Yazar: Eyyüp Demir

  • Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Zülfü Livaneli mi?

    Cumhur İttifakı ile Milet İttifakı arasındaki en çekişmeli konuların başında muhtemel cumhurbaşkanı adayı gelmektedir.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şu ana kadar kendisini aday olarak açıklamasa da, Cumhur İttifakı’nın adayının Erdoğan olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

    AKP tarafından henüz yüzde yüz ortaya konulmasa da iktidarın ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açık bir şekilde Erdoğan’ın olacağını kamuoyuyla paylaştı.

    Asıl kritik durum, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı konusudur.

    Daha öncesinde Abdullah Gül ismi gündeme gelse de, bunun tüm ittifak bileşenleri tarafından kabul görmemesi üzerine Gül ismi de gündemden düştü.

    Şu an itibarıyla Kemal Kılıçdaroğlu hariç Millet İttifakı içinde yer alan genel başkanlardan hiç birinin aday olmayacağı da biliniyor.

    Özellikle de İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in cumhurbaşkanı seçiminden sonra yapılacak ikinci bir genel seçimde başbakan olacağını açıklamasıyla cumhurbaşkanı adayı olmayacağı da aslında farklı bir dille deklere edildi

    Millet İttifakı’nda adaylık konusunda geriye CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kalıyor.

    Kamuoyu yoklamalarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın isimleri her ne kadar önde çıksa da, gerek Kılıçdaroğlu gerekse de CHP yönetimi, bu iki ismin belediyedeki görevlerini sürdürmesi görüşünde.

    Son dönemlerde hem Kılıçdaroğlu hem de Akşener’den sık sık duyulan söz şu, “Bizim adayımız yeni Cumhurbaşkanı olacak.”

    Aslında bu ifadenin ardında Kılıçdaroğlu’nun da aday olmayacağının iması bulunmaktadır.

    Peki bu durumda Millet İttifakı’nın adayı kim olacak?

    Kanımca bu renk ortaya çıktı. Güçlü bir hikayesi olan, uluslararası bir karşılığı bulunan, toplumun hemen hemen her kesimi tarafından kabul görebilecek ya da görme ihtimali yüksek olan bir isim; yani müzisyen, yazar, senarist, yönetmen Zülfü Livaneli.

    İlk başta aykırı gelebilir. Fakat üzerinde biraz düşünüldüğünde, son derece mantıklı gelmektedir. Zira Millet İttifakı’nın gerek koyduğu kriterler gerekse de aradığı özgün isim her şeyden önce Türkiye’yi uluslararası alanda temsil edebilecek, komşu devletlerle olan sorunları hafifletebilecek, Yunanistan gibi bir ülkeyle bile bunu sağlayabilecek, iç siyasetteki tansiyonu düşürebilecek, yönetimi devraldığında mutlak iktidara sevdalı olmayacak, geniş kitlelere hitap ederek Kürtlerin ve hatta muhafazakarın oyunu alabilecek biri tarif edilmekte.

    Bunun kodları, kanımca Çankaya Belediyesi’nin 1. Çankaya Uluslararası Dostluk ve Barış Ödülü’nü Zülfü Livaneli ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Yorgo Papandreou’ya verdikleri ödül töreninde gizlidir.

    Bu töreni izlerken bir ödül töreninden daha çok şeyi kapsadığını hissettim. Özellikle Livaneli’nin hayatını konu edinen belgeselde, bir sanatçı kimliğinden ziyade aranan bir siyasi kişiliğin tanıtım toplantısı gibiydi.

    Özellikle törende CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in bulunması bu kanımı daha da güçlendirdi.

    Türkiye’de bu konuda bir çok tahmin yapılıyor, benim sezgilerim ise Millet İttifakı’nın adayının Zülfü Livaneli olduğunu söylüyor.

  • ‘Andımız’ acaba ‘Sonda Me’ Olursa CHP ve MHP ne hisseder?

    Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay 8. Dairesi’nin Öğrenci Andı’nı kaldıran Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğini iptal eden kararını bozdu.

    Alınan kararın ardından artık okullarda Öğrenci Andı okunmayacak.

    Danıştay’ın bu kararına ilk tepki MHP ve CHP’den geldi.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçelî pimi çıkmış bomba benzetmesiyle “Danıştay skandal bir karara imza atmış, milli gerçeklerle çatışmıştır” diyerek Danıştay’a yüklendi.

    Bir tepki de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’tan geldi.

    Ögrenci Andı’nın herhangi bir etnik kökeni dışlamadığını, kimseyi ayrıştırmayacağını söyleyen Öztrak, “Andımız ülke bütünlüğü içinde, vatan sevgisini, cumhuriyet ideallerini barındırır” diye bir açıklamada bulundu.

    Öğrenci Andı gerçekten söylenildiği gibi herhangi bir etnik kökene dayanmıyor mu?

    Aslında bunun en iyi test alanı Öğrenci Andı’ndaki “Türk” yazılan yere “Kürt” kavramını koyup ve yeniden okumaları olur.

    Bu küçük değişim karşısında acaba bir Türk ne hisseder:

    Şöyle:

    Kürdüm, doğruyum, çalışkanım,
    İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
    Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.
    Ey Büyük Atakürt!
    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
    Varlığım Kürt varlığına armağan olsun.
    Ne mutlu Kürdüm diyene!”

    Ve bunu de Kürtçe olarak her gün okullarda öğrencilere şöyle okusalar:

    Kurd im, rast im, jîr im,

    Rêgeza min: ezê dê biçûkan biparêzim, li gel mezinan rêz bigrim, welatê xwe, netewa xwe ji xwe zêdetir hezbikim.

    Doza min: berzbûnîye, pêştaçûyîne.

    Ey Gewreyên Bavêkurd/Dîyakurd

    Ez sond dixwînim ku rêya ku we vekirîye, lutkeya ku dîyar kirîye ezê bê rawestandin têda bimeşim.

    Hebûna min bila fedayî hebûna Kurdan be.

    Yên ku dibêjin ez Kurdim zor bextewar in!”

    Bu durum karşısında merak ettiğim Bahçeli ve Öztrak ne hisseder?

    Eğer sempati modundan çıkıp biraz empati kurarlarsa o zaman çok daha iyi anlayabilirler.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Devlet Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları!

    Günümüzde Türk milliyetçiliğinin öncü aktörü konumunda olan MHP lideri Devlet Bahçeli’dir. Bahçeli, bu milliyetçi duruşunu her konuşmasında açık bir şekilde ortaya koyuyor. Onun açıklamalarını dinleyen her Türk milliyetçisi de ister istemez Bahçeli’nin etkisinde kalıyor.

    Kendine özgü anlatım tarzı, dikkat çekici jest ve mimikleri ve ilginç tonlamadaki vurguları, Bahçeli’nin özgün niteliklerini oluşturuyor.

    Bahçeli’nin çok ciddi duruşunun altında inanılmaz trajikomik bir matematiksel hesaplama yatmaktadır. Onun “matematik teoremleri” neredeyse çocukların bile diline pelesenk olmuş.

    Aslında amacım burada uzun uzadıya bir devlet adamı olan Devlet Bahçeli’yi anlatmak değil, bu küçük girizgâhtan sonra, Bahçeli’nin Kürtçülüğe olan katkılarından biraz söz etmek istiyorum.

    Evet, yanlış anlamadınız Bahçeli’nin Kürtçülüğe katkıları, dedim ve ondan bahsetmek istiyorum.

    Öncelikle onun, ister Meclis grup toplantılarında, isterseniz her hangi bir yerde yaptığı konuşmalarını şöyle bir aklınıza getirin.

    Tüm bu konuşmaları, ruhunda Türkçülük ateşi barındıran herkesi, güçlü bir şekilde derinden etkilemektedir. Söz konusu konuşmaları Türkçülük ruhunun kabarmasına da ciddi bir biçimde yol açmakta.

    Bahçeli’nin Türkçülüğünden hiç kimsenin şüphesi yok.

    İsterseniz bir an için şeytanın avukatlığına soyunup, Bahçeli’nin Türkçülüğündeki Kürtçülüğün nasıl açığa çıktığını ortaya koymaya çalışalım?

