Kategori: Medya Raporu

  • Medya Raporu-12 (Mart-2019): Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Medya Raporu-12 (Mart-2019): Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-12 (Mart-2019)

    Medya Ağları Ve Demokrasi: 24 Haziran 2018 ve 30 Mart 2019 Seçimlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirmesi

    Hande DÖNMEZ

    GİRİŞ

    Bu rapor, Türkiye’nin demokrasisindeki krizin bir unsuruna odaklanıyor: Medyaya yönelen sistematik baskının özellikle seçim dönemlerindeki temsile ve genel olarak demokrasiye etkisine. Özgür bir basın, herhangi bir demokraside, hesap verebilirliği sağlayan ve sağlıklı bir halk tartışmasını teşvik eden hayati bir aktördür. Türkiye’de zayıf bir muhalefet ve yargı sistemi göz önüne alındığında serbest ve özgür basının önemi daha da hayati olmaktadır. Basının tek sesli bir hal alması demokrasinin krizinin hem bir belirtisi hem de bir nedenidir.

    Medya özgürlüğü sorunu -ve medya sahiplerinin hükümetle işbirliği yapmak için istekli olması- AK Parti ile başlamadı. Siyaset ve devlet, Türkiye’de uzun süredir gazetecilik ve medya faaliyetlerinin bağımsızlığı aleyhine çalışmaktadır. Askeri “vesayet” sırasında, Türk ordusu ve bürokratik müttefikleri, laik milliyetçiliğin dar sınırları dışındaki etnik kimlik, din ve tarih tartışmalarını sınırlayan bir dizi kırmızı çizgiyi yürürlüğe koydu. Bununla birlikte, Türkiye’deki ana akım medya, şimdi, büyük işletme ve medya şirketlerinin yalnızca iktisadi çıkarları tehdit edildiğinde bile haber medyasına yönelik hükümeti ve baskıcı taktiklerini sorgulayabileceği yeni bir sansür ekonomisi altında çalışmaktadır.[1] Denilebilir ki, hükümetin medya üzerindeki en büyük kozu ekonomiktir.[2]

    Kamuoyu, demokrasinin temel taşlarından birini oluşturur. Vatandaşların belirli politikalar için tercihte bulunmaları, meclis veya mahalli idareler için parti ve adayların ilgili politika boyutlarında nerede olduklarını bilmeleri ve oylarını buna göre kullanmaları beklenmektedir. Başka bir deyişle demokrasinin, vatandaşlar siyasi olarak bilgilendirildiğinde en iyi şekilde işleyeceği varsayılır. Bilgiye erişim, demokrasinin sağlığı için en az iki nedenden ötürü esastır. Birincisi, vatandaşların cehalet veya yanlış bilgi verme eylemlerinden ziyade sorumlu, bilinçli seçimler yapmalarını sağlar. İkincisi, bilgi, temsilcilerin verdikleri sözleri tutmalarını ve onları seçenlerin isteklerini yerine getirmelerini sağlayarak bir kontrol işlevi görür.[3] Bu işlevler özellikle seçim kampanyaları döneminde daha da önem kazanır. Keza, farklı politik perspektiflerden adayların medyada eşit şekilde ve yoğunlukta görünür olmaları, vatandaşların, farklı siyasi parti adaylarının vaatlerini ve olası icraatlarını anlayabilmelerini ve bu çerçevede seçim yapma şansına sahip olmasını sağlar.

    24 Haziran Seçimleri ve Medya Temsili

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Seçim Gözlem Heyeti’nin 24 Haziran 2018 seçimleri final raporunun[4] medya bölümüne baktığımızda ilk göze çarpan, kampanya süreçlerinin medyada tek taraflı yansımasıdır. Yani, “medya ortamı, sahiplerinin daha ziyade hükümet ile bağlantılı olduğu düşünülen ya da devletle yaptıkları sözleşmelere bağlı olan medya kuruluşlarının hakimiyetindedir ve bu da çeşitlilik gösteren görüşlerin var olmasına kısıtlama getirmektedir.” Ticari yazılı basının sıklıkla kamunun verdiği ilanlara ve kamu dağıtım kanallarına bağımlı olduğuna, televizyonun hala ana bilgi kaynağı iken internet kullanım oranıın büyüdüğüne ve sosyal ağların önemli haber kaynakları halini aldığına dikkat çeken heyet; ancak bu durumun daha çok kentlerde geçerli olduğuna ve bunun karşılığında online gözetimin arttığına da vurgu yapmıştır[5].

    Anayasa’da ifade özgürlüğü hakkı konusunda genel bir hüküm bulunmakla birlikte, başka gerekçelerin yanı sıra, Terörle Mücadele Kanunu ve İnternet Yasaları kapsamında da medyaya kısıtlamalar getirilmesine müsaade edilmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda Türk Milletine ve devlete, kamu çalışanları ve cumhurbaşkanına hakareti de kapsayan hakaretle ilgili geniş kapsamlı hükümler yer almaktadır. Seçim kampanyaları süresince hakaret gerekçesi ile gazetecilere karşı pek çok ceza davası açılmıştır.[6] Aynı raporda, gazetecilerin alenen hakarete uğradığı ve tehdit edildiği de vurgulanmıştır.[7]

    Tüm bunların yanı sıra, yasalarda Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu’nun (TRT) yükümlülüğü “resmi yayın kuruluşu hukuki gerekliliklere bağlı kalmalı ve haberler ile bedelli siyasi reklamlar da dahil olacak şekilde kampanyalara eşit, adil ve tarafsız yer verilmesini sağlamalıdır,” şeklinde belirlenmiş olmasına rağmen; zorunlu propaganda süresi dahil olmak üzere, TRT’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’na toplam 181 saat yer verdiği, CHP ve partinin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’ye 15 saat 40 dakika, İYİ Parti ve Meral Akşener’e ise 3 saat 38 dakika ayırdığı ve o sırada tutuklu olan Selahattin Demirtaş ve HDP’ye ise sadece 31 dakika ver verdiği açıklanmıştır.[8] Nitekim Anayasa’ya göre Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) mecliste bulunan her siyasi partiden bir temsilci olması gerekirken Kasım 2017’de HDP temsilcisinin üyelik süresinin dolması üzerine MHP’den ikinci aday gösterilmiş bir üye olduğu için HDP’nin kampanya süreci boyunca RTÜK’te temsil hakkı olamamıştır. Tüm bunlar daha önce de belirttiğimiz gibi medyanın çok sesliliğinin sistematik olarak azaltıldığı ve kısıtlandığının göstergeleridir. Denilebilir ki, çok sesliliğin azalması, farklı bakış açılarının ve düşüncelerin kriminalize ve marjinalize edilmesi, demokrasinin en önemli gereklerinden vatandaşın siyasal olarak bilgilenmesinin önündeki en önemli engellerdendir.

    Değişen Bir Şey Var mı: 31 Mart Yerel Seçim Kampanya Dönemi

    31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri kampanya dönemine geldiğimizde ise muhalefetten benzer iddialar gelmeye davam etti. Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 31 Mart yerel seçimi öncesi hazırladığı “Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası” başlığıyla hazırladığı raporda[9] Kadir Has Üniversitesi tarafından 2018 yılında yapılan bir araştırmaya gönderme yapılıyor ve Türkiye’de her 5 kişiden 3’ünün ülkede basın özgürlüğünün olmadığını düşündüğü dile getiriliyor. Raporda, Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü ve Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi verilerinin de bu tespiti doğruladığı görülüyor. Endekse göre 2002’den 2018 yılına gelindiğinde Türkiye’nin 99. sıradan 157. sıraya gerilediği görülüyor.[10]

    Kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü olan TRT’nin yasayla düzenlenmiş görev ve yetkilerine göre siyasal yelpazeyi tüm çeşitliliğiyle yansıtması gerekirken, yerel seçim öncesi kampanya döneminde, 16-20 Mart 2019 tarihleri arasındaki ana haber bültenlerinde TRT, AKP ve MHP’ye toplam 27 saat 3 dakika lehte, CHP ve İYİ Parti’ye ise toplam 3 saat 29 dakika lehte, 1 saat 21 dakika aleyhte yer verdi. Bu süre içinde HDP’ye sıfır saniye lehte, 15 saat, 53 dakika ise aleyhte yer verilmiştir.[11] Bu veriler, kamu yayıncılığı yapmakla yükümlü TRT’nin, bu doğrultuda eşit yayın hakkına riayet etmediğini, siyasi partilere ve adaylara adil bir propaganda imkânı sunmadığını göstermektedir. Veriler incelendiğinde, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin diğer muhalefet partilerine kıyasla görünürlüğünün daha yüksek olduğu söylenebilir, ancak bu durumda da yayınların önemli bir bölümünün parti içi karışıklıklar ve kimi suç iddiaları gibi olumsuz içeriklere ayrıldığı görülmektedir.[12]

    TRT’nin muhalefet adayları aleyhine propaganda söyleminin haberleştirerek kullanması 31 Mart Yerel Seçimlerini diğer seçim dönemlerinden ayıran en önemli noktadır. Önceki seçimlerde, kamu yayıncılığı sorumluluğu ile hareket etmesi gereken TRT muhalefet partilerine az ekran payı vererek tarafsızlık ilkesini ihlal ederken, 31 Mart seçimlerinde iktidar partisinin siyasal söylemlerini destekleyecek şekilde haberler yaparak olumsuz propaganda yapmıştır.[13]

    İkinci çarpıcı değişiklik ise iktidarın nefret söylemi dili inşasıdır. Aşağıdaki gazete başlıklarından da görüleceği üzere, iktidar partisi, yasal olarak seçimlere girmeye hak kazanmış neredeyse tüm parti ve adayları terör örgütleriyle ilişkilendiren dışlayıcı bir dil inşa etmiş ve bu dilin kamuoyuna yayılması konusunda medya desteği almıştır:

    CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu FETÖ şüphelisi[14] Sabah, 20 Aralık 2018

    İYİ Parti FETÖ'yü destekleyen ismi aday yaptı![15] Sabah, 14 Şubat 2019

    [16] Star, 3 Şubat 2019

    SONUÇ YERİNE

    Herman ve Chomsky, medyanın ekonomi politiği üzerinden yaptıkları değerlendirmeye göre, egemen sınıfların ideolojilerinin, medya mesajlarıyla sıradan vatandaşın bilişsel sınırlarını daralttığını iddia ederler. Bu görüşe göre, medya mesajları ve özellikle haberler sıradan izleyici ya da okuyucunun düşündüklerini etkileyen düzenli bir propaganda işlevi görür. Böylece her türlü haber, basın toplantısı ve haber bülteni bir anlamda kamuoyunu yönlendiren ve şekillendiren bir propaganda aracı olarak karşımıza çıkar.[17] Medyanın asıl olarak ekonomi politiği üzerinden değerlendirme yapan bu yaklaşım, medyanın mülkiyetini elinde bulunduranların medyayı aynı zamanda sanki kamu çıkarına hizmet ediyormuş gibi gösterirken, aslında özellikle siyasal ve kişisel çıkar ilişkisi içinde bulundukları siyasal gücün görüşlerini meşrulaştıran bir araca dönüştürdüğünü iddia eder. Böylece siyasal gücü elinde bulunduranların aynı zamanda medya gücünü de ellerinde bulundurdukları zaman, haberlere kamu çıkarlarından ziyade medyada ve politikada özel çıkarların yerleştirildiğini savunurlar. Bu güç ve mülkiyet yapısı, bir tartışma platformu olarak bilgiye ve medyaya erişimi kontrol etmektedir. Chomsky’ye göre medya, haberlerin içeriklerini yerleşik ayrıcalıkları destekleyen bir çerçevede sunarak tartışmayı sınırlayarak iç içe geçmiş bir yapılanma olan devletlerin ve şirketlerin çıkarlarına uygun hareket eder. Ekonomi politik yaklaşım, medyadaki demokratik olmayan temsili böylece, esas olarak mülkiyet yapısındaki eşitsiz dağılıma ve yoğunlaşmaya bağlar.

    Aslında Türkiye’de özellikle AKP döneminde yoğunlaşan medya sermayesinin özellikle hükümet destekçisi sermaye kesimine aktarılmasını açıklamakta bu yaklaşım bize yol gösterir. Ancak bu eksik temsil konusundaki sorunu, özellikle kamu yayıncılığı yapmakla sorumlu TRT’nin sorumluluğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman tek başına mülkiyet yapısıyla açıklamak zaman zaman zorlaşmaktadır. Burada karşımıza Türkiye’deki demokrasi geleneğinin eksikliği ve buna bağlı olarak kamu kaynaklarının da klientalist bir şekilde eş dost ve akrabalar arasında paylaştırılması geleneğinin yaygın olması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira her ne kadar AKP iktidarı dönemi kadar olmasa da TRT ve Anadolu Ajansı gibi kamu kurumlarının her hükümetin arka bahçesi olarak kullanılması geleneği yeni bir şey değildir. Ancak AKP dönemindeki iktidar yoğunlaşması nedeniyle bu tür kurumlar artık neredeyse parti yayın organı gibi çalışır hale gelmiştir.

    Bianet ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün birlikte hazırladığı Medya Sahipliği İzleme Projesi (MOM) tarafından yayınlanan araştırmaya göre[18], Mayıs 2019 itibarıyla, Türkiye’de medya sektöründe toplam 2 bin 474 gazete, 3650 dergi, 899 radyo istasyonu ve 108 televizyon kanalı yayın yapmaktadır. Ülkenin en büyük 40 medya kuruluşu, medya haricinde sanayi ve ticaret alanlarında faaliyet gösteren şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Doğan Medya Grubunun alımıyla büyüyen Demirören Grubu, Doğuş, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas grupları ve Ethem Sancak’a ait şirketler; inşaat, enerji, maden, turizm, telekomünikasyon, bankacılık ve finans alanında da faaliyet gösteriyor.[19] Raporda, bu şirketlerin, medya dışı işlerinde kamu ihalelerine de girmesi ve devletle ticari ilişkileri olması, kontrol ettikleri medya organlarının bağımsızlığı ve özgürlüğü noktasında eleştirilere neden olduğu vurgulanmaktadır. Bu vurgu Herman ve Chomsky’nin medya analizine paraleldir: siyasal, ekonomik ve medya gücünün birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu sistemlerde medyanın kamu yararı ilkesinden ziyade, bu üçlü mekanizmanın çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir.

    Türkiye’de, Mayıs 2019 itibarıyla, televizyon izlenme oranı yüzde 77’dir. İzlenen kanalların 165’i yerel, 19’u ulusal ve 13’ü devlet kontrolündeki kanal ve yayıncı kuruluşlardır. MOM raporuna göre Türkiye’deki televizyon seyircisinin yüzde 45’i hükümete yakın sermaye sahiplerinin televizyon kanallarını seyrederken, bu oran yazılı basın okurlarında yüzde 52 ve online haber sitelerinin takipçileri arasında yüzde 73’e yükselmektedir. Türkiye’de medyanın yüzde 10’unu oluşturan Doğan Medya’nın Demirören’e satışı medyadaki dengeleri değiştirmiştir. Bünyesinde Milliyet ve Vatan gibi gazeteleri de bulunduran Demirören Grubunun Türkiye’deki medya payı yapılan bu satışın ardından yüzde 16’ya yükselmiş ve ülkenin en büyük medya kuruluşu haline gelmiştir.

    Kamu yayıncılığı ilkelerini yerine getirmekten uzak olan TRT ve iktidar partisine yakınlığıyla bilinen Demirören Grup kontrolündeki araçlarından ibaret hale gelen Türkiye medyasının; demokrasinin temel gereklerinden birini oluşturan siyasal olarak bilgilendirilmiş ve bu doğrultuda seçimler yapabilen vatandaşlar yaratmaktan uzak olduğu aşikardır. Bilgi ve haberleşme araçları üzerindeki tahakküm bitmedikçe temelden yayılan bir demokrasi modelinden bahsetmek zordur. Bu nedenle, medyada temsil konusunu sadece seçimlerin selameti açısından ele almak yerine; Türkiye demokrasisinin krizinin unsurlarından biri ve hatta bu krizin nedenlerinden biri olarak analiz etmek önem taşımaktadır.

    Kaynakça

    Aalberg T. & James Curran (2012) “How media inform democracy: central debates” in How Media Inform Democracy: A Comperative Approach, Routhledge.

    Akser M. & Baybars-Hawks B. (2012) “Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy”, Middle East Journal of Culture and Communication 5(3):302–321.

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı -Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Seçim Gözlem Heyeti (2018) T.C. Erken Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimleri Sonuç Raporu, Varşova.

    BBC Türkiye, 8 Haziran 2018, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43501280

    CHP Bilim Platformu Politika Notları No:37 (2019) Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası, https://chp.azureedge.net/4e54401749ee4f9a9696541ccaf119d1.pdf (26.05.2019)

    Cumhuriyet, 26 Haziran 2018, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1009203/Bahceli_den_tuhaf_tesekkur_ilani__Gazetecilerin_isimlerini_tek_tek_yazdi.html

    DW türkiye, 24 Mart 2018, https://www.dw.com/tr/trtnin-ekran-adaletsizli%C4%9Fi/a-44353897 (25.05.2019)

    Eşit Haklar için İzleme Derneği (2019) 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri Ara Raporu, http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2019/03/Se%C3%A7im-ara-raporu_31-Mart2019.pdf (26.05.2019)

    Herman, E. ve Chomsky, N. (2006) Rizanin Imalati, Aram Yayinevi, Istanbul.

    Media Ownership Monitor Turkey (2019) https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/ (26.05.2019)

    Özarslan O., Hatipoğlu Y., Bahçeli N., Atman İ. (2019) 2019 Yerel Seçim Raporu, Uluslararası Şeffaflık Derneği, http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/04/Yerel-Se%C3%A7im-%C4%B0zleme-%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-10.pdf (20.05.2019)

    Reporters without Borders, https://rsf.org/en/ranking (25.05.2019)

    DİPNOTLAR

      1. Akser M. & Baybars-Hawks B. (2012) “Media and Democracy in Turkey: Toward a Model of Neoliberal Media Autocracy”, Middle East Journal of Culture and Communication 5 (2012) 302–321 ↑

     

      1. Bkz: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-43501280 ↑

     

      1. Aalberg T. & James Curran (2012) “How media inform democracy: Central Debates” in How Media Inform Democracy: A Comperative Approach, Routhledge, ss.3 ↑

     

      1. AGİT-Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu (2018) “T.C. Erken Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimleri Sonuç Raporu” https://www.osce.org/tr/odihr/elections/turkey/399938?download=true ↑

     

      1. 28 Mayıs-2 Temmuz 2018 tarihleri arasında 3,375 kadar sosyal medya kullanıcısı terör örgü desteklediği, devletin bölünmez bütünlüğüne ve toplumun can güvenliğine kast etmeye yönelik nefret söylemlerinde bulunduğu için soruşturmaya tabi tutulmuş 1,431 kişi hakkında yasal işlem yapılmıştır. Bkz: İç İşleri Bakanlığı Haftalık Faaliyet Raporları (https://www.icisleri.gov.tr/basin-aciklamalari-yeni) ↑

     

      1. Örneğin, Fox TV ve Evrensel Gazetesi’nden gazeteciler hakaret sebebiyle soruşturma altındadırlar, bağımsız bir gazeteci bir kamu yetkilisine hakaretten yargılanmıştır, Diken.com.tr’den bir gazeteci cumhurbaşkanına hakaretten sorgulanmıştır, diğer bir bağımsız gazeteci ise cumhurbaşkanına hakaretten suçlanmış ve beraat etmiştir. İstanbul’daki bir Ceza Mahkemesi 19 Haziran tarihli 3229 Sayılı İnternet Yasasına ilişkin kararı ile CHP cumhurbaşkanı adayının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlunun karıştığı bir trafik kazası hakkında yorumda bulunduğu konuşmayı içeren 24 kadar URL adresinin engellenmesine karar vermiştir. ↑

     

      1. Bkz: 26 Haziran tarihinde, açık bir mektup ile, MHP Lideri Bahçeli 58 gazeteci, 9 kamuoyu araştırma kuruluşu sahibi ve 3 akademisyeni MHP’ye karşı karalama kampanyası düzenlemekle suçladı: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/1009203/Bahceli_den_tuhaf_tesekkur_ilani__Gazetecilerin_isimlerini_tek_tek_yazdi.html)30 Haziran tarihinde hapis yatmakta olan mafya lideri Çakıcı açık bir mektupla gazetecileri ölümle tehdit etti: https://bianet.org/english/human-rights/198760-imprisoned-mafia-leader-cakici-threatens-journalists-with-death ↑

     

      1. RTÜK üyesi İlhan Taşçı’nın açıklaması için bkz: https://www.dw.com/tr/trtnin-ekran-adaletsizli%C4%9Fi/a-44353897 ↑

     

      1. CHP Bilim Platformu Politika Notları No:37 (2019) Otoriterleşen Türkiye’nin Çölleşen Medyası, https://chp.azureedge.net/4e54401749ee4f9a9696541ccaf119d1.pdf ↑

     

      1. Reporters without Borders: https://rsf.org/en/ranking ↑

     

      1. Uluslararası Şeffaflık Derneği (2019) “Yerel Seçim Raporu” http://www.seffaflik.org/wp-content/uploads/2019/04/Yerel-Se%C3%A7im-%C4%B0zleme-%C3%87al%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-10.pdf ↑

     

      1. Eşit Haklar için İzleme Derneği (2019) “31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri” http://www.esithaklar.org/wp-content/uploads/2019/03/Se%C3%A7im-ara-raporu_31-Mart2019.pdf ↑

     

      1. Bkz: Uluslararası Şeffaflık Derneği, 2019 ↑

     

      1. Sabah, 20.12.2018, https://www.sabah.com.tr/gundem/2018/12/20/chpnin-istanbul-adayi-feto-suphelisi ↑

     

      1. Sabah, 14.02.2019, https://www.sabah.com.tr/gundem/2019/02/14/iyi-parti-fetoyu-destekleyen-ismi-aday-yapti ↑

     

      1. Star, 03.02.2019 ↑

     

      1. Herman, E. ve Chomsky, N. (2006) Rızanın İmalatı, Aram Yayınevi, ss.75 ↑

     

      1. Media Ownership Monitor Turkey (2019) https://turkey.mom-rsf.org/tr/medya/ ↑

     

      1. Bu konuda yine Halagazeteciyiz.net sitesinde yayınlanan medya raporlarının 1. Ve 2.’sinde medya sermayesindeki değişim ve yoğunlaşma detaylı bir şekilde analiz ediliyor. ↑

     

    Yazar Hakkında:

    Hande Dönmez, lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden 2013 yılında aldı. Aynı yıl eğitimine başladığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünden 2017 yılında yüksek lisans derecesini aldı. Araştırma görevlisi olarak da çalıştığı üniversiteden, Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile ihraç edildi. İktidar-istisna ilişkisi, toplumsal hareketler ve gündelik hayat politikalarıyla ilgileniyor. Halen doktora eğitimine devam ediyor.

  • Medya Raporu-9 (Aralık-2018): AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-9 (Aralık-2018)

    AKP Dönemi Medyasında Sansür ve İfade Özgürlüğü Sorunları

    İlkay KARA-Vahdet Mesut AYAN

    Giriş

    Bu çalışmada AKP dönemi Türkiye medyasında sansür ve ifade özgürlüğü konularını tartışmaya açıyoruz. 2000’li yılların henüz başında iktidara gelen AKP, medya ve ifade özgürlüğü konusunda oldukça liberal bir söylem tutturmuş ve bu söylem çerçevesinde uluslararası camiadan ve ülke içindeki toplumun farklı kesimlerinden de destek almıştır. Ne var ki zaman içinde, AKP’nin ilk dönem söylemleri tersine dönmüş, bu dönemdeki söylemleriyle 2016 sonrası AKP’nin siyasi pratikleri taban tabana zıt bir konuma evrilmiştir. Özellikle 15 Temmuz 2016’da yaşanan askeri darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile Türkiye’de kısmi ya da biçimsel de diyebileceğimiz demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü, medya ve editoryal bağımsızlık tedricen ağır bir baskı altına alınmıştır.

    Bu dönemde Türkiye’deki her şey gibi ifade ve düşünce özgürlüğü de gerilemiş, gazeteler attıkları başlık ve verdikleri haberlerden; gazeteciler ve köşe yazarları sadece kanaatlerini dile getirmeleri nedeniyle tehdit edilmiş, hedef gösterilmiş veya saldırıya uğramıştır. Medya, bu süreçte sadece hedef alınan bir alan olmamış; iktidar yanlısı medyada gördüğümüz üzere hedef gösteren, tehdit eden aşamaya sürüklenmiştir. Yani medya, baskı politikalarına hem maruz kalmış hem de bu politikaların taşıyıcısı olmuş, Türkiye’de yayın yapan birçok gazete, gazeteci veya köşe yazarı başka gazeteleri, başka gazetecileri ve köşe yazarlarını hedef gösterir hale gelmiştir. Bu çalışmada tüm bu gelişmelerin düşünce ve ifade özgürlüğünü gerilettiğini ve dahası onu baskı altına aldığını medya metinleri üzerinden değerlendirmeye ve somutlaştırmaya çalışıyoruz.

    Raporda düşünce ve ifade özgürlüğünü, sansür kavramını da içerecek şekilde tartışacağız; zira sansürün düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu kapsamda iki bölümden oluşan raporun ilk bölümünde, düşünce ve ifade özgürlüğü, sansür ve medyada sansür uygulamaları kavramsallaştırılıyor. Burada John Keane’ın Medya ve Demokrasi adlı eseri kuramsal kısma katkı sağlayacak eserlerin başında gelmektedir.

    Raporun ikinci bölümünde, medya metinleri üzerinden giderek, kuramsal kısımda savunduğumuz görüşleri somutlaştırmaya çalışıyoruz. Burada örneklerimizi Keane’in geliştirdiği beşli sansür biçiminden olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı üzerinden tartışıyoruz. Keane’in çalışmasına katkı sunacak şekilde Herman ve Chomsky’nin belirlediği haber yapım aşamalarındaki filtrelerden de kuramsal ve analiz kısmında yararlanıyoruz. Çalışma sonlandığında medyadaki sansür uygulamalarının ve bunların düşünce ve ifade özgürlüğüne olan etkisini tarihsel/toplumsal bağlamdan kopmayarak ve iktidar-medya ilişkilerini göz önünde tutarak açıklama amacımızı gerçekleştirmiş olacağız.

    1. Sansür Kavramı, Düşünce ve İfade Özgürlüğü Arasındaki İlişkisellik

    Çalışmanın girişinde düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki en önemli engellerden birinin sansür olduğunu belirtmiştik. Bu başlık altında öncelikle sansür kavramını ele alacağız. Sansür kavramı Helen Freshwater’ın 2004 yılında yayımlanan Towards a Redefinition of Censorship adlı çalışmasından hareketle inceleyeceğiz; çünkü yazar burada sansür kavramının sosyo-tarihsel özelliklerine dikkat çekerken, birbirinden farklı sansür tanımları ve anlayışlarının olduğunun altını çiziyor. Son derece kaygan bir zeminde bulunan sansür kavramının geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki tanımının bulunduğunu belirten yazar, kapsayıcı ve bütünsel olan tanımın çağdaş sansür yaklaşımından elde edilebileceğini belirtir (Freshwater, 2004).

    Freshwater, sansürün geleneksel yaklaşımında hâkim olan ve sansürü sadece kurumsal bir yasaklama veya salt bir otorite’nin uyguladığı yasaklama yöntemi değil, daha sofistik ve sosyo-tarihsel bir birikimin izlerini taşıyan yöntem olduğunu düşünmektedir. Sadece kurumsal yasaklamalara odaklanan sansür algısı şeyleri metafiziksel olarak almakta, ‘var veya yok’ ikiliğine teslim olmaktadır. Bu, sansürün toplumsal ve tarihsel arka planını gözden kaçırmakta ve sansürü, tarihsel süreç içinde belirli pratiklere bağlı olarak değişen bir yapı değil de her toplumsal dönemde ve çağda kalıcı bir fiil düzeyine indirgemektedir.

    Herhangi bir sansür çalışması veya tanımlaması onun bu değişken yapısını göz önünde bulundurmalı, tarihsel süreç içerisinde aldığı konumları bu değişime göre değerlendirmelidir. Diğer toplumsal olgularda olduğu gibi bu konuya da diyalektik yöntemle yaklaşmak egemenlik aracı olan sansürü ve onun geçirdiği evrimleri anlamakta fayda sağlayacaktır. Tarihsel süreç içerisinde, üretimin, üretim ilişkilerinin; toplumların, toplumsal ilişkilerin sürekli bir değişime uğradığını var sayıyorsak sansürün de bu süreç içinde kalıcı bir yapı sergilediğini söylemek bizi çelişkiye düşürmekle kalmayacak, sansür konusunda yaptığımız çalışmaları da sekteye uğratacaktır. Sansürün değişken yapısını göz önünde bulundurmayan geleneksel yaklaşım, hükümet ve devleti sansür konusunda tek sorumlu aygıt olarak görürken, çağdaş sansür yaklaşımları, sansürün sadece belli kurum veya kuruluşlardan gelmediğini Batı’daki özel şirketlerin de ifade özgürlüğünü denetleyen ve sınırlayan kuruluşlar olduğunu belirtirler (Öztürk, 2006). Bu yaklaşım, bilginin, imajların, sembollerin ve diğer gönderilerin toplumun iletişim kanallarından geçerken sadece devlet organı tarafından değil; politik, ekonomik ve dini otoriteler tarafından da yasaklama veya engellemelere maruz kaldığını belirtir (Jansen’den aktaran Freshwater, 2003).

    Çağdaş sansür yaklaşımları geleneksel yaklaşımlardan farklı olarak, sansürün sadece iktidar tarafından uygulanmadığı, modern kapitalist sistemde sansürün özel şirketler ve kuruluşlar tarafından da uygulanabileceğini hatta sansürün aile, okul ve kilise gibi diğer sosyal kurumlardan da gelebileceği yönündedir. Ayrıca sansürü bir öndenetim gibi okumak, ele almak da aynı şekilde bünyesinde bazı sıkıntıları barındırır, sansür sadece üretimden önce uygulanan bir eylem değil, üretim sonrası da uygulanabilen bir pratiktir. Buna göre üretim sonrası bir cezadan sakınmak isteyen yayıncılar, eseri üretenler, kendi kendilerini sınırlayabilmekte, dolayısıyla hükümetlerin yayın sonrası veya üretim sonrası gerçekleştirdiği cezalandırmalar bir caydırıcı unsur olarak, üretime ön sınırlama getirmektedir. Hükümetin veya iktidarın yayın sonrası cezalandırma getireceği düşüncesi üreticiyi otomatik olarak sınırlamaktadır. Bu durum sansürün geniş anlamını kullananlarca üretim sonrası denetimin de sansür kapsamına girmesi gerektiği düşüncesini savunmalarına neden olmaktadır (Cohen’den aktaran Öztürk, 2006).

    Bunların dışında Freud ve Foucault gibi sansürü insan davranışı ve bilincin merkezine koyan yaklaşımlar ve Derrida’nın yaklaşımında görüldüğü üzere sansürü, metin odaklı okuyan, metnin yazılma aşamasında sansür uygulandığını iddia eden düşünürler de bulunmaktadır. Bu çalışma ele aldığı konu itibariyle sansürü daha çok iktidarla ilişkilendirecektir; zira uzun bir sansür tartışması yapmak raporun konusunun dışında kalmaktadır. Bu nedenle biz Hasan Bülent Kahraman’ın (2000) sansür-iktidar ilişkisini anlattığı aşağıdaki düşüncelere katılmaktayız:

    Sansür bir iktidar sorunudur. Merkezi otoritenin niteliği çeşitli çağ ve dönemlerde değişmiştir. Krallıktan ve tanrı-devletten ulus-devlete geçişin oluşturduğu farklı iktidar ve yönetim modellerinin tümü sansür olgusunu vurgular. Bu doğaldır. Çünkü yönetim, Tychidides’ten beri biliyoruz ki, ne derecede olursa olsun mutlaktır. Elindeki iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanır ve bunu iktidarın tunç yasası haline getirir. Buradaki temel sorun paylaşmak, daha doğrusu paylaşmamaktır. Yönetimler sansür aracılığıyla kendilerini ve varlık nedenlerini hem meşrulaştırır hem de onu tartışılmaz bir olguya dönüştürür. Dolayısıyla sansür, iktidarı paylaşmaya yatkın ve yaklaşmış kişi ya da kesimle girişilen bir iktidar savaşıdır (Kahraman, 200: 168).

    Gelişen kapitalizm ve buna bağlı olarak yoğunlaşan mülkiyet yapısı ve bu yapının gittikçe kâra dönük amaçları, denetimi beraberinde getiren bir süreçtir. Kapitalist birikimin karakterindeki büyük dönüşümler, kapitalizmin tamamlayıcıları olan, anti-demokratik baskıları kullanmak zorunda kalmalarına neden olmaktadır (Schiller, 2006). Sansür kavramını incelerken, onun tarihsel süreç içinde iktidarla nasıl ilişkiye girdiğine kısaca değindik. Sansür her zaman bir denetim ve kontrol mekanizması olarak iktidarın yönetme işlevinde, ona bir araç olarak vazife görmüştür. Antik dönem veya Ortaçağ’da olduğu gibi sansür kapitalizmde de egemen sınıfların yönetiminin bir aracıdır. Kapitalizmi diğer toplumsal formasyonlardan ayıran en önemli noktalardan biri, bilindiği üzere mülkiyetin tekelleşmesi ve piyasanın yoğunlaşmasıdır. Kapitalist sistemin bu yapısı ve onun kâr önceliği, toplumsal denetim uygulamalarına öncelik vermesinin temel sebebidir. Buna karşın anaakım söylem, gelişen iletişim teknolojilerinin bir enformasyon toplumu yarattığını, bunun ise demokratikleşmeyi beraberinde getireceği tezini ileri sürmüş, her ailenin evine giren iletişim araçlarının insanların bilgilenmesini sağlayacağını ve bunun sonucu olarak da paylaşılan bilgiyle toplumun daha demokratik bir yapıya kavuşacağını savunmuştur (Schiller, 2006). Anaakım yaklaşım bu bakış açısıyla, kitlelerin sadece üretilen içeriğe sahip olmasının altını çizmiş, ekonomik dinamiklere bağlı olan üretim ve dağıtım süreçlerini gözden kaçırmıştır. Belli bir yerde, belli bir şekilde, belli ekonomik dinamiklere bağlı olarak üretilen içeriklere ulaşmanın demokrasiyi veya kalkınmayı getireceğini düşünmek, kabul edileceği gibi oldukça dar bir bakıştır.

    Sermaye sisteminin mülkiyet yapısı, kitle iletişiminde sansürü tarihsel olarak daha farklı bir şekle büründürmüş, artık sansür ortaçağda yapıldığı gibi kitap yakarak ya da kütüphanelerin yakılmasıyla değil, direkt mülkiyet yapısının kontrolünde kendini gerçekleştirmiştir. Bu gerçekleştirme öyle bir hâl almakta ki ABD kitle medyasının ekonomi politiğini inceleyen Herman ve Chomsky (2006) Rızanın İmalatı ve Kitle Medyasının Ekonomi Politiği adlı eserlerinde ABD anaakım medyasının haber yapım sürecinde belli filtrelerin uygulandığını ve bu filtrelerin haberin içeriğinin belirlenmesinde de etkin olduğu görüşündedirler. Bu filtrelerin beş adet olduğunu belirten yazarlar, bunları sırasıyla şöyle saymaktadır:

      • Haber medyasının mülkiyet yapısı,

     

      • Bir gelir kaynağı olarak reklamlar ve reklam veren şirketler

     

      • Akredite kaynaklar

     

      • Tepki üretimi

     

      • Son olarak da anti- komünizm

     

    Yazarlar yukarıda sayılan filtreler içinde en önemli paragrafı medyanın mülkiyet yapısına ayırmışlardır. Gerçekten de kapitalist sistemde mülkiyet yapısının ve tekelleşmenin kontrol mekanizmasında önemi büyüktür. Medya, haber seçimlerinde ve haber inşa sürecinde haberlerini bu sınıfsal çıkarlarına göre şekillendirebiliyor diyebiliriz. Tıpkı diğer holdingler gibi, kâr peşinde koşan ve kâr amacıyla çalışan medyanın ürün içeriği bundan etkilenmekte, üretim öncesi ve sonrası kontrol mekanizması bu kıstasları göz önünde tutarak çalışmaktadır. Kitle medyasının kâr amacı, kamu yayıncılığını bir kenara ittiği gibi ekonomik çıkarları doğrultusunda kamu aleyhtarı bir yayın politikası da içerebilmektedir. Herman ve Chomsky’nin dikkat çektiği bir başka önemli nokta, reklam sektörü ve bu sektörün kitle medyasıyla ekonomik ilişkileridir. Mülkiyet yapısı nedeniyle reklam almak durumunda kalan medyanın en önemli kontrol işlevini bu medyaya reklam veren şirketler ve devlet yerine getirmektedir.[1]

    Yukarıda anlattıklarımızdan yola çıkarak Türkiye’de medyaya uygulanan sansür konusunda epey bir şey söyleyebiliriz. 2000’li yılların ortalarından itibaren iktidar-sermaye-medya arasındaki ilişkilerde yaşananlar Herman ve Chomsky’nin söylediklerini haklı çıkarır niteliktedir; zira bu dönemde AKP’ye yakın sermaye grupları medya sektörüne girmiş, bu ise medya yayınlarının doğal bir şekilde iktidar yanlısı forma bürünmesine neden olmuştur.[2] Merkez medyayı oluşturan Doğan, Ciner ve Doğuş gibi gruplar ise iktidarın merkezi baskısı ile otosansür mekanizmalarını geliştirmişlerdir. Örneğin bu gruplar sadece iktidarın baskısından sıyrılmak için yönetim kadrolarına Fatih Saraç ve Nermin Yurteri gibi AKP ile iyi ilişkileri olan gazeteci/yöneticileri atamışlardır. Bu durum, henüz haber yapım süreçlerinde sansürü sıradan bir uygulama hâline getirirken, iktidarın Doğan Grubu’nda görüldüğü gibi, uyguladığı vergi cezaları ya da yine Karar gazetesinde şahit olduğumuz reklam verdirmeme yöntemleriyle birleşmiştir. Öyleyse şöyle söyleyebiliriz: İktidar yanlısı medya ekonomik ve ideolojik olarak yakın olduğu iktidar ile ilgili haberlerde sansür uygulamalarını zaten işletirken; merkez medya yukarıda belirttiğimiz nedenlerle otosansüre yönelmiştir. Bunların örneklerini çalışmamızın ikinci bölümünde vereceğimiz için burayı şimdilik noktalayalım ve medya, sansür, düşünce ve ifade özgürlüğü arasındaki ilişkiye odaklanalım.

    John Keane, Medya ve Demokrasi adlı kitabının önsözünde şu soruları sıralar:

      • Devlet sansüründen kurtulma ve “basın özgürlüğü” ile ilgili modern idealler nasıl ortaya çıktı?

     

      • Bu idealler yirminci yüzyılda yeni tür devlet sansürleri, ulus ötesi medya holdingleri ya da elektronik medya tarafından yıkıldılar mı?

     

      • Yeni sayısal teknolojiler, uydudan yayınlar ve yayımcılık ile telekomünikasyonun birleşmesi bu idealleri destekliyor mu, yoksa zayıflatıyor mu?

     

      • Yurttaşların medya aracılığıyla özgürce ve eşitçe iletişimde bulunması yirminci yüzyıl sonunda gerçekleşme şansı olan bir ideal midir? (1999: 22-23)

     

    Yazar devamında, iletişimde özgürlük ve eşitliğin anlamı konusunda sorulara rağbet eden olmadığını, bunların gülünç derecede eski moda sayıldığını söyler (23). Keane, sosyal bilimler alanında bu soruların “eski” bulunduğunu yazdıktan 26 yıl sonra, Türkiye’de örneğin Bağımsız İletişim Ağı-Bianet’in web sayfasında “sansür” sözcüğü aratıldığında[3] 2250 haber ve yazı listeleniyorsa tartışma günceldir ya da Türkiye’de iktidar medyasında sıklıkla görüleceği gibi çok sayıda gazetenin herhangi bir olayla ilgili aynı manşetle yayımlanması bu tartışmaları hararetlendirir.

    Bu tartışmalara geçmeden evvel, Keane’i dikkate alarak sorunun tarihsel köklerine hatırlamak gerekir. Keane, Avrupa bağlamında “basın özgürlüğü”, için girişilen uzun ve çekişmeli kavganın ilk olarak ve en canlı biçimde İngiltere’de sahneye çıktığını ve oradan hızla Amerika’ya ve daha zayıf olarak da Kıta Avrupası’na yayıldığını söyler: “1830’larda Londra’nın sefil arka sokaklarında matbaalardan ülkenin dört bir yanına tabutlar, elmalar, ekmekler ve kirli çamaşırlarla doldurulmuş kutular ve sepetler içinde kaçırılan Destructive, Poor Man’s Guardian ve Red Publican gibi adlar taşıyan mühürsüz gazeteler bu direnişi simgeler” (1999: 32-34). E.P. Thompson da İngiliz işçi sınıfının radikal kültürünü anlatırken basın özgürlüğü mücadelesine işaret eder. Thompson’a göre belki de dünyanın başka hiçbir ülkesinde basın hakları mücadelesi İngiltere’de olduğu kadar böylesine keskin, böylesine duygudaş olarak muzaffer ve de özellikle zanaatkârların ve işçilerin davasıyla özdeşleşmemiştir” (2004: 858).

    Basın özgürlüğü savunucuları ve sansüre karşı mücadele, modern devlet ve yurttaşlık sorununda kalıcı dönüşümler yaratmıştır. Keane’in de sıraladığı gibi, tüm hükümetlerin halkı olarak “anlaşılmaz ve görünmez” olduğu önermesini reddettiler; siyasal temsilin anlamı ve hükümetin iktidarına sıkı sınırlar konması ihtiyacına ilişkin kolektif görüşlerin, belki de bir daha geriye dönülmemek üzere dönüştürülmesine yardımcı oldular. Etkin yurttaşlık konusundaki tam anlamıyla modern anlayışın temellerine birkaç taş koydular. Gizliliği, kötü hükümetin uşağı olarak gördüler; modern devletin potansiyel olarak tehlikeli olan iktidarının sivil toplumun yararına bir biçimde denetim altına alınması yolundaki talepleri kışkırttılar. Sivil toplumun dinamik çıkarlarının, devlete sürekli ifade edilmesini güvence altına almak istediler (1999: 446-47):

    On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar gerek Amerika’da gerekse İngiltere’de “basın özgürlüğü” cesur ve bulaşıcı ütopik bir kavram olarak işlevini sürdürdü. Yöneten sınıfları sıkıştırmaya yaradı. Devletin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamaları dramatize etti. Medeni haklar ve siyasal demokrasi mücadelesine hız kazandırdı. Okuyan kesimleri anayasa reformu, temsili kurumlara duyulan ihtiyaç, kadınların, kölelerin ve başkalarının baskı altında tutulması gibi çok önemli konularda bilgi edinmesine yaradı. Almanların Lesegesellschaften’i gibi, yoksul yurttaşlara başka türlü edinebilmelerine olanak bulunmayan yayınları sağlayan kolektif okuma gruplarının oluşmasını teşvik etti. Özgür basın ütopyası, alt sınıfların çeşitli insan katmanlarının harekete geçmesine yardımcı olduğu gibi (…) oy hakkına sahip olmadıkları halde toplumsal ve siyasal olaylarla ilgilenen insan sayısının artmasına da yardımcı oldu (Keane, 1999: 48).

    Keane’nin özgür basın mücadelesinden söz ederken neden “ütopya” kavramını kullandığı, bu mücadeledeki başat argümanların malul oldukları eksiklikleri ya da kör noktaları görmezden gelmemek gerekir. Dikkatlerini siyasal iktidarla ve devlet organizasyonuyla sınırlayan, sivil toplum ile devlet arasındaki dikatomiye odaklanan bu tartışmalar, her şeyden önce gazetelerin sahiplik yapılarının ve pazar ilişkilerinin dâhil edilmemesi nedeniyle kusurludur. Pazar’ın düzenleyiciliğine dönük liberal bakış basın özgürlüğü mücadelesini de başlarken sakatlamıştır. Oysa sahiplik yapısı ve giderek büyüyerek tekelleşen medya sermayesinin içinde bulunduğu girift ilişkiler, fikri özgürlüğü gölgede bırakmış, iktidarla kurulan ilişki yalnızca iktidarın yönelttiği baskıcı tutumla sınırlanamayacak düzeyde karmaşıklaşmıştır. Başta otosansür olmak üzere gazetecilik pratiğine derin bir etkisi olan sermaye ilişkileri bütün bu özgürlük tartışmasında kesintisiz biçimde akılda tutulması gereken faktörlerden en önde gelenidir. Bu raporda değinilen önemine rağmen tartışmanın bütününe yayılmamasının nedeni ise çalışmayı sınırlama zorunluluğudur. Bu nedenle tartışmanın sınırları devlet sansürü biçimleriyle çerçevelenerek çizilmektedir.

    Bu parantezin ardından sansür uygulamalarının hangi biçimler ve yollarla medya ortamında sızdığına dönülürse, Keane’in birbiriyle ilişkili sansür biçimlerini beş kategoride saptadığı görülecektir (1999: 99). Bunlardan ilki olağanüstü hal erkleridir. Olağanüstü hal erkleri, hükümetlerin, medyanın bazı bölümlerini zorbalıkla sindirerek yola getirme girişimleri, talimatlar, yasaklamalar ve tutuklamalarla kendini hissettirmeye devam etmektedir ve iki biçimde görülür. Ön engelleme yani söz konusu yayının (sözlü, görsel ya da basılmış) devlet yetkililerince önceden denetlenmesi anlamına gelir ve bunun kapsamına hükümet sözcüleriyle dostça konuşma ve kokteyllerden, basit isteklere, telefonla yapılan uyarılardan zorunlu ve ihtiyari kuralların konmasına kadar resmi ya da gayrı resmi tüm yollar girer. Yayım-sonrası sansür ise ilk baskı aşamasından dağıtıma kadar uzanır. Bu sansür, sivil topluma daha önce ulaşmış yayınlara karşı yapılan yasal girişimleri kapsayabileceği gibi kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olabileceği gibi o malzemelerin üretildiği teknik araçlara el konması şeklinde de olabilir (1999: 100). Yazar yayım sonrası sansürün gazetelerin, basımevlerinin, radyo ve televizyon istasyonlarının kapatılması sonucunu da doğurabileceğine, kimi “devlet aleyhtarı” örgütlerin yasaklanmasına, gazetecilerin bu gibi örgütlere duydukları sempatiyi açıkladıkları için “terörizmi hoşgörmek”le suçlanarak sansür edilmelerine ve cezalandırılmalarına yol açabileceğine işaret eder (1999: 100).

    Keane’in kategorize ettiği ikinci biçim ise silahlı gizliliktir: Modern devlet erki, gizlilik perdesinin arkasına saklanmış polise ve askeri organlara dayanarak başarılı olur. Çünkü devlet yetkililerinin yerli ve yabancı hasımlarını atlatmalarının en iyi yolu, onların etkinliklerini (kendileri gözetlenmeden) gözetleyerek ne yapacaklarını öğrenmeleridir (1999: 101). “Gizlilik, kurnazlık ve örgüt içinde zorunlu tek görüşlülüğe dayanan polis ve askeri aygıtlar demokratik devletlerin normal özellikleri arasındadır. Bunlar aynı zamanda siyasal demokrasiye ve iletişim özgürlüğüne taban tabana zıttır (1999: 101).” Yazar, devlet erkinin tam kalbine yerleşmiş gizli polis ve gizli askeri örgütlenmeler sayesinde, iyi örgütlü ve sürekli bir siyasal sansür biçiminin doğduğunu belirtir (1999: 102): Hükümetler resmi basın bültenlerini düzenli olarak kontrolden geçirip, “ulusal güvenlik” konularında brifingler verirler; enformasyon “gizli”lik sınıflamaları içinde gidip gelir; kamuya ait belgeler ayıklanır, devletçe girişilen “kirli işler”in üstü örtülür (1999: 102).

    Üçüncü biçim ise yalan söylemektir: Siyasette yalan söylemek demokratik olan ya da olmayan rejimlerin ortak özelliklerinden biridir (1999: 104). Keane, hükümet sözcüleri tarafından her gün uygulanan siyasal yalan söyleme sanatı ya da “olguları bozma yöntemleri” ile eleştirmenleri yanlış yönlendirmek, sinirleri yatıştırmak, gazetecileri memnun etmek gibi yollarla toplum tarafından inanılacak haberlerin üretilebildiğini söyler (1999: 104). Basın toplantılarının cumhurbaşkanlığının görüşlerini yaymak üzere kullanılması; her muhabirin toplantıya alınmaması; soruların önceden belirlenmesi; bir soruyu derinleştirmek için ek sorular sorulmasına izin verilmemesi; “kaymaklı” sorulara öncelik verilmesi gibi yollar da yalan söylemenin dolaylı yöntemleri arasındadır. Halkla ilişkiler pratikleri içinde gelişen bu uygulamaların işe yaramadığı durumlarda ise yönetim haksız ya da aleyhte olarak algıladığı haberler için medyayı cezalandırır. Böylece gazeteciler mesleki ilerlemeleri ile hükümet hakkındaki eleştirel görüşleri arasında seçim yapmak durumunda kalır. En uçtaki durumlarda da, yönetime düşman görülen medya kuruluşlarının resmi kaynaklara erişmesi engellenir (1999: 105).

    Bir diğer biçim ise devlet reklamcılığıdır (1999: 106). Bağımsız gazetelerin ve radyo-televizyon istasyonlarının ayakta kalabilmek için ilan-reklam gelirine muhtaç olmaları hükümetlerin reklamları kesme tehditlerini amacına ulaştırır (1999: 107). Keane’nin bu kategorisini medya kuruluşlarının bağlı bulunduğu sermaye gruplarının ticari ilişkileri içinde değerlendirerek hükümetler tarafından elde tutulan şantajın gücü daha rahat görülebilir. Kamu ihalelerinin dağıtılmasından vergi denetimine, cezalandırma ya da teşviklere uzanan bu ekonomik yaptırım gücü ticari medya üzerindeki denetimde başat rol oynar. Bu hükümetlere yakınlık ya da eleştirellik, yalnızca medya kuruluşlarının ayakta kalmasını sağlayacak ya da bu kuruluşların gelirlerinden elde edilecek kâr oranları ile ilgili değil, aynı zamanda parçası oldukları sermaye gruplarının ulusal piyasalardaki konumunu etkileyecek sonuçlar yaratabilecek sonuçlar doğurur.

    Keane’den devam edilirse, devlet reklamcılığının daha az göze çarpan ama hiç de önemsiz sayılamayacak örneklerinden biri siyasal liderlerin televizyon ve radyo mülakatlarında kayırılarak temsil edilmesidir (1999: 107). Gazetecilikteki mülakat türünün dış biçimi olduğu gibi muhafaza edilmekle birlikte, mülakat yapılan kişi tarafından konmuş kurallar (yayının süresi, mülakatın zamanlaması ve son sözü söylemenin önemi bakımından) olayı belirler. Böylece mülakatlar bir siyasal ikna aracına, bir çeşit örtülü parti yayınına dönüşür (1999: 108). Politikacıların halka cevap vermesini sağlayacak soruların yerini, politikacıları memnun edecek ve onların istediklerini söylemelerini sağlayacak soruların alması gazetecileri politikacıların emrine sokar ve hükümet açıklamaları “soylu yalanlar”a dönüşür (1999: 108).

    İşaret edilen beşinci ve son biçim ise korporatizmdir (1999: 108). Hükümetlerin işlevlerinin özel kesimin örgüt ağları tarafından yerine getirilmesi, pazarlık, ihsanda bulunma ya da sözleşme yapılması sıradan bir olay haline gelmiştir. Sonuç olarak kamusal önem taşıyan pek çok karar devlet yetkilileri, yasama organları ve pazarlar tarafından değil, toplumsal grupların “temsilcileri” ya da sivil toplumun bu grupları ile devlet arasında yapılan uzlaşmalarla yapılır olmuştur (1999: 108). “Bu türden korporatist usuller devletin kendi işlevlerinden birçoğunu, başlıca grupların siyasal erki paylaşmak için taleplerde bulunduğu sivil toplumun devlet-dışı örgütlerine aktarmasının sonudur” (1999: 109). Buradaki temel sorun korporatist usullerin bir gizlilik ve yasadışılık perdesinin ardına saklanmasıdır ve bu aktörler siyasal ortamın sürekli bir parçası olmalarına rağmen bu türden usullere yasal bir biçim verilmesi pek enderdir. Bunlar kamusal sorumluluğun gereklerine tabi tutulmazlar ve giriştikleri etkinlikleri kamu önünde duyurmaları, açıklamaları ve haklı göstermeleri zorunluluğu yoktur (1999: 110).

    Saptanan bu beş sansür biçimi medya üzerindeki denetimi ve sansürü örnekleyebilmek için bize etkili bir çerçeve sunmaktadır. Biz burada, Türkiye medyasını ilgilendiren olağanüstü hal erkleri, yalan söyleme ve devlet reklamcılığı penceresinden bakarak Türkiye’deki sansür, denetim ve baskı biçimlerini betimlemeye çalışacağız. Burada da aynı sıralamayı takip ederek OHAL dönemi başta olmak üzere AKP iktidarının medya üzerindeki sansürcü tutumuna değineceğiz.

    2. Türkiye Medyasında Karşılaşılan Sansür Biçimleri

    Olağanüstü Hal Erkleri:

    Keane’ın belirttiği olağanüstü hal erkelerinin ön engelleme ve yayım-sonrası sansür şeklinde iki düzeyden oluştuğunu belirtmiştik. AKP iktidarında bunlara belki de en çok rastladığımız ön engelleme yöntemidir. İktidar üyelerinin defalarca medya patronları ve çalışanlarıyla toplantı yaptığı kamuoyunca bilinmektedir. Bunlardan en göze çarpanı ve içerisinde gazete çalışanlarına tehdit içereni, dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un Şubat 2017’de Uluslararası Medya Enformasyon Derneği’nde (UMED) düzenlenen konferanstaki konuşmasıdır. Kurtulmuş burada medya çalışanlarına açıkça “ayağınızı denk alın” demiştir:

    Medya, bundan sonra mecburen ayağını denk almak durumunda kalacak. Bunu söylediğim zaman bazıları eleştirdi ama kusura bakmayın, bu kadar terörle mücadele eden bir ülkede medya, Dingo’nun ahırı değildir. Herkes istediği gibi istediği şekilde medyada terör örgütlerinin lehine olacak şekilde işler yapamaz.[4]

    Başbakan yardımcısının yukarıdaki sözleri, iktidarın medya ile kurduğu ilişkileri ve gelinen noktada medya çalışanlarının AKP yöneticileri tarafından nasıl tehdit edildiğini gösteren en belirgin örneklerden birisidir. Bu tehdidin sadece orada bulunan medya mensuplarına yöneltilmediği, Türkiye medyasının genel olarak hedef tahtasına konulduğu ortadır.

    Olağanüstü hal erklerinin bir diğer yolunun yayım-sonrası sansür olduğunu yukarıda belirtmiştik. Kısaca kitapların ya da görsel malzemenin (fotoğraflar ya da resimler, filmler ve videolar) yasaklanması, parçalanması, yakılması, yeniden sınıflanması ya da toplanması olarak nitelenen bu yöntem, özellikle OHAL Türkiye’sinde sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. Örneğin; gazeteci Fehim Taştekin’in İletişim Yayınları’ndan çıkan Rojova/Kürtlerin Zamanı adlı kitabına 2017’de Kahta Sulh Ceza Hâkimliği tarafından toplatma kararı verilmiştir (t24.com.tr, 2017). OHAL döneminde medya kuruluşlarının kapatılması da genel olarak olağanüstü hal erkleri kategorisine katılabilir. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun Başbakan Binali Yıldırım’a yönelik olarak TBMM’de sunduğu soru önergesinde KHK’larla kapatılan medya kuruluşlarının sayısı öğrenilmek istenmiştir. Başbakan Binali Yıldırım’ın yardımcısı Hakan Çavuşoğlu tarafından verilen yanıta göre iki yılda kapatılan kuruluşların sayısı 116’yı bulmuştur. Bunlardan 6’sı haber ajansı, 18’i televizyon, 22’si radyo, 50’si gazete ve 20’si dergidir (siyasihaber4.org, 2018). Ancak rakamlara yayın ve dağıtım evleri dâhil edildiğinde sayı artmaktadır. Bu kapatmaların büyük çoğunluğu 27 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 668 No’lu KHK ile gerçekleştirilmiştir. Bu KHK ile 131 yayın organı kapatılmıştır. Kapatılma gerekçesi olarak  “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olması” gösterilmiştir.[5] Kapatılanlar arasında üç haber ajansı, 16 televizyon, 23 radyo, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı bulunmaktadır.[6] Kararnamede kapatılan medya organlarına ilişkin düzenleme şöyledir: “Kapatılan gazete ve dergiler, yayınevi ve dağıtım kanalları ile özel radyo ve televizyon kuruluşlarına ait olan taşınırlar ve her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş sayılacak. Bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilir. Bunların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hâzineden bir hak ve talepte bulunulamaz. Devre ilişkin işlemler ilgili tüm kurumlardan gerekli yardımı almak suretiyle Maliye Bakanlığı tarafından yerine getirilir.”

    Tüm bunlar düşünüldüğünde iktidarın özellikle OHAL döneminde medyaya uyguladığı baskı, onu sansüre yöneltmiştir diyebiliriz. Çünkü medya sektörüne AKP tarafından salınan korku, sadece hedef alınan medya kuruluşlarına veya çalışanlarına değil, genel olarak Türkiye medyasına sirayet etmiştir. Bu etki, kendini medyayı yayınlarında ve haberlerinde daha temkinli olmaya iten bir özellik taşımıştır.

    Basın yayın organlarının kapatılması ya da kayyum atanması yoluyla sahipliklerinin değiştirilmesi yanında, benzer bir işleyişe sahip olan ve benzer sonuçlara götüren internet yasakları bulunmaktadır. OHAL dönemi ile sınırlanamayacak bu engelleme girişimi yakın tarihin sistematik sansür biçimlerinden biri olarak iletişim mecralarını şekillendirmektedir. Bu sistematik müdahalenin boyutu ve etkisi internet kullanıcılığı oranına bakıldığında daha net görülecektir. Hootsuite ve We Are Social verileri temel alınarak hazırlanan 2018 Yılı Global Dijital Raporu’nda dünyada internet kullanıcı sayısının 4 milyarı geçtiği bilgisi yer alırken Türkiye için rakamlar şöyledir:

    Türkiye’de internet erişim oranı yüzde 67 olarak ifade edilmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye nüfusunun 54 milyondan fazlası internet kullanıcısıdır. Yine Türkiye, 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı ile sosyal medya kullanımında 2 saat 48 dakika ile dünya sıralamasında üst sıralarda yer alırken, Türkiye’de ortalama internet kullanıcısı günün 7 saatten fazlasını internet ortamında geçirmektedir. Türkiye’de 51 milyon Facebook, 33 milyon ise aktif Instagram kullanıcısı mevcuttur.”[7]

    Görüldüğü gibi rakamlar oldukça yüksek düzeydedir. Bu düzey ile internetin bir medya ortamı olarak vaat ettiği “özgürlük”ler arasındaki mesafe asıl sorunu oluşturmaktadır. İnternet üzerindeki sistematik yasaklama ve denetim, vaat edilenin kıyısına dahi yaklaşamamaktadır. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojileri Genel Başkan Yardımcılığı’nın hazırladığı, 2018 Nisan tarihli İnternet Çağında İnternete Erişim Sorunu, Türkiye’nin Sansür ile İmtihanı başlıklı raporunda, Freedom House’un Türkiye raporları da hatırlatılarak internet yasaklarının boyutu gözler önüne serilmektedir. Freedom House’un İnternette Özgürlük 2017 raporunda Türkiye bir önceki yılda da olduğu gibi yine interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almış, erişim önündeki engeller, içeriğe getirilen kısıtlamalar ve kullanıcı haklarının ihlal edilmesi kategorilerinde, erişim yasakları, internet yavaşlatmaları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan yurttaşlara dikkat çekilmiştir.[8]

    Türkiye’nin interneti özgür olmayan ülkeler arasında yer almasına itiraz edecek olanlara hatırlatılabilecek ilk şey, bir çevrimiçi ansiklopedi olan Vikipedia’nın 29 Nisan 2017 tarihinden beri erişiminin engellenmiş olduğudur. Başka bir yasaklama ise Twitter üzerindedir. Uluslararası planda da tartışma konusu olan Twitter yasaklamalarının ilki 2014 Mart ayında dönemin Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bursa Mitinginde, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını eleştirdiği konuşmasındaki sözlerinin ardından gelmiştir.[9] Erdoğan Mitinginde “Twitter, miviter falan hepsinin kökünü kazıyacağız.” “Efendim işte uluslararası camia şöyle der, böyle der. Hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler” demiş ve bu sözlerin sarf edildiği mitingin ardından, gece Twitter’a erişim engeli gelmiştir.

    Anayasa Mahkemesine taşınan yasak, Mahkemenin oy birliğiyle erişim engellemesinin ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetmesi sonrasında kaldırılmıştır. Ancak devamında 3 kez daha erişim engeli konmuştur. İkinci yasaklama, Suriye konusunda yapılan gizli bir toplantıda dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında geçtiği iddia edilen konuşmaların ses kaydının gündeme gelmesi sonrasında olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın talebiyle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca ses kaydına ilişkin televizyon ve radyoda da yayın yasağı getirilmiş, Twitter ve Youtube’a ise idari tedbirle erişim engellenmiştir.

    En kapsamlı engellemelerden biri de 31 Mart 2015 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde Berkin Elvan’ın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mehmet Selim Kiraz’ın odasında rehin alınması ve ardından çıkan çatışmada öldürülmesi olayından sonra gelmiştir. Olaya ilişkin görüntülerin Twitter üzerinden paylaşılmasının ardından Twitter, Facebook ve Youtube kapatılmış; Başbakanlık, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Yasası’nın “olağanüstü dönemlerde yayınlar” maddesi uyarınca Kiraz’ın rehin alınmasına ilişkin haberlere yayın yasağı getirmiş ve İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği de savcı Kiraz’ın öldürülmesi ile ilgili soruşturmada 166 habere URL temelli erişim yasağı getirmiştir.

    Dördüncü engelleme ise 20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta 32 kişinin yaşamını yitirdiği bombalı intihar saldırısıyla ilgilidir. Saldırının ardından Sulh Ceza Hâkimliği, sosyal paylaşım sitelerindeki kimi içerikler ve eylem çağrılarına ilişkin paylaşımların çıkarılması talebinde bulunmuş, Erişim Sağlayıcıları Birliği mahkeme kararını, Twitter, Facebook ve Youtube’a iletmiş, Facebook ve Youtube içerikleri çıkarmıştır. Ancak eylem çağrılarına ilişkin paylaşımları belirlenen sürede çıkarmayan Twitter’a erişim engellenmiş, içeriklerin kaldırılması sonrasında engelleme son bulmuştur.[10]

    Popüler paylaşım sitelerine erişimin engellenmesi yoluyla uygulanan doğrudan sansür pratikleri içerik kaldırma talepleriyle de derinleşmektedir. CHP Bilgi ve İletişim Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığının yukarıda da değinilen raporuna göre, Türkiye’de 2012’de 7 olan içerik kaldırma talebi 2017’de 7 bin 4’e yükselmiştir. Bunlardan 181’ini mahkeme kararları oluştururken, 5 bin 823’ü ise devlet kurumları, polis ve diğerlerinden gelen taleplerdir.[11] Bir diğer popüler sosyal paylaşım sitesi Facebook ise 2017 yılında Türkiye’de 712 içerik kısıtlamıştır. “Facebook’un Ocak-Haziran 2017 dönemine ilişkin resmi açıklamalarına göre 712 içeriğe BTK, Türk mahkemeleri, Sağlık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ve Erişim Sağlayıcıları Birliğinden (ESB) gelen yasal talepler doğrultusunda erişimin kısıtlandığı belirtilmektedir. İçeriklerin; şahsiyet hakkı ihlalleri, kişisel gizlilik, Atatürk’e hakaret ve denetime tabi ürünlerin yetkisiz satışını içeren bir dizi suç kapsamında 5651 sayılı kanun uyarınca kısıtlandığına da dikkat çekilmektedir. Öte yandan, Facebook’un Temmuz 2016-Aralık 2016 tarihlerini kapsayan raporunda, internet kesintileri başlığı altında Temmuz, Ağustos, Ekim ve Aralık 2016’da Türkiye’de Facebook ürün ve hizmetlerine erişimin 6 defa aksamaya uğradığı, bu aksamaların güvenlik ve terörizmle ilişkili olayların ardından meydana geldiğine dikkat çekilmiştir.”[12]

    İnternet yasakları ve erişim engellerine eşlik eden, televizyon ve radyo yayınlarına dönük sansürün bir biçimi de yayın yasaklarıdır. AKP hükümetleri boyunca, Toplumsal düzeyde tepki uyandırabilecek, hükümet eleştirisine neden olabilecek çok sayıda vakıanın haberleştirilmesi yasaklanmıştır. Yıllar içinde yayın yasağı getirilen en çok bilinen olaylar arasında şunlar vardır:

    21 Ekim 2007 tarihinde Hakkâri’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma[13]

    Ergenekon Soruşturması/Davası[14]

    20 Temmuz 2015’te Suruç’ta meydana gelen canlı bomba saldırısı

    10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde meydana gelen bombalı saldırı

    12 Ocak 2016’da Sultanahmet’te meydana gelen bombalı saldırı

    13 Mart 2016 tarihinde Ankara Kızılay’da meydana gelen bombalı saldırı

    19 Mart 2016’da İstiklal Caddesi’nde yaşanan bombalı intihar saldırısı

    29 Kasım 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesinde Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği Ortaöğretim Kız Yurdunda meydana gelen yangın.

    10 Aralık 2016’da İstanbul Beşiktaş’ta Vodafone Arena yakınında yaşanan patlama

    17 Aralık 2016’da Kayseri’de askerleri taşıyan otobüse yönelik bombalı saldırı

    Bu örnekler yayın yasaklarının küçük bir kısmını hatırlatmaktadır ve liste oldukça uzundur. 2014 yılında, dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın verdiği cevaptan rakamları öğrenmek mümkündür. Arınç’ın cevabına göre “2010’da 4, 2011’de 36, 2012’de 43, 2013’te 42 ve 2014 yılının ilk altı aylık döneminde 24 olmak üzere toplam 149 adet yayın yasağı getirilmiştir.”[15] 2014 yılından bu güne de rakamlar artarak devam etmiştir.

    Fikret İlkiz’in de çeşitli yazılarında ayrıntılı olarak ele aldığı gibi yayın yasakları Anayasa’nın düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenleyen 26. Maddesinin ve “basın hürriyeti” başlıklı 28. Maddesinin ihlalidir. Bu madde şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.” Oysa pratikte devlet halkın haber alma hürriyetini korumak, güvence altına almak yerine bu hürriyeti ortadan kaldıran uygulamaların faili durumundadır. Konulan yasaklara uyulmaması ise oldukça ağır yaptırımlara yol açmakta, cezalandırma mekanizmaları hızla devreye girmektedir. Bunun en ağır biçimlerinden biri gazeteci tutuklamalarıdır.

    Erol Önderoğlu tarafından hazırlanan BİA Medya Gözlem Raporunda OHAL’in 1 yıllık döneminde medyada yaşananlar kayda alınmıştır. Rapor açık sansür koşullarının işleyişini gözler önüne sermektedir. Raporda yer alan rakamların bir kısmı şöyledir:

    136 gazeteci 1 Temmuz’a cezaevinde girdi. Tutuklu gazetecilerin 78’i “Fethullah Gülen Cemaati’ne yakın medya” çalışanlarından oluşurken habercilerden 30’u Kürt medyasındandı. Ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin 11 yazar, yayın yetkilisi ve muhabiri de “FETÖ’ye yardım ve propaganda” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Son dönemde bu suçlamayla Sözcü gazetesine ait sitenin yayın yönetmeni Mediha Olgun hapsedildi. Dokuz gazeteci de çeşitli “yasadışı örgütlere üyelik” (MLKP, DHKP-C, TKEP/L, Direniş Hareketi) veya “propaganda” suçlamasıyla hapishanede tutuluyor. Sözcü gazetesinin muhabiri Gökmen Ulu, “Cumhurbaşkanına suikast” iddiasıyla, gazeteciler Kazım Kızıl ve Ozan Kaplanoğlu da “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten tutuklandı. Hapishanedeki 136 gazeteciden 84’ü ya halen soruşturma geçiriyor, ya da haklarında henüz iddianame düzenlendi; 19’u hükümlüyken 23’ünün davası sürüyor.

    Bu rakamlar Keane’in olağanüstü hal erklerinin işleyişinde yaptığı ayrımın ikincisinin nasıl açığa çıktığını da göstermektedir. Gazeteci tutuklamaları yayım sonrası sansür biçiminin en etkili yollarından biridir. Yine Bianet tarafından yapılan tutuklu gazeteciler listesine göre; OHAL öncesi tutuklu gazeteci sayısı 24, OHAL döneminde darbe soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci sayısı 76, OHAL ilanından sonra darbe soruşturması dışında tutuklanan gazeteci sayısı 36’dır. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin verilerine göre ise tutuklu gazeteci sayısı 136’dır.[16]

    Medya Üzerinden Yalan Söyleme

    Keane’nın siyasette yalan söyleme ya da kısaca “olguları bozma yöntemleri” olarak tanımladığı yalan söyleme biçimi, hem Türkiye siyasetinde hem de buna paralel medyada sıklıkla karşılaştığımız bir olgudur. AKP’nin tersyüz ettiği gerçekleri, özellikle iktidar yanlısı medyaya peşinen kabul edildiği ve bununla kalmayıp, bu medyanın ertesi günü başlıklarını tek merkezden çıkmışçasına aynı olduğu gözlemlenmektedir. Örneğin; 2013’ta patlak veren ve Türkiye siyasi tarihinde ve toplumsal muhalefet geçmişinde dönüm noktası sayılabilecek Gezi İsyanı, iktidar tarafından hemen şeytanlaştırılmış, isyana neden olan demokratik talepler görmezden gelinmiştir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, Gezi sürecinde dile getirilen istekleri “Demokratik taleplere canımız feda” diyerek karşılamış, bu söylem ise daha en başta Gezi’nin Erdoğan ve iktidarı tarafından “demokratik taleplere dayanmayan”, sadece “yakıp yıkma isteğiyle” ortaya çıkan, dış güçlerin desteklediği” bir hareket olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Bu tanımlama iktidar yanlısı medyada da hemen karşılık bulmuştur. Aşağıdaki görselde görüleceği üzere, Erdoğan’ın açıklama yaptığı günün ertesinde neredeyse tüm gazeteler aynı başlıkta çıkmıştır:

    http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2014/05/taleplerecanfeda.jpg

    Görsel 1: Gezi eylemleri sürerken Erdoğan’ın konuşmasından hareketle atılan manşet-7 Haziran 2013

    Görsel 1, iktidar yanlısı medyanın AKP söylemini aynıyla tekrar ettiğini ve bu söylemi yeniden üreterek demokratik bir eylemi karalamasının bir örneğidir. Ayrıca AKP-Cemaat koalisyonunun devam ettiği 2013’te Cemaat medyasının organları olarak saydığımız Zaman ve Bugün’ün o dönemki siyasi şartlara göre hareket ettiği ve haber metinleri ve başlıklarını buna göre attığı da kayda geçmelidir. Aynı manşet ve aynı haber metinlerine sadece ulusal medyada rastlamıyoruz. Benzer bir süreç maalesef yerel medyada da işlemektedir. Görsel 2, bize bunun örneğini sunmaktadır:

    https://www.evrensel.net/files/news/default/10-gazete-de-birden-ayni-manset568e36322b0f22ba6e98.jpg

    Görsel 2: Konya’da yayımlanan 10 yerel gazetenin yaklaşan yerel seçimler öncesinde “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşeti (6 Mart 2014)

    Yukarıda örneği verilen gazeteler, Mart 2014 yerel seçimlerine giderken, 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonuna tepkisini, operasyonları “darbe”, “oyun”, “tezgâh” “dış güçlerin oyunu” olarak savuşturmaya çalışan AKP’nin söylemlerinin yansımasıdır. Yerel gazeteler de iktidarın söylemine uygun olarak yaklaşan seçimleri “Millet Bu Oyunu Sandıkta Bozacak” manşetiyle haberleştirmiştir. Burada verdiğimiz iki örnek de iktidarın gerçekliği tersyüz etmesinin medyada yer bulmasını göstermektedir. 2010’lu yılların başından bu yana gittikçe iktidar yanlısı bir forma bürünen merkez ve yerel medyada bunların örneklerini çoğaltmak mümkündür.

    Devlet Reklamcılığı

    Sansür uygulamalarının diğer bir biçimi devlet reklamcılığı iktidarın ekonomi sopasıyla medyayı hizaya çekebildiği önemli bir araçtır. Çalışmanın kuramsal kısmında gelişen kapitalist formasyonun içinde medyanın kapitalizme göbekten bağlandığını ve reklam gelirlerinin habercilik anlayışı ve kamu yararının önüne geçtiğini belirtmiştik. Hatırlayacağınız gibi, Herman ve Chomsky’nin kuramında reklam şirketleri haber yapım süreçlerinde önemli bir filtredir. Benzer şekilde, Keane’in yaklaşımında da reklam gelirleri ve reklam önceliği haber yapımında daha en baştan medya kuruluşunu sansüre itebilir nitelikte önemlidir.

    AKP döneminde medyanın reklama olan ihtiyacını, iktidar fazlasıyla kullanmış; siyasi olarak anlaşamadığı ya da arasının açıldığı medya kuruluşlarına reklam ilanlarını bir biçimde verdirmemiştir. Bu hem gazeteyi hem de gazete çalışanlarını etkilemiş, medya özgürlüğü bu süreçlerin ardından ağır yara almıştır. Örneğin; Taraf gazetesine 2014’te Anadolu Ajansı (AA) hakkındaki haberlerinden ötürü, Basın İlan Kurumu tarafından dokuz günlük resmi ilan ve reklamların kesilmesi cezası verilmiştir (hurriyet.com.tr, 2014). Mart 2014’te ise yine aynı gazeteye bu defa Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aleyhine yaptığı haberden dolayı bir günlük resmi ilan ve reklam vermeme cezası verilmiştir (aksam.com.tr, 2014). Bu cezalar ayakta durması için reklam gelirlerine ihtiyacı olan gazetenin ekonomik kriz içine girmesine neden olmuştur. Cezalar vesilesiyle hem gazete ve çalışanları zor duruma düşürülmüş hem de gazetenin cezadan sonra yapacağı haberlerde daha “itidalli” davranmasının önü açılmıştır. Bu da otosansürü beraberinde getirmektedir.

    Reklam kısıtlamalarıyla medyayı hizaya getirme yöntemi Karar gazetesine de uygulanmıştır. Kasım 2018’de gazete bir açıklama yaparak reklam ve ilan verecek kuruluşların yönlendirildiği ve baskı altına alındığını belirtmiştir. Bu durumun ise basın özgürlüğüne zarar verdiğini okuyucularına uzun bir metinle duyurmuştur.

    karar-1.jpg

    Görsel 3: 11 Kasım 2018 tarihli Karar gazetesinin açıklaması

    Bünyesinde eski AKP’lileri barındıran ve tarafsızlık iddiasıyla yayıncılık yaptığını iddia eden Karar gazetesine yapılan baskı, öyle bir noktaya gelmiştir ki gazete bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Basın özgürlüğü ile düşünce ve ifade özgürlüğü konusuna atıfta bulunan açıklamayı aşağıda veriyoruz:

    KARAR gazetesi yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya bulunuyor. Gazetemize yönelik baskıları, ambargoları ve yaşadığımız haksızlıkları bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadık. Hukukla, mantıkla ve sağduyuyla bağdaşmayan bu uygulamalara mutlaka son verileceğini umduk ve bugüne kadar sabırla bekledik. Ne var ki son günlerde gazetemiz üzerinde yaşanan polemikler, okurlarımızdan gelen sorular ve en nihayet devam etmekte olan baskıların artık ekonomik olarak tahammül edilemez noktaya gelmiş olması sebebiyle bir açıklama zarureti hâsıl olmuştur. Öncelikle, yayın hayatına başladığımız günden bugüne kadar aralıksız uygulanan bir ilan ambargosu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sadece reklam veren durumunda bulunan kamu kuruluşları değil, bütün özel sektör şirketlerinin gazetemize ilan vermesi açıkça engellenmektedir. Reklam verenler ve ilan-reklam dağıtımını yapan ajanslar KARAR’a ilan verilmemesi konusunda uyarılmıştır. Bu uyarı ve tehditlerin netice almış olduğu zaten gazetenin sayfalarında kolayca görülmektedir. Bu hukuk dışı ambargoya rağmen gazetemize ilan vermeye teşebbüs eden şirketler de ikaz edilerek, muhtelif yollarla engellenmektedir. Çok sayıda özel sektör şirketi bu baskı nedeniyle en temel ticari hakları olan, gazetemize ilan verme tercihini kullanamamaktadır. Yapılan baskılar, Türk Ticaret Kanunu ve rekabeti düzenleyen kanunlara aykırıdır. Bu durum demokrasinin temel unsurlarından biri olan basın özgürlüğüne karşı da açık bir tehdit ve müdahaledir. Gazetemizi hedef alan bu eylemlerin aynı zamanda açıkça suç teşkil ettiğini belirtiriz.

    KARAR Gazetesi bu şartlar altında, personel ve bütün ünitelerde ilk günden bu yana sürekli olarak tasarruf önlemlerine müracaat ederek; sadece Basın İlan Kurumu gelirleri sınırına mahkûm kalarak, son derece ağır ekonomik şartlar altında yayın hayatına devam etmektedir. Maruz bırakıldığımız ambargonun ve baskıların bir an önce sona erdirileceğini umarak, bu haksızlığı okurlarımıza ve kamuoyuna saygıyla duyururuz (gazeteduvar.com.tr, 2018).

    Yukarıda verdiğimiz açıklama reklam gelirlerinin medya için önemini ve bu gelirleri iktidarın yeri ve zamanı geldiğinde nasıl kullandığını göstermektedir. Bu uygulamalar haberciliğin önünde önemli bir engel olarak dururken, medyayı da sansüre ve otosansüre iten etmenlerin başında gelmektedir.

    Sonuç

    Türkiye’de medyaya sansürüne ilişkin yakın dönemli “icraatları” bir araya getirmeye çalışan bu rapor denemesi ancak küçük bir kesit sunabilmiştir. Verdiğimiz örnekler, hem Herman ve Chomsky’nin hem de Keane’in geliştirdiği yaklaşımların totaliterleşen Türkiye’de medyayı anlamada önemli perspektifler sunmaktadır. Keane’in betimlemelerinin üçüne yönelik örnekler vererek sansür konusundaki çalışmamızı somutlaştırmaya çalıştık. Bu üç betimlemede medya organlarının kapatılmasını, erişim engellerini, yayın yasaklarını, yalan söyleme ve bu yalanın medya aracılığıyla yeniden üretilmesini, medyanın reklamlara olan bağlılığının iktidar tarafından bir baskı aracı olarak kullanıldığını hatırlattık.

    Yukarıda sıraladığımız yöntemlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bunların birbirleriyle yakından ilişkili olduğunu yine okuyucuya hatırlatmakta fayda var. 2016’dan itibaren merkezileşen ve merkezileştikçe otoriterleşen siyasal iktidar, Türkiye medyasına ağır bir baskı uygulamış; bu, medya ortamında sansür ve otosansür mekanizmalarının işletilmesine neden olmuştur. Ayrıca kapitalist toplumsal formasyonun merkezinde bulunan medyanın sadece bu özelliği bile sansür ve otosansür uygulamasının önemli sebeplerinden biridir; zira medya kuruluşlarının holdingleşmesi, beraberinde bunların reklama olan ihtiyacını artırmıştır. Bu durum, medyayı sermaye, devlet ve siyasal iktidarla iyi geçinmeye zorlayan etmendir. Medya yayınlarını bu ilişki ağından bağımsız düşünmek hatalı olacaktır. Hem sansür uygulamaları hem de bunun getirdiği düşünce ve ifade özgürlüğünün gerilemesi ancak kapitalist üretim biçimi ve bunun medyaya etkisi dikkate alınarak çözümlenebilir.

    Davam edecek olursak, medya üzerindeki bu ağır baskı ortamı, doğrudan müdahaleler, dolaylı zorlamalar ve her ikisinin neden olduğu oto sansür konusunda çok daha ayrıntılı çalışmalar yapmak gereklidir. Örneğin gazetecilerin mesleki pratiklerinin ayrılmaz parçası haline gelen otosansürün sonuçlarından biri olarak eksik temsil konusuna burada değinilememiştir. Oysa siyasal iktidara muhalefet eden politik çevrelerin anaakım medyada yer bulabilmelerinin oranına bakmak bile basın özgürlüğü konusundaki vahim tabloyu gözler önüne serecektir. İktidarın bu baskıcı ve yasakçı yönelimi karşısında radikal-alternatif medya mecrası dışındaki karşı koyuşların yok sınırında bir cılızlıkta olması ise tartışma yürütmek için başka bir odak olacaktır.

    Yukarıdaki küçük örnekler dahi basın özgürlüğü ve sansürle mücadele konusunun gazetecilerin ve medya dünyasının –büyük oranda- gündeminde dahi olmadığı; bilakis tıpkı iktidarın çerçevelediği gibi sorunu kriminalize eden perspektifi yaygınlaştırdıkları görülmektedir. Hâl bu olunca haber alma özgürlüğünü hiçe sayan devlet karşısında bu hak ihlalini sorunsallaştırmayan ve daha kolay ve rahat bir hâlde yapılabilmesini sağlayan bir politik karşıtlık dili geliştiren medya ortamı yaratılmıştır.

    Kaynakça

    aksam.com.tr (2014). “Taraf gazetesine bir günlük resmi ilan-reklam cezası” 25 Mart 2014. https://www.aksam.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-bir-gunluk-resmi-ilanreklam-cezasi/haber-294670 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Chomsky, Noam & Herman, Edwards. (2006). Rızanın İmalatı, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği. İstanbul: Aram.

    Freshwater, Helen. (2004). ‘Towards a Redefinition of Censorship’, Critical Studies, Censorship & Cultural Regulation in the Modern Age. Beate Müller (Ed.) 225-245

    gazeteduvar.com.tr (2018). “Karar: reklam almamız engelleniyor!” 12 Kasım 2018. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/11/12/karar-reklam-almamiz-engelleniyor/ Erişim Tarihi: 25.05.2019.

    https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsin

    https://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim

    hurriyet.com.tr (2014). “Taraf gazetesine 9 günlük ilan cezası” 19 Temmuz 2014. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/taraf-gazetesine-9-gunluk-ilan-cezasi-26844799 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Kahraman, Bülent, Hasan.(2000). Türk Sinemasında Sansür. Ankara: Kitle

    Keane, John. (1999). Medya ve Demokrasi. Ayrıntı: İstanbul.

    Öztürk, Serdar. (2006). Türk Sinemasında İlk Sansür Tartışmaları ve Yeni Belgeler. Galatasaray İletişim, 47-76.

    Schiller, Dan. (2006). Enformasyona Dayalı Kapitalizm ve Kontrol Devleti. Gazi Üniversitesi Kuram ve Araştırma Dergisi, 23:27-55 Ankara.

    siyasihaber4.org (2018). “OHAL döneminde 116 basın-yayın kuruluşu kapatıldı” 9 Mayıs 2018. http://siyasihaber4.org/ohal-doneminde-116-basin-yayin-kurulusu-kapatildi Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    t24.com.tr (2017). “Üç kitaba toplatma kararı, konu Kürtler” 12 Ekim 2017. https://t24.com.tr/k24/yazi/uc-kitaba-toplatma-karari-cunku-konu-kurtler,1409 Erişim Tarihi: 26.05.2019.

    Thompson, E. P. (2004). İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu. Birikim Yayınları: İstanbul

    NOTLAR

      1. Çalışmanın ikinci bölümünde buraya dair örnekler vereceğiz. ↑

     

      1. Bu konuyla ilgili olarak detaylı bilgi için hazırladığımız ilk iki rapora bakılabilir: https://medyaport.net/2018/04/05/47/ ve https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ ↑

     

      1. Erişim tarihi: 05.03.2019 ↑

     

      1. Söz konusu konuşma biri muhalif diğeri hükümet yanlısı iki farklı haber sitesinde şu şekilde haberleştirilmiştir: https://m.bianet.org/bianet/medya/183925-kurtulmus-tan-2-baski-medyadaki-arkadaslar-ayagini-denk-alsinhttps://www.sabah.com.tr/ankara-baskent/2017/02/26/kurtulmus-emperyal-dile-yuz-vermeyelim ↑

     

      1. Erişim: http://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/707/original/KHK.pdf?1469686324 ↑

     

      1. Ajanslar:Cihan haber ajansı, Muhabir haber ajansı, Sem haber ajansı Televizyonlar: Barış tv, Bugün tv, Can Erzincan tv, Dünya tv, Hira tv, Irmak tv, Kanal 124, Kanaltürk, Mc tv, Mehtap tv, Merkür tv, Samanyolu haber, Samanyolu tv, Srt televizyonu, Tuna shopping, Yumurcak tv. Gazeteler: Millet, Bugün, Meydan, Özgür Düşünce, Taraf, Yarına Bakış, Yeni Hayat, Zaman, Today’s Zaman, Adana haber, Adana medya, Akdeniz Türk, Şuhut’un Sesi, Kurtuluş, Lider, İscehisar Durum, Türkeli, Antalya, Yerel Bakış, Nazar, Batman, Batman Postası, Batman Doğuş, Bingöl Olay, İrade, İskenderun Olay, Ekonomi, Ege’de Son Söz, Demokrat Gebze, Kocaeli Manşet, Bizim Kocaeli, Haber Kütahya, Gediz, Zafer, Hisar, Turgutlu Havadis, Milas Feza, Türkiye’de Yeni Yıldız, Hakikat, Urfa Haber Ajansı, Ajan11, Yeni Emek, Banaz Postası, Merkür Haber. Radyolar: Aksaray mavi radyo, Aktüel radyo, Berfin fm, Burç fm, Cihan radyo, Dünya radyo, Esra radyo, Haber radyo ege, Herkül fm, Jest fm, Kanaltürk radyo, Radyo 59, Radyo aile rehberi, Radyo bamteli, Radyo cihan, Radyo fıkıh, Radyo küre, Radyo mehtap, Radyo nur, Radyo şimşek, Samanyolu haber radyosı, Umut fm, Yağmur fm. Dergiler: Sızıntı,Nokta, Aksiyon, Akademik Araştırmalar Dergisi, Asya Pasifik, Bisiklet Çocuk, Diyalog Avrasya, Ekolife, Ekoloji, Fountain, Gonca, Gül Yaprağı, Yağmur, Yeni Ümit, Zirve. Yayınevleri: Altın Burç, Burak Basın Yayın, Define, Dolunay Eğitim, Giresun Basın Yayın, Gonca, Gülyurdu, GYV, Işık Akademi, Işık Özel Eğitim, Işık, İklim Basım Yayın Pazarlama, Kaydırak, Kaynak, Kervan Basın, Kuşak, Muştu, Nil, Rehber, Sürat Basım Yayın Reklâmcılık, Sütun, Şahdamar, Ufuk Basın Yayın Haber Ajans Pazarlama, Ufuk Yayınları, Waşanxaneya Nil, Yay Basın Dağıtım Paz. Reklâmcılık, Yeni Akademi,Yitik Hazine, Zambak Basım Yayın Eğitim Turizm. ↑

     

      1. http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf ↑

     

      1. https://freedomhouse.org/report/freedom-net/2017/turkey ↑

     

      1. ABD Dışişleri Bakanlığı kararı “21. Yüzyılda kitap yakmak” olarak değerlendirmiştir. Dünyadan tepkileri görmek için bkz: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/twitter-yasagina-dunyadan-tepki-yagiyor-26051870 ↑

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150722_turkiye_twitter_yasaklar ↑

     

      1. Ayrıntılı tabloyu görmek için bkz: http://cdn.chp.org.tr/cms/0/Other/NewFolder/trkysnsrimtihn.pdf ↑

     

      1. Facebook’un veri paylaşımı üzerine bir tartışma için bkz: https://m.bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/163341-facebook-un-ifade-ozgurlugu-ile-imtihani ↑

     

      1. 21 Ekim 2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca Bölgesinde yaşanan çatışma, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in 23 Ekim 2007’de RTÜK’e başvurmasıyla yayın yasağına uğramıştır. RTÜK’e gönderilen hükümet yazısının bir kısmı şöyledir: “21/10/2007 tarihinde Hakkari’nin Dağlıca bölgesinde meydana gelen terörist saldırılarla ilgili olarak; kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan, toplumsal psikolojiyi olumsuz etkileyen radyo ve televizyon yayınlarının, toplumsal sorumluluğa ve duyarlılığa uygun yayın anlayışı temelinde, güvenlik güçlerinin moral değerlerinin yüksek tutulması, toplumsal psikolojinin olumsuz etkilenmemesi ve çocukların ruh sağlığının korunması amacıyla 3984 Sayılı Kanunun 25. maddesi gereğince durdurulması uygun görülmüştür.” https://bianet.org/bianet/medya/102463-hukumet-moral-olsun-diye-sansur-getirdi ↑

     

      1. Ergenekon Soruşturması/Davası hakkında verilen yayın yasağı kararı 2007 Haziran ayında verilmiş yedi ay sonra bu yasak hatırlatılmıştır. Gerekçesi şöyledir: “12.06.2007 tarihinde Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla alakalı yapılan soruşturma çerçevesinde, gözaltına alınan şahısların emekli asker olması ve bazı önemli bilgilerin soruşturma kapsamında ele geçirilmiş olması hususları göz önüne alındığında, basında çıkan çeşitli haberlerin kamu düzeni,  kamu güveni ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanması veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceğinden bahisle, “Gereği Düşünüldü: Söz konusu soruşturma ile alakalı olarak soruşturmanın amacından saptırılmak istenmesi ve kamuoyunda yanlış anlamalara sebebiyet verilmemesi amacıyla, tüm yazılı ve görsel basın ve medya kuruluşlarında konu ile ilgili olarak Basın Kanunu 3. maddesi gereğince: YAYIN YAPMA YASAĞINA karar verildi.21.06.2007” ↑

     

      1. https://www.sozcu.com.tr/2014/gundem/mahkeme-karariyla-5-yilda-149-yayin-yasagi-verildi-659993/ ↑

     

      1. Listeye erişim için: http://www.cgd.org.tr/index.php?Did=222 ↑

     

    Yazarlar Hakkında:

    Vahdet Mesut Ayan, 1986 Amasya/Merzifon doğumlu. 2010’da Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü bitirdi. 2014’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde Gazetecilik Anabilim Dalında yüksek lisansını tamamladı ve Ocak 2019’da aynı üniversite ve bölümde doktora derecesini aldı. Barış Bildirisi’ne imza atmış olması nedeniyle 1 Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK’yla üniversitedeki işinden uzaklaştırıldı. Akademik ilgi alanları şunlardır: Medyanın ekonomi politiği, medya-iktidar ilişkisi, Türkiye medyasının dönüşümüdür.

    İlkay Kara, 1982 Ankara doğumlu. Ankaralı. Orta öğrenimini Anıttepe Lisesinde, lisans eğitimini Anakara Üniversitesi İletişim Fakültesinde gördü. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Ana Bilim Dalında “1970’lerde Türkiye’de Radikal Medya” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, “Politik Anlatı  Olarak Ahmet Kaya Şarkıları” başlıklı teziyle doktora derecesi aldı. A.Ü. İletişim Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Barış için Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı için 1 Eylül 2016’da 672 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Doktora tezi, Açık Yaranın Sesi adıyla 2019 yılında kitap olarak yayınlandı.

  • Medya Raporu-10 (Ocak 2019): Gazetecilik, Yas ve Şiddet

    Hâlâ Gazeteciyiz

    Medya Raporu-10 (Ocak-2019)

    GAZETECİLİK, YAS VE ŞİDDET

    Tezcan DURNA ve Bahar ŞİMŞEK

    Giriş

    Son yıllarda pek çok şiddetli hadisenin kritik karar alma süreçlerinin arifesinde hayatlarımızı teslim almasına bağlı olarak siyasetin dili, şiddetin dili haline gelmiştir. Bu bağlamda iki odak ön plana çıkıyor. İlki, şiddeti siyaset aracı olarak sunma biçimlerinin iktidarları güçlendirdiği olgusu. İkincisi ise, buna bağlı olarak, şiddet dozu artmış bir dilin gündelik hayatlarımızı kuşatan bir norm haline gelişi. Öyle ki, boşanmak isteyen kadın, muhatabı erkek tarafından; trafikte seyir halindeki bir aracın sürücüsü, yol vermediği araç sürücüsü tarafından; genç bir kadın asistan, kopya çekerken yakaladığı öğrencisi tarafından; bir öğretim elemanı, kendisini şikâyet eden ve soruşturma açtıran meslektaşları tarafından fiziksel şiddete maruz kalıp öldürülebiliyor. Bu gibi örneklerin çoğulluğu varlığını, şiddete, kimden ve nereden geldiğinden bağımsız olarak, etkili bir kamuoyu tepkisinin olmayışına borçludur. Yani, şiddet edimlerinin sosyal ve siyasal olarak cezasız kalışı, ardıl şiddet edimlerini mümkün kılmaktadır.

    Siyasetin kutsal atfedilene dair vurgusu şiddeti derinleştirir. Çünkü kutsal, şiddetin başlıca meşrulaştırıcısıdır. Ancak kutsal ile murdar kavramlarının geçişken olduğu konusunda dikkatli olmak gerekir (Girard, 2003). Kutsal çok kolay murdara, murdar yine çok kolay kutsala dönüşebilir. Örneğin, kadın bir yandan “cennetin ayakları altına serili olduğu” kutsal olan, öte yandan ise “namus” vurgusuyla katli vacip olabilecek olan murdardır. Bu bağlamda vatan, millet, din özelinde kutsallık atfedilen kavramlar kümesine dair artan vurgunun başlıca hedefinin, şiddetin uygulanma alanını genişletmek ve hukukî meşruiyetten azade kılmak olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda korkuların derinleştirilmesini de gerektirir. Bunun bilincinde olan iktidar kendine itibar edenleri şiddet diline meftun ederken, muarızlarına ise şiddet aracılığıyla korku salar. Şiddetin bu derece sınır aşıcı, hukuk yıkıcı, göz kamaştırıcı, yol yapıcı/açıcı, yürek dağlayıcı bir hal almasının en önemli nedenlerinden birisi, hegemonik siyasi kültürün varlığını dayandıracağı politik ve ekonomik gerekçeleri neredeyse tamamen tüketmiş olması şeklinde tarif edilebilir. İktidarlar, anlatılacak hikâyeleri ya da vaat edilecek icraatları tükendiği zaman, geçmiş güzel zamanlara dair nostaljiyi beslemek, eski ve yeni muarızları suçlamak, düşmanlaştırmak ve nihayetinde muğlak dış güçleri bütün sorunların müsebbibi olarak konumlandırmak eğilimindedirler. Bahsi geçen bu stratejilerin hepsi, şiddet dilini zorunlu kılar. Çünkü tüm tarafları dâhil etmesi beklenen müzakere kanalları tıkandığı anda iktidarın meşruiyeti kuşkulu hale gelir ve bizatihi şiddet, konuşmanın tek yolu haline gelir.

    2019 yerel seçimleri bu durumu örnekleyen bir uzam sunmaktadır. Ekonomik, toplumsal, siyasal ve yasal krizlerin sonucunda ortaya çıkmış güven bunalımını aşma amacındaki iktidar kendisinden beklenen hizmet dilini ikincilleştirerek hegemonik dilinin kurucu öğelerini kutuplaştırma ve muarızlarını düşmanlaştırma olarak tayin etmiştir. Böylece, giderek artan dozlarda tehdit ve hedef göstermenin yanı sıra idari ve hukuki mekanizmaların muhalif siyasal oluşumlara karşı kullanılması eğilimi yaygınlaşmıştır. Bu bağlamda karşımıza çıkan resmî kurumların ve organların her biri, hegemonyanın beka söylemine sadakatle muhalefeti hedef alan bir gövdeyi oluşturmaktadır. Mevcut iktidar 31 Mart 2019 yerel seçimleri arifesinde, gıda krizinden işsizliğe, yoksulluğa ve şirket iflaslarına kadar pek çok olumsuzluğu kendi iktidar alanının dışına atma amacıyla şiddet diline yönelmiştir. Dolayısıyla sürekli yeni muarızlar yaratarak şiddeti ve şiddet dilini körüklemeye devam etmiştir. Bu bağlamda iktidar bloğunun dışındaki her bireyin ve zümrenin hedef tahtasına oturtulduğunu ve “terörist” sözcüğü ile imlendiklerini görüyoruz. Bir diğer deyişle, OHAL döneminde ve devamında hâkim şiddet dilinin kurucu kavramı “terörist” olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli hakikat rejimlerinin dağıldığı, sözcüklerin imlediği ilk anlamların kaybolduğu bir siyasal alandan söz etmekteyiz. Barış kavramının pragmatik çözülüşü bu dönemde karşımıza çıkan en güçlü örnektir. Şiddet diline ortak olmayacağını ifade eden bir barış bildirisinin, teröre destek olduğu iddiasıyla hedef alınıp dava konusu haline gelişi bu çözülüşün taşıyıcısıdır. Barış talebi terör ile birlikte anılırken, hâkim şiddet diline sadakatle barış talep eden insanları açıkça ölümle tehdit eden beyanların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi de siyasetin kavramsal pragmatizminin en uç örneği olmuştur.

    Charlie Hebdo saldırısı ardından on binlerce kişinin sokaklara döküldüğü Fransa’nın aksine, 2015’in ikinci yarısında Türkiye’de yaşanan toplumsal travmalar ardından hayatlarını kaybeden siviller için kamusal bir yas tutulmamıştır. Bu durumun en açık örneği, yüzden fazla vatandaşın hayatını kaybettiği 10 Ekim Gar saldırısının peşisıra gözlemlenebilecek suskunluk sarmalıdır. Toplumsal bir yasın imkânının dahi sorgulanamadığı bu vaka özelinde, cezasızlık birbirine bağlı iki odakta karşımıza çıkmaktadır. Birincisi Türkiye’deki ana akım medya kanalları, faillere dair gazetecilik soruşturması yapmaktansa hâkim “dış güçlerin ülkeyi karıştırma stratejisi” söylemine bağlı kalmışlardır (10 Ekim Katliamı Raporu/2016). Buna bağlı olarak da, ikinci olarak, olayın fail ya da faillerinin etkili bir şekilde soruşturulması yönünde bir toplumsal talebin olgunlaşması mümkün olmamış; bir toplumsal yas sürecine girilememiştir. Bu rapor, son on yıl içinde karşılaştığımız iki vakanın haberleştirilme biçimlerine odaklanarak Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik şiddet dili ile ilişkisini analiz etmektedir. Son yıllarda Türkiye’de sosyal ve siyasal hayatı dik kesen şiddet vakalarının çokluğu ve sıklığı haber seçimlerimizi sınırlı tutmamızı gerekli kılmıştır. Bu nedenle araştırmaya başlarken şiddet kavramı ile birlikte sıklıkla karşımıza çıkan “terör” ve “barış” kavramları etrafında ilerlemeyi planladık. Sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisinin haber olarak sunum biçimleri, her iki kavramın hegemonik siyasi dil tarafından ne şekillerde yeniden konumlandırıldığı ve Türkiye’de gazeteciliğin hegemonik siyasi kültür ile ilişkisini tartışabileceğimiz bir zemin sunmaktadır. Analiz edilecek dört gazete, hegemonya ile ilişkileri bağlamında, kapsayıcı bir çerçeve sunacak şekilde belirlenmiş; her gazete belirlenen olayları takip eden on günlük süreçteki haberleri kapsamında analiz edilmiştir. Türkiye gazetesi iktidara yakınlığı sebebiyle, Hürriyet gazetesi her dönemde ana akımı temsil ediyor oluşu sebebiyle seçilmiştir.[1] Cumhuriyet gazetesi, Kemalist geleneğe sadakatle AKP döneminde ana muhalefetin temsilcisi olması sebebiyle; Evrensel gazetesi ise ana akım dışında yaygın dağıtım ağına sahip sosyalist gazetelerden başlıcası olması sebebiyle seçilmiştir.

    Raporun hazırlanması sürecinde sadece internet kaynaklarından değil, aynı zamanda basılı gazete arşivlerinden de faydalandık. Bu amaçla kütüphane arşivlerine yöneldiğimizde, Milli Kütüphane’ye Evrensel gazetesinin alımının 2016 itibariyle durdurulduğunu öğrendik, ancak gerekçesini öğrenemedik. Rapor kapsamındaki haberler sırasıyla Roboski ve Barış için Akademisyenler vakaları özelinde tematik olarak analiz edilmiştir. Bu kapsamda, gazetelerin haberleştirdiği her olayı bir tema olarak değerlendirerek, her temanın hangi başlık, sözcük ya da sözcüklerle, hangi başka olay ya da olaylarla birlikte çerçevelendiğine odaklandık.

    Çerçevelemenin en klasik ve sarih tanımını Entman yapar: “Çerçevelemek esasen seçmeyi ve önem vermeyi barındırır. Çerçevelemek, bir sorunun belirli bir şekilde tanımlanmasını, istenen nedenselliklerin kurulmasını, tercih edilen ahlaki değerlendirmelerin yapılmasını ve istenen çözüm önerilerinin gündeme gelmesini sağlamak amacıyla, algılanan gerçekliğin bazı bölümlerini seçmek ve bir iletişim metninde daha önemli hale getirmektir” (1993: 52). Bir başka deyişle çerçeveler, sorunları tanımlar, sebepleri teşhis eder, ahlaki yargılarda bulunur, çözüm önerir. Örneğin olay, sivil halkın bombalanması ve öldürülmesi; sorun, terör; sebep, teröre destek verme; ahlaki yargı, mazot kaçakçılığı; çözüm ise ölen köylülerin ailelerine “kan parası” verilmesi şeklinde karşımıza çıkabilir. Çerçeveleme yoluyla gazeteler, herhangi bir olay aracılığıyla okuyucusuna ortalama bir bilinç aşılamaya çalışır. Bu rapor kapsamında incelenen gazetelerdeki haber dilinin olaylara dair sunduğu makbul olan ve olmayan okuma biçimlerine odaklanılmıştır.

    Hegemonik Şiddet Dili

    Her iktidarın başarılı döneminde umut, vaat, baştan çıkartma ve başarı hikâyeleri vardır. Başarısızlık baş gösterdiğinde ise, vaatlerin ve ayartmanın yerini tehditler almaya başlar. Bu, yok olma, kahrolma, dağılma tehditleri ile yok etme, kahretme ve dağıtma tehditleri arasında bir salınımda kendisini gösterir. İlki iç tutarlılığı sağlamak için kullanılan, ikincisi dışarıyı bastırmak için kullanılan tehditlerdir. Bu sarkacın iki ucu da şiddet tarafından tek tipleştirilmektedir. Yok olma tehdidi altında olanlar bir araya gelip, yok edilmesi gereken “toplamın” üstüne salınır. Bu hem simgesel hem de fiziksel bir salınmadır.

    15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin hemen ardından yürürlüğe konulan ve iki yıldan uzun süren OHAL döneminde inşa edilen ve inşasında ana muhalefetin de payı olan “iktidar”, simgeden yana yoksul bir negatiflik üzerine kurulu değildir. Burada karşımıza çıkan şiddet saf bir egemenlik peşinde olmayıp, aynı zamanda kitleleri kendi kaderlerini ve demokrasiyi korumaya seferber etmektir. Burada korunması için seferberlik ilan edilen şeyler imgeselin alanındadır. Dolayısıyla işlevsizleşen simgelerin yeri şiddet imgelerinin ve dilinin hâkimiyetine alınmıştır. Kitlelere kurtarılmış bir vatanı ya da demokrasiyi sunmaktansa, şiddet paydasında buluşmak böyle bir bağlamda buyurulur. Bu bağlamda karşımıza çıkan demokrasi ve vatan sözcüklerinin de bir simgeden öte neredeyse bir beden (corpus) gibi kavrandığını söylemeliyiz. Maddi göndergeleri hep ön plandadır. İktidarın şiddet dilinin hitap ettiği kitleye korumasını buyurduğu demokrasi, aynı zamanda iktidarın birleştirici olmaktan uzak dilinin somutlaştığı bir bedene böylece dönüşür. Bu bağlamda iktidar toplumu bölüp antagonize ederken böldüğü parçalardan yeni birlikler, benler oluşturmayı hedeflemektedir. Oluşturduğu bu birliklerin benzerlerden müteşekkil olması hesaplanır. Birbirlerine benzetilen farklar, bir yandan kendi farklarına sarılırken, öte yandan paradoksal bir biçimde kendilerine öz egemenlik vehmedip, bütün farkları bu öz egemenliğin içinde eritmekte bir beis görmemektedirler. Bu eritme potası son süreçteki tüm şiddet biçimlerini (susturma, kapatma, dışlama, sürgün etme, işkence, itibarsızlaştırma girişimleri vb.) rafine edip meşrulaştırmaktadır. Böylece şiddet, yalnızca egemenlik göstergesi olmaktan çıkıp olumlu bir edim haline de dönüşür. Devletin tekelinde uygulanan bir siyasal strateji olmakla yetinmeyen böylesi bir şiddet, toplumun tüm enerjisini topyekûn akıttığı bir aynılık deposu olur; toplumun tümüne nüfuz eden hegemonik bir araca tekabül eder. Şiddetin devletin kolluk güçlerinin tekelinde olduğu fikrinden hızla uzaklaşan topluluk, kendisini, kendi cemaatinin can simidi olarak konumlandırır.

    Medya kanalları özelinde ise şiddet dilinin işlevsel kullanımı aracılığıyla iktidarın muktedir hale geldiğini ya da iktidarın yerini tamamen şiddetin aldığını söyleyebiliyoruz. Esas itibariyle şiddeti kalıcı bir biçimde toplumsal gerçeklik olarak sunan bir medya dilinden söz etmekteyiz. Milletin bekası için muarızların üzerine kahredici bir şiddetle gidilmesi arzusu siyasi önderler tarafından dile getirildiği için somut talebe dönüşür. Kamuoyu araştırmaları, medyanın bu işlevini gerçekleştirmesinde esas yardımcıdır. Zira hegemonik dilin şiddet dili olduğu bu durumda, sembolik bir dile ihtiyaç ortadan kalkmıştır; artık bu şiddet talebi doğrudan bir hal almıştır.

    Bu halde şiddet dili, herhangi bir olayın tanımlanışındaki başat öznedir. Medya, imgeselin gölgesinde şiddet dilini dolaşıma soktuğu ölçüde hegemonya kazanır, hegemonyaya hizmet eder. Bu yaklaşımın yol açabileceği sinizmi aşmanın aracı medyanın şiddetinden ziyade şiddetin medyasına odaklanmaktır. Zira medyanın şiddeti tek başına bir kendilik değildir. Toplumsal alandaki şiddet medyada sürekli yeniden üretilir. Şiddetin yaygınlaşmasıyla ilgili medyayı suçlamak, medya yoluyla şiddetli dilini topluma ulaştıran hâkim ideolojilerin eylemlerine odaklanmayı imkânsız kılar. Bu anlamda, farklı iktidar rejimlerinin şiddet dilini “medyanın şiddeti”nden ve “terör örgütleri/olayları”ndan şikâyet ederek yerleşik hale getirmesi kriz anındaki toplumlarda yaygın bir görüngüdür.

    Günümüz Türkiye’sinde özellikle ana haber bültenlerinde neredeyse her gün çocuk istismarı, kadın cinayeti, mülteci nefreti, iş cinayeti, ya da yetkililerin ihmalinden kaynaklı can kayıplarına dair haberlere rastlıyoruz. Haber medyasının yayın politikası, ideolojik yönelimi elbette bu tür haberlerin sunum biçimlerini belirlemektedir. Her ne şekilde verilmiş olursa olsun bu haberlerin alımlanışı, motivasyonları çeşitli olan öfke odaklarına yol açmaktadır. İktidara yakın haber medyasında bu tür haberler genellikle “fıtrat” ile izah edilerek, faillerinin sorumluluklarını işaret edecek soruşturmalara dair bilgilendirmelerden imtina edilmektedir. Bu haber medyasını takip eden bir izleyici, aracının seçtiği günah keçisine yönelerek, “kendi dininin, geleneğinin, örfünün, âdetinin aslında temiz olduğu” inancını pekiştirecek bir bilişsel sonuca ulaşabiliyor. İktidara yakın olmayan bir izleyici ise olayın failinin yanı sıra, iktidarı ve iktidarın destekçilerini suçlayarak onlara karşı nefret dolu yorumlar yapabiliyor. Bu iki eğilimin de temel sorunu, her tikel şiddet edimine karşı öznel bir öfkeyle bilenirken, sistemik şiddeti görmez hale gelişi ve sistemin şiddetinin görünmez oluşuna katkı sunduğu gerçeğidir.

    Critchley, öznel şiddeti, onun önkoşulu ve öbür yüzü olan nesnel şiddete havale etmeyi kabul etmez (2013:223). Dahası, Benjamin’in siyasal ve proleter genel grev ayrımındaki genel grev anının şiddetsiz bir şiddet olduğunu düşünür. Ona göre “Proleter genel grev, anarşisttir, reformist değil, devrimcidir, hukukun şiddeti yerine bir saf araç olarak şiddetsizliğe bağlıdır, hukuk ve devlet tarafından yönlendirilmez, ahlakidir; nesnel değil, özneldir” (230). Bu saptamayı medya bağlamında düşünecek olursak, zihinlerimizi medyadaki temsillerin oluşturduğu öfkelerle doldurmak yerine, yine Benjamin’in “çatışmaların şiddetsiz çözümü gerçekten mümkün müdür?” sorusuna verdiği şu yanıta odaklanmakta yarar vardır: Çatışmanın şiddetsizce çözülmesi gerçek kişiler arasındaki ilişkilerde, nezakette, sempatide, barışçıllıkta ve güvende sahiden de mümkündür (Benjamin, 2010).

    Basın ve Şiddet Dili

    Toplumun yapısal bileşenlerinden birisi olarak da kavranabilecek olan şiddet, toplumsal ve politik çatışmaların derinleşmesi ile yıkıcı boyutlara ulaşabilir. Medya, şiddetin toplumu doğrudan etkilemesini engelleyen bir aracı gibi çalışabilir. Aksi durumlarda ise ancak ve ancak toplumsal alanda zaten var olan şiddeti yeniden üretebilir. Televizyon özelinde örneklendirmek gerekirse, çocuk sadece televizyondaki çizgi film karakterinin ya da bilgisayar oyunlarındaki karakterlerin şiddet dolu davranışlarını taklit ederek şiddete meyletmez. Çizgi film karakterinin şiddetini benimsemesini sağlayan bir dizi etmen vardır: Tanıklık ettiği aile içi şiddet, okulda karşılaştığı şiddet ve haber kuşağını işgal eden hegemonik şiddet dili gibi. Bir diğer deyişle, şiddet sarmalı çocuğa medya kanalıyla ulaşıncaya kadar pek çok eşikten geçer. Dolayısıyla, medya içerikleri, söz konusu içeriğin toplumsal ve siyasal olan ile birlikteliği sonucunda alıcısı üzerindeki etkisine ulaşır. The Golden Glove (Altın Eldiven, Fatih Akın, 2019) filmindeki şiddeti gösterme biçimleri sebebiyle filmin yönetmenini şiddeti özendirmek ile itham eden bir grup eleştirmene karşı, şiddetin doğrudan sunumunun sanatsal artığı üzerine düşünmeyi öneren sanatçı arasındaki gerilim, bu gerçekten beslenmektedir. Yani şiddetin çıplaklığı, insanları şiddete teşvik etmek yerine insanın ve toplumun kalbindeki şiddetin yıkıcı potansiyelini ifşa ederek ortadan kalkmasına da hizmet edebilir.

    Zizek iki şiddet türünden bahsetmektedir. Bunlardan ilki “dile işlemiş olan sembolik şiddet”, ikincisi ise “ekonomik ve politik sistemimizin pürüzsüz işleyişinin yıkıcı sonuçlarını içeren şiddet”tir (2018: 13). Her iki şiddet türünü de içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasal yapı, çeşitli medya araçları aracılığıyla yeniden üretir. Medyada karşımıza çıkan şiddet, fiziksel olmayan bir şiddettir; ancak aynı zamanda hem meşru ve meşru olmayan şiddeti hem de bu şiddetin kimlere uygulanmasının makbul olduğunu söylemsel olarak üretir. Yani sembolik şiddet özelinde sorun, şiddetin kime, neye ve hangi koşullarda uygulandığı, meşruiyeti, kim tarafından çerçevelendiği ve şiddetin hedef aldığı kişi ya da grupların politik kimliği şeklinde sunulduğudur. Mesela Rambo filmlerinde seyirciyi ideolojik olarak konumlandıran, Rambo’nun silah çekmesi, kavgaya tutuştuğu insanları darp etmesi değil, silahın ve dayağın muhatabının “terörist Afganlılar” olmasıdır. Zira bu anlatının dili, ABD’nin Afganistan işgalinin olumlu ve arzulanır bir şey olarak algılanmasına hizmet etmektedir. Bu anlamda önemli olan şey şiddetin “kurbanının elinden her türlü eylem imkânını alıyor olmasıdır” (Han, 2016: 72). Byung Chul Han’a göre şiddet, mekânı tahrip edici olduğu için, aynı zamanda kurbanının eylemlilik alanını sıfıra indirgemektedir (2016: 72).

    Vaka Analizleri

    Vaka 1: Roboski

    Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı sınır köyü Roboski’de (Ortasu) 28 Aralık 2011 günü gece saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Irak sınırından geçen köylüleri bombaladı. Bombalama sonucu orada bulunan 38 köylünün 34’ü hayatını kaybetti. Devlet kaynaklarının kaza olarak nitelendirdiği olayın kurbanlarının, kaçakçılık yapan bir grup sivil olduğu anlaşıldı. Olayın ardından devletin en üst siyasi yetkilisi pozisyonundaki dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklama, söz konusu grubun PKK’lı zannedilerek bombalandığı yönündeydi. Bu kapsamda yaşanan olay, “talihsiz ve üzüntü verici bir netice” olarak değerlendirildi. Ana akım medya, Genelkurmay Başkanlığının resmi internet sitesinde ertesi gün yayımlanan duyuruya kadar herhangi bir haber yapmadı. Genelkurmay Başkanlığının duyurusunda, Irak’tan Türkiye’ye doğru “bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı (İHA) görüntüleri ile” tespit edildiği belirtilmiş ve bu bölgenin PKK’lılar tarafından geçiş için sıkça kullanılan bir alan olduğunun altı çizilmiştir. Bu bölgedeki hareketliliğe dair istihbaratın hangi İHA’lardan geldiği konusuna dair bir bilgi ise kamuoyu ile paylaşılmamıştır. “İstihbaratın ABD yapımı İHA’lardan geldiği” iddiası, 2012 yılında Wall Street Journal tarafından gündemleştirilmiştir.[2] Genelkurmayın açıklamasından iki gün sonra, 30 Aralık 2011 tarihli gazetelerde şu başlıkları görüyoruz: “Kahreden hata” (Vatan, Star), “35 ölü, Çok üzgünüz” (Hürriyet), “Uludere Katliamı” (BirGün), “Soykırım” (Özgür Gündem), “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” (Evrensel), “İnsafsız hava aracı” (Akşam), “Devlet halkını bombaladı: 35 ölü” (Taraf), “Ölümcül istihbarat” (Zaman), “Ölümcül hata” (Yeni Şafak), “35 sivile bomba” (Milliyet), “Terörist güzergâhına bomba: 35 ölü” (Yeniçağ), “Silah taşıyorlardı” (Sözcü). [3]

    İncelediğimiz gazeteler arasında Türkiye gazetesinin benimsediği çerçeve, iktidarın sunduğu hâkim söylem ile birebir örtüşmektedir. Olayı haberleştirirken kullanılan dil, başlığa taşınan sözler, olayla birlikte ele alınan diğer olaylar, gazetenin yaklaşımı konusunda açık ipuçları vermektedir. Gazete ilk haberini olaydan iki gün sonra “SON DAKİKA” manşetiyle ve “Mehdi Eker: Uludere’de Yüreğimiz Dağlandı”[4] başlığıyla vermiştir. Haberi, dönemin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı’nın sözleriyle duyurmayı tercih eden gazete, Eker’in cümlelerini tırnak içinde vermemiş ve olayın fail ya da faillerine dair herhangi bir ipucu barındırmayan “renksiz” bir biçimde sunmuştur. Olaydan üç gün sonra 31 Aralık 2011 tarihinde olayı geniş bir şekilde ele aldığında ise çerçevesini dönemin Başbakanı’nın ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarıyla sınırlandırmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_1_31ARALIK_2011.jpg

    Türkiye, 31 Aralık 2011

    Gazetenin sadık kaldığı çerçevenin hegemonik siyasal çerçeve ile yekparelik arz ettiğinin en önemli göstergesi, ölenlerin sivil vatandaşlardan ziyade “terörist zannedilerek öldürülen 35 kişi” şeklinde tanımlanmasıdır. Bu tanımlama, hegemonik siyasi söyleme dayandırılarak sürdürülmüştür. Burada, “terörist zannedilme” ifadesi, aynı zamanda olayda dahli olan, hatası olan, sorumluluğu olan failleri cümlenin dışında bırakarak, olayı “kendiliğinden gerçekleşmiş” doğal bir afet konumuna yerleştirmektedir. Böylece olay, gazetenin haber başlıklarında kolaylıkla “tarifi olmayan acı”, “dram” gibi faili meçhul, elem verici “renksiz” bir vakaya dönüşmektedir. Roboski’ye dair haberlerde, trajedi tonu oldukça belirgindir. Bu ton, olaya dair herhangi bir sorgulamaya fırsat vermeyen bir eğilime işaret etmektedir. Türkiye gazetesi nazarında sorgulanması makbul yegâne şey, olayda hayatını kaybeden vatandaşların “mazot kaçakçısı” olarak hayatlarını idame ettirdikleri gerçeğidir. Gazetenin kullandığı dil, okurlarını mağdurların yasına ortak olmaya değil hayatını kaybedenlerin yakınları olan “garibanlara” acımaya çağırmaktadır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_2_1OCAK_2012.jpg

    Türkiye, 1 Ocak 2012

    Türkiye gazetesinin olaya ilişkin yaklaşımını belirgin biçimde görebildiğimiz bir diğer haber de kayıp yakınlarının dönemin ilçe kaymakamını protestolarını “devlete linç” başlığıyla ele aldığı haberdir. Böylelikle, okurlarını yörenin “garibanları” ile empati kurmaya çalışan gazete, tutulamayan yasın ardılı olan krizleri ve yas sahiplerini kriminalize etmeyi tercih etmiştir. 31 Aralık 2011 tarihli gazetenin başlığı, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerini alıntı olduğunu belirtmeksizin başlığa çıkardığı “İstismar acıyı büyütür!” cümlesi ile ölen köylülerin yakınlarının tepkisini “istismar” sözcüğü ile işaretlemektedir. Gazetenin başlığa çıkardığı haberin spotunda ise, yine başbakanın “Devlet halkını bombalamaz!” ifadesinin altı çizilerek, herhangi bir soruşturmanın gerekli olmadığını ima eden bir yargı bildirmektedir. Böylelikle olayın faillerinin bulunmasına ya da bu hatanın cezasız kalmamasına dair talepler, Roboski’yi “istismar ve koza çevirmek” sözcükleri ile yanyana getirerek “ahlaksız” bir eylem olarak kodlanmaktadır.

    Türkiye gazetesi, Türkiye ve dünya kamuoyundan yükselen, faillerin ve sorumluların ortaya çıkarılması taleplerine yer vermeyip, kaymakama gösterilen tepkiyi linç; bölge halkının tepkilerinin “orantısız olduğunu” kabullenen ve özeleştiri sunan beyanlarını ise, “Linçe Sivil Tepki” (Türkiye, 3 Ocak 2012) şeklinde manşetlerine taşıyarak odak değiştirmiştir. Gazetenin “LİNÇ” sözcüğünü kırmızı renkte vermiştir. Bölgeye gönderdiği muhabirlerin özel haberlerinde, kayıp yakınları ile yapılan görüşmelerde “yoksulluk”, “garibanlık”, “çaresizlik” vurguları ön plana çıkarılmıştır. Ancak yoksulluğun sebepleri ve çözümlerine dair herhangi bir çerçeve sunulmamıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_Roboski_4_3OCAK_2012.jpg

    Türkiye, 4 Ocak 2012

    Hürriyet gazetesi de diğer basın yayın organları gibi, olayla ilgili ilk haberini 30 Aralık 2011 tarihinde vermiştir. Gazete haberi ilk defa “35 ölü, çok üzgünüz” sürmanşetiyle vermiştir. Verdiği haberin fotoğrafı ise katırların üstünde yakınları tarafından taşınan cesetlere aittir. Haberin spotu, siyasi ve askeri yetkililerin söylemiyle uyum göstermektedir: “Şırnaklı köylüler, Kuzey Irak’tan katırlarla kaçak mazot ve sigara getirirken 4 savaş uçağı tarafından terörist sanılarak bombalandı.” (Hürriyet, 30 Aralık 2011) O dönemin Hürriyet’i, hükümet yetkililerinden Hüseyin Çelik’in açıklamasını sunuş biçiminde görebileceğimiz üzere Türkiye gazetesinden farklılaşmaktadır. Haberin içindeki “Gazi çocuğu da var” alt başlığında geçen Çelik’in sözleri, tırnak içinde verilmiştir: “Ölenler terörist değil, içlerinde korucu, gazi çocuğu da var. Kasıt yok hata var. Operasyon kazası. Örtbas edilmeyecektir” (Hürriyet, 30 Aralık, 2011). Bu örnekte Türkiye gazetesinin aksine tırnak işaretlerini kullanan Hürriyet’in, siyasi aktörlerin yaklaşımlarını nispeten mesafeli bir biçimde sunduğu görülmektedir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet_Roboski_1_1.jpg

    Hürriyet, 30 Aralık 2011

    Hürriyet gazetesinin tavrının, siyasal ve askeri erkin söylemiyle örtüştüğünü gösteren en belirgin manşet, 31 Aralık 2011 tarihinde atılmıştır. Manşete çıkarılan “Devlet halkını bombalar mı” sorusu, dönemin başbakanına aittir. Bu cümle soru cümlesi olmasına rağmen, sonunda soru işareti yoktur. Cümle başbakana ait olmasına rağmen, cümlenin başı ve sonunda tırnak işareti yoktur; cümlenin gazetenin kendi muhabirine ait olmadığının tek göstergesi haber görseli için seçilen dönemin başbakanına ait fotoğraftır. Seçilen manşet, siyasal iktidarın söylemiyle tam bir bütünlük içindedir. Haber, mahşeri bir kalabalık şeklindeki cenaze konvoyunun yukarıdan çekilmiş bir fotoğrafıyla desteklenmiş, fotoğrafın yanına “Şırnak’ta acı konvoyu” şeklinde bir açıklama koyulmuştur. Türkiye gazetesine benzer bir biçimde, muhtelif sözcük, fotoğraf ve görsellerle sunulan büyük acı ve dram, faillere ve cezasına dair bir sorgulamayı perdelemektedir. Bu perdeleme, dönemin başbakanının sözünün hiçbir kuşku işareti taşımadan manşete taşınmasından ve alıntı olduğuna dair hiçbir gösterge olmamasından anlaşılmaktadır.

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Hürriyet’in cenaze töreni için iç sayfada verdiği haberde kullandığı başlık cenazeye katılanları yas sahipleri olarak değil hedef olarak işaret etmektedir. Bir önceki cenaze töreni haberinde cenaze konvoyunu “acı konvoyu” olarak nitelendiren Hürriyet, cenaze konvoyundaki tabutlarının üzerine örtülen bayrakları “PKK bezleri” olarak adlandırmıştır. Bu haber özelinde “PKK bezleri ve sloganlarıyla” (Hürriyet, 31 Aralık 2011) başlığı, okuyucularını böylesi bir “hata”nın, o bölgede yaşayan sivillerin “terörist” sanılabileceği konusunda iktidar ile ortaklaşmaya davet etmektedir. Barış gazeteciliği ilkeleri her türlü şiddetin karşısında eşit mesafede durmayı buyurmaktadır. Bu kapsamda gazetecilikten beklenen, sivil hayatlarına mal olan bir hata ile ilgili sorgulamadan kaçınmamaktır. Hürriyet ve Türkiye gazeteleri, olayla ilgili çerçevelerini büyük ölçüde hegemonik güç bloğunun beyanlarına dayandırmak konusunda ortaklaşmaktadır. Yakınlarını kaybeden köylülerin sadece kurban olarak kendisine yer açabildiği bu gazetelerde, istismar ya da kurban söyleminin dışına çıkan herhangi bir beyana rastlamak mümkün değildir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet_Roboski_4_4.jpg

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet gazetesi olayı “Jetler sivilleri vurdu” (Cumhuriyet, 30 Aralık, 2011) manşetiyle duyurmuştur. Cumhuriyet’in manşetindeki “Jetler” sözcüğü muğlak ve anonim bir faile işaret ederken, “kaçakçı” ya da “terörist zannedilen köylüler” gibi tanımlamalar yerine doğrudan “siviller” ifadesi kullanılmıştır. Her ne kadar “jetler” gibi muğlak bir fail kullanılsa da bu failin eylemi aktif yüklemle çekilmiş, yani faile dair bir soruşturmaya alan açılmıştır. Cumhuriyet gazetesi olayı çerçevelerken, sadece hükümet yetkililerinden gelen açıklamaları temel almamış, muhalefet partilerinden, özellikle CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) ve BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekillerinin açıklamalarına dayanan haberler yayınlamıştır. Bu kapsamda “Sorumlusu Hükümet” ve “Bu olay katliamdır” gibi alt başlıklar, gazetenin olaya ilişkin çerçeveyi kurarken hegemonik siyasal dilin dışında durduğunu göstermektedir. Cumhuriyet, “Hükümet: Operasyon kazası” başlığı altında, yere serilmiş cenazelerin başında duran köylülerin fotoğrafı ile hükümetin açıklamalarını haberleştirmiştir. Bu fotoğrafın altında yer alan açıklama yazısı, Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farklılaşarak kurban söyleminin dışına işaret etmektedir: “Kaçakçılığa mecbur bırakılan köylülerin cesetleri, traktörler ve katırlarla Ortasu Köyü’ne getirildi. Köyden yükselen ağıtlar ise yürekleri dağladı.” (Cumhuriyet, 30 Aralık 2011).

    Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

    Cumhuriyet’in ilerleyen günlerde olaya ilişkin yaptığı haberlerin dili soruşturmacı bir perspektifi benimsemektedir. Cumhuriyet, olaya ilişkin hükümetin açıklamalarını muhalefetin değerlendirmeleri ve soruşturmaları ile vermiştir. “İstihbaratı kim verdi?” (31 Aralık 2011) başlığı, gazetenin bu yaklaşımını örneklemektedir. Bir diğer örnek de şu spot yazıdır: “İktidar Uludere olayını ‘talihsiz’ olarak niteledi. MİT iddiayı yalanladı. Muhalefet örtbas edilmemesini istedi.” (Cumhuriyet, 31 Aralık 2011).

