylaşanların hedef gösterilmesi, sosyal medya sitelerine giden trafiği daraltma [throttling], internet erişiminin yavaşlatılması ve erişimin kesintiye uğratılması yer alır (Durdağ, 2018: 168).

    Diğer taraftan, içeriğe ilişkin kısıtlama ve/veya engellemeler yalnızca siyasi iktidardan gelmemektedir; bizzat arama motorlarının ve sosyal medya platformlarının çeşitli biçimlerde içeriğe erişimi kısıtlaması ve/veya engellemesi de söz konusudur. Bilindiği üzere internet temelli alternatif medya ağırlıklı olarak arama motorları aracılığıyla ve sosyal medya platformları üzerinden okuyucu/izleyicilere ulaşmaktadır. Reklama dayalı ticari şirketlerin sunduğu arama motorları ve sosyal medya alanında ise uluslararası düzeyde bir tekelleşme söz konusudur. 2016 itibariyle algoritmalarında birtakım değişiklikler yapan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformları, bu yolla çok takipçili kurumsal veya şirket statüsünde olmayan hesapların paylaştığı içerikleri ancak sınırlı sayıdaki takipçilerine ulaştırıyor. Paylaşılan içeriğin daha fazla sayıda takipçiye ulaşabilmesi içinse belirli ücretler talep ediliyor. Bunun anlamı da sermayenin, öngöremediği alternatifleri veya çatlakları bir biçimde bypass etmeye çalışması olarak okunabilir.

    Ayrıca milyarlarca kullanıcısı olan Google, Facebook ve Twitter gibi arama motoru ve sosyal medya platformlarının reklama dayalı olarak iş gören ve kâr amaçlı şirketler olması, formel olarak tanımladığımız ulus devlet temelli stratejilerin benzerlerinin küresel düzeyde arama motorları ve sosyal medya platformlarında uygulanmaya başlanmasına neden oluyor. Google ve sosyal medya platformları bu algoritmalar yoluyla uygulamaya koydukları küresel formel stratejileri, 2016’da Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin sahte/yalan haberler yoluyla manipüle edildiği iddiasına dayandırıyor. Bu iddia nedeniyle yükselen tartışma ve sosyal medya platformlarının bağlı olduğu şirket yöneticilerini de içine alan soruşturmalar sonucunda geliştirilen yeni algoritmalar ise öncelikli olarak alternatif enformasyon kaynaklarının küresel trafik oranlarının gözle görülür biçimde azalması sonucunu getiriyor. Küresel düzeyde alternatif enformasyon kaynağı olarak tanımlanabilecek ve bu tanım gereği de alternatif medya içinde değerlendirilebilecek olan demokratik hak örgütlerine, savaş karşıtı örgütlere, sol ve ilerici örgütlere ait internet sitelerine erişen ziyaretçilerin önemli oranlarda azaldığı ölçümlerle tespit edilmiş durumda. Bu durum, geleneksel medyanın endüstriyel gücüne sahip olmayan ve ürettiği alternatif haber ve eleştirel içeriği interneti kullanarak insanlara ulaştıranların kontrol edilmesi gereken bir tehdit olduğu inancının sadece Türkiye’de siyasi iktidarın benimsediği bir görüş olmadığını, küresel ölçekte hem başka devletler, hem de reklama dayalı kar odaklı şirketler tarafından benimsendiğini gösteriyor. Öte yandan arama motoru ve sosyal medya alanında edindikleri tekel konumuyla bu şirketlerin küresel bir sansür aracına dönüşme potansiyeli de açıkça ortaya çıkıyor.

    Gerek sermayenin gerekse siyasi iktidarın bu ve benzeri girişimlerine karşılık alternatif medyanın sürekli yarık ve çatlak oluşturacak arayışlar içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Erişim engeli ve site kapatma cezalarına maruz kalan Sendika.org bunun en başta gelen örneklerindendir. 60’tan fazla kez erişim engeline maruz kalan ve bu sansür uygulamasını en çok aşan haber sitesi olarak Sendika.org, sansürün ulaştığı boyuta dikkat çekmek için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile başvurmuştur. Sandoval ve Fuchs’un alternatif medyanın, sürdürülebilirliği ve kamusal görünürlüğü için ana akımda olduğu gibi ticari finansman ve profesyonel örgütlenme biçimini benimsemesi gerektiği önermesi şöyle dursun, alternatif medyayı “alternatif” kılan, tam da böylesi baskı, şiddet, sansür ve sınırlı kaynaklara karşın sürekli yarık ve çatlaklar aramaları, bu arayışlarında da yarık ve çatlakları bizzat kendilerinin yaratmasıdır.