    Ya da şöyle bir soruyla olayı aydınlatalım; acaba Bahçeli’nin aşırı Türkçülüğü ya da Türkçülükle ilgili vurguları Kürtlerde de Kürtçülüğün kabarmasına yol açıyor mu açmıyor mu?

    Yapacağımız son derece basit, olayı biraz tersinden okumak, yani şeytanın gördüğünü de görebilmek…

    Geçmişte bu böyle miydi yoksa değil miydi?

    Açıkçası geçmişle ilgili pek bir fikrim yok. Fakat hiç şüpheniz olmasın günümüz itibarıyla diyebilirim ki, Bahçeli Türkler için ne kadar Türkçülük yapıyorsa Kürtler için de bir o kadar Kürtçülük yapıyor.

    Zira onu dinleyen her Kürt, daha çok Kürtlüğüne sarılıyor, daha çok Kürtlüğünü korumak istiyor; Türkler neye sahip ise Kürtler de aynısını, ne bir gram aşağı ne de bir gram yukarısı, tıpa tıp aynısını isteyen duyguya ve arzuya kapılıyor.

    O, Türklükten söz ederken bir Kürt de onun her söylemindeki Türk kavramı yerine Kürt kavramını ikame ederek düşünmeye başlıyor.

    Bu düşünce bir zincirleme şeklinde akıp gidiyor. Kürt olan bu kez de kendi ulus değerine yeniden bakarak, daha çok Kürtçülüğe bürünüyor.

    Onun konuşmalarını dinleyen bir Türkçü ile Kürt arasındaki yegane fark ise şudur:

    Türkçülük hissiyatı içinde olan bundan müthiş bir keyif alıyor, Kürt ise sineye çekiyor, öfkeleniyor, içi içini yiyor ve onun söylediklerini aynen, harfiyen Kürtçüleşmeye uyarlıyor ve bu yaşadığı ankisiyete durumdan bu şekilde çıkabiliyor.

    Kürt birey bunun farkında mı değil mi bilinmese de, nihayetinde aldığı şekil daha çok Kürt kimliğine sarılmak oluyor.

    Bahçeli’nin Türkçülüğü Kürtlere acı da verse, Kürtçülüğe katkı sunduğu için nihayetinde Kürtler açısından da pozitif bir karşılık buluyor. Vesselam, Bahçeli’nin söylemleri, direkt ya da endirekt Kürtçülüğün gelişmesine yol açıyor.

    Peki bunu sadece Bahçeli mi yapıyor?

    Ebetteki hayır. Kürtçülüğün gelişmesine Türkiye’deki merkez medya da ciddi bir katkı sunuyor.

    Her televizyon kanalında Kürt’ün olmadığı fakat Kürtlerin tartışıldığı programlar aynı şekilde Kürtlerde Kürtçüleşmeyi geliştiriyor.

    Bu programlardaki her analist, stratejist, akademisyen, gazeteci veya siyasetçi hiç fark etmez, başka kulvarlarda da olsalar, Bahçeli’nin yaptıklarının bir benzerini yaparak Kürtçülüğe katkı sunuyorlar.

    Bunu bilerek mi yapıyorlar yoksa bilmeden mi?

    Açıkçası bu konuda pek bir fikrim yok, fakat Kürtlerdeki Kürtçülüğün kabarmasına inanılmaz katkı sundukları noktasında da hiçbir şüphem yok.

    Son söz:

    Tabi bir de güya Kürtlerle ilgili bir şeyler söyleyip de Kürtleri kendi ulus değerlerinden uzaklaştıranlar var, bu konuya da bir başka yazıda değineceğiz.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • AKP’nin aynı gün içindeki farklı iki eylem planı

    AKP Genel Başkanı/Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Mart günü “İnsan Hakları Eylem Planı”nı açıkladığı saatlerde, AKP Gurup Başkan Vekili Cahit Özkan da “HDP hem siyaseten hem de hukuken kapatılacaktır” eylem planını açıklamaktaydı.

    Bu antagonist çatışma hali, basit ve düz bir okumayla ele alındığında, klasik bir ifadeyle “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diye sormak mümkün.

    Aynı merkezli bu her iki bakış açısı bir tezatlık içinde düşünülebilinir, fakat eylem planı noktasında her ikisi de aynı amaca hizmet etmektedir.

    Şöyle ki; bu ay içinde Avrupa Birliği Konseyi’nin ikinci etap toplantısı yapılacak. İlk toplantı geçen yıl Aralık ayında gerçekleştirilmiş ve Türkiye’ye dönük kritik kararlar alınmıştı. İkinci toplantıda çok daha sert kararların çıkma ihtimali oldukça yüksek.

    Türkiye bu süreci atlatmak için ciddi bir hamleye ihtiyaç duymakta, aksi takdirde içinden çıkılmaz bir hale düşebilir.

    İşte Erdoğan’ın açıkladığı 11 temel ilke, yani “İnsan Hakları Eylem Planı”, yapılacak AB toplantısına dönüktür. Cumhurbaşkanı burada yükselen tansiyonu düşürmek istiyor. Bunun için de dışarıdan gelebilecek baskıları hafifletmek, içeride ise hukuken değil, siyaseten bir açılım havası yaratmak amacındadır.

    Özkan ise, Cumhur İttifakı tarafından bir iç siyaset malzemesi olarak kullanılan HDP faktörünü “İnsan Hakları Eylem Planı”nın üzerine giydirerek muhalefeti dizayn etmeye çalışmaktadır.

    Aslında her iki açıklamanın da toplumsal ihtiyaçların giderilmesi notasında reel bir karşılı yok. Zira ne muhalefet bunun ihtimalini görüyor, ne de toplumun zihninde ciddi bir karşılık buluyor.

    Erdoğan’ın planını hayata geçirmesi için önünde iki yıl var, Özkan’ın kendi planını hayata geçirmesi için de önünde çok az bir zaman var.

    Peki Erdoğan ile Özkan bu açıklamalarıyla ne demek istiyorlar?

    İyi polis-kötü polis hikayesinde olduğu gibi, Erdoğan kendi eylem planıyla “HDP kapatılmasın” diyor. Özkan ise kendi eylem palanıyla, “insan hakları eylem planı hayata geçmesin” diyor.

    Peki bu ne demek? Cevabı basit; AKP bir kez daha iktidar olsun ve Erdoğan tekrar başkanlık koltuğuna otursun demek.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Türkiye’de Kürt Sorunu ve Çözüm Tartışmaları

    Garê operasyonuyla Kürt sorunu tekrar gündemin ana meselesi haline geldi.

    Türkiye’de Kürtler uzun süre devletin gözünde yok kabul edildi, hatta etnik olarak Türk oldukları ileri sürüldü.

    Peki devletin Kürtlerin Türk olduğuna dair tezi neydi?

    Kürtlerin Türk olduğuna dair tezi şöyleydi:

    Bir yanlış algılamadan dolayı Türk olan Kürtler dağda kurumuş karda yürürken ayaklarından çıkan “kart-kurt” sesi nedeniyle yanlışlıkla kendilerine Kürt demişler. Aslında Kürtler öz be öz Türk’tür.

    Tabi bu tez 1990’lara dek devlet tarafından yarı resmi nakledildi, fakat bu uydurma tez tutmayınca da devlet Kürtleri kabul etme noktasına geldi.

    Uzun bir süre Türkiye’de hangi hükümet iktidara gelirse gelsin hükmeden tek bir organ vardı; o da orduydu. Fakat, Türkiye’de 12 Eylül 1980’den sonra darbenin gölgesinde kalan hükümetler iş başına geldi.

    1984 yılında PKK tarafından başlatılan silahlı mücadele ise Kürtlerin Türkiye’deki geleneksel algılanmasında değişime yol açtı.

    Cumhurbaşkanı Turgut Özal, bizzat PKK’nin silahları susturması için haber gönderdi. PKK tarafından ilk kez 1993 yılında ateşkes ilan edildi.