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_Roboski_31 Aralık 2011_2.jpg

    Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet’in benimsediği gazetecilik yaklaşımının Türkiye ve Hürriyet gazetelerinden farkını gösteren bir diğer haber de katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları ile yaptığı görüşmelerden oluşturulan haberlerdir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, Hürriyet ve Türkiye bu özel haberlerini köylülerin mağduriyeti üzerine kurarak kurbanlaştırıcı bir dili benimsemiştir. Ancak Cumhuriyet gazetesi, örnek haberde de yer aldığı gibi, ne ölenlerin “mazot kaçakçısı” olduğuna vurgu yapmış ne de onların dramatik yaşam koşullarına odaklanmıştır; daha ziyade olayın sorgulanmasındaki rollerini ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Bu kapsamda mağdur yakınlarından Ömer Encü’nün yetkililerden aldığı “Öldürmedik, korkuttuk” (Cumhuriyet, 5 Ocak 2012) yanıtını başlığa taşımıştır. Böylece, şiddet mağduru kişi ya da kişilerin yakınlarını kurban olarak sunan ve böylelikle yas sürecinin selameti için gerekli yüzleşmeden kaçınan ana akım medya dilini kullanmamıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_Roboski_3_5OCAK_2012_3.jpg

    Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

    Evrensel gazetesi olayı “Karanlıkta kalmasın” cümlesi ile manşetten duyurmuştur.[5] Haberin görseli ise cenaze töreninde çekilmiş bir fotoğraftır. Olayı “Uludere katliamı” olarak sunan Evrensel, şöyle devam etmeyi tercih etmiştir: “Yeni yıldan umut, 35 Kürt gencinin bombalanmasındaki karanlık noktaların aydınlatılması…” (Evrensel, 1 Ocak 2012).

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_Roboski_1_1OCAK_2012_1.jpg

    Evrensel, 1 Ocak 2012

    Evrensel gazetesinin Roboski haberleri ağırlıklı olarak köylüler ile yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Ana akım medya dilinden farklı bir biçimde, kurbana faillik sunarak onun sorusu aracılığıyla sorgulamaya girişilmiştir: “Ne hakla öldürdüler bizi?” (Evrensel, 3 Ocak 2012). Hükümetin açıklamalarını “Özür yok azar var!” (Evrensel, 4 Ocak 2012) gibi başlıklarla haberleştiren Evrensel, hegemonik siyasi kurguyu sorgulayan bir habercilik anlayışını benimsemiştir. Bu doğrultuda BDP Eş Genel Başkanı’nın olaya ilişkin değerlendirmeleri vurucu başlıklarla verilerek (“Katliamın baş sorumlususun!” örneğinde olduğu gibi) okuyucu hâkim söylemi sorgulamaya çağrılmıştır. Bunların yanı sıra Evrensel gazetesi, bu analiz kapsamında incelenen gazeteler arasında, Ortasu köyünün Kürtçe adı olan Roboski’yi söz konusu on günlük zaman diliminde haberlerinde kullanan tek gazete olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Evrensel, 3 Ocak 2012

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_Roboski_4_4OCAK_2012.jpg

    Evrensel, 4 Ocak 2012

    Roboski özelinde günümüz Türkiye medyası için de geçerli bir durumu tespit edebiliyoruz. Yaşanan herhangi bir yıkımın sorumlularını yargılamaktan imtina eden, bu doğrultuda “hata”, “kaza”, “terörist zannedildi” ile gerekçelerden beslenen çerçeveyi yeniden üreten ana akım ya da hükümet yanlısı basın ile bu yaygın kanallarda kendisine yer bulamayan soruşturmalara ve yaklaşımlara alan açmaya çalışan muhalif basın arasında mesafe büyüktür. Katliamın üstünden bir yıl bile geçmeden, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “kürtajın yasaklanması” ile ilgili hazırlanan yasaya gösterilen tepkilerin yükseldiği sıralarda, “Her kürtaj bir Uludere’dir”[6] çıkışı ile katliama gönderme yapmıştır. Bu iddia, bir yandan kürtaj yasağına karşı çıkan toplumsal grupları marjinalleştirmeyi hedeflerken öte yandan kürtaja dair benimsediği yaklaşımı bağlamında da yaşanan şiddeti kabul eden bir ton taşımaktadır. Aslında kürtaj tartışması özelinde ortaya çıkan bu beyan, iktidarın şiddeti meşrulaştırmak ve kendisine dışsallaştırmak için birbiriyle alakası olmayan başka eylem ve olayları birleştirmekte bir sakınca görmediği pek çok örnekten birisidir. Bu yöntem, iktidarın bir yandan kendi ideolojisinin sınırlarını ve kapsamını muğlaklaştırmasına izin verirken öte yandan da cezasızlık kültürünü beslemektedir.

    Vaka 2: Barış için Akademisyenler

    2012 yılında kurulan Barış için Akademisyenler grubu, 11 Ocak 2016’da Türkiye’nin güney doğusundaki kentlerde süregiden çatışmada, sivillerin can ve mal güvenliğine kast eden çatışmaların sonlandırılıp, barış ortamının yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunan bir metin yayınladı. Bu metne çok kısa süre içerisinde yurtiçi ve yurtdışından 1128 akademisyen imza verdi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığını taşıyan ve kamuoyuna bir basın açıklamasıyla duyurulan metnin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildiriye imza veren akademisyenleri hedef alarak onları “vatan haini” ilan etti. Bu açıklamaların ardından ilk imzacılar ile dayanışmak isteyen akademisyenlerin desteğiyle imzacı sayısı 20 Ocak 2016 tarihinde 2212’ye yükseldi. Hükümet kanadından yapılan açıklamaların artan şiddet dozu, barış talebinde bulunan akademisyenlere ulusal ve uluslararası kamuoyundan gelen desteği engelleyemedi. Hükümet kanadından gelen açıklamalar sonucunda Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Genel Kurulu bildirinin “akademik özgürlükle bağdaştırılamayacağına” ve “hukuk çerçevesinde gerekenin yapılacağına” dair açıklama yayınladı (Altıparmak ve Akdeniz, 2017). Bu açıklamanın ardından pek çok üniversite yönetimi idari soruşturmalar başlattı, bazı kentlerde imzacılara yönelik gözaltılar gerçekleştirilmeye başladı. Pek çok hükümet yanlısı basın kuruluşunda imzacıların tam sayfa fotoğraflı isim listeleri yayınlandı. BAK’ın çağrısını “tasvip etmeyen” bir grup akademisyen, “Türkiye için Akademisyenler” adıyla bir “karşı bildiri” yayınladı. Çoğu taşra üniversitesi olmak üzere pek çok üniversitede imzacı akademisyenlerin odalarının kapılarına çarpı işaretleri konuldu. Bazı taşra üniversitelerinde çalışan akademisyenler gözaltına alındı; bazıları yerel basın tarafından açıkça hedef gösterildiği için, apar topar yaşadığı kenti terk etmek zorunda kaldı.

    15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişimi ardından ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) yetkisi kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) ekli listelerinde ismi yayınlanan Barış için Akademisyenler, çalıştıkları üniversitelerden herhangi hukuki bir sürece ihtiyaç duyulmaksızın imzacı olmaları gerekçesiyle ihraç edildiler. Devlet üniversitelerinden sadece ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi imzacılar hakkında soruşturma başlatmadı. OHAL’in kaldırıldığı tarihe kadar 404 barış akademisyeni üniversitelerden ihraç edildi.[7] Bu sayıya, açığa alınıp sonrasında istifa etmek zorunda kalan, emekliye ayrılmak zorunda kalan, yeniden ataması gelip de yeniden ataması yapılmadığı için görevinden çıkarılan ya da farklı yollarla akademiden uzaklaştırılan akademisyenler dâhil değildir. KHK ile ihraç edilen akademisyenler, ihraç edildikleri andan itibaren hiçbir kamu ya da özel üniversitesinde çalışamıyor, pasaportları üzerinde tahdit bulunduğu için yurtdışına çıkamıyor. Barış İmzacıları arasında yer alan genç akademisyen Mehmet Fatih Traş bu baskılar sonucunda intihar etmiştir.[8] Bugün, 2212 imzacı akademisyenden toplam 688 akademisyene ceza davası açılmış olup, hiçbir mahkemeden beraat kararı çıkmamıştır, süreç devam etmektedir.[9]

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye ve imzacılarına yönelik topyekûn linç girişimi, çok katmanlı bir şiddet fenomeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Nefret, kin, hedef gösterme, yargıyı ve soruşturma birimlerini harekete geçirme, işten çıkarma gibi bir dizi araç ile hayata geçirilen, maddi ve manevi boyutları olan bir şiddet ile karşı karşıyayız. Bu bildiri adeta üniversiteleri muhalif odaklardan ve eleştirel düşünceden “temizlemek” için kullanılmıştır. Bu şiddetin gazetecilikteki karşılığı, söz konusu şiddetin basın ve yayın organları tarafından meşrulaştırılması, yeniden üretilmesi ve yaygınlaştırılması şeklinde ele alınmalıdır. Burada karşılaştığımız şiddet dili, Zizek’in başka bir bağlamda dikkat çektiği üzere “dilin bir uzlaşma ve dolayım, barışçıl bir ortak varoluş aracı olduğuna dair yaygın fikri” sorgulama gerekliliğini (2018: 64) dayatmaktadır. Söz konusu şiddet dili, Barış İçin Akademisyenler’in savunucusu olduğu “barış” kavramını, “terör”, “şiddet”, “karanlık”, “hainlik” gibi sözcüklerle işaret ederek kavramı hakikatinden koparma gayretindedir.

    Türkiye gazetesi, olayı ağırlıklı olarak Cumhurbaşkanı’ndan gelen tepkiler ve ülkenin güney doğusunda sürdürülmekte olan operasyonlara dair haberlerle çerçevelemiştir. Bildiri yayınlandıktan ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarından bir gün sonra “Bunlar mı sivil!” (Türkiye, 13 Ocak 2016) başlığıyla verilen ilk haberde, operasyon düzenlenen bir evde öldürülen birisi ve etrafındaki silahların yer aldığı bir görsel kullanılmış, bu görselin altına da bildiriye imza veren tanınmış akademisyenlerin fotoğrafları yerleştirilmiştir. Akademisyenlerin fotoğraflarının altına da siyah zemin üstüne “Katil T.C.’den maaş alan 1100 vatansever!” başlığı atılmıştır. Haber dili, bildiri metnine yapılan gönderme ve sözcüklerin renk tercihleri ile pekiştirilerek, barış talebinin gerçekte “barışa” değil, savaşa hizmet ettiğini ima etmektedir. Böylelikle barış kavramının anlamına müdahale edildiğini görmekteyiz. İmzacı akademisyenlere ait fotoğrafların siyah zemine yerleştirilmesi, Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlerle ilgili kullandığı hedef gösterici “karanlıklar” ifadesini destekleyici bir tercihtir.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerTürkiye_BAK_1_13OCAK_2016.jpg

    Türkiye, 13 Ocak 2016

    Türkiye gazetesi, Barış İmzacıları için “akademik bozguncu“, “Devleti katil ilan ederek PKK seviciliği yapan karanlık aydınlar”, “bölücülerin döktüğü kanı görmezden gelip devleti suçlama cüretini gösteren akademik hainler”, “terör yardakçıları”, “Türkiye’ye kan kusturan terör örgütü yerine devleti suçlayan sözde aydınlar” ve “malum akademisyenler” (Türkiye, 14 Ocak 2016) gibi ifadeleri kullanmıştır. “Aydın” ve “terörist” kavramlarının yan yana kullanılışındaki ısrar, terör söyleminin araçsallığına işaret etmektedir. Akademisyenler ile ilgili haberler çerçevelenirken şehit haberlerine başvurulmuştur. Örneğin, 14 Ocak 2016 tarihli haberde, o dönem sürmekte olan operasyonlar sırasında hayatını kaybeden bir polisin tabutunun üstüne kapaklanmış kardeşinin “Beni de gönderin oraya” cümlesi tırnaksız bir biçimde verilmiştir. Ertesi gün manşet atılan “O Akademisyenlere Soru: Hangisi Katil” başlığı, iki görselle desteklenmiştir. Soldaki görsel yıkılmış evinin önünde ellerini havaya açmış bir kadına ait olup, sağdaki görsel yaralı yaşlıları sırtında taşıyan polislere aittir. Akademisyenlere yöneltilen, ancak soru işaretinden mahrum manşet, metnin barış vurgusunu yok saymakta ve imza metninin içeriğini şiddetle özdeşleştirmektedir. Aynı gün ilk sayfada yer alan dikkat çekici diğer iki haber dönemin Başbakanı’na ve Cumhurbaşkanı’na ait beyanların, alıntı olduğu belirtilmeksizin, gazetenin tespitiymişçesine sunulduğu haberlerdir: Sırasıyla “Başbakandan Akademisyenlere: Bunlar insanlıktan istifa etmelidir” ve “Terörün maşaları” (Türkiye, 15 Ocak 2016).

    Türkiye, 15 Ocak 2016

    Hürriyet gazetesi ise, olayı ilk olarak 14 Ocak 2016 tarihinde ana sayfasından vermiştir. Bu ilk haber, bildirinin içeriğinden ziyade akademisyenlere yönelik başlatılan soruşturmalara odaklanmaktadır. “Akademisyenlere soruşturma dalgası başladı” başlığını taşıyan haberin spotu ise, “Türkiye ve yurtdışından 1128 akademisyenin imza attığı bildiri sonrası bazı üniversite yönetimleri harekete geçti” şeklindedir. Bu haliyle Hürriyet gazetesinin de bildirinin barış talebini haberde vermediğini görmekteyiz. Gazetenin internet baskısında ise “Sözde ‘Barış’ bildirisini imzalayanlar hakkında soruşturma”[10] başlığı kullanılmış, “barış” kavramı açıkça hedef alınmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerHürriyet BAK_2_14 Ocak 2016.jpg

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Gazetenin basılı kopyasında ana sayfasında ayrılan küçük bölümün aksine, orta sayfalarda daha kapsamlı bir habercilik görmekteyiz: “Bildiri Depremi” ana başlığı ve “İmza atanlara soruşturma” alt başlığını taşıyan haberlerde farklı görüşlere yer verilmiş, her partiden olumlu ya da olumsuz değerlendirmeler alt başlıklara taşınmıştır. Öyle ki, Sedat Peker’in “Kanlarında duş alacağız” açıklaması da “Büyük Tepki” ve “Kanlı Duş” ara başlıklarıyla adeta tehdit olmaktan çıkarılmış, imzacı akademisyen Yasemin İnceoğlu’nun “Linç ediliyoruz” beyanı ile aynı sayfada okuyucuya sunulmuştur. Hiçbir başlıkta barış vurgusuna rastlanılmamıştır. Bildirinin barış talebinin görünmez kılınması anlamında Hürriyet’in Türkiye gazetesi ile ortaklaştığını görmekteyiz.

    Hürriyet, 16 Ocak 2016

    Hürriyet’in, Türkiye gazetesinden farklılaştığı temel nokta barış imzacısı akademisyenlere yönelik gözaltı haberlerini ön plana çıkarmak suretiyle imza sürecine dair gelişmeleri de sunmasıdır. Örneğin 16 Ocak 2016 tarihli gazetenin “Polis Kapıda” şeklinde manşetten duyurulan gözaltı, Terörle Mücadele şubesinden polislerin bir imzacının kapısına dayandığını gösteren fotoğrafla desteklenmiştir. “Kocaeli’de Terörle Mücadele Şubesi polislerinin, bir akademisyenin kapısına saat 07:48’de dayanması tartışma yarattı” (Hürriyet, 16 Ocak 2016) başlığıyla haberleştirilen gözaltı olayı, manşetten verilen gözaltı saati ile desteklenmiştir. Yine ilk sayfada, ABD Büyükelçisi John Bass’ten konuya dair yapılan açıklama “ABD: Rahatsız edici bir yöneliş var” şeklinde başlığa taşınmıştır. Gözaltıların hukuksuzluğuna dair gelen tepkiler hükümet kanadından gelen tepkiler ile aynı sayfada verilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın beyanları fotoğrafları ve siyah çerçeve ile desteklenerek yine tırnak işareti kullanılmadan verilmiştir: Sırasıyla “Hendek Kazın veya Dağa Çıkın” ve “Bu bilime en büyük ihanet”.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerCumhuriyet_BAK_1_13 OCAK_2016.jpg

    Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi, Barış için Akademisyenler’in bildirisine dair ilk haberinde Cumhurbaşkanı’nın akademisyenlere yönelttiği hakaret dolu ifadeyi tırnak içine alarak başlığa taşımıştır. “Ey aydın müsveddeleri” başlığını taşıyan bu haberin alt başlığı ise “Cumhurbaşkanı barış isteyen akademisyenlere savaş açtı” olmuştur. YÖK’ün akademisyenlere yönelik “gereğinin yapılacağına” dair açıklaması ise gazete tarafından “YÖK talimatı anında aldı” şeklinde alt başlık olarak sunulmuş; barış akademisyenlerini destekleyen akademisyenlerin açıklamalarının kapsamlı olarak verilmesinin yanı sıra, karşı bildiri yayınlayan akademisyenlerin metni “karşı bildiride hakaret” üst başlığı ve “Polis ve askerin yanındayız” alt başlığı ile verilmiştir. “Polis ve askerin yanındayız” cümlesi bu karşı bildirinin içinde geçen ve bu bildiriyi kaleme alan akademisyenlere aittir, ancak gazete nedense bu cümleyi tırnaksız bir biçimde vermiştir.

    Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi, akademisyenlere yönelik gözaltılar ve soruşturmaları 14 Şubat 2016’daki manşetine “Cadı Avı” şeklinde taşımış ve “Barış bildirisine imza atan akademisyenlerin bir linç edilmediği kaldı” üst başlığıyla haberleştirmiştir. Cumhuriyet, akademisyenlere yönelik gözaltı ve baskıları devam eden sürecin başlıca muhatapları olan akademisyenlerin beyanlarını ve deneyimlerini haberleştirerek okuyucusuna sunmuştur. Bu anlamda barış talebi ile ortaya çıkan ve şiddetin hedefi haline gelen Barış için Akademisyenler grubu aracılığıyla muhalif bir duruş inşa etmiş; iktidarın şiddetli dilini ve talimatını destekleyen hukuksuz ve ölçüsüz tasarruflarda bulunan kamu yetkililerini ifşa etmiştir.

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    Cumhuriyet gazetesi de imzacıların barış taleplerinin kaynağı olan operasyonları imzacılara dair haberlerle aynı sayfada vermiştir. Ancak Türkiye gazetesinden farklı olarak, çatışmalı ortamın toplum üzerindeki yıkıcı etkisini barış talebinin ortaya çıktığı düzlemi gösterecek şekilde sunmuştur. Haberin görselinde yer alan 15 Ocak 2016 tarihli “Katliam ülkesi” manşeti, 13 Ocak’ta İstanbul Sultanahmet’te turistleri hedef alan terör saldırısının duyurulduğu manşetin tekrarıdır. “Katliam Ülkesi” manşetinin ilk defa atıldığı 13 Ocak tarihli gazetede, Barış İmzacıları’nı hedef alan beyanlar “Erdoğan’dan akademisyenlere: Aydın müsveddeleri: Karanlık ve cahilsiniz” başlığıyla verilmiştir (Cumhuriyet, 13 Ocak 2016).

    Evrensel, 12 Ocak 2016

    Evrensel gazetesi, bildiri yayınlandıktan bir gün sonra, bildirinin başlığını tırnak içine alarak sürmanşetten vermiş, imzacı akademisyen sayısını barış talebi ile birlikte okuyucusuna sunmuştur. Bu suretle, diğer üç gazeteden farklılaşarak barış talebinin görünürlüğüne öncelik vermiştir. Diğer üç gazetenin aksine, bildiri ardından ana akım medyada karşılık bulan hükümet ve sözcülerinin tepkilerine dair bir alıntıya herhangi bir haberde yer vermemiştir. Barış akademisyenlerini bireysel olarak da hedef alan açıklamaları haberleştirmeyen Evrensel, 13 Ocak 2016 tarihli haberinde “Barış isteyenlere savaş açtılar” başlığını kullanarak, bildirinin mesajına görünürlük kazandırmıştır.

    C:UsersUserDesktopDevam Eden ÇalışmalarHala Gazeteciyiz_Rapor_ŞiddetgörsellerSeçilenlerEvrensel_BAK_2_13OCAK_2016.jpg

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Bu doğrultuda, akademisyenlerin gözaltına alınmalarına doğru evrilen süreçte, barış talebini gündemde tutmuştur. Örneğin 17 Ocak 2016 tarihli gazetenin ilk sayfasında kullanılan manşet “Barışın Arkasındayız” olmuştur. Evrensel gazetesinin barış talebini görünmez kılan saldırılardan ve hedef göstermelerden ziyade barış talebinin ve destekçilerinin görünürlüğü yönünde yaptığı kimi haber başlıkları şöyledir: “Barışın arkasındayız”, “Barışın sesi susmuyor”, “Barış için tiyatrocular: Barış çağrısına sesimizi katıyoruz”, “2 Bin Hukukçu: Gönüllü avukatlıktan onur duyarız”, “Psikologlar: Akademisyenleri destekliyoruz”, (16 Ocak 2016), “Öğrenciler hocaların yanında” (17 Ocak 2016), “Barışın taraftarıyız: Türkiye’de akademisyenlerin savaşa karşı yaptığı barış çağrısı yankı bulmaya devam ediyor. Taraftar grupları barışın taraftarıyız açıklaması yaptı, bir grup aydın da kendini ihbar etti” (19 Ocak 2016), “Savaştan değil barıştan yanayız” (22 Ocak 2016). Evrensel gazetesinin haber dili, barış talebini görünmez kılan şiddetli saldırılardansa imzaya ve imza sahiplerinin iradelerine açtığı alan ile barış kavramanı ön planda tutmaktadır.

    Evrensel, 17 Ocak 2016

    Sonuç Yerine

    Son yıllarda, bölgesel savaşlarla yerinden edilen insan sayısı artmış ve yersiz yurtsuz hale gelmiş yeni bir göçmen dalgası siyasetin bugününün başlıca görüngüsü olmuştur. Bu göç hareketleri, neoliberal politikaların kriz dönemeçlerinde toplumların farklılıklara toleransının sınandığı odak olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyanın farklı coğrafyalarında, bu durumu lehte kullanan muhafazakâr popülist hareketler “yeniden büyük olma, yeniden geçmiş güzel günlere dönme” beyanları ile kitleleri aslında hiç orada olmayan bir geçmişe çağırmak suretiyle itibar görmektedir. Bu koşullar altında cezasızlık ile bir nevi desteklenen şiddet biçimleri, bireyler nazarında kendileri için adalet sağlama, devletler nazarında ise denetim ve sınırlaması gereksiz bir yürütme erki haline dönüşmüştür. Siyasetin şiddet tarafından belirlendiği bu durumda medyanın dil ve içerik bağlamında koruduğu pozisyon, toplumsal bellek ve alternatif hakikat rejimlerinin varlığı açısından kritik önemdedir.

    Faillerin bulunamadığı ya da bulunmadığı, kaybın ortaya çıkmasından sorumlu yetkililerin sorgulanamadığı bir cezasızlık kültürü, şiddet dilini norm olarak dayatmaktadır. Ancak toplumları mümkün kılan, kolektif travmalar karşısında yas süreçlerinin işletilmesidir. Bu rapor kapsamında şiddetin belirleyici olduğu iki olay özelinde, Roboski ve Barış için Akademiyenler, Türkiye’deki medya kanallarının farklı şiddet biçimleri ile kurduğu ilişkiye odaklandık. Bu iki olayı seçmemizin bir diğer sebebi de her ikisinin de halihazırda günümüz siyasi aktörleri nazarından güncelliğini koruyor oluşudur. Ancak bu gündem oluş, kamuoyunda bir sorgulamayı ya da müzakereyi mümkün kılmaktan uzaktır. Bu rapor özelinde incelenen haberler, derin bir kamusal yarılmaya işaret etmektedir. İktidar bloğunun beka söylemine sadakatle kutsal ve murdar inşalar üreten medya kanallarının kamusu ile bu kutsal ve murdar inşalarının dışında olgular ve araştırmacı gazetecilik temelinde bilinç geliştiren kamu arasındaki mesafe hayli büyüktür. Kavramların hakikatlerinden koparılarak stratejik manevraların hizmetine sunulduğu gazetecilik anlayışı bu mesafeyi kapanmaz boyutlara taşıma riski barındırmaktadır. Dolayısıyla olgular temelinde şekillenen tarafsız araştırmacı gazetecilik anlayışı, kavramları hakikatlerine kavuşturacak başlıca odaktır. Zira ancak bu şekilde toplumsal travmaların kaynağında yer alan şiddet ve yıkım edimlerinin failleri ile mağdurları yüzleştirecek ve kolektif yası mümkün kılacak bir müzakere mümkün olabilir.

    Kaynaklar:

    Altıparmak, Kerem ve Akdeniz, Yaman (2017), Barış İçin Akademisyenler, Olağanüstü Zamanlarda Akademiyi Savunmak, 2. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları

    Benjamin, Walter (2010) “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine Hazırlayan, Aykut Çelebi, İstanbul: Metis Yayınları, s. 19-42.

    Chul-Han, Byung (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptcıoğlu, İstanbul: Metis Yayınları.

    Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı, Siyasal Teoloji Deneyleri, Çev. Erkal Ünal, İstanbul: Metis Yayınları.

    Disk Basın İş Medya Analiz Raporu (2016), Medyada 10 Ekim Katliamı, Televizyon ve Gazetelerin Habercilikle İmtihanı, DİSK Basın İş Yayınları, Erişim adresi: https://www.academia.edu/29711998/Medyada_10_Ekim_Katliam%C4%B1.pdf

    Entman, Robert M. 1993. “Framing: Toward Clarification of Fractured Paradigm”. Journal of Communication 43(4):51–58.

    Girard, Rene (2003), Şiddet ve Kutsal, Çev. Necmiye Alpay, İstanbul: Kanat Kitap.

    Trend, David (2007), Medyada Şiddet Efsanesi, Eleştirel Bir Giriş, Çev. Gül Bostancı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Zizek, Slovaj (2018), Şiddet, Çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Encore Yayınları.

    İnternet Kaynakları

    http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/

    http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641

    https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari

    https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu

    https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti

    https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681

    https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

    https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar

    https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA

    https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx

    İncelenen Gazeteler

    Cumhuriyet, 13 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 14 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 15 Ocak 2016

    Cumhuriyet, 30 Aralık 2011

    Cumhuriyet, 31 Aralık 2011

    Cumhuriyet, 5 Ocak 2012

    Evrensel, 1 Ocak 2012

    Evrensel, 12 Ocak 2016

    Evrensel, 13 Ocak 2016

    Evrensel, 17 Ocak 2016

    Evrensel, 3 Ocak 2012

    Evrensel, 4 Ocak 2012

    Hürriyet, 14 Ocak 2016

    Hürriyet, 16 Ocak 2016

    Hürriyet, 30 Aralık, 2011

    Hürriyet, 31 Aralık 2011

    Türkiye, 1 Ocak 2012

    Türkiye, 13 Ocak 2016

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    Türkiye, 14 Ocak 2016

    Türkiye, 15 Ocak 2016)

    Türkiye, 3 Ocak 2012

    Türkiye, 31 Aralık 2011

    Türkiye, 4 Ocak 2012

    Yazarlar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. Medyada temsil, basın tarihi, etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Kemalist Modernleşme ve Seçkincilik kitabının yazarı, Medyadan Söylemler kitabının editörü, Aşkın Halleri: Aşk Üzerine Disiplinlerarası Bir İnceleme ile İletişim Hakkı ve Yeni Medya: Tehditler ve Olanaklar başlıklı kitapların da editörleri arasındadır. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının (um:ag) genel yayın yönetmenliğini, medyaport.net sitesinin medya raporları editörlüğünü ve “Dissemination of Rights-Based Journalism through Civil Society” başlıklı Avrupa Birliği Projesinin koordinatör yardımcılığını yürütmektedir.

    Bahar Şimşek, Orta Doğu Teknik Üniversitesinde tamamladığı Matematik eğitimi ardından, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon ve Sinema Anabilim Dalında yüksek lisans tezini savunmuştur. 2009 yılından 679 numaralı KHK ile ihraç edildiği 6 Ocak 2016 tarihine kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümünde araştırma görevlisi olarak istihdam edilmiştir. Görsel kültür ve kimlik inşaları başlıca ilgi alanları olup, sinemada estetik ve etik tartışmaları kapsamında doktora çalışmasını sürdürmektedir.

    NOTLAR

      1. Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan Medya Grubu’nun tümünün Demirören Holding’e devrinden sonra, söz konusu gazetenin izlediği yayın politikası ve yaptığı bazı haberlerde basın etiğine aykırı tutumları nedeniyle ana akım medyanın Türkiye’de anlamı tartışmalı hale gelmiştir. Ancak bu raporda ele alınan örneklemler, gazetenin diğer gruba devrinden önceki döneme ait olduğu için, yine de ana akım tanımı içinde değerlendirilmiştir. ↑

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-42501681 ↑

     

      1. Başlıkların derlemesi için Evrensel ve bianet web sayfalarından yararlanılmıştır. Başvuru için: https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar ve https://bianet.org/bianet/toplum/135115-basin-uludere-yi-nasil-gordu (erişim tarihi: 28.03.2019) ↑

     

      1. https://www.turkiyegazetesi.com.tr/politika/2990.aspx ↑

     

      1. Evrensel gazetesi 28 Aralık 2018 tarihinde olayın yıldönümü için hazırladığı anma haberinde diğer gazetelerle beraber kendilerinin de olayı ilk olarak hangi başlıkla verdiklerine yer vermiştir. Buna göre Evrensel, olayı ilk olarak “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz” manşetiyle vermiştir. Bkz. https://www.evrensel.net/haber/369544/roboski-katliami-7-yil-once-bugun-ve-sonrasinda-yasananlar (Erişim tarihi: 27 Mart, 2019). ↑

     

      1. https://www.ntv.com.tr/turkiye/her-kurtaj-bir-uluderedir,z1M5Y2zmwEu6drogItVkiA ↑

     

      1. http://www.diken.com.tr/son-khkyla-ihrac-edilen-imzaci-akademisyen-sayisi-404e-cikti/ ↑

     

      1. https://m.bianet.org/bianet/toplum/184063-mehmet-fatih-tras-akademik-gelecek-ongoremiyorum-demisti ↑

     

      1. Barış imzacılarının yargılamalarını ve yargılamalar sırasında sanık beyanlarını bianet.org düzenli bir biçimde takip etmektedir. Detaylı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/200980-baris-akademisyenlerinin-beyanlari ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/sozde-baris-bildirisini-imzalayanlar-hakkinda-sorusturma-37227641 ↑

     

  • Medya Raporu-11 (Şubat-2019): Alternatif Medya ve Sorunları

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-11 (Şubat-2019)

    ALTERNATİF MEDYA ve SORUNLARI

    Banu Durdağ – Funda Başaran

    GİRİŞ

    Günümüz küresel iletişim sistemleri ve baskıcı iktidarların giderek tekeline giren ana akım medya karşısında “alternatif medya”nın varlığı, manipüle edilen ve/veya gizlenen toplumsal gerçekliğe ve toplumsal olanın bilgisine erişimde farklı olanaklar sunmakta. Enformasyon ve iletişim teknolojilerinde (EİT’lerde) yaşanan gelişmeler, özellikle de 2000’lerin ortasından sonra Web 2.0 teknolojisinin mümkün kıldığı iletişim platformlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması, yanı sıra günümüz toplumsal hareketlerinde alternatif medya pratiklerinin konumu, yeni olmak şöyle dursun bilakis kadim bir tartışmayı yeniden canlandırmıştır. Hans Magnus Enzensber’den, Walter Benjamin’e ve hatta Bertolt Brecht’e kadar uzanan bu tartışma, bugün dahi üzerinde tam olarak ortaklaşılamamış bir kavram olan “alternatif medya”nın politik işlevi ve daha demokratik bir kamusal alanın inşasındaki potansiyeline ilişkindir.

    Raporda, hâlihazırda literatürde belli bir olgunluğa ulaşmış alternatif medya kavramını tartışmaya açmak ve daha ileriki çalışmalara katkı sunması umuduyla alternatif medyanın eleştirel ele alınışına dair bir izlek oluşturmak amaçlanmıştır. Oluşturulan izlek çerçevesinde Türkiye’deki alternatif medya oluşumlarına yer vererek, bu oluşumların sansür, erişim engeli, site kapatma ve hukuki yaptırımlardan, hedef gösterme ve dijital lince kadar uzanan sorunlarına yoğunlaşılmıştır. Birinci bölümde sosyal bilimler, özellikle de iletişim alanı içerisinde alternatif medya tartışmalarının genel bir görünümüne ve kavrama ilişkin farklılaşan tartışmalara yer verilmiştir. İkinci bölümde, literatürde ortaklaşan ve farklılaşan noktalara referansla eleştirel bir alternatif medya kavramsallaştırması için bir izlek oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu izlekle birlikte aslında hangi medya pratiklerinin ‘alternatif’ kategorisinde değerlendirilemeyeceğini de netleştirmek amaçlanmıştır. Sınırları daha belirgin bir alternatif medya tanımı, bizleri hem sağ, muhafazakâr ve baskıcı grupların internet temelli medya oluşumlarını hem de çevrimiçi forumlardan, blog sitelerine ve daha popüler ticari paylaşım site ve uygulamalarına kadar uzanan geniş bir skalada değerlendirilebilecek “sosyal medya” platformlarını “alternatif medya” kategorisine dâhil etme hatasından kurtarır. Üçüncü bölümde ise, Türkiye’deki alternatif medya örnekleri profesyonel gazetecilik deneyimi olmayan, aktivizm motivasyonuyla örgütlenen medyalar ve ifade ve basın özgürlüğünün giderek baskılanması sonucu işlerinden edilen basın emekçilerini, profesyonel gazetecileri bir araya getiren ticarileşme karşıtı medyalar olmak üzere iki farklı kategoride ele alınmıştır. Yine bu bölümde tüm bu oluşumların siyasi iktidar ve sermaye tarafından başta sansür ve gözetim olmak üzere formel ve enformel biçimlerde maruz kaldıkları sorunlar tartışmaya açılmıştır.

      1. Alternatif Medya Tartışmaları: Literatürden Genel Bir Görünüm

     

    Alternatif medyaya ilişkin tartışmaların yeni bir iletişim teknolojisi gündeme geldiğinde ya da bir toplumsal hareket ortaya çıktığında popülerleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pek çok farklı medya pratik ve deneyimlerini adlandırmak ve açıklamak için çatı bir kavram işlevi yüklenen “alternatif medya”ya ilişkin tanımlar, bir taraftan da anlamlı olmayacak kadar geniştir (Forde, 2011). Öyle ki, bir noktada muhafazakâr, sağ popülist ve baskıcı medya örnekleri de alternatif medya kavramı altına kolayca dâhil edilebilir. John Downing’in (2001: ix) de belirttiği gibi, her şey bir noktada başka bir şeyin alternatifi iken, alternatif medyayı tanımlamada şu sorulardan hareket etmek önemli gözükmektedir: Neyin alternatifi? Ana akım medyanın haber üretim ve dağıtım süreçlerinden, tekniklerinden farklılaşan her medya pratiği alternatif olarak tanımlanabilir mi? Kuşkusuz bu sorular da medya sahipliği, organizasyonel yapılanma, karar alma süreçleri, haber ve içerik üretimi ve dağıtımına ilişkin süreçler ve tekniklerle ilişkilendirildiğinde anlam kazanır.

    Ancak yine de bu sorular ve bunların ilişkili olduğu boyutlar eleştirel bir alternatif medya tanımı ortaya koymakta yetersiz kalır. Başka bir ifadeyle, tek başına bu sorulara verilecek yanıtlar bizi sadece ana akım medyayı referans alan, kapsamı son derece geniş bir alternatif medya kavramına götürür. Ortaya çıkacak geniş kapsamlı çatı kavram altında muhafazakâr, baskıcı medya pratiklerinin ve hatta aşırı sağın faşist medyasının da yer alması söz konusu olur. Başta da ifade ettiğimiz gibi, alternatif medya kavramının ihtiva ettiği anlam, yalnızca ana akıma karşı bir alternatif sunmasında mı, yoksa bunun ötesinde hem egemen medyaya hem de toplumsal tahakkümün tüm formlarına meydan okuyarak özgürleşimci pratiklere alan açmasında mı aranmalı sorusu, eleştirel bir alternatif medya tanımı için belirleyicidir (Sandoval ve Fuchs, 2010). Buradaki tartışmamızın kerteriz noktası olarak bu soru, aynı zamanda hangi medya pratiklerinin “alternatif” kategorisine dâhil edilemeyeceğini de netleştirir.

    Eleştirel yaklaşımlarda alternatif medya kavramına ilişkin sürdürülen tartışmaların gösterdiği çeşitlilik -ki kimi çalışmalar kavramı doğrudan günümüz yeni toplumsal hareketleriyle ilişkilendirirken, kimi çalışmalar ise alternatif medyanın küresel iletişim sistemleri karşısındaki konumuna odaklanır-  ve farklılıklara karşın ortaklaştıkları noktalar da söz konusudur. Bunlar da alternatif medyadan sahip olması beklenen niteliklere dair bir çerçeve sunar. Ana akım medyanın sermaye birikiminin merkezinde yer alması, hiyerarşik ve dikey yapılanması karşısında alternatif medyadan hiyerarşi ve ticarileşme karşıtı, profesyonelleşme karşısında amatör ve aktivist bir motivasyonla yarı-profesyonellik hali ve katılıma açık bir nitelik sergilemesi beklenir.

    Bu tartışmalarda anahtar konumda olan, alternatif medyanın politik gündeminin toplumsal muhalefetten yana ve hegemonik olana “karşı-söylem” üreterek daha demokratik ve eşitlikçi bir iletişim ortamı yaratma çabasıdır. Örneğin, Raymond Williams (1973/1962: 54, 116-123) bugün dahi alternatif medya tartışmaları açısından güncelliğini koruyan Communications adlı çalışmasında demokratik bir iletişim sisteminin nasıl olması gerektiğini tartışmaya açar. Bu tartışmada mevcut iletişim sistemlerine referansla ve bunların siyasi iktidar ve/veya sermaye tarafından kontrol edilip edilmedikleri sorusundan hareket eder. Buna göre, “otoriter”, “paternal” ve “ticari” olmak üzere kategoriler belirler. Otoriter, paternal ve ticari gibi mevcut iletişim sistemlerine karşılık demokratik bir iletişim sisteminin, her türlü kontrol mekanizmasına karşı olması, demokratik bir sistemin temel yapı taşlarından olan haber alma ve haber verme hakkını savunması, profesyonelleşmeden kaynaklı handikapların üstesinden gelmesi ve ticarileşme karşıtı olması gerektiğini vurgular. Ki ancak tüm bu kriterler sağlandığında mevcut olan diğer iletişim sistemlerine karşı bir “alternatif”in varlığından söz edilebileceğine dikkat çeker. Chris Atton da (2006: 4, 9, 25-29) Williams’ın demokratik iletişim sistemi formülasyonundan yola çıkarak güncel bir alternatif medya kavramına ulaşmaya çalışır ve alternatif medya kategorisinde değerlendirilebilecek bir oluşumun içerik bakımından politik, yapısal olarak ise, radikal olması gerektiğini savunur. Bununla birlikte alternatif medyanın, içerik üretim ve dağıtım süreçlerinde yeni teknolojik olanaklara başvurması, profesyonelleşme ve hiyerarşi karşıtı olması gerektiğini de vurgular.

    Alternatif medyayı günümüz toplumsal hareketleri ile ilişkilendirerek ele alan çalışmalarda Benjamin’den, Enzensberger’e ve Brecht’a kadar uzanan medya sisteminin katılımcı örgütlenmesi, yani bütün alıcıların aynı zamanda üretici oldukları demokratik bir medya sistemi vurgusu öne çıkar (Sandoval ve Fuchs, 2010: 142). Örneğin, Clemencia Rodriguez (2003: 190) “yurttaş medyası” terimini kullanarak alternatif medyanın katılımcı niteliğinin üretime katılanlara aktif yurttaşlar olma anlamında olanaklar sunduğuna dikkat çeker. Atton (2006) ise, katılımcı üretim süreçlerinin önemine vurgu yaparak alternatif medyanın kapitalizmin ötesinde bir toplum fikrini öngörmesi, dolayısıyla da esas olarak özgürleşimci pratikleri beslemesi gerektiğini savunur.

    Yanı sıra, Downing (2001) ise, politik vurgusu ön planda olan “radikal medya” kavramıyla, alternatif medyanın hem örgütleniş hem de içerik bakımından egemen sistemin dışında ve tam karşısında konumlanarak hegemonyayla mücadelesine dikkat çeker. Başaran (2009: 407-415) da alternatif medyanın toplumsal hareketlerle ilişkisine dikkat çekerek Harold Innis’in “bilgi tekelleri” kavramsallaştırmasına göndermeyle Atton’nun alternatif medya tanımını yeniden formüle eder. Buna göre, alternatif medyanın şu kriterleri sağlaması gerekmektedir: Toplumu daha demokratik bir dönüşüme uğratmaya katkı sağlamayı amaç edinmesi, bilgi tekellerinin dışladığı bilgiyi üretmesi ve dolaşıma sokması, profesyonelleşme, hiyerarşik örgütlenme ve ticarileşme karşıtı olması. Leah A. Lievrouw (2011) ise, yine benzer biçimde yeni toplumsal hareketler perspektifinden alternatif medyayı tanımlamak için “alternatif/aktivist yeni medya” terimini kullanır. Buna göre, “alternatif/aktivist yeni medya toplumun, kültürün ve siyasetin baskın, beklenen ve kabul edilegelen biçimlerine karşı koymak veya bunları değiştirmek amacıyla iletişim olgularını, pratiklerini, yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerinin toplumsal düzenlenmelerini kullanır veya yeniden düzenler” (Lievrouw, 2011: 19).

    Sandoval ve Fuchs (2010) ise, buraya kadarki tartışmalardan farklı olarak, katılımcı medya olarak alternatif medya anlayışının yetersizliğine dikkat çekerler. Muhafazakâr ve sağ popülist medya oluşumlarının, yanı sıra kâr amacı güden medyaların da günümüzde katılımcı modele rağbet ettiklerine dikkat çekerler. Alternatif medyanın bu gibi oluşumlardan ayırt edici niteliğinin ise, toplumsal muhalefetten yana, dönüştürücü politik mücadeleyi ilerletecek eleştirel içerik üretmesi olduğunu vurgularlar. Bununla birlikte, ticari finansman ve profesyonel örgütlenmeyi benimseyen medyanın, eleştirel içerik ürettiği sürece alternatif medya dışında tutulmaması gerektiğini de iddia ederler. Bu iddialarını da, kolektif örgütlenme ve ticari olmayan finansmanı esas alan alternatif medyanın, kaynakların tahsisinde ve kamusal görünürlüğe ulaşmada çoğunlukla başarısız olmalarına işaret ederek savunurlar.

    Ancak, kendilerinin de ifade ettiği gibi ticari örgütlenme biçimini benimsemek, her zaman içeriğin finansörlerin politik çıkarları hizasına çekilmesi tehlikesini taşır. Bu da “alternatif”in var olma gerekçesine ters düşer. Kaldı ki, sivil toplum kuruluşlarının (STK’ların) da, özellikle de giderek şirketleşme mantığını benimseyenlerin, siyasi ve ekonomik gündemleri söz konusu olabilir. Ticarileşme bir yana dursun, şirketleşmiş STK’ların finansörlüğünü üstlendiği alternatif medyaların içerikleri dahi “hesap verebilirlik” altında politik işlevini yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu noktada da “alternatiflik” sorgulanabilir hale gelir.

      1. Eleştirel Bir Alternatif Medya Kavramına Doğru

     

    Tartışmalı yanlarına karşın “alternatif medya” kavramı, yurttaş gazeteciliği, radikal, bağımsız, yerel ve topluluk medyası gibi farklı ve çeşitlilik gösteren medya oluşumlarını ve pratiklerini kapsadığından çatı bir kavram olarak işlevselliğini korur. Buraya kadarki tartışmalar ışığında alternatif medyaya dair daha ileri çalışmalar için bir izlek oluşturmak mümkündür. Alternatif medya pratiklerine ilişkin olarak yapısal/organizasyonel, bilişsel ve normatif, içerik ve de toplumsal olmak üzere birbiriyle ilişkili düzeyleri içeren bir hat çizmek anlamlı gözükmektedir. Yapısal/organizasyonel düzeyde, bu platformların/medyaların “hem ekonomik olarak hem de karar alma mekanizması olarak nasıl örgütlendikleri” sorusu öne çıkar. Bilişsel ve normatif düzeyde, bireysel ve kolektif içerik üreticilerinin kendi konumlarını nasıl tanımladıkları sorusundan hareket etmek, toplumsal mücadele içerisinde nasıl konum aldıklarını ve farklı kavrayışların farklı eyleyişler açığa çıkarıp çıkarmadığının izini sürmeyi olanaklı kılar. Bu sorulara alınacak yanıtlar, özellikle nesnellik ve yansızlık gibi profesyonel gazetecilik kodları karşısında nasıl “alternatif” değerler üretildiğini de açığa çıkarmayı sağlayabilir. İçerik düzeyinde ise, “içeriğin üretiminde ve dağıtımında hangi tekniklerin kullanıldığı”, “alternatif üretim ve dağıtım teknikleri için nasıl stratejiler geliştirildiği” soruları, üretim ve dağıtımdaki farklılıkları tespit etmeye imkân tanır (Durdağ, 2016: 363; Durdağ, 2018: 133-134).

    Kuşkusuz bir diğer önemli nokta ise, bu üretim sürecinin çıktısı olan içeriğin kendisidir. Alternatif medya çalışmalarının içeriğe ve içeriğin niteliğine ilişkin soruşturmalarla desteklenmesi önemlidir. İçeriğe ilişkin bir araştırma, alternatif medyada içeriğin gerek ana akımdan gerekse ana akıma öykünen internet temelli “muhalif” medyalardan nasıl farklılaştığının izini sürmeyi de gerekli kılar. Son olarak toplumsal düzeyde ise, alternatif medya oluşumlarının, pratiklerinin, toplumsal dönüşüm bağlamında ne gibi olanaklar ve sınırlılıklar barındırdıkları sorusu anlamlı gözükmektedir (Durdağ, 2016: 363; Durdağ, 2018: 133-134).

    Alternatif Medyanın Ele Alınışı İçin İzlek

    Tablo 1: Kaynak: (Durdağ, 2018: 134)

    Böylesi bir izlek, internet temelli reklam gelirlerine dayanan ticari haber platformlarını ve yukarıda değindiğimiz muhafazakâr, sağ medya oluşumlarını “alternatif medya” kavramı dışında tutmamızı zorunlu kılar. Bununla birlikte, genel olarak medya sahipliği ve haber dağıtım teknikleri bakımından ana akımdan farklılaşan buna karşılık, gerek örgütlenme ve karar alma yapısı, gerekse haber toplama, üretim teknikleri ve profesyonel gazetecilik kodlarını benimsemeleriyle ana akıma öykünen “muhalif” medyaları da “alternatif medya” kavramı dışında tutmamızı sağlar.

    Bir sonraki bölümde detaylandırmadan önce burada bir parantez açıp Türkiye’den örneklendirerek tek sesli ana akım medyadan farklılaşarak “muhalif” ya da başka bir ifadeyle, egemen medyaya göre daha “demokratik” ve “çoğulcu” bir alan açan medya oluşumlarını “alternatif” kategorisinde neden değerlendiremeyeceğimizi açıklamaya çalışalım. Atton (2002: 493), radikal medya ve ana akım medyanın dolaylı olarak birbirini nasıl etkilediğini ve dönüştürdüğünü, bu etkileşim sonucunda birbirlerinden ödünç aldıkları hangi pratikleri kendi eyleyişlerine nasıl adapte ettiklerini tartışmanın önemine dikkat çeker. Gramsci’nin “hegemonya” kavramına atıfla, tıpkı hegemonyada olduğu gibi medya pratiklerinin de devingen olduğunu ve buna istinaden burjuva medya değerlerinin radikal olanlarla eklemlenebildiğini ve tam tersinin de mümkün olduğunu öne sürer. Yeni toplumsal hareketlerin kaleydoskopik sonuçları, yani sonuçlarının tekil olmayan ve sürekli değişiklik gösteren nitelikte oluşu ve de sosyalistler, yeşiller, anarşistler ve diğer bağlantısızlar arasında koalisyona evirilme eğilimi göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkan radikal medyanın ana akım medya pratiklerini de etkileyebileceğini iddia eder.

    Şüphesiz ki Türkiye’de yeni enformasyon ve iletişim teknolojileri temelli alternatif medyanın ivme kazanmasında Gezi bir dönüm noktasıdır. Gezi süreci, ana akım medyanın iktidar ve sermayeye ne denli bağlı olduğunu, en temel işlevi olan bilgi ve enformasyon akşını yerine getir(e)mediğini, hatta dezenformasyonla gerçekliği manipüle ettiğini gözler önüne sermiştir. Bunun neticesinde de, direnişin neredeyse ilk gününden başlayarak aktivistler kendi medya platformlarını inşa etmişlerdir. Gezi sürecinde ortaya çıkan alternatif medyalar, ana akım medya pratiklerini dönüştürmediyse bile, ana akımın gerek hiyerarşik yapısını gerekse profesyonel gazetecilik kodlarını benimseyen ancak, daha “demokratik” ve çoğulcu bir alan açmayı hedefleyen internet temelli “muhalif” medyaların ortaya çıkışına ilham vermiştir. Bunun en belirgin örneklerinden biri de Medyascope TV’dır. Gazeteci Ruşen Çakır’ın önce bir sosyal medya platformu olan Periscope’la bağımsız yayıncılık yapması, ardından Medyascope TV’yi kurması, internetin olanaklı kıldığı sosyal iletişim ağlarının, sosyal medya platformlarının ana akım benzeri, ancak ona kıyasla daha çoğulcu ve demokratik bir habercilik platformu olarak da örgütlenebileceğinin örneklerindendir. Ancak yine de tek başına muhalif ve çok sesli bir medya ortamı sunmaları bu gibi oluşumları “alternatif medya” kavramı altında değerlendirmek için yeterli değildir.

    İşin esası, Susan Forde’nin (2011: 176) de belirttiği gibi, tıpkı eskiden olduğu gibi bugün de “enformasyon ve haberleşmeyi meydan okumak, tahlil ve mobilize etmek”, özgürleşimci politik mücadeleye alan açmak amacıyla kullanmaktır. Alternatif medya açısından bunun yolu da piyasadan, siyasi iktidardan, egemen kurum ve pratiklerden bağımsız olmaktan ve de hegemonik olana karşı konumlanıp, onunla mücadele etmekten geçer. Giderek artan baskıcı rejimlerin kontrol ve tekeline giren ana akım medyanın, profesyonel gazetecilik ve meslek kodlarının demokrasiyle ilişkisinin ya hiç kalmadığı ya da giderek anlamsızlaştığı günümüzde (Radsch, 2016), alternatif olanın taşıması beklenen nitelikler, görmezden gelinenlerin, yok sayılanların bilgisine ulaşmada son derece önemlidir. Dolayısıyla alternatif medya, daha demokratik ve muhalif bir iletişim platformu sunmanın ötesine taşmakta, bizzat politik mücadelenin bir parçası olarak konumlanmaktadır.

      1. Türkiye’de Alternatif Medya ve Sorunları

     

    Neo-liberal politikalarla birlikte dönüşen medya ortamına karşılık, 1990’ların ortalarından itibaren yaygınlaşmaya başlayan internet teknolojisi, bilgiye ve enformasyona erişimde farklı alternatiflerin ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. 1990’ların sonları, 2000’li yılların başlarından itibaren Türkiye’de de bilginin, enformasyonun sermaye ve siyasi iktidar egemenliğinden bağımsızlaşmasına yönelik çeşitli alternatif platformlar yaratılmıştır.

    Bu bölümde alternatif medya örneklerini yapısal/organizasyonel ve bilişsel/normatif düzeylerde ele alarak, profesyonel gazetecilik deneyimi olmayan, aktivizm motivasyonuyla örgütlenen medyalar ve ifade ve basın özgürlüğünün giderek baskılanması sonucu işlerinden edilen basın emekçilerini, profesyonel gazetecileri bir araya getiren ticarileşme karşıtı medyalar olmak üzere iki farklı kategoride değerlendirmeye çalışacağız. Tartışmanın devamında ise, siyasi iktidar ve sermaye tarafından başta sansür ve gözetim olmak üzere formel ve enformel biçimlerde maruz kaldıkları sorunlara yer verilmiştir.

    3.1. BİA ve Sendika.org’dan, Gezi’nin Alternatif Medyalarına: Aktivist Habercilik Örnekleri

    2000’li yılların başında kurulan ve bugün de yayın hayatlarına devam eden Bağımsız İletişim Ağı (BİA) ve Sendika.org, Türkiye alternatif medyasının ilk ve en önemli örneklerindendir. BİA, “enformasyonun/içeriğin sermayeden ve devletten bağımsızlaşması, […] Türkiye’de ve dünyada bilginin -enformasyonun- yeniden üretilmesi ve dağıtılmasının maddi ve manevi araçları üzerindeki ticari egemenliğe karşı toplumsal yararı egemen kılan bir “Bağımsız Medya” oluşturma mücadelesini”[1] bugün de sürdürmeye devam ediyor. Diğer taraftan, sayısız erişim engeli ve site kapatma cezalarına boyun eğmeden halkın iletişim hakkını savunmaya devam eden Sendika.org ise, “kendisini, tüm dünya, ama özellikle Türkiye işçi sınıfının mücadele süreçleri içinde yeşerttiği deneyim ve birikimlerin takipçisi” sayarak, “emek hareketinin, solun ve toplumsal muhalefetin geniş kesimlerini içeren, düşünsel üretim adına harekete geçiren ve besleyen” bir iletişim platformu olarak yoluna devam ediyor.[2] Kuşkusuz, Sendika.org’un Tekel Direnişi ile birlikte ortaya çıkan Sendika.TV deneyimi, direniş alanından bir hafta boyunca internet aracılığıyla canlı yayın yaparak hem işçilerin seslerini duyurmuş hem de sonraki alternatif oluşumlar için önemli bir deneyimin aktarılmasını sağlamıştır. Bunun bir örneği de Çapul TV’dir.

    Her iki platformun da Türkiye’de internet temelli alternatif medyanın gelişimine katkı sunarak bağımsız medya mücadelesinde mevzi oluşturmaya devam ettikleri aşikâr. Öte yandan, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, Türkiye’de alternatif medyanın yükselişe geçişinde Gezi önemli bir dönemeçtir. Şüphesiz bu süreçte egemen medyanın direniş karşısında gösterdiği “üç maymun” tutumunu da yabana atmamak gerekir. Egemen medyanın görmezden gelme, yok sayma tutumuna karşılık direniş, kendi bilgisini ilk elden üretme ve paylaşma çabalarının ürünü olarak kendi medyalarını yaratmıştır. Bugün dahi etkinliğini sürdüren Çapul TV, Direnişteyiz, İnadına Haber, Seyr-i Sokak gibi internet temelli platformlar bizzat direnişin ürünlerindendir.

    Görsel 1: Çapul TV’nin Gezi Kafe’deki Sahra Stüdyosundan Bir Kare

    Kaynak: (Evrensel, 2014)

    Görsel 2: Seyr-i Sokak’ın ‘Bir Parçası Sizde’ Videosundan Bir Kare

    Elbette bu platformların tek ortak keseni Gezi sürecinde ortaya çıkmaları değildir. Her biri ticarileşme ve kâr karşıtı oluşlarıyla, dolayısıyla da “gönüllü emek” ve “dayanışma” etrafında yapılanmalarıyla, karar alma, haber ve içerik üretiminde hiyerarşi ve profesyonelleşme karşıtı tutumlarıyla ve de sesi olmayanların sesi olarak, güç-iktidar ilişkileri ve kapitalist medya karşında eşitlikçi ve özgürleşimci bir alan açmalarıyla ortak kesenlere sahiptir. “Gönüllü emek” ve “dayanışma” üzerinde yükselen bir yapılanma biçimi, bir taraftan da kârı esas alan ilişkileri, hiyerarşik örgütlenme biçimini ve profesyonel gazeteciliğe yüklenen anlam ve kodların yaratmış olduğu sınırları reddederek hem karşı-hegemonik pratikleri hem de yaratıcı potansiyeli açığa çıkaran dinamikleri beslemektedir.

    Dahası, bu saydığımız örnekler de dâhil olmak üzere, toplumsal hareketlerle birlikte ortaya çıkan alternatif medyaların, hareketin parçası olma ve onu “görünür kılma”, “güvenilirlik” ve “belgeleme” ya da başka bir ifadeyle, eylemcilerin maruz kaldığı şiddeti kayıt altına alarak hukuki süreçlerde delil niteliğinde belgeler oluşturma gibi yüklendikleri politik işlevleri de göz önünde bulundurmak gerekir. Tıpkı ana akım medya gibi, alternatif medya da toplumsal ve politik bir boşlukta var olmaz. Elbette, toplumsal hareketin sönümlenmesiyle birlikte, ortaya çıkan pek çok alternatif medya da ya sönümlenir ya da olası sınırlarına geri çekilir. Bir kısmı da ortaya çıkışındaki tüm değer ve niteliklerine bağlı kalarak, gönüllü emek ve dayanışma içerisinde var olmaya devam eder.

    Her biri kendi özgünlüklerini de barındıran bu oluşumlar, haber alma hakkı ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin ihlaline ve baskı altına alınmasına karşı kolektif refleks de geliştirirler. Örneğin, 2015’te yürürlüğe giren “yeni sarı basın kartı yönetmeliği” ile basın kartı olmayanların gazeteci değil, eylemci sayılacağı açıklamasının ardından Ankara Özgür Haber Platformu aracılığıyla haber yapma ve haber alma hakkını savunmak için Ankara’daki pek çok alternatif medya oluşumu bir araya gelmiş ve ortak bir bildirge yayınlamışlardır. Dolayısıyla, alternatif medyayı “alternatif” ve anlamlı kılan, maruz kaldığı türden baskılara ve engellemelere karşı geliştirdiği refleksler ve sürekli alternatif yollar arayışıdır.

    Görsel 3: Basına ve gazetecilere yönelik artan baskılara dikkat çekmek için bir araya gelen alternatif medya platformlarının “Özgür Basın Susturulamaz” eyleminden bir kare (Gaiga Dergi, 2015).

    3.2. Medya Profesyonellerini Bir Araya Getiren Ticarileşme Karşıtı Alternatifler

    Gezi yalnızca alternatif medyanın yükselişe geçişini değil, aynı zamanda siyasi iktidar ve medya patronlarının girift çıkar ilişkileri temelinde medya üzerindeki tahakkümün gün be gün arttığı bir dönemin başlangıcını da imler. Artan baskılara gazetecilik faaliyetlerini eda ederek direnen medya emekçileri bu süreçte mobbinge uğramış, işten atılmış ya da istifa etmek zorunda bırakılmışlardır. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Uğur Güç “Basın Sektöründe Sendikacılık” başlıklı konuşmasında bu duruma şöyle dikkat çekmiştir: “2013 yılında özellikle Gezi olaylarıyla birlikte çok sayıda gazeteci işsiz kaldı. 2014 yılında durum değişmedi. Geçtiğimiz ilk 8 ayda 981 gazeteci işinden oldu”.[3] Tam da böylesi bir dönemde, özellikle de internetin sunduğu imkânlar dâhilinde, gazetecilik mesleğini icra etmeye devam ederek direnenlerin “meslektaş dayanışması” ile oluşturdukları ticari olmayan, dolayısıyla da kâr amacı gütmeyen, çeşitli STK’larca finansman desteği alan alternatif platformlar kurulmuştur. Bunların en bilinen örneklerinden biri de 2013 yılında kurulan Punto24 Bağımsız Gazetecilik Platformu, P24’tür.

    Ana akım medyanın güvenilirliğini kaybettiği bir ortamda, özgür ve bağımsız bir medyanın değerlerini öne çıkarmayı kendine amaç edinen P24, “gazetecilik mesleğinin yoğun siyasi ve ekonomik baskılar altında bulunduğu bir dönemde, editoryal bağımsızlığı desteklemek ve geliştirmek amacıyla başlatılan bir girişimdir”.[4] Konvansiyonel medya organlarındaki işini kaybeden ve/veya serbest çalışan profesyonel gazetecilere alan açan platform, güncel bilgi ve enformasyon akışının yanında ifade ve basın özgürlüğü ihlallerini raporlaştırmakta, yanı sıra 2016’da sansür ve otosansüre karşı kurulan Susma Platformu’nu da bünyesinde bulundurmaktadır.

    Benzer saiklerle 2016-2017 yılları arasında TGS’nin işsiz ve/veya serbest çalışan gazetecilere yönelik projesi olan Journo.com.tr yine bu alandaki örneklerdendir. 2015 yılında dört sayı olarak çıkan Journo dergisinin ardından, basın ve ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğu medya ortamında daha çok gazeteciye ulaşmak ve medya çalışanlarının sorunlarına eğilmek için Journo.com.tr hayata geçirilmiştir.[5]

    Son dönemde ifade ve basın özgürlüğünü hiçe sayan politikaların hedefi olan, işsiz bırakılan, mesleklerinden el çektirilen gazeteciler ve akademisyenlerin ortaklaşa kurduğu alternatif bir bilgi paylaşma platformu olarak kendisini tanımlayan medyaport.net bu alandaki örneklerden bir diğeridir. Ankara merkezli olarak oluşturulan ve işlerinden edilmiş gazetecilerle, akademisyenleri bir araya getiren Hâlâ Gazeteciyiz, bir yandan İngilizce ve Türkçe özel haberleriyle, diğer yandan da aylık yayınlanan medya takip raporları ve ifade ve basın özgürlüğüne yönelik özel raporlarıyla yayınına devam etmektedir.

    Ağırlıklı olarak ana akım medyadan dışlanan profesyonel gazeteciler için sivil toplum örgütleri destekli bir alan açan bu gibi dijital platformlar, yukarıda sıraladığımız özellikle de toplumsal hareketlerle birlikte açığa çıkan örneklerden yapısal/organizasyonel ve bilişsel/normatif düzeylerde farklılaşmaktadır. Yapısal/organizasyonel düzeyde bu oluşumlar, profesyonel gazetecilik kodlarından kaynaklı birtakım handikapları barındırsa da yine de ana akımın hiyerarşik yapısı karşısında daha esnek bir örgütlenme biçimi ile editoryal bağımsızlığı destekleyecek ve geliştirecek alan açarlar. Bilişsel/normatif düzeyde de, yurttaş gazeteciliği veya aktivist habercilik gibi örneklerden farklılaştıkları açıktır. Buna karşın, bu oluşumlar da toplumsal mücadelede ifade ve basın özgürlüğünü, bağımsız medyayı bir mevzi olarak konumlandırmalarıyla sıraladığımız diğer örneklerle ortaklaşırlar.

    Şüphesiz ki, daha önce de değindiğimiz gibi, STK’ların fonları, hibeleri ile desteklenen bu oluşumlar açısından da sürdürülebilirlik riski her daim gündemdedir. Dahası içeriğin fonların veya hibe programlarının kurallarına tabi olması da söz konusu olabileceğinden, bu gibi oluşumların başlangıçta yüklendikleri politik işlevlerini yitirme riskini de beraberinde getirir. Ancak yine de, OHAL ilanından bu yana işten çıkarılan gazeteci sayısının 3300’ü aştığı[6] dikkate alındığında bu gibi platformların varlığı daha da önem kazanır.