    SONUÇ

    Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelere koşut olarak, Türkiye’de de radikal medya, video aktivizm, yerel medya, bağımsız ve topluluk medyası, yurttaş gazeteciliği gibi alternatif medya olanakları çeşitlenmiştir. Diğer taraftan, günümüz toplumsal hareketlerinde alternatif medyanın konumu, toplumsal mücadelenin bir parçası olarak yüklendiği işlevler, hem bu pratikleri çeşitlendirmekte ve yaygınlaştırmakta hem de bunları dönemsel olarak yükselişe geçirmektedir. Başka bir ifadeyle, yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve bu teknolojilerin kazandıkları yaygınlık ile eylemcilerin eylemin hem katılımcıları ve sözcüleri hem de eylemin bilgisinin üreticileri olmaları, yani eylemcinin çok yönlü vasıflı olma durumu alternatif medya oluşumlarını ve pratiklerini çeşitlendirmektedir. Egemen medyanın insanların ihtiyaç duyduğu haber alma, haberdar etme işlevini yerine getirmemesi/getirememesi ile ortaya çıkan boşluk, bizzat toplumsal hareketin özneleri tarafından refleksif biçimde doldurulmakta ve dönüştürülmektedir.

    Türkiye’de egemen medya olarak adlandırılabilecek iletişim ortamını oluşturan ve sermaye birikiminin tam göbeğinde yer alan medya kuruluşlarının ürettiği enformasyon, piyasa kurallarına tabi, emek karşıtı ve toplumsal faydadan uzaktır. Dolayısıyla egemen medyanın dışladığı ve/veya manipüle ettiği bilgiye, habere erişim ihtiyacı gün be gün artmaktadır. Bugün hegemonik ideoloji dışında kalan tüm farklı sesler, ticari finansmana dayalı ya da çeşitli fon mekanizmalarıyla ayakta kalmaya çalışan “çoğulcu”, “muhalif” platformlardan tutun da “sade” internet kullanıcısına kadar hemen hemen herkes sansür ve gözetimden nasibini almakta. Sansür ve gözetimi aşmada, internette “kedi videoları” izlemek için gezinen “sade vatandaş”ın “bile” Tor Anomin Ağı, VPN servisleri ve DNS ayarlarını değiştirme hakkında fikri ve becerisi olması şaşırtıcı değildir.

    Diğer taraftan, profesyonel gazetecilere yönelik baskıların (hukuki, fiziki, ruhsal vd.) 2015 yılından itibaren alternatif medyaların gönüllü emekçilerine, yurttaş gazetecilerine de itibarsızlaştırma, tehdit, gözaltı, yargılama, erişim engeli, trolleme, dijital linç gibi çeşitli biçimlerde yöneldiğini de görüyoruz (Alternatif Bilişim, 2016). Bizleri “penguen medyası”na mahkûm etmemek için maruz kaldıkları baskılara, engellemelere ve kaynak yetersizliklerine karşı yılmadan refleks geliştirerek alternatif arayışlarını sürdürüyorlar. Bu nedenle de, alternatif medyayı diğerlerinden ayıran hem egemen medyaya hem de toplumsal tahakkümün tüm formlarına meydan okuyarak güç-iktidar ilişkileri ve kapitalist medya karşında eşitlikçi ve özgürleşimci bir iletişim ortamı yaratma çabasıdır.

    KAYNAKÇA

    Alternatif Bilişim (2016). Türkiye’de İnternet’in Durumu 2015 Raporu. http://gorunumgazetesi.net/gorsel/Tu%CC%88rkiyede-I%CC%87nternetin-Durumu-2015.pdf Erişim tarihi: 07.03.2019.

    Atton, C. (2006). Alternative Media. London: Sage.

    Atton, C. (2002). “News Cultures and New Social Movements: radical journalism and the mainstream media”. Journalism Studies, Sayı 3 (4), ss. 491-505.

    Başaran, F. (2009). “Alternative Communication on Internet in Turkey”. The Good, the Bad and the Challenging içinde B. Sapio (der.), Proceeding COST298, ss. 407-415.

    Downing, J. H. (2001). Radical Media: Rebellious Communication and Social Movements. Sage: London.

    Durdağ, B. (2016). “Towards a Critical Understanding of ‘Alternative Media’: Resistance, Technology and Social Change”. The Future Information Society: Social and Technological Problems içinde, W. Hofkirchner ve M. Burgin (der.), London: World Scientific Books, ss. 353-372.

    Durdağ, B. (2018). Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisi: Toplumsal Başkaldırı Momentinde Karşı-Hegemonik İletişim Platformları/Medyaları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Evrensel (2014). “Gezi’nin Birleştirici Gücü: Çapul TV”, http://www.evrensel.net/haber/86389/gezinin-birlestirici-gucu-capul-tv#.U6GJDhYbf34 Erişim tarihi: 05.02.2019.

    Forde, S. (2011). Challenging the News. London: Palgrave.

    Gaiga Dergi (2015). “Özgür Basın Susturulamaz!” Erişim tarihi: 06/03/2019.

    Lievrouw, L. A. (2011). Alternative and Activist New Media. Cambridge: Polity Press.

    Radsch, C.  C. (2016). Cyberactivism and Citizen Journalism in Egypt: Digital Dissidence & Political Change. London: Palgrave.

    Rodriguez, C. (2003). “The bishop and his Star: Citizens’ Communication in Southern Chile”. Contesting MediaPower: Alternative Media in a Networked World içinde, N. Couldry ve J. Curran (der.), Lanham: Rowman and Littlefield, ss. 177-194.

    Sandoval, M. ve Fuchs, C. (2010). “Towards a Critical Theory of Alternative Media”. Telematics and Informatics, Sayı: 27, ss. 141-150.

    Williams, R. (1973/1962). Communications, Harmondsworth: Penguin.

    [1] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/sayfa/bagimsiz-iletisim-agi Erişim tarihi, 05.03.2019.

    [2] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://sendika63.org/hakkimizda/ Erişim tarihi, 26.02.2019.

    [3] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.tgc.org.tr/raporlar/basin-raporlari/158-eylul-2014-raporu.html Erişim tarihi, 25.03.2019

    [4] Ayrıntılı bilgi için bkz. http://platform24.org/hakkimizda Erişim tarihi, 25.03.2019.

    [5] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://journo.com.tr/hakkimizda Erişim tarihi, 25.03.2019.

    [6] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://medyaport.net/2019/01/28/aralik-2018-medya-gozlem-raporu/ Erişim tarihi, 26.03.2019.

    Yazarlar Hakkında

    Banu Durdağ

    2005 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yine aynı bölümden 2007’de “The Political Identity of the EU and Turkey’s Europeanness” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini aldı. İstanbul’da çeşitli uluslararası firmalarda ihracat koordinatörlüğü yaptıktan sonra, 2011 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine başladı. 2013-2017 yıllarında aynı fakültenin Bilişim Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2018’de “Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisi: Toplumsal Başkaldırı Momentinde Karşı-Hegemonik İletişim Platformları/Medyaları” başlıklı tez çalışmasıyla Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora derecesini aldı. Teknoloji ve toplumsal değişim, alternatif medya ve yeni iletişim teknolojileri üzerine çalışmaları bulunmaktadır. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir. Akademik çalışmalarına serbest akademisyen olarak devam etmektedir.

    Funda Başaran

    1990 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1995 yılının Eylül ayında Yüksek Lisans öğrencisi olarak başladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 1996 yılının Ocak ayında araştırma görevlisi oldu. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 nolu KHK ile ihraç edilene dek, 21 yıl boyunca aynı fakültede sırasıyla araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör ünvanlarıyla çalıştı. Akademik çalışmaları yanında TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nde Yönetim Kurulu üyeliği, yine TMMOB’ye bağlı Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucu yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Hala TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın Onur Kurulu üyesidir. İşçi Filmleri Festivali’nin başlangıcından bu yana değişik süreçlerinde gönüllü olarak yer almıştır.