    Başbakan Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile birlikte 1991 yılında Diyarbakır başta olmak üzere bölge gezisinden döndükten sonra Kürt realitesini tanımıştı. Demirel bunu şöyle ortaya koyuyordu:

    Bu devlet Türk ırkından gelen insanlar tarafından kurulmuştur, diğerleri ikinci vatandaş değildir. Beraber kurmuşuz, kader birliğimizi rıza ile kurmuşuz. Biz-siz diye bir şey yok hepimiz varız. Hepimiz varsak, buradaki insana yani Kürtçe konuşan, ‘Kürt asıllıyım’ diyen insana da ‘Kürt kimliği’ diyoruz. Artık buna karşı çıkmak mümkün değildir… Yani Kürt realitesini Türkiye tanıyacak, ki tanımıştır ve bana göre son bir senenin en önemli olayı odur.” (Eyyüp Demir, Yasal Kürtler HEP’ten HDP’ye Kürt Siyaseti, Ütopya Yayınları)

    Türkiye’de ilk kez bir başbakan üst perdeden “Kürt realitesi”ni tanımıştı.

    Özal’ın ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna Süleyman Demirel geçince, Demirel’in yerine de Tansu Çiller başbakanlık koltuğuna oturdu.

    Çiller de İspanya dönüşünde Kürt sorununun çözümü için “Bask Modeli”ni öne sürdü.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Çiller’in bu açıklamasına sert tepki gösterince Çiller büyük bir hızla çark etti.

    Bu gelenek diğer başbakanlar tarafından da sürdürüldü. Çiller’in yerine Başbakan olan Necmettin Erbakan, bizzat yazar İsmail Nacar’ı görevlendirerek “Arabulucu Model”i önerdi.

    Yeni hükümetin Başbakanı Mesut Yılmaz ise, Diyarbakır dönüşünde “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyerek Kürt sorununu kabul ediyordu.

    Yıllar sonra AKP kuruldu ve Genel Başkanlığına da Recep Tayyip Erdoğan geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 24 Aralık 2002 yılında Rusya gezisinde bir işçinin Kürt sorunu konusundaki sorusuna, “Türkiye’de Kürt sorunu yok. Sorun var diye inanacaksan sorun olur, yok dersen sorun ortadan kalkar” diyerek bu sorunu yok saymıştı.

    2005 yılında ise Erdoğan, Diyarbakır’da “İlla ad koyalım’ diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepimizin sorunudur. Benim de sorunumdur…” diyecektir.

    Bu süreç bir dizi gelişmelerden sonra “Çözüm Süreci”ne dek vardı. Ancak Erdoğan 2002 yılına tekrar dönerek “Kürt sorunu yok” deme noktasına geldi.

    Kürt sorunu var-yok, yok-var ikilemi artık Türkiye’nin klasik Kürt sorunu siyasetine dönüşmüş durumda.

    Bugüne dek başa gelen hükümetler Kürt sorununun siyasal yollarla çözümünü düşündüklerinde ‘var’ demişler, sorunu silahlı yollarla çözmek istediklerinde de ‘yok’ demişler. Devletin bu var yok metodu bilinmeyenleri çok olan bir denklem gibi sürüp gitmekte.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Ankara’daki siyasi trafik ve HDP’ye dönük nezaketsizlik

    Trafik deyince hemen herkesin aklına İstanbul’daki araç trafiği gelir, fakat son dönemlerde Ankara’nın siyasi trafiği İstanbul’u sollamış gözüküyor.

    Muhalefetteki siyasi partilerin her biri bayramlaşırcasına birbirini ziyaret ediyor. Tabi ziyaret sonrası da kameraların karşısına çıkıp, ziyaretin özel bir anlam içermediğini ve tamamıyla nezaket ziyaretinde bulunduklarını belirtiyorlar.

    Bu baş döndüren ve her yönüyle ittifak kokan nezaket ziyaretlerinde hiç de ittifaktan bahsedilmiyor.

    Muhalefet cephesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve iktidar cephesi hariç, İyi Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi ve Demokrat Parti genel başkanlarını kendi merkezlerinde bizzat ziyaret etti.

    Pandemi mandemi dinlemeyen bu “nezaket” ya da “hayırlı olsun” ziyaretleri aynı şekilde muhalefetteki tüm partiler arasında benzer olarak bu kez de “i-adeyi ziyaret” olarak gerçekleşmektedir.

    İktidardaki Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da öyle görünüyor ki, muhalefetin bu ziyaretlerinden feyz aldı.

    O da bir dizi ziyaret başlattı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi birkaç kez ziyaret etti, aynı şekilde Bahçeli’de O’nu ziyaret etti. Parti sayıları çok sınırlı olduğu için, bu ziyaretleri de hemencecik bitiverdi.

    Bu durum Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ı yeterince tatmin etmediği için, bu kez de Erdoğan muhalefetin tarlasına dalarak, Saadet Partisi Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Oğuzhan Asiltürk’ü kendi evinde ziyaret etti.

    Fakat Erdoğan’ın bu ziyareti muhalefetin kendi arasındaki ziyaretten daha çok konuşuldu.

    Erdoğan hiç çekinmeden bunun bir ittifak ziyareti olabileceğini söyledi. Fakat muhalefet bu noktada Erdoğan kadar bile cesaret gösteremedi.

    Muhalefetin küçük-küçük ortağı Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici de bunun boyutunu biraz daha ilerleterek İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i parti genel merkezinde ziyaret etti.

    Aslında muhalefetin ziyaret turları iktidara yeni bir ilham verse de, işin özünde öyle görünüyor ki, iktidar bu görüşmelerden ürkmüş. Bu yüzden de mevcut gelişmeleri tersine çevirmek için iktidar da benzer hamleler içine girdi.

    Muharrem İnce’nin partisi henüz kurulmadığı için bugüne kadar herhangi bir görüşmede bulunmadı, O daha çok halkı ziyaretle meşgul.

    Fakat geçtiğimiz günlerde CHP’den ilk istifasını açıklarken, HDP’nin ziyaretlerine dikkat çekerek, eğer biri O’nu ziyarete gelirse aynı karede fotoğraf vermekten çekinmeyeceğinin altını kalın çizgilerle çizdi.

    Bu eleştiri oklarının yönü, doğrudan HDP ile aynı karede bulunmak istemeyen Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelikti.

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar ve yanındaki heyet, CHP Genel Merkezi’nde CHP kürsüsünde basının karşısına çıkarken, yanlarında ne Kılıçdaroğlu ne de CHP’den bir yetkili yer almıştı. Aynı durum Saadet Partisi’nde de yaşandı. İşte Muharrem İnce buna dikkat çekiyordu.

    Gazeteciler tarafından bu soru HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’a sorulunca, Sancar’ın yanıtı şu oldu: “Bu bizim isteğimiz.”

    Aslında yapılan nezaketsizliğe karşı Sancar yine de büyük bir nezaket göstermişti.

    Yaşadığımız coğrafyada en azında şöyle bir incelik var. Biri sizi ziyarete gelince, siz de onu kapıya kadar uğurlar ve açıklanacak bir şey varsa da birlikte açıklarsınız. Ancak siyasi nezaketsizlik görüldüğü kadarıyla onu da yok etmiş.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Erdoğan Hep Başbakan Başbakan Hep Erdoğan

    Süleyman Demirel 1965-1993 tarihleri arasında yedi farklı hükümette toplam 10 yıl 5 ay olmak üzere başbakanlık görevinde bulundu.

    Demirel, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümünden sonra 1993-2000 yılları arasında da 7 yıl Cumhurbaşkanlığı yaptı.

    Toplamda 17 yıl iktidarda kalan Süleyman Demirel için, sanatçı Fikret Kızılok seslendirdiği şarkı sözleriyle onu şöyle hicvediyordu:

    Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman”.

    Uzun süreli görevde kalma Süleyman Demirel’den bu kez de Recep Tayyip Erdoğan’a geçti.

    Erdoğan, 2003-2014 yılları arasında 11 yıl başbakanlık, 2014-2021 yılları arasında da cumhurbaşkanlığı görevinde bulundu ve aksi bir durum çıkmazsa 2023 yılına kadar da bu görevde kalacak.

    Yani bu durumda Süleyman Demirel’in rekorunu kırarak tamı tamına 20 yıl iktidarda kalmayı başaracaktır.

    Eğer 2023’ten sonra da iktidarda kalırsa, bu durumda “Süleyman hep başbakan, başbakan hep Süleyman” şarkısının günümüze uyarlanmış hali de şöyle olacaktır: “Erdoğan hep başbakan, başbakan hep Erdoğan” ya da “Erdoğan hep iktidar, iktidar hep Erdoğan”.

    Tabi Erdoğan’ın kırdığı rekor yalnız Türkiye’yle sınırlı değil. Amerika Birleşik Devletleri başkanlarına bile parmak ısırtacak düzeyde.

    Erdoğan görevde kaldığı süre içinde George W. Bush (2001-2009), Barack Obama (2009-2017), Donald Trump (2017-2021) başkan seçildi ve seçilmekle de kalmadı başkanlıkları son buldu.

    Bu dönemlerde de “Erdoğan hep iktidar, iktidar hep Erdoğan” oldu.

    Erdoğan’ın hedefinde şu an 2023 seçimleri var. Bu seçimlerde de eğer tekrardan başa gelirse, bu durumda bir değil, iki değil, üç değil tamı tamına dört Amerikan başkanını eskitmiş olacak. Yani Amerika’nın çiçeği burnunda yeni başkanı Joe Biden’ı da sollayacak gibi gözüküyor.

    Aslında akla gelen soru şu:

    Recep Tayyip Erdoğan’ın bu uzun soluklu iktidarında sadece Erdoğan’ın başarısı mı yatıyor?

    Elbetteki hayır!..

    Bu başarıda, iktidarın karşısında sözde muhalefet yapan “muhalefetsizliğin başarısı”da azımsanmayacak derecede büyüktür.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk-2

    Bir önceki yazımızda “Tarihe Tanıklık Eden Akademia’nın Gelişimi” başlığı altında bu kurumsal yapının kaynağına inmeye çalıştık. Bu yazımızda ise akademinin paralelinde üniversitenin tarihsel köklerine bakacağız. Üniversiteler daha ilk evrelerinde bile, akademide de olduğu gibi, en çok tartışılan konuların başında geldi. Bir taraftan laik iktidar bu kurumu kendi tekeline çekerken diğer taraftan da kilise buna karşı direndi. Üniversite yüzyıllarca bu iki odak arasında en önemli kapışma alanıydı.

    FİLOZOFTAN ENTELEKTÜELE, AKADEMİA’DAN ÜNİVERSİTEYE

    Üretim ilişkilerinin farklılaşması ve kentlerin gelişmesiyle karmaşıklaşan siyasal ilişkiler filozofların yerini alabilecek yeni bir düşünür tabakasını yarattı. Antik Yunan’daki filozofların yerini yeni bir kentli sınıf olan entelektüeller aldı.

    Bu kent yaşamında entelektüellerin ilk başlardaki görevi meslek yazmak veya öğretmek ya da ikisini birden veren, hocalık ve bilginliği profesyonel yapanlardı.

    XII. yüzyılın kent entelektüeli kendini tam olarak bir zanaatkar, bir lonca mensubu gibi hissediyordu. İşlevi daha çok düşünce sanatlarının incelenmesi ve örgütlenmesiydi. Onlara göre sanat (ars) “tekne” (teknik)’dir, yani marangozluk veya demircinin ki gibi, hocanın uzmanlık alanıdır.

    Lonca mensubu olan entelektüel, bilim ile öğretim arasında gerekli bağlantıyı kurmaya çalışmıştır. Artık bilimin biriktirilip saklanmasına inanmaya başlamışlar ve dolaşıma sokulmasına ikna olmuşlar. Okullar fikirlerin tıpkı mallar gibi ihraç edildikleri atölyelerdir. Hoca kentsel şantiyede, zanaatkar ve tüccarla aynı atılımda omuz omuzadır. Geriye kalan tek şey ise, zanaatkarlar için artık kominal hareketle gelişen lonca hareketinin içinde örgütlenmektir. Bu, hoca ve öğrenci loncaları örgütlendikleri yere, bir çok loncayı bir araya getirdiği için, genel birlik anlamına gelen üniversite adını verdiler.

    Öğretmen ve öğrencileri bir araya toplama fikri daha çok Platon’da belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Filozof Platon, Akademos bahçesinde öğretmen ve öğrencileri Akademia çatısı altında bir araya getirmişti. Bunun için üniversitelerin ilk hocası Platon ve ilk üniversite de Akademia diyebiliriz.

    Günümüz üniversitelerinin öncülüğünü yapan ilk üniversite ise İtalya’nın bir kenti olan Bologna da XII. yüzyılda kuruldu.

    Çeşitli loncaları bir araya getiren üniversitelerin kurulması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Bu loncaların oluşmakta olduğu kentlerde üniversite üyelerinin sayı ve niteliği, diğer iktidar odaklarını endişelendiren bir güç göstermektedir. Özerkliklerini bazen kilise iktidarıyla, bazen de laik iktidar odaklarıyla mücadele ederek kazanmışlardır. Bolonya’da, Paris’te, Oxford’da bu böyle kazanılmıştır. Örneğin 1219’da Dilenci Tarikatı üyelerinin üniversiteye girmeleri nedeniyle, Şansöylye (hükümet başkanı) bu yeniliğe karşı çıkmak istemiş ve son ayrıcalığını da kaybetmiştir. 1229-1231’deki büyük grev sırasında üniversite, piskoposun yargı yetkisinin dışına çıkmıştır.

    Aynı çabalar laik iktidara karşıda yürütüldü. 1229’da Paris’te karşı karşıya gelen kralın kolluk güçleri ile öğrenciler arasında çıkan olaylarda kanlı sonuçlar yaşanmış, bunun üzerine üniversite özerkliğini daha da pekiştirmişti. Bu kavgada bir çok öğrenci krallık çavuşları tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle de üniversitenin büyük bir bölümü greve giderek yeni haklar elde etmişti.

    Üniversite loncaları bu kavgadan 1321’de galip çıktılar. En büyük silahları ise öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kakarlılıkları yanı sıra kilise ve laik iktidarı grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten de kullanarak sağlamışlardır. Çünkü üniversiteler, her iki iktidar odağı için de avantaj sağlamaktaydı; bir müşteri kitlesi, danışman ve memurlar için yeganeydiler ve parlak bir prestij kaynağı oluşturmaktaydılar. Bunun için de onların bu savunma yöntemine karşı direnemiyorlardı.

    Üniversite loncasının iç çelişkileri ve dıştan gelen baskılar üniversite loncasının örgütlenişini zorunlu kıldı. Bunlar eğitimin örgütlenmesi; programlar, sınavlar, ahlaki ve dinsel yapı, üniversite hocaları, kullanılan aletler (kitap vb), yöntem, alıştırmalar, gelir kaynakları vb.

    Orta çağla birlikte XV. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da çeşitli üniversitelerin yanı sıra akademiler de kuruldu. Bunların en ünlüsü Floransa’da kurulan Marsilius Ficinius’un Platoncu Akademisi’dir. Bu akademi Platon’culuk ile Aristo’culuğu birleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca felsefe dışı öğretilerle ve sanatlarla uğraşan akademiler de kurulmaya başlandı. Venedik’te Aldo Manuce (Aldo Manuzia)’nun kurduğu akademi, felsefe dışı konulara yönelirken Roma’da Pomponius Laetus’un kurduğu akademi arkeoloji ile uğraşmıştı. Yine Ankadia Akademisi de şiir üzerine kurulan bir akademiydi.

    Yeni çağda bilimsel ve sanatsal akademiler bütün Avrupa’da yayıldı. Akademi deyimi bu kurumlarla, Platon öğretisi dışında bilim ve sanat kurumu anlamını kazandı. Bunlar arasında Fransa 1570 yılında Kral Charl XI. buyruğunda kurulan şiir ve müzik akademisidir. Yine Başbakan Kardinal Richeliev’nun buyruğuyla kurulan Fransız Akademisi bütün bilim ve sanat dallarında ulusal bir yön vermek ve çeşitli armağanlar ve yarışmalarla bilimcileri ve sanatçıları yüreklendirmek amacını gütmüştür. Bu akademinin bir diğer özelliği ise üye sayısını 40’la sınırlamış olmasıydı.

    XVI. yüzyılda akademiler, felsefe ve edebiyatta öncü rol oynadılar. Bu akademilerin sayıları artarken amaçları ve uzmanlıkları belirlendi. Örneğin Julius Pomponius Laetus Akademisi arkeoloji araştırmalarıyla uğraşırken, Floransa’daki Accademia Della Crusca, İtalyan dilini araştırmakla uğraştı. Accademia del Cimento tümüyle bilimsel çalışmalar yaptı ve Accademia deglis Arcadi ise şiir sanatıyla ilgilendi.

    Kilise ve skolastik üniversiteler akademilere şüpheci bir gözle baktı. Çoğu zaman meslek kuruluşları karşı çıksa da akademiler kurumlaşmak ve kendilerini bir tüzüğe bağlamak için daha sıkı kurallara bağlandılar.

    İtalya dışına akademiler hızla yayılınca, Fransa’da Richelieus 1634’te Academie Française’yi kurarak, tüm düşünsel ve yaratıcı öğreticileri yönlendirme ve gözetme siyaseti izledi. Krallık 1655’te resim ve heykel akademisini kurdu. 1666’da yazıtlar ve edebiyat akademisi, 1669’da müzik akademisi, 1671’de mimarlık akademisi gibi akademiler kuruldu.

    İngiltere’de, Prusya’da, İspanya’da, İsviçre’de edebi ve bilimsel nitelikte krallık akademileri kuruldu. Osmanlı’da ise 1848’de Harb Akademileri (Mektebi Fünun Harbiye Şahane), 1882’de Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi), 1889’da Ticaret Mektebi, 1957’de de Gülhane Askeri Tıp Akademisi gibi akademiler kuruldu. Daha sonra da bu akademiler çeşitli alanlarda faaliyet yürüttü.

    Güzel sanatlar akademisi Rönesans dönemi sonlarında, sanatçıların meslek kuruluşları içindeki zanaatçıların zanaatçı konumlarının dışına çıkma isteğinden doğdu. Tek ustanın yanında çıraklık yapmaya oranla daha geniş bir eğitim olanağı ortaya çıktı. Geçmiş sanatçılar üzerinde tartışmalar yürüdü. Ustaların eserleri incelenmeye başlandı. 19. yüzyılda ise Akademiler kesin kurallar getirdi. Bu akademilerin en büyük zaafı oldu. Kimileri resimde desenin önceliğini kabul ettirmek istedi, kimileri de değişik alanlarda kısırlaştırıcı kurallar koydu. İçi boş ve yaratıcılıktan yoksun bir ustalığın yerleşmesine yol açtı. Bunun üzerine genç sanatçı kuşakların başkaldırısı kimilerini romantizme, kimilerini de gerçekçilik ve izlenimciliğe yöneltti. Akademilerin bu handikapı kendiliğinden ve özgür yaratıcılığın tersine akademik öğretilere ve geleneksel estetik kavramlara bağlanarak akademizm hastalığına dönüştü. Bu çerçevede yetişen sanatçı, yazar veya edebiyatçı bunun etkisinde kaldı.

    Sonuç itibari ile bilimsel düşünme ve özgür düşünme olmadığı sürece üniversite ve akademiler de gerekli sonucu vermezler: Bu yüzden de üniversitelerde, yüksek öğrenim kurumlarında ya da akademilerde “akademik özgürlük” olmadığı sürece araştırmacı ya da hocalar konu edindikleri problemleri, derslerinde veya yayınlarda bilimsel çalışma ve evrensel standartlarda görevlerini yerine getiremez. Üniversite ve akademiler yöneticilerin müdahalesine maruz kalmadığı sürece bilimsel araştırma ve tartışmalarda daha ileri gittiği de somut bir gerçekliktir.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk (1)

    Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı kararnamesi ile rektör atanmasına tepki gösteren ve üniversitede protesto düzenleyen öğrenciler evlerinde gözaltına alındılar. Daha sonra düzenlenen rektör devir teslim töreni sırasında da bazı akademisyenler rektörlük binasına sırtlarını dönüp protesto ettiler.

    Tabiki bu tür olaylar sadece Türkiye’de görülen bir vaka değil, tarihsel süreç içinde 2 bin yılı aşkındır devam eden ve günümüze kadar gelen bir vakadır.

    Akademi ve üniversite üzerinde her dönem iktidarlar hükmetmek istemiş ve genellikle de bu tepkilerle karşı karşıya kalmışlar. Dolayısıyla “akademik özgürlük” ve “bilimsel üniversite” karvramları etrafında sık sık gerilimler ve tartışmalar da yürütülmektedir.

    Ben de bu yazımı iki bölüme ayırıp akademi ve üniversitenin tarihsel gelişimine değinmek istiyorum. Burada söz konusu iki öğretim alanının ne tür evrelerden geçtiğini ve hangi felsefi düşünceler üzerine bina edildiğini vermeye çalışacağım. Yazının kapsamını belki de didaktik görebilirsiniz, bunun içinde affınıza sığınıyorum.

    TARİHE TANIKLIK EDEN AKADEMİA’NIN GELİŞİMİ-1

    Günümüzde tarihin tanıdığı en yüksek öğretim ve araştırma merkezi olarak geçen akademi, ilk olarak M.Ö. 387 yılında Platon (M.Ö. 429-347) tarafından, Atina’nın kuzey-batısında bulunan Akademos ormanının içinde kurulur.

    Akademos ormanı, adını Atikalı kahraman Akademos’tan alır. Efsaneye göre kahraman Akademos, güzel Helena’yı kaçıran Theseus’un yerini Helena’nın kardeşleri Diaskur’lara bildiren kişidir; Theseus’un kaçırılıp saklandığı yeri bildirmesi üzerine Diaskur’lar kız kardeşlerini geri aldıkları gibi Theseus’un anası Aithra’yı kaçırıp Sparta’ya getirirler. Daha sonra Atikalı kahraman Akademos öldüğünde Atina dolaylarında Kerameikos denilen bölgenin ötesinde kutsal bir ormanla çevrili yere gömülür. Klasik dönemde Hippias’ın çevresini duvarlarla kuşattığı ve Kimon’un ağaçlarını diktiği Akademos bahçesinde bir mülkü bulunan Platon’da Akademia adında bir okul inşa eder.

    Akademia adını buradan alır ve Akademos’un mitolojik yanını yansıtan bu efsane ile Platon’un kurduğu Akademia arasında sadece isim babında bir yakınlık bulunur. Çünkü Platon’un Akademia’sı mitik düşünce sistemi yerine evrensel bilgi sistemini sorgulanmasında daha çok öne çıkar. Geniş bir alanda kurulan, mimarisi, bahçesi ve öğretim tarzıyla günümüz üniversitelerinin ilk örneği sayılan Platon Akademia’sı, dönemin politik gelişmelerine bağlı oluşan bir kurum idi. Soylu bir ailenin çocuğu olan Platon, kendi felsefesini oluştururken derin bir siyasal ve manevi bunalımla yüz yüzeydi.

    Platon’un yaşadığı bu ruh durumunun tarihsel kökenleri vardı. Yunanistan’ın ekonomik ilişkileri sonucu doğan siyasal savaşların yansımaları Yunan düşünürlerini de etkilemişti. Özellikle hammadde ve pazarın paylaşılması yüzünden başlayan uzun ve yıpratıcı savaşlar Yunanistan’ı derinden sarsmıştı. M.Ö. 5. yüzyılda cereyan eden ve yüzyılı kapsayan; Yunanlılar ve Persler arasında hem karada hem de denizde süren Pers Savaşları sonrası uygulanan savaş ekonomisi, Atinalı tüccar ve atölye sahiplerinin altın çağını yaşamasını sağlanmıştı; bu da Atina’yı 5. yüzyılda felsefe, bilim ve sanatın merkezi yapmıştı.

    Pers Savaşları yalnızca Atina’lı tüccar ve sanayicilerin işine yaramamış, onların Doğu Akdeniz ticaretini yeniden denetimlerine almalarını sağlamıştı. Atina’nın Pers Savaşları sonucu büyüyen ekonomisi kendine yeni yaşam alanları, soluk alabilmek için yeni pazarlar, yeni hammadde ve köle kaynakları aramak zorunda kaldı. İşte bu ekonomik dürtü Peloponez Savaşları’nı başlattı. Atina’nın Batı Akdeniz ticaretini eline geçirmek istemesi karşısında militarist kent devleti; yani Peloponez Birliği arasında yaşanan yüz yıllık savaş, ekonomik ve siyasal çıkarları alt üst etti. Başlangıçta Atina’lı tüccar ve sanayicilerin birbirine düşmesi ordunun yönetimini ve savaş stratejisini etkiledi; sonuçta Atina, bir yüz yıl süren bu savaştan yenik çıktı.

    Kölelerin ve diğer alt zümrelerin sömürüsü ve sürekli savaşlarla ayakta duran bir ekonomi üzerine kurulan Yunan demokrasisi felsefe, bilim ve sanatın da savaş sonrasında değişimine yol açtı. İnsan kanı ve acısı ile ayakta duran bu ekonomik ilişkiler iç çelişkileri sonucu yıkılınca yeni bir dönemin de başlamasına neden oldu.

    Eski Yunan köleci demokrasilerinin (özellikle Atina) Sanayici ve tüccarları. 5. yüzyılın ikinci yarısında bilim ve felsefenin gelişmesi karşısında gittikçe artan bir tedirginliğe kapılmışlardı. Büyüyen parasal ekonominin getirdiği demokratik özgürlüklerin sonucu olarak gelişen bilim ve felsefe bir süre sonra bu ekonominin kilit noktalarının altını oyacak bir düzeye vardı. İşte o zaman sanayicilerin öteki yüzü açığa çıktı; bilim ve felsefe tehlike olarak görülmeye başlandı. Platon’un hocası Sokrates ölüme mahkum edildi.

    Gençliğinde şiir ve tiyatro yazan Platon; Sokrates’in öğrencisi olduktan sonra felsefeye ilgi duydu ve öğretmeninin etkisinde kaldı ve Sofist’lerin bilgi kuramına karşı savaştı. Bilgiyi relativizm (görelilik)’den ve skeptisiz

    (kuşkuculuk)’den kurtarmaya çalıştı. Sofistlerin bilgi kuramına karşı verilen bu savaşım, onun özgün kuramı olan idealar kuramını doğurdu. Gençlik ve olgunluk döneminde sürekli bir çatışma içinde olan Palton, bir siyasal suçlu olarak öğretmeni Sokrates’in demokratlar tarafından öldürülmesi, yine kendisinin de aynı nedenlerle bir süre için kaçıp saklanmak zorunda kalması ve yaşadığı dönem Atina’sındaki amansız sınıf savaşımı, Platon’u siyasal sistem üzerinde düşünmeye sevk etti.

    Platon ne kendisinin yaşadığı Atina toplumunun ne de diğer kent devletlerinde mutluluğun olmadığı sonucuna vardı. Bu yüzden de kişinin mutlu olabileceği toplum düzeni üzerinde kafa yormaya başladı, “Nasıl bir toplumsal düzen, nasıl bir devlet insanları mutlu kılabilir? Kişiyi mutlu kılacak toplum biçimi nasıl olmalıdır?” Platon’a göre devlet zorunludur; çünkü insanlar yalnız başlarına yaşayamazlar, gereksinimlerini karşılamak için devletin varlığına bağlıdırlar. Bu yüzden de gençlik ve olgunluk döneminde ideal devlet modelini oluşturmaya çalışmıştır.

    Atina’da derin bir siyasal ve manevi bunalım döneminde doğan Platon’cu felsefe sezgiyi, gerçeğin merkezine oturturken, gerçeği dile getiren bir söylem olarak “logos”u (söz ve düşünce) öne sürer. Bu felsefe daha sonra batının kurgusal (spekülatif) düşüncesinin temelini oluşturur. İdealar kuramı ise Platon’un olgunluk döneminin ürünüdür. İdeal site örneğinde de Platon’a göre filozof diğer insanları da kurtararak, adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin kurulmasına öncülük ederek kendi kurtuluşunu sağlayabilir.

    Platon’un tüm bu fikirleri Atina’da egemen sistemce hoş karşılanmaz, hatta başına bela olur; Atina’da kalması tehlikeli olmaya başlar; Sokrates’i de bir an anımsayan Platon, doğup büyüdüğü bu şehri bırakmak zorunda kalır. Platon’un Atina’yı terk etmesinde yakın akraba çevresinin demokrasiye karşı ayaklanmasının da payı olur. Platon önce Atina’dan Megara’ya kaçar, oradan da deniz yoluyla Mısır’a geçer. Bir süre Mısır’da kalan filozof, buradan Sicilya’nın Sirakuza şehrine gider. Platon’un gidiş amacından birisi de Sirakuza’daki Tiran Diyonisos’un kendi ideal devlet kuramına katkı sunabileceği düşüncesiydi.

    Atina’dan kaçmak zorunda kalan filozof, iktidar ve bilimin sayıca az ama “en iyi” insanların, yani filozofların elinde bulunacağı bir devletin kurulmasını arzulamaktadır. Getirmek istediği devlet modelinde ise üç farklı sınıftan söz etmektedir; en üstte filozoflardan oluşan “yöneticiler”, altında “koruyucular” ve “çalışanlar/besleyenler”. Buna göre akıl yöneticilerde, irade ya da isteme gücü korucularda ve duygular ile tutkular da çalışanlarda birikmektedir.

    Bu amaçla yanına gittiği Tiran Diyonisos, iktidarı filozoflarla paylaşmaya yanaşmaz: Platon burada umduğunu bulamadığı gibi, hayatı da tehlikeye girer, hatta köle olarak satılmaktan arkadaşları sayesinde zor bela kurtulur. Filozof buradan da umduğunu bulamayınca fikirlerini kendine saklar, içine kapanır ve kaçtığı Atina’ya döner. Platon bu kez içinde bulunduğu rejim üzerine fikir yürütme yerine sistem içinde özgün örgütlenmesini sağlamaya çalışır. Ağaçlık bir alan olan Akademos bahçesinde kendisine ait mülkte kendi okulu olan Akademia’yı kurar ve burada gençlerin eğitilmesiyle uğraşır.

    Platon öğrencileriyle Sokrates’in yaptığı gibi gürültülü Pazar yerinde değil, sakin bir bahçede, efsane kahramanı Akademos’un mezarı (heykeli) yanında ders verir. Akademia’nın kapısına da “MATEMATİĞİ BİLMEYEN BURAYA GİRMESİN” (bazı kaynaklarda da “Geometriyi Anlamayan Giremez” diye belirtiliyor) sözlerini yazar.

    İnsanın dünyasıyla soyut dünya arasında bir köprü olan Platon, ideal ya da idealar dünyası varoluş kuramıyla sanatı da dışlamıştır. Ona göre zeki birinin yaşamdaki sonul amacının, şeylerin yüzeyini geçerek alttaki gerçekliğe nüfuz etmek olması gerektiğine inanmaktaydı. Buna ulaşmak için, insanın duyulur dünyayı oluşturan geçici şeylerin içini ve arkasını görmesi ve kendisini duyulur dünyanın ayırtmanlarından ve çekiciliklerinden kurtarması gerekir. Platon’u sanata düşman ettiren şey bu gerekliliktir. Filozof, sanatın bir temsil etme olduğunu ve esas olarak da duyulara seslendiğini düşünüyordu. Ona göre sanat eserleri iki kere aldatıcıdır; çünkü, aldatıcı suretlerin aldatıcı suretleridir. Bu dünyanın uçucu şeylerini sahte bir parlaklıkla sunar. Onlara duyduğumuz duygusal bağlılığı güçlendirirler; böylelikle, duyulur dünyanın aldatıcı yüzeyinin üstündeki zaman dışı ve duygusal olmayan gerçekliğe yükselmek olan gerçek görevimizden bizi alıkoyarlar. Bu yüzden de ruhumuz için tehlikelidirler. Platon kendi kurmak istediği ideal toplumda buna izin vermek istemediği için sanatın Akademia’ya da girmesini zararlı görür. Hatta Platon’un bu öğretisi, o çağdan beri sanatı yasaklamak ya da denetlemek isteyen insanları yüreklendirir.

    Şiir Akademia’dan kovulmuş olduğu halde yine de orada egemendi. Belki de gençlik yıllarında şiir yazan Platon, bu tutkusuna yenik düşmüştü.

    Platon’un okulunda Platon’un dışında başka öğretmenler de ders vermekteydi. Yani Akademia’nın çatısı altında akademistler ve öğrenciler bulunmaktaydı. Akademia’nın müfredatında ise şu dört bilim öğretiliyordu; Matematik, Müzik, Diyalektik ve Astronomi.

    Tabir yerindeyse Akademia asık suratlıların yeri idi. Platon’un yüzü de pek gülmezdi. Her şeyden önce siyasal emelini gerçekleştirememişti. Akademia onun için bir kaçış gibi gözükse de, hep kafasında kurmak istediği siyasal sistem, yani ideal devlet kuramı yüreğinin bir köşesinde saklıydı. Bunun hıncını sanki sanattan ve öğrencilerinden çıkarıyordu. Platon’un öğrencilerine hep yukarıdan bakan bir yüz ifadesi vardı. Çünkü Platon Akademos bahçesinin bol oksijenli ve güneş ışınlarının zor sızabildiği mistik mekanında yürürken, bakarken, dinlerken veya insanlarla konuşurken içi onlarla değildi; bütün dikkati kendi içine yönelmişti. Ona göre her şey yerinden oynamıştı. Eski gelenekler, inanç, yasalar yıkılmıştı; egemenlik Platon’un “ayak takımı” dediği insanın eline geçmişti. Bu yüzden zorunlu nedenlerden dolayı Platon’un bedeni Akademos bahçesinde inşa ettiği okulda olsa da, düşünceleri farklı diyarlarda geziniyordu.

    Akademi’nin sessiz bahçesinde Platon dünyanın politik bakımdan yeni baştan düzenlenmesi hakkında plan yapmaktan vazgeçmemişti. Bunun için canını zor kurtardığı Sirakuza’ya bir kez daha gitmişti. Atina ile Sirakuza, Akademia ile hükümdar sarayı arasında mekik dokuyan Platon bu gidişinden de bir sonuç elde edemedi.

    Büyük filozof, Atina gibi demokratik bir kentte olanaksız kıldığı siyasal önderliğe ulaşamamanın kendisinde yarattığı boşluğu bir ölçüde doldurabilmek için, yaşamının sonlarına doğru kendini entelektüel etkinliklere verdi. Kurduğu Akademia, felsefe, matematik ve bilim çalışmalarının merkezi oldu. Akademia varlığını herhangi bir çağdaş üniversitenin şimdiye dek ulaşabildiğinden daha uzun bir süre, 900 yılı aşan bir tarih boyunca başarıyla sürdürdü ve bu sürenin büyük bir bölümünde Atina’yı klasik dünyanın en önde gelen öğrenim merkezi yaptı.

    Sokrates’in öğrencisi olan Platon, aynı zamanda Aristoteles’in de hocasıydı. Platon Akademia’da öğretmenlik yaptığı sıralarda Aristoteles de burada öğrenciydi. Aristoteles sayesinde Akademia’daki sözlü derslerin bir bölümünü biliyoruz. Akademia’daki sözlü dersler yazılı diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla herkese açık olmalıdır. Öyle görünüyor ki, alaya alma ve inatçı bir sorgulamaya dayanan Sokratesçi yöntemin Akadamia’da geçerli olduğudur. Gerek ideal betimlemelerde, gerek ideal ruh ve aşk betimlemelerinde gerekse de ahlak ve eğitim sorunlarında bu yönteme başvurulmuştur.

    Burada kullanılan Sokrates’in görünüşte yıkıcı olan alaycılığının amacı aslında insanı “uyandırmak” ve yaşamını duyumlara, isteklere ve sanılara indirgemek isteyen insana, bunlarla yanılsamalar dünyasına ulaşmaktır: Platon da sezgiyi önemser ve Akademos bahçesinin derinliklerinde gerçeği dile getiren logos aracılığıyla ulaşmaya çalışır. Akademia içinde Platon iki tür bilgini varlığına dikkat çeker: Maddi evren gibi güvenilmez ilan ettiği “genesis” (oluş) ve objesi gibi değişmez, kesin ve genel geçer saydığı “to ontos” (gerçek var olan). “Genesis” doksa (sanı) dediğimiz bilgidir ve güvenilmezdir. “To ontos” ise idelerin bilgisi olan episteme (hakiki bilim, bilgi)’dir. Bu tür bilgiyi matematikte yerleştirir. Bu yüzden de matematiği önemser ve Akademia’nını kapısına “Matematiği Bilmeyen Buraya Giremez” diye yazar. Platon kendi kurduğu okulda ide’nin bilimine ulaşmaya çalışır. Bu nedenle tabiatın bilimi dediğimiz physike (fizik) ve en yüksek iyinin bilimi dediğimiz ethik’te de ide’nin bilimine ulaşma vardır. Platon ide’leri gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız niteleyerek pozitif görürken, güvenilmez gördüğü doksaları (sanıları) ve duyumsal algılar dediğimiz aisthesis (estetik de bu sözcükten türetilmiş) de negatif birer kavram olarak görmektedir. Bu yüzden de sanatı aldatmanın aldatması olarak niteler.

    Akademia’da Platon’un görüşleri “sayı teorisi”ne dayandırılarak sistemleştirilmiştir. Bu da matematik ve astronominin gelişmesinde büyük rol oynadığı gibi bütün kosmos’u düzen uyum ve orantı olarak da açıklanmasını getirmişti. Pythagorası izleyen Platon, bunun günlük yaşayışımızın karmakarışık yüzeyinin altında matematiksel idealliğe ve kusursuzluğa sahip bir düzenin var olduğunu kabul etmişti. Düzenin gözle algılanamayacağını ama ancak akıl ile ulaşılabileceğini özgül araştırma programının peşinde, dönemin önde gelen matematikçilerini Akademia’sına doldurdu. Onun öncülüğünde, matematiğin ve bugün bilim dediğimiz alanların gelişmesinde büyük adımlar atıldı.

    Akademia’nın eğitilen kitlesi yetişkinlerdi; sakallı, erkek filozofların demek belki daha doğru olur.

    Buradaki pedagojik sistem, öğrencilerin öğretmenlerin görüşlerini papağan gibi tekrarlamak değil, kendi başlarına düşünmenin, tartışmanın, müzakere etmenin, akıl yürütmenin ve eleştirmenin öğretildiği bir okuldu. Bu sayede anlık ve bilginin eleştiriyle gelişeceği düşüncesi, o zamana dek olmadığı kadar hızlı yayıldı. Gerçeğin merakı, matematik ve fizik bilimlerini geliştirdi ve doğal dünyayı anlamak ve onları anahtar kabul etmekle ilerledi. Platon’un kendisinde de, kurduğu Akademia’nın felsefesinde de her türlü yetkeden bağımsız, kendi başına düşünmekten yanaydı.

    Platon’a göre gerçeğe ancak yetkin insanlar yaklaşabilirdi. Yetişkinleri bu konuda hızla yetkin kılmak gerekirdi. Böylece bunlardan öyle bir toplum yaratılmalıydı ki, bilgelerden başka bir şey olmayan bu yetkinlerin seçimini, eğitim ve öğretimini gerçekleştirebilsin. Bu bilginlerin, bu yetkinlerin sınırsız bir yetkisi olmalıdır, bu yüzden de bilginlerin hükümdar olmasını istiyordu. Daha sonra da, Akademia yetişkin öğrencileri eğittiğinden dolayı, olgunlaşmakta olan gençlere yüksek eğitimin verildiği bütün yapıları kapsayarak süre gelmiştir.

    Platon’un ölümünden sonra, Akademia’nın başına M.Ö. 347 yılında yeğeni Speusippos (M.Ö. 407-339) geçti. Platon döneminde geliştirilen “akademi felsefesi” yeğeni tarafından da yürütüldü. Speusippos’n ölümünden sonra Akademia’nın başına Platon’un Sicilya’da devlet kuramına katılanlardan biri olan Ksenokrates (M.Ö. 396-314), daha sonra da sırayla Palemon (M.Ö. 350-267) ve Krate geçti.

    Platon’la başlayan ve M.Ö. 80 yıllarına dek süren akademinin bu dönemi “Eski Akademi” olarak tanımlanmaktadır. Daha sonrasında “Orta Akademi” ve “Yeni Akademia”den söz edilir. Karneades ve ötekiler bu dönemde öne çıkarlar. Orta Akademia’nın şüpheciliğini eleştirip, Stoacıların hakikat kıstasları hakkındaki öğretilerine karşı çıkmışlardı. Sonraki devirlerde Akademia Platon’cu, Stoacı, Aristoteles’ci tarzda birleştirildi. İ.S. 4. ve 5. yüzyılda Akademia tamamıyla Yeni-Platonculuk öğretisinin etkisine geçti.

    Bizans döneminde Yunanistan’ın örgütsel yapısı değişti. Yunanistan’da Batı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra burası Bizans İmparatorluğu’da kültürel açıdan önemli bir konum elde etti. Tehodosios II’nin Yunanlı karısı Eudoskia’nın etkisiyle İstanbul’da bir Akademia kuruldu (425).

    Justinianus (482-565) amcasının yerine Bizans imparatorluğunun tahtına geçtikten sonra eski Roma imparatorluğunu yeniden kurmak, Akdeniz’i bir Bizans gülü haline getirmek için haçlı seferi niteliğinde savaşlara girişti. Yaptığı bir çok savaşta yenilgi almasına karşın bir çok ayaklanmayı da bastırmıştı. Din alanında Justinianus rahipliği teşvik etti. Paganlığın yuvası olan Akademia’yı da 529 yılında kapattı. Böylece Platon’la başlayan ve 900 yıl süren Akademia’nın serüvenine nokta konuldu. Ancak bu okul daha sonra gelen üniversite ve akademilere öncülük yaptı.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • ‘Çanak Çömlek Mahkemesi’

    Eyyüp Demir

    Yazının başlığına bakarken tebessüm etmemek elde değil. Hemen söyleyeyim, bu söz şahsıma ait değil, onun için de tırnak içine aldım.

    Bu ifadeyi ilk gördüğümde çanak ve çömlek üreticilerinin yargılandığı bir dava sanmıştım. Fakat meselenin özü hiç de öyle çıkmadı.

    Haydi şöyle bir antik Yunan’a gidelim ve şu meselenin bir özüne bakalım.

    Antik Yunan’da Peisistratos M.Ö. 560 yılında bir darbe yaparak “halkçı tiranlık yönetimi”ni ele geçirdi ve önemli memurluklara da kendi adamlarını yerleştirdi. Bir süre sonra tiran Peisistratos yönetimde alaşağı edildi ve demokrasi dönemi başladı. Yönetimin başına da demokrat Kleisthenes geçti.

    Buraya kadar her şey güzel, çünkü halkın tiranlığı gitmiş yerine demokrasinin partisi hüküm sürmeye başlamıştı.

    Kleisthenes bununla da kalmamış, Atina’da olaki sivrilerek tiranlığa gitmeye çalışanlara karşı önlem amaçlı bir seçim sandığı kurdurmuş. Yılın belli aylarında da kenttaşlarının korktukları kişilerin adlarını çömlek parçalarına yazıp küplere atmalarını istemiş.

    Eğer bir kişinin adı altı bin kenttaş tarafından yazılmışsa o kişi on yıl için Atina’dan sürülmekte. İşte “Çanak Çömlek Mahkemesi” ya da orjinal adıyla Ostrakismos dedikleri budur.

    Aslında hikayenin bu kısmı pek de ilginç değil, esas olan tiranlığa karşı yapılan bu davranışın daha sonrasında işlevi değişerek demokrat parti önderlerinin aristokrat rakiplerini sürgün etme aracı durumuna getirmeleridir.

    Yani tiranların yönetiminden kaçarken, Atina bir anda demokratların tiranlığı altında kalmış. Böylece Çanak Çömlek Mahkemesi’de siyasi rakiplerin bertaraf edilmesine dönüşmüş.

    Şimdi 2581 yıl sonraya, yani günümüze gelelim.

    Geçtiğimiz gün Ankara Cumhuriyet Başsacılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında aralarında Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğu 108 kişi hakkında hazırlanan 3 bin 500 sayfalık iddianame Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.

    Buna göre Demirtaş ve diğer kişiler 6-8 Ekim 2014 Kobani olayları ve ortaya konulan diğer iddialardan dolayı yargılanacaklar.

    Peki neyle suçlanıyorlar, “azmettirici” sıfatıyla işlenen eylemlerden sorumlu tutularak; “Devletin Birliği ve Ülkü Bütünlüğünü Bozma”, “Adam Öldürme” yetmiyor 37’şer kez “Adam Öldürmeye Teşebbbüs”, 31’er kez “Yağma”, 24’er kez “Alıkoyma”, 38’er kez “Alıkoymaya Teşebbüs” 2’şer kez “Mala Zarar Verme”…

    Liste böyle uzayıp gidiyor. İddianame 3 bin 500 sayfa olunca, naçizane bu yazıya da tüm suçlamaları aktarmak imkan dahilinde değil.

    Peki istenen cezalar nedir?

    Cezaevinde bulunan HDP Eşgenel Başkanları Selahattin Demirtaş’a 142 yıl, Figen Yüksekdağ’a da 83 yıl talep edilmekte, ayrıca kalanlar için de farklı cezalar istenmektedir.

    İddianame kabul edilmeden önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki gün öncesinde Kabine toplantısının ardından  Kobanî soruşturmasından bahsetmiş ve Demirtaş’a yöneltilen suçlamaları sıralamıştı.

    Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Akça atanır atanmaz da ilk mesaisinde “Kobani soruşturma” dosyasını onayladı.

    Elbetteki bu yargılama sonunda da bir karar çıkacaktır. Fakat Türkiye’nin genel gidişatına bakıldığında hukuki yargılamalardan daha çok siyasi yargılamaların ya da yargıya siyasetin karıştırıldığı yargılamaların öne çıktığını görmekteyiz.

    HDP’nin kapatılma tartışmaları, Demirtaş bağlamında verilen cezalar, ister istemez yapılan sorgulamaları da subjektifleştiriyor.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Selahattin Demirtaş’ı bırakın” kararına karşı iktidarın olumsuz yaklaşımı elbetteki kafada soru işaretlerine uygun ortam da hazırlıyor.

    Şimdi tekrar başa dönersek, antik Yunan’da demokratlar tiranları kovalım diye kurdukları “Çanak Çömlek Mahkemesi”yle ne yazık ki hukukî bir karardan uzaklaşarak siysasi rakiplerini bertaraf eden kararlara imza atmaya başlamışlardı.

    Bu “Ostrakismos” kararları, dönemin siyasal erkine göreceli bir rahatlama getirmiş olabilir, fakat antik Yunan’a ve hukukuna kazandırdığı hiç bir şey olmamış. Tam aksine, mulalefetin susmasına, düşüncelerin körelmesine ve iç çatışmaların gelişmesine yol açmış.

    Yukarıdaki alıntıları da göz önünde bulundurarak, E. Hallet Carr sorduğu şu mehşur soru ‘Tarih Nedir? Bizce tarih bugünün mahkemelerinin geçmişe bakarak çıkaracağı sonuç olsa gerek. Peki bundan bir sonuç çıkar mı? Emin değilim.

    Yazar hakkında

    Eyyüp Demîr, Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu.  Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.