    3.3. Sansürden Erişim Engeline İktidar ve Sermayenin Formel ve Enformel Denetim Stratejileri

    Gezi’nin ardından siyasi iktidarın da internet ve sosyal medya bağlamında kendine birtakım “dersler” çıkardığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu doğrultuda formel ve enformel olmak üzere hem toplumsal kontrol ve gözetim mekanizmasını derinleştirmek hem de demokratik ve muhalif tartışmaları etkisizleştirmek üzere geliştirilen bir dizi strateji karşımıza çıkmakta (Durdağ, 2018: 167-168). Formel olanda, yasa yoluyla kurumlara verilen olağanüstü yetkilerle sansür mekanizması derinleştirilirken, aynı zamanda “sakıncalı bulunan” içerikleri paylaşanlara ilişkin adli ve idari soruşturmalarla toplumsal kontrol mekanizması olarak gözetimin, cezalandırma mekanizması ile birlikte daha da derinleştirilmesi yer alır. Bu uygulamaların başında da, “internet yasası” olarak bilinen yasa ile birlikte Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) – bugünkü adıyla Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) – olağanüstü yetkilerle donatılması gelir. Böylelikle kurum, mahkeme kararı olmaksızın özel hayatın gizliliği, milli güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle doğrudan IP, DNS ve URL engelleme yetkisine sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra, erişim engelleme belli bir içeriğe yönelik olmakla birlikte, teknik olarak içerik engellenmezse BTK internet sitesinin tümüne erişim engeli kararı verme yetkisine de sahiptir. Bu da doğrudan site kapatma anlamına gelir. Bunlara ek olarak, erişim ve yer sağlayıcıların, erişim engeli olan içeriği vaktinde kaldırmama ve şikâyetlere yanıt vermemesi halinde para cezası, IP bilgisi vermemesi gibi durumlarda ise, hapis ile cezalandırılmaları da söz konusudur. Dolayısıyla, içeriğin sansürlenmesinin ötesinde, erişim ve yer sağlayıcıların IP gibi kullanıcılarının gizli tutulması gereken bilgilerine de cezalandırma mekanizmasıyla erişilmekte.

    Enformel olanda ise, sosyal medya platformlarında yürütülen muhalif tartışmaların troll hesaplarca sabote edilmesi, yine bu hesaplarca muhalif içerik paylaşanların hedef gösterilmesi, sosyal medya sitelerine giden trafiği daraltma [throttling], internet erişiminin yavaşlatılması ve erişimin kesintiye uğratılması yer alır (Durdağ, 2018: 168).

    Diğer taraftan, içeriğe ilişkin kısıtlama ve/veya engellemeler yalnızca siyasi iktidardan gelmemektedir; bizzat arama motorlarının ve sosyal medya platformlarının çeşitli biçimlerde içeriğe erişimi kısıtlaması ve/veya engellemesi de söz konusudur. Bilindiği üzere internet temelli alternatif medya ağırlıklı olarak arama motorları aracılığıyla ve sosyal medya platformları üzerinden okuyucu/izleyicilere ulaşmaktadır. Reklama dayalı ticari şirketlerin sunduğu arama motorları ve sosyal medya alanında ise uluslararası düzeyde bir tekelleşme söz konusudur. 2016 itibariyle algoritmalarında birtakım değişiklikler yapan Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformları, bu yolla çok takipçili kurumsal veya şirket statüsünde olmayan hesapların paylaştığı içerikleri ancak sınırlı sayıdaki takipçilerine ulaştırıyor. Paylaşılan içeriğin daha fazla sayıda takipçiye ulaşabilmesi içinse belirli ücretler talep ediliyor. Bunun anlamı da sermayenin, öngöremediği alternatifleri veya çatlakları bir biçimde bypass etmeye çalışması olarak okunabilir.

    Ayrıca milyarlarca kullanıcısı olan Google, Facebook ve Twitter gibi arama motoru ve sosyal medya platformlarının reklama dayalı olarak iş gören ve kâr amaçlı şirketler olması, formel olarak tanımladığımız ulus devlet temelli stratejilerin benzerlerinin küresel düzeyde arama motorları ve sosyal medya platformlarında uygulanmaya başlanmasına neden oluyor. Google ve sosyal medya platformları bu algoritmalar yoluyla uygulamaya koydukları küresel formel stratejileri, 2016’da Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinin sahte/yalan haberler yoluyla manipüle edildiği iddiasına dayandırıyor. Bu iddia nedeniyle yükselen tartışma ve sosyal medya platformlarının bağlı olduğu şirket yöneticilerini de içine alan soruşturmalar sonucunda geliştirilen yeni algoritmalar ise öncelikli olarak alternatif enformasyon kaynaklarının küresel trafik oranlarının gözle görülür biçimde azalması sonucunu getiriyor. Küresel düzeyde alternatif enformasyon kaynağı olarak tanımlanabilecek ve bu tanım gereği de alternatif medya içinde değerlendirilebilecek olan demokratik hak örgütlerine, savaş karşıtı örgütlere, sol ve ilerici örgütlere ait internet sitelerine erişen ziyaretçilerin önemli oranlarda azaldığı ölçümlerle tespit edilmiş durumda. Bu durum, geleneksel medyanın endüstriyel gücüne sahip olmayan ve ürettiği alternatif haber ve eleştirel içeriği interneti kullanarak insanlara ulaştıranların kontrol edilmesi gereken bir tehdit olduğu inancının sadece Türkiye’de siyasi iktidarın benimsediği bir görüş olmadığını, küresel ölçekte hem başka devletler, hem de reklama dayalı kar odaklı şirketler tarafından benimsendiğini gösteriyor. Öte yandan arama motoru ve sosyal medya alanında edindikleri tekel konumuyla bu şirketlerin küresel bir sansür aracına dönüşme potansiyeli de açıkça ortaya çıkıyor.

    Gerek sermayenin gerekse siyasi iktidarın bu ve benzeri girişimlerine karşılık alternatif medyanın sürekli yarık ve çatlak oluşturacak arayışlar içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Erişim engeli ve site kapatma cezalarına maruz kalan Sendika.org bunun en başta gelen örneklerindendir. 60’tan fazla kez erişim engeline maruz kalan ve bu sansür uygulamasını en çok aşan haber sitesi olarak Sendika.org, sansürün ulaştığı boyuta dikkat çekmek için Guinness Rekorlar Kitabı’na bile başvurmuştur. Sandoval ve Fuchs’un alternatif medyanın, sürdürülebilirliği ve kamusal görünürlüğü için ana akımda olduğu gibi ticari finansman ve profesyonel örgütlenme biçimini benimsemesi gerektiği önermesi şöyle dursun, alternatif medyayı “alternatif” kılan, tam da böylesi baskı, şiddet, sansür ve sınırlı kaynaklara karşın sürekli yarık ve çatlaklar aramaları, bu arayışlarında da yarık ve çatlakları bizzat kendilerinin yaratmasıdır.

    SONUÇ

    Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelere koşut olarak, Türkiye’de de radikal medya, video aktivizm, yerel medya, bağımsız ve topluluk medyası, yurttaş gazeteciliği gibi alternatif medya olanakları çeşitlenmiştir. Diğer taraftan, günümüz toplumsal hareketlerinde alternatif medyanın konumu, toplumsal mücadelenin bir parçası olarak yüklendiği işlevler, hem bu pratikleri çeşitlendirmekte ve yaygınlaştırmakta hem de bunları dönemsel olarak yükselişe geçirmektedir. Başka bir ifadeyle, yeni iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler ve bu teknolojilerin kazandıkları yaygınlık ile eylemcilerin eylemin hem katılımcıları ve sözcüleri hem de eylemin bilgisinin üreticileri olmaları, yani eylemcinin çok yönlü vasıflı olma durumu alternatif medya oluşumlarını ve pratiklerini çeşitlendirmektedir. Egemen medyanın insanların ihtiyaç duyduğu haber alma, haberdar etme işlevini yerine getirmemesi/getirememesi ile ortaya çıkan boşluk, bizzat toplumsal hareketin özneleri tarafından refleksif biçimde doldurulmakta ve dönüştürülmektedir.

    Türkiye’de egemen medya olarak adlandırılabilecek iletişim ortamını oluşturan ve sermaye birikiminin tam göbeğinde yer alan medya kuruluşlarının ürettiği enformasyon, piyasa kurallarına tabi, emek karşıtı ve toplumsal faydadan uzaktır. Dolayısıyla egemen medyanın dışladığı ve/veya manipüle ettiği bilgiye, habere erişim ihtiyacı gün be gün artmaktadır. Bugün hegemonik ideoloji dışında kalan tüm farklı sesler, ticari finansmana dayalı ya da çeşitli fon mekanizmalarıyla ayakta kalmaya çalışan “çoğulcu”, “muhalif” platformlardan tutun da “sade” internet kullanıcısına kadar hemen hemen herkes sansür ve gözetimden nasibini almakta. Sansür ve gözetimi aşmada, internette “kedi videoları” izlemek için gezinen “sade vatandaş”ın “bile” Tor Anomin Ağı, VPN servisleri ve DNS ayarlarını değiştirme hakkında fikri ve becerisi olması şaşırtıcı değildir.

    Diğer taraftan, profesyonel gazetecilere yönelik baskıların (hukuki, fiziki, ruhsal vd.) 2015 yılından itibaren alternatif medyaların gönüllü emekçilerine, yurttaş gazetecilerine de itibarsızlaştırma, tehdit, gözaltı, yargılama, erişim engeli, trolleme, dijital linç gibi çeşitli biçimlerde yöneldiğini de görüyoruz (Alternatif Bilişim, 2016). Bizleri “penguen medyası”na mahkûm etmemek için maruz kaldıkları baskılara, engellemelere ve kaynak yetersizliklerine karşı yılmadan refleks geliştirerek alternatif arayışlarını sürdürüyorlar. Bu nedenle de, alternatif medyayı diğerlerinden ayıran hem egemen medyaya hem de toplumsal tahakkümün tüm formlarına meydan okuyarak güç-iktidar ilişkileri ve kapitalist medya karşında eşitlikçi ve özgürleşimci bir iletişim ortamı yaratma çabasıdır.

    KAYNAKÇA

    Alternatif Bilişim (2016). Türkiye’de İnternet’in Durumu 2015 Raporu. http://gorunumgazetesi.net/gorsel/Tu%CC%88rkiyede-I%CC%87nternetin-Durumu-2015.pdf Erişim tarihi: 07.03.2019.

    Atton, C. (2006). Alternative Media. London: Sage.

    Atton, C. (2002). “News Cultures and New Social Movements: radical journalism and the mainstream media”. Journalism Studies, Sayı 3 (4), ss. 491-505.

    Başaran, F. (2009). “Alternative Communication on Internet in Turkey”. The Good, the Bad and the Challenging içinde B. Sapio (der.), Proceeding COST298, ss. 407-415.

    Downing, J. H. (2001). Radical Media: Rebellious Communication and Social Movements. Sage: London.

    Durdağ, B. (2016). “Towards a Critical Understanding of ‘Alternative Media’: Resistance, Technology and Social Change”. The Future Information Society: Social and Technological Problems içinde, W. Hofkirchner ve M. Burgin (der.), London: World Scientific Books, ss. 353-372.

    Durdağ, B. (2018). Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisi: Toplumsal Başkaldırı Momentinde Karşı-Hegemonik İletişim Platformları/Medyaları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

    Evrensel (2014). “Gezi’nin Birleştirici Gücü: Çapul TV”, http://www.evrensel.net/haber/86389/gezinin-birlestirici-gucu-capul-tv#.U6GJDhYbf34 Erişim tarihi: 05.02.2019.

    Forde, S. (2011). Challenging the News. London: Palgrave.

    Gaiga Dergi (2015). “Özgür Basın Susturulamaz!” Erişim tarihi: 06/03/2019.

    Lievrouw, L. A. (2011). Alternative and Activist New Media. Cambridge: Polity Press.

    Radsch, C.  C. (2016). Cyberactivism and Citizen Journalism in Egypt: Digital Dissidence & Political Change. London: Palgrave.

    Rodriguez, C. (2003). “The bishop and his Star: Citizens’ Communication in Southern Chile”. Contesting MediaPower: Alternative Media in a Networked World içinde, N. Couldry ve J. Curran (der.), Lanham: Rowman and Littlefield, ss. 177-194.

    Sandoval, M. ve Fuchs, C. (2010). “Towards a Critical Theory of Alternative Media”. Telematics and Informatics, Sayı: 27, ss. 141-150.

    Williams, R. (1973/1962). Communications, Harmondsworth: Penguin.

    [1] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://bianet.org/bianet/sayfa/bagimsiz-iletisim-agi Erişim tarihi, 05.03.2019.

    [2] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://sendika63.org/hakkimizda/ Erişim tarihi, 26.02.2019.

    [3] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.tgc.org.tr/raporlar/basin-raporlari/158-eylul-2014-raporu.html Erişim tarihi, 25.03.2019

    [4] Ayrıntılı bilgi için bkz. http://platform24.org/hakkimizda Erişim tarihi, 25.03.2019.

    [5] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://journo.com.tr/hakkimizda Erişim tarihi, 25.03.2019.

    [6] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://medyaport.net/2019/01/28/aralik-2018-medya-gozlem-raporu/ Erişim tarihi, 26.03.2019.

    Yazarlar Hakkında

    Banu Durdağ

    2005 yılında Doğu Akdeniz Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Yine aynı bölümden 2007’de “The Political Identity of the EU and Turkey’s Europeanness” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini aldı. İstanbul’da çeşitli uluslararası firmalarda ihracat koordinatörlüğü yaptıktan sonra, 2011 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde doktora eğitimine başladı. 2013-2017 yıllarında aynı fakültenin Bilişim Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 2018’de “Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisi: Toplumsal Başkaldırı Momentinde Karşı-Hegemonik İletişim Platformları/Medyaları” başlıklı tez çalışmasıyla Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora derecesini aldı. Teknoloji ve toplumsal değişim, alternatif medya ve yeni iletişim teknolojileri üzerine çalışmaları bulunmaktadır. 7 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir. Akademik çalışmalarına serbest akademisyen olarak devam etmektedir.

    Funda Başaran

    1990 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1995 yılının Eylül ayında Yüksek Lisans öğrencisi olarak başladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 1996 yılının Ocak ayında araştırma görevlisi oldu. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 nolu KHK ile ihraç edilene dek, 21 yıl boyunca aynı fakültede sırasıyla araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör ünvanlarıyla çalıştı. Akademik çalışmaları yanında TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nde Yönetim Kurulu üyeliği, yine TMMOB’ye bağlı Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucu yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Hala TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın Onur Kurulu üyesidir. İşçi Filmleri Festivali’nin başlangıcından bu yana değişik süreçlerinde gönüllü olarak yer almıştır.

  • Medya Raporu-6: AKP Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırmalar: ‘Medyanın üzerinde gezen kılıç’

    Medya Raporu-6: AKP Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırmalar: ‘Medyanın üzerinde gezen kılıç’

    Hâlâ Gazeteciyiz-Medya Raporu-6 (Eylül-2018)

    AKP DÖNEMİNDE MEDYA ÇALIŞANLARINA YÖNELİK BASKI VE CEZALANDIRMALAR: “MEDYANIN ÜZERİNDE GEZEN KILIÇ”

    Nalan Mumcu – Selma Koçak

    GİRİŞ

    Medya, hem sermaye ve sahiplik ilişkileri ile örülüdür, hem de kamusal öznenin sesini duyurabildiği, ifade özgürlüğünü kullanarak demokratik tartışmaya katılabildiği bir ortamdır. Kimimiz iktidardan pay alabilmek için dâhil oluruz medyaya, kimiz de iktidara “rağmen” var olabilmek için. Medyanın tüm bu çelişkili varoluşu onun iktidar ve karşıt-iktidarla kurduğu gerilimli ilişkidedir. Bu nedenle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de medya ve çalışanları tarihin hiçbir döneminde egemen ideolojinin tesirinden azade değildir. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti döneminde bu gerçeklik artık kılıf gerektirmez bir fütursuzlukla cereyan ediyor.

    Bu çalışmada 16 yıllık kesintisiz iktidarı süresince özellikle Olağanüstü Hal (OHAL)’in ilanından sonra AKP’nin medya çalışanlarına uyguladığı baskı ve cezalandırma pratiklerini medya çalışanları ile yaptığımız görüşmeler üzerinden anlamaya odaklanıyoruz. Bunun için öncelikle insan hakları ve ifade özgürlüğü bağlamından ilerleyerek, AKP’nin medyaya yönelik politikalarına “kriminalizyon” çerçevesinden bakıyoruz. Ardından belirlediğimiz kırılma anları üzerinden AKP medyasına giden yolu sermaye ilişkisi kapsamında ele alıyoruz. Son olarak OHAL dönemi baskı ve cezalandırma pratiklerini görüşme yaptığımız 11 medya çalışanının[1] deneyimleri ve yorumlarıyla birlikte değerlendiriyoruz.

    “Medya ve İfade Özgürlüğü” ya da “Hukuk ve İstisna”

    Kamusal alandaki çok seslilik ve çoğulcu medya yapılarının varlığı demokrasinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Temsili demokrasi düşüncesi içinde, toplum ve devlet ilişkileri açısından aracı bir kurum olarak daha çok sivil topluma dâhil edilen medya (basın) oldukça iyimser bir yaklaşımla uygulamada dördüncü kuvvet olarak değerlendirilir (Tosun, 2007a: 81). Ancak insan hakları gündeminden yoksun bir basın “neyin dördüncü kuvvetidir?” sorusunun tek bir yanıtı vardır: İktidarın! (Tosun 2007b: 21). Arendt, kamu terimine ilişkin iki olguyu ayırt eder: İlki, kamu alanında ortaya çıkan her şeyin herkes tarafından duyulabilir ve görülebilirliği; ikincisi ise bu alanın herkes için ortak olmasıdır (2003: 92-96). Fraser’a göre de eşitlikçi ve çok kültürlü bir toplum fikri, ancak ve ancak farklı değerlere ve retoriklere sahip grupların katıldığı kamusal alanların çoğulluğunu veri olarak almamız koşuluyla bir anlam ifade eder (2004: 121). Ancak eşitlikçi ve çok kültürlü demokratik bir ortamın yaratılması için birtakım temel koşulların karşılanması gerekir. Bu koşullar hukuki, yapısal, siyasi, kültürel ve sosyal birçok unsura atıfta bulunur. Fakat öncelikle ifade özgürlüğü ve bununla bağlantılı haklar tüm yurttaşlar açısından güvence altına alınmalıdır. Çünkü düşüncenin diyalektiği demokrasi için gerekli olup bu diyalektikle bağlantılı olarak ifade özgürlüğü de sadece bir bireyin hakkı için değil, bireyin kamu yararının gerçekleştirilmesine sunduğu katkı olarak da gereklidir (Sarikakis, 2016:206-207).

    Türkiye taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmelerinin yanı sıra Anayasa’sındaki 26. Madde ile “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”ni;“basın hürdür sansür edilemez” diyerek 28. Maddesinde de basın hürriyetini korur. Yine de tüm bunlar Türkiye’nin medya ve ifade özgürlüğü bakımından Avrupa Konseyine üye devletler içerisinde her daim en kısıtlayıcı ülkelerden biri olması önünde bir engel değil[2] zira Türkiye tutuklu gazetecilerin sayısının en yüksek olduğu beş ülke arasında yer alıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınlandığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre, Türkiye 2018’de bir önceki yıla göre iki basamak geriledi ve 180 ülke arasında 157’nci sıraya yerleşti.[3]

    Türkiye’de ifadenin suç sayılmasının ve sansürün tarihi çok eskilere gitse de ifade özgürlüğü ile ilgili ana tema AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte değişiyor. 1990’lı yılların kaba yöntemlerinin yerini çeşitli araçların kullanıldığı daha sofistike sansür mekanizmaları alıyor. (Akdeniz ve Altıparmak, 2016: 170). Bu değişimi medya çalışanı görüşmecilerimizden biri “Eskiden gazeteciler öldürülürdü, şimdi ise gazetecilik öldürülüyor” (G6) diyerek ifade ediyor. Jacob Weisberg’in de “daha az gaddar fakat çok daha etkili”[4] olarak tanımladığı bu yeni yöntemin bugün işsizleştirme, itibarsızlaştırma, hedef gösterme, içeriklere müdahale, kriminalize ederek yargılama, tutuklama ve tazminat davaları ile yıpratmalardan OHAL’e varan uygulamalarla işlediğini biliyoruz. “Daha az gaddar” kısmından emin değiliz ama daha etkili olduğunu deneyimliyoruz.

    Peki, medya çalışanlarına yönelik bu kadar aleni ihlalleri içeren baskı ve cezalandırmaları AKP iktidarı nasıl meşrulaştırıyor? Menderes Çınar’ın da belirttiği gibi öncelikle “AKP kendi iktidar mücadelesini demokrasi mücadelesi olarak tanıttı”. Böylelikle iktidarının devamlılığını kesintiye uğratan, uğratabilecek hatta sadece uğratma ihtimali olanları dahi demokrasi ve devlet karşıtı ilan ederek kriminalize ediyor. AKP’nin kendi hâkimiyetini güçlendirme ve bunu demokrasi/demokratikleşme etiketiyle pazarlama stratejisi, esasen kendisi dışında kalan herkesi demokrasi adına söz söylemekten men etmeye, onları demokratik siyasetten diskalifiye etmeye ve böylece kendisini de alternatifsiz demokrat(ikleştirici) güç ve rakipsiz demokrasi şampiyonu ilan etmeye dayanıyor. Bu da AKP’nin demokratikleştirmeden kendisini normalleştirmek için karşıt iktidar yapısını çözmeyi, ileri demokrasiden de kendisini demokrat kılmak için herkesi anormalleştirmeyi anladığını gösteriyor (2015: 17). Böylelikle giderek toplumun daha geniş bir kesimi “haklara sahip olma hakkını” yitiriyor. Sadece medya çalışanları değil, gündelik muhalefetin kendi halinde icracıları dahi meşru siyasal topluluğun süratle dışında buluyor kendini ve vatan, millet, devlet söylemi çerçevesinde ya da “terörist” lafzı altında linç malzemesi edilmek için insanlığın “dışına atılıyor” (Yılmaz, 2018: 19). Neoliberal devirde siyasal iktidarların toplumsal meseleleri depolitize etme açısından başvurduğu bu “dışarı atma” yöntemi, söz konusu muhalif kesimlerin denetim altında tutulması ve disipline edilmesi, büyük oranda “güvenliği sağlamak için suçla mücadele” söylemi ve pratikleri üzerinden gerçekleştiriliyor. Medya çalışanlarına yönelik baskı da çoğu kez “terörle mücadele” kapsamında meydana geliyor. Bu noktada neoliberal hegemonya projeleri açısından dışlayıcılığın belirleyiciliğinin altını tekrar çizmek gerekiyor (Aydın, 2018: 185).

    Agamben, dışlama pratiğini istisna ile ilişkilendiriyor. Ona göre istisna bir dışlamadır ve aynı zamanda ilk siyasal etkinliktir, iktidarların temeli de buradadır. Ancak sözü edilen dışlama bir dışarı atılma hali değil, dışlayarak içleme pratiğidir. İçeri ile dışarı arasındaki sınırları izlemenin mümkün olduğu ve belirli alanlara belirli kuralların tahsis edilebilirliğini yaratan şey, egemenin istisnayı belirleyen kararıdır. Hukuk ise bu bağlamda kapsayıcı bir dışlama ilişkisini ifade eder (Agamben, 2013: 32). Bütün istisnaların kural olması sonucunu veren süreçle birlikte dışlama ile içleme, dışarı ile içeri ve hak ile olgu indirgenemez bir belirsizlik mıntıkasına girer (s. 18). Biz bu istisna durumlarındaki belirsizlikleri gündelik hayatta “ama”lar ile başlayan cümlelerde[5] görüyoruz: “Ama onlar gazetecilikten içeride değil”, “ama devleti bölmek istemeseydi”, ama “gizli bilgiyi servis etmeseydi”, “ama hükümeti yıpratmasaydı”. Bu “ama”lar iktidarın bekası için gerekli olan toplumsal meşruiyetin kurulduğu ve şiddetin meşrulaştırıldığı yerler oluyor. Meşru şiddet ve yanı sıra cezasızlık, kökenleri İttihat ve Terakki dönemine uzanan ve büyük ölçüde devletin ‘kutsal’ çıkarlarını ne pahasına olursa olsun koruma refleksine dayanıyor (Atılgan ve Işık, 2011: 78). Bu zihniyet yasalarda açıkça suç sayılmasına rağmen birçok uygulamanın “devletin ve milletin kutsalları” adına meşru sayılmasına neden oluyor (Yıldız Tahincioğlu, 2016: 168).

    Şiddetinin meşruiyeti için kullanılan neoliberal güvenlik paradigmasıyla da el ele giden kriminalizasyon, Kürt medyasının en başından beri maruz kaldığı bir uygulamadır. Kürtler ulus devletin bekası için iktidarın gerekli gördüğü “öteki”yi “müzmin düşmanlar” olarak sağlarken, Kürt medyası da susturulmak istendiği her an kolaylıkla kriminalize edilebiliyor. OHAL’den sonra KHK ile kapatılan Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) Haber Şefi Kenan Kırkaya kapatılmalarının ardından “Kürt basını için her gün OHAL!”[6] diyerek aslında bunu özetliyor. Avukat Özcan Kılıç, iktidarın Kürt basınına dönük davalarının OHAL’le birlikte yeni bir konseptle yürüttüğünü belirtiyor. Kılıç, daha önce davaların büyük çoğunluğunun Basın Kanunu üzerinden açıldığını fakat son iki yıldır doğrudan “örgüt propagandası” ve “örgüt üyeliği” suçlaması üzerinden bir formülasyon uygulandığını ifade ediyor. Ve sonuç: sadece Eylül (2018) ayında Kürt medyasından 29’u tutuklu 84 gazeteci haberleri nedeniyle çeşitli davalarda “örgüt üyeliği” ya da “örgüt propagandası” iddialarıyla hâkim karşısına çıktı.[7]

    Bir dönem çoğunlukla Kürt medyasına uygulanan bu suçlulaştırma AKP döneminde giderek tüm muhalifleri kapsadı. Medya çalışanları da bu dönemlerde yaptıkları haberler, programlar ile ona “hayır” diyen herkesle, zaman zaman eski dostlarıyla bile, birlikte “devletin ve milletin kutsalları”na ihanet ettikleri gerekçesiyle üzülerek (!) düşmanlaştırıldı:

    “Ne yazık ki kadere bak! Kadere bak! Kimler kimlerle beraber yan yana geliyor. Kadere bak… Kadere bak… Aaahh aah.! Nereden nereye? Ne oldum deme ne olacağım de. Hep bunlar imtihan… Hep bunlar imtihan…”[8]

    2007 yılında başlayan Ergenekon süreci bu düşmanlaştırmanın toplumun tamamına yayılabileceğinin göstergesi oldu. Aralarında medya çalışanlarının da yer aldığı toplumun her kesiminden insan olayla ilişkilendirilmeye ve korku iklimi yaratılmaya çalışıldı. Amaçta başarılı olunduğunu medya çalışanı görüşmecimizin şu sözlerinden anlayabiliyoruz:

    Ergenekon hiçbir ön görülebilirliğin olmadığı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla ayırt edemediğin kâbus gibi bir dönemdir

    Bence Ergenekon’un başlamasıyla yaşanan dönem Türkiye basın tarihinde örneği olmayan bir dönem. Hiçbir anlamda örneği olmayan bir dönem (…) Ergenekon, delil üretildiği, delil yoksa insanların itibarsızlaştırıldığı, ses kayıtlarının, görüntülerinin, özel hayatlarının deşifre edildiği, insanların bununla tehdit edildiği, sürekli siz de bu torbaya girebilirsiniz diye gazetecilerin üzerinde bir kılıcın gezdirildiği bir dönem. (…) Bunlara karşı direndiğin zaman, hak savunuculuğu yaptığın zaman Ergenekoncu diye fişlenme, konuştuğun herkesin aynı torbaya atılabiliyor olma riski. (…) Daha önceden alıştığımız nedir? İktidara muhalif bir gazetecilik yaparsın, soruşturmalara uğrarsın şuna buna uğrarsın ya da askeri yönetim vardır, onları baskı ve sıkıyönetimleri vardır ne bileyim. Bunlar daha şeffaf, senin başına gelebilecekleri görebildiğin öngörebildiğin bir evren sunar sana. Ergenekon ise bu haliyle bambaşkadır. Hiçbir ön görülebilirliğin olmadığı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla ayırt edemediğin çok zor bir dönem. Kâbus gibi bir dönemdir (G7).

    “Türkiye basın tarihinde örneği olmayan bu dönem” için anaakım dâhil tüm medyaya yönelik OHAL’in başladığını, iktidarın, muhalif ses çıkaran herkesi “düşmanlaştırarak”, farklı kesimler arasındaki kutuplaşmayı derinleştirerek yeni bir mücadele yöntemi geliştirdiğini söyleyebiliriz. 2013 yılının mayıs ayında İstanbul’da başlayan Gezi İsyanı’nda[9] da aynı mücadele yöntemi devreye sokuldu. Kısa sürede tüm ülkeye yayılan ve kitlesel protestolara dönüşen bu eylemlerde Bora’ya göre bağımsız kitlenin yanında “aşırı” sol grupların ve Kemalistlerin de alanlara inmesi, ayrıca başörtülüleri, dindar-muhafazakârları alaya alan sloganların görülmesi AKP tarafındaki kaygıyı arttırdı. İktidar medyası ve Erdoğan’ın bizzat kendisi böylesi vakaların bahsini çoğalttı, yetmediğinde imal ederek skandallaştırdı. Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği iddiası ve “Kabataş olayı” bu zihniyetin örnekleri arasında yer alır. Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği iddiası bizzat caminin müezzini tarafından yalanlanmış, Kabataş olayının gerçek olmadığı ortaya çıkmış olsa da bu haberler Gezicilerin vandalizmine dair bir fantazmagorya olarak iş gördü (2017: 500).

    Giderek etkisi ve hacmi azalsa da yaklaşık 3- 4 ay boyunca devam eden Gezi olaylarının bastırılmasının hemen ardından 2013 yılının sonunda 17-25 Aralık süreci patladı. O güne değin “ne istedilerse veren” AKP hükümeti ve Gülen cemaatinin yollarını ayıran bu süreç, 15 Temmuz darbesinin de zeminini hazırladı. Bu süreçte çok sayıda yayın yasağı, yasaklara uymayanlara baskılar tüm medyaya yönelik olsa da cemaat medyasıydı asıl olarak iktidarın hedefine oturan. Yolsuzluk haberleriyle hükümete yüklenen cemaat medyası ağır vergi ve ceza yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından da tamamen tasfiye edildi. AKP’nin medyaya yönelik tüm bu uygulamaları karşısında susturulan medyanın insan hakları alanına yönelik yaklaşımındaki aksaklıkları biraz kazıdığımızda, altında tekelleşme ve büyük sermayeye dayalı medya sahipliği olgusunun önemli ölçüde sorunlu olduğu sonucu çıkıyor (Tosun: 2007a: 100).

    AKP Medyasına Giden Yol [10]

    Türkiye’de başlangıçta mesleği gazetecilik olanların sahip olduğu gazeteler ve sonrasında televizyonlar, 1980’li yıllardan itibaren, dünyada yaşanan gelişmelerin de etkisiyle, değişime, dönüşüme uğradı. Adaklı’nın “yeni medya mimarisi” olarak adlandırdığı, “basın”ın yerini “medya”ya bıraktığı bu sürecin en önemli özellikleri; sektörün büyük sermayenin önemli bir bileşeni haline gelmesi, dolayısıyla ekonomik ve politik olarak güçsüz grupların sektörden dışlanması, medya sektöründeki emek gücünün çalışma koşulları ve özlük haklarının gerilemesi, sendikaya üyelik koşullarının zorlaştırılması, içerik düzleminde sansasyon ve manipülasyon ağırlıklı niteliksiz ürünler yığınının oluşması ve medya yöneticilerinin ve köşe yazarlarının medyayı şekillendiren ideologlara dönüşmesidir (2010: 74-75). AKP’nin medyaya yönelik yukarıda sözünü ettiğimiz uygulamalarını anlayabilmek için medyadaki bazı önemli kırılma anlarına değinilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Kırılma anını, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”[11] çanlarının çaldığı ancak buna karşı mücadele yöntemlerinin geliştirilemediği dönüm noktaları olarak anlıyoruz ve bunları AKP’nin 16 yıllık iktidar süresine odaklanarak Uzanlar, ATV-Sabah ve Doğan Grubunun tasfiyesi ile Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği olarak ele alıyoruz.

    Uzanlar bizi 2000’li yılların başına tam da AKP’nin iktidara geldiği yıla götürüyor. 2002 yılında Genç Parti’yi kuran ve seçimlerde partinin yayın organına dönüşen Star gazetesinin de katkısıyla yüzde 7,5 gibi bir oy oranına ulaşan Cem Uzan, kısa sürede, aynı seçimlerde tek başına iktidara gelen AKP’nin hedefine yerleşti. Seçimlerden bir sene sonra Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından İmar Bankası’na el konulmasıyla Uzan Grubu tasfiye sürecine girdi. Bu sürecin sonunda Star; Genç Parti’den alınmş, AKP’ye verilmiş oldu (Özvarış, 2018: 460). Adaklı’ya göre Genç Parti’nin şaşırtan oranda oy toplaması ve bankaya el koyulmasının ilişkilendirilmesi empirik düzeyde kanıtlanamasa da AKP’nin stratejik planında medya sektörünün bir bütün olarak değerlendirildiği, kendisiyle rekabet edebilecek gruplarla açık mücadeleye girmekten kaçınmayacağı daha sonra başka örneklerle de desteklenecekti (2010: 77). TMSF, 2004’te İmar Bankası’nın borçları nedeniyle Star gazetesi ve Star TV de dâhil olmak üzere, Uzan Grubu’na ait toplamda 219 şirkete el koydu. 2007’de bir kısmını aldığı gazeteye bir süre sonra tek başına sahip olan Sancak, Star’ı alış hikâyesini şöyle anlatıyor:

    Tayyip Bey köşeye sıkıştırılmıştı, parti kapatma davaları, 367 kararı, vs. Basın tek sesli, onu boğmaya çalışıyor. Hasan Doğan’la “Onun için ne yapabiliriz” diye konuştuk. Dedik ki, “Basın alanındaki tek sesliliği kıralım. (…) Star’ı büyüttük. Gazetenin yetmediğini anladık. İtibarsızlaşmış da bir gazeteydi. 24 televizyonunu kurduk. Ben tamamen ideallerim için, ona daha iyi hizmet edebilmek için girmiştim o işe.” (akt: Özvarış, 2018: 460).

    Bir sonraki önemli kırılma noktası Sabah-ATV grubunun tasfiyesi oldu. Aydın Doğan ve Hürriyet ile rekabet uğruna televizyon kanalı kurup borçlanan Dinç Bilgin, bankacılık sektörüne girerek siyasetin kucağına düşmesiyle kendi sonunu hazırladı (Önkibar, 2015: 38). Grubun sahip olduğu bankaya, kamuya borçları sebebiyle 2000 yılında TMSF tarafından el kondu ve Bilgin’in medya grubu 2005 yılında Turgay Ciner’in sahip olduğu Merkez Yayıncılık’a satıldı. Ancak 1 Nisan 2007 tarihinde TMSF, Ciner Grubu’na satılan Bilgin’in medya varlıklarına yeniden el koydu. 5 Aralık 2007 tarihinde yaptığı ihale sonucunda Ahmet Çalık’a ait olan Turkuvaz Grubu’na sattı (Kuyucu, 2013: 154). Ahmet Çalık’ın önemli bir özelliği de o dönemde Başbakan olan Erdoğan’ın kendisinden “Bizim Çalık” olarak söz etmesiydi (Eğin, 2011: 120). Uzanlar’ın ardından böylelikle Sabah-ATV grubu da AKP’ye verilmiş oldu. Uzan ve Sabah Grubuna bağlı medya şirketlerinin birer ikişer AKP’ye yakın gruplara geçmesi, medya sektöründe ve buna bağlı olarak kültürel yaşamda yeni bir fenomene yol açtı: “AKP medyası”. Adaklı’ya göre bu yapı daha önce hâkim medyayla yakın temas içinde olan hükümetlerinkinden farklı olarak, doğrudan sahiplik ilişkilerine dayanıyor, siyasi tartışmayı yine doğrudan bu yapı üzerinden yönlendirebiliyor ve farklı sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalarda doğrudan taraf olabiliyordu (Adaklı, 2010: 77-79).

    C:UsersNalanDesktopGörsellerDeniz Feneri 2.jpg

    Görsel 1: Sözcü, 7 Aralık 2012

    Doğan grubunun tasfiyesi de “AKP medyası”nın inşa sürecinin bir sonraki adımıydı. Aydın Doğan’ın iktidarın hedefine yerleşmesinin; Deniz Feneri ile ilgili haberlerin Doğan Grubu’nda sıkça yer alması ve belgelerin ifşa edilmesiyle aynı döneme denk geldiği söylenebilir. Almanya’da faaliyet gösteren “Deniz Feneri e.V” Derneği’nin topladığı 41 milyon avroluk paranın bir kısmının amaç dışı kullanılmasıyla ilgili açılan davanın haberleriydi bunlar (Adaklı, 2010: 79). Dolayısıyla AKP için bertaraf edilmesi gereken bir “düşman” olarak algılanan Doğan medya grubu için de düğmeye basıldı. Yüksek vergi cezalarıyla zora sokulan Doğan Grubu da bu dönemde küçülmeye gitti ve 2018 yılında çok büyük bir kısmı Demirören Grubu’na satıldı.[12] Doğan grubuna yapılan müdahale elbette diğerlerini de etkiledi: “Artık Başbakan’ın gölgesinden bile korkan bir medya var. Konu sadece Aydın Doğan da değil zaten; mesajı diğer gazeteler, patronlar da hemen anladı.” (Eğin, 2011: 31).

    gazete patronu serdim penguen ile ilgili görsel sonucu

    Görsel 2: Haftalık Penguen, 21 Mart 2013/12

    Cemaat medyasının da tasfiyesinin ardından son olarak 2018 yılının Eylül ayında Cumhuriyet gazetesinde yönetim değiştirildi. Çok sayıda medya çalışanı istifa etti.[13] Henüz çok yeni olduğu için arkasında tam olarak hangi hesapların yattığını bilemiyoruz. Ancak gazete yöneticilerinin yargılandığı davada tanıklık eden bir ismin vakfın başkanlığına getirildiğini göz önünde bulundurduğumuzda bunun da AKP medyası yolunda tasfiye sürecinin bir parçası olarak okunmasının çok zor olmadığını düşünüyoruz.

    Görsel 3: Direniş Postası, 10 Eylül 2018. – Cumhuriyet Gazetesi, 9 Eylül 2018

    Toparlamak gerekirse, 2000’li yıllar Türkiye medyasında TMSF’li yıllar olarak adlandırılabilir zira devlete borçlarını ödemeyen medya sahiplerinin medya varlıklarına TMSF tarafından el kondu. Bu el koyma işlemleri sonucunda medya varlıkları başka sermaye sahiplerine satıldı ve medyaya yeni sermaye sahipleri giriş yaptı (Kuyucu, 2013: 154). Bütün bu değişim / dönüşüm ilişkisi elbette medya çalışanlarına, onların çalışma pratiklerine, meslek alışkanlıklarına da yansıdı. Zira “artık karşılarında yepyeni bir muhatap vardı. Bugüne kadar medya patronlarıyla çalışanlar şimdi bir bürokratla iş yapacaklardı. Bir bürokratla iş yapmak için de onun yakın olduğu siyasilerle temas, onlarla kurulan mesafe, yakınlık önemliydi. Nitekim öyle de oldu” (Eğin, 2011: 102-103).

    OLAĞANÜSTÜ HAL, OLAĞAN BASKILAR:

    OHAL Döneminde Medya Çalışanlarına Yönelik Baskı ve Cezalandırma Pratikleri

    AKP için OHAL, kültürel alandaki güç ilişkilerini kökten değişime uğratmak ve ideolojik üretim ve yeniden üretim araçlarına büsbütün hâkim olmak için bir imkân olarak belirirken (Aydın, 2018:194), medya çalışanları için işsizleşme, tutuklanma ve nicesi gibi uygulamalarla mesleğin yapılmasının imkânsızlaşması olarak deneyimlendi. Çalışmanın bu kısmına kadar medyaya yönelik baskı ve cezalandırmaların 20 Temmuz 2016’da ilan edilen 2 yılda 7 kez, 3’er ay süreyle uzatılan OHAL dönemi ile başlamadığını bu uygulamalara giden yolun sermaye ve iktidarın medya politikaları ile nasıl bağlandığını açıklamaya çalıştık. Bu bölümde ise medya çalışanlarının hâlihazırda gördüğü baskılardaki kritik eğişin OHAL’in hangi uygulamalarıyla aşıldığına ve bu uygulamaların medya çalışanları için ne anlama geldiğine, nasıl yaşandığına odaklanacağız. Başlamadan önce hatırlatmak istiyoruz ki Kürt basını için en başından beri OHAL iken anaakım için OHAL Ergenekon ile başladı:

    OHAL baskıysa, işsizleştirmesiyle, suçlu-suçsuz ayrımının birbirine karıştığı bir ortamsa, anti demokratik diyebileceğimiz, evrensel normlara aykırı uygulamalarsa bir kere Türkiye basını sürekli bir OHAL halindedir.”

     

    OHAL baskıysa, işsizleştirmesiyle, suçlu-suçsuz ayrımının birbirine karıştığı bir ortamsa, anti demokratik diyebileceğimiz, evrensel normlara aykırı uygulamalarsa bir kere Türkiye basını sürekli bir OHAL halindedir. (…) 2007’den sonra özellikle bütünüyle kriminalize edilmiş ortam, sürekli baskı altında hissettiğimiz, hatta psikolojik şiddet altında çalıştığım, risk altında hissettiğim. Hapse girme fikrinin doğallaştığı, beni nasıl bilecekler duygusunun çok ağır bastığı, yanı başındaki meslektaşın tarafından hedef gösterilebileceğini bildiğin bambaşka bir dönemdir gerçekten. (…) 15 Temmuz’dan sonraki OHAL’de gazetecilik pratiği 2007’den çok daha ağır mıdır? Bilemiyorum tartışılır. Bizim için 2007’de zaten OHAL başladı ve devam etti. Anaakım OHAL’i o tarihten itibaren çok ciddi bir biçimde yaşıyor (G7).

    OHAL’de İktidarın Mütemmim Cüzü: KHK’ler

    OHAL dönemindeki baskı ve cezalandırmaların en güçlüsü ve en görünür olanı kuşkusuz ki KHK’ler oldu. 2 yıllık OHAL dönemi boyunca çıkarılan 37 KHK ile toplam 174 medya ve yayın kuruluşu “terör örgütleriyle iltisaklı olduğu” iddiasıyla kapatıldı. Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğünü temelden sarsan KHK’ler, isimleri listelerde yer alan kurumlar/medya çalışanları için doğrudan bir cezalandırma aygıtı olurken, (henüz) cezalandırılmayanlar için listelerde isimlerini aradıkları, listeye eklenmemek için sansür ve oto-sansür mekanizmalarını işletmek zorunda kaldıkları bir baskı aracı olarak da işlev gördü. KHK’ler ile OHAL döneminde 70 gazete, 20 dergi, 33 televizyon kanalı, 30 yayınevi ve dağıtım şirketi, 34 radyo kapatıldı. Bir medya kurumunun kapatılmasının ifade ve basın özgürlüğü açısından ne anlama geldiğini birinci bölümde tartıştık. Peki, KHK ile bir kurumun kapatılması medya çalışanları için ne anlama geliyor? Bir kurumu kapatmak orada çalışanları işsizleştirmenin yanı sıra çalışanların fişlenmesi, kriminalize edilmesi, dolayısıyla başka bir yerde iş bulmalarının önünün kapatılması, itibarsızlaştırılması, basın kartlarının iptal edilmesi, malzemelerine el konularak saf dışı bırakılması anlamına geliyor. Görüştüğümüz bir medya çalışanı KHK ile bir medya kurumunun kapatılmasını şöyle özetliyor:

    KHK ile kapatılma bütünüyle bir kurumu ve çalışanlarını yok etme anlamına geliyor. Bir daha o mecrada ses çıkaramayacak noktaya getirme anlamına geliyor.

    Oradaki medya çalışanlarının bir daha iki yakasını bir araya getirememesi anlamına geliyor. Çünkü zaten cemaat medyasına 15 Temmuz öncesinde el konmuştu. KHK ile kapatılan kurumların çoğu büyük emekle, tavşanın suyunun suyu kullanılarak malzemelerin alındığı, insanlara maaşlarının çok güç ödendiği ve sürekli ceza soruşturmaları, tazminat davaları riski altında gazetecilik yapılan [muhalif] kurumlar. Oradaki gazeteci arkadaşların kendilerine yeni mecra bulmaları çok mümkün değil. KHK ile kapatılma bütünüyle bir kurumu ve çalışanlarını yok etme anlamına geliyor. Bir daha o mecrada ses çıkaramayacak noktaya getirme anlamına geliyor (G7).

    Kapatmalar sadece KHK’lerle değil, 668 sayılı KHK ile kurulan RTÜK Komisyonu kararları ile de gerçekleştirildi. 668 sayılı KHK’nin 2. Maddesi’nin 4. Fıkra’sına göre KHK’lerin ekli listelerinde yer almayan radyo, televizyon, gazete, dergi, yayınevi ve dağıtım kanallarının ilgili bakan tarafından oluşturulacak bir komisyonun (RTÜK Komisyonu) teklifi üzerine ilgili bakanın onayı ile kapatılacağı hüküm altına alındı.[14] Bu da iktidara, kurum kapatmayı ve medya çalışanları üzerinde baskı kurmayı kolaylaştıran bir olanak sağladı. Bu olanak da sadece işsizleştirerek medya çalışanlarını değil, haber alma hakkını gasp ederek yurttaşı da cezalandırdı:

    “Kapatma tamamıyla sadece gazetecilerin işsiz kalma meselesi değil, (…) aynı zamanda halkın haber alma hakkı engellendi. Özellikle televizyon karşısında haber alma gaspına uğradılar.” (G6).

    Benimle aynı aileden yayın yapan bir televizyon kanalı kapatıldı. Küçücük bir televizyon kanalıydı. Ama kapatıldı. Bu saatten sonra kurmamıza da bu şartlar altında imkân yok. Peki, ne oldu? Memlekette olaylar olmaya devam ediyor. İşçiler sokağa çıkıyor. Kriz daha başlangıcında ama yaşanmaya devam ediyor. Bunları veren bir yayın organı artık neredeyse kalmadı. İşte bizim televizyon yaşasaydı sokaktaki pazardaki esnaftan, pazarda alışveriş yapanın da nasıl canının yandığını, cebinde paranın kalmadığını da anlatacaktı. Totalde hükümetin açıklamasıyla nasıl çeliştiğini de verecekti. Bu işin dış güçlerle alakası olmadığını tamamıyla ekonomi yönetim krizi olduğunu da verecekti. Kapatma tamamıyla sadece gazetecilerin işsiz kalma meselesi değil. Evet, bizim o çalışan arkadaşların atıyorum yüz kişi işsiz kaldı, ama aynı zamanda halkın haber alma hakkı engellendi. Özellikle televizyon karşısında haber alma gaspına uğradılar (G6).

    OHAL döneminde, medya hizmet sağlayıcılara ilişkin idari yaptırımlarda 680 ve 690 sayılı KHK’ler ile önemli değişiklikler yapılarak idari yaptırıma konu olacak yayın içerikleri ve içeriklerinin kapsamı da genişletildi. Bu OHAL-KHK’leri ile 6112 sayılı RTÜK yasasının 2’inci maddesine 4’üncü fıkra eklenerek[15] ve Türkiye’nin medya konusunda yargı yetkisi diğer ülkelere kıyasla genişletildi. Aynı yasanın 32’inci maddesi değiştirildi. Böylelikle yaptırımlar artırıldı, RTÜK’ün yayın lisansı yetkisi de genişletildi.

    İşsizleş(tir)me: Medyada Ahvali Adiye

    İşsizleşme, medya alanına OHAL ya da KHK ile girmiş değilse de OHAL’de en az 3.000 gazetecinin işsiz kaldığı[16] tahmin ediliyor. Farklı şekillerde ve farklı nedenlerle işsizleşen medya çalışanları her dönemde bu baskıya maruz kaldığı için bu durumun, medya çalışanları arasında bile zaman zaman haber değeri olmadığını dinledik görüşmecilerimizden:

    Medyadaki işsizlik maalesef Türkiye’de neredeyse tüm alanlardan daha fazla normal karşılanıyor. Hem medya içinde hem medya dışında. (…) Zaten çok normalleştiği için aksine bir akşam telefon alırsın “maalesef işine son vermek zorundayız” [derler]. Belki o akşam da almayabilirsin işe gittiğinde derler. Belki işe gittiğinde bile demezler, belki kart okumuyordur. Sana sonra tebliğ ederler falan. Bu kadar basit yöntemlerle işliyor süreç (G7).

    OHAL döneminde bir medya çalışanı için işsizleşme, sadece bir kurumun KHK ile kapatılmasıyla ya da bir medya patronu tarafından işten çıkarılmasıyla gerçekleşmiyor. İktidarın OHAL döneminde giderek artan baskısı, AKP medyasının oluşumuyla alanın değişen kodları, yıpratıcı dava süreçleri, tutuklanma kaygısı, istifaya zorlama, haber/program içeriğinin yok sayılması gibi faktörler de medya çalışanlarının işlerini yapmalarına engel oluyor. Bir görüşmecimize ne kadar süredir gazetecilik yaptığını sorduğumuzda aldığımız yanıt daha çok neden gazetecilik yapamadığına işaret ediyordu:

    Geçmişte gazetecilerin katledildiğini biliyoruz. Günümüzde ise tutuklama, gözaltı, işten atılmalar ile bir nevi işlevsizleştirilmeye çalışılıyor.

    4 yıldır gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Çalışıyorum çünkü Türkiye’de gazetecilik en tehlikeli mesleklerden. Geçmişte gazetecilerin katledildiğini biliyoruz. Günümüzde ise tutuklama, gözaltı, işten atılmalar ile bir nevi işlevsizleştirilmeye çalışılıyor. 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra ise OHAL ilan edildi ve topyekûn bir saldırı gerçekleşti, bu saldırı her kesime yöneldi. Sokaklar yasaklandı, gazetecilik ise sokaktan beslenen bir meslek. Yasaklar ile beraber polis şiddeti mesleği iyice zorlaştırdı (G4).

    Medyada çalışmak ve özellikle gazetecilik mesleği çoğu zaman idealize edilir. Ancak bu işsizleşmekteki ekonomik boyutun göz ardı edilmesine neden oluyor. Görüşmecilerimizin bir kısmı da “gazeteci mesleğe aşkla bağlı kişidir”, “dünyanın en güzel mesleği”, “Gazetecilik de işini kaybetmek diye bir şey yoktur, not defterin ve kalemin her daim yanındadır.”, “gazetecilik ekmek parası için yapılabilecek bir iş değildir” gibi ifadelerle bunu destekleseler de, özellikle işsizleşen medya çalışanları işsizleşmenin ekonomik sonuçlarından azade olmadıklarını, bunun haber üretim sürecine doğrudan yansıdığını, bir başka ifadeyle sürdürülebilir olmadığını söylediler.

    İşsizleştirme bir gazeteci için ekmek parasının olmamasının ötesinde bir anlam taşıyor. Haber pahalı bir malzeme.

    Tabii işsizleştirme bir gazeteci için ekmek parasının olmamasının ötesinde bir anlam taşıyor. Haber pahalı bir malzeme. İdlib haberi yapılacaksa oturup masa başından yapamazsın. Haberin yeni bir bilgi içermesi gerekir. O yeni bilgiye ulaşmak da senin en iyi ihtimalle bir yerden bir yere gitmene bağlıdır. Hadi telefonla konuşmana bağlıdır. Bir kere bir kurumda temsil edilmiyorsan haber kaynağı sana 30-40 defa daha çekingen. Bir yere gitmen gerekiyorsa cebindeki son parayı harcaman gerekir. Genellikle bu gideceğin yer Kızılay’dan Esat’a gitmek gibi bir şey değildir. İdlib’e gitmen gerekir yani. Yargılamalar alınmıştır bir başka şehre, oraya gitmen gerekir. Gece kalman gerekir. Avukatla konuşman gerekir. Belki haber kaynağına yemek ısmarlaman gerekir. Bütün bunlar gazetecilik yapmayı olanaksızlaştıran şeylerdir. İçerik üretmemenin altında bu ekonomik şeyleri görüyoruz. O yüzden bizde her şey fikir yazılarına dönüşür. Gazetecilik yapılamaz hale geliyor (G7).

    “Kovulduktan” sonra, bir süre başka bir iş aradığını ama “beceremediği” için bıraktığını ifade eden bir görüşmecimiz bunun üzerine herhangi bir maddi destek almadan girdiği alternatif medyada yaşadığı zorlukları şöyle ifade ediyor:

    Twitter’da yüksek sayıda takipçisi olanlar önemlidir. İşte onlardan bunu talep etmenin zorluğu, ‘Ancak yaşayan bilir’ türünden.

    Yayın konusundaki zorluk, günü iyi okumak, yani epey zamanı bilgilenme için araştırma yaparak geçirmek, yayının kalitesi konusunda internet hızına bağımlı olmak, internetin güçlü olmadığı noktalarda yayının kesilmesine üzülmek gibi sorunlar var. Bunun dışında en önemli sorun, sizi izleyenlerin sayısını yükseltebilmek. Bu noktada izlenirlik oranı yüksek olan insanların dayanışmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun için de, örneğin Twitter’da yüksek sayıda takipçisi olanlar önemlidir. İşte onlardan bunu talep etmenin zorluğu, “Ancak yaşayan bilir” türünden (G9).

    C:UsersNalanDesktopGörsellerKOLAJ SON.jpg

    Görsel 4: Alternatif Medya Kolaj

    Bir medya çalışanı olarak işsiz kalmanın diğer alanlardan bir başka farkı daha var. Çünkü Türkiye’deki medya yapılanmalarına baktığımızda anaakım ya da parası olan medya kuruluşları bir elin parmaklarını geçmiyor. Öncelikle işten çıkarıldığınızda tekrar iş bulmanız herhangi bir sektöre oranla imkânsız.[17] Bunda hem sahiplik ilişkilerinin etkisi söz konusu hem de gazeteler arasındaki ideolojik kutuplaşmaların.

    Tutuklamalar: “Mayınlı Alana Girme Mesajı”

    Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun (TGDP) saptamasına göre 21 Eylül 2018 tarihi itibarıyla Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü 217 gazeteci bunuyor, bunların 32’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü.[18]

    C:UsersNalanDesktopGörsellergazetecilere-ozgurluk-platformu-620x310.jpg

    Görsel 5: tgs.org.tr, 4 Haziran 2014

    Medya çalışanlarının kriminalize edilmesinden söz etmiştik. Bu bağlamda medya çalışanlarının hangi suçlardan tutuklandığına ve yargılandığına bakmak örnekleyici olacaktır. OHAL döneminde 20 gazeteci ve medya temsilcisi darbeye iştirak suçlamasıyla 20 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası, 3 gazeteci ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı. Casusluk ve devlete ait gizli bilgileri yaymak suçlaması ile 12 gazeteci (1 kişi aklandı) 1 müebbet ve 509 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Örgüt propagandası ve örgüt açıklamalarına yer vermek suçlamasıyla 49 gazeteci ve medya çalışanı 276 yıl hapis istemi ile karşı karşıya. Bu davalarda 6 kişi 12 yıl 9 ay hapis cezası aldı, 1 kişi beraat etti, 4 yeni dava açıldı. Örgüt yöneticiliği, örgüt üyeliği, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, örgüte yardım gerekçesiyle 143 gazeteci 2 bin 159 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. 25 kişi 174 yıl 6 ay mahkûmiyet aldı. 8 beraat ve 7 yeni dava söz konusu. Suçu övmek ve suça teşvik gerekçesiyle 10 gazeteci yargılanıyor, bir gazeteci suça tahrikten 5 ay hapis cezası aldı. Gizliliğin ihlali gerekçesiyle 2 haberci 6 yıl hapis istemi ile yargılanıyor, 1 haberci aklandı. Kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasıyla 3 gazeteci 13 yıl 6 ay hapis istemi ile yargılanıyor. Tüm bu büyük rakamlara rağmen iktidarın açıklaması değişmiyor: “Onlar gazetecilikten içeride değiller.”

    Şu anda içeride olanların gazetecilik sıfatı yok. Bunlar ya terör örgütüyle beraber hareket etmişlerdir ya silah bulundurmaktan içeri girmişlerdir ya da birçok yerlerde bankamatikleri kırmışlar, buraları soymuşlardır. Ama ceplerinde bir sarı basın kartı değil, gazeteci kartı vardır. Bununla beraber de kendilerinin gazeteci olduğunu iddia etmişlerdir. Ve şu anda da sizin ifade ettiğiniz şekilde 170 tane gazeteci falan içeride yok, bunların hepsi yalan. Böyle bir şey söz konusu değil. Bunların defaatle açıklamalarını yaptık ve şu anda gerçek manada gazeteci sıfatıyla içeride iki kişi var. Bunun dışında böyle bir şey söz konusu değil. Bu yalanlarla da dünyayı kandırmayalım.[19]

    Bir gazeteci hakkında dava açılmasının artık çok sıradanlaştığını, yargılanmayan gazeteciye gazeteci gözüyle bakılmadığını belirten ve sayısını anımsayamadığı kadar çok yargılandığını ifade eden görüşmecimiz medya çalışanlarına açılan davaların etkisini şöyle özetliyor:

    Bunlar gazetecinin bireysel olarak “ben tutuklanırım”dan ziyade bence şey açısından önemli. Nereler mayınlı alanlar nerelerde mayın yok? Bunlar, bu davaların açılma nedenlerinden birisi bence “oralara bulaşmazsan ben de sana bulaşmam” mesajı vermektir gazetecilere ve gazetelere. Zaten gazeteciler o noktadan sonra bulaşmak istese bile gazeteler o mayınlı alana girmek istemedikleri için haberi yayınlamazlar. Bu gazeteci davaları ve yargılamaları doğal bir sansür-otosansür sürecinin temel bir dinamiğidir bana kalırsa (G7).

    AKP döneminde sıklıkla gördüğümüz baskı ve ceza yöntemlerinden biri de hakaret davalarıdır. Nisan-Mayıs-Haziran 2018 döneminde 32 gazeteci “hakaret” suçlamasıyla açılan ceza davası kapsamında toplam 77 yıl 4 ay hapis cezası talebiyle yargılandı; dördü toplam 1 yıl 10 ay 5 gün hapse (11 ay 20 günü ertelemeli) mahkûm edildi. Yedi gazeteci de toplam 4 milyon 40 bin TL maddi veya manevi tazminat istemiyle yargılandı; Üçüne açılan 1 milyon 540 bin TL’lik davalar yeniyken diğer ikisine açılan 500 bin TL’lik tazminat davası yerel mahkemece reddedildi.[20] Son üç ayda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ilişkin görüş ve eleştirileri nedeniyle toplam 16 gazeteci, toplam 74 yıl 8 ay hapis istemiyle yargılandı.

    Tazminat davaları şahsi de olsa eğer bir kurumda çalışıyorsanız genellikle kurum tarafından ödenir. Sermaye ile doğrudan ilişkili anaakım bir medyada çalışıyorsanız tazminatın kurum tarafından ödenmesi kolaydır ancak muhalif bir medyada iseniz bunu kurum ödese bile medya çalışanı ya da kurum üzerinde ağır yaptırımları olabilir. Bu durumu görüşme yaptığımız kişi kendi gazetesindeki deneyiminden yola çıkarak şöyle anlatıyor:

    Üst üste gelen [tazminat] davalar[ı] çok yıpratıcı

    Benim var tazminat davam, henüz kesinleşmedi ama gazeteme cezalar geliyor, arkadaşların. Bunu tabii ki kurum karşılıyor. Ama üst üste gelen davalar çok yıpratıcı. Biz çünkü çok zor şartlarda çıkan bir gazeteyiz. Amacın bu olduğunu düşünüyoruz ekonomik olarak boğma hamlesi. Yoksa onların üç kuruşa beş kuruşa ihtiyacı olduğundan mı? Ben ona 20-50 bin lira versem bi şey mi sağlanacak davayı açan kişiye? Ama 50 bin lira benim gazeteme dokunuyor. 3 kere ceza alsam ben ne yaparım diye kara kara düşünüyorum (G6).

    KHK’ler, tutuklamalar, işsizleştirme ve tazminat davalarıyla alanları iyice daraltılan medya çalışanları için bir diğer cezalandırma pratiği de sarı basın kartlarına yönelik keyfi uygulamalar olarak karşımıza çıkıyor.

    Basın Kartı Uygulamaları: “Varlığı bir dert, yokluğu yara”

    OHAL döneminde medya açısından dikkat çekici bir diğer düzenleme de 9 Temmuz 2018 tarihli 703 sayılı KHK ile sarı basın kartının verildiği Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün (BYEGM) kapatılması, mal varlığıyla birlikte genel müdürlük tarafından gazetecilere “sarı basın kartı” verilmesi gibi tüm görev ve yetkilerinin Cumhurbaşkanlığı İletişim Bakanlığına devredilmesi oldu.[21] Basın kartlarının devletin ve sermayenin basın üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılması da diğer baskı ve ceza uygulamaları gibi OHAL öncesine dayanıyor olsa da bu kapatılma baskıya ayrı bir boyut getirdi. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin kapatılma üzerine yaptığı açıklamada özetlediği gibi “Kurumun Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kuruma devredilmiş olması hem ayrıcalıkların hem sansürün artırılması anlamına gelmektedir. Bu, uzun süredir ‘başarıyla’ yaratılmış olduğu görülen iktidar yanlısı ‘gazeteciliğin’ iyiden iyiye ‘Saray Gazeteciliği’ne dönüştürülmek istendiğinin en güçlü kanıtıdır.”[22]

    Görsel 6: Birgün Gazetesi, 10 Temmuz 2018

    C:UsersNalanDesktopGörseller650x344-amberin-zamanin-basin-karti-iptal-edildi-1483613155517.jpg

    Görsel 7: Sabah Gazetesi 5 Ocak 2017.

    OHAL’in ilk yılında 889 gazetecinin sarı basın kartları iptal edildi. Dönemin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün yaptığı açıklamada Milli Güvenlik Politikası bunun nedenlerinden biri olarak sayıldı.[23] Görüşmecilerimiz ise bu iptalleri ve basın kartı alamamalarını şöyle yorumluyor:

    Sarı basın kartlarının iptal edilmesi, hükümetin bir baskı aracıdır.

    Sarı basın kartlarının iptal edilmesi, hükümetin bir baskı aracıdır. Bu noktada hükümet, “benim gazetecilerim” ve “benim olmayan gazeteciler” olarak, topluma yaptığı gibi bizi de ikiye bölmek istemektedir. Eğer siz muhalifseniz, sarı basın kartınız olamaz, olsa da devlet kurumlarında akreditasyon alamazsınız. Yani önemli olan kartınızın rengi değil, kimlikte yazan “ad”ınızdır (G8).

    2 yıldır bekleyen ama hâlâ reddedilmeyen başvurular var. Aslında ne reddediyorlar ne onaylıyorlar. Bir sürüncemede bırakılmış, onlara kart verilmiyor ama iptal de edilmiyoruz. “Hakkınız yok siz kart alamazsınız” da denilmiyor ki yasal süreç başlatılsın, siz neden diye sorabilin. Bu da yok. Böylelikle meslek yapmanıza engel olunuyor. Meclise girebilmek için o kartı soruyor, ama kartı vermiyor (G6).

    Meclise girebilmek için o kartı [sarı basın kartı] soruyor ama kartı vermiyor.

     

    Kurum kartlarının yeterli görülmemesi, sarı basın kartlarının iptalleri (ya da hiç alınamaması) uygulamalarının neden olduğu habere/kaynağa ulaşamama gibi yaptırımların yanı sıra bu durum zaten baskı altındaki medya çalışanlarını suçlulaştırmayı kolaylaştırıyor ve cezalara karşı daha da savunmasız kılıyor:

    Bir tane açık uygulama yapılıyor, polis diyor ki “sarı basın kartını göster” ama basın kartım yok, devlet aldı, vermiyor. Ayrıca kurum kartıyla gazeteci olarak saymıyor. Burada haberin yapılmasına engel olan bir durum var. Her koldan sarmalanmış bir durum. Orada açıklamayı izleyemiyoruz. Sarı basın kartın yoksa seni gözaltı bile yapabiliyor. 15 Temmuz sürecinden sonra biz mesela bir süre sarı basın kartı olmayan sadece kurum kartı olan arkadaşlarımızı habere göndermeye çekindik. Alınırlar diye ki geldi arkadaşlarımızın başına (G6).

    Bu kadar baskı ve tehdit altında çalışan gazetecilerin, muhabirlerin dayanışması ancak aynı kurumda çalışan sınırlı sayıda kişi arasında mümkün oluyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de sendikal örgütlenmenin zayıflatılması, medya çalışanlarının baskılara karşı yalnızlaştırılmasıdır.

    Dayanışmanın Zorluğu ve Örgütlülüğün Cezalandırılması

    Medya çalışanlarının da tıpkı tüm çalışanlar gibi kendilerini güvenceye almak, haklarını savunmak için örgütlenmeye gereksinimi olmakla birlikte Türkiye’de sendikacılığın özellikle AKP döneminde neredeyse tamamen bitirildiğini söylemek mümkün.[24] Medya çalışanlarına uygulanan baskıların önemli bir nedeni de sendikalı olmalarıydı. Görüşmecilerimiz sendikalı oldukları için yaşadıkları baskıyı şöyle anlatıyor:

    Deneyimim ve niteliklerim hiçe sayılarak üç kez servisim değiştirildi ve atıl bırakıldım. Kurum içindeki hareketlerim izlendi, sözlü saldırılara ve mobbinge maruz kaldım. Muhabirlik yapmam engellendi, gece nöbetlerim artırıldı.

    Kurumda 50 yılı aşkındır örgütlü olan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı; kurumun 90 yıllık geleneğini, tecrübeli personelini hedef alan bu süreçte tüm çalışanlar gibi ben de mobbing ve baskıya maruz kaldım. Uyarı cezaları ve daha sonra “sendikal faaliyetlerimden dolayı” disiplin cezası aldım. Deneyimim ve niteliklerim hiçe sayılarak üç kez servisim değiştirildi ve atıl bırakıldım. Kurum içindeki hareketlerim izlendi, sözlü saldırılara ve mobbinge maruz kaldım. Muhabirlik yapmam engellendi, gece nöbetlerim artırıldı (G3).

    Sendikal tercihimi deştirmem yönünde telkinlere maruz kaldım.

    Özellikle sendikal tercihim dolayısıyla belli dönem bu tür olumsuzluklar yaşadım. Nedeni doğrudan açıklanmamakla birlikte çalıştığım birim iradem dışında değiştirildi, sendikal tercihimi deştirmem yönünde telkinlere maruz kaldım. Huzursuz/tedirgin olmama neden olan bir atmosfere maruz bırakıldım (G2).

    Ben ilk olarak fotoğraf servisine sürüldüm arşiv görevlisi olarak, sonrasında da muhabir kadrosunda olmama karşın montajcı yapıldım.

    Öncelikle kişiler üzerinde sonrasında da örgütlü yapı üzerine -Türkiye Gazeteciler Sendikası- çok yoğun baskılar yaşandı. Bu baskılara biz daha çok maruz kaldık. Sansür ve otosansürün her biçimi yaşandı… Biz yönetici arkadaşların daha çok, ama iktidarın kafasına uymayan birçok kişinin de sık sık görev yerleri değişti. Ben ilk olarak fotoğraf servisine sürüldüm arşiv görevlisi olarak, sonrasında da muhabir kadrosunda olmama karşın montajcı yapıldım. Birçok kişi emekliliğe zorlandı. Yönetimle iyi geçinen bizim akranlarımızın hepsi müdür, yayıncı falanken bizim kısmetimize de işte böyle montaj, arşiv gibi görevler düştü. Bir başka konu da haberlerin niteliğiydi bu dönemde. Eskiden siyasi düşüncenin her tayfına yer veren bültenler bir anda AKP bülteni niteliğine büründü. Yaşanan baskılar neticesinde TGS’de örgütlü çok az kişi kaldı. Biz kalanlar birbirimizle her zaman dayanışma içinde olduk. Ancak yaşadığımız uzun baskı döneminde giderek artan şekilde yalıtıldık ve yalnızlaştırıldık. Atılmadan önce öğlen yemekhaneye çıktığımızda, bizim masamıza oturmaya cesaret edecek kimse kalmamıştı artık (G1).

    Ancak yaşadığımız uzun baskı döneminde giderek artan şekilde yalıtıldık ve yalnızlaştırıldık. Atılmadan önce öğlen yemekhaneye çıktığımızda, bizim masamıza oturmaya cesaret edecek kimse kalmamıştı artık.

     

    Uygulanan tüm bu baskılar yalnızca sendikalı olanları hedef almadı, tıpkı öteki baskı türleri gibi diğerlerine de gözdağı vermeye hizmet etti. Bu şekilde çok sayıda medya çalışanı sindirildi, korkutuldu. Böylece dayanışma olanaklarının da önü kapatıldı. Zira görüşmecilerimiz medya çalışanları arasında zaten zor alan dayanışmanın artık neredeyse hiç kalmadığını ifade ediyor:

    Çalışma arkadaşlarımız, kendi konumlarından ve çalışma koşullarından endişe duydukları için açık destek olmaktan genellikle kaçındılar. Hatta bazı arkadaşlarımız tarafından da dışlandık. Kişisel alanlarımızda, birebir konuşmalarda dile getirilen iyi niyetler ve dilekler dışında, özellikle son süreçte destek gördüğümüz söylenemez (G3).

    Bazı dönemlerde gazetede tenkisatlar yaşandı ve işten çıkarılan arkadaşlarımız oldu. Dayanışmamız sadece onları teselli edebilmek boyutunda olabiliyor. Bu durumu engelleyebilecek herhangi bir güce veya pozisyona sahip değilim (G5).

    Sendikalı oldukları için dayanışma ve ortak hareket alanlarına dair deneyimli görüşmecilerimiz, sürecin nedenleri ve sonuçları konusunda çalışanlar arasında bir dayanışma oluşturmak için çok çaba göstermelerine rağmen özellikle kurum içindeki mobbing ve baskının yoğunlaşması sonucunda iş arkadaşlarının açık desteğini de kaybettiklerini anlattılar. Baskılar sonucunda örgütlenme ve dayanışmanın neredeyse tüketildiği bir dönemde çalıştığı eski kurumun şimdiki halini şöyle özetliyor bir görüşmecimiz:

    Yeniden yapılandırma sürecinin sonunda, yönetimin de değişmesiyle ‘doğrudan baskıların’ azaldığını ya da artık buna gerek kalmadığını duyuyorum.

    Yeniden yapılandırma sürecinin sonunda, yönetimin de değişmesiyle doğrudan baskıların azaldığını ya da artık buna gerek kalmadığını duyuyorum. Çalışmaya devam eden az sayıda deneyimli arkadaşımız, habercilik anlamında niteliksel ve niceliksel olarak büyük bir gerileme olduğunu, siyasi haberlerin doğrudan yetkililer tarafından dikte edildiğini aktarıyor. Ayrıca, kurumda Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye tek bir çalışan kalmamış durumda (G3).

    Sendikaya üye bir tek bir kişinin bile kalmadığı kurumlarda dayanışma da giderek zayıflıyor. Uygulanan baskıya ve mobbinge tek başlarına direnmek, bununla yalnız başa çıkmak zorunda kalan medya çalışanlarının her türlü müdahaleye karşı savunmasız bırakıldığı ortamda “bağımsız”, “tarafsız”, “özgür” içeriklerden söz etmek de pek gerçekçi görünmüyor.

    İçeriklere Müdahale: “Batsın Sizin Gazeteciliğiniz”[25]

    “Meğer sansür, ille her şeyi gören o gizli güç ya da tebaasının başına heyula gibi dikilmiş uzaktaki buyurgan değilmiş… İçimizde yankılanabilir, benliğimize yerleşebilir, peşimizdeki casus, sakın fazla ileri gitme diyen özel katibemiz olabilir. İçimizdeki sansürcü durmadan pabucun pahalı olduğunu hatırlatır bize: Şöhretimiz, ailemiz, mesleğimiz, işimiz, şirketimizin yasal durumu tehlikededir. Çenemizi kapamamıza, titrememize, hafifçe gülümseyerek bir kez daha düşünmemize neden olabilir…”(Keane, 1991: 56)

    Herhangi bir medya kuruluşunda haberin editoryal süreçten geçmesi ve zaman zaman bazı haberlerin yayınlanmaması olağan bir uygulamadır. Ancak AKP dönemindeki baskılar ve müdahaleler sonucu artık aynı gün çok sayıda gazetenin manşetlerinin bile aynı olduğuna tanık oluyoruz. İktidarın; oluşturduğu yandaş medya sayesinde içeriklere müdahale ile yetinmediğini, doğrudan içerik dikte ettiğini görüyoruz:

    [Eskiden çalıştığım kurum] tamamen hükümet güdümlü, manipülatif bir medya organına dönüştü. Deneyimli kadrolar emekliliğe zorlandı ve böylece usta çırak ilişkisiyle aktarılan kurumsal değerler ve gazetecilik, yayıncılık ilkeleri yok edildi. Kuruma yeni alınan onlarca kişi, daha önce uygulanan teamüllerin tersine yetkisi geniş sıfatlarla çalışmaya başladı. Sonuç olarak, bu süreçte Başbakanlık Basın Bürosu gibi işlev görmeye başladı. Hükümetin dış ve iç politikaları doğrultusunda sansasyonel ve doğruluğu tartışmalı, propaganda amaçlı yayıncılığa geçti (G3).

    Her zaman kendi istediğimiz haberleri yapamıyoruz. İstanbul Genel Merkezin sayfada yer vermek istediği haberler oluyor. Bizden isteniliyor ve o konuyu haberleştirmek zorunda kalıyoruz (G5).

    C:UsersNalanDesktopGörseller20130303_63_batsin-sizin-gazeteciliginiz_4.jpg

    Görsel 8: beyazgazete.com, 3 Mart 2013.

    Yaşanan tüm bu baskı ve cezalandırmaların medya çalışanları üzerindeki en önemli sonucu otosansür olarak kendini gösteriyor. AKP’nin şimdiye kadarki medya stratejisine baktığımızda bir medya çalışanına verilen cezanın ya da uygulanan baskının amacının da zaten bu olduğunu söyleyebiliyoruz. AKP medyasının dışındaki ve sürekli olarak kurum kapatmaktan, medya çalışanlarının tutuklanmasına kadar her türlü baskıya maruz kalan az sayıdaki muhalif medya kurumunda ya da yabancı basında çalışan görüşmecilerimiz, içeriklere müdahale konusunda sıkıntı yaşamadıklarını anlattılar:

    İstediğim bir haberi yapabiliyordum. Tabii ajans olarak editörden haberiniz geçiyor. Burada en fazla düzeltme ya da kısaltma olabilir. Habere yayın çizgisi dışında çok fazla bir müdahale olmuyor (G11).

    “Yabancı basın kuruluşlarına çalıştığım için sansüre uğramıyorum ama bu, haber yaparken kendimi özgür hissettiğim anlamına gelmiyor.”

    Yabancı basın kuruluşlarına çalıştığım için sansüre uğramıyorum ama bu, haber yaparken kendimi özgür hissettiğim anlamına gelmiyor (G10).

    “[Baskı ve cezalar] haberciliği öldürüyor. Sorgulayan, araştıran, yetkililere ‘neden?’ sorusunu yöneltme gücünü ortadan kaldıran etkiler yaratıyor.”

    Kurum tarafından içeriklere müdahale edilmemesi medya çalışanlarının kendilerini özgür hissettikleri anlamına gelmiyor, çünkü yabancı ülkelerin muhabirlerinin bile tutuklandığı Türkiye’de yaşıyorlar. Dolayısıyla bölümün başından beri üzerinde durduğumuz tüm baskı ve cezalandırma araçlarını sonuç olarak bir içerik müdahalesi olarak görmek gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bir görüşmecimizin de ifade ettiği gibi tüm bu baskı ve ceza uygulamaları, “Haberciliği öldürüyor. Sorgulayan, araştıran, yetkililere ‘neden?’ sorusunu yöneltme gücünü ortadan kaldıran etkiler yaratıyor” (G9). Bu durum da medya çalışanlarının “başıma bir şey gelirse” düşüncesinden arınmalarının, başka bir deyişle otosansürden azade işlerini yapmalarının önünü tıkıyor.

    SONUÇ

    Özetle Türkiye’deki toplumsal ve siyasal muarızlar ifade özgürlükleri yok sayılarak farklı dönemlerde farklı “demokrasi düşmanları” ile birlikte anılarak düşmanlaştırıldı. Ergenekon döneminde “vesayetçi”ler, Gezi döneminde “çapulcu”lar, 15 Temmuz Darbe Girişimi sürecinde “Fetö”cüler milli demokrasimize saldırdı (!), medya çalışanları da bu dönemlerde yaptıkları haberler, programlar ile bu “düşman”larla el eleliği iddia edilerek kriminalize edildi. Bunda şüphesiz ki sermaye ilişkilerinin, medya patronlarına yönelik yıllara yayılan baskıların da etkisi oldu. “Erdoğan ve medya kurmayları, dikensiz gül bahçesi yaratabilmek için medya mülkiyeti alanında yapabileceklerinin maksimumunu yapmış olmasına rağmen, egemen medyadan bile hâlâ bazı çatlak seslerin çıkması karşısında bu kez ‘hukuki’ ve ‘yasal’ çarelere başvurdular” (Aydın, 2015: 24). Bu da yetmeyince tüm pürüzleri ortadan kaldırmayı sağlayan, tüm baskı ve müdahaleleri meşru kılan OHAL devreye sokuldu.

    OHAL döneminde baskı ve cezalarla ilgili bölümde baskı ve ceza pratiklerinin bir kısmına değinebildik. Ancak biliyoruz ki bu baskı ve cezalandırmalar bunlarla sınırlı değil. Örneğin görüşmecilerimizden biri gördüğü baskılardan ve tutuklanma riski nedeniyle mülteci olmak zorunda kaldığını ifade etti. Üzerinde duramadığımız bir diğer uygulama da hem gazeteci hem de toplumun geneli için “seni her an yargılayabilirim, cezaevine atabilirim, şimdilik bekle bir yere gitme” (G8) anlamına gelen pasaport tahditleriydi. Bu çalışma kapsamında tüm baskı türlerine yer vermemiz mümkün olamadı. Bunun bir nedeni çalışmadan kaynaklanan sınırlılıklardı, bir diğeri ve asıl önemlisi ise deneyimlerini dinlediğimiz kişi sayısının yalnızca 11 olmasıydı. Baskının yaşanma ve hissedilme biçiminin neredeyse herkese göre farklılaştığını düşündüğümüzde ne kadarını yazarsak yazalım eksik kalacaktı.

    Anayasa, OHAL’de çıkarılan KHK’lerin sadece OHAL’in ilanını gerektiren konulara ilişkin olmasını ve ölçülü olmasına hükmeder. Ayrıca ileriye dönük sürekli değişiklikler yapılmamasını da güvence altına alır. Oysa sadece medyaya yönelik değişikliklere baktığımızda bile OHAL döneminde yapılan düzenlemelerin ve baskıların bu sınırı çoktan ihlal ettiğini görebiliyoruz. Alanın kodlarının değiştirilmesi nedeniyle, medya çalışanları için evrensel hukuk normlarına uygun, ideal çalışma koşulları bugün sağlansa bile özgür bir basına sahip olmak Türkiye’de çok uzun yıllar alacak gibi görünüyor.

    KAYNAKÇA

    Adaklı, G. (2010). “Neoliberalizm ve Medya: Dünyada ve Türkiye’de Medya Endüstrisinin Dönüşümü”, (s. 67-83) içinde Mülkiye, Cilt: XXXXIV, Sayı: 269.

    Agamben, G. (2013). Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, (çev. İsmail Türkmen) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    Akdeniz, Y. ve Altıparmak, K. (2016). “Türkiye’de Muhalif Düşüncenin Susturulması ve İfade Özgürlüğü” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, s. 167-205. (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    Arendt, H. (2003). İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şener), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Atılgan, M. ve Işık, S. (2011). Cezasızlık Zırhını Aşmak: Türkiye’de Güvenlik Güçleri ve Hak İhlalleri, İstanbul: TESEV Yayınları.

    Aydın, U. U. (2015). Neoliberal Muhafazakâr Medya. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    Aydın, U. U. (2018). “Lanetli Süreklilik: Neoliberal Militarizmden Otoriter Muhafazakârlığa” (s. 31-65) içinde Yeni Türkiye’ye Varan Yol, (der. Akça, İ. vd. çev. Deniz, K.) İstanbul: İletişim Yayınları.

    Bora, T. (2017). Cereyanlar Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Çınar, M. (2015). Vesayetçi Demokrasiden “Milli” Demokrasiye, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Eğin, O. (2011). İmha Planı Medya Nasıl Çökertildi, İstanbul: Destek Yayınevi.

    Eres, B. ve Yüksel, H. (2018). “AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi”, https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ Erişim Tarihi: 25 Eylül 2018.

    Fraser, N. (2004), “Kamusal Alanı Yeniden Düşünmek: Gerçekte Varolan Demokrasinin Eleştirisine Bir Katkı” (s. 103-133), içinde Kamusal Alan, (der. Meral Özbek), İstanbul: Hil Yayınları.

    Keane, J. (1991). Medya ve Demokrasi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

    Keten, E. T. ve Aydın, U. (2018). “Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme”, https://medyaport.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/ Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2018.

    Kuyucu, M. (2013). “Türkiye’de Çapraz Medya Sahipliği: Medya Ekonomisine Olumsuz Etkileri ve Bu Etkilerin Önlenmesine Yönelik Öneriler”, (s. 144-163) Selçuk İletişim, 8, (1)

    Önkibar, S. (2015). İmamlar ve Haramiler Medyası, Ekim, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

    Özvarış, H. (2018). “Star’da Başbakan Rahatsız Olur Diye Gül Sansürlendi” (s. 458-477) içinde, Kayıp Medyanın İzinde Söyleşiler 2012-2018, (haz. Özvarış, H.), İstanbul: P24 Kitaplığı.

    Sarikakis, K. (2016). “Avrupa’da Kamu Medya Hizmeti: Sessiz Bir Paradigma Değişikliği mi?” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    Tahincioğlu, G. (2015). Devlet Dersi: Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Ankara: Notabene Yayınları.

    Tosun, E. G. (2007a). “İnsan Hakları ve Medya”, (s.80-104) içinde İnsan Hakları Haberciliği, (haz. Alankuş, S.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Tosun, E. G. (2007b). “Giriş” (s. 19-32) içinde Hak Örgütleri Medyada Görünür Olmak (Haz: Tosun, E. G.). İstanbul: IPS Vakfı Yayınları.

    Yılmaz, Z. (2018). Yeni Türkiye’nin Ruhu Hınç, Tahakküm, Muhtaçlaştırma, İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yıldız Tahincioğlu, A. N. (2016). “Bir ‘Hakikat’ Üretme Aracı Olarak Haber ve Cezasızlığın Normalleştirilmesi”, (s. 164-202), içinde, Yamuk Hakikat: İfade ve İletişim Hakkı Üzerine, (der. A. N. Yıldız Tahincioğlu), Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Dipnotlar

    *Çalışmaya sunmuş olduğu katkılardan dolayı E. İrem Akı’ya teşekkür ederiz.

      1. Çalışma kapsamında farklı medya kurumlarında çalışan, istifa eden ve işten çıkarılmış toplamda 11 kişiyle çoğu mail üzerinden, bir kısmı sözlü görüşmeler yaptık. Güvenlik gerekçesiyle ve onların rızasıyla görüşmecilerimizin isimlerini kullanmadık, farklı görüşmecileri (G1), (G2) gibi numaralarla adlandırdık. Böyle bir dönemde sorularımızı samimiyetle yanıtladıkları ve bu çalışmaya sundukları katkılardan dolayı hepsine ayrı ayrı teşekkür ederiz. ↑

     

      1. https://www.hrw.org/world-report/2018/country-chapters/turkey Erişim Tarihi: 15 Eylül 2018. ↑

     

      1. https://www.cnnturk.com/dunya/dw/turkiye-basin-ozgurlugunde-geriledi-180-ulke-arasinda-157inci-sirada Erişim Tarihi: 10 Eylül 2018. ↑

     

      1. Aktaran Akdeniz, Y. ve Altıparmak, K. (2016). “Türkiye’de Muhalif Düşüncenin Susturulması ve İfade Özgürlüğü” içinde Tehlike Altında Gazetecilik: Tehditler, Mücadele Alanları, Yaklaşımlar, s.167-205. (der. Onur Andreotti, çev. Defne Orhun), İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları. ↑

     

      1. Gündelik hayattaki “Ama”ların cezasızlık kültürüne etksinin ayrıntılı bir okuması için bknz: Devlet Dersi: Çocuk Hak İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri, Gökçer Tahincioğlu (2015) ↑

     

      1. https://www.evrensel.net/haber/304088/kirkaya-kurt-basini-icin-her-gun-ohal Erişim Tarihi: 18 Eylül 2018 ↑

     

      1. http://gazetekarinca.com/2018/09/yarginin-kurt-basini-mesaisi-eylulde-84-gazeteci-yargilanacak/ Erişim Tarihi: 3 Eylül 2018 ↑

     

      1. https://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-dan-saadet-partisi-ne-kadere-bak-kimler-kimlerle-beraber-yan-yana-geliyor-153854.html Erişim Tarihi: 5 Eylül 2018. ↑

     

      1. Bianet’in medyanın gezi güncesi raporuna göre Temmuz-Eylül 2013 döneminde polis ve polis olduğu düşünülen sivil giyimli kişiler, dördü uluslararası basından en az 48 haberciyi darp etti. Biber gazı ve plastik mermilerle yaraladı, işlerini yapmasını engelledi, fotoğraflarını sildi, küfür ve hakaret etti. İkisi uluslararası basından en az 11 haberciyi gözaltına aldı. Üç aylık dönemde Gezi Direnişi’ne destek veren bir dizi, bir program yayından kaldırıldı, bir karikatür sergisi engellendi, bir dizinin oyuncuları değiştirildi. Yaygın medyanın sansürcü, yanlı tutumundan ötürü en az 10 gazeteci istifa etti, 11 gazeteci işten atıldı. En az dokuz basın meslek örgütü Gezi Direnişi sırasında polislerin gazetecileri hedef almasını, medyadaki sansürü kınadı. https://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/150520-medyanin-gezi-guncesi ↑

     

      1. Bu konuda daha önce burada yazılan bir rapor olduğu için biz ayrıntılı olarak ele almak yerine metnin akışı için gerekli gördüğümüz konulara değindik. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Eres, B. ve Yüksel, H. (2018). “AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi”, https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi Erişim Tarihi: 25 Eylül 2018. ↑

     

      1. Tanıl Bora’nın konuyla ilgili Birikim’de yayınlanan yazısına şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9087/kirilma#.W6YgCXszbIU Erişim Tarihi: 13 Eylül 2018. ↑

     

      1. http://www.diken.com.tr/dogan-holding-resmen-duyurdu-dev-medya-grubu-916-milyon-dolara-demirorenin/ Erişim Tarihi: 10 Eylül 2018. ↑

     

      1. http://www.diken.com.tr/cumhuriyette-yonetim-degisti-ilk-giden-yayin-yonetmeni-sabuncu/Erişim tarihi: 10 Eylül 2018. ↑

     

      1. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/07/20160727M2..htm Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018. ↑

     

      1. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170106M1-2.htm Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018. ↑

     

      1. https://www.birgun.net/haber-detay/ohal-de-medya-bilancosu-209-gazeteci-tutuklandi-3-bin-gazeteci-issiz-kaldi-224398.html Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2018. ↑

     

      1. İşsizleştirilen bir medya çalışanının deneyimlerini aktardığı bir mektup için: https://www.evrensel.net/haber/315450/ne-oldu-sanki-oldu-mu Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2018. ↑

     

      1. http://tutuklugazeteciler.blogspot.com/ Erişim Tarihi: 28 Eylül 2018. ↑

     

      1. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40602395 Erişim Tarihi: 21 Ağustos 2018. ↑

     

      1. https://bianet.org/bianet/medya/199055-erdogan-yonetimi-ne-dosya-habere-ozgurluk Erişim Tarihi: 18 Ağustos 2018 . ↑

     

      1. http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2018/08/o%CC%88ib_temmuz_2018-raporu2.pdf sayfa 5 Erisim Tarihi: 14 Eylul 2018. ↑

     

      1. Açıklamanın tamamı için: https://www.birgun.net/haber-detay/cgd-sari-basin-karti-saray-basin-karti-olmustur-reddediyoruz-222661.htmlErişim Tarihi: 14 Eylül 2018. ↑

     

      1. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/844843/2016_da_889_basin_karti_iptal_edildi.html ↑

     

      1. Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Keten, E. T. ve Aydın U. (2018). “Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme”, Haziran, https://medyaport.net/2018/06/21/hala-gazeteciyiz-medya-raporu-haziran-2018-medya-endustrisinde-emek-rejimi-ve-sendikal-orgutlenme/Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2018. ↑

     

      1. https://www.ntv.com.tr/turkiye/batsin-senin-gazeteciligin,os4dF4we5EGGCvcdKVzzbw Erişim Tarihi: 3 Eylül 2018. ↑

     

    Yazarlar Hakkında

    NALAN MUMCU Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2013 yılında Gaziantep Üniversitesi ÖYP- Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2016 yılında Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim dalında “İşçi Sınıfına Bakmak: Çerkezköy’de İşçi Sınıfı ve Gündelik Hayat” başlıklı tez çalışması ile yüksek lisans eğitimini tamamladı. 29 Ekim 2016 tarihinde yayımlanan 675 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Halen Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri Anabilim dalında doktora eğitimine devam ediyor.

    SELMA KOÇAK Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2009 yılında Çukurova Üniversitesi ÖYP- Araştırma Görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. 2012 yılında “Türkiye’de İslamcı Mizah Dergiciliği: Cafcaf Dergisi Örneği” başlıklı tezi ile yüksek lisans eğitimini tamamladı ve aynı yıl Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinde doktoraya başladı. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Halen Ankara Üniversitesi Gazetecilik Anabilim dalında doktora eğitimine devam ediyor.

  • Medya Raporu-5 (Ağustos-2018): Türkiye Anaakım Medyasında Ayrımcılık ve Nefret Söylemi: Quo Vadis

    Can Irmak Özinanır – Ozan Değer

    GİRİŞ

    Bu raporda son iki yılın gazete haberleri üzerinden nefret söyleminin hangi kesimleri hedef aldığı ve artan otoriterizmin medyadaki nefret söylemine nasıl yansıdığı ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle nefret söylemi üzerine kavramsal ve kuramsal bir tartışma yürütülerek nefret söyleminin kapsamı belirlenmeye çalışılacak, ardından ulusal basının taranması sonucu elde edilen bazı örnekler analiz edilerek Türkiye’de nefret söyleminin hedefi olan kesimlerin hangi saikler ve hangi stratejilerle nefret söylemine maruz bırakıldığı tartışılacaktır.

    Raporda, Türkiye’de son yıllarda nefret söylemine maruz kalan temel gruplar olarak Ermeniler, Suriyeliler, Yunanlar/Rumlar, Yahudiler belirlenmiştir. Bu grupların yanı sıra özellikle son yıllarda nefret söyleminin önemli bir unsuru haline gelen ve nefret söylemini ve dahi suçlarını örtülü ve/veya açık biçimde “normalleştiren” “terörizm” kavramı, hedef göstermenin alternatif bir biçimi olarak ele alınıp kapsamlı bir örnekle çalışmaya dâhil edilmiştir.

    Kuşkusuz, Türkiye’de nefret söylemine maruz kalan grupların varlığı bu çalışmada örneklenenlerle sınırlı değildir. Örneğin, Türkiye’nin en ciddi nefret söylemi ve ayrımcılığa maruz kalan gruplarından olan Aleviler ve Kürtler bu çalışmada temel örnekler olarak ele alınmamıştır. Bunun sebebi bu grupların nefret söylemine maruz kalmaması değil, son yıllarda bu grupların maruz bırakıldığı nefret söyleminin açık değil örtük ve daha “incelikli” bir nitelik sergilemesidir. Örneğin, hükümet ve hükümetin kontrolü altındaki basın (günümüzde bu kategori Türkiye basının en büyük kısmını oluşturmaktadır), Kürtleri bir yandan yukarıda sözü edildiği üzere “terörizm” başlığı altında “aldatılan, kandırılan Kürtler” olarak ele alırken diğer yandan “Kürt kardeşlerim” olarak içerebilen ikircikli bir strateji izleyebilmektedir.

    Yapılan basın taramasında Alevilerin ise son yıllarda neredeyse tamamen görmezden gelindiği sonucuna varılmıştır. Alevilerin maruz kaldığı sorunlara ve onların taleplerine muhalif medya organları dışında neredeyse hiç yer verilmemektedir. Rastlanılan bir örnekte Alevilerin de “terörizm” kategorisi altında örtük bir şekilde nefret söylemine maruz bırakıldığı tespit edilmiş, ancak yok sayma stratejisine bir istisna oluşturmadığı gözlemlenmiştir.

    Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve nefret söylemi de bu raporlamanın dışında tutulmuştur. Bunun sebebi, bu konuda zaten yetkin bir çalışmanın “Hâlâ Gazeteciyiz” sitesinde geçen ay yayınlanmış olmasıdır (Bkz: Yıldız ve Salmanoğlu Erol, 2018).

    Medyadan seçilen örneklerde Yeni Akit, Sözcü, Ortadoğu gibi nefret söylemini adeta bir meslek ilkesi hâline getirmiş yayınlardan çok, anaakım medya içinde sayılabilecek örneklerden yararlanmaya çalışılmıştır. Seçilen örnekler, uygulanan ayrımcılık stratejilerini en net biçimde sergilediğine inanılan haberlerden oluşmaktadır.

    Raporun giriş bölümünde 16 yıllık AKP iktidarı boyunca nefret söylemi üzerine nasıl bir tartışma yürütüldüğüne de kısaca değinmenin yerinde olacağı düşünülmüştür. 2000’li yıllar pek çok toplumsal hareketin, özellikle kimlik mücadelelerinin öne çıkmasıyla birlikte nefret söyleminin daha yaygın tartışıldığı yıllar olagelmiştir. LGBTİQ+ hareketinin giderek büyüyen bir hareket olarak ortaya çıkması, Kürtlerin tanınma talepleri, Alevilerin taleplerini kitlesel bir biçimde ortaya çıkması, Ermeni toplumunun özellikle Agos Gazetesi etrafında kendini daha geniş bir kesime duyurmaya başlaması, kadın hareketinin verdiği mücadele gibi pek çok mücadele bu kesimlere yönelen nefret söylemlerinin sorgulanmaya başlamasını sağlamıştır. Bu süreçte bir ayrımcılık, nefret suçu ve nefret söylemi yasasının ortaya çıkarılması üzerine önemli tartışmalar yürütülmüştür. Nefret söyleminin en ciddi gündem oluşturduğu zaman zarfı ise Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in uzun süre nefret söylemine maruz bırakılmasının ardından 19 Ocak 2007’de öldürülmesini müteakip dönemdir.

    2002’de iktidara gelen AKP hükümeti, bu süreçte yer yer nefret söylemi ile ilgilendiğini beyan etmiş, çeşitli kimliklerin tanınma talepleriyle ilgili adımlar atıyormuş görüntüsü vermiştir. Ancak hakikat o ki bu adımlar çoğunlukla “pragmatik” adımlar olarak kalmış, hükümetin nefret söylemini yalnızca “İslam karşıtı nefret söylemleri” başlığında ele aldığı gözlemlenmiştir.

    Özellikle 2011 sonrası dönemde hükümetin artan otoriterizmi ile hükümet üyelerinin başka kesimlere karşı kullandığı nefret söylemi geometrik olarak yükselişe geçmiştir. Bu yükselişe hükümetin üzerinde git gide daha fazla hâkimiyet kurduğu medya da eşlik etmiştir. Ancak kurulan bu hâkimiyet, nefret söyleminin sadece iktidar yanlısı medya tarafından üretildiği gibi bir yanılsamaya yol açmamalıdır. Pek çok örnekte, kendisini iktidara karşı konumlandıran basın organlarının da çeşitli kesimlere dönük nefret söylemi ürettiği görülmektedir.

    Çözüm Süreci olarak adlandırılan sürecin sona ermesi, 15 Temmuz darbe girişimi ve bunun arkasından ilan edilen OHAL’de ise toplumdaki kutuplaşmaya koşut olarak medyada nefret söylemi artarak çoğalmaya devam etmiştir. Aşağıdaki örneklerde de görülebileceği gibi nefret söylemi, dramatik bir biçimde eski ve yeni toplumsal fay hatları üzerinden kendini tekrar tekrar üretmeye devam ediyor.

    Söylem, İktidar ve Tahakküm

    “Bildiğiniz gibi sevgili eşim Hrant Dink bilinçli ve planlı olarak sürdürülen nefret söylemleri sonucunda hedef noktası haline getirildi ve insafsızca katledildi…Nefret söyleminin sadece sözcüklerden ibaret olmadığını, sözcüklerin yan yana gelişinin, kim tarafından, nerede ve niçin kullanıldığının çok önemli olduğunu düşün[üyorum]. Örneğin birkaç yıl önce dönemin Dışişleri Bakanı’nın yine bir Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı’nın Amerikan senatosundan geçmemesi mücadelesini verirken ‘eğer bu soykırım tasarısı geçerse kamuoyunu zapt edememe durumunda kalabiliriz’ açıklaması yaptığını eşimle birlikte duyduğumuzda ‘ne diyor yahu?!’ diyerek korkuyla, hayretle, şaşkınlıkla birbirimizin yüzüne bakmıştık…Aynı anda düşüncelerimizin 6-7 Eylül’e Sivas katliamına, Maraş katliamına, Dersim’e ve tabi ki 1915’e gitmiş olduğunu tahmin edebilirsiniz. Çünkü bu sözler kimisini tahrik eder, kimisini ayaklandırır, kimisini öfkelendirir ve duyguları da hareket izler. Sonuç da ölüm ve acıdır.”

    Rakel Dink

    Söylem analizi çalışmalarının en önde gelen isimlerinden biri olan ve bu alandaki birikime yön veren Teun A. van Dijk nefret söyleminin teorik açılımlarına dair önemli saptamalarda bulunmuştur. Eleştirel bir perspektife dayandığını ifade eden van Dijk, iktidar ve söylem arasındaki ilişkiyi çözümlerken alelade bir analizi değil doğrudan bir “eleştirel söylem analizi” gerçekleştirdiğini ifade etmiş, söz konusu analizin yalnızca iktidar ile ilgili olmayıp aynı zamanda özellikle söylem ve iktidarın kötüye kullanılması ile bağıntılı olma zorunluluğunu belirtmiştir. Dolayısıyla esasen söz konusu olan, salt iktidardan daha fazlası olan “söylem ve tahakküm”dür. Bu bağlamda eleştirel söylem analizi, tahakkümün metinler ya da konuşmalar, yani söylem (discourse) aracılığıyla yeniden üretilmesi ile ilgilenmektedir (van Dijk, 2010: 10).

    Bu çerçevede söylem ve onun iktidar ile olan ilişkisini açığa çıkarmadan önce iktidar kavramından neyin anlaşılması gerektiğinin tanımlanması gerekmektedir. Eleştirel söylem analizine göre iktidar, kişisel iktidardan, yani birisinin diğerinden daha güçlü olma durumundan ziyade sosyal gruplar, örgütler, devletler vs. ile ilgili bir kavram içeriğine sahiptir; zira kişisel iktidar psikanalitik bir perspektif gerektirmektedir ki bu perspektif eleştirel söylem analizinin dışında kalmaktadır. Buradaki iktidar kavramı, “başlıca hegemonyaya dayalı bir iktidar” olarak anlamlandırılmalıdır (van Dijk, 2010: 12). Dolayısıyla iktidar, yalnızca bir kişi üzerinde kurulan baskı veya güç ilişkisi değil, diğer insanlara ve gruplara hükmetmek, onların eylemlerini kontrol etmek anlamına da gelmektedir ki bu, onların ne yapabileceklerini ya da yapamayacaklarını yani en temel yeti ve yetkilerini denetim altına almak demektir. Dolayısıyla eleştirel söylem analizinin dikkate aldığı iktidar kavramı, doğrudan, insanların özgürlüklerinin kısıtlanması ile ilgilidir.

    Böylesi bir uygulama ile insanların veya grupların eylemleri ya da özgürlükleri kontrol edilmekle kalmaz, bilişsel bir çerçeve ile aynı zamanda onların zihinleri, nasıl ve ne düşünebilecekleri, bilgi kavramları, tutumları, düşünce ve ideolojileri üzerinde denetim kurulmuş olur; bu bağlamda hükmetmek, diğer insanların eylemlerinin ve zihinlerinin kontrolü anlamını taşımaktadır. Diğer insanların zihinlerini kontrol etmek ise birincil önemdedir; zira diğer insanların veya grupların zihinlerini, bilgilerini, niyetlerini, projelerini ve planlarını kontrol etmek, dolaylı bir biçimde onların gelecekteki var oluşlarını da kontrol etmek anlamına gelir. Sonuç olarak eylemlerin yalnızca doğrudan kontrol edilmesinden ziyade insanların zihinlerine hükmetme yolu ile eylemler üzerinde dolaylı bir denetim kurulması mümkün hale gelir ve iktidar böylelikle kendini gerçekleştirir (van Dijk, 2010: 12).

    Bu noktada analizin bir diğer kavramını, yani “söylem”i dahil ederek çerçeveyi detaylandırmak gerekmektedir. Söylem, tıpkı iktidar gibi günlük hayatımız içerisinde yer tutan bir eylem ya da uygulamadır. İnsanların eylemlerini denetim altında tutmak, söylemlerini de denetim altında tutmaktır. Bu nedenle toplum içerisinde iktidarı kontrol etmenin en önemli yollarından biri, yalnızca bir tür söylemi ya da eylemi değil, aynı zamanda bizim metin ya da konuşma olarak adlandırdığımız “spesifik söylem uygulamalarını” da denetim altında tutmaktan geçmektedir. Zira söylemi kontrol etmek diğer insanların zihinlerini etkileyen ve ele geçiren türden kapsayıcı bir faaliyettir. Bilgiyi, ideolojiyi ve tutumları kontrol etmek insanların eylemlerinden ziyade zihinlerini kontrol etmenin garantili bir yoludur. Dolayısıyla söylem, denetim kurma hususunda son derece temel ve merkezi konuma sahip bir iktidar pratiğidir.

    Bu bağlamda, kontrol eylemi, söylemin insanlar üzerinde etki bırakmasını çok daha mümkün kılan bir uygulama olarak iktidarın alametifarikasıdır ve kitlesel manipülasyonu geçerli hale getirebilen son derece etkin bir yöntemdir. Örneğin, gazeteler üzerinde kurulan denetim göz önünde bulundurulduğunda, dolaylı olarak insanların belli bir toplumsal kesim hakkında neler düşüneceklerinin de kontrol altına alındığı iddia edilebilir. Bunun ardında yatan ise söylemin yalnızca bir metin veya konuşma olmayıp belli bir “bağlam”a sahip olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla söylem kontrolü, “bağlam”ın da kontrolünü gerektirir. Zira etkileşim, yalnızca metnin anlatmak istediği değil, bağlamın içeriği ile de ilgilidir. Dolayısıyla, söylemi kontrol etmeyi bir zihin kontrol etme yöntemi olarak kullanmak isteyen bir iktidarın yapması gereken ilk şey, bağlamı da kontrol etmektir. Bağlam ise metin üzerinde etkileri görülen objektif bir sosyal durumdan ziyade, insanların sosyal durumlarının sübjektif bir temsilidir. Bir başka ifadeyle bağlam, objektif ve sosyal bir şey olmayıp aksine sübjektif ve psikolojiktir. Örneğin, “…bir Türk gazetesinde neyin iyi olduğuna ya da olmadığına dair yazılar kaleme almak bir söylem yaratmak için yeterli değildir. Birisinin bir Türk, bir kadın, bir erkek, bir Kürt ya da buna benzer bir kimlik ile söz konusu makaleden ya da haber bülteninden haberi olması, onu göz önünde bulundurması ya da farkında olması gerekir. İşte bağlam, tam da bu nedenle sübjektif ve psikolojiktir: Bir metinde kimin ne olarak, nerede, ne zaman ve ne tür bir objektiflik içerisinde yer tutacağını kontrol etmenin yolu olarak; gazetede ne söyleneceğini ne tür konuların, söz diziminin, retoriklerin, stilin vb. kontrol etmek adına.” (van Dijk, 2010: 14 vd.).

    Nefret Söylemi ve Nefret Suçu

    Literatürde nefret söylemi, uluslararası geçerlilik kazanmış bir “Amerikan terimi” olarak kabul görmektedir (Boyle, 2010: 65). Resmi ve bağlayıcı bir tanıma sahip olmasa da nefret söylemi, genellikle ırk, renk, etnik köken, ulusal köken, dini inanç, cinsel yönelim veya diğer statüler temelinde bireylere veya gruplara karşı şiddet, nefret ve ayrımcılık savunuculuğunu içeren bir söylem kategorisi olarak tanımlanmaktadır. Nefret söyleminin uluslararası düzeyde kabul görmüş̧ tek tanımı ise 1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin nefret söylemiyle ilgili aldığı Tavsiye Kararı’nda yer almaktadır. Bu kararda nefret söylemi,

    “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”[1]

    olarak tanımlanmaktadır.

    Bu konuda önemli çalışmalara ve referans niteliği taşıyan kılavuzlara kaynaklık eden AGİT ise nefret söylemini (nefret suçu ile karşılaştırmalı olarak) şu şekilde tanımlamaktadır:

    “Bir gruba -ya da o gruba üyeliği nedeniyle bir kişiye- yönelik düşmanlıktan kaynaklanan ve o gruba yönelik düşmanlığı gösteren veya cesaretlendiren ifade biçimleri genellikle nefret söylemi olarak adlandırılır. Nefret söylemi nefret suçuna teşvik ya da eşlik edebileceği için bu iki kavram birbiriyle bağlantılıdır. Nefret suçu terimi…ayrımcı görüşleri ya da tek başına nefret söylemini değil, eylemleri tarif edecek biçimde kullanılmalıdır.” (Nefret Suçlarını Önleme ve Karşılama: AGİT Bölgesindeki STK’lar için Kaynak Kılavuz, 2015: 15).

    Bu alanda kapsamlı çalışmalar gerçekleştiren Uluslararası Hrant Dink Vakfı, yayımladığı bir raporda nefret söylemine dair şunları ifade etmektedir:

    “Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu/düşmanlığı, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi gibi anlama ve anlamlandırma biçimleri yatıyor. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar ötekileştiren ve saldırgan söylemlerin kullanılmasını etkiliyor, özellikle de artan milliyetçilik ve farklı olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselip etkisini artırıyor” (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018: 1).

    Ayrıca Vakıf, nefret söylemine ilişkin (Türkiye’ye özgü̈ dil ve kültür farklılıklarını da dikkate alarak belirlemiş olduğu) nefret kategorileri oluşturmuştur:

      1. Abartma / Yükleme / Çarpıtma: Bir kişi ya da olaydan yola çıkarak bir topluluğa yönelik olumsuz genellemeler, çarpıtmalar, abartmalar, olumsuz atıflar içeren söylemler (örneğin, ‘Suriyeliler gına getirdi’),

     

      1. Küfür / Hakaret / Aşağılama: Bir topluluk hakkında doğrudan küfür, aşağılama, hakaret içeren söylemler (örneğin, ‘kalleş’, ‘hain’, ‘ahlaksız’ gibi),

     

      1. Düşmanlık / Savaş Söylemi: Bir topluluk hakkında düşmanca, savaşı çağrıştıran ifadelerin yer aldığı söylemler (örneğin, ‘Rum vahşeti’),

     

      1. Doğal kimlik öğesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme: Doğal bir kimlik öğesinin nefret, aşağılama unsuru olarak kullanıldığı, simgeleştirildiği söylemler (örneğin, olumsuz anlamda ‘Bizi Eurovision’da Yahudi mi temsil edecek?’) (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018: 4).

     

    Bu bağlamda nefret söylemi, nefret suçundan ayrı olarak çok geniş bir çerçevede ele alınabilecek ve -ağırlıklı olarak- dezavantajlı grupları hedef alan ayrımcı söylem biçimleri olarak nitelendirilebilir; dolayısıyla bir suç tipi olmayıp söylem kategorilerinden biridir. Nitekim nefret söylemi ve nefret suçu birbirinden farklı terim ve kavramlar olup nefretin farklı görünüm ve uygulama biçimleridir. Nefret suçları ceza kanunlarında yerini alan bir suç̧ tipi iken, nefret söylemi genellikle ifade özgürlüğü hakkı ve bu hakkın kötüye kullanımı ile ilişkisi bakımından düzenlenmektedir (Çelik, 2013: 209). Ancak, her ne kadar birbirlerinden farklı anlam içeriklerine sahip olsalar da aynı zamanda birbirleri ile ilintilidirler de: “Nefret söylemi, nefret suçu riski barındırır.” (Boyle, 2010: 66)[2]

    Nefret suçu (hate crime) terimi, kökenini ırkçılık kavramından almış̧ olup, medyada ilk kez 1986 yılında New York’ta beyaz bir grup öğrenci tarafından Afro-Amerikalı bir gence yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıların haberlere yansıması sırasında kullanılmıştır (Vardal, 2015: 136). Bu suç, belirli insan gruplarına yönelik tarafgirlikten veya önyargıdan harekete geçen cezai eylemlerdir. Bu suçlar, nefret söyleminin aksine, hoşgörüsüzlüğün fiziksel şiddetle dışavurumlarıdır ve sadece o anki mağdur üzerinde değil, mağdurun kendisini içinde tanımladığı toplumsal kesimin de üzerinde derin bir etki yaratmayı amaçlamaktadır.[3] 2012 yılında Türkiye’de kurulan ve 62 sivil toplum kuruluşunu kapsayan “Nefret Suçları Yasa Platformu” geniş bir nefret suçu tanımı geliştirerek eylemi şöyle tanımlamıştır:

    “Belirli ve ortak karakteristikleri bulunan birey ve gruplara veya onların mülklerine yönelik önyargılarla işlenmiş suçlara nefret suçu denir. Nefret suçları dünya çağında başta etnik, ulusal ve dini kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli olmak üzere; sağlık durumu, zihinsel ya da fiziksel engellilik, toplumsal statü, siyasi veya felsefi görüş, eğitim durumuna yönelik de işlenmektedir.” (Şensever, 2012: 8).

    O halde nefret söyleminden farklı olarak nefret suçu, şiddetin söz konusu olduğu fiziksel eylemleri içermelidir ve bu yanıyla suç, söylemden bağımsız olarak pozitif hukukun işaret ettiği kriminal bir unsura sahiptir. Dolayısıyla eleştirel bir söylem analizi söz konusu olduğunda nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki bu açı göz önünde bulundurulmalıdır.

    Nefret Söylemi, İfade Özgürlüğü ve Basın

    İfade özgürlüğü ve nefret söylemi arasında gerilimli bir ilişki bulunmaktadır. İfade özgürlüğü, tüm düşünce ve ifadeleri kapsayan bir alan olarak düşünüldüğünde “nefret söylemi” olarak değerlendirilecek ifadelerin bu alanın hangi noktada dışında kalacağı ve bu konumlandırmanın yapılmasında hangi toplumsal kaygıların güdüleceği, zamansal ve mekânsal olarak farklılıklar göstermektedir. Bu bağlamda söz konusu iki kavram belli bir çerçeve içerisinde değerlendirilmelidir: i. nefret söyleminin hedef aldığı ve korunması gereken alan, kişi veya grupları korumak bakımından, ii. bizzat ifade özgürlüğü alanını, nefret söylemi argümanı ileri sürerek yapılabilecek kısıtlamalardan, yani nefret söyleminin istismarından koruyabilmek bakımından (Çelik, 2013: 207). O halde kritik olan noktanın şu olduğu iddia edilebilir: Ne ifade özgürlüğü nefret söylemini açıkça meşru kılmalı ne de nefret söylemi ile mücadele veya nefret söylemi yasağı, ifade özgürlüğünü ihlal edecek sınırsızlıkla çerçevelenmelidir. Diğer bir ifadeyle ancak ve ancak dengeli bir kavramsal çerçeve hem ifadeyi hem de nefret söyleminin hedef aldığı kişi veya grupları koruyabilme kapasitesine sahiptir.

    Zira uluslararası alanda da sözü edilen dengeyi tutturmaya yönelik bir çaba göze çarpmaktadır. Çalışmalar hem uluslararası insan hakları hukukunun yüksek standartlarına dayalı ifade özgürlüğünü (AİHS ve AİHM içtihadı) hem de nefret suçu riskini barındıran nefret söyleminin hedefindeki kişi ve grupları koruyucu mekanizmalar ve düzenlemeler oluşturma gayretindedir. Bu konuda bir istisna teşkil eden ABD’nin “devlet [nefret söylemlerini] ancak ve ancak yakın bir şiddet tehdidi oluşturulduğunda ya da bunu provoke ettiğinde cezalandırır” (Boyle, 2010: 68) perspektifi evrensellik taşımaktan ziyade ülkeye özgü bir “ifade özgürlüğü” kavrayışıdır (Karan, 2010: 58). Nitekim yazılı ve görsel basında yer verilen nefret söylemine dayalı metinler ve konuşmalar sözü edilen “yakın tehdit” ölçütü uyarınca değerlendirilmektedir ve nefret suçu ile nefret söylemi arasındaki rabıta genellikle göz ardı edilmektedir. Avrupa kaynaklı ifade özgürlüğü anlayışı ise bu denli sınırsız olmayıp, bir edimin “ifade” olarak değerlendirilmesini ve/veya ihlalin söz konusu olup olmadığını, “edimin niteliği, yer, zaman, kişi, hedef grup” gibi belli başlı ölçütlere dayandırmaktadır. (Değer, 2007: 46 vd.) Dolayısıyla bir edimin ifade olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve/veya ifadenin koruma altına alınıp alınmaması gerekliliği, kimi önemli ve yüksek standartlara bağlanmıştır. Nefret söylemi ile mücadele ile ifade özgürlüğü arasında bir denge kurmayı amaçlayan bu yaklaşım, daha evrensel bir kabule sahip olup sözü edilen gerilimi gevşetmeyi amaçlamaktadır.[4]

    Keza basın söz konusu olduğunda da nefret söylemi ve ifade özgürlüğü arasında benzer bir sürtüşme yaşanmaktadır. En genel anlamıyla, haber, fikir ve düşünceleri, çoğaltıcı araçlarla serbestçe açıklayabilme özgürlüğü olan basın özgürlüğü, değinilen gerilim ile yüz yüzedir. Basında neyin ifade, neyin nefret söylemi olduğu ve buna dayalı olarak hangi edimin bir hak olarak koruma altına alınacağı önemli bir tartışmadır. Tahakküm mekanizmaları işleten iktidarların ifade özgürlüğü adı altında gerçekleştirdikleri veya gerçekleşmesine göz yumdukları nefret söylemleri, Türkiye’de basın tarihinin de önemli bir parçasıdır. Zira ifade özgürlüğü olduğu gerekçesi ile yayımlanan haber, fikir ve düşüncelerin nefreti savunan, yayan ve teşvik eden niteliği Avrupa kaynaklı ifade özgürlüğü standartları ile bağdaşmamaktadır ve ne yazık ki Türkiye basını nefret söyleminin “normal”in bir parçası halini aldığı dönemleri yaşamıştır ve halen de yaşamaktadır. Medyanın sık sık taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığı, evrensel ve ulusal yayıncılık ilkelerinin ihlal edildiği ya da medya kuruluşlarının yayımladığı basın etik ilkelerinin, nefret söylemini ve ayrımcı söylemi kapsamadığı görülmektedir. Haberlerde, özellikle de manşetlerde ve haber başlıklarında kullanılan kışkırtıcı, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda düşmanlığı ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer araca dönüşmekte ve özellikle dezavantajlı gruplara yönelik yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla hedef alınan kişi ve/veya gruplar sindirilerek sosyal ve siyasal yaşama katılım haklarından feragat etmek zorunda bırakılmaktadır. (İzleme Raporu, 2018: 1). Nefret söyleminin doğrudan nefret suçuna yol açıp açmadığı her ne kadar literatürde tartışmalı da olsa Türkiye tarihi, söylemin eylemi nasıl koşulladığı, yaydığı, teşvik ettiği ve hatta açıktan hedef gösterdiği örneklerle maluldür. İşte bu çerçevede ele alınacak basın taraması ve yer verilen haberler, sözü edilen kavramsal çerçeve ışığında, nefret söyleminin geniş bir panoramada kullanıldığına ve nefret söylemi ile nefret suçu arasındaki ilintiye dair daha açıklayıcı bir örneklem sunmaktadır. Zira Türkiye basınının “nefret” ile kurduğu ilişki genel olarak mesafeden uzak, aksine “kucaklayıcı”dır.

    TÜRKİYE BASININDAN NEFRET SÖYLEMİ ÖRNEKLERİ

    Konjonktüre göre yükselen nefret söylemi: Ermeniler

    Türkiye medyasında en ciddi nefret söylemine maruz bırakılan gruplardan biri Ermenilerdir. Gündelik dilde “Ermeni” sözcüğünün hakaret gibi algılandığı, bir suçlama olarak kullanıldığı örneklere sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin, 2008 yılında CHP Milletvekili Canan Arıtman “Ermenilerden özür diliyoruz” başlıklı kampanya üzerine, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün annesinin Ermeni olduğunu söylemiş, bunun üzerine Gül, Ermeni olmadığını Türk olduğunu ifade ederek Arıtman’a 1 TL’lik manevi tazminat davası açmıştır. Bunun üzerine Gül’ün dayısı ise 40 bin TL’lik maddi bir tazminat davası açmıştır. Sözü edilen örnek, Ermeni kelimesinin Türkiye’de yaygın olarak bir hakaret gibi kullanılması ve algılanmasının en tipik örneklerinden biridir.[5] Benzer bir şekilde 2014 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NTV’de Oğuz Haksever’in programında bir soruya yanıt verirken “Bana Gürcü’dür diyen oldu; çıktı bi tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu” demiştir.[6] Devletin tepesinden yöneltilen nefret söylemi, aslında topluma çok yaygın biçimde sirayet etmiş olan ırkçılığın doğal bir olgu olarak görülmesinden kaynaklanmamaktadır. Ermenilere dönük ırkçı nefret söylemi, 2007 yılında Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle görünür hâle gelmiş olmasına ve buna ilişkin bir farkındalık gelişmeye başlamasına rağmen yukarıdaki örneklerde (2009, 2014) görüldüğü gibi devletin en üst düzey yöneticileri, Cumhurbaşkanları veya milletvekilleri tarafından hâlen rahatlıkla kullanılabildiği görülmektedir. Anaakım medya da Ermeniler söz konusu olduğunda kendisini nefret söyleminin diline bırakabilmektedir. Medyada, Ermenileri hedef alan nefret söyleminin genellikle birkaç durumda yükselişe geçtiği söylenebilir:

    – Herhangi bir ülkenin parlamentosunda Ermeni soykırımının kabul edilmesi gündeme geldiğinde,

    – Ermeni soykırımı ile ilgili ülke içinde resmî ideoloji dışında sözler ifade eden birey ve/veya gruplar ortaya çıktığında,

    – Ermenistan ile Türkiye arasında diplomatik bir sorun yaşandığında,

    – Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir sorun yaşandığında ve/veya 1992 yılında gerçekleşen Karabağ Savaşı’ndaki Hocalı Katliamı gündeme geldiğinde,

    – PKK’nin aslında Kürtleri temsil etmediği, Ermeni örgütü olduğu tezi dile getirilmek istendiğinde vb.

    Ermenilere dönük nefret söyleminin inşa edilme stratejilerinde ise neredeyse kalıp hâline gelmiş pratikler bulunmaktadır:

    -Ermeni soykırımı veya bu konudaki yasa tasarıları hakkında “sözde”, “skandal”, “asılsız” gibi sıfatlar kullanmak,

    -ASALA ve/veya başka örgütler üzerinden Ermeni toplumunun tümünü terörizm ile ilişkilendirmek,

    -Ermeniler üzerine yapılan tartışmaların asıl olarak Türkiye’yi, Türkiye üzerinden onun ayrılmaz parçası olarak kodlanan “Türk milleti”ni veya Müslümanları mağdur etmek için kullanıldığı, dolayısıyla ortada bir mağduriyet varsa onu esasen Türk ve Müslümanların yaşadığı tezini işlemek.

    Dolayısıyla Ermenilere dönük nefret söylemi, çoğunlukla, 1915’in inkârı ve Ermenilerin “terörizm” ile ilişkilendirilmesi yoluyla ve Eser Köker ile Ülkü Doğanay’ın yerinde saptamasıyla “Yedi düvelin Türkiye’ye karşı olduğu endişesini besleme” amacıyla ortaya çıkmaktadır (2010: 96). Gerçekleştirilen medya taramasında ulaştığımız örnekler de bu tezi doğrular niteliktedir.

    Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2018.

    Türkiye Gazetesi, 24 Şubat 2018.

    Türkiye Gazetesi’nin 24 Ocak 2018 tarihli haberi, Ermeni soykırımının herhangi bir ülkede tanınması gündeme geldiğinde Ermenilere dönük nefret söyleminin açığa çıkmasının örneklerinden biridir. Hollanda Parlamentosu’nda “1915’te Anadolu’da Ermenilere yönelik katliamların soykırım olarak tanınması” önergesine destek veren beş Türkiye asıllı milletvekilinin hedef tahtasına oturtulduğu Halil Uygun imzalı haber, gazetenin ilk sayfasında “Bunların soy ağacı Ermeni’ye mi çıktı?” başlığı ile duyurulurken, asıl haberin başlığı ise “Soysuzlar!”dır. Haberde Hollanda Parlamentosu’nun kararı sürekli olarak “skandal karar” olarak anılırken, verilecek oyun rengi ırk temelli olarak tanımlanmaktadır. Habere göre Hollanda Parlamentosu’nda bulunan “Türk kökenli” milletvekilleri, “Türk soyu”ndan geldikleri için soykırımı tanıma önergesine “Hayır” oyu vermekle yükümlü olarak kodlanmakta ve satır arasında bu önergeye “Evet” oyu vermelerinin hainlik olduğu imasında bulunulmaktadır. Önerge, gazete tarafından “asılsız” olarak nitelenirken, önergeye “Evet” oyu veren Türkiye kökenli milletvekillerinin isimleri ve partileri sayıldıktan sonra haklarında “bir kez daha Türkiye karşıtı olduklarını gösterdiler” ifadesi kullanılmaktadır. Bu vekillerin “Türkiye karşıtı olduklarını” daha önce nasıl gösterdiklerine ilişkin bir bilgi ise verilmemektedir; dolayısıyla tanımlanan “Türkiye karşıtlığı” eylemi okuyucuya bir tarihsel arka plan sunacakmış gibi görünse de bir bağlama oturmamakta, salt “Evet” oyu veren vekilleri nefretin bir hedefi hâline getirmek amacıyla kullanılmaktadır.

    Önergeye “Evet” oyu veren vekillerin bu eylemlerinin kaynağı “soy bağı” ile açıklanmaktadır. Gerek gazetenin ilk sayfasında gerek haberin ana başlığında kullanılan ifadelerle “Evet” oyu verenlerin “soysuz” veya “Ermeni” olduğuna işaret edilmektedir. Böylece “gerçek Türk”ün böyle bir eylemde bulunamayacağının altı çizilirken bahsi geçen vekiller “Türklüğün” dışında konumlandırılmaktadır.

    Bu haberde “mağduriyet stratejisi” de devrededir. Haberde önergeye ilişkin dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun sözlerine başvurulmaktadır. Çavuşoğlu’nun “Maalesef Avrupa’da artan ırkçılığın, Türkiye karşıtlığının, İslam karşıtlığının bir yansımasıdır” açıklamasıyla ırkçılık, Hollanda Parlamentosu’na ve dolayısıyla önergeye “Evet” oyu veren ve Türk kökenli olduğu varsayılan milletvekillerine yöneltilmektedir. Tamamen ırkçılık üzerine kurulu söz konusu haber metni, bu yolla ırkçılığı “ötekine” atfederek kendi ırkçılığını normalleştirme yoluna gitmektedir.

    Sabah Gazetesi, 2 Şubat 2017.

    Sabah Gazetesi’nin 2 Şubat 2017 tarihli bu haberi Kürt sorununu, Ermeniler ile birlikte ele alan haberlere tipik örneklerden birini oluşturmaktadır. 1980’li yıllardan başlayarak o günlerde bağımsız bir Kürdistan hedefiyle yola çıkan PKK’nin eylemleri ile birlikte Kürt sorununun temel gündem maddelerinden biri hâline gelmesi ve aynı dönemde Türkiyeli diplomatlara suikastler düzenleyerek Ermeni soykırımının gündeme gelmesini ve bağımsız Ermenistan’ın kurulmasını amaçlayan ASALA’nın ortaya çıkması sonrasında Kürtler ile Ermenileri birlikte anmak, Kürt sorununu bir tür “dış mihrak” olarak göstermenin temel söylemsel stratejilerinden birini oluşturmuştur. Örneğin, 1997 yılında o zamanki DYP hükümetinin önde gelen isimlerinden biri olan Meral Akşener, mecliste PKK lideri Abdullah Öcalan için “Ermeni dölü” ifadesini kullanmış, gelen tepkiler üzerine de “Ben Türkiye’de yaşayan Ermenileri değil, genel olarak Ermeni ırkını kastettim” diyerek “özür” dilemiştir. AKP döneminde de PKK’nin aslında Kürtlerin çıkarlarını temsil etmediği, bir Ermeni örgütü olduğu teması anaakım medyada sıklıkla işlenen temalardan biri olmuştur. Bunun altında örtük olarak bir Müslüman kardeşliği temasının işlendiği görülmektedir. Bu temaya göre Türkler de Kürtler de çoğunluğu Müslüman olan halklar olarak aynı ümmetin parçalarıdır ve esasen bir bütündür; bu bütünlüğe halel getiren ise “Kürt halkını aldatan” Ermenilerdir.

    Asıl olarak Anadolu Ajansı tarafından yapılan ve Sabah Gazetesi dışında da pek çok gazetede yer alan bu haberde ASALA’dan yola çıkılarak “Ermeni” sözcüğünün altı bolca çizilmektedir. Haberin spotunda şu ifadelere yer verilmiştir: “Belgelere göre Türkiye’yi hedef alan iki örgüt Ermeni teröristlerle beraber hareket edip saldırıları da birlikte düzenledi.” Burada “terör” eylemi Ermeniler ile özdeşleştirilerek “Ermeni terörist” ifadesine vurgu yapılmaktadır. “Ermeni terörist” ibaresi ile kimden bahsedildiği açıkça söylenmezken, 26 Ağustos 1985 tarihli bir CIA raporuna yaslanılarak “PKK’nın kendi militanlarından, diğer Kürt ve sol gruplardan ve muhtemelen bazı Ermeni teröristlerden oluşan ‘HRK’ olarak anılan bir birim oluşturduğu” ifade edilmektedir. Bu birime ilişkin Kürt örgütlerinden sol gruplara kadar pek çok kesim sayılırken ilgili bölümdeki ara başlık “Ermeni teröristler de var” olarak konulmuştur. Son ara başlıkta ise PKK’nin “Ermeni örgütlerini model aldığı” belirtilmekte, dolayısıyla haber, iki örgüt arasındaki ittifaktan ziyade Ermeni sözcüğünü vurgulamak üzere kurgulanmış bir yapı arz etmektedir.

    Star Gazetesi, 25 Nisan 2017.

    25 Nisan 2017 tarihli Star Gazetesi’nde yer alan “Asıl katliamı Ermeniler bize yaptı” başlıklı haberde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılan bir toplantının haberi yer almaktadır. Bu haber yukarıda sözünü ettiğimiz “Ermeni soykırımı ile ilgili ülke içinde resmî ideoloji dışında sözler eden birey ve/veya gruplar ortaya çıktığında” yükselen nefret söylemine bir örnek oluşturmaktadır; söylemsel olarak ise “Ermeniler üzerine yapılan tartışmaların asıl olarak Türkiye’yi, Türkiye üzerinden onun ayrılmaz parçası olarak kodlanan ‘Türk milleti’ni veya Müslümanları mağdur etmek için kullanıldığı, dolayısıyla ortada bir mağduriyet varsa onu Türk ve Müslümanların yaşadığı tezini işleme” stratejisi kullanılmıştır. Bu haber 25 Nisan tarihinde, yani hem Türkiye’de hem dünyada Ermeni soykırımının başlangıç tarihi kabul edilen ve çeşitli anmalar düzenlenen 24 Nisan’ın hemen ertesi günü yapılmıştır. Resmî ideoloji dışına çıkan anlayışa karşı “asıl mağdurun Türkler olduğu”nu anlatan haberde Talat Paşa Komitesi Başkanı Ali Erdinç’in ağzından 1915’in soykırım olduğu düşüncesi “Ermeni yalanları” olarak adlandırılmakta ve bu “yalanlara” karşı “Kuvayı milliye ruhuyla, hiçbir korku duymadan mücadele edilmesi” gerektiği vurgulanmaktadır.

    Bu haberde bağlamı oluşturan ana unsur, haberin verildiği tarihtir. Haberin 25 Nisan’da yayımlanmış olması haberin yapılış amacının 24 Nisan 1915’te yaşananların inkârı olduğunu ortaya koymaktadır. Haberin genel yapısı ise tarihi, uluslar veya milletler arasında bir mücadele olarak gören bir bakış açısı ortaya koymaktadır. 1915’te soykırım yaşandığına dair görüşler “Ermeni yalanı” olarak kodlanırken, Azerbaycanlılar ve Türkiyeliler arasında da “Türklük” üzerinden bir soy bağı kurulmaktadır: “24 Nisan 1915’te Ermeniler Türkleri katletti. Van’da iki günde 25 bin insan Ermenilerce katledildi. 31 Mart 1918’de aynı şekilde Bakü’de 30 bin insan katledildi”.

    Bu metne göre Van’da 1915’te ve Bakü’de 1918’de yaşananlardan sorumlu olanlar dünyanın her yanındaki Ermeniler olarak varsayılmaktadır. Azerbaycanlılar, Türkiye’dekilerin “soydaşı” olarak Türk kimliği içerisinde eritilirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni yurttaşlarının da var olduğu gerçeği görmezden gelinerek Türkiye Ermenileri “meşru toplumsallığın” dışına itilmektedir.

    Nefret söyleminin yeni ve popüler hedefi: Suriyeliler

    Suriye’de 2011’de başlayan ayaklanmanın iç savaşa dönüşmesi sonrasında ülkeden kaçmaya başlayan milyonlarca Suriyelinin en yoğun göç ettiği ülkelerden birinin Türkiye olması sonucunda Türkiye’de özellikle Suriyelileri hedef alan mülteci/göçmen düşmanlığı yükselmeye başlamıştır. Temmuz 2018 itibariyle Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısı 3 milyon 541 bin 572’yi bulmuştur.[7]

    2011’den bu yana gerek iktidar yanlısı basında gerek iktidara muhalif basında Suriyelilere dönük nefret söylemi sıklıkla kullanılır hâle gelmiştir. Öyle ki Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu’na göre 2017 yılında nefret söyleminin hedefi olan iki temel gruptan biri, Ermenilerle beraber, Suriyeliler olmuştur. Rapora göre Suriyeliler şu gibi stratejiler ile nefret söyleminin hedefi hâline getirilmiştir:

      • Suriyelilerin isimlerinin sistematik olarak cinayet, hırsızlık, taciz gibi adli olaylarla beraber anılması,

     

      • Güvenlik sorunları ve “terör”le özdeşleştirilmeleri,

     

      • Olumsuz ekonomik gidişatın ve işsizliğin sorumluları olarak gösterilmeleri,

     

      • Türkiye’nin demografik yapısına yönelik bir tehdit olarak ve “gerginlik” kaynağı olarak etiketlenmeleri,

     

      • Suriyeli kadın mültecilerin, aileye ve topluma yönelik bir tehdit olarak sunulması,

     

      • Vatandaşlık tartışmaları, üniversiteye sınavsız giriş ve “Fırat Kalkanı Harekâtı” gibi konular etrafında yabancı düşmanlığına maruz bırakılmaları. (Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem, 2018: 17).

     

    Suriyelilere dönük nefret söylemi sistematik olarak üretilen yanlış bilgilerle örülmüştür. Bu bilgiler genellikle Suriyeli mültecilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına göre daha ayrıcalıklı olduğu yönündeki söylentiler ve dezenformasyona dayanmaktadır.[8]

    Suriyelilere dönük ayrımcılık neredeyse toplumun bütün kesimlerinde görülebilmektedir. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç ve Araştırma Merkezi’nin Şubat 2018’de sonuçlarını açıkladığı ankete göre AKP’ye oy verenlerin yüzde 83,2’si, CHP’ye oy verenlerin yüzde 92,8’i, HDP’ye oy verenlerin yüzde 75,9’u, MHP’ye oy verenlerin 88,9’u ve İyi Parti’ye oy vermeyi düşünenlerin yüzde 94,9’u “Suriyeliler evlerine gönderilmeli mi?” sorusuna “Evet” yanıtı vermiştir. Ankete katılanlar içinde Suriyelilerin evlerine gönderilmesini savunanların toplam oranı yüzde 86,2’dir (Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması, 2018: 65).

    Türkiye medyası Suriyelilere dönük ayrımcılığın yayılmasında ve nefret söylemi üretiminde en önemli aygıt olarak karşımıza çıkmaktadır. Aşağıda Suriyelilere dönük nefret söylemi üreten haberlerin bir kısmı incelenmiş ve ne tür stratejiler aracılığıyla nefret söylemi üretildiği gösterilmeye çalışılmıştır.

    Milliyet Gazetesi, 16 Mayıs 2017.

    Doğan Haber Ajansı’ndan Ali Ekber Şen ve İbrahim Maşe tarafından yapılan ve Milliyet gazetesinin 16 Mayıs 2017 tarihli sayısında yayımlanan “Suriyelilerin gürültü yapmayın cinayeti” başlıklı haber Suriyelilerin suçla ilişkilendirilerek nefret söylemine maruz kalmasının örneklerinden biridir. Başlığın yanında yer alan “1 ayda 2’nci olay” uyarısıyla da Suriyelilerin sürekli kriminal olaylara karışan kişiler olduğu algısı kuvvetlendirilmeye çalışılmaktadır.

    Haberin henüz ilk cümlesinde, Mersin’de yaşanan farklı olaylar aynı başlık altında bir araya getirilmekte ve yaşanan “gerginliklerin” sorumlusu olarak Suriyeliler gösterilmektedir: “Mersin’in Akdeniz ilçesinde nisan ayında yaşanan Suriyeli gerginliğine bir yenisi daha eklendi.” Haber, olayın tamamen tek taraflı aktarımına dayanmaktadır; zira haberde Suriyeli ailenin nargile içerek gürültülü bir şekilde konuştuğu ve uyarılara rağmen gürültüyü sürdürdükleri iddia edilmektedir. Habere göre gürültü yapmaya devam eden Suriyeli aileyi uyaran Hanifi Hisak, evinden aşağı inmesi üzerine çıkan kavgada bıçaklanarak öldürülmüştür. Aktarım tamamen Hisak’ın yakınlarının şahitliğine dayanmaktadır. Suriyeli ailenin isimleri önemsenmezken Hisak ailesinin şahitliğine yalnızca Türkiyeli olduğu için güvenilmektedir.

    Haber, Suriyelilerin “gürültülü” ve “sistematik olarak suç işleyen” insanlar olduğu algısını güçlendirmektedir.

    Yurt Gazetesi, 22 Ağustos 2017.

    Hükümete muhalif yayın organlarından Yurt Gazetesi de Suriyelilere dönük sistematik olarak ayrımcı haberler üreten yayın organlarından biridir. 22 Ağustos 2017’de Yurt Gazetesi’nde yayımlanan bu haber Suriyeliler ile taciz arasında bağlantı kurarak Suriyelileri suçla ilişkili olarak göstermektedir. Konya’da yaşanan olayda Mehmet Ertunç isimli kimse kız kardeşini taciz ettiği öne sürülen Mustafa El Muhammed ve Hüseyin El Muhammed isimli iki Suriyeliye ateş açarak öldürmüştür. Olayda taraflardan birinin Suriyeli olmasının hiçbir dahli olmamasına rağmen haber, Suriyelileri tacizci olarak çerçevelemiştir. Asıl olay bir cinayet olayıyken, başlık cinayete özür üretircesine “Suriyelilerin tacizi”ne odaklanmaktadır. Spotta taraflardan biri “mahalle sakinleri” olarak kodlanırken bir “silahlı kavga”dan söz edilmektedir; oysa habere baktığımızda bir silahlı kavga değil, mahalle sakinlerinden biri olarak kodlanan Ertunç’un iki Suriyeliye ateş açması vakasının yaşandığı görülmektedir.

    Haberde Suriyelilere dönük suçlayıcı bir dile başvurulmakta, saldırganlar “mahalle sakini” olarak sunulmaktadır. El Muhammedlerin hastaneye kaldırılması üzerine hastaneye giden yakınları “hastaneye akın etti” şeklinde sunulurken, Suriyelilere saldırmak için hastaneye gidenler “Taciz olayını duyan çevredekiler, Suriyeliler’e tepki göstermek için hastane önüne gitti” diye haberleştirilmektedir. Haber, bir Suriyelinin davranışı için bütün Suriyelilerin hedef gösterilmesini doğallaştıran bir yapı arz etmekte, Suriyelilere dönük saldırılar ise “zaman zaman ilçe sakinleri ile Suriyeliler arasında gerginlik yaşandı” denilerek resmedilmektedir. Haber, yaşanan tüm olumsuzluklardan hatta mağdurları oldukları cinayetin işlenmesinden dahi Suriyelilerin sorumlu olduğu yönünde bir algı oluşturulmaktadır.

    Türklüğün inşasının vazgeçilmez bileşeni: Yunan-Rum karşıtlığı

    Türkiye medyasının kuruluşundan bu yana en sık hedef gösterdiği kesimler arasında Yunanistan vatandaşları ile Türkiye ve Kıbrıs’ta yaşayan Rumlar bulunur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin inşasında “Kurtuluş Savaşı” olarak anılan dönem ve bu dönem içinde Batı Cephesi’nde Yunanistan askerlerine karşı yürütülen mücadele önemli bir motif olagelmiştir. Savaştan sonra Türkiye’de kalan ve Anadolu’nun otokton halklarından olan Rumların önemli bir kısmı, Yunanistan ile imzalanan mübadele anlaşmasıyla Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Dolayısıyla “Yunan” imgesi, Türklüğün kuruluşunda en önemli unsurlardan bir tanesi kılınmıştır.

    Türkiye ile Yunanistan arasında tarihsel olarak var olan gerilim medya tarafından sık sık kullanılmış, 6-7 Eylül 1955 olaylarında görülebileceği gibi, bu nefret söylemi başta Rumlar olmak üzere Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlere yönelik pogromlar düzenlenmesine, dolayısıyla nefret söyleminin nefret suçuna yol açmasına kaynaklık etmiştir. 6-7 Eylül 1955’te gayrimüslimleri hedef alan olaylar, Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te bulunan evinin bombalandığı yönünde yapılan haberler ile başlamış ve ellerinde sopa, balta ve kazmalar bulunan binlerce kişi sokaklara dökülerek gayrimüslimlerin işyerlerini yağmalamışlardır. Çıkan olaylarda 11 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu, Yunanistan ile olan ilişkilerin Türkiye Rumlarını hedefe oturttuğu en büyük olaysa da tek değildir. Türkiye medyasında Rumlar ve Yunanlara dönük ayrımcılık pek çok defa tekrarlanmıştır ve tekrarlanmaya da devam edilmektedir.

    Basında Rumlar ve Yunanlara dönük nefret söylemi genellikle şu durumlarda yükselmektedir:

      • -Türkiye ile Yunanistan arasında, genellikle Ege’deki adalar söz konusu olduğunda ve diplomatik bir kriz yaşandığında,

     

      • -Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir kriz yaşandığında.

     

    Yunanlara ve Rumlara dönük nefret söylemi genellikle “çizmeyi aşmak”, “küstahlık”, “gâvur”, “denize dökmek” gibi tabirlerle ifade edilmektedir. Yunanistan ile Türkiye arasında yaşanan son gerilim 15 Temmuz darbe girişimine katılan bazı askerlerin Yunanistan’a firar etmesi ve Yunanistan’ın bu askerleri Türkiye’ye iade etmeye yanaşmaması üzerine yaşanmıştır. Bu olaydan sonra Türkiye basınında Yunanlara dönük nefret söyleminin yeniden yükselmeye başladığı görülmektedir. Nefret söylemi içeren ifadeler doğrudan bu olayla ilgili olabildiği gibi aşağıdaki örneklerde izlenebileceği gibi tamamen gündelik olaylar üzerinden de geliştirilebilmektedir.

    Star Gazetesi, 30 Temmuz 2018.

    Star Gazetesi’nin internet sitesinde 30 Temmuz 2018’de yayımlanan “Terörist sevici Yunan’a bak sen” başlıklı haberi, Atina’da yaşanan büyük yangın felaketinde 15 Temmuz darbe girişimine katılan askerlerin öncelikli olarak kurtarıldığı iddiası üzerine kuruludur. Gazete haberini Yunanistan basınına dayandırmasına rağmen başlıkta kullanılan “terörist sevici Yunan” ifadesi Yunanistan’daki otoritelerin sorumlu olduğu bir olaydan tüm Yunan halkını sorumlu tutan bir nefret söylemine dönüşmektedir. Haberin içindeki tüm unsurlar Yunanistan’da yayımlanan Vraditi Gazetesi’ne ait bilgilerden oluşmaktadır. Başlık dışında haber metninde nefret söylemine rastlanmamakla birlikte haber, örtük olarak, yangında darbeci askerlerin kurtarılmasının “Yunanların Türkiye’ye karşı teröristleri desteklemesi” algısını oluşturmaktadır.

    Milliyet, 26 Mayıs 2017.

    Milliyet’ten Sefa Karahan’ın 26 Mayıs 2017 tarihli haberi KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir sorun yaşandığında Rumlara dönük nefret söylemi üretilmesinin örneklerinden birini oluşturmaktadır. Kıbrıs’ta KKTC ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında süren müzakerelerde Güney’deki yönetimin Kuzey’in ithalatının durdurulması veya sınırlanması talebini aktaran haberde nefret söylemi yine başlıkta önümüze çıkmaktadır.

    Ayrıca haber metni kendisini doğrudan KKTC’nin yanında konumlandırarak milliyetçi bir dil üzerinden kurgulanmaktadır. Haberde resmî adı Kıbrıs Cumhuriyeti olan Güney yönetimi, “Rumlar” veya “Rum yönetimi” olarak anılmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından öne sürülen her tür talep Rumların bütünü tarafından talep edilmiş gibi sunulmaktadır. Başlıkla birlikte düşünüldüğünde Rumların tamamı, “küstahlık” ile itham edilmektedir.

    Akşam Gazetesi, 17 Mart 2017.

    17 Mart 2017 tarihli Akşam Gazetesi’nde yer alan bu haber Yunanlara dönük nefret söyleminin gündelik hayattan bir habere nasıl sızabildiğine dair açık bir örnektir. Beşiktaş ile Yunanistanlı bir takım olan Olympiakos arasındaki maçın aktarımından ibaret olan haberin başlığında, Milli Mücadele veya Kurtuluş Savaşı olarak anılan dönemin sonunu işaret eden 9 Eylül 1922 tarihinde Yunanistan’ın İzmir’den çekilirken Yunan askerlerinin denize atladıkları iddiası hatırlatılmakta ve Yunanlar tarihsel olarak “denize dökülmesi gereken düşman” olarak kodlanmaktadır.

    Komplo teorilerinin birincil hedefi: Yahudiler

    Yahudiler, Türkiye medyasında en çok hedef gösterilen gruplardan birini oluşturmaktadır. Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi Ocak–Nisan 2018 raporuna göre Yahudiler, Ermenilerden sonra haklarında nefret söylemi üretilen ikinci grup olarak tespit edilmiştir (Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, Ocak-Nisan 2018). Yahudiler hakkında tüm dünyada sistematik olarak üretilen çarpıtmalar ve komplo teorileri, Türkiye’de de Yahudi düşmanlığını (anti-semitizm) besleyen temel unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Yahudiler hakkındaki nefret söylemine İslamî tandanslı gazetelerde daha sık rastlanırken, çoğunlukla İsrail ile Yahudilerin özdeşleştirilmesi yoluyla Yahudiler hakkında açık nefret söylemi üretilmektedir. Anaakım medyada Yahudilere dönük nefret söylemine daha az rastlanırken, Yeni Akit, Millî Gazete gibi sıkça nefret söylemi üreten ve bu çalışmada dışta bırakılan yayın organlarında Yahudiler mütemadiyen hedef gösterilmektedir. İsrail-Filistin çatışması, antisemitist nefret söylemi üretilmesinin en yaygın zeminini oluşturmaktadır. Anti-semitizm, Yahudileri yalnızca İsrail söz konusu olduğunda değil, Yahudileri bir tür “üst-aklın” yöneticisi olarak resmeden veya “dünyayı Yahudi lobisinin yönetmekte olduğunu” iddia eden komplo teorilerinin, Yahudilerin tümünün “çok zengin” olduğu yönündeki önyargıları yayması ile de gerçekleştirilmektedir.

    Sosyal medyada da Yahudilerin hedef gösterilmesi ile sıkça karşılaşılmaktadır. Hemen her toplumsal olaydan sonra sosyal medyada Yahudileri hedef alan gönderilerin yer aldığına rastlanılmaktadır.[9]

    Yeni Şafak Gazetesi, 12 Aralık 2017.

    Anaakım gazetelerden Yeni Şafak’ta İsmail Kılıçarslan’ın yazdığı bir köşe yazısı anti-semitizmin son derece açık olduğu örneklerden biridir. Yazar, İsrail devletinin resmî ideolojisi olan Siyonizm’i eleştirmenin yanlış olduğunu, sorunun Siyonizm değil bizzat Yahudiliğin kendisi olduğunu söyleyerek tüm Yahudileri ırkçı, faşist ilan etmekte ve dinlerinden vazgeçmedikleri sürece “dünya için en tehlikeli insan topluluğu” olacaklarını iddia etmektedir. Kılıçarslan, açıkça, tüm dünyadaki Yahudileri ve Musevi dinini hedef alarak insanları anti-semitist olmaya çağırmaktadır.

    Sabah Gazetesi, 17 Ocak 2018.

    2018 yılının Ocak ayında İhlas Haber Ajansı’ndan alınan ve Sabah Gazetesi’nde yayımlanan bu haberde, İsrail tarafından Kudüs’e yerleştirilen bir grup yerleşimcinin, Kudüs’te bulunan ve hem Müslümanlar hem de Musevi inancına sahip Yahudiler açısından kutsal kabul edilen Mescid-i Aksa’nın içine İsrail güvenlik güçlerinin korumasında girmeleri ve gerçekleştirdikleri ibadet haberleştirilmiştir.

    Haber, hiçbir bağlam göz önünde bulundurulmaksızın verilmiştir. “Yahudi yerleşimciler” diye bahsedilenlerin kim olduğu belirtilmemektedir. Arka plan bilgisi veya bağlamı olmadığı zaman “Yahudi yerleşimciler” nitelemesi tüm Yahudileri kapsar yanılsaması yaratmaktadır. Oysa bahsedilen, İsrail tarafından Filistinli Araplar aleyhine demografiyi değiştirmek için sistematik olarak Filistin topraklarına yerleştirilen insanlardır. Haberde bu bilginin yer almaması hem başlıkta hem de haber metninde “Yahudi yerleşimciler”in tüm Yahudiler ile eş tutulmasına yol açmaktadır.

    Ayrıca haberde, Mescid-i Aksa muhafızları ve Müslümanlar tarafından dışarı çıkarıldıkları belirtilen yerleşimciler hakkında “Yahudilerin dışarı çıkarılması sırasında gerginlik yaşandı” sözleri sarf edilmektedir. Haber inanç gruplarına da tek taraflı yaklaşmaktadır. Mescid-i Aksa yalnızca Müslümanlar açısından değil, Yahudi inancı açısından da kutsal kabul edilen bir mekândır. İsrail-Filistin arasındaki güç dengelerinden bağımsız olarak inanç gruplarından birinin kutsal sayılan bir mekâna girmesini olumsuz bir olay gibi yansıtmak, inanç gruplarından birini üstün görerek diğer grup hakkında nefret söylemi üretmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla haber gerek başlıktan itibaren sunuş biçimi, gerekse haberin kuruluşu bakımından İsrail ile Yahudi toplumunu bir tutmakta ve Yahudiler aleyhine nefret söylemi üretmektedir.

    Bir boş gösteren olarak “Terörizm”

    “Terör, terörizm, terörist” kavramları çok uzun bir geçmişe sahip olmasına rağmen dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1980’li yıllardan itibaren pek çok farklı eylemi tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Doğrudan şiddetle ilgili bir kavram olmasına rağmen bu kavramlar, bir süre sonra pek çok devlet tarafından şiddet içermeyen eylem biçimlerini de kapsayacak biçimde kullanılmaya başlanmış, farklı sorunlara devletin çizdiği sınırlar içerisinde bakmayan insanların en hafif tabirle “terör destekçiliği” ile suçlanabilmesine olanak sağlamıştır. Bu açıdan bakıldığında “terörizm” kavramı bir “boş gösteren” hâline gelmiştir.[10]

    Çözüm sürecinin sona ermesi ve özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ile beraber “terörist” kavramının bu niteliği daha da genişletilmiş, OHAL’de yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnamelerde (KHK) “terörle iltisaklı”, “irtibatlı” gibi hukuk tarihinde daha önce yer almayan kavramlar kullanılarak 100 binden fazla kamu çalışanı işinden edilmiştir. Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenlerden, 15 Temmuz’da darbe tezgahlayanlara, HDP’li milletvekilleri, belediye başkanları ve partinin tüm üyelerinden, ana muhalefet partisi CHP’ye, Gezi Parkı eylemlerine katılanlardan ODTÜ’lü ve Boğaziçili öğrencilere kadar çok geniş bir kesim “terörist”, “terörle iltisaklı”, “terörle irtibatlı” gibi kavramlar içinde eritilmiştir.

    “Terörist” sözcüğü medyada da nefret söylemi üretmenin temel araçlarından biri hâline gelmiştir ve toplumun çok farklı kesimlerini hedef göstermekte kullanılmaktadır. Aşağıda yer alan örnek “terörist” kavramının nefret söylemi üretmekte nasıl “mahirce” kullanıldığını göstermek açısından oldukça açıklayıcıdır.

    Star Gazetesi, 2 Haziran 2018.

    Star Gazetesi’nin internet sitesinde 2 Haziran 2018’de seçim öncesi yayımlanan bu haberde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları aktarılmaktadır. Cumhurbaşkanı elbette haberciler açısından önemli bir haber kaynağıdır. Ancak haberde Cumhurbaşkanı’nın sözleri sadece alıntılanmakla kalmamakta, onaylanarak bir “terör ittifakı” portresi çizilmektedir. Tırnak içine alınmayan başlık ve ara başlıklar, Erdoğan’ın sözünün aynı zamanda gazetenin sözü olduğunu imlemektedir. Haberde Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden biri olan HDP, “terör örgütünün uzantısı”, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş ise hakkında hiçbir hüküm bulunmamasına rağmen “terör tutuklusu” olarak nitelendirilmektedir.

    Nefret söylemi, pek çok kesimi “Kirli ittifakın fotoğrafı” isimli alt başlık altında hedef almaktadır. Yukarıdaki haberin devamında, Londra’da CHP ve HDP stantlarının yan yana olduğu bir fotoğraf kullanılarak altına şu açıklama yapılmıştır: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Yurt dışında aynı çadırın bir tarafını CHP, diğer tarafını terör örgütünün siyasi uzantısı kullanıyor’ dediği CHP ile PKK’nın ortak seçim çalışması İngiltere’nin başkenti Londra’da görüntülendi. Pazar Günü düzenlenecek 8. Alevi Festivali öncesi Londra’da kurulan çadırda CHP ile HDP yan yana masa açıp seçim çalışması yaptı. Etkinliğin katılımcıları arasında terör örgütüne yakınlığı ile bilinen Londra Gezi Grubu, UK Barış İçin Akademisyenler Grubu ve Gezi kalkışması sırasında “Mesele Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı” tweeti atan Mehmet Ali Alabora da var. PKK yandaşı sözde sanatçıların da yer aldığı etkinliğin mimarlarından biri CHP’nin İngiltere Birliği Başkanı Sibel Özçelik.”

    Bu satırlarda aynı anda hem CHP’liler, hem HDP’liler, hem Aleviler, hem Gezi Parkı eylemcileri, hem Barış İçin Akademisyenler hakkında “terörist” oldukları yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmakta ve bu kesimlerin hepsi aynı anda hedef tahtasına oturtulmaktadır.

    Sabah Gazetesi, 9 Şubat 2017.

    9 Şubat 2017 tarihinde Sabah Gazetesi’nin internet sitesinde yer alan bu haber toplumun çeşitli kesimlerinin “terörizm” başlığı altında hedef gösterilmesinin en tipik örneklerinden birini oluşturmaktadır. Barış İçin Akademisyenler tarafından imzaya açılan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan akademisyenlerin PKK destekçiliğiyle suçlandığı bu haberde, başta imzacı akademisyen İbrahim Kaboğlu olmak üzere bütün imzacı akademisyenler hedef gösterilmektedir.

    2016 yılının başında bu topraklardaki savaşın ve şiddetin sona ermesi talebiyle yayımlanan ve devleti eleştiren ifadeler içeren “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenler, kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sarf edilen “karanlık”, “mandacı”, “sözde aydın” gibi ifadeler ile “hain” ilan edilmişlerdir. Bu konuşmadan sonra bildiriye imza atan akademisyenler hakkında medyada pek çok nefret söylemi örneği yer almıştır.

    Yukarıdaki haberde bildiriye imza atan akademisyenlerin büyük bölümünün kamu görevinden KHK ile ihraç edildiği 7 Şubat tarihinden iki gün sonra ihraç edilen akademisyenlerin büyük bölümünün PKK destekçisi oldukları için ihraç edildiği iddia edilmektedir.[11] Haberin henüz spotunda Barış İçin Akademisyenler bildirisi “PKK lehine bildiri” olarak tanımlanırken, bildiriyi imzalayan akademisyenlerin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Bese Hozat’tan talimat aldıkları iddia edilmektedir. İddianın kaynağı olarak ise Hozat’ın ANF News haber sitesinde geçen sözleri işaret edilmektedir. ANF News’te yer alan sözlerle bildiri arasında nasıl bir ilişki kurulduğu ise belirtilmemektedir.

    Barış İçin Akademisyenlerin “sözde” sıfatıyla anıldığı haberdeki bir ara başlıkta ise amaçlananın “Türkiye aleyhinde kara propaganda” olduğu bir ünlem işareti ile pekiştirilerek iddia kuvvetlendirilmeye çalışılmıştır. Haberin sonunda ise bildiriyi imzalayan ve ihraç edilen akademisyenlerden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu “Kaboğlu, sözde ‘Barış İçin Akademisyenler’ bildirisi özde ise PKK propagandası içeren bildiri olan metne imza atmıştı” ifadeleriyle açıkça hedef gösterilmektedir.

    Haber, bildiriyi imzalayan akademisyenlerin hiçbirisinin konu hakkındaki görüşlerine başvurmadan, tamamen bir iddiaya yaslanarak bildiriyi imzalayan bütün akademisyenleri “PKK destekçisi” ve “Türkiye aleyhinde kara propaganda yapan” insanlar olarak damgalayarak KHK’larla gerçekleştirilen ihraçları meşrulaştırmaya dönük bir propaganda işlevi görmektedir.

    SONUÇ

    Türkiye’de basının ortaya çıkışından beri nefret söylemi, basının ayrılmaz bir parçası olmuş pek çok farklı kesimin hedef gösterilmesi için kullanılagelmiştir. Ermeniler, Rumlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Aleviler, Kürtler, LGBTİQ+’lar, komünistler, sosyalistler, işçiler gibi pek çok kesim nefret söyleminin hedefi hâline getirilmektedir. Süreç içerisinde kimi gruplar her zaman sabit kalsa da konjonktürel olarak nefret söyleminin hedefi olan kesimler de değişim göstermiştir. Ancak şöyle bir gerçek vardır ki birçok durumda nefret söylemi nefret suçlarına yol açmış ve toplumsal olarak son derece travmatik sonuçlara kaynaklık etmiştir; hâlen bu potansiyeli taşınmaktadır.

    AKP iktidarı döneminde nefret söylemi tartışmasının birkaç ayırt edici yönü bulunmaktadır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki AKP iktidarının özellikle ilk dönemlerinde nefret söylemi, bir kavram ve olgu olarak medyada ve akademide daha yaygın bir şekilde tartışılır hâle gelmiştir. Bunda, millî görüşçü veya İslamcı geleneğin, cumhuriyet döneminde “nefret söyleminin aslî mağdurları oldukları” iddiaları, demokratikleşmeye ve “vesayet sistemi”nin sonlandırılmasına yönelik siyasal söylemleri ve 28 Şubat döneminde AKP’lilerin de içinde bulunduğu kadroların nefret söyleminin görece hedefi olmalarının etkileri olduğu söylenebilir. Ayrıca gayrimüslimler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, LGBTİQ+ gibi pek çok kesimin kimlik taleplerini daha kitlesel bir şekilde ifade etmeye başlamalarının nefret söyleminin bir gündem maddesi olmasında son derece büyük bir etkiye sahip olduğu göz ardı edilemez bir gerçektir. Nefret söylemi ve suçu ile mücadeleye dönük sivil toplum girişimlerinin ortaya çıktığı tarihler, tam da bu döneme denk gelmektedir. 2000’li yılların başlarında yükselen bu taleplere karşı gerek iktidar yanlısı basında gerekse iktidara muhalif basının bir bölümünde nefret söylemiyle karşılaşılmadığını söylemek elbette mümkün değildir; ancak konunun tartışılır hâle geldiği, önemli bir sosyal-siyasal ve dahi akademik “mesele” haline geldiği kuşku götürmez bir gerçektir.

    2011 sonrasında ise hükümetin artan otoriter yönelimi, Türkiye medyasına doğrudan yansımış, pek çok kesim, özellikle Gezi Parkı eylemcileri, Aleviler, kadınlar, Ermeniler ve Suriyeliler nefret söyleminin adım adım açık hedefi hâline gelmişlerdir. 2015 yılı itibariyle “Çözüm Süreci”nin sona ermesi ile gerek Türkiye içinde gerek Türkiye dışında sertlik, zıtlaşma, kutuplaşma, çatışma ve savaş siyasetinin öne çıkmaya başlaması nefret söylemine kaynaklık edecek iklimi yaratmış ve nefret söylemi pratikleri, 2000’lerdeki tartışmalar hiç yaşanmamışçasına gündelik yaşamın bir parçası olarak sıradanlaşmaya başlamıştır. 15 Temmuz darbe girişimi ve onu izleyen OHAL, bu iklimi daha da pekiştirerek nefretin hem söylem hem de suç olarak toplumsalın göbeğine yerleşmesine kaynaklık etmiştir. Günümüz basınının önemli bir kısmı, iktidar tarafından hedef gösterilen kesimlere karşı nefreti baz alan ses yükseltmekte son derece mahirdir. Buna, iktidara mesafeli ve hatta temelde farklı siyasal perspektife sahip muhalif medyanın bir kısmının da eşlik ettiği gözlemlenebilmektedir.

    Bu bağlamda Türkiye medyasının mevcut hâli pek umutvar olmasa da nefret söylemi konusunda artan çalışmalar, raporlamalar, tezler ve makalelerin yanı sıra verilen toplumsal mücadeleler; toplumsal kutuplaşmanın arttığı, nefret söyleminin yöneldiği yeni gerilim hatlarının oluştuğu, basının devlet ve sermaye baskısı arasında sıkışıp kaldığı günümüzde nefret söyleminde bir farkındalık doğabileceği yönünde umut vermektedir. İşte bu çalışma, umut kırıcı örnekleri içermesine rağmen sözü edilen umudu besleyebileceği ihtimali göz önünde bulundurularak yapılmıştır; nefret söyleminin son bulduğu bir Türkiye toplumu ümidiyle.

    KAYNAKÇA

    Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (1997). R (97) 20 Sayılı Tavsiye Kararı.

    Boyle, K. (2010). “Nefret Söyleminin Kontrolü: Uluslararası Standartlar Türkiye’den Neler İstiyor?” çev. Suzan Bölme, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 63-70.

    Çelik, E. (2013). “Nefret Söylemi İfade Özgürlüğünün Neresinde?” İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 4(2), s. 205-240.

    Öztürk, E Ç. (2011) “Toplumsal Yapılar ve Şiddet: Ruanda Örneği”, Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Dergisi, 1(1), s. 67-114.

    Değer, O. (2007). “AİHS’nin 10. Maddesi Çerçevesinde Şiddet Unsuru İçeren İfade: Güneydoğu Davalarından Örnekler”, AnkaraÜniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 62(1), s. 43-64.

    Handyside v. Birleşik Krallık App No: 5493/72, (ECHR 1976).

    Karan, U. (2010). “Nefret Suçlarından Ne Anlıyoruz?” çev. Mehmet Ali Bahit, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde. İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 56-62.

    Köker, E ve Doğanay, Ü. (2010). Irkçı değilim ama: Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler, Ankara: İHOP Yayınları.

    Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, (2011). İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

    Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu, (Ocak-Nisan 2018). Hrant Dink Vakfı Yayınları.

    Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2017 Raporu,(2017). İstanbul: Hrant Dink Vakfı Yayınları.

    Nefret Suçlarını Önleme ve Karşılama: AGİT Bölgesindeki STK’lar için Kaynak Kılavuz, (2015). Ankara: AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Yayınları.

    Nefret Suçları Yasaları Pratik Kılavuz, (2015). Ankara: AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu Yayınları.

    Şensever, L (ed.). (2012). Sivil Toplum Kuruluşları ve Aktivistler için Nefret Suçları ve Nefret Söylemi İzleme Rehberi, İstanbul: Sosyal Değişim Derneği Yayınları.

    Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması, (5 Şubat 2018). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    van Dijk, T A. (2010). “Söylem ve İktidar”, çev. Pınar Uygun, Nefret Suçları ve Nefret Söylemi içinde, İstanbul: Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, s. 9-54.

    Vardal, Z B. (2015). “Nefret Söylemi ve Yeni Medya?”, Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 2(1), s. 132-156.

    Yıldız, P ve Salmanoğlu E C. (2018). “AKP’nin 15 yıllık iktidarında medya ve toplumsal cinsiyet”, https://medyaport.net/2018/07/16/medya-raporu-4-temmuz-2018-akpnin-15-yillik-iktidarinda-medya-ve-toplumsal-cinsiyet/

    http://www.avlaremoz.com

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/63848/Ermeni_koken__davasi_Aritman_lehine_sonuclandi.html

    http://www.diken.com.tr/afedersin-cok-daha-cirkin-seylerle-ermeni-diyen-oldu/

    Türkiye’deki Suriyeli Sayısı Aralık 2024

    https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-14-yanlis-bilgi/

    DİPNOTLAR

      1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “nefret söylemi” üzerine R (97) 20 Sayılı Tavsiye Kararı ↑

     

      1. “Ruanda Soykırımı” bu konudaki en önemli ve dramatik örneklerden biridir. Radio Télévision Libre des Mille Collines (Radio RTLM) günlerce Tutsiler aleyhinde nefret söylemi yaymış ve nefret suçu çağrısında bulunmuş soykırıma katılımı çok ciddi boyutlarda artırmıştır. Failler, Ruanda için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış ve hüküm giymişlerdir (Öztürk, 2011: 98). ↑

     

      1. Nefret suçu iki ayrı unsur içerir: i. Ceza kanununa göre bir suç oluşturan eylemdir, ii. fail suçu işlerken önyargı veya tarafgirlik temelinde hareket eder. (Bkz. Nefret Suçu Yasaları Pratik Kılavuz, 2009) ↑

     

      1. AİHM’e göre “İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen ‘haber’ ve ‘düşünceler’ için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik bir toplum olmaz” (Handyside v. Birleşik Krallık App No: 5493/72, (ECHR 1976) para 49). ↑

     

      1. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/63848/_Ermeni_koken__davasi_Aritman_lehine_sonuclandi_.html ↑

     

      1. http://www.diken.com.tr/afedersin-cok-daha-cirkin-seylerle-ermeni-diyen-oldu/ ↑

     

      1. https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/ ↑

     

      1. Suriyelilerle ilgili yayılan çeşitli yanlış bilgiler için bkz: https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-14-yanlis-bilgi/ ↑

     

      1. Sosyal medyada Yahudileri hedef alan iletilerin bir dökümü için bkz: www.avlaremoz.com ↑

     

      1. Ernesto Laclau’ya göre, “Boş gösteren [empty signifier] tamı tamına gösterileni olmayan bir gösterendir…Boş bir gösteren…ancak bizzat anlamlandırmanın kendi bünyesinde kurucu bir imkânsızlık varsa ve ancak bu imkânsızlık kendini göstergenin yapısında bir kesinti (yıkım, bozulma vb.) olarak anlamlandırabiliyorsa sökün edebilir” (Laclau, 2015: 95-98). ↑

     

      1. 7 Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi başta olmak üzere pek çok üniversitede kitlesel ihraçlar gerçekleşmiştir; ancak Barış İçin Akademisyenlere dönük ihraçların başladığı ilk tarih 1 Eylül 2016’dır. ↑—–

     

    Ağustos 2018 Medya Raporu Yazarları Kısa Özgeçmişler

    Can Irmak Özinanır

    2006 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, aynı bölümde yüksek lisansa başladı. Antikapitalist Hareket ve Yeni İletişim Teknolojileri başlıklı yüksek lisans tezini 2009 yılında tamamladı. İletişim Fakültesi’nde doktora eğitimini sürdürürken 2011 yılında kendi bölümünde araştırma görevlisi oldu. Barış İçin Akademisyenler tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için 686 No’lu KHK ile 7 Şubat 2017 tarihinde ihraç edildi. Hâlen medya çalışmaları ve hegemonya üzerine doktora tezini yazıyor.

    Ozan Değer

    Lisans derecesini Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden, yüksek lisans ve doktora derecelerini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası ilişkiler Bölümü’nden almıştır. 3 Ocak 2006’dan itibaren görev yaptığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası Hukuk Kürsüsü’nden 1 Eylül 2016’da KHK ile ihraç edilmiştir. Temel çalışma alanları Hukuk Bilimi, Uluslararası Kamu Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Uluslararası Ceza Adaleti, Siyasal Suçlar ve Siyaset Felsefesi’dir. Muş-Varto’lu olup Ankara’da yaşamaktadır.

  • Medya Raporu-4 (Temmuz-2018): AKP’nin 15 yıllık iktidarında medya ve toplumsal cinsiyet

    Medya Raporu-4 (Temmuz-2018)

    “Hala Gazeteciyiz”

    AKP’NİN 15 YILLIK İKTİDARINDA MEDYA VE TOPLUMSAL CİNSİYET

    Pınar Yıldız ve N. Ceren Salmanoğlu Erol

    Giriş

    AKP iktidarı, yeni muhafazakârlık ve Müslümanlık ekseninde üretilen söylemlerle ailenin/toplumun bütünlüğü adına bedenin yeniden tanımlanması ve denetlenmesine yönelik rıza üretmeye çalışmıştır. Bu rızanın üretilmesinde ve patriarkal yapının muhafazakârlıkla yeniden inşa edilmesinde ise medya önemli bir işlev üstlenmiştir.

    2001’de kurulan ve 2002’deki ilk seçim yarışından galip ayrılan AKP’nin on beş yıllık kesintisiz iktidarında toplumsal cinsiyete dair politikaları, partinin yaslandığı neoliberal-muhafazakâr değerlerin üretilmesi ve temel yaşam alanlarının biçimlendirilmesinde merkezi bir rol oynamıştır. On beş yıllık iktidar döneminde AKP değişen gündemlere rağmen kadın bedenini kontrol etmeye dair politika ve söylemleri düzenli olarak gündemde tutmuştur. Özellikle son yıllarda kadınlar ve çocuklar açısından ciddi hak ihlallerine neden olan yasal düzenlemeler ve politikalar bu merkezi konumun bir başka göstergesidir. AKP iktidarı, yeni muhafazakârlık ve Müslümanlık ekseninde üretilen söylemlerle ailenin/toplumun bütünlüğü adına bedenin yeniden tanımlanması ve denetlenmesine yönelik rıza üretmeye çalışmıştır. Bu rızanın üretilmesinde ve patriarkal yapının muhafazakârlıkla yeniden inşa edilmesinde ise medya önemli bir işlev üstlenmiştir. Zira medya her daim toplumsal normları, kolektif inanç ve değerleri ve hâkim ideolojiyi yeniden üreterek muhafaza etmeyi sağlayan önemli bir araçtır (Tokdoğan, 2013: 2). Bu raporda AKP’nin on beş yıllık iktidar döneminde, toplumsal cinsiyet politikalarının oluşumunda, yeniden üretilmesinde ve hâkim söylemin muhafaza edilmesinde medyanın rolü sorunsallaştırılmıştır. Raporda medya metinlerinde AKP dönemi toplumsal cinsiyet politikaları aracılığı ile görünürlük kazanan cinsiyetçiliğin izini sürerken medya ve cinsiyetçilik ilişkisi mümkün olan en kapsayıcı haliyle ele alınmaya çalışılmıştır. AKP iktidarının her üç döneminde kamusal alanda tartışmaya yol açan ve kadın örgütlerinin eylemleriyle itirazlarını yükselttikleri toplumsal cinsiyete dair politikalarının medyada nasıl çerçevelendiğini, hangi söylemsel stratejilerle yeniden üretildiğini ortaya koymaya çalışan bu raporda, ana akım medya içinde yer alan ve dönemin tirajı yüksek olan Hürriyet, Zaman, Sabah, Yeni Şafak ve Star gazeteleri taranmıştır[1]. Yüksek tiraja sahip bu gazeteler, kamuoyunda hâkim yargıların oluşumunda ve dolaşıma girmesinde önemli bir role sahip olduğu için incelenmiştir (Köker ve Doğanay, 2010)

    Raporda yer alan haberler ise, AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarının en açık şekilde görünür olduğu ve kamuoyunun da gündemini uzun süre meşgul eden “kürtaj yasağı”, “üç çocuk”, “sezaryen”, “kızlı-erkekli öğrenci evleri” kategorileri ile taranmıştır. Ayrıca toplumsal cinsiyet rejimi açısından temsili örnekler olarak gördüğümüz darbe sonrası “kahramanlık” anlatılarına ve makbul kadınlık inşasına dair haber örneklerine de yer verilmiştir. Raporda, özellikle AKP lideri ve parti ileri gelenlerinin toplumsal cinsiyet politikaları açısından kurucu olan “kürtaj yasağı”, “üç çocuk”, “sezaryen”, “kızlı-erkekli öğrenci evleri”ne dair açıklamalarını takip eden ilk bir hafta dikkate alınarak tarama yapılmıştır. Ayrıca araştırma ekibinin karşılaştığı ve iktidarın toplumsal cinsiyet politikaları açısından temsili olarak görülen örneklere de yer verilerek hazırlanan bu rapor, hükümetin toplumsal cinsiyete dair söylemlerinin medya üzerinden dolaşıma girme ve yeniden üretilme biçimlerini görünür kılmaya da imkân tanıyacaktır.

    AKP İktidarının Toplumsal Cinsiyet Politikalarına Kısa Bir Bakış

    2001 yılında kurulan AKP, kadın konusunda siyasal İslamcı çizgiden farkını vurgulayarak “değişimin” partisi olduğunun altını çizmiştir. 3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen ardından kurulan partinin ilk döneminde Kadın kollarının yaygın örgütlenmesiyle kadının siyasetteki yeri açısından önemli kazanımlar elde edilmiş ve olumlu yasal düzenlemeler gerçekleşmiştir. Ancak, iktidara geldiği ilk dönemde kadın örgütlerinin mücadelesi ile gündeme gelen kadın kotasını savunan AKP, zaman içerisinde bu ilkeden vazgeçerek karşıt bir söylem benimseyecektir. Bu anlamda AKP’nin toplumsal cinsiyet politika ve söylemleri özellikle ilk iktidar döneminde “ikircikli” (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 159) bir yapıya sahip olmuştur.

    AKP’nin kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladığı ilk parti programı kadın haklarından yana önemli vaatler içeriyordu[2]. İlk iki iktidar döneminde (2002-2007; 2007-2011) yeni kurulan bir parti olarak AKP hem toplumsal mutabakat arayışında olması hem de Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik hedefi nedeniyle önemli yasal düzenlemeler yapmıştır. Örneğin, 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nda yapılan düzenlemeler ile daha önce aile ve toplum düzenine karşı suç kabul edilen cinsel suçlar bireye yönelik suçlar başlığı altına alınırken aile içi tecavüz de suç kapsamına girmiştir. Ayrıca, çocukların cinsel istismarında “rızanın” var olabileceği varsayımı kaldırılmış ve “töre” cinayetleri nitelikli insan öldürme kapsamına alınmıştır (Aşan, 2016: 7). Bunun yanı sıra nüfusu elli bini aşan belediyelere kadın sığınma evi açma zorunluluğu getirilmiştir (Kıvanç, 2004). 2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı iş kanunu ile aynı işe eşit ücret ilkesi getirilmiş ve cinsiyete dair ayrımcılık yasaklanmıştır. AKP iktidarı ilk beş yıllık döneminde (2002- 2007) yapılan olumlu yasal düzenlemelerin 1980’lerden beri süren ve özellikle 1990’larda kadın sorunlarını kamusal alanda daha fazla görünür kılan kadın hareketinin mücadelesiyle doğrudan ilişkili olduğunu söylemeliyiz. Bu yasal düzenlemeler, AKP’nin kadın hakları konusunda olumlu bir tavır sergilediği izlenimi doğursa da söz konusu düzenlemeler, kadın örgütlerinin toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere kapsamlı bir müdahale beklentisini karşılamamıştır (Coşar ve Yeğenoğlu, 2014). Zira, TCK Kadın Platformu’nun “Cinsel yönelime dayalı ayrımcılığın suç kapsamına alınması, “töre saiki” ifadesinin “namus saiki” ile değiştirilerek her tür namus cinayetinde ceza indirimi verilmesinin önlenmesi, yasal kürtaj süresinin 12 haftaya çıkarılmasına ilişkin” (Aşan, 2016: 7) taleplerinin Yeni TCK’da yer almaması AKP’nin toplumsal cinsiyet politikalarının ikircikliğine örnektir.

    AKP iktidarının ikinci dönemi olarak adlandırılan 2007-2011 yılları arasında, muhafazakârlığın temel bileşeni olan “aile” odaklı kadın algısının parti söyleminde öne çıktığını görüyoruz. Özellikle AB ile müzakere görüşmelerinin hız kaybetmeye başladığı 2007 yılından sonra, “eşitlikçi söylemden, kadının ailenin bekası için önemi söylemine” geçiş yaşanmıştır (Tokgöz, 2013: 117). Bu süreçte, her ne kadar kadın hakları konusunda birtakım uluslararası yükümlülükler üstlenilse de[3] 2011’de Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı’nı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştiren AKP, muhafazakâr bakışını bir devlet politikasına dönüştürmüştür. Kadını, aile söylemi içinde görünmez kılan bu değişiklik kadın ve feminist örgütler tarafından eleştirilmiştir. Bu bağlamda kadın haklarının, yalnızca AKP’nin tahayyülündeki aile yapısına uyum sağladığı ölçüde partinin gündeminde yer bulduğunu söyleyebiliriz (Yeğenoğlu ve Coşar, 2014: 176). Özellikle üçüncü iktidar döneminden (2011-2015) itibaren partinin toplumsal cinsiyet meselesine muhafazakâr yaklaşımı derinleşerek hükümet politikalarının temeli haline gelmiştir. “Aile bütünlüğüne” ve “güçlü aile”ye yapılan vurguların ön plana çıkmasıyla birlikte toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda elde edilen kazanımlardan geri adım atılmaya başlanmış ve kadın bedenine yönelik doğrudan müdahaleler içeren söylem ve politikalar yaygınlaşmıştır. Örneğin 1 Mayıs 2013 tarihinde kürtajı, ödemesi yapılacak bir sağlık hizmeti olmaktan çıkaran AKP hükümeti, daha sonra gelen tepkiler üzerine kürtajı tekrar Sağlık Uygulama Tebliği’ne ekledi. Ancak AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın, “üç çocuk çağrı”sının ardından kürtajı bir cinayet olarak gören ve yine aynı dönemde sezaryen karşıtı açıklamalar etrafında şekillenen politikalar ile kadınların kürtaj ve sezaryen gibi sağlık hizmetlerine ulaşımı zorlaştırıldı. Yine aynı dönemde kadın, aile ve bedene yönelik muhafazakâr politikalar, erken yaşta evlilikleri teşvik etmek amacıyla evlenen üniversite öğrencilerine yönelik barınma ve burs yardımı içeren düzenlemelerin yanı sıra boşanmaları zorlaştıran uygulamalar ile devam etmiştir[4].

    AKP’nin on beş yıllık kesintisiz iktidarı boyunca, partinin söylemsel pratiklerinde ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politika ve yasal düzenlemelerinde açığa çıkan cinsiyetçiliği, devlet söyleminden bağımsız olarak düşünmek eksik ve hatalı bir yaklaşım olacaktır. Zira Kemalist modernleşme sürecinde de kadın, ailenin ve ulusun taşıyıcısı, “milletin biyolojik yeniden üreticisi” ve aynı zamanda “geleneğin taşıyıcısı” olarak görülmüştür (Yuval-Danis, 2010: 80). AKP’nin toplumsal cinsiyet politikasını devlet geleneğinin bir parçası olarak, ama kendi özgünlüğü içinde değerlendirebilmek için Yeğenoğlu ve Coşar “neoliberal-muhafazakâr patriarkal” tanımlamasını önerir. Yazarlara göre partinin her iktidar döneminde kültürel, ekonomik ve siyasal alanda ağırlık kazanan milliyetçi ve din temelli söylem ve uygulamalarla harmanladığı muhafazakârlaşma, neoliberal politikalarla birlikte ele alınmalıdır (2014:165). Bu anlamda AKP, kadın hakları konusunda neoliberal politikalarla uyumlu adımlar atarken muhafazakâr söylemini de sürdürmekteydi.

    2. Medya ve AKP’nin Toplumsal Cinsiyet Politikaları

    Söz konusu ana akım medya olduğunda, iktidarın görünür kıldığını ve makbul saydığını çerçeveleyen, görünmez kıldığını da çerçeve dışında bırakan bu anlamda hükümetin politika ve söylemlerini yeniden üreten bir medya ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

    AKP hükümetinin toplumsal cinsiyet politikalarının medyada çerçevelenişini değerlendirirken medyanın on beş yıllık AKP döneminde nasıl dönüştüğüne dair bir paragraf açmak gerekir. Benan Eres ve Hakan Yüksel’in “AKP döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi” raporu (2017), medyadaki dönüşümün AKP hegemonyasının temel dayanaklarından biri olduğunu açıkça gösterir[5]. Eres ve Yüksel, AKP’nin 2007 yılından sonra devletin olanaklarıyla yaratılan ana akım medya kuruluşlarının ürettiği her türlü bilgi/haberin sıkı bir denetim ve kontrole tabi olduğunu belirtir (2017). Raporda, AKP iktidarının, medyayı devlet-iktidar bütünleşmesine dâhil etme çabasının büyük ölçüde başarılı olduğunun ve bunun sonucunda medyanın partizan tavrının arttığının altı çizilir. Kuşkusuz Türkiye’de tarihsel olarak ana akım medya her zaman iktidar/güç yapılarıyla yakın ilişkide olmuş ve bu yapılar tarafından kontrol altında tutulmuştur. AKP iktidarının özgünlüğü ise, AKP’nin kendi medyasını yaratması ya da bazı medya araçlarına devletin olanakları ile sahip olmasıdır. Bu süreçte hükümetin doğrudan müdahalesiyle medya mülkiyet yapıları yeniden düzenlenirken; hükümetin medyaya yönelik denetimi otoriter ve cezalandırma odaklı denetimi ile medya kuruluşları ve çalışanları iktidarın siyasi amaçlarına hizmet eder doğrultuda yapılandırılmıştır (Kurban ve Sözeri, 2012). Dolayısıyla söz konusu ana akım medya olduğunda, iktidarın görünür kıldığını ve makbul saydığını çerçeveleyen, görünmez kıldığını da çerçeve dışında bırakan bu anlamda hükümetin politika ve söylemlerini yeniden üreten bir medya ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

    2.1 “Milletin Bekası” için: “Üç çocuk” Söylemi ve Kürtaj Yasası Tartışmaları

    2007 seçim beyannamesinde, kadın sorununu çözmek için “aile merkezli politikalar” izleyeceğini ve “aile kurumunu güçlendirmenin” temel önceliği olduğunu vaat eden AKP, bu dönemden itibaren “kutsal aile” odaklı kadın algısını toplumsal cinsiyet politikalarının temel belirleyicisi olarak öne çıkarmaya başlamıştır. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılında Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı konuşmada yer alan üç çocuk talebi, partinin milliyetçi muhafazakâr söyleminin toplumsal cinsiyet normlarıyla nasıl şekillendiğine dair öne çıkan ilk tartışmadır: “Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız. Bir ekonomide asıl olan insandır. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar. Yaptıkları aynen budur. Genç nüfusumuzun azalmaması için en az üç çocuk yapın” (Hürriyet, 7 Mart 2008)[6]. Kadın haklarının, muhafazakâr toplumun/ailenin sürekliliği adı altında gasp edilerek görünmez kılındığı bu açıklamada, sürekliliği talep edilen ise “Türk milletinin kökünü kazımak isteyen”ler tarafından tehdit edilen, milliyetçi, muhafazakâr, Sünni ve heteroseksüel aile geleneğidir. Ana akım medya, Erdoğan’ın bu çağrısını “mutlu aile” fotoğraflarıyla manşete taşırken “üç çocuk” söylemini bir norm ve gereklilik olarak aktarır.

    Yeni Şafak, 8 Mart 2008

    Dolayısıyla, üç çocuk talebi normatif bir dille aktarılarak aile ve nüfusla ilişkilendirilir ve böylece, muhafazakâr bir iktidar söyleminin kadın bedenini kontrol ve denetleme arzusu görünmez kılınır.

    Söz konusu habere, Erdoğan çiftinin kucağında bir çocuğun olduğu fotoğrafla ilk sayfada yer veren Yeni Şafak gazetesi, aileyi temsil eden bu görsellik ile üç çocuk çağrısını iktidarın söylemiyle uyumlu bir biçimde yineler. Bu çağrı, içerikte de aile ve nüfus arasında kurulan sebep sonuç ilişkisiyle pekiştirilir. Erdoğan’ın açıklamasını kendi dilinde özetleyen gazetenin haberin içeriğinde “Erdoğan’ın tavsiyesi” olduğu öne çıkarılır. “En az üç çocuk yapın nüfusumuz azalmasın” başlığıyla çerçevelenen haberin dili ile Erdoğan’ın üç çocuk talebi arasındaki sınır muğlaklaşır, tırnak içine alınmayan başlık yoluyla iktidarın söylemi, haberin “nesnel ve tarafsız” diline eklemlenerek dolaşıma girer. Dolayısıyla, üç çocuk talebi normatif bir dille aktarılarak aile ve nüfusla ilişkilendirilir ve böylece, muhafazakâr bir iktidar söyleminin kadın bedenini kontrol ve denetleme arzusu görünmez kılınır.

    Zaman, 8 Mart 2008

    Zaman gazetesi de benzer şekilde haberi kendi dilinde özetler ve “Her aile üç çocuk yapmalı” başlığıyla haberi çerçeveler. Haberin dili ile iktidarın söylemini bütünleştiren strateji burada da bir kez daha karşımıza çıkar; başlık tırnak içine alınmadan kullanılır. Doğum kontrolünü Türk milletine yönelik bir “tuzak” olarak gören Erdoğan’ın cümleleri tırnak içinde doğrudan aktarılır, böylece üç çocuk talebi, millete yönelik “tuzak”la bir arada, sebep sonuç ilişkisi içinde haberleştirilerek kadın, ailenin ve dolayısıyla milletin bekasından sorumlu ikincil bir pozisyona yerleştirir.

    Kadının özne olarak yok sayıldığı ve “kutsal anne” ve “kutsal aile” söyleminin içine yerleştirildiği ikinci döneminde (2007-2011) AKP hükümetinin kamusal alanda en çok tartışılan ve kadın örgütlerinin eylemlerle itiraz ettiği düzenlemelerden biri kürtaj yasağıdır[7]. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın konuya dair açıklaması doğrudan kadın bedeni üzerinde yürütülen muhafazakâr politikayı ifşa eder: “Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir fark yok” (Hürriyet, 26 Mayıs 2012).

    C:UsersözgürDesktopyenisafak-gazetesikürtaj.jpg

    Yeni Şafak, 26 Mayıs 2012

    Erdoğan, “Kürtaj Cinayettir” söylemini “Her Kürtaj bir Uludere” açıklaması ile sürdürür: ”Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir başbakanım ve bunların özellikle planlı yapıldığını biliyorum. Bunun, bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum ve bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum; yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum” (Hürriyet, 27 Mayıs 2012)[8]. Erdoğan’ın açıklaması, ana akım yazılı basında tam sayfa yer bulur.

    Star, 27 Mayıs 2012

    Hürriyet, 27 Mayıs 2012

    Ana akım medya, Erdoğan’ın kadın bedenine yönelik müdahalesini, “milletin bekası” adına söz aldığı bir söylem içine yerleştirir. Kürtaj, üç çocuk ve sezaryen gibi kadın bedenine yönelik tüm müdahaleleri bir felaket senaryosu içinde meşrulaştırmaya ve kadın bedenini milletin bekası adına denetim altına almaya çalışan iktidar söylemi ana akım medyada yeniden üretilerek dolaşıma sokulur. Örneğin Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasını da haberin odağına yerleştiren Hürriyet gazetesi, kürtaj yasağına dair karşıt görüşlere ise “Milleti Silme Planı” büyük başlığı altında yer verir. Zaman gazetesi ise Erdoğan’ın konuşmasını haber içeriğinde yedi alt başlıkla sunarken, bu başlıklar içinde “Sezaryen sinsi bir plan” başlığını üst başlık olarak öne çıkarır. Tırnak içine alınmadan kullanılan başlık, gazetenin söylemi ile iktidarın söylemi arasındaki uzlaşmayı görünür kılar.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerzaman 27 Mayıs 2012 sezeryan iç sayfa.pdf-JPGP0001.jpgZaman 27 Mayıs 2012

    Hürriyet, 27 Mayıs 2012

    Erdoğan bu açıklamasından bir yıl sonra, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Aile Olmak Projesi”nin tanıtım toplantısında aynı konuyu yeniden gündeme getirir: “Bu ülkede yıllarca doğum kontrolü mekanizmalarını çalıştırdılar. Adeta bizim vatandaşlarımızı, halkımızı kısırlaştırdılar (…) Sezaryen, kürtaj denen olay budur. Hep bunları yaptılar. Bunları yaparken de adeta cinayet işlediler, adeta aldattılar” (Hürriyet, 19 Haziran 2013).[9] Erdoğan, aynı konuşmada “aile” vurgusunu öne çıkarır: “Muhafazakâr, demokrat bir kimliğe sahip olarak bizim partimizin hedefinde aile vardır, düzenli ve güçlü bir aile. Çünkü eğer bir milletin aile yapısı çökmüşse o millet çökmüştür, çökmeye namzettir. Ama aile yapısı ne kadar güçlüyse o millet o kadar güçlüdür” (Hürriyet, 19 Haziran 2013). Erdoğan’ın aile tanımlaması, en dar anlamıyla aileden bir ulus olarak aileye kadar genişlemektedir. Bu aile/ulus söylemiyle, makbul özne bir diğer deyişle makbul kadınlık, erkeklik en nihayetinde yurttaşlık tanımlamaları da inşa edilir. Ailenin/ulusun bekasından “sorumlu kılınan” kadına ve kadın bedenine yönelik çizilen sınırlar dışındaki her söz/eylem bir “tehlike”, “ihanet” olarak işaretlenir. Erdoğan, konuşmasında nüfusun azaltılması gibi “oyunlar”a karşı annelere seslenir: “Bu ülkede yıllarca doğum kontrol ihaneti yaptılar ve neslimizi kurutma yoluna gittiler (…) Ben özellikle annelere sesleniyorum, özellikle kadınımıza sesleniyorum; Bu oyunu birinci derecede bozacak olan sizsiniz, burada tavrınızı koymak durumundasınız. Bir Türk annesi, kadını olarak, bunu birinci derecede bozacak olan sizsiniz” (Star, 18 Haziran 2013).[10] Kürtaj ve sezaryen tartışmasını, annelik, “neslimize yönelik tehlike”, “ihanet”, ve Türklük söylemlerini birbirlerine eklemleyerek gündemleştirir. Türkiye medyasında, özellikle 2002 yılından itibaren, gündemde tutulan felaket senaryolarından birisinin Türk aile yapısının “marjinal” gruplar ve “ahlaksız ötekiler” tarafından tehdit edildiği söylemi olduğunun altını çizen Arsan ve İşlek’e göre “Türk aile kurumunun yozlaşmasıyla beraber nüfusun azalacağı, yeniden bir askeri darbe yapılarak ülkenin geriletileceği, toplumun dinden ve gelenekten kopartılarak kimliksizleşeceği korkusu medya aracılığıyla” (2016: 158) yeniden üretilerek kamusal alanda bir meşruiyet zemini yaratılır.

    Erdoğan’ın açıklamalarını, “milleti silme planı”, “Sezaryen sinsi bir plan”, “Kürtaj cinayettir” ve “anne karnında cinayete savaş” gibi başlıklarla manşete tırnaksız taşıyan yukarıdaki haber metinleri, iktidarın, kaygı ve korkularla yüklü toplum ve birey yaşamına odaklı güvenlik söylemini üstlenerek yeniden seslendirir. AKP’nin kadın bedenine yönelik denetim arzusu ve her fırsatta “aile bütünlüğünün korunmasına” dair açıklamaları da bu bağlamda okunabilir. Altı çizilmesi gereken nokta, ailenin de nüfus ve devlet gibi bir güvenlik nesnesi olarak konumlandırılmasıdır. Bu bağlamda güvenlik stratejisinin nüfustan ve toplumdan giderek aileye doğru derinleştiğini söyleyebiliriz. Son yıllarda belirgin düzeyde artış gösteren ve bugünün en önemli toplumsal meselelerinden biri olan kadına yönelik şiddet de bu bağlamda değerlendirilebilir. Kadına yönelik şiddete karşı geliştirilmesi gereken politikalarda önceliğin güvenlik söylemi adı altında aile bütünlüğünün devamına verilmesi her geçen gün şiddetin artmasına neden oluyor. [11] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu’nda kadına yönelik her türlü şiddetin, OHAL ve KHK’lar ile özellikle kadın haklarına yönelik saldırıların artmasına paralel olarak artış gösterdiğine dikkat çekilir (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2018).[12]

    Güvenlik söyleminin, bir meşrulaştırma argümanı olarak tek başına yeterli olması, söz konusu söylemi, AKP ve temsil ettiği neoliberal siyaset tarzı için oldukça kullanışlı bir araç haline getirir. 10 Kasım 2017 tarihinde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, “İslam İş birliği Teşkilatı Kadın Danışma Konseyi Genç Kadınlar Liderlik ve Girişimcilik Programı Sertifika Töreni”nde üç çocuk talebini yinelerken doğrudan nüfus artışının sadece dindarlıkla bağlantılı olmadığını aynı zamanda terörle mücadeleyle de ilgili olduğunu ifade ederek tartışmayı bir “güvenlik” sorunu olarak ortaya koyar:

    …Rabbim, peygamberimiz ne diyorlar. Emir çok açık, net. Nikahlanın. Evlenin. Çoğalın. Bu konuda da hassasiyeti bir kenara asla koymamak gerekiyor. Müslüman’ın çoğalması şart. Bundan asla geri adım atmaması gerekir. Ve bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetini çok önemsiyorum. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas. En az beş, on, on beş çocukları var (Milliyet, 10 Kasım 2017).[13]

    Erdoğan’ın yukarıdaki ifadeleri, stratejik korkuları ve güvensizlik duygusunu besleyen “dost-düşman mantığı”nı içerir. Mark Neocleous’un ifade ettiği üzere sorunu tehdit ve dost düşman mantığıyla ele almak onu bir “güvenlik” meselesi olarak ortaya koymak demektir (2014: 21). Erdoğan (partinin ilk dönemlerindeki söylemlerinden farklı olarak) Müslüman kadınlara çağrıda bulunurken bu çağrının sınırlarını “terör” söylemiyle çizer. Bu söylemin işaret ettiği ve çoğalması tehlikeli görülen ise Kürt nüfusudur. Bir başka ifadeyle Kürt kadınlarının çocuk doğurması bir tehdit olarak kurulur. Sabah gazetesi de Erdoğan’ın bu konuşmasından “Müslümanların Çoğalması Şart” ifadesini seçerek manşete taşır ve iktidarın güvenlik odaklı milliyetçi-muhafazakâr çağrısını yeniden seslendirir. Ayrıca haber, bu çağrının seslendiği Müslüman kadınların yer aldığı fotoğrafın arka planına Erdoğan’ın fotoğrafını yerleştirerek Erdoğan’ı Müslüman kadınlar adına söz alan eril bir üst ses olarak konumlandırır.

    Sabah, 11 Kasım 2017

    2.2 Koruyucu ve Cezalandırıcı “Baba” Figürü Olarak AKP

    Babanın/devletin denetimindeki aile/ulus tahayyülü, AKP’nin milliyetçi muhafazakâr ideolojisi içinde şekillenen toplumsal cinsiyet politikalarının da temel nosyonudur. Bu söylem içinde, baba olarak devlet “makbul” olanla olmayanın sınırlarını çizer. Bir diğer ifadeyle, AKP iktidarı, “makbul” kadınlık ve erkeklik söylemlerini aile metaforu ve milletin bekası bağlamına yerleştirerek meşruiyet zemini sağlamaya çalışır. “Ailenin milliyetçilik söylemi aracılığıyla devlet tarafından kullanımı ‘aile’ ve ‘devlet’ arasındaki güç dengesini” bir bakıma eşitlerken, bu güç dengesi içinde “devlet, bir sosyal kurum olarak ailenin tanımını ve toplum içindeki görevini” belirler (Şerifsoy, 2000: 172). Şerifsoy’a göre metafor olarak kullanılan aile “devletin ve milletin kurgusunun sınırlarını” çizer (172). Aile içerisindeki toplumsal cinsiyete dayandırılan hiyerarşi de devletin/babanın “nihai kararla vermekle yetkili” olduğu bir iş bölümüne dayanır (2000: 196). Bu söylemi sürdüren Hürriyet gazetesinin “Devlet Bakar” haberi, nihai karar verici olan devletin/babanın bakışıyla kurulur.

    Hürriyet, 31 Mayıs 2012

    Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, iktidarın kürtaj yasağına dair söylemlerine yönelik eleştirilere “Annenin başına kötü bir şey gelmişse? deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar” açıklamasıyla yanıt verir (Hürriyet, 31 Mayıs 2012).[14] Akdağ’ın kadın örgütleri tarafından eleştirilen açıklamasını Hürriyet “Gerekirse Devlet Bakar” ifadesiyle manşete taşır. İç sayfada yer alan haberin devamında “Devlet Bakar” başlığının altında kadın bedeninden ve cinsellikten muaf bir bebek resmi yer alır. Haberin çerçevesi, kadının bir özne olarak varlığını ve bedeniyle ilgili söz söyleme hakkını yok sayar. Aile/ulus tahayyülü içinde nihai karar verici olarak konumlanan devlet/baba, bu anlamda kadın bedeni üzerinde sürdürdüğü denetimi ve iktidar ilişkilerini ulusun/ailenin bekası adı altında bir kez daha görünmez kılar. Böylece, kadını annelik ve aile içinde konumlayan ulus/aile bütünleşmesine dayalı söylem, nüfus politikalarıyla birleşerek kadının bedeninin ve cinselliğinin denetlenmesini beraberinde getirir (Şenel, 2017: 25).

    İktidarın söz konusu denetimi, “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışması ile bir kez daha görünürlük kazanır. AKP’nin (Erdoğan’ın) talebi bu kez, “iffetli” ve “ailelerine bağlı” kız öğrencilerdir. 5 Kasım 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP grup toplantısındaki “…Üniversite öğrencisi genç kız, erkek öğrenci ile aynı evde kalıyor. Bunun denetimi yok. Muhafazakâr demokrat yapımıza bu ters… Bunun bir şekilde denetimi yapılacak” (Hürriyet, 5 Kasım 2013)[15] ifadeleri “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasını kamuoyunun gündemine taşır. Bu açıklama, muhafazakâr ve otoriter bir siyasi iktidarın paternalist hassasiyetler üzerinden makbul kadınlık ve erkeklik tanımını yeniden şekillendirme çabası olarak okunabilir. Erdoğan’ın söz konusu açıklamasının ardından ana akım medyada görünürlük kazanan tartışmalar, “gençlerimizin namusu” ve “özel hayata müdahale” karşıtlığında gelişir. Tartışmanın odağında ise “kız öğrencilerin” nasıl yaşaması gerektiğine dair “öğütlere” yapılan vurgularla yine kadın bedeni olur.

    Etkili bir kamuoyu oluşturma aracı olarak medya, söz konusu haber içeriklerinde açıkça görüldüğü üzere iktidarın söylemlerine meşruiyet zemini yaratan tek taraflı anlam çerçeveleri inşa ederek kamuoyunda rıza üretmeye çalışır. Yeni Şafak gazetesinin “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasına ilişkin aşağıda incelediğimiz her iki haber metni de öne çıkardığı söylemler ve bunları çerçeveleme biçimiyle ideolojik tercihini açık bir biçimde yansıtır ve muhafazakâr söylem ekseninde cinsiyetçiliğe eklemlenir. Bu açıdan Erdoğan ve AKP yöneticilerinin konuyla ilgili açıklamalarında kendilerini koruyucu bir baba figürü olarak konumlandırma çabası Yeni Şafak gazetesinde tam sayfa karşılığını bulur. Gazete, Erdoğan’ın “Bu çocuklar bize emanet” ifadesini ilk sayfada manşete taşır ve “adeta ailesini korumaya çalışan bir baba tasviri” çizer (Arsan ve İşlek, 2016:172 ).

    C:UsersözgürDesktopyeni_safak.jpg

    Yeni Şafak, 6 Kasım 2013

    Erdoğan’ın yurttaşları yetişkin ve özerk görmeyen söylemi, haberin içeriği ve biçimini de şekillendirir. Haberde Erdoğan’ın “Kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz (…) 11 yıllık şu yönetimde AK Parti iktidarı kimin yaşam tarzına karıştı?” gibi eleştirilere yönelik açıklamasına geniş bir şekilde yer verilir. Ancak haberde kimlerin ne zaman ve nasıl ithamda bulunduğuna dair bilgi yer almaz.  Erdoğan’ın kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasına yönelik yapılacak denetimlerle ilgili açıklaması ise alt başlıkta “sizce hoş mu” başlığı ile verilir ve doğrudan okuyucuya iktidarın söylemi ile seslenilir. Haberde, tartışmanın ve haberin asıl özneleri olan kadın ve erkek öğrenciler başta olmak üzere hiçbir eleştirel görüşe yer verilmez, böylece kendini bu “aile”den saymayan toplumun diğer üyeleriyle müzakere çerçeve dışında bırakılmış olur.

    Hürriyet, 16 Kasım 2013

    Söz konusu tartışmalar sürerken Hürriyet gazetesi aynı dönemde öğrenci yurdunda yaşanan şiddet haberine “Denizli’de öğrenci yurdunda bebek vahşeti” başlığıyla ilk sayfada yer verir. Kadınlar, ana akım medyada genellikle makbul olanın sınırlarının aşıldığı olaylarla ya da toplumsal cinsiyet normlarına göre üretilen “kötü-iyi” gibi ikilikler üzerinden görünürlük kazanırlar. Olayın haber değeri, “makbul olanın sınırlarını aşması, çarpıcı, sansasyonel ve şiddet içermesi”nden kaynaklanır (Akınerdem, 2016: 13). Arsan’ın da belirttiği gibi normalde üçüncü sayfada okumaya alışkın olduğumuz bir cinayet haberi, faili bir öğrenci yurdunda kalan ve evlenmeden hamile kalan bir kadın olunca ilk sayfadan aktarılır (2016:185). “Kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışması devam ederken gazete bu olayı haberleştirirken, olayın “kızlı-erkekli öğrenci evleri” tartışmasının başladığı Denizli ilinde olduğunu vurgular. Ayrıca gazete haber kurgusu ile “iffetini korumayan kız öğrencilerin” başına gelebileceklerini ima ederek “kız öğrencileri”n yaşamlarına müdahale edilmesi gerektiği kanısını pekiştirir.

    2.3 “Makbul” Kadınlığın İnşası

    Üç çocuk, kürtaj ve sezaryen tartışmalarıyla patriarkal bir devlet söylemini sahiplenen ve kendi özgünlüğü içinde yeniden üreten AKP iktidarının, toplumsal cinsiyet politikalarının şekillendiği neoliberal muhafazakârlık, kadını özel alanda “aile” içinde kurgularken kamusal alanda toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün bir parçası olarak tasavvur eder (Tokgöz, 2013).  Bu anlamda, AKP iktidarının kadının istihdamının arttırılmasına dönük politikaları, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünü muhafaza eden, “kadınların iş gücü piyasasına esnek çalışma biçimleriyle katılımını desteklemeyi temel alan neoliberal ve muhafazakâr” söylem içinde şekillenir. (Tokgöz, 2013: 111). Bir yandan eşitlikçi yasal düzenlemeler yapılırken “diğer yandan kadını doğurganlık üzerinden aile içinde tutacak ve iş gücü piyasasına esneklik adı altında ikincil, dezavantajlı katılmasına yol açacak yasal düzenlemeler” yapılmaktadır (2013: 119). “Ev ve iş yaşamını bağdaştırmayı” amaçlayan bu düzenlemelerle, kadınların kısmi zamanlı, esnek çalışma biçimleriyle aile içindeki görevlerini aksatmadan piyasaya entegre olmaları amaçlanır (Ulusoy, 2017). Zira 2017 yılının Kasım ayında hükümetin genelge tasarısında, 2010 yılında yayımlanan ve kadınların istihdamının arttırılması ve fırsat eşitliğinin sağlanmasına dair genelge değiştirilerek “eşit işe eşit ücret, kamu kurum ve kuruluşlarında fırsat eşitliğinin sağlanması ve bunun yapılıp yapılmadığının raporlarla denetlenmesi, yine kamu ve özel sektöre ait iş yerlerine yapılan denetimlerde cinsiyet eşitliğine uyulup uyulmadığının saptanarak işlem yapılması” gibi kadınların lehine birçok düzenleme çıkarılmıştır (Akgökçe, 2017). Kadın istihdamını zorlaştıran, kadınları, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine mecbur bırakan bu genelge, elbette iktidarın kadını annelik söylemi içinde tasavvur eden muhafazakâr ideolojisinin bir sonucudur.

    Kadını “öncelikle” aile içinde konumlayan bu anlayış; iktidarın hem politika hem de söylemlerinde sürekli yeniden üretilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Derneği’nin (KADEM) düzenlediği I. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde kadın ve erkeğin eşit olamayacağını, bu durumun fıtrata ters olduğunu söyler (Hürriyet, 24 Kasım 2014).[16]  AKP’nin, kadın meselesini bir eşitlik meselesi olarak görmediğini açık eden bu konuşmanın devamında kadınlık bir kez daha dini referanslara dayandırılarak “annelik”le ilişkilendirilir. “Dinimiz tarafından kadına annelik makamı” verildiğini söyleyen Erdoğan’ın açıklamasından bir yıl sonra dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “annelerin, annelik kariyeri dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları” gerektiğine dair açıklamada bulunur (Hürriyet, 2 Ocak 2015).[17] 2016 yılında Erdoğan da “…Çalışıyorum diye annelikten imtina eden bir kadın aslında kadınlığını inkâr ediyor demektir. Anneliği reddeden, evini çevirmekten imtina eden bir kadın iş hayatında ne kadar başarılı olursa olsun eksiktir, yarımdır” (Hürriyet, 5 Haziran 2016)[18] açıklamasında bulunur. Bu ifadeler doğrudan AKP’nin makbul kadın/eş/anne anlayışına denk düştüğü gibi “kadının emeği üzerindeki erkek denetimini, kadınların bedenleri üzerindeki zora ve iknaya dayalı erkek denetimiyle iç içe geçirir. Bu denetimi ve karşılıksız emeği sürekli kılmanın tek yolu ise, evlilik bağı ile kutsanmış, heteroseksüel ailedir” (Ulusoy, 2017).

    İktidarın “aile ve iş yaşamını uyumlaştırma”ya dair söylem ve politikaları, çalışan ancak “öncelikle”, “iyi bir eş” ve “ev hanımı” olan kadınlara dair haberlerle yeniden üretilir. Sabah gazetesinin “Mutfakta Vali Var” haberi, kadının öncelikli kariyerinin annelik olduğuna dair iktidarın söylemiyle neredeyse birebir kesişir. Haber, kadınların, toplumsal cinsiyet normlarıyla uyum içinde iş hayatına nasıl katılabileceğine dair bir çerçeve inşa eder.

    Sabah (web,)22 Mayıs 2015

    Haberde, Sinop Valiliği’ne atanan Yasemin Özata Çetinkaya’nın, Cumhuriyet tarihinin üçüncü kadın valisi olduğu ve hemen ardından Çetinkaya’nın evli ve üç kız çocuğu olduğu vurgulanır.  Sonraki cümlede ise Çetinkaya’nın öncelikle anne olduğunu belirttiği bilgisi yer alır ve Çetinkaya’nın “Annelik, valilik makamından çok daha zor” ifadesi öne çıkarılır. Haber, valinin iş yaşamıyla değil mutfakta ne kadar “başarılı” olduğuna dair ayrıntılarla devam eder. Çetinkaya’nın “elleriyle hamur açıp, mantı yaptığı”, yemek yapmayı çok sevdiği aktarılır. Haberin görsel düzlemi de bu içeriği resmeder. Çetinkaya’nın mutfakta yemek yaparken çekilen büyük fotoğrafının üzerinde mutfak önlüğüyle ikinci bir fotoğraf yer alır. Makamında çekilmiş olan fotoğraf ise görsel düzlemde en az yer kaplayarak arka planda bırakılır. Böylelikle haberin görseli makbul kadından beklenen rollerin öncelik sıralamasının bir anlatısını sunar. Haber bir bütün olarak kadınların toplumsal cinsiyet rejimine nasıl dâhil olabileceklerini bir diğer ifadeyle makbul kadınlığı betimler. Makbul kadından beklenen çalışma yaşamında olsa dahi “aile içindeki toplumsal cinsiyet rollerine uygun ‘anne’ ve ‘eş’ konumlarını” sürdürmesidir (Ulusoy, 2017). Bu konumlarına bağlı olarak kadınlar ana akım medyada ya “fedakâr” ya da çocuklarına zarar veren “cani” anneler olarak haberlerin öznesi kılınır.

    Feyza Akınerdem, haber incelemeleri yaparken elde zaten var olan ‘toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi’ gibi bir argümandan hareket etmenin çoğu zaman yeterli olmadığını belirtir (2016: 20). Bu açıdan haber analizlerinde, normatif alanın, başka toplumsal normları, o normların ürettiği ayrımları da içererek kurulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir (Akınerdem, 2016: 20). Aşağıdaki her üç haber örneğinde görüldüğü üzere fedakâr kadın imgesinin yanı sıra kadınların fail olduğu olayların aktarılmasında “canavar”, “cani” gibi betimlemelerle makbul olmayanın da sınırları çizilir. Örneğin 2013 yılında bayram tatilinde bebeğini evde bırakıp şehir dışına aile ziyaretine giden ve bebeğin açlık ve susuzluktan ölümüne sebep olan kadın medyada “canavar” ve “cani” anne olarak haberleştirildi. Funda Ş. Cantek (2017), olayın haberleştirilme biçiminin “kutsal annelik” üzerinden kadına yönelik bir linçe dönüştüğünü belirtir.  Olayı ilk sayfadan veren Sabah ve Star gazeteleri “anneyi, kırmızı pantolonu ve sarı saçıyla gizemli bir cinsel objeye dönüştürmenin yanı sıra, evlilik dışı ilişkiye girmiş ve öz evladının ölümüne sebep olmuş bu kadının frapanlığına da gönderme” yaparak haberleştirir (Cantek, 2017). Sabah gazetesinin “Yenge değil bir canavar” başlıklı haberinde de görüldüğü üzere kadının fail olduğu olaylarda medya tek taraflı bir anlatım sunar. Böylece muhafazakâr söylem adına sadece “politik ve ideolojik önderler değil, ‘gerçek’ olanı kurgulayan ‘haber’ dili” ve en nihayetinde “anonim eril dil konuşmaya başlar” (Sancar, 2012: 239). Haberlerin esas konusu, kadınların makbul olanın sınırlarından canavarca taşma hali olduğunu belirten Akınerdem böylelikle “canavar ve mağdur kadınlara karşı iyi anne, sadık ve itaatkâr eş, başarılı iş kadını” örneklerinin görünür kılındığını  ve bu yolla iyi örneklerin de teşvik edildiğini belirtir (2016: 28).

    C:UsersuserAppDataLocalMicrosoftWindowsTemporary Internet FilesContent.Wordsabah.jpg

    Sabah, 23.10.2013

    Sabah, 16.06.2012

    Star, 23.10.2013

    Medyanın egemen gücün heteroseksist toplumsal cinsiyet kurgusu içinde şekillenen söylemi, “makbul kadın ve erkeği” betimlerken; heteroseksist yapının dışladığı bireyleri ve grupları “makbulü” tedirgin eden ötekiler olarak çerçeveliyor. Türkiye’de LGBTİ+ bireylerin medyada temsili üzerine yapılan çalışmalar, medya metinlerine hâkim olan homofobik, ayrımcı ve heteroseksist söyleme dikkat çekiyor. Yaklaşık 10 yıldır medya takibi yapan Kaos GL’nin 2017 yılı verilerine göre Türkiye’de yazılı basında LGBTİ+ bireyleri konu edinen içeriklerin yarısından fazlası LGBTİ+ bireylere dönük insan hakları ihlali içeriyor. Medya LGBTİ+ bireyleri sıklıkla görmezden geliyor, görmek durumunda kalması halinde ise felaketlerin, sansasyonların ve suçun öznesi olarak habere konu ediyor (Alankuş, 2015; Depeli ve Çaylı Rahte, 2009; Tar, 2017).

    Medyanın LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı söylemi kuşkusuz milliyetçi ve muhafazakâr bir toplum nosyonundan hareket eden AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarından ayrı düşünülemez. AKP hükümeti 2002’de iktidara geldiğinde bütün farklılıkları anayasal güvence altına alacağını taahhüt etmiş, hatta 2002 genel seçimleri öncesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eşcinsellerin hak ve özgürlüklerinin yasal güvenceye alınması gerektiğini söylemişti.[19] Ancak 2007 seçimlerinde ikinci kez iktidarını kesinleştiren AKP hükümeti homofobik ve ayrımcı açıklamalarla LGBTİ+ bireyleri ve haklarını görmezden gelerek taahhütlerini hızla geri almaya başladı (Aşan, 2016). Özellikle yukarıda bahsettiğimiz 2005 yılında yürürlüğe giren yeni TCK’da yer alan “ahlaka aykırılık” ibaresi kadınların ve LGBTİ+ bireyler için pek çok hakkın ahlaka aykırı görülerek kısıtlanmasını beraberinde getirdi (Aşan, 2016:8).

    AKP hükümetinin LGBTİ+ haklarını görmezden gelen ve hak ihlallerine neden olan politikalarıyla uyumlu olarak medya da LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı ve homofobik söylemini sürdürdü. Hükümetin her fırsatta başvurduğu bir strateji hâline gelen “kamu güvenliği” söylemi 2015, 2016 ve 2017 yıllarında gerçekleşen Onur yürüyüşlerine getirilen yasağın da gerekçesini oluşturuyor. Medya ise bu yasağı ya hak ihlali olarak görmeyen bir biçimde haberleştirdi ya da Sabah ve Hürriyet örneğinde görüldüğü üzere ayrımcı ve homofobik bir yaklaşımla haberleştirerek yeniden hak ihlallerine yol açtı. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlemek temel bir hak olmasına ve izne tabi olmamasına rağmen her iki haber metninde de LGBTİ+ bireylere karşı doğrudan saldırı benimseniyor ve bu gruplar suçlu olarak işaret ediliyor.

    C:UsersözgürDesktopsabah 1 temmuz 2015.png

    Sabah, 1 Temmuz 2015 C:UsersözgürDesktophürriyet.png

    Hürriyet, 26 Haziran 2017

    AKP’nin LGBTİ+ topluluklara yönelik ayrımcı ve homofobik söylem ve politikaları OHAL sonrası uygulamalar ile daha da belirginleşti. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Kasım 2017 tarihinde 41. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Bursa Nilüfer Belediyesi’nin mahalle komitesi seçimlerine getirdiği “beşte bir LGBTİ kotası”na şu ifadelerle tepki gösterdi:

    Ana muhalefet partisi sıfatını taşıyan bir partinin milletimizin değerleriyle bağları öylesine kopmuş durumda ki şu anda aramızdaki temsilcilerinin de bulunduğu bir büyükşehrimizde CHP’li ilçe belediyesi mahalle komiteleri için yapılacak seçimde beşte bir oranında, düşünün ya, eşcinsel kotası koyabiliyor, Allah şaşırtmasın, şu hâle bak ya. Bir partide ölçü kalmayınca, muvazene kaybolunca işte böyle nereye savrulacağı belli olmuyor (Hürriyet, 9 Kasım 2017).[20]

    Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın birçok konuya değindiği konuşması, Hürriyet gazetesinde “eşcinsel kotaya” ilişkin tepkisiyle habere konu olur ve “Allah Şaşırtmasın” ifadesi başlığa taşınır. Yeni Şafak ise Erdoğan’ın konuşmasını tam sayfa haber yapıyor ve “Allah Şaşırtmasın” ifadesini haber metninin en altında alt başlık olarak veriyor. Her iki gazetenin de LGBTİ’leri görmemek konusunda ortaklaştığını ancak farklı stratejilerle haberi kurguladıklarını görüyoruz. Hürriyet, LGBTİ+ bireyleri sıklıkla magazinsel ve sansasyonel haberlerin konusu yapmayı tercih eden bir gazete. İslami-muhafazakâr bir çizgide olan Yeni Şafak gazetesinin ise LGBTİ+ bireylerle ile ilgili haberlerde “mesafeli” bir tutum sergilediğini, bir bütün olarak LGBTİ+ bireyleri görmezden gelmeyi tercih ettiğini söyleyebiliriz. Ancak her iki gazetenin de LGBTİ+ bireyleri ötekileştiren, marjinalleştiren ve iktidarın söylemini meşrulaştıran bir çizgide haber ürettiklerini eklemeliyiz.

    Hürriyet, 10 Kasım 2017

    Yeni Şafak, 10 Kasım 2017

     

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın LGBTİ+ bireylerinin varoluşlarını gayriahlaki bir durum olarak nitelemesinin ardından 18 Kasım’da Ankara Valiliği, “toplumsal hassasiyet ve duyarlılıklar”, “kamu güvenliği”, “genel sağlık ve ahlakın korunması” ve “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” gerekçeleriyle il genelindeki tüm “LGBTİ sivil toplum örgütleri tarafından gerçekleştirilen etkinlikleri” süresiz olarak yasakladığını duyurdu. Ankara’daki yasak ilanını İzmir, Bursa, İstanbul, Kocaeli ve Mardin’deki etkinliklerin iptali izledi. Pembe Hayat ve Kaos GL derneklerinin yasağa karşı yaptıkları açıklamada belirttikleri gibi karar, eşit yurttaşlık için ayrımcılığa ve nefrete karşı mücadele yürüten LGBTİ sivil toplum örgütlerini çalışamaz hale getirirken LGBTİ+ birey ve örgütleri de medyada hedef haline getirdi.[21] Zira kararın dayandığı “toplumsal ahlak”, “kamu güvenliği” gibi soyut kavramlar, yasağın geniş yorumlanmasının yanı sıra LGBTİ+ bireyleri hak ihlallerine açık bir hale getirilmesine ve LGBTİ+ varoluşunun kriminalize edilmesine zemin oluşturdu. Ana akım medya da LGBTİ+ bireylerin yaşadığı hak ihlallerini görmezden gelen, meşrulaştıran ve/veya LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söylemi içeren haber diliyle hak ihlallerinin yaygınlaşmasının bir aracı olmaya devam ediyor.

    2.4 Darbe Girişiminin Ardından Medyada Kadın Anlatıları ve Makbul Anneliğin Yeniden İnşası

    15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte temel hak ve özgürlükler kısıtlanarak ve muhalif tüm kesimler baskı altına alınarak kamusal düzlemde tek sesli bir söylem inşa edilmeye çalışılmıştır. Darbe girişiminin ardından iktidar, “ulusal güvenlik”, “milli birlik” ve “milletin bekası” vurgularını milliyetçilikle militarizmin kesiştiği bir söylemle öne çıkarmıştır. Toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulan bu militarist söylem, “erkeklerin toplumsallaşma süreçlerini şekillendiren, devletle kurdukları vatandaşlık ilişkisini düzenleyen ve erkekleri devletin cinsiyet rejimi içinde konumlandıran önemli bir iktidar aracı olarak” (Sünbüloğulları, 2013: 15) farklı söylemlere eklemlenir. Bu milliyetçi militarist söylem, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ana akım medyada, “kahraman erkek” anlatılarına dair imge ve sembollerle birlikte dolaşıma girer. Söz konusu “kahramanlık” anlatılarını kuran ortak görsel ise tank üzerinde yer alan erkek fotoğraflarıdır.

    Sabah (web), 22 Temmuz 2016

    Sabah gazetesinin darbe girişiminden bir gün sonra yaptığı “81 vilayette halk ayaklandı” haberinde halkın göstereni olarak işaret edilen, Türk bayrağı asılı tank üzerindeki erkek fotoğrafıdır.

    Sabah, 16 Temmuz 2016

    Sabah gazetesinin darbe girişiminden bir gün sonra yaptığı “81 vilayette halk ayaklandı” haberinde halkın göstereni olarak işaret edilen, Türk bayrağı asılı tank üzerindeki erkek fotoğrafıdır. Haber hem iktidarın söyleminde hem de ana akım medyada inşa edilen milliyetçi militarist söylemle şekillenen hegemonik erkekliğin de özetidir. Fallik bir imge olarak neredeyse tüm darbe girişimi sonrası gazete haberlerinde kullanılan bu fotoğraf, halkı “erkek kardeşler birliği” (Najmabadi, 2000: 129) olarak işaretler. Aşağıdaki haberde görüldüğü üzere “erkeklik”, “destan”, “şehitlik”, “babayiğit”, “cesaret”, “güç” kavramlarıyla kurgulanır. “Hem gündeliğin içindeki hegemonik erkekliğin hem de makbul vatandaşlığın” (Öztan, 2013: 82) sınırlarını yeniden üreten haberin militarist dili, toplumsal cinsiyet normlarıyla kurulduğu gibi aynı zamanda onu yeniden üreterek dolaşıma sokar.

    Hegemonik cinsiyet normlarını pekiştiren ana akım medya, “kahraman erkeklik” anlatıları üretirken, bu anlatılara “kadın”ları “analar” olarak dahil eder.

    Hegemonik cinsiyet normlarını pekiştiren ana akım medya, “kahraman erkeklik” anlatıları üretirken, bu anlatılara “kadın”ları “analar” olarak dahil eder. Erkeklerin “kahramanlık” hikâyeleri, gazetelerin ilk sayfalarını ve manşetleri işgal ederken, kadınlara dair anlatılar, ağırlıklı olarak magazin, sağlık gibi iç sayfalarda ve gazete eklerinde ikincil planda yer alır.

    C:UsersözgürDesktopmedya raporuhaberlerhaber fotolar20171225_180244.jpg

    Yeni Şafak Pazar Eki, 31 Temmuz 2016

    Yeni Şafak gazetesi Pazar ekinde, darbe girişimi sırasında hayatını kaybeden kadınlara dair habere “Analar İçin Vatan Evlattır” başlığıyla yer verir. Haberin, “vatanlarını evlat bilen” ve vatan için “canlarını siper eden” kadınlar anlatısı, toplumsal cinsiyet normlarıyla uyumlu militarist söylemle kesişir. “Sokak”, “güç”, “galibiyet” gibi kavramlarla kurgulanan “erkeklik” anlatılarından farklı olarak, “kahraman kadınlar” aile, evlat, ev, vatan ve annelikle ilişkilendirilir. Bu anlamda anneliğin “biyolojik bir sabit değil, esnek bir söylem” (Walby, 2000: 39) olduğunu ve sürekli hareket halinde, farklı söylemlere eklemlenerek bir meşruiyet zemini kazandırdığını belirtmek gerekir. Gazetenin iç sayfasında yer alan “Analar Evladına Vatanı Gibi Sahip Çıktı” başlıklı haberi, “korkusuzca”, “tanklara, bombalara göğüs geren” “kahraman kadınlar”ın, “evlatları güzel günler görsün diye anne titizliğiyle” sokaklara çıktığı ifadeleriyle kurulur. Böylelikle haber, “kahraman kadın”lığın sınırını “annelik”le çizerek toplumsal cinsiyet rejimine dâhil olur.

    C:UsersözgürAppDataLocalMicrosoftWindowsINetCacheContent.Word�001[1].jpg

    Yeni Şafak, Pazar Eki, 25 Temmuz 2016

    Haberlerin anlatısında özellikle vurgulanan, “anneleri/eşleri tarafından uğurlanan erkek evlatlar ve kocalar”dır. Sokağa çıkan kadın anlatılarında ise Şerife Boz “Kamyonla Peşinden Gittim” haber başlığıyla öne çıkarılır.[22]

    “Kamyonla Peşinden Gittim”,Yeni Şafak, Pazar Eki (web), 24 Temmuz 2016

    Haber, alt başlıkları, metin içindeki vurgu ve görselliğiyle sokağa çıkan kadınları toplumsal cinsiyet normu ile çerçeveleyerek haberleştirir. Şerife Boz’un “Kocam evden çıkma dedi. Kamyonla peşinden gittim” cümlesinin üst başlığa taşınması dikkat çekicidir. Erkeğin sözünün ihlal edimi, haberin bütün kurgusuna yerleşen “vatan-millet aşkıyla” gerekçelendirilir ve böylelikle ihlalin sınırları çizilmiş olur.

    Sabah web, 24.07.2016

    Sabah web, 19.07.2016

    Sonuç olarak incelenen haber metinlerinin tümü darbe girişimi sırasında ve sonrasında sokağa bir tek “makbul vatandaşın” çıktığı varsayımından hareket eder ve “kahramanlık” anlatılarını toplumsal cinsiyet rejimi içinde şekillenen muhafazakâr ve milliyetçi söylemle inşa eder.

    Haber metinlerinde kadınların failliği, aile fotoğraflarıyla ve anne oldukları vurgusuyla çerçevelenir. Bir başka ifadeyle haber içeriklerinde erkekler, darbe girişimi sırasında çekilmiş ve bir “güç gösterisi” içinde resmedilirken, kadınların “kahramanlık” anlatıları, yakın çekim aile fotoğraflarıyla görselleştirilir. Sabah gazetesi hem bir kadının hem de bir erkeğin kişisel hikâyesine yer verdiği yukarıdaki iki ayrı haber örneğinde görüldüğü gibi kadınların eş/anne olarak üstlendikleri rollere vurgu yapılırken, erkekler “kahraman”lık söylemi içine yerleştirilerek haberin faili kılınır. Sonuç olarak incelenen haber metinlerinin tümü darbe girişimi sırasında ve sonrasında sokağa bir tek “makbul vatandaşın” çıktığı varsayımından hareket eder ve “kahramanlık” anlatılarını toplumsal cinsiyet rejimi içinde şekillenen muhafazakâr ve milliyetçi söylemle inşa eder.

    Sonuç

    AKP iktidarı özellikle ilk iki döneminde kadınların çalışma hayatına katılımına dair olumlu adımlar atsa da 15 yıl süren iktidarı boyunca kadın emeğini, bedenini ve kadının gündelik hayatını denetim altına almaya çalışan “aile” odaklı politika ve söylemler üretmeye devam etmiştir. Medya alanında yaptığı düzenlemelerle medya üzerindeki tahakkümünü giderek güçlendiren AKP’nin toplumsal cinsiyet politikaları ana akım medya tarafından yeniden üretilerek iktidar ilişkileri muhafaza edilmeye çalışılmıştır. Öncelikle ana akım medyada yer alan kadın temsilleri, “ideal kadın”ın nasıl olması gerektiğinin çerçevelendiği bir mecraya dönüşür. AKP’nin politikalarıyla uyumlu bir içimde kadınları genellikle ev ve ev içiyle ilişkilendirerek cinsiyetçi kodlarla haberleştiren ana akım yazılı basın, darbe girişiminin ardından sokağa çıkan kadınları da sadece annelik ve aile temelinde haberleştirerek kadının kamusal alandaki failliğini cinsiyetçi normlarla kuşatarak kontrol altına alır.

    Özellikle belirtilmesi gereken ise; AKP’nin kadın bedenine yönelik müdahaleleriyle paralel bir biçimde kadına yönelik şiddettin de hızla arttığıdır. Zira aile bütünlüğü ve ailenin korunmasına yönelik söylemler, kadına yönelik şiddeti üreten toplumsal yapının devamlılığını güvenceye alıyor. Kuşkusuz kadına yönelik şiddetin yaygınlaşmasında medyanın da rolünü vurgulamalıyız. Medyada kadınlar uğradıkları şiddet, taciz, tecavüz gibi hak ihlalleri dolayısıyla haber olduklarında bile haberleştirme biçimi nedeniyle bir kez daha hak ihlaline maruz kalmaya (Alankuş, 2007: 38) devam ediyor.

    AKP iktidarının toplumsal cinsiyet politikalarının medyada çerçevelenişini değerlendirmeye çalıştığımız bu raporda birçok tartışmanın eksik kaldığının farkındayız. Tüm yaşam alanlarına muhafazakâr ve eril bir anlayışla nüfuz etmeye çalışan ve özellikle kadın bedenini tümüyle denetleme arzusunda olan on altı yıllık bir iktidarın ve süreç içinde iktidara daha bağımlı hale gelen bir medyanın varlığı çok daha kapsamlı raporları, tartışmaları ve elbette ki mücadeleleri gerekli kılıyor. Kuşkusuz bu mücadelenin önemli araçlarından biri, ötekileştirilenlerin, yok sayılanların, LGBTİ+ bireylerin ve biz kadınların yaratacağı yeni medya mecralarıyla en başta hayatlarımız ve bedenlerimiz hakkında olmak üzere yaşamın tüm alanlarında kendi sözlerimizi üretmek ve sesimizi duyulur kılmaktır.

    KAYNAKÇA

    Alankuş S. (2016). Barış Gazeteciliği El Kitabı

    . İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Alankuş, S. (2007). Neden Kadın Odaklı Habercilik? İçinde S. Alankuş (Der.), Kadın Odaklı Habercilik (s.s.25-66.). İstanbul: IPS İletişim Vakfı Yayınları.

    Altuntaş N., & Demirkanoğlu, Y. (2017). Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kadına İlişkin Söylem ve Politikalarına Bakış: Muhafazakâr Demokratlıktan Muhafazakârlığa Doğru Evrilişin İzdüşümleri. Akademik Yaklaşımlar Dergisi, 8(1), 65-96.

    Akgökçe, N. (2017, Kasım 20). Kadınlara güvencesiz istihdam genelgesi. Birgün. 15 Nisan 2018 tarihinde https://www.birgun.net /haber-detay/ kadinlara-guvencesiz -istihdam-genelgesi-191307.html adresinden erişildi.

    Akınerdem, F. (2016). Türkiye medyasında kadınların temsili: gazete ve internet haberciliği raporu. Hrant Dink Vakfı. https://hrantdink.org/attachments/ article/457/ Turkiye-Medyasinda-Kadinlarin-Temsili.pdf

    Arsan, E. & İşlek-Tolunay, S. (2016). Haber Metinlerinde Biyoiktidarın Kurulumu: Kadın Bedeni ve Kızlı Erkekli Öğrenci Evi Tartışmaları. İçinde Y. İnceoğlu & S. Çoban (Der.), Haber Okumaları (s.s. 153- 190). İstanbul: İletişim.

    Aşan, Esra (2016, Temmuz ). AKP Hükümetleri Döneminde Kadına Yönelik Şiddetin ve Cinsel Şiddetin Önlenmesine Dair Politikalar (2002- 2007 Dönemi) – I. 20 Haziran 2016 tarihinde http://www.art-izan.org/cinsel-siddet/akp-hukumetleri-doneminde-kad-na- yonelik-iddetin-ve-cinsel-iddetin-onlenmesine-dair-politikalar-2002-2007-donemi-ii adresinden erişildi.

    Cantek, F. (2017, Kasım 24). Çocuğunu öldüren babalar. Gazete Duvar. 20 Mayıs 2017 tarihinde https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar /2017/11/24/cocugunu- olduren – babalar/ adresinden erişildi.

    Depeli, G. & Rahte, E. (2009). Bir Yanlış Var Bu Temsilde: Medyaya Müdahil Olmak. İçinde A. Erol (Haz.), Anti-Homofobi Kitabı: Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma (ss.116-121). Ankara: Ayrıntı.

    Eres, B. & Yüksel, H. (2017). AKP Döneminde Türkiye’de Değişen Medya Sermayesi. 25 Haziran 2018 tarihinde https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-

    sermayesi/ adresinden erişildi.

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2017 Veri Raporu. (2018, Haziran 1). 10 Haziran 2018 tarihinde adresinden erişildi.

    Kıvanç, A. (2004, Temmuz 6). Sığınma evleri şart. 14 Nisan 2018 tarihinde http://www.radikal.com.tr/turkiye/siginma-evleri-artik-mecburi-715919/ adresinden erişildi.

    Köker, E. & Doğanay, Ü. (2010). Irkçı Değilim Ama… Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler. Ankara: İHOP Yayınları.

    Kurban, D. & Sözeri, C. (2012). İktidarın Çarkında Medya: Türkiye’de Medya Bağımsızlığı ve Özgürlüğü Önündeki Siyasi, Yasal ve Ekonomik Engeller, Demokratikleşme Programı Medya Raporları Serisi –3. İstanbul: TESEV Yayınları.

    Najmabadi, A. (2000). Sevgili ve Ana Olarak Erotik Vatan: Sevmek, Sahiplenmek, Korumak. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.129-167). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Neocleous, M. (2014). Güvenliğin Eleştirisi. Ankara: Notabene Yayınları.

    Öztan, G. G. (2013). Türkiye’de Milli Kimlik İnşası Sürecinde Eğilimler ve Tesirler. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 73-115 ), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sancar, S. (2012). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Sünbüloğulları, N. Y. (2013). Giriş: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek (lik)lere Dair Bir Çerçeve. İçinde T. Bora (Ed.), Erkek Millet Asker Millet (s.s. 9-45). İstanbul: İletişim Yayınları.

    Şenel, B. (2017). “Biz Büyük Bir Aileyiz”: Türkiye’de Devlet Söyleminde “Makbul” Kadınlık ve Aile. Mülkiye Dergisi, 41(2), 31-69.

    Şerifsoy, S. (2000). Aile ve Kemalist Modernizasyon Projesi, 1928-1950. İçinde A. G. Altınay (Ed.), Vatan Millet Kadınlar (s.s.167-200), İstanbul: İletişim Yayınları,

    Tar, Y. (2017). Kaos Gl 2017 Medya İzleme Raporu. 25 Haziran 2018 tarihinde http://www.kaosgldernegi.org/resim/yayin/dl/medya%20izleme%20rapor_kucuk.pdf, adresinden erişildi.

    Tokdoğan, N. (2013). Hak Haberciliğinde Temel Bir Uğrak: Kadın Odaklı Habercilik ve JİNHA Örneği. Mülkiye Dergisi, 37(3), 9-35.

    Tokgöz, G. (2013). Kadın’dan Aile’ye Geçiş AKP Döneminin İstihdam Politikalarının Toplumsal Cinsiyet Açısından Analizi. 10 Kasım 2017 tarihinde http://kasaum.ankara.edu.tr/files/2013/02/G%C3%BClay-Toks%C3%B6z.pdf adresinden erişildi.

    Ulusoy, D. (2017). Kadınların Ücretli-Ücretsiz Emek Kıskacı: AKP’nin Aile Politikaları ve Yeni Muhafazakârlık. 15 Nisan 2018 tarihinde http://www.sosyalistfeministkolektif .org/kampanyalar/sfk-kampanyalari/aile-disinda-hayat-var/kad-nlar-n-uecretli-uecretsiz-emek-k-skac-akp-nin-aile-politikalar-ve-yeni-muhafazakarl-k/ adresinden erişildi.

    Yeğenoğlu, M. & Coşar, S. (2014). AKP ve Toplumsal Cinsiyet Meselesi: Neoliberalizm ve Patriyarka Arasında Mekik Dokumak. İçinde (Der.), Simten Coşar ve Gamze Yücesan Özdemir, İktidarın Şiddeti: AKP’li Yıllar Neoliberalizm ve İslamcı Politikalar (s.s.158-181), İstanbul: Metis Yayınları.

    Yuval-Davis, N. (2010). (Çev.), A. Bektaş, Cinsiyet ve Millet. İstanbul: İletişim Yayınları.

    Walby, S. (2000). Kadın ve Ulus. İçinde (Ed.), Ayşe Gül Altınay, Vatan Millet Kadınlar (s.s.35-65), İstanbul: İletişim Yayınları.

    Yazarlar hakkında

    Pınar Yıldız

    2004 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü bitirdi. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2008 yılında “Yeşim Ustaoğlu Sinemasında Kimlik” adlı yüksek lisans tezini 2016 yılında da “Hatırlamanın ve Unutmanın İmgeleri” adlı doktora tezini tamamladı. 2009-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Akademik ilgi alanları film çalışmaları, toplumsal cinsiyet, travma, bellek ve göç çalışmalarıdır. 2004 yılında Sürgün (Orhan Eskiköy) belgeselinin yönetmenliğini ve 2012 yılında Babamın Sesi (Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy) filminin yönetmen yardımcılığını üstlenmiştir. Bağımsız araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

    Ceren Salmanoğlu Erol

    Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişikler ve Tanıtım Bölümü’nden 2010 yılında mezun oldu. “Farklılığın Anlatısı: Türk Romanında Kürt Kadının Temsili” başlıklı tezle yüksek lisansını aynı bölümde tamamladı. Akademik ilgi alanları arasında siyasal iletişim, Kürt sorunu ve toplumsal cinsiyet yer almaktadır. 2011-2017 yılları arasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 689 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi.  Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ndeki doktora eğitimine devam etmektedir.

    DİPNOTLAR

      1. Gazetelerin tiraj bilgileri için bkz. https://serbestsiyasa.com/?p=3127 ve https://serbestsiyasa.com/?p=1074 ↑

     

      1. Bkz. 2002 AKP Seçim Bildirgesi, https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZETELER/WEB/KUTUPHANEDE%20BULUNAN%20DIJITAL%20KAYNAKLAR/KITAPLAR/SIYASI%20PARTI%20YAYINLARI/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002/200304063%20AK%20PARTI%20SECIM%20BEYANNAMESI%202002%200000_0000.pdf ↑

     

      1. Bu yasal düzenlemelerin yanı sıra kadın hakları konusunda birtakım uluslararası yükümlülükler üstlenilmiştir. Örneğin uluslararası hukukta kadına yönelik şiddetle mücadele alanında en güncel, en yüksek standartları içeren ve en kapsamlı bağlayıcı metin olan İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi 2011 yılında Türkiye tarafından imzalanmıştır (https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/187280-istanbul-sozlesmesi-ne-diyor-devlet-ne-yapiyor)↑

     

      1. AKP iktidarının evliliği teşvik eden politikalarının bir diğer parçası da boşanmaları engellemeye dönük düzenlemeler ve uygulamalardı. 2013 yılında Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı “Bir Kez de Aile Danışmanına Sor” projesini geliştirdiler. Bu proje ile yaklaşık “20 bin evliliğin kurtarılması” planlanmıştır. http://www.milliyet.com.tr/devlet-360-dakikada-evlilik/gundem/detay/1794213/default.htm ↑

     

      1. https://medyaport.net/2018/05/10/akp-doneminde-turkiyede-degisen-medya-sermayesi/ ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-en-az-uc-cocuk-dogurun-8401981 ↑

     

      1. Kuşkusuz kadın bedenine ve gündelik yaşama müdahale etme arzusu sadece AKP siyasetine özgü değildir. Kemalist modernleşme projesi çağdaş aile modelinin çekirdek nüfusa indirgenmiş olması adına aile planlaması ve doğum kontrolünü yaygınlaştırırken, AKP iktidarı “milletimizi kısırlaştırıyorlar” söylemiyle nüfus artışını destekleyen kürtaj ve sezaryen karşıtı politikalarını topluma dayatır. ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/milleti-silme-plani-20636174 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/sezeryan-kurtajla-cinayet-islediler-23537027 ↑

     

      1. http://www.star.com.tr/guncel/erdogan-halkimizi-kisirlastirdilar-haber-763638/ ↑

     

      1. Kadına yönelik şiddet 10 yılda 3 kat arttı, https://www.evrensel.net/haber/351391/kadina-yonelik siddet-10-yilda-3-kat-artti-2, Erişim Tarihi: 10 Mayıs 2018↑

     

      1. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2017 veri raporuna göre “1 yıl içinde 409 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 387 çocuk cinsel istismara uğradı, 332 kadına cinsel şiddet uygulandı” http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu ↑

     

      1. http://www.milliyet.com.tr/erdogan-dan-elen-musk-ile-gorusmesine-ankara-yerelhaber-2395477/ ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/devlet-bakar-20661267 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/arinc-ve-akdogan-ogrenci-evleri-icin-ne-demisti-25052340 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-kadin-ve-adalet-toplantisinda-konustu-27640428 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/saglik-bakani-muezzinoglu-annelik-bir-kariyerdir-27882199 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-calisiyorum-diye-annelikten-imtina-eden-kadin-kadinligini-inkar-ediyor-demektir-37291399 ↑

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=11478 ↑

     

      1. http://www.hurriyet.com.tr/cumhurbaskani-erdogan-hak-ettikleri-cezayi-en-40639888 ↑

     

      1. http://kaosgl.org/sayfa.php?id=25036 ↑

     

      1. Şerife Boz’un 15 Temmuz darbe girişimi gecesi çekilmiş olduğu rivayet edilen fotoğrafı ile ilgili özellikle 24 Haziran seçimleri öncesi AKP milletvekilliğine aday adaylığı gündeme geldiği sıralarda değişik spekülasyonlar yapıldı. 15 Temmuz gecesi köprünün üstünde çekilmiş olduğu söylenen fotoğrafın aslında mizansen olduğu ve 16 Temmuz’da çekildiği dillendirildi. 15 Temmuz şehit aileleri, Şerife Boz’un 15 Temmuz’u bahane ederek haksız çıkar elde etmeye çalıştığını iddia ederek Boz hakkında dava açtıklarını ilan ettiler. Ancak şu bir gerçek ki, Şerife Boz’un motorlu araç bile kullanma yetisi olmadığı halde, o kamyonu üstelik de mahalleden birçok insanı da taşıyarak köprüye nasıl getirdiği pek anlaşılabilmiş değildir. Bu tür asparagas haberler ve fotoğrafların, hem bunları üretip bundan nemalananların hem de bizatihi AKP’nin işine yaradığı için, iktidar tarafından fazlaca üstüne gidilmediği ortadadır. Bu konuyla ilgili detaylı bir haber için şuraya başvurulabilir: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/serife-bozun-akpden-adayligi-ortaligi-karistirdi-beni-kiskaniyorlar-2378733/ (Erişim tarihi: 16/07/2018). ↑

     

  • Medya Raporu (Haziran-2018): Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme

    Medya Raporu (Haziran-2018): Medya Endüstrisinde Emek Rejimi ve Sendikal Örgütlenme

    Emre Tansu Keten ve U. Uraz Aydın

    Giriş

    Siyasal alan karşısında en ufak bir özerkliği kalmamış, iktidara biatin tek ayakta kalma imkanını teşkil ettiği bu devirde medyanın büyük bir kısmının aslî işlevi Erdoğanizmin sözcülüğünü yapmak haline gelmiştir. Olgusal gerçeklerin neredeyse hiçbir anlamının kalmadığı bir bağlam, söz konusu olan. Resmi olarak sunulan panoramayı tekzip eden her hakikat manzarası, bir “algı yönetiminin” ürünü olarak geçerli hakikat düzenine aykırı ilan edilebiliyor. Bu siyasal iklimde medya en grotesk komplo teorilerine dayanarak gerçekliğin rejimin konjonktürel çıkarları doğrultusunda yeniden inşasının aracılığına soyunmuş durumda. Artık Ergenekonculuğun yerini almış ‘FETÖ’cülük’ kılıcının tüm mütedeyyin kesimde olduğu gibi AKP medyasının çalışanlarının da tepesinde sallanmasından ötürü de resmi söyleme biat ve muhalif seslerin kriminalizasyonu konusunda hiçbir aşırılıktan kaçınılmadığı bir atmosfer hâkim hale gelmiştir. Erdoğan’a ilan-ı aşk eden medya patronundan hangi gazetecilerin tutuklanması, hangilerinin medeni ölüme terk edilmesi gerektiğini yazan ‘gazeteci’ye, iktidar nezdinde yerini sağlama almak için TV programlarında cehaletini sergilemekten çekinmeyen akademisyenden Cumhuriyet ekibini FETÖ’cü ilan eden eski cemaatçiye.

    Bu had safhaya ulaşmış siyasal polarizasyon ortamında ve medya üzerindeki devlet denetiminin tüm haşmetiyle tekrar gündeme gelmesiyle medya emekçileri için çalışma koşullarının ağırlaştığı açıktır. İşten çıkarılma ve tutuklanma gibi reel tehditler karşısında otosansür mekanizması tüm dişlileriyle işliyor. Burada ağır bir siyasal gericilik dönemini katediyor olmanın etkisi belirleyici elbette. Fakat bir yandan da gazetecilik alanında esnek-güvencesiz istihdam formlarının adım adım yerleştirilmesine ve sendikal örgütlülüğün mümkün mertebe işyerlerinden sökülmesine dayalı bir emek rejiminin eskisiyle yenisiyle Türkiye medya endüstrisinde hâkim kılınmasının sonuçlarını görüyoruz.

    Neoliberal emek rejimi ve medyada çalışma ilişkileri

    Türkiye’de yayıncılık alanında yapısal bir dönüşümün meydana gelişinin ve bir medya endüstrisinin oluşumunun seksenli yıllara tekabül etmesi bir tesadüf olarak görülemez. Bu yıllar aynı zamanda, 24 Ocak 1980 ‘istikrar programı’ ve 1980 askeri darbesinin damgasını vurduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal düzeydeki kırılmaların ve neoliberal eksende topyekûn bir yeniden yapılanmanın yaşandığı bir evreye denk gelmektedir. Küresel kapitalizmle eklemlenme hedefi, serbest piyasanın kutsanışı, örgütlü emeğin siyasal-sosyal gücünün kırılması, ihracata dönük bir sermaye birikim modeline geçiş ve bunlara eşlik eden ‘Yeni Sağ’ adıyla anılan hegemonya projesinin oluşturduğu bağlamda medya ve genel olarak kültürel üretim alanı sermayenin egemenliği altında bir yeniden yapılanmaya tâbi tutulur.

    Gazete yayıncılığının bir kapitalist işletme anlayışı içerisinde sürdürülmesi doğal olarak medya patronlarıyla çalışanlar arasındaki ilişkileri de etkiler. Neoliberal yeniden yapılanmanın kurucu unsurlarından biri olan sınıfsal aidiyet bilincinin/hissiyatının aşındırılması ve çalışanların örgütlü gücünün kırılmasıyla bağlantılı olarak doksanlı yılların başında başlayan sendikasızlaştırma harekâtı başarıyla sonuçlanır. Bu, habercilik pratikleri ve gazeteciliğin ahlaki kodları (kamu çıkarı, editoryal bağımsızlık vb.) üzerinde son derece tahrip edici etkiler yaratmıştır. Yanı sıra, medya sektöründe bugün had safhaya ulaşmış esnek-güvencesiz istihdam formlarının yaygın biçimde uygulanmasına da katkıda bulunmuştur.

    Medya-sermaye füzyonu

    Her ne kadar ellili yıllardan itibaren ortaya çıkan ‘kitle basını’, sermaye birikimini bu meslek dışında edinmiş kesimlerin ilgisini çekmeye başlamışsa da gerçek anlamda bir medya-sermaye füzyonu için seksenleri ve esasen doksanlı yılları beklemek gerekir (Kaya, 2009). Altmışlı yıllardan itibaren medyanın holdingleşmesinin ardından ‘holdinglerin medyaya girişi’ olarak adlandırılan bu süreç ikili bir dinamiğin ürünü olarak okunabilir. Bir yandan teknolojik gelişmelere ayak uydurma gerekliliği, 24 Ocak 1980 sonrasında deregülasyon politikaları çerçevesinde gazete kağıdına dönük devlet sübvansiyonlarının kesilmesi ve kâğıda yapılan astronomik zamlar gibi unsurlar gazete çıkarmayı ‘aile işletmeleri’ için fazlasıyla maliyetli kılıyordu. Öte yandan iktisadi alanın serbest piyasa koşullarına göre yeniden yapılandığı bir dönemde, sermaye grupları açısından, kârlı bir yatırım olmamakla birlikte, bir yayın organı sahibi olmanın çeşitli avantajları vardır. Siyasal iktidarlar karşısında elini güçlendirmek, rakip gruplara karşı mevzi kazanmak, devlet ihaleleri almak, özelleştirmelerden pay almak, kredi ve teşviklerden faydalanmak, grubun bünyesinde başka alanlarda faaliyet gösteren şirketlerin reklamını yapmak gibi ‘dışsal faydalar’ medya dışı sermayenin sektöre girmesi için özendirici olmuştur (Sönmez, 2004).

    Böylece enerji, bankacılık, finans, turizm, inşaat gibi alanlarda yatırımı bulunan gruplar önce basın sektörüne, ardından da doksanlı yılların başında televizyon yayıncılığı üzerindeki devlet tekelinin kaldırılmasının ardından bu alana girmiştir. Böylece kapitalizmin neoliberal evresinin işleyiş yasaları uyarınca şiddetli bir rekabetin hâkim olduğu bir ‘modern’ medya endüstrisi şekillenmeye başlamıştır.

    Bunun birincil ve en belirleyici sonucu hızla bir mülkiyet yoğunlaşmasının yaşanmasıdır. Doksanlı yılların ortasından itibaren medya endüstrisinin çok sınırlı sayıda aktörün denetimi altında olduğu görülür. 1995 yılının rakamları itibariyle iki büyük sermaye grubuna (Doğan ve Sabah) ait gazeteler, toplam tirajın yüzde 70’ini kontrol etmektedir. Dergi pazarında ise bu oran yüzde 87’ye ulaşmaktadır. Genel olarak medya pazarı açısından baktığımızda ise (1998 rakamlarına göre) 5 büyük medya grubu pazarın yüzde 80’ini elinde tutmaktadır (Adaklı, 2001; Ekzen, 1999).

    Bu dönüşüm yılları içinde vurgulanması gereken bir diğer unsur ise medya kuruluşlarının, gazete bürolarının tarihsel mekânı olan, kent merkezinde bulunan Bab-ı Ali’den, şehrin periferisinde inşa edilmiş dev plazalara taşınması oldu. Haberin meydana geldiği yerlerin uzağında kurulan modern ve şık görünümlü bu ‘medya fabrikalarına’ önce Sabah grubunun sonra da diğerlerinin akın etmesi, ‘zanaatkarlıktan’ ‘profesyonelliğe’ geçişin sembolik bir ifadesi olmuştur. Bu, çalışma ilişkilerinden haber oluşturma pratiklerine (telefonla mülakat!) kadar bir dizi dönüşümü de tetiklemiştir. Gecekondu manzaralı bu steril ‘tower’larda çalışanların zihninde kendi sınıfsal konumlarına dair oluşan yanılsama da bu dönüşümler arasında sayılmalıdır (Atlas, 1999; Nebiler, 1995; Adaklı, 2006).

    Taşeronlaşma, iş güvencesinin yitimi ve sendikal örgütlülüğün tasfiyesi

    Holdingleşen medyadaki ilk hedef medya emekçilerinin yüksek maaşlarını tırpanlamak ve sahip oldukları sosyal hakları geçersiz kılmak için, sendika ve iş güvencesi olmuştur.

    Medyadan sendikanın tasfiye edilmesi süreci, özellikle Aydın Doğan’ın yoğun çabaları sonucu başlamış, 90’ların sonuna gelindiğinde ise, Cumhuriyet ve Anadolu Ajansı haricinde TGS’nin herhangi bir örgütlülüğü kalmamıştır. Basın emekçilerini TGS’den koparmanın bir yolu doğrudan baskıyken, diğer yolu ise “taşeronlaşma” adıyla anılan gazetenin içinde onlarca küçük şirket kurarak çalışanları bu şirketler arasında gruplar halinde dağıtmaktır. Bugün Hürriyet, Milliyet gibi tek bir isim altında çalışanlar, aslında onlarca farklı küçük şirkette istihdam edilmektedir. Bu durum, baskılar nedeniyle sendikal örgütlenmenin zaten çok zor olduğu medya sektöründe, sendikal yetki için gereken yüzde elli oranını yakalamayı imkansızlaştırmaktadır (Özsever, 2004).

    Yüksek ücretler ve etraflı sosyal hakların, yoğun bir rekabet içindeki medya patronuna yüklediği “külfet”in bertaraf edilmesi çabası, sendikal örgütlülüğün medyadan sökülüp atılmasının temel nedenidir. Bunun yanı sıra holding patronlarının reklamverenlerle ve siyasi muktedirlerle ilişkilerinin arzu edilen şekilde yürümesinin, gazetecinin fikir ve haberlerinin denetlenmesine, bunun da işten çıkarma tehdidinin patronun elinde bulunabilmesine bağlı olması da sendikal örgütlülüğün tasfiyesinin önemli bir nedenidir.

    Bu dönem, sendikal örgütlülüğün tasfiyesine yönelik, genel olarak bireylerin kişisel mücadelesine bağlı olarak gelişen, bu nedenle de güçsüz olan direnişler ortaya çıkmıştır. Ancak bu cılız sesler kolayca susturulmuş, gazete patronları arasında herhangi bir yazılı belgeye dayanmayan “centilmenlik anlaşması” olarak anılabilecek bir iş birliğini doğurmuştur. Bu anlaşmaya göre, sendikal faaliyet yürüttüğü gerekçesiyle işten atılan bir gazeteci, diğer gazete patronları tarafından da “kara liste”ye alınmış, bu gazeteciler ana akım medya içerisinde bir daha istihdam edilmemiştir. Basın emekçilerine karşı geliştirilen bu iş birliği, solundan sağına bütün medya patronlarını yan yana getirmiştir.

    TGS’nin örgütlülüğünün medyada sona erdirilmesinde, medya kuruluşlarında çalışan gazeteciler ile teknik işçilerin (özellikle matbaa işçilerinin) aynı sendikada örgütlenmesinin engellenmesi de kolaylaştırıcı bir etken olmuştur. Geçmişte TGS’nin örgütlediği grev ve eylemlerde, daha fazla inisiyatif gösteren ve daha militan bir mücadele yürüten teknik işçiler, önce işkolu numarasının ayrılmasıyla, ardından da bu bölümlerde yaşanan taşeronlaşmayla TGS’den koparılmıştır. Böylece, sendikayı medya kuruluşlarından tasfiye eden patronlar, çok daha zayıf tepkilerle karşılaşmışlardır.

    Medya patronlarının, basın emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmak için uygulamaya koyduğu ikinci yöntemi ise, çalışanları 212 sayılı Basın İş Kanunu kapsamı dışında çalıştırmaktır. Kanunun birinci maddesi, kapsamını şu şekilde açıklamaktadır:

    Bu Kanun hükümleri Türkiye’de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunundaki “işçi” tarifi şümulü haricinde kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanır. Bu Kanunun şümulüne giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci denir.[1]

    Yukarıda açıkça belirtilen nitelikleri karşılayan ve gazeteci tanımına giren binlerce basın emekçisi bu dönem gerçekleşen patron baskıları sonucu 212 sayılı yasa kapsamı dışına çıkmayı kabul etmiştir. Bunun nedeni, daha önce belirtildiği gibi bu iş kanununun gazetecilere tanıdığı geniş sosyal haklar ve bu iş kolu kapsamında çalışanlara yönelik sigorta primi oranının diğer işkollarına göre yüksek olmasıdır. 212 sayılı yasanın kapsamı dışına çıkan ya da işe bu kapsam dışında başlayan binlerce basın emekçisi, bu yasayla kendilerine tanınan birçok haktan mahrum bırakılmıştır. Ayrıca, basın emekçileri, kendilerine çeşitli imkanlar sağlayan sarı basın kartını, alabilmek için belli bir süre 212 sayılı kanun kapsamında çalışmak gerektiğinden edinememiş, bundan dolayı haber toplama aşamasında birçok zorlukla karşılaşmıştır (Gezi Direnişi boyunca polis şiddetine maruz kalan gazeteciler, sarı basın kartına sahip olmadıkları için daha kolay hedef olduklarını ifade etmişlerdir).

    Medyada emeğin patronların istediği şekle sokulmasının en önemli sonucu editoryal bağımsızlığın ortadan kalkmasıdır. Gazeteciliği, gerçeklerin ve öğretici metinlerin yayılımını sağlayarak halkı eğiten ve hiçbir çıkar grubunun değil genel kamu çıkarlarının hizmetkarı olarak tanımlayan (Taş, 2012) “Liberal kamu etiğinin” olmazsa olmazı olarak kabul ettiği editoryal bağımsızlık, bahsedilen dönemin ön plana çıkan ismi Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından “gazetecilik mesleğinin bitmesi gereken bir efsanesi” olarak tanımlanmıştır (Kaya, 2009). Bu efsanenin bitmesi, medya kuruluşlarında yazı işleri ile işletme yönetimi arasındaki geleneksel ayrımı silikleştirmiş, yazı işlerini işletme yönetimine, yani reklama ve reklamverenlerin kaygılarına bağlı hale getirmiştir. Artık bir medya kuruluşu için en önemli amaç/değer/kaygı kârın maksimizasyonudur.

    Basın emekçileri, medya aristokrasisi ve kriz

    Holdingleşen medya, yavaş yavaş derin bir hiyerarşik örgütlenmeye geçmiştir. 1990’larda artan kurum içi iş bölümü ve yönetici sayısı, Mustafa Sönmez’in belirttiği gibi bir medya aristokrasisini doğurmuştur:

    Kuşkusuz bu süreç, sadece patronajın geçirdiği bir evrim değil, aynı zamanda medya çalışanlarının da farklılaştığı ve içlerinden patronaja yakın bir aristokrasinin çıktığı bir süreçtir. Bu anlamda, medyada otoriter düzenin oluşumunda medya aristokrasisinin de rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Medya sermayedarlarının, editör ve yazarlardan oluşan aristokratları ile ilişkileri, diğer çalışanlardan farklı bir düzlem içinde cereyan ediyor, düzenin yeniden üretiminde sermayedarlar, aristokratlara yaslanarak yol alırken bunlarla ilişkilerini de sopa-havuç ikilisini kullanarak yürütüyorlar (Sönmez, 2010).

    Medya aristokrasisi, sanılanın aksine patronun direkt olarak yayın politikasına müdahale etmediği, yöneticilerin sansür ve oto-sansür silahlarını kullanma noktasında belki de patrondan daha titiz davranılmasını zorunlu kıldığı bir yapı ortaya çıkarmıştır. Kurum içi ücret farklarının uçurum olarak tanımlanabilecek düzeye gelmesi ve neredeyse her çalışanla tek tek sözleşme yapılıp, ücret belirlenmesi de bu yapıyı güçlendirmektedir.

    Yeni medya düzeninde basın emekçisi, patron karşısında pazarlık gücü zayıf, iş güvencesine sahip olmayan, kurum içi ilişkilerini ve yeni teknolojilere uygun becerilerini geliştirmek zorunda olanbir çalışan durumundadır. Patronunun siyasi ve ekonomik çıkarlarını her şeyden önce düşünmek durumundadır ve fikri bağımsızlık ve mesleki tepki hakkına sahip değildir. Basın emekçileri, siyasi fikir ayrılığı ya da patronun çıkarlarına uygun olmayan davranışlar nedeniyle değil, ekonomik darboğazların sonucunda da kitlesel olarak işsiz kalabilmektedir. Örneğin, 2001 ekonomik krizinde 3900 basın emekçisi işten çıkarılmıştır. Aynı şekilde binlerce emekçinin işsiz kaldığı 2008 ekonomik krizinde sadece Çukurova Grubu’ndan 400 medya emekçisi işten çıkartılmış, çıkartılanların tazminatları ise ödenmemiştir. Kitlesel işten çıkartmalara karşı 28 Ekim 2008 tarihinde TGS tarafından yapılan açıklamada şunlar söylenmiştir:

    Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesi olarak basın emekçilerinin işten çıkarılmasını kınıyoruz. Kriz bahane edilerek ‘tasarruf’ yöntemi olarak basın emekçilerinin işsiz bırakıldığı bir ortamda meslektaşlarımızı bir kez daha sendikal örgütlenmeye çağırıyor, işten çıkarılan tüm meslektaşlarımıza Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak her türlü hukuki desteği vereceğimizi de ifade ediyoruz.[2]

    Bu dönem büyük sermaye gruplarına ait birçok gazete ve dergi kapanmış, çalışanları işten atılmıştır. Esnek çalışmanın temel kural haline geldiği Holdingleşen Medya döneminde, uzun yıllar aynı işyerinde çalışan gazeteci bulmak zorlaşmıştır.

    Bir grev deneyimi: ATV-Sabah

    Öncesinde Ciner Grubu’na ait olan ATV, Sabah ve gruba bağlı çeşitli dergiler, Ciner’in 2001 krizi sonrasında Dinç Bilgin’le yaptığı sözleşmelerin hukuksuzluğu gerekçe gösterilerek, 1 Nisan 2007 tarihinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) yönetimine devredilir. TMSF’nin yönetimi devralmasıyla oluşan kısmi yönetim boşluğundan yararlanan 410 ATV-Sabah emekçisi bu süreçte Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda örgütlenir. TGS, Toplu İş Sözleşmesi için gereken yeterli çoğunluğu sağlarken, görüşmeler başlamadan önce, Aralık 2007’de, ATV-Sabah ve bağlı dergiler, AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu tarafından bir kamu bankasının çok uygun koşullarda verdiği kredi ve Katar Şeyhi’ne ait yatırım fonunun yüzde 25 ortaklığıyla satın alınır. Devrin ardından şirketin ismini Turkuvaz Medya olarak değiştiren Çalık Grubu derhal mahkemeye başvurarak sendikanın yetkisinin iptal edilmesini talep eder. Mahkemenin Turkuvaz Medya’nın talebini reddetmesinin ardından, toplu sözleşme görüşmeleri başlar. Ancak mahkemenin kararının beklendiği bu süreçte patron temsilcileri boş durmaz, şirket içindeki sendika üye sayısı büyük oranda eritilir. Çalışanların sendikadan istifa etmesi için işten çıkarma tehdidini sık olarak kullanan şirket yöneticileri, sendikadan ayrılanların 212 sayılı yasa kapsamına alınacağını da duyururlar. O dönemde Sabah’ta çalışan ve ismini vermek istemeyen bir basın emekçisinden alınan bilgiye göre bu süreçte sendika üyesi olmayanlara bundan sonra da olmayacaklarına dair bir belge imzalatılır. Görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlanınca sendika üyesi on basın emekçisi, şirkete ait binalara “bu işyerinde grev vardır” pankartı asıp greve başlar.

    ATV-Sabah çalışanlarının başlattıkları grevin işyerindeki pankartı

    Turkuvaz Medya’nın başvurusu üzerine grev, İstanbul 2. İş Mahkemesi tarafından 17 Temmuz 2009 tarihinde durdurulur. 154. gününde durdurulan grev, sendikanın temyize gitmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin grevi durdurma kararını iptal etmesiyle kaldığı yerden devam eder. Hükümete yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu’nun siyasi iktidardan aldığı destek, grev başlamadan önce sendika tarafından Çalışma Bakanlığı’na yapılan yetki başvurusu sırasında da kendini gösterir. Devir işleminin gerçekleşmediği, ancak bu varlıkların kimin eline geçeceğinin kesinleştiği dönemde bakanlığa başvuruda bulunan sendikaya cevap sekiz ay sonra verilir. Sendika üyeliklerini iptal ettirmek için yoğun bir çaba gösteren şirket yöneticilerine tanınan bu sekiz aylık sürenin sonunda verilen cevapta, mahkemenin 393 kişi olarak hesapladığı sendika üyesi sayısı, bakanlık tarafından 290 kişi olarak hesaplanır.

    ATV-Sabah gibi popüler markaları içerisinde barındıran bir şirkette ve alışıldık olmayan bir sektörde başlayan bu grev azımsanamayacak bir toplumsal desteği arkasına alarak, yoğun bir coşku içerisinde yürütülür. Grevci emekçilerin yürüyüşleri yüzlerce insanı bir araya getirir, diğer sendikalar ve meslek örgütleri tarafından onlarca destek eylemi düzenlenir. Ancak, holding patronuna karşı sadece on emekçinin yürüttüğü bu mücadelenin zorlukları göz önüne alındığında, anlaşılır nedenlerle, grev etkisini zaman içerisinde yitirir. Bir yıl kadar etkin bir şekilde yürüyen grev, patron temsilcilerinin açtığı davalarla sürekli güçten düşürülür. Nihayetinde, greve çıkan bütün basın emekçilerinin iş akdini fesheden patron temsilcileri, mahkemenin bu fesih kararını iptal edip, işe iade kararı almasının ardından, grevcilerin hepsinin tazminatlarını ödeyip işten çıkartır. Kuşkusuz, işe iade davalarını kazanıp işe dönme hakkı kazanan işçilerin, işverenler tarafından tazminat ödenerek işten atılması uygulaması, diğer bütün sektörlerdeki sendikal örgütlenmeye ve grevlere de zarar vermektedir. Böylece ATV-Sabah grevi fiilen bitirilmiş olur.

    29 yıl sonra basın iş kolunda gerçekleşen ilk grev olma özelliğine sahip ATV-Sabah grevi, medya patronlarının holdingleşen medyasında imkânsız kılınan bir eylemi hayata geçirmesi ve editoryal bağımsızlık, kamu çıkarı, meslek etiği gibi kavramları yeniden tartıştırması açısından da önem taşımaktadır. “Rakip” medya kuruluşlarının, kendi gazete ve televizyonlarında bu grevi haber yapmayarak, Çalık Grubu’yla dayanışma gösterdiğini de not etmek gerekmektedir.

    ATV-Sabah Grevinden bir kare

    ATV-Sabah grevcilerinin, çalışma arkadaşlarını sendikaya üye olmaya ve greve çıkmaya ikna etme süreçlerinde karşılaştıkları en büyük sorun, gazetecilerin ve televizyon çalışanlarının kendilerini işçi olarak görmek istememeleri, bundan dolayı sendikal örgütlenmeye sıcak bakmamaları olarak ifade edilmektedir.[3] Kuşkusuz bu, ideolojik bir faaliyetin sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Neoliberalizmin iş yönetimindeki temel taktiklerinden birisi iş, işçi, üretim, emek gibi kavramların, söylem düzeyinde ortadan kaldırılmasıdır. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki bağları tamamen koparma gayretinde olan bu ideolojik faktör, Toplam Kalite Yönetimi türü planlamalarla, emeğini satarak yaşayan işçileri ekip üyesi, personel ve yüzlerce farklı sıfatla adlandırıp sadece söylemsel düzeyde şirket sorumluluğuna ortak etmektedir. Bu algıya göre bilgi sektöründe iş görenler işçiler değil beyaz yakalı çalışanlardır ve bu sektörde emek-değer kuramı değil, bilgi-değer kuramı işletilmek istenmektedir (Yücesan-Özdemir, 2009). Buna göre, daha çok “bilen”, bilgisini daha iyi “pazarlayan” daha çok ücreti hak etmektedir. 1994 yılında, on bir gazeteden 341 gazeteciyle yapılan ankette, gazetecilerin yüzde 16.4’ü sendikayı yararsız bulduğunu ifade etmiş, bu gazetecilerin yüzde 48.3’ü ise, sendikanın gazetecinin pazarlık gücünü öldürdüğünü savunmuştur (Özsever, 2004).

    Otoriterlik ve siyasal baskı: bir süreklilik hikayesi

    Medyadaki emek rejimine ve çalışma koşullarına dahil edilmesi gereken bir diğer mesele ise sansürden işten çıkarmaya, tutuklamadan fiziksel saldırıya (hatta cinayete) varabilecek siyasal baskı unsurlarıdır. Medya alanında esnek istihdam formlarının ve sendikasızlığın yerleştirilmeye çalışıldığı doksanlı yıllar aynı zamanda siyasal baskının en ağır biçimlerinin, başta Kürt basını ve sosyalist basınına dönük, uygulandığı bir dönemdir. Öncesi ve sonrasıyla 28 Şubat süreci de medyanın sıkı bir takip ve denetim altında tutulduğu bir dönemdir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından brifingler verilir; kimi komutanlar gazetelerin yazı işleri toplantılarına kadar katılır; İslami-muhafazakâr basın ‘akredite’ edilmeyerek Genelkurmay Başkanlığının toplantılarına çağrılmaz, yazıları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) çizgisiyle örtüşmeyen gazeteciler fişlenir ve onlardan rahatsızlık duyulduğu patronlarına iletilir (Yüksel, 2004).

    2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, medya sektörünü derinden sarsan 2001 krizinin de sağladığı imkanlarla medya manzarasını hızla yeniden tanzim ederek güç ilişkilerinde köklü bir değişimi tetikler. Doksanlı yıllardan devralınan islami muhafazakâr medyaya AKP iktidarıyla birlikte yenileri eklenir ve böylece irili ufaklı onlarca gazete ve televizyon kanalını kapsayan bir medya bloğu yaratılır (Aydın, 2015). AKP’nin hegemonyasını inşa sürecinin ilk yıllarının vazgeçilmez bir ideolojik unsuru olan “demokratikleşme” söylemi, belirli bir süreliğine Milli Güvenlik Devleti’nin kırmızı çizgilerinin eleştirisi için bir aralık açar. Fakat Ergenekon, KCK ve diğer siyasi davalar ve özellikle de 2010 referandumu ile tescillenen güvenlik eksenli otoriterleşme hızla gazeteciler üzerinde ağırlığını hissettirir.

    Farklı siyasal görüşlere sahip ve farklı pozisyonlarda bulunan gazetecilerle 2011 yılında yapılan sansür konulu bir anketten çıkan sonuçlar, Türkiye’deki dönüşümü medya üzerinden okumayı sağlıyor. Ordunun haber içeriklerine etkideki rolünü çok önemli veya önemli bulanların oranı yüzde 57.2 iken, polisin müdahalesini yine çok önemli veya önemli görenlerin oranı yüzde 73.7’dir (Arsan, 2011). Bu sonuçlar AKP’nin güvenlik paradigmasındaki “zor güçleri” arasındaki hiyerarşiyi betimlemektedir. Bununla birlikte polis teşkilatı giderek doksanlı yıllardaki ordunun yerini alarak ve örneğini izleyerek, yalnızca bir zor aygıtı olarak değil, anaakım muhafazakâr medya aracılığıyla otoriter güvenlik politikalarına ilişkin rıza üretiminde de kilit bir rol oynamaktadır. “Entelektüel” donanıma sahip polislerin köşe yazarlığı yapması (ve örneğin gerçekleşecek operasyonlara dair “öngörüde” bulunması), sınırlı fakat çarpıcı bir örnek. Çok daha organize ve neredeyse kurumsal biçimde, hedef haline getirilen kişilerle ilgili soruşturma bilgilerini, başlık atılmış, spotu çıkartılmış, önemli yerlerinin altı çizilmiş biçimde, adeta bir “basın bülteni” şeklinde, seçilmiş gazetelere ve köşe yazarlarına göndererek polis teşkilatı, medya endüstrisinin adeta yeni bir aktörü haline gelir (Şık, 2012). Bu metinlerde yer alan bilgilerin neredeyse kelimesi kelimesine muhafazakâr kanaat teknisyenlerinin köşelerinde ve gazete manşetlerinde yer alması da iktidar odakları ve rejimler değişse bile bazı “mesleki değerlerin” yerini koruduğunu gösteriyor.

    Anketin diğer bazı sonuçları ise gazetecilerin hükümeti eleştirme noktasında sıklıkla otosansüre başvurduklarını, dinî cemaatlerin haber içeriklerine polisten de çok müdahale ettiğini ve eleştirel haberlerden dolayı hapse girmenin reel bir korku olduğunu gösteriyor. Polis teşkilatı içinde Fethullah Gülen cemaatinin örgütlenmesine dair bir araştırma yapan gazeteci Ahmet Şık’ın, bu çalışmayı “Ergenekon’un talimatıyla” yaptığı gerekçesiyle bir yıl tutuklu kalması ve henüz basılmamış bu kitabın dijital kopyalarını bulmak üzere bir gazete ve bir yayınevinin bürolarının basılıp bilgisayarlara el konulmasının, bu anketin sonuçları üzerinde büyük ihtimalle etkisi olmuştur.

    Aradan geçen altı yıl boyunca başta Gezi direnişi olmak üzere rejimin karşı karşıya kaldığı muhalefet dalgalarından ve kriz durumlarından her seferinde güvenlik kemerini biraz daha sıkarak sıyrılmaya gayret ettiğini görüyoruz. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise, ilgili bölümde göreceğimiz gibi çeşitli muhalefet odaklarından tümüyle kurtulabilmek adına siyasetin artık sadece terörle mücadeleye indirgendiğine tanık oluyoruz.

    Sendikal alanda diziliş ve mücadele

    Türkiye’de sendikal mücadele, 12 Eylül’ün ardından ağır bir darbe yemekle birlikte seksenli yılların ortasında itibaren önce Otomobil-İş’in NETAŞ greviyle ardından Türk-İş’in mücadeleci sendikalarıyla sürüp 89 Bahar Eylemliliklerine varan ve Zonguldak madenciler greviyle umulmadık bir noktaya ulaşan tarihi direnişler sergiledi. Bu dalganın üzerine binen kamu emekçilerinin sendikal mücadelesi de doksanlı yıllara damgasını vurdu. 2000’li yıllardan itibaren iki büyük konfederasyon olan Türk-İş ve DİSK neoliberal dönüşüm ve özelleştirme dalgasıyla güç kaybederken, kamu emekçilerinin fiili meşru direniş hattı kurumsallaşma ve kriminalizasyon cenderesine sıkıştı. Öte yandan rejimin yeni sahibi AKP hem güvencesiz istihdamı yasal çerçeveye kavuşturma, hem baskı ile sınıf mücadelesine ket vurma, hem de sendikal alana kendi araçları ile el koyma gibi yöntemlerle alt kesimler üzerinde hegemonyasını pekiştirme yolunu benimsedi. Şüphesiz, vurguladığımız gibi salt Erdoğan rejimiyle başlamamış olan, neoliberal taarruzun öncesinden taşlarını döşemiş olduğu medya alanındaki sendikal gücün zayıflayışı da bu tedbirlerin bir ürünü olarak okunmalı. (Çelik, 2015; Doğan, 2015)

    Türkiye Gazeteciler Sendikası

    1947 senesinde sendikal örgütlenmeyi mümkün kılan yasal düzenlemelerin hayata geçmesinin ardından, işçiler tarafından çok sayıda sendika kurulur. Ancak bu yasal düzenlemede, sendika kurma hakkı sadece beden işçilerini kapsar. 1952 senesinde, fikir işçilerine yönelik yapılan yasa değişiklikleriyle sendika kurma imkanına kavuşan gazeteciler, 10 Temmuz 1952 tarihinde İstanbul Gazeteciler Sendikası’nı kurar. Gazetecilerin iş güvencesi ve sosyal hakları için mücadele etmeye başlayan sendika kısa süre içerisinde Demokrat Parti ve bu partiye yakın gazete sahiplerini rahatsız eder. Çok geçmeden Başbakan Adnan Menderes, İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’dan sendikanın kapatılmasını ister, sendika temsilcilerini makamında toplayan valinin sert ve tehdit dolu konuşmasının ardından, sendika yöneticileri Menderes’e bağlılıklarını bildiren bir mektup yazmak zorunda kalırlar. Bu mektup sayesinde bir süre daha ayakta kalan sendika, yine de hükümetin rahatsızlıklarını gideremez ve 5 Temmuz 1957’den itibaren dokuz ay süreyle kapatılır (Özsever, 2004).

    212 sayılı kanunla iş güvencesi ve sosyal hakları yönünden güçlenen gazeteciler, sendikal örgütlenmelerini de genişletir. 1952 senesinde kurulan İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 tarihinde Türk-İş’e üye olur, 1963 yılında ise Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak yeniden yapılanır. TGS, ilk toplu sözleşmelerini 1964 yılında Cumhuriyet ve Milliyet patronlarıyla yapar. Uluslararası ilişkilerini güçlendirmeye önem gösteren sendika, 1966 yılında Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’na (FIJ) üye olarak kabul edilir.

    Türkiye Gazeteciler Sendikası 1960 ve 1980 arasında ikisi Anadolu Ajansı olmak üzere bir dizi grev gerçekleştirir. Gazete, haber ajansı, dergi ve matbaalarda gerçekleştirilen bu grevlerin bazıları bir hafta sürerken, bazıları ise iki seneye kadar devam eder. Kuşkusuz TGS’nin en çok ses getiren grevi 26 Ağustos 1980’de başlayan Banknot Matbaası Grevi’dir. Ankara Beşevler’deki matbaada çalışan TGS’de örgütlü 540 işçi adına yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine ilan edilen grev, 12 Eylül darbesinden sonra üç gün daha sürer, sonrasında asker tarafından dağıtılır. Dönemin gazetelerinde yayımlanan haberlerle, “banknot matbaasından örgütlere para kaçırmak”la itham edilen işçilerin büyük bölümü işten atılır, bir kısmı ise tutuklanır.[4] Bu grevin en büyük özelliği, darphane ve banknot basım işçileri tarafından dünyada gerçekleştirilen ilk grev olmasıdır. Böyle bir grevle, banknot üretiminin durdurulmasının, başka sektörlere göre bambaşka bir anlamı ve sonucu olacağı açıktır. Grevin ikinci önemi ise, TGS tarafından gerçekleştirilen, kitlesel ve güçlü son grev olmasıdır. TGS bundan sonra 29 yıl boyunca, yani ATV-Sabah grevine kadar hiçbir grev örgütleyemeyecektir.

    Günümüzde dört şubesi, 3 temsilciği ve 1033 üyesi bulunan TGS, amaçlarını şu şekilde özetlemektedir: Patron ve hükümet baskılarına karşı koymak, gazetecilerin özlük haklarını korumak, stajyer sömürüsüne son vermek, gazetecilik faaliyeti nedeniyle cezaevlerinde yatan gazetecilerle dayanışmak.[5]

    2013 yılında önce sendikanın İstanbul şubesinin, ardından da Ankara şubesi ve genel merkezin yönetim kadrosu tamamen değişir. Kadın oranının arttığı, yaş ortalamasının düştüğü bu yeni yönetim 5N1K1Sendika başlıklı kampanya ile bir örgütlenme atağına girişir. Yüze yakın yeni üyenin kazanıldığı bu süreçte beş işyerinde (Evrensel, BirGün, ANKA, Kocaeli Manşet, Yurt) toplu sözleşme imzalanır.[6] 2015 yılında hem gazetecilerin ve gazeteciliğin güncel sorunlarını tartışmaya açmak, hem de işsiz gazetecilerin haber ve yazılarını yayımlayabilecekleri bir mecra olması amacıyla Journo isimli bir dergi çıkartmaya başlamıştır. Dört sayı matbu olarak yayımlanan dergi, sonrasında Journo.com.tr adresinde online olarak hizmet vermeye devam etmiştir.

    Basın-iş: Türkiye Basın Yayın Matbaa İşçileri Sendikası

    Atv-Sabah grevi, yukarıda aktardığımız sonuç ve etkilerin yanında, grevi yürüten ve uzun yıllardır sektördeki en büyük sendika olan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı da tartışılır kılmıştır. Grevciler, süreç içerisinde sendikayı “partner sendika” olarak tanımlamış, uzlaşmacı ve örgütlenmede “isteksiz” yönleri nedeniyle sendikanın yeni bir yapılanmaya kavuşturulması gerektiğini dile getirmişlerdir. Grev güçten düştükçe artan bu eleştiriler, en sonunda ATV-SABAH grevcilerinin bütün basın emekçilerini, DİSK altındaki Basın-İş sendikasına davet etme noktasına ulaşmıştır.[7]

    DİSK’in kurucu sendikalarından birisi olan Basın-İş, gazeteciler ile matbaa işçilerinin aynı sendikada örgütlenmesinin engellendiği yasalar nedeniyle, uzun yıllar sadece matbaa işçileri arasında örgütlenmesini sürdürür. Ancak 2012 yılında, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonucunda, iş kolları yeniden düzenlenir, böylece medya çalışanları ile matbaa işçilerinin yeniden aynı sendika içerisinde örgütlenmesinin yolu açılır. Bu değişiklik sonrası harekete geçen Basın-İş, 2013 yılını bütün medya sektöründe örgütlenme yılı olarak ilan eder, gazetecilerden, matbaa işçilerine, KJ operatörlerinden, radyo çalışanlarına kadar geniş bir emekçi kesimi arasında örgütlenme faaliyetine girişir.

    Basın-İş’in, örgütlenme kampanyasına karşılık veren bir grup gazeteci 15 Şubat 2013’te bir basın açıklaması yaparak Basın-İş’e üye olduklarını duyurur. Gazeteciler adına yapılan açıklamada şunlar dile getirilir:

    Anayasa ve iş kanunu ile uluslararası sözleşmelere aykırı olarak medya patronları, basın sektörüne sendika girmesini istemiyor. Ancak sendikanın esamisinin okunmadığı 2000’li yıllar boyunca, gazetecilerin örgütsüzlüğünden güç̧ alan medya patronları kabul edilemez bir çalışma rejimi oluşturmuş̧ durumdalar. Mesleğe yeni başlayanların maruz kaldıkları stajyer sömürüsü… her yıl basında tekrarlayan tensikatlar… Gazetecilerin iş güvencesinden yoksun olduğunu bize kanıtlıyor. Haksız isten çıkarmaları önlemek, aynı işi yapanlar arasındaki tarifi yapılamaz ücret farklarını gidermek, mesleki hastalıklarla başedebileceğimiz bir çalışma düzenine kavuşmak için, sendikal örgütlenmeden başka yolumuz yok.[8]

    Basın-İş’in örgütlenme kampanyası süresince ortaya koyduğu talepler, temel olarak 212 sayılı Basın İş Kanunu’nun öngördüğü sosyal ve ekonomik hakları içermektedir. Her şeyden önce bütün basın çalışanlarının, 212 sayılı yasaya göre çalıştırılması, basında 4857 sayılı yasayla kimsenin çalıştırılmaması sendikanın ilk talebidir. Bu talep karşılandığında, kıdem tazminatı farkları, uzun staj süreleri, yıllık izin, fazla mesai ücretleri ve mesleki tepki hakkı, ikramiye gibi başlıklarda basın emekçilerinin elinin patrona karşı güçleneceği ifade edilmektedir. Medya kurumlarında ortaya çıkan ücretler arasındaki uçurumlar noktasında da “eşit işe eşit ücret” talep eden sendika, bu talebin ancak toplu iş sözleşmesinin hayata geçirilmesiyle mümkün olacağını belirtmektedir.[9]

    Basın-İş, geniş bir çalışan kesimini içinde barındıran internet haber portalları çalışanlarının da bünyesinde örgütlenebilmesi için harekete geçmiştir. Ancak burada, son iş kolları düzenlemesi sonucunda, internet sitesi çalışanlarının iletişim iş kolunda yer alması bir engel oluşturmaktadır. Basın-İş, yaptığı basın açıklamasıyla, haber portalı çalışanlarının gazeteci olduğunu, bu nedenle gazetecilerin sendikasında örgütlenmesi gerektiğini belirtmiş, iletişim iş kolunun yeniden düzenlenmesini talep etmiştir.

    Basın-İş, sosyal ve ekonomik hakların yanında, gazetecilik mesleğinin getirdiği hak ve sorumluluklara da sürekli vurgu yapmaktadır:

    Basın ancak, çalışanlarının yazdıkları yüzünden işten atılmadığı, ifade ettikleri yüzünden mimlenmediği, ekranda sordukları soru yüzünden programların yayından kaldırılmadığı, tüm program ve haber merkezi çalışanlarının korku iktidarında titremediği, mağduriyet yaşamadığı bir ortamda özgürdür. Basın emekçisi yolunu, ‘patronların siyasilerle kurmaya çalıştığı dengeler arası dengesizlikte’ ancak sendika ile bulur.[10]

    Yola 2013 yılı içerisinde yetkili sendika olmak amacıyla çıkan Basın-iş, 0.53’lük örgütlülük oranıyla, 12 Eylül 2010 referandumuyla kabul edilen yasa değişikliği sonrası çıkarılan sendikal barajın altında kalmıştır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2013 Temmuz ayı istatistiklerine göre Türkiye Gazeteciler Sendikası ve DİSK’e bağlı Basın-İş yüzde bir barajının altında kalarak Toplu İş Sözleşmesi yetkisi alamazken, Hak-İş’e bağlı Medya-İş yüzde 1.01, Türk-İş’e bağlı Basın-İş ise yüzde 1.82 ile yetki alabilmiştir. Bu verilere itiraz eden TGS Başkanı Ercan İpekçi bakanlığa üç bine yakın üye bildirdiklerini, ancak üye sayılarının bakanlık tarafından 835 olarak hesaplandığını açıklamıştır.[11] Bakanlık verilerine göre, DİSK Basın-İş’in 500 üyesi bulunmaktadır.

    Basın-İş, Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun kurucu bileşenidir. Tutuklu gazetecilerle dayanışma etkinliklerinin aktif bir örgütleyicisi olan sendika, basın özgürlüğünü ihlal eden uygulamaların derlendiği yıllık almanaklar yayımlamaktadır.

    Medya-İş: Medya İşçileri Sendikası

    TGS örgütlenmesinin yetkisini koruduğu nadir işletmelerden birisi olan Anadolu Ajansı’nda çalışan emekçilerin, yapılan toplu iş sözleşmeleriyle elde ettikleri ekonomik ve sosyal kazanımlar, ajans emekçilerini “piyasa” içerisinde ayrıcalıklı bir konumda tutmaktaydı. Gerek neoliberal planlamaların pazarlık gücü bu denli yüksek bir emek piyasasına tahammül edememesi, gerekse AKP iktidarının Anadolu Ajansı’nı yeniden şekillendirme gayretinin bu tür sözleşmelerle kazanılmış güvenceler tarafından engellenmesi nedeniyle buradaki sendikal örgütlülük acilen çözülmesi gereken bir sorun olarak belirmişti. 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nden sonra Anadolu Ajansı Genel Müdürlük görevine getirilen Kemal Öztürk bu konuda gereken adımları kısa süre içerisinde attı ve çalışanlara yönelik geliştirilen mobbing taktikleriyle TGS’nin üye sayısı hızlı bir düşüş göstermeye başladı.

    Sendikadan istifa etmeye yönelik bu baskılar nedeniyle ajans merkezinin önünde açlık grevi eylemine başlayan TGS Genel Başkanı Ercan İpekçi’nin bu eylemi sürerken, 12 Mart 2012 tarihinde, TGS İstanbul Şubesi eski başkanı Gürsel Eser’in genel başkanlığında Medya İşçileri Sendikası’nın, (Medya-İş) tamamı ajans çalışanı 362 üyeyle, kurulduğu duyuruldu. Hükümete yakınlığıyla bilinen Hak-İş konfederasyonuna bağlı olarak kurulan Medya-İş ilk iş olarak AA Genel Müdürü Öztürk’ü makamında ziyaret etti.

    AKP Hükümetinin Medyadaki sendikalaşmayı etkisizleştirmek için, desteklediği hükümet ve sermaye yanlısı sendikalardan Medya işçileri Sendikası’nın bir eylemi.

    Medya-İş’in, beş yılı aşan “sendikacılık” deneyimi boyunca, internet sitesinde ve açıklamalarında gazetecilerin yakıcı sorunlarına yönelik bir değini bulunmamaktadır. Sendikasızlık, mobbing, staj sömürüsü, tutuklu gazeteciler ve gazetecilere yönelik polis şiddeti Medya-İş’in gündemine girmemektedir. Medya-İş’in TGS önünde yaptığı eylemlerde “İşçi Düşmanı Ercan İpekçi” ve “TGS Düş Yakamızdan” dövizleri taşınmıştır.[12] Gürsel Eser yaptığı açıklamalarda TGS’yi işçileri düşünmemek ve ideolojik saplantılar içinde olmakla suçlamıştır.[13] Eser’in bu açıklamaları, Medya-İş yönetim kurulunu makamında kabul eden Bülent Arınç tarafından da yinelenmiştir: “Biz inşallah yeni toplu sözleşmemizi daha ileri haklar noktasında Medya-İş Sendikası’yla yaparsak bu bizi çok mutlu edecektir. İdeolojik sendika olmamak lazım. Ücret sendikacılığı artık geçti. Evet ücret baştadır; insanlar her gün gelirlerinin artmasını isterler ama bir sosyal sendikacılığa da ihtiyacımız var.”[14] İşçi ve sendika haberlerine olan ilgisizliğiyle ünlü Anadolu Ajansı, Medya-İş’le ilgili bütün gelişmeleri, örneğin dar kapsamlı basın açıklamalarını, sendikanın örgütlenme faaliyetlerini, haber yapmaktadır. Sonuç olarak, “Gezi Parkı eylemleri sırasında basına sansür uygulanmadı” açıklaması yapan bir genel başkan tarafından kurulan Medya-İş, bu sendikacılık pratiği ile siyasal ve ekonomik bir operasyonun aracı olduğu izlenimini güçlü bir şekilde vermektedir.

    2013 yılında 560 üyeye sahip olan sendika, 2017 Temmuz itibariyle 2.328 üye sayısına ulaşmıştır. Kısa sürede böylesi bir örgütlenme başarısı yakalayan Medya-İş sektörde birinci sendika olmuş ve Anadolu Ajansı’nda yetkiyi kazanmıştır. Bunun yanı sıra, Medya-İş en çok sarı basın kartı taşıyan üyeye sahip sendika olmuş ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Basın Kartı Komisyonunda temsil hakkı kazanmıştır.[15] Basın-İş Yöneticisi Levent Dinçer, Medya-İş’in “örgütlenme” taktiklerini şöyle açıklamaktadır: “Başbakanlık Basımevi’nin başka binaya geçirileceğini ve Medya-İş’e geçmeyenleri oraya götürmeyeceklerini söyleyerek işçileri tehdit ettiler. Genel Müdür kendi makam aracını vererek, işçileri Medya-İş’le görüşmeye gönderdi. Sendika değiştirmeyi reddeden üyelerimiz üzerindeki baskılar da devam ediyor.”[16]

    Anadolu Ajansı’nın dışında Başbakanlık Basımevi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü, Devlet Malzeme Ofisi Basım işletme Müdürlüğü, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Bilgi Dağıtım ve İletişim Daire Başkanlığı Matbaa Müdürlüğü ve Marmara Temizlik Hizmetleri Limited Şirketi (Anadolu Üniversitesi alt işvereni) gibi kamu kuruluşlarında örgütlü olan Medya-İş’in, iktidara yakın özel medya kuruluşlarında örgütlenme amacı taşımaması da, sendikanın misyonunun sadece iktidarı rahatsız edecek muhalif sendikaların etkisinin kırılmasıyla sınırlı olduğunu göstermektedir.

    TGS Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Kuleli’nin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile TÜİK’in son verilerine dayanarak verdiği bilgilere göre matbaalar dahil olmak üzere Basın-Yayın-Gazetecilik işkolu 95 bin kişiyi kapsıyor. Bu yekûnde gazetecilerden oluşan 24 bin kişilik kümenin 9 bini işsiz. Böylece %29’luk bir oranla medya işsizliğin en yüksek olduğu sektörü oluşturuyor. 15 bin faal gazeteciden ise 3 bini sendikalı.

    Toplusözleşmeden yararlanan medya çalışanı sayısı 2 bin civarında. Medyada 7 işyerinde toplusözleşme yürürlükte. Bunların 6’sı TGS’nin örgütlü olduğu işyerlerinde: Cumhuriyet, Evrensel, Birgün, Bianet, Yurt, 9 Eylül. Toplusözleşmeli olunan ANKA iflas ederken Kocaeli Manşet de FETÖ ile ilişkili olma iddiasıyla kapatıldı. Anadolu Ajansı’ndaki toplusözleşme ise Medya-İş tarafından yürütülüyor.[17]

    OHAL’de gazetecilik

    Gerçekliğin resmi yorumunu benimsemeyen her türden sesin kısılması şöyle dursun, yok edilmesi ve tek tip kanaatin mutlak hakimiyetinin inşası noktalarında kritik eşik 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL çerçevesinde aşıldı. Henüz tüm yönleriyle açıklığa kavuşmamış olmakla birlikte, Erdoğan’ın kendi ifadesiyle devlet içinde örgütlenmesini geliştirebilmesi için ne istenildiyse kendisine verilmiş olan Gülen Cemaati’nin (yeni resmi adıyla Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ) dahil olduğu bu caniyane teşebbüs Erdoğan rejiminin arayışında olduğu her türden demokratik ve hukuki ayakbağından azade otokratik düzeni kurmanın tüm imkanlarını sağladı. Artık tarihteki haleflerine benzer biçimde haşmetli bir ünvan kazanmış olan Erdoğan ‘Reis’, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararname’lerle yöneterek siyasal muarızlarını ‘teröre destek’ suçlamasıyla saf dışı bırakma olanağına kavuştu. Bunu yanı sıra ideolojik-kültürel evreni de, medya dahil, eleştirel fikriyattan ve muhalif görüşlerden arındırarak özlemini duyduğu toplum modeline uygun biçimde şekillendirme projesini hızlandırdı.

    15 Temmuz 2016 akşamı gerçekleşen darbe girişiminin ardından ilan edilen ve beş kez uzatılan Olağanüstü Hal ile birlikte gazetecilerin çalışma koşulları da olağanüstü şekilde zorlaştırılmıştır. TGS, TGC ve DİSK verilerine göre Olağanüstü Hâl süresince 216 gazeteci gözaltına alınmış, 2 bin 308 gazeteci işsiz kalmış, 31 TV kanalı, 5 haber ajansı, 62 gazete, 19 dergi, 34 radyo, 29 yayınevi olmak üzere toplam 180 basın-yayın kuruluşu kapatılmıştır. Ancak işsiz kalan gazeteci sayısının bu rakamdan çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir. Çünkü, sigortasız şekilde çalıştırılan stajyerler, medya kurumlarında birden fazla şirketin olması nedeniyle başka işkolunda çalışıyor gözüken veya freelance şekilde telif üzerinden ücretlendirilen medya emekçileri bu sayıya dahil değildir.[18]

    OHAL KHK’ları ile kapatılan medya kuruluşlarının çoğunluğu Gülen Cemaati’ne yakınlığı olan kuruluşlardır. Aslında bunların İpek Holding’e bağlı olanlarına (Millet, Bugün) Ekim 2015’te, Feza Yayıncılık’a ait olanlarına (Zaman, Aksiyon, Cihan Haber Ajansı) ise Mart 2016’da kayyum atanmıştır. Kayyum yönetiminde çalışanlara yönelik baskı ve işten çıkarmalarla ağırlaştırılan çalışma koşulları, KHK’lar ile birlikte 2 bini aşkın kişinin işsiz kalmasıyla sonuçlanmıştır. Bu süreçte medya emekçileri sadece işsizlikle yüz yüze kalmamıştır. Çalışanlarına aylarca maaş ödememiş Taraf gazetesi gibi kurumlardaki emekçiler, bu alacaklarından da yoksun bırakılmıştır.

    OHAL KHK’larına muhatap olan diğer bir kesim ise Kürt medyasıdır. Kurulduğu günden beri sistematik bir baskı ve yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalan, gazeteleri sayısız kez kapatılan, onlarca çalışanı öldürülen, binaları bombalanan Kürt medyasına ait başta Dicle Haber Ajansı olmak üzere 23 yayın organı KHK ile kapatılmış, bütün bu kuruluşların mal varlıklarına el koyulmuştur. Kürt meselesine öncelik vermekle birlikte geniş bir demokratik kamuoyuna yönelik yayın yapan IMC TV KHK ile kapatılırken, Özgür Gündem gazetesi de darbe soruşturmasının kapsamı dışında kapatıldı. Gazete yöneticilerinin dışında yazar Aslı Erdoğan ve dibilimci Necmiye Alpay gibi danışma kurulu üyeleri de “örgüt üyeliği”nden dört ay tutuklu kaldı. Bunun yanı sıra sosyalistlere ait Hayatın Sesi TV, Evrensel Kültür Dergisi, Evrensel Basım Yayın ve Alevi kanalı TV10 da kapatılmıştır. Kürt hareketiyle ilintili medya ve daha küçük ölçekte olmakla birlikte sosyalist basın da bu kapatma harekatından nasibini aldı.

    Gülen Cemaati’ne dönük operasyonlar çerçevesindeyse daha öncesinde Taraf gazetesini yönetmiş ve Ergenekon ve Balyoz gibi siyasi davaların savunusunda rol oynamış olan yazar Ahmet Altan, ve bir dönem AKP/Cemaat televizyonlarında sıkça konuşmacı olarak yer alan akademisyen Mehmet Altan darbe girişimine ilişkin “sübliminal mesaj” verdikleri iddiasıyla tutuklandı.

    Fakat OHAL çerçevesinde rejimin muhalif basına yönelik saldırganlığını ve hukuk tanımazlığını ortaya seren en berrak örnek hiç şüphesiz Cumhuriyet gazetesi davasıdır. MİT’in tırlarla Suriye’deki selefi gruplara silah ve mühimmat yardımı yaptığına ilişkin haberleri nedeniyle Erdoğan tarafından hedef tahtasına oturtulan gazetenin 17 çalışanı, 11’i farklı süreler boyunca tutuklu olmak üzere ‘FETÖ/PDY, DHKP-C ve PKK/KCK örgütlerine üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan yargılandı. Gazete yöneticilerinin yanı sıra karikatürist, okur temsilcisi ve kitap eki editörünün de dahil olduğu bu davadaki sanıklardan biri de gazeteci Ahmet Şık’tır. Bir Cemaat uzmanı olarak darbe girişiminin ardından televizyon programlarına yorumcu olarak çağrıldıktan ve kitaplarındaki veriler FETÖ iddianamesinde yer aldıktan sonra Şık, bu kez de FETÖ’ye hizmet etmekle suçlanır. Cumhuriyet soruşturmasını başlatan savcının FETÖ üyeliğinden iki kez müebbetle –tutuksuz- yargılandığı da ayrıca vurgulanması gereken bir ayrıntı.

    Tüm bu kapatma ve tutuklama furyasına yoğun bir sansür ve sayısız erişim yasakları eşlik etti. Akreditasyon, yayın engelleme, habere ulaşma engeli şeklinde tezahür eden sansür alanında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin raporuna göre 2014’te 93 vaka, 2015’te 940 vaka tespit edilmişken bu uygulamaların sayısı 2016’da 3922’ye ulaştı.[19]

    Kasım 2017 itibariyle cezaevindeki gazeteci sayısı 172’dir. Bunların 78’i OHAL süresince tutuklanmıştır.[20] Bu tutuklamaların gerekçesi olarak çoğunlukla karşımıza terör örgütüne üyelik ya da terör örgütü propagandası yapmak suçlamaları çıkmaktadır. 301 gazeteciye toplam 142 ağırlaştırılmış müebbet, 5 müebbet ve 4 bin 259 yıl 10 ay hapis istenmektedir. 18 gazeteci Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten 90 yıl hapis istemiyle yargılanmaktadır.[21] OHAL süresince 715 gazetecinin sarı basın kartı, 46 gazetecinin pasaportu iptal edilmiştir.

    Medyaya yönelik bu siyasi baskılar, birebir şekilde gazetecilerin çalışma koşullarını etkilemektedir. OHAL öncesinde gazetenin patronunu ve onun ekonomik ilişkilerini zedelediği için işinden atılma korkusu yaşayan gazeteciler, artık sadece işinden olma değil, hapse atılma korkusuyla oto-sansür mekanizmasını daha da kuvvetli çalıştırmaktadır. Örneğin uluslararası ajanslar için çalışan foto muhabiri Çağdaş Erdoğan, Fenerbahçe Stadyumu etrafında fotoğraf çektiği için tutuklanmıştır. Suçlama “Milli İstihbarat Teşkilatı’na ait binaların fotoğrafını çekmek” ve “örgüt üyeliği”dir.[22]

    Cumhuriyet gazetesi internet sorumlusu Oğuz Güven de, bir savcının hayatını kaybettiği kazanın Cumhuriyet Twitter hesabında “Başsavcıyı kamyon biçti” şeklinde duyurulmasından dolayı örgüt propagandası suçlamasıyla yargılandığı davada, 21 Kasım 2017 günü 3 yıl 1 ay hapisle cezalandırılmıştır. Cumhuriyet ile birlikte Gülen cemaatine en uzak siyasi çizgide duran Sözcü gazetesinin iki çalışanı da Gülen örgütüne bağlantılı oldukları suçlamasıyla tutuklanmıştır.[23]

    Sonuç

    Türkiye’de, 2000 yılında 10.5 milyon olan ücretli işçi sayısı 2017 yılına gelindiğinde 13.5 milyon rakamına ulaşırken, sendikalı işçilerin toplam ücretliler içerisindeki oranı ise yüzde 10’dan yüzde 11.9’a yükselmiştir. Sendikalı işçilerin yüzde 56’sı Türk-İş’e bağlı sendikalara, yüzde 34’ü Hak-İş’e bağlı sendikalara ve yüzde 9’u DİSK üyesi sendikalara üye durumdadır.[24] Sendikalı işçi sayısında küçük bir artış oranı gözükse de, bu durum iktidarın siyasi organları gibi çalışan Hak-İş ve Memur-Sen’in kadrolaşmasıyla birebir bağlantılıdır. Neoliberal politikaların ustası olan AKP iktidarına organik olarak bağlı olan bu iki sendikanın büyümesi, kuşkusuzdur ki, başta medya emekçileri olmak üzere işçi sınıfının kazanımlarının değil kayıplarının büyümesi anlamına gelmektedir.

    Bunun yanında özel sektörde yüzde 3.5 sendikalılık oranı, bütün neoliberal hükümetlerin hayal bile edemeyeceği bir rakamdır (Çelik, 2012). İşçi haklarını budamak ve patronların nefes almasını sağlamak için yapılan 12 Eylül darbesi dahi böyle bir başarıya ulaşamamıştır. Bu başarıda, 80’lerin sonunda başlatılan özelleştirme, taşeronlaştırma, güvencesizleştirme ve esnekleştirme politikalarının AKP döneminde kurumsallaştırılmasının payı büyüktür. Bunun yanı sıra 12 Eylül cuntasının sendikalar yasasında yer alan ve sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran yetki sistemi, 18 Ekim 2012 tarihinde çıkartılan Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda aynen korunmuştur. AKP tarafından çıkartılan yasalarla, işçilerin sendikalaşması önlenirken, iş mahkemeleri de bu dönem ortaya çıkan birçok grevi ertelemiştir. AKP iktidarı döneminde başta Şişecam ve metal işçilerinin grevleri olmak üzere toplam 13 grev milli güvenliğe tehdit oluşturduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır, bunların 5’i OHAL döneminde gerçekleşmiştir.[25]

    Bu dönem, sendikal örgütlenmeleri dağıtma ve sendikal örgütlenmeyi zorlaştırma politikalarının yanında, var olan sendikalara rakip sendikaların kurulması taktiği de izlenmiştir. AKP’nin kurduğu politik hegemonyanın emek alanındaki yansıması olan Hak-İş ve Memur-Sen sendikaları, AKP iktidarı döneminde inanılmaz oranlarda büyümüştür. Örneğin, 2002 yılında 42 bin üyeye sahip olan Memur-Sen, 2012 yılında üye sayısını 997 bine çıkartarak yüzde 1450 oranında büyümüştür. Aynı yıllar arasında KESK ise yüzde 8 oranında küçülmüştür. Yukarıda aktarılan Medya-İş örneği de, hükümetin arzuladığı sendikal yapılar konusunda fikir vermektedir.

    Bütün bunlar göz önüne alındığında, sendikal örgütlenme sorununun sadece medya sektörüne has bir sorun olmadığı, bunun emeğin genel bir sorunu olduğu görülebilmektedir. Ancak sendikal örgütlenmenin medya sektöründe, sosyal ve ekonomik haklardan öte bir anlama sahip olduğunu belirtmiştik. Aynı bölümde belirtildiği gibi medya kuruluşları, ticari ve siyasi iç içe geçmişlik nedeniyle siyasi iktidar ve büyük çıkar gruplarından, gazeteciler ise güvencesiz bir çalışma ortamı nedeniyle patronlarından bağımsızlaşamazlar.

    Gezi Direnişi süresince yaşanan büyük olayların anaakım televizyon ve gazetelerde haber konusu olması, birçok insan için nesnel bir gereklilik olarak algılanmıştır. Kamusal sorumluluklara sahip medya kuruluşları için böylesine büyük olgu ve olayların ülke geneliyle paylaşılması, bu kuruluşların varlık nedenidir. Ancak O’Neill’in de belirttiği gibi özel mülkiyet olarak yapılandırılmış bu kuruluşların üzerinde mülk sahibinin sınırsız bir yetkisi vardır. Tıpkı bir parça toprağın mülk sahibi gibi, medya kuruluşlarının sahiplerinin de bu mülke kimin girip kimin giremeyeceği noktasında karar verme gücü vardır (O’Neill, 1998). Bu, temel olarak gazeteciliğin dünüyle bugünü arasındaki başat çelişkiyi oluşturur.

    Bu çelişkiyi tamamen aşmanın yolu, kuşkusuz medya üretim sürecini kapitalist üretim biçiminden çıkartmaktır. Bunun yapıl(a)madığı noktada veya bu noktaya gelene kadar, gazetecinin mesleki bağımsızlığını ve iş güvencesini koruyabilmesi, bununla bağlantılı olarak da gazeteciliğin kamu sorumluluğu çerçevesinde yürütülebilmesi için medya kuruluşlarında sendikal örgütlenme önem kazanmaktadır. Zaman içinde Türkiye’de medyadaki emeğin değişen konumunu ve medyada sendikalaşmanın önemini anlattığımız bu raporun sonunda, sendikalaşmanın önündeki engelleri veya örgütlenmeyi engelleyen etkenleri şöyle sıralayabiliriz:

    1) Medya emekçileri, gerek geçmişten kalan mesleki efsanelerle, gerekse bir takım ideolojik söylemler nedeniyle kendilerini işçi/emekçi olarak görmek istememektedirler.

    2) Geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, medya sektöründe örgütlenen sendikalar, medya çalışanları tarafından bir örgütlülük olarak değil, zor durumda kalındığında danışılacak bir hukuki yardım kurumu gibi görülmektedir.

    3) Medya kuruluşları içerisinde her çalışanla birebir yapılan sözleşmeler, her çalışana farklı ücret ve sosyal hak uygulaması ve bunların sonucu olarak oluşan medya aristokrasisi, bu kuruluşlarda birleşik bir emek mücadelesini engellemektedir.

    4) AKP döneminde yoğunlaşan taşeronlaştırma ve güvencesizleştirme uygulamaları sendikal örgütlenmeyi zorlaştıran etmenler olmuştur. Taşeron işçiliğin neredeyse bir kural haline geldiği, işten çıkartmanın kolaylaştırıldığı ve kiralık işçi uygulamasının yürürlüğe konulduğu bu dönemde, özellikle 12 Eylül rejiminin işverenlerin istekleri doğrultusunda hazırladığı yasal düzenlemelerin özü korunmuştur.

    2010’daki referandum ve sonrasında yapılan düzenlemelerde, daha önce noter huzurunda yapılan üyelik işlemlerinin e-devlet üzerinden yapılmaya başlanması ve işkolları sayısının azaltılarak işçilerin örgütlenmesi önünde engel yaratan sektörel bölünmelerin kısmen giderilmesi gibi adımlar kuşkusuz olumludur. Ancak AKP, bir yandan grevleri yasaklayarak, direnişe geçen işçileri kolluk kuvvetleriyle yıldırmaya çalışarak, kısacası resmi olmayan yollarla örgütlenmeyi engellerken; diğer yandan da teşvik, terfi ve kayırmalarla kendisine organik olarak bağlı olan sendikaları güçlendirme yoluna gitmiştir. Anadolu Ajansı örneğini ele alırsak, AKP, bu önemli kurumdaki sendikal örgütlenmeyi dağıtmak yerine, kendi kurduğu sendikayı yetkili kılma yolunu seçmiş, böylece sendikayı, çalışanları kontrol edecek ve ideolojik olarak şekillendirecek bir mekanizma olarak kullanmıştır.

    5) Medya sektörünün kalifiye emek arzı nedeniyle kurulan onlarca iletişim fakültesi, bu emek arzının doyuma ulaşmasının ardından, sektöre çok ucuza iş gücü sağlamaya başlamıştır. Hatta yüzlerce son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun stajyerlik adı altında senelerce ücretsiz şekilde medya kuruluşlarında çalışmaktadır. Özel üniversitelerde art arda açılan iletişim fakülteleri, teorik dersleri göz ardı edip, teknik derslere ağırlık vermekle övünmekte, mesleki bilinçten yoksun teknik elemanlar yetiştirmek için uğraşmaktadır.

    6) Özellikle AKP döneminde çoğalan medya sektöründeki el değiştirmeler, kitlesel işten çıkarmaları yaygınlaştırmıştır. El değiştiren bir gazetede ya da televizyondaki kitlesel işten çıkarmalar artık vaka-ı adiyeden sayılmaktadır.

    7) Bu raporda da görüldüğü gibi, AKP döneminin özellikle 2013 sonrası döneminde, gazeteciler sadece iş güvencesi yoksunluğundan dolayı değil, siyasi gerekçelerle cezalandırılma korkusuyla da örgütlenmelerden uzak durmaktadır. İktidarı rahatsız edecek bir haber yapmaktan dahi imtina eden medya emekçilerinin, iktidarı rahatsız eden gazetecilik örgütlenmelerine katılmaları imkansızlaşmaktadır. Söz konusu dönemde gazeteciler, mesleklerini hakkıyla yapma çabasından vazgeçip, patronlarının ve siyasi iktidarın çıkarları/istekleri arasında yok olmadan, piyasada hayatta kalma derdine düşmüştür.

    Örgütlü güce kavuşan gazetecinin/habercinin doğru haberin peşinden daha cesur bir şekilde gideceği kuşkusuzdur. Kuşkusuz olan bir şey daha var ki, o da Gezi Direnişi esnasında doğru haberi, gazete ve televizyonların önüne kadar giderek talep eden okur/izleyicilerin sayısının artmasının, doğru ve kamu yararına bir gazetecilik/habercilik pratiğinin egemen olması için gerekli olduğudur.

    Kaynaklar

    Adaklı, G. (2001). “Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol”, (ed.) D.B. Kejanlıoğlu, S. Çelenk, G. Adaklı, Medya Politikaları, Ankara: İmge Kitabevi.

    Adaklı, G. (2006). Türkiye’de Medya Endüstrisi. Neoliberal Çağda Mülkiyet ve Kontrol İlişkileri, Ankara: Ütopya Yayınevi.

    Arsan, E. (2011). “Gazeteci Gözüyle Sansür ve Otosansür”, Cogito no: 67.

    Atlas, İ. (1999). “Yeni Mekanlar: Medya Fabrikalarına Bir Yenisi –Medya Plaza”, (ed.) K. Alemdar, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, Istanbul: Afa.

    Aydın, U. (Der.) (2015). Neoliberal Muhafazakâr Medya, İstanbul: Ayrıntı yayınları.

    Çelik, A. (2015). “AKP Döneminde Sendikal Haklar: Sendikasız-Grevsiz Kaynaşmış Bir Kitleyiz”, Himmet, Fırat, Piyasa. AKP Döneminde Sosyal Politika, (Der.) Meryem Koray – Aziz Çelik, İstanbul: İletişim yayınları.

    Çelik, A. (2012). “AKP on yılında Sendikalar ve sendikasızlaşma”, Perspectives Dergisi, Sayı 3.

    Doğan, M. G. (2015). “1980 Sonrası Sendikal Hareket: Türkiye’de Sendikacılığın Kuğu Şarkısı”, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014, (Haz.) Y. Doğan Çetinkaya – Mehmet Ö. Alkan, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

    Ekzen, N. (1999). “Medya ve Ekonomi: Türk Basın Endüstrisinde Yoğunlaşma-Toplulaşma-Tekelleşme Yapısı (1965-1995), (ed.) K. Alemdar, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, Istanbul: Afa.

    Kaya, A. R. (2009). İktidar Yumağı. Medya-Sermaye-Devlet, Ankara: İmge Kitabevi.

    Nebiler, H. (1995). Medyanın Ekonomi Politiği, Istanbul: Sarmal Yayınevi.

    O’Neill, J. (1998). “Piyasada Gazetecilik Yapmak”, Medya ve Gazetecilikte Etik Sorunlar, (der.) Andrew Belsey & Ruth Chadwick, Çev. Nurçay Türkoğlu, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

    Özsever, A. (2004). Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, Ankara: İmge Kitabevi

    Sönmez, M. (2010). Medya, Kültür, Para ve İstanbul İktidarı, İstanbul: Yordam.

    Sönmez, M. (2004). Filler ve Çimenler. Medya ve Finans Sektöründe Doğan/Anti-Doğan Savaşı, Istanbul: İletişim Yayınları.

    Şık, A. (2012). Pusu. Devletin Yeni Sahipleri, Istanbul: Postacı Yayınevi.

    Taş, O. (2012). Gazetecilik Etiğinin Mesleki Sınırları: Profesyonellik, Piyasa ve Sorumluluk, İstanbul: İletişim yayınları.

    Yüksel, E. (2004). Medya Güvenlik Kurulu. 28 Şubat Sürecinde Medya, MGK ve Siyaset Bağlantısı, Eskişehir: TC Anadolu Üniversitesi Yayınları.

    Dipnotlar

      1. Basın mesleğinde çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki münasebetlerin tanzimi hakkında kanun, http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.5953.doc, Erişim Tarihi: 05.11.2017 ↑

     

      1. “TGS, akşam’dan atılanlara hukukçu desteği verecek”, Medyatava, http://www.medyatava.com/haber/tgs-aksamdan-atilanlara-hukukcu-destegi-verecek_34035, Erişim Tarihi: 07.11.2017 ↑

     

      1. “29 Yıldır Olmayan Oldu Medya Çalışanları Greve Çıktı: Güzel 10’lu”, Express Dergisi, sayı 92, Şubat 2009. ↑

     

      1. 540 işçi her gün mesaiye gelir gibi gelirdi greve, https://www.evrensel.net/haber/206169/540-isci-her-gun-mesaiye-gelir-gibi-gelirdi-greve, Erişim Tarihi: 23.09.2017 ↑

     

      1. Biz Kimiz, TGS, http://tgs.org.tr/biz-kimiz/biz-kimizz/, erişim tarihi: 07.11.2017 ↑

     

      1. Mustafa Kuleli, TGS’de rönesans ve Sendika’nın yeni yolu, Journo, https://journo.com.tr/tgsde-ronesans-ve-sendikanin-yeni-yolu, 07.11.2017 ↑

     

      1. Ender Ergün, ATV-Sabah’ta Son Grevci olarak İşe İade Hikayem ve Bazı Dersler, http://www.bianet.org/bianet/toplum/127441-atv-sabah-ta-son-grevci-olarak-ise-iade-hikayem-ve-bazi-dersler, Erişim Tarihi: 18.10.2017 ↑

     

      1. Gazeteciler: DİSK Basın-İş’te Örgütleniyoruz, www.emek.org.tr/gazeteciler-disk-basin-is-orgutleniyoruz.htm, Erişim Tarihi: 18.10.2017 ↑

     

      1. DİSK Basın-İş, Haydi Örgütlenmeye, http://www.diskbasinis.org/basin-is.pdf, Erişim Tarihi: 18.10.2017 ↑

     

      1. DİSK Basın İş’ten medya yöneticileri ve basın emekçilerine çağrı, http://www.sendika.org/2013/06/disk-basin-is-ten-medya-yoneticileri-ve-basin-emekcilerine-cagri, Erişim Tarihi: 19.10.2017 ↑

     

      1. TİS Yetkisi Alamayan TGS Bakanlığı Protesto Etti, http://www.bianet.org/bianet/medya/148929-tis-yetkisi-alamayan-tgs-bakanligi-protesto-etti, Erişim Tarihi: 19.10.2017 ↑

     

      1. Utanmadan ‘sansüre karşıyız’ diyorlar, https://www.evrensel.net/haber/62966/utanmadan-sansure-karsiyiz-diyorlar, Erişim Tarihi: 17.11.2017 ↑

     

      1. Medya İşçileri Sendikası kuruldu, http://www.medyais.org/default.asp?s=haber138, Erişim Tarihi: 09.10.2017 ↑

     

      1. Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Medya-iş Sendikası’nı kabulü, http://www.medyais.org/default.asp?s=haber144, Erişim Tarihi: 11.10.2017 ↑

     

      1. Sendikamız, Medya-İş, http://www.medyais.org/menu/sendikamiz.html, Erişim Tarihi: 09.10.2017 ↑

     

      1. Devlet eliyle büyütülen sendika: Medya-İş, http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/devlet-eliyle-buyutulen-sendika-medya-is-haberi-83201, Erişim Tarihi: 09.10.2017 ↑

     

      1. TGS Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Kuleli’yle görüşme, 20.11.2017 ↑

     

      1. OHAL, Basın işkolunda en az 2308 kişiyi işsiz bıraktı, http://www.diskbasinis.org/index.php/tr/sendikam-zdan/33-yazarlar/alp-tekin-babac/403-ohal-basin-iskolunda-en-az-2308-kisiyi-issiz-birakti, 21.11.2017 ↑

     

      1. İfade ve Basın Özgürlüğü 2016 Raporu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, http://www.gazetecilercemiyeti.org.tr/wp-content/uploads/2017/02/PFF_2016_y%C4%B1l%C4%B1_RAPORU1.pdf, Erisim tarihi: 25.07.2017 ↑

     

      1. BİA Medya Gözlem 2017 Nisan Mayıs Haziran Tam Metin, https://bianet.org/bianet/medya/188269-bia-medya-gozlem-2017-nisan-mayis-haziran-tam-metin, Erişim Tarihi: 26.11.2017 ↑

     

      1. OHAL’in medya hali: Gazeteciler tutuklu televizyonlar kapalı,https://www.evrensel.net/haber/326861/ohalin-medya-hali-gazeteciler-tutuklu-televizyonlar-kapali, Erişim Tarihi: 26.11.2017 ↑

     

      1. Olağanüstü Hâl’de Gazeteciler – 104, http://platform24.org/guncel/2410/olaganustu-h-l-de-gazeteciler—104, Erişim Tarihi: 20.11.2017 ↑

     

      1. Dire year for journalists under state of emergency in Turkey, https://rsf.org/en/news/dire-year-journalists-under-state-emergency-turkey, Erişim Tarihi: 20.11.2017 ↑

     

      1. Sendika istatistikleri açıklandı: İşçilerin örgütsüzlüğü en büyük zayıflığı, sendika.org, http://sendika62.org/2017/07/sendika-istatistikleri-aciklandi-iscilerin-orgutsuzlugu-en-buyuk-zayifligi, Erişim Tarihi: 21.11.2017 ↑

     

      1. AKP döneminde yasaklanan grevler, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/326082/akp-doneminde-yasaklanan-grevler-2, Erişim Tarihi: 26.11.2017

     

    Emre Tansu Keten 1988 yılında Lüleburgaz’da doğdu. 2011’de Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Aynı bölümde başladığı yüksek lisans eğitimini “Muhafazakârlığın dönüşümü ve muhafazakâr medya” başlıklı teziyle bitirdi. 2013 yılında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 686 Sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edildi. Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümünde doktora çalışmalarına devam etmektedir.

    U. Uraz Aydın 1976 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğretimini Fransa’da tamamladı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 2003 yılında tamamladığı yüksek lisans tezi Sihir ve Ütopya. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nde Romantik Eleştiri adıyla kitaplaştırıldı (Versus, 2008). INALCO (Fransa) ve Marmara Üniversitesi’ne bağlı olarak yazdığı doktora tezinde Türkiye solundaki liberal-demokrat söylemin kökenlerini ve köşe yazarları üzerinden yeniden üretimini ele aldı (“Gauches, libéralisme et démocratie. Les mutations des intellectuels turcs 1980-2008”). Doktora sonrası çalışması olarak 2013-2014’te TÜBİTAK bursuyla EHESS’te André Breton sonrası sürrealist hareketi inceledi. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atmış olması sebebiyle 2000 yılından beri çalıştığı Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. ↑