Etiket: #dan

  • İmparatorun Saray’dan gidişi

    Kulüplerde başarısızlığın faturasını başkan ve yönetim, teknik direktöre keser..

    Çünkü…

    Transfer ettikleri futbolcuları gönderemiyorlar, gönderdikleri takdirde büyük oranlarda para ödemek zorunda kalıyorlar…

    Bu nedenle, en kolayı daha az bir tazminat ile faturayı teknik direktöre kesiyorlar…

    Galatasaray da  böyle bir yol izledi.

    Burak Elmas başkanlık seçimine girdiği zaman, teknik direktör Fatih Terim ile yola devam edeceğini belirtip, sarayda koltuğa oturdu…

    Ancak işler iyi gitmeyince…

    Çeşitli arayışlar içerisine girdi…

    Sonunda İspanyol Domenec Torrent’i göreve getirdiler…

    Terim’in gönderilmesinden önce iki aya yakın görüştükleri ortaya çıktı…

    Yani imparatorun Saray’daki ipi çekilmişti…

    Giresunspor yenilgisi de bahane oldu…

    Saray’daki 4. Terim dönemi bitmiş oldu…

    Terim futbolculuk döneminde Süper Lig şampiyonluğu yaşamadı…

    3 Türkiye Kupası…

    1 Türkiye Süper Kupası kazandı…

    Teknik Direktörlük kariyerinde…

    Galatasaray’da…

    8 Süper Lig…

    3 Türkiye Kupası…

    5 Süper Kupa…

    Ve hiç bir Türk teknik adamının kazanamadığı UEFA Kupasını Saray’ın müzesine koydu…

    Teknik Direktörlük görevinde kazandığı başarılar nedeniyle imparator lakabını aldı…

    Ne yazık ki…

    İmparator kendisini yönetimin üzerinde görmeye başladı…

    Çünkü imparatordu…

    Transferde yaptığı harcamalarda kulübü ekonomik sıkıntıya düşürdü…

    Başkan Burak Elmas ve yönetim baktı ki imparator Saray’a zarar veriyor..

    Ekonomik çıkmaz içine girdiler…

    6 dakika süren görüşme sonunda imparatoru Saray’dan gönderdiler…

    Saray’da imparator olmak demek ki kolay değil…

    Her imparator sonunu kendisi hazırlar…

    Terim’in sonu da öyle oldu…

    Öyle ise…

    Kimse kendisini imparator olarak görmesin…

    İmparatorların sonu acı olur…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (son)

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün gazeteciliğe giden hikayesinin son bölümüyle karşınızda. Ve artık O Türkiye’de serbest gazeteci olarak, Afganistan’daki gelişmeleri medyaport.net için yazacak. İşte Mehria’nın kaçış hikayesinin son bölümü…

    Hayalim gazetecilikti. Afganistan’da yaşanan hak ihlallerini dünyaya duyurmak istiyordum.

    Televizyon kuruluşuna başvurumu yaptıktan birkaç gün sonra aradılar ve ön görüşme yapmak istediklerini söylediler.

    Bir mülakata katıldım. Birkaç saat sonra muhabir olarak televizyona alındığım bildirildi. Hayalim gerçekleşmişti.

    Ertesi gün bir toplantı yapıldı. Televizyonu Amerikalı bir kuruluşun desteklediğini ve benim bir yıl boyunca gazetecilik eğitimi alacağımı söylediler. Bir yıl boyunca hem haber merkezinde çalıştım hem de kursa gittim. Bir yılın sonunda kursu başarıyla tamamladım. Editörlük ve sunuculuğunu yapacağım bir program verildi bana. Bir kadının televizyona çıkması ülkede hoş karşılanan bir durum değildi. Kadınların çalışması istenilmezdi. Kadınların öğretmenlik yapmalarına pek tepki gösterilmezdi. Benim de televizyona çıkmam tepki gördü. Akrabalarımdan da tepki gösteren oldu. Eşim bu süreçte hep arkamda durdu. Yöneltilen her tepkiyi susturdu.

    Kendimi çok güçlü hissediyordum. Programım izleniyordu. Bu, Taliban’ın da tepkisini çekti. Ailem tehdit altındaydı. Bir gün sokakta arkamdan taş attılar. Çocuklarıma bir şey yapmalarından çok korkuyordum. Ya da onların annesiz kalmasından…

    O süreçte sadece kadınlara yönelik yayın yapılacak bir televizyon kanalı kuruldu; Zan Tv. Çalışanların hepsi kadındı ve program içerikleri de kadınlara yönelikti. Zan Tv’ye geçiş yaptım. İsmim ve yüzüm iyice bilinir olmuştu. Tehditler artarak devam etti. O sabah işe giderken yolda yine arkamdan gelen birkaç adam beni ölümle tehdit etti. Televizyona gittim, fakat kendimi iyi hissetmiyordum. Taksi tutup eve dönmeye karar verdim. Yola çıktım, birden çok yüksek bir patlama sesi duyuldu. Trafik tıkandı. Camı açtım, insanlar koşturuyorlardı, “intihar saldırısı oldu” diyenler vardı. Taksiden indim. Koşan birine “patlama nerede olmuş?” diye sordum. “Azizi Bank’ın karşısında” dedi. Azizi Bank, eşimin iş yerinin karşısındaydı.

    Cep telefonumdan hemen eşimi aradım. Açmadı. Defalarca, defalarca aradım. Koşarak bölgeye ulaşmaya çalıştım. Yollar kapatılmıştı. Ara yollardan patlamanın olduğu yere ulaştım. Bir bina yıkılmıştı. Yüzlerce ölü ve yaralı vardı. Şok içindeydim. O sırada telefonum çaldı. Arayan eşimdi ve iyi olduğunu, yaralılara yardım ettiğini söyledi. Bana eve gitmemi söyledi. Eve döndüm. Saatlerce eşimin eve gelmesini bekledim.

    Kaygıyla geçen saatler içinde Afganistan’dan ayrılma kararı vermiştim. Afganistan’dan gitmemiz gerekiyordu. Çok kararlıydım. Eşim eve gelince boynuna sarılıp “gidelim” dedim. Eşim de kabul etti. Çocuklarımın geleceği için ülkeden ayrılmaya karar verdik. Eşim, “Türkiye’ye gidebiliriz” dedi. Benim de istediğim bir ülkeydi Türkiye. Birkaç gün içinde eşyaları topladık. Ailelerimizle vedalaştık. Gazeteci olduğum için vize alabildik. Uçak İstanbul Atatürk Havalimanı’na inerken, eşimle el ele tutuştuk ve birbirimize sarılmaya, çocuklarımıza iyi bir gelecek kurmak için çok çalışmaya söz verdik. Ankara’da sıfırdan bir hayata başladık.

    İki çocuğumuz vardı. Çocuklarımız okula gidiyor. Bir çocuğumuz daha oldu. Şimdilerde vaktimin çoğunu bebeğime ayırıyorum. Türkçe’yi öğrendik. Eşim çalışıyor, ben de mülteci alanında çalışan Türkiyeli gazetecilere Farsça tercümanlığın yanı sıra serbest gazetecilik yapmaya çalışıyorum.

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (6)

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine zorla evlendirilmesini, duygularını ve kız çocuğu doğurduğu için dışlanmasını yazdı: 

    Afganistan’da geleneklere göre evlendikten sonra gelin ilk kırk gün evde kalır. Ben de kırk gün evde kaldım, kırk birinci gün eşimin annesi geldi. Benden erkek bebek beklediklerini söyledi. Gülümsedim, gözlerinin içine bakarak. Kız ya da erkek anne olmaya hazır değildim, evliliğe hazır olmadığım gibi.

    Aradan iki ya da üç gün geçti. Akşam eşim Abdül’e annemleri özlediğimi söyledim. Ertesi gün işe giderken annemlere bıraktı. Çok özlemiştim. Kuzenlerim çocukları için bahçeye kaydırak almış. Bahçede çocuklarla oynarken kaydıraktan kaydım. Bir ara kaydıraktan pat diye yere düştüm, toparlandım çocuklarla oynamaya devam ettim. Birkaç saat sonra karnımda şiddetli bir ağrı başladı. Her dakika artıyordu, kanamamın olduğunu fark ettim. Bir süre sonra bayılmışım. Aile büyükleri beni hastaneye götürmüş. Hamileymişim ve bebek düşmüş. İki gece hastanede kaldım, taburcu olduktan sonra Abdül ile yaşadığımız eve döndük.

    Eşimin annesi Abdül’e ilk çocuğunu düşüren kadının diğer çocuklarını da düşürebileceğini, artık yaşının ilerlediğini, eve ikinci bir gelin getirmesinin iyi olacağını söyledi.

    Abdül’ün bana karşı davranışları nazikti. Sevdiğini, önemsediğini hissettiriyordu. Annesinin üzerime kuma getirme isteğini önceleri duymazdan geldi. Fakat kayınvalidem çok ısrarcıydı. Abdül’e yeni bir kız bulundu. Eşim Abdül de annesine karşı gelmedi. Bir gün bana “Annemin bulduğu kız ile evleneceğim. Her ikinizin de evi ayrı olacak. Haftanın belli günleri diğer eşimle kalacağım” dedi. Abdül’e asla kabul etmeyeceğimi, eğer yeniden evlenecekse önce benden boşanması gerektiğini söyledim. Abdül şaşkınlıkla gözlerime bakıyordu. Sanırım boşanmak isteyeceğimi hiç aklına getirmiyordu. Bir süre sonra odama geldi ve beni sevdiğini, üzmek istemediğini ve asla boşanmak istemediğini, ikinci evliliği yapmayacağını söyledi.

    Kararını annesine de söyledi. Okullar açıldı üniversite ikinci sınıfa devam ediyordum. Abdül eğitimime karışmadı. Bir gün eve geldim çok çok halsizdim ve midem bulanıyordu, istifra etmeye başladım. Doktora gittik, kontroller sonunda bir buçuk aylık hamile olduğumu öğrendim.

    Fakat doktor üç ay önce düşük yaptığım için hamileliğimin riskli olabileceğini söyledi. Hem benim hem de bebeğin sağlığı için aylık iğnelerden kullanmaya başladım.

    Aradan iki ay geçtikten sonra bebeğin cinsiyetinin kız olduğunu öğrendik. Abdül ve ailesi erkek bebeğe kendilerini hazırlamıştı. Çok sinirlendiler, kız bebek istemediklerini söylediler. Hamileliğim boyunca kayın validem benimle ilgilenmedi.

    Kızımı dünyaya getirdim. İsmini Büşra koydum. Bebeğime kendim baktım. Abdül de zamanla kızına ilgi göstermeye başladı. Kızım yedi aylıkken okullar açıldı ve ben okuluma başladım. Büşra’ya annem bakıyordu. Yine okuldan döndüğüm bir gün midem bulanıyordu. Hamile olduğumu anladım. Akşam Abdül’e söyledim. Ertesi gün doktora gittik. Tahminim doğruydu. Yeniden hamileydim ama ikinci anneliğe kendimi hazır hissetmiyordum. İkinci bebeğimin de cinsiyetinin kız olduğu öğrenilince kayınvalidem çok öfkelendi. Abdül, yanımda olduğunu ve annesinin tepkilerine kulak asmamamı öğütledi.

    Abdül’ün evde olmadığı bir gün bebeğimi düşürmem için beni ölesiye dövdü kayınvalidem. Bebek düşmedi. Abdül eve geldiğinde halimi görünce bir daha yapmamasını söyledi. Ama kayınvalidem bebeği düşürmem için beni dövmeyi sürdürdü. Abdül annesinden gizli hastaneye götürdü. Doktor muayene ederken “Paşam sağlıklı” dedi. Ben de Abdül de şaşkınlıkla “erkek mi?” diye sorduk. Doktor, daha önceki muayenede bebeğin kendisini tam göstermediğini, o nedenle kız dediğini söyledi. Sonra tekrar ekrana baktı ve kendinden emin “erkek” dedi.  Muayeneden çıktıktan sonra doğum yapana kadar kimseye söylememe kararı aldık. Kayınvalidem doğum yapana kadar bana kötü davranmayı sürdürdü. Doğuma da gelmedi. Abdül, doğum sonrası eve giderek annesine erkek bebek doğurduğumu söylemiş. Kayınvalidem hastaneye geldi. Erkek torunlarını çok sevdiler.

    Üniversitenin bitmesine bir yıl kalmıştı artık. Mezun olduğumda öğretmen olma hakkım vardı. Fakat hayalim gazetecilikti. Bir gün ulusal bir televizyon kanalının muhabir alım ilanını gördüm. Ertesi günü gidip başvuruda bulundum.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (5):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine zorla evlendirilmesini ve duygularını yazdı. Aslında Mehria’nın hikayesi sadece O’nun değil, bütün Afgan, bölge kadınlarının hikayesi de… Mehria’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz:

    Babam, Abdül’ün ailesinden evlilik için biraz daha zaman istedi, onlar da kabul etti. Abdül hafta sonları eve gidip gelmeye başladı. Nişanlısı olarak ben de onu karşılıyordum.
    Bir gün evde bir imkan oldu ve Abdül’e konuşmak istediğimi söyledim.
    Abdül’e, kuzenim Mehtap’a yönelik davranışlarının çok kötü olduğunu söyledim. Mehtap’ı gerdek gecesi sonrası bakire olmadığı gerekçesiyle eve getirmişlerdi. Hiçbir insanın hak etmediği bir şekilde.. Saçları kısacık kesilmiş, kırmızı bir elbise giydirilmiş ve bir atın üzerine ters oturtulmuştu. Tüm bunların çok üzücü olduğunu anlattım Abdül’e ve gözünün içine bakarak “Mehtap’ı bakire değil diye hem ailesine hem mahalleye rezil ettiniz. Peki benim bugüne kadar bir erkekle birlikte olmadığımdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Bunun garantisini kim verebilir? Üstelik neden sadece kadınlar sorgulanıyor? Senin bakir olup olmadığını ben neden sorgulayamıyorum. Sadakat yürektedir. Evlilikte önemli olan aşktır, güvendir, sevgidir. Ben seni tanımıyorum. Seni sevmiyorum. Bu evlilik yanlış” dedim.

    Abdül ile yaptığım konuşmadaki cesaretim, evlenmemek için sanki son şansımdı. Abdül kafasını öne eğdi ve “benimle evlenmek istediğini, evlilik için acele etmeyeceğini” söyledi.
    Üniversitede birinci sınıfın sınavlarını çok zorlukla verdim. Artık düğün tarihi gelmişti.
    Önce kına gecesi yapılacaktı, ardından da düğün…
    Kına gecesi yapıldı. İki gün sonra düğün yapılacaktı. Düğün öncesi hamam geleneği vardır. Hamama gidildi. Benim ailemin kadınları, Abdül’ün ailesinin kadınları… Nefes alamıyordum artık. Hamamdan çıktık eve doğru yürürken başım dönüyordu. Ayağım kaydı ve inşaatın yanından geçerken yüksek duvara çarptım. Duvarın üzerindeki inşaat demiri alnıma batmış. Hastanede açtım gözümü. Bir süre hastanede kaldım. Kontroller yapıldı. Başıma dikiş atıldı. Ertesi gün düğünüm vardı. Bense eve gidip yatmak istiyordum, günlerce yataktan çıkmadan yatmak istiyordum. Geçirdiğim kaza nedeniyle düğünüm ertelenir diye düşünüyordum.
    Ama olmadı. Aile evimde geçirdiğim son gecemdi. Sabaha kadar ağladım.
    Sabah erkenden Abdül geldi. Beni kuaföre götürdüler, ardından da düğün salonuna.
    Konuklar çok eğlendi. Bana ise hayatım bitti gibi geliyordu.
    Düğünün sonuna yaklaşırken annem yanıma geldi. Beyaz bir mendili uzatırken, “Gerdeğe girdikten sonra kanını bu beyaz mendile sil yavrum” dedi. Çok utanç vericiydi.
    Düğün salonundan Abdül’ün ailesinin evine geldik. Bize oda hazırlanmış. Annem ve halam da salonda olacaklarını söylediler. Biz odaya girdik. Ne yapacağımı bilmiyordum.
    Gelinlik ile yatağın üzerinde oturdum. Abdül uzun uzun baktı ve “gelinliğini çıkartmayacak mısın?” diye sordu. Sorusuna da cevap veremedim. Tanımadığım, aşık olmadığım bir insana dokunmak istemiyordum. Ağlamaya başladım. Direndim. İstemediğimi söyledim. Abdül çok sinirlendi üç ya da dört kez tokat attı. Artık direnmekten vazgeçtim. Gün aydınlanıyordu. Abdül peçeteye kan sürüp odadan çıktı. Dışarıda bekleyen halam ve anneme verdi.
    Sabah oldu.
    Artık umudu, hayat coşkusu olmayan genç bir kadındım.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (4):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün geri döndükleri Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine evlendirilmek istenmesini, intihar girişimini ve duygularını yazdı…  Mehria’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz:

    Kuzenim Müjgan, Abdül ve ailesi tarafından evimize getirildikten sonra bir odaya kapatıldı. Her gece amcamlar adeta onu sorguya çekti. Müjgan sessizdi. Onun sessizliği amcamların uyguladığı şiddetin dozunu iyice arttırıyordu. Psikolojisi iyi değildi. Müjgan’ın evden gitmesini istediler, evde onu görmek istemiyorlardı. Bir hafta yaşlı bir kadın komşumuzun evinde kaldı.

    Benim açımdan da çok zor günlerdi. Müjgan’ı Abdül ve ailesi “bakire olmadığı” gerekçesi ile eve geri getirmişlerdi ve olay artık “kan davasıydı”. Geleneklere göre evden bir kız Müjgan’a karşılık Abdül’e verilecekti. Abdül’ün ailesi de beni istemişti. Müjgan’a evin erkekleri şiddet uygularken ben de ağlıyordum. Asla ve asla evlenmek istemiyordum. Tanımadığım birisi, okumak istiyorum, aşık değilim. Eminim her kadın beni anlar, istemediğin biriyle evlenmek ölümle eş değerdir. En azından benim için öyleydi.

    Aile meclisi kararı vermişti. Benim düşüncelerim önemli değildi. Abdül ile ben evlendirilecektim. Eğer aile, kuzenim Müjgan’a karşılık aileden başka bir kız vermezse “kan davası” gereği aileden bir erkek öldürülecekti. Afganistan’da bu durumlarda kan davası böyle işler.

    Annem ve babam da çaresizdi. İçime kapandım. Sürekli ağlıyor ve eğer beni evlendirirlerse canıma kıyacağımı söylüyordum.

    Babam, aile meclisinden evlilik için üç ay bekleme süresi istedi. Dedem, amcalarımdan oluşan aile meclisi karşı çıktı. Ama babam onları ikna etti. Sonbahardı ve bütün kış benim için çok ağır geçti. Üniversite sınav zamanı gelmişti. “Sınavı kazansam ne olacak? Beni yine evlendirecekler ve okumama izin vermeyecekler” düşüncesiyle ders de çalışmıyordum. Umudum tükenmişti.

    Annem ve babam okumamı istiyordu ve bu konuda hep arkamda olmuşlardı. Annemin de ısrarı ile sınava girmeyi kabul ettim.  Sınav sorularını gördüğümde karışık duygular içindeydim. Bir yandan soruları yanıtlamanın çok manasız olduğunu düşünüyor, diğer yandan da doktor olma isteğimi yok eden sisteme, aileme, herkese öfkeleniyordum.

    Sınava okul birincisi olarak girmiştim.

    Sınavım iyi geçmedi. Dikkatimi toplayamadım. Üstün körü yanıtladım ve sınav süresi bitmeden kağıdımı teslim edip çıktım.

    Sınav sonuçları açıklandığında kimya bölümünü kazandığımı öğrendim. Öğretmenlerim de şaşkındı. Başarıma göre çok düşük puan almıştım. Kimya bölümünü kazanmam da beni mutlu etmedi.

    Babamın aile meclisinden istediği üç aylık süre bitmek üzeriydi. Bahar geldi. Bir gün Abdül ve ailesi beni istemeye geldi. Yanlarına çıkmadım. Yan odada konuşulanları dinliyordum. Babam, “Çocuklarım benim için çok kıymetlidir. Mehria’yı okutmak için çok çabaladım. Onu üzme, kırma, ona iyi bak” dedi. Gözyaşları içinde dinledim babamın sözlerini. Aileler anlaştı, el sıkıştılar. Artık Abdül ile evlenecektim. Evlilik tarihi planları da yapıldı. Bir hafta sonra Abdul ve ailesi yeniden eve gelecek, evlilik planları üzerine konuşulacaktı. Bu konuşulanları yan odadan dinliyordum. Bir anda babamın sesi alçaldı, düşme sesiyle birlikte odadakilerin bağrışma sesleri duyuldu. Odaya koştum. Çok korkmuştum. Babamın ölmüş olmasından korktum. Odaya girdiğimde babam yerde yatıyor ve burnu kanıyordu. Hemen hastaneye götürüldü babam. Tansiyonu çok yükselmiş, burun kanaması, beyin kanamasından kurtarmış.

    Babam evde dinlendi bir hafta boyunca. Babamın içinde yaşadığı acı nedeniyle ölümle burun buruna gelmesi canımı acıttı ve bir sorumluluk da yükledi. Babamın yanında biraz daha gülümsemeye çalıştım bir hafta boyunca.

    Bir hafta sonra Abdul ve ailesi evimize geldi. Babam biraz daha toparlanmıştı. Gelin ve damadın birbirini görmeden nişan yüzüğü takıldığı bir tören yapıldı, gelenek gereği. Yüzüğümü Abdül’ün annesi avucumun içine taktı.

    Abdül’ün yüzüğü ile odama çıktığımda hayatın bittiğini düşündüm. Evdeki ilaçları topladım ve içtim. Sonra yatağa girdim. Uykuda ölmek istiyordum. Çünkü düşünüyordum ki eğer uykuda ölürsem ailem de utanmazdı, yani intihar ettiğim konuşulmazdı.

    Fakat uyandığımda hastanedeydim. Aradan üç gün geçmiş, midem yıkanmış. Annem ve babam adeta on yaş yaşlanmışlardı. Annem de babam da sürekli ağlıyordu. Babamın kaygısı “Eğer kaynanan ve Abdül senin intihar girişiminde bulunduğunu öğrenirse, ‘başka bir erkeği seviyorsun diye düşünecekler’ hem kendini hem de bizi töhmet altında bıraktın. Bizi çok zor durumda bıraktın?” cümlelerini tekrarlıyorlardı.

    Babam bu cümleleri tekrarlarken birden tabii ki hiç beklemezken birden suratıma çok güçlü bir tokat attı. Gözüm karardı. Bir kez daha ölmek istedim ve beni kurtardıkları için onlara öfkem arttı. Sessizliğe büründüm. Üç gün sonra hastaneden çıkardılar. İntihar girişimim gizli tutuldu.

    Bir hafta sonra düğün salonunda nişan töreni yapıldı. Abdül’ü ilk kez orada gördüm, benden 15 yaş büyük olduğunu biliyordum. Düşünün, hiç tanımıyorum, yüzünü yeni görüyorum, nasıl bir insan bilmiyorum, kalbim bile çarpmıyor ama bu kişiyle evleneceğim ve gelenekler benden çocuk doğurmamı bekliyor.

    Nişan töreninden bir hafta sonra Abdül ve ailesi bir akşam evimize geldi. Düğünün en kısa zamanda yapılmasını istiyorlardı.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (3):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün İran’dan Afganistan’a dönüşlerinin ardından yaşadıklarını yazmaya devam ediyor. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz: 

    Kuzenim Mehtap, hiç tanımadığı Abdul ile evlendirildi. Mehtap’ın bir sevdiği varmış ve Afganistan’dan kaçmak zorunda kalmış. Abdul ile evlendirildiği günün gecesi “bakire” olmadığı için dayak yemiş. Ertesi sabah bir atın üzerine ters oturtulmuş, uzun saçları sıfıra vurulmuş ve üzerine kırmızı bir elbise giydirilmiş halde eve getirildi. Mehtap zorla eve sokuldu. Abdul ve ailesi Mehtap’a karşılık beni istedi büyükbabamdan.

    Ailemin en büyük isteği gerçekleşti. Elbette benim de. Liseyi bitirdim. Liseyi bitirdiğim yıl ailemi biraz daha anlamaya başladım. Bana ve kardeşlerime uyguladıkları tüm baskı eğitim almamız, mesleğimizin olması içindi.

    İran’dan Afganistan’a döneli yıllar olmuştu, ama ekonomik durumumuz neredeyse tüm sülale ile yaşadığımız evden ayrılmamıza olanak tanımıyordu. Evin tüm kadınları gibi ben de sürekli ev temizliği, yemek ve el işleri ile uğraşıyordum. Evde 35 kişi yaşıyorduk ve sık sık misafir de gelirdi. Misafirlerle birlikte evdeki insan sayısı çoğu zaman 40’ı geçerdi.

    Liseyi bitirdiğim yaz, evli kuzenlerimden birinin eşinin kardeşi Abdül Kabil’e geldi. Yıllar önce Almanya’ya gitmişti. Kabil’e geldiğinde de bizim evde kaldı birkaç gün, daha sonra farklı şehirde yaşayan anne ve babası da çocuklarını görmek üzere bize geldiler. Evde yaklaşık 40 kişiydik ve tüm zamanım mutfakta geçiyordu.

    Evdeki bekar kızlar mutfakta çalışır, yemek, temizlik yapar ama erkeklerin oturup yemek yiyeceği odaya girmez. Yani yemek hazırlıklarını evin büyük evli kadınları yapar. Erkekler ve kadınlar ayrı yerde yemek yer.

    Abdul ve ailesi evde kalırken öğrendik ki asıl niyeti evlenmekmiş. Bizim evde kalmasının nedeni de bizi iyi bir aile olarak görmeleri ve bizim sülaleden bir kız ile evlenmek istemesiymiş. Halam Abdül’ün annesi ile sürekli konuşuyor ve sohbet ediyordu. Kızlarından büyük olan Müjgan’ın Abdül’e çok uygun olduğunu söylüyordu. Müjgan’a “Abdül ile evlenmek ister misin?” diye sorulmadı. Bir hafta içinde evlilik hazırlıklarına başlandı. 20 gün içinde de nişan, evlilik hepsi bitti ve evlendi.

    Düğünden bir gün sonraydı. Kardeşlerim ve ben odamızdaydık. Öğle saatleriydi. Kalabalık, öfkeli, bağıran insanların sesleri uzaktan duyuluyordu. Bir süre sonra bizim evin bahçesine girdiler. Abdul ve ailesi. Ama asla hafızamdan silinmeyecek olan bir görüntü: Halamın kızı Müjgan bir atın üzerine ters oturtulmuş. Uzun saçları sıfıra vurulmuş ve üzerine kırmızı bir elbise giydirilmiş. Kuzenimin kafası önde, atın üzerinde titriyor. Atı evin kapısının önüne kadar getirdiler. Evin büyükleri kapıya indi. Ne olduğunu anlamadık ben ve kardeşlerim. Annem odaya geldi ve “sakın dışarı çıkmayın” diye uyardı.

    Pencereden olup bitene bakıyorduk. Herkes çok öfkeliydi. Kuzenim ise halen atın üzerinde, upuzun saçları kesilmiş, titrediğini bulunduğum yerden bakarken hissediyordum. Halam, halamın eşi, evin erkekleri herkes atın üzerindeki kuzenime bağırıyordu.

    Müjgan’ı atın üzerinden çekerek indirdi halamlar. Evin kadınları Müjgan’ı eve soktu. Erkeklerle, Abdül’ün ailesi arasındaki bağırmalar devam etti. Müjgan’ın yanına koştum. Evin kadınları Müjgan’a bağırıyorlardı. Müjgan çok ağır bir şiddete maruz kalmıştı. Yüzünden çok darbe almıştı. Anladım ki tüm bu olan bitenin nedeni gerdek gecesi Müjgan’ın bakirelik zarından kan gelmemiş olması. Müjgan’a karşı tüm bu şiddet “bakire” olmadığı için gösterilmiş. Afganistan geleneklerine göre evlilik sonrası kızın bakire çıkmaması iki aile arasında kan davasına neden olmasıdır. Bunun karşılığı da şudur: o aileden başka bir kız damat ile evlenecektir. Abdul’ün ailesi de bizim evden bekar bir kız istiyordu Müjgan’a karşılık. Şartları ise kızı Abdül seçecek ve kızın da hayır deme imkanı yok. Çünkü artık bu bir kan davası.

    Sonradan annem söyledi. Müjgan’ın sevdiği bir genç varmış. Onunla beraber olmuş. Fakat sevdiği genç adam Kabil’den göç etmek zorunda kalmış. O günler Müjgan’a elimden gelen desteği göstermeye çalıştım. Müjgan evin erkeklerinden de şiddet gördü. Bunu engellememiz mümkün olmadı.

    Aradan bir hafta geçti, Abdül ve ailesi bizim eve geldiler. Büyükannem ve büyükbabamın da, Abdül’ün ailesinin de seslerinin yükseldiği anlar oldu. Onlar gittikten sonra büyükbabam ve babamın tartışmalarını duydum. Büyükbabam zaten babamın beni okutmasına çok karşıydı. Ben, eğer eğitim alabildiysem babamın kendi ailesine karşı gelebilmesindendi.

    Dedem, babama “Senin kızın okuduğu yeter. Evden narin, güzel bir kız istiyorlar. Senin kızı beğenmişler. Senin kızı vereceğiz” diye bağırıyordu. Bunları duyduğumda hani deyim yerindeyse başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ben okumak istiyordum. Asla ve asla evlenmek istemiyordum ve Abdül ile evlenmektense kendimi öldürmeyi yeğlerdim.

    Annem, dedem ve babamın konuşmalarımı duyduğumu gördü. Koşarak yanıma geldi. Anneme sarıldım ve tek anımsadığım “anne asla, asla, asla evlenmem. Ölürüm, ama yine de evlenmem” sözlerimdi.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (2):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik. Genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün İran’dan Afganistan’a geri dönüşlerini yazdı. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz: 

    “Çocukluğumuzda ayrıldığımız Afganistan’a yeniden dönme zamanı. Afganistan’a Cumhuriyet gelmişti. Cumhuriyet demek, demokrasi demekti, özgürlük demekti. Eğitim alabileceğimiz, sokaklarda özgürce yürüyebilmek demekti. İran’dan Afganistan’a dönüşümüz yedi gün sürdü. Sonunda doğduğum topraklara ailemle birlikte adım attık.

    Yeni bir ev tutabilme imkanımız yoktu. Yeniden bir hayat kuracaktık ama bu, o kadar da kolay değildi. Anne ve babamın yeniden işe girmeleri gerekiyordu. Bu nedenle büyük annemlerin evine yerleştik. Büyükannem ve büyükbabamın yaşadığı evi çocukluğumdan beri severdim. Kocaman bir evdi. Bir sürü odası vardı. Ama artık ev harabeye dönmüştü. Camların çoğunluğu kırıktı, dedem pencereleri naylonla kaplamıştı. Büyükanne ve büyükbabam oldukça yaşlanmışlardı. Elbette yaşadıkları hiç de kolay değildi. Uzun yıllar çocuklarından, torunlardan ayrı kalmışlardı. Biz İran’a kaçtıktan hemen sonra amcamlar da Pakistan’a gitmişlerdi. Afganistan’a demokrasi geldikten sonra amcalarım da aileleriyle dönüş kararı almışlardı. Onlar da bizden birkaç gün önce dedemlerin evine yerleşmişler. Amcamlar, halamlar, büyükanne ve büyükbabamla birlikte evde toplam 35 kişi olduk.

    Halen Afganistan’da elektrik ve doğalgaz yoktu. Yemekleri ateş yakıp evin önünde pişiriyorduk. Geceleri evi mum ile aydınlatıyorduk. Bir süre sonra ben ve kardeşlerim çok hastalandık. Uzun süre yattık. Hastalığımızın ne olduğunu bilmiyorduk. Henüz doktora gitme imkanımız da yoktu. Ben 13, kardeşlerim 10 ve 8 yaşındalardı. Düşünün ki hiç okula gitmemiştik ve ben birden beşinci sınıfa başladım. Dönem sonuydu ve okula uyum sağlamakta, öğrenmekte zorlandım. Afganistan’da eğitime başladık. Okulumuzda masa, sandalye, tahta yoktu. Dersleri çadırda yapıyorduk. Çok başarılı olamadım.

    Bir gün sınıf arkadaşım bana ‘mezhebin ne?’, ‘Irkınız nedir?’ gibi sorular sordu, şivemin farklı olmasından dolayı. Bana, ‘Afganistan sadece Peştuların memleketi, sen Tacik’sen bu memleket sizin değil’ dedi. O gün anladım ki, fark sadece ülkede değil. Biz kendi ülkemizde de çok farklıyız ve ayrıyız.  Çok üzülmüştüm. İnsanlar neden bu kadar farklı. Anladım ki benim kendi memleketimde de savaşmam gerekiyor. Çünkü memleketimde de çok önyargı var.  Önyargılar çocuklukta başlıyor Afganistan’da.

    Okulda çok da mutlu değildim. Sınıfta yaş olarak en küçüktüm, ama çok zayıf ve uzun boyluydum. Bu yüzden tahta silmek hep benim vazifemdi.

    Okullar kapandıktan sonra babam bizlerin oturduğu odanın camlarını siyaha boyadı. Çocuklarının dışarısı ile bağlantı kurmasını istemiyordu. Dışarı çıkmamıza da izin yoktu. Başımıza bir şey gelmesinden çok korkuyordu. Erkeklerle konuşmamız ki kuzenlerimiz de dahil yasaktı. Bazen konuşurken babam yakalardı, çok fena dövüyordu. Her yanım mosmor oluyordu. Düşünüyordum, benim suçum ne, ne sıkıntı var bir erkekle konuşmakta.  Çok zorlu günlerdi.

    Bazı şeyler çok güzel oluyordu, mesela sabahları hep birlikte kahvaltı yapmak. Sadece  yağlı ekmek & tatlı, çay… O lezzet ve tat hiçbir zaman tekrar olmayacak diye düşünüyorum. En üzüldüğüm şey ise dedemin ölümüydü. En sevdiğim birini kaybetmenin ilk deneyimi…

    Eve bir siyah beyaz telefon aldı babam, pille çalışıyormuş. Biz çok mutluyduk, kaç yıl sonra bizim de bir televizyonumuz olmuştu. Bir film açıyorduk, bütün aile, amcalar, kuzenler, hepsi film izlemek için bizim evimize geliyordu. Babamdan izinsiz televizyon açmamız yasaktı, ama biz izinsiz televizyon açıyorduk, müzik dinliyorduk. Ama  o zamanlar bu çok bir büyük suç ve yaramazlıktı.

    Babam özel günlerde de dahil, hiçbir zaman topuklu giymeme izin vermiyordu. Kalabalık içine girmemiz de yasaktı.  Annem de babam da vücut ölçülerime göre kıyafet giymeme izin vermiyordu. Hep bedenimden iki beden büyük kıyafet giyiyordum. Hiçbir seçme hakkım yoktu, hiçbir şeyimi kendim seçemiyordum, hatta özel şeylerimi bile…
    15 yaşında bir kızdım, ama hayatımda hiçbir şeyi seçme hakkım olmamıştı. Bir düğün, nişan hiçbir yere gitmeme izin verilmiyordu, sadece evde kal ve ders çalış…

    Aradan üç yıl geçti. Hayatımda değişen tek şey okula alışmam ve başarılı olmamdı. Okumam gerektiğini biliyordum. Bir meslek sahibi olmalıydım. Eğitimin ne kadar önemli olduğunun bilincindeydim.

    15 yaşındaydım.  Yanımızda babam olmadan dışarı çıkmıyorduk. Biz neredeyse 7/24 ders çalışıyorduk. İzinsiz televizyon açmak, müzik dinlemek hepsi suçtu. Babamın üzerimizde bu kadar baskı kurmasına tahammül etmekte zorlanıyordum. Liseyi bitirene kadar da ailemin baskısı devam etti.”

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı:

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik. Genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün çocukken Taliban şiddetinden kaçıp İran’a sığındıkları günlerde hafızasında kalanları yazdı. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz.

    Şimdi sözü Afgan gazeteci Mehria Afzali’ya bırakalım:

    “Mesleğimi yapmayı çok seviyorum. Gazetecilik en büyük tutkumdu. Fakat maalesef Taliban, şiddet, ölüm korkusu çok sevdiğim mesleğimi yapmama engel oldu. Artık Türkiye’deyim. Bir mülteciyim. Mesleğini Türkiye’de de yapmak için çırpınan bir kadınım. Türkiye’deki meslek örgütleri, özellikle kadın meslektaşlarımın dayanışması çok kıymetli. Bana hikayemi anlatmamı sağlayan Medyaport’a da teşekkür ederim.

    Afganistan’da hayatta kalmak gerçekten bir şanstır. Çocuk ve kadın olmak, temel haklardan yoksun olmak demektir. 6 Haziran 1991’de Kabil’de doğdum. Afganistan’da aileler çok çok geniştir. Benim de beş amcam, dört halam, üç teyzem ve iki dayım vardı. Elbette kuzenler. Ben görece şanslı bir ailede dünyaya geldim. Annem öğretmen, babam mühendisti. Benden küçük iki kardeşim var. Şunu belirteyim, Afganistan’da çocuklar dini eğitim alır. Çok küçük yaşta sayısız sure öğrenmiştim. Annem ve babam çalıştığı için bize yengem bakardı. Şunu net söyleyebilirim. Afganistan’da çekirdek ailede de sevgi-şefkat gibi kavramlar yoktur. Elbette annem ve babam beni seviyordu. Bunu biliyordum. Ama erkekler, çocuklara sevdiklerini göstermezler. Annem babam çalıştığı için gündüzleri bize bakan yengem aslında beni ve kardeşlerimi hiç sevmezdi. Bize yemek vermez, aç bırakırdı. Ama kendisi için yemek hazırlardı. Kendi çocuklarına yedirirdi, onlar yemek yerken bizi odadan çıkartırdı. Annem eve gelmeden önce salondaki ocağın ateşini yakardı. Benim hatırladığım yıllarda yani 1995 1996 yıllarında, dört – beş yaşındayken Afganistan’da elektrik  yoktu. Ateş yakılırdı evde. Yemek de o ateşte pişerdi. Ev ancak akşam ısınırdı. Tüm gün soğukta otururduk. Oysa yenge; bir kadın. Neden bu kadar kötüydü? İnanın bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Ama kötüydü. Şiddet kanıksanmıştır Afganistan’da. Tokat, küfür vaka-i adiyedendir. Aileleriniz ne kadar korusa da bir şekilde ailenin bir üyesinden bile şiddet görürsünüz.  Çocuklarımı sevgi ve şefkatle sarıp sarmalıyorum. Hiçbir çocuk şiddet görmemeli, sevgisiz bırakılmamalı, aç bırakılmamalı. Çocukluğumdan kalan temel izlerden biridir sevgisizlik..

    Biz Kabil’de yaşıyorduk. Annemler çok tedirgindi. 1995 yılı. Ben dört yaşındayım. Taliban ülkemizi ele geçirmiş. Evde tek konuşulan konu bu. Zaten camdan baktığınızda yakılan evleri görmek mümkündü. Taliban evleri yakıyor, kadınları vuruyordu. Hayvanlar sokak ortasında kesiliyordu. Babam Taliban’ın bizim eve de geleceğini biliyordu. Üstelik annem çalışan bir kadındı. Taliban Kabil’e geldikten sonra annem işi bırakmıştı. Babam ve annem bir gün eşyalarımızı topladı, Kabil’den uzakta bir akrabamızın evine gittik. Babam gittiğimiz yerin güvenli olduğunu söylüyordu. Biz akrabalarımızın evine gittiğimiz gün Taliban bizim evimize baskın yapmış. Sonra evi ateşe vermiş.  Bunu sonradan öğrendik. Korktuğumu ve sürekli kalbimin attığını hatırlıyorum. Anne ve babamın ölmesi en büyük korkumdu. Sürekli ağladığım anlar oluyordu. Geceleri anneme sarılıp uyuyordum. Güvenlikli diye sığındığımız akrabalarımızın evine Taliban roket attı. Ev çok kalabalıktı. Evdekilerin çocuğu öldü ve yaralandı. İki katlı bir evdi. Biz fazla yara almamıştık. Annemi ağlarken çok görmemiştim. Ama o gün annem de ağlıyordu. Babam sakin olmasını ve Afganistan’ı terk edeceğimizi söyledi.

    Gece karanlığında yola çıktık. Küçük bir çantamız vardı. Başka hiç bir şeyimiz yoktu. Afganistan’dan İran’a doğru gidiyoruz. Çok zorlu bir yolculuktu. Yolda çok zor günler geçirdik. Bir çocuk olarak karnımın acıktığını anneme ve babama söylemiyordum. Çok açtım. Ama biliyorum ki anne ve babam da aç. Ama yemek yeme imkanımız yok.

    Babam bir göçmen kaçakçısı ile anlaşmış. İran sınırını kaçakçı geçirecekmiş. Ama babamın bütün parasını alıp bizi yolda bıraktı. Hatırlıyorum, kendi imkanlarımızla İran sınırını geçtik. İran’da halamın evine gittik. Halamın yanında da çok kalamadık. Onun da evi kalabalıktı ve bizi evde çok istemedi. Babam bir kiralık oda buldu. Çok ama çok pis bir yerdi. Tuvalet bir odanın içindeydi. Banyo yoktu. Su akmıyordu. O odada yaşamaya başladık. Hiç eşyamız yoktu. Babam bir manavda iş buldu. Gündüzleri meyve, sebze satıyor, gece de gelen meyveleri depoya taşıyordu. Gece ikide üçte eve gelip, sabah altıda geri işe dönüyordu. Artık okul çağına gelmiştim. Fakat kaydımız olmadığı için okul beni almadı. Annem- babam bana evde eğitim verdi. İranlılar Afganlıları ülkelerinde hiç istemezler. Halen de böyledir. Uzun yıllar İran’da kaldım ve Afganlar, İranlılar için ‘salak, cahil, köle’ydi. Yıllarca o odada yaşadık. Bulunduğumuz ortam da çok güvenli değildi. Evden dışarı çıkmıyordum. Yıllar geçtikçe ‘Acaba bizim suçumuz ne ve neden böyle bir hayat yaşıyoruz?’ sorularını sormaya başladım. İran’da yedi yıl kaldık ve ben artık 13 yaşıma gelmiştim. Ne ben ne kardeşlerim ne de annem ve babam İran’da kaldığımız süre boyunca hastaneye gittik. Sadece bir kez küçük kardeşimin üzerine evde kaynar su döküldü. İlaçlarla iyileşmedi. Durumu hiç iyi değildi. Babam ve annem kardeşimi hastaneye götürdü. Ben de babamla gittim. İranlı doktor babama ve anneme, ‘Siz Afganlar çocuk yapmayı biliyorsunuz, bakmayı bilmiyorsunuz’ diye bağırdı. Çok ağır gelmişti bu sözler bana. Babam ve annem tek kelime etmediler ama bir hekimin bu cümleyi kurmuş olmasına halen inanamıyorum.

    Bir gün haberlerde gösterdi. Taliban yönetimden gitmişti. Yerine cumhuriyet gelmişti. Yıllardır bu ümitle yaşıyorduk. Bir hafta içinde toplandık ve Afganistan’a doğru yola çıktık.

    O günü hiç unutmuyorum, babam bizi karşısına aldı ve ‘Afganistan bizim vatanımız. Savaş artık bitti. Biz oraya gideceğiz ve orada çok güzel bir hayat bizi bekliyor. İran’da eğitim alamıyorsunuz. Ama kendi ülkemizde okuyabileceksiniz. Size söz veriyorum çok güzel bir hayat sizi bekliyor. Sizi hep koruyacağım’ dedi.

    Ve Afganistan’a doğru yola çıktık…”

    (Haftaya devam edecek…)

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk-2

    Bir önceki yazımızda “Tarihe Tanıklık Eden Akademia’nın Gelişimi” başlığı altında bu kurumsal yapının kaynağına inmeye çalıştık. Bu yazımızda ise akademinin paralelinde üniversitenin tarihsel köklerine bakacağız. Üniversiteler daha ilk evrelerinde bile, akademide de olduğu gibi, en çok tartışılan konuların başında geldi. Bir taraftan laik iktidar bu kurumu kendi tekeline çekerken diğer taraftan da kilise buna karşı direndi. Üniversite yüzyıllarca bu iki odak arasında en önemli kapışma alanıydı.

    FİLOZOFTAN ENTELEKTÜELE, AKADEMİA’DAN ÜNİVERSİTEYE

    Üretim ilişkilerinin farklılaşması ve kentlerin gelişmesiyle karmaşıklaşan siyasal ilişkiler filozofların yerini alabilecek yeni bir düşünür tabakasını yarattı. Antik Yunan’daki filozofların yerini yeni bir kentli sınıf olan entelektüeller aldı.

    Bu kent yaşamında entelektüellerin ilk başlardaki görevi meslek yazmak veya öğretmek ya da ikisini birden veren, hocalık ve bilginliği profesyonel yapanlardı.

    XII. yüzyılın kent entelektüeli kendini tam olarak bir zanaatkar, bir lonca mensubu gibi hissediyordu. İşlevi daha çok düşünce sanatlarının incelenmesi ve örgütlenmesiydi. Onlara göre sanat (ars) “tekne” (teknik)’dir, yani marangozluk veya demircinin ki gibi, hocanın uzmanlık alanıdır.

    Lonca mensubu olan entelektüel, bilim ile öğretim arasında gerekli bağlantıyı kurmaya çalışmıştır. Artık bilimin biriktirilip saklanmasına inanmaya başlamışlar ve dolaşıma sokulmasına ikna olmuşlar. Okullar fikirlerin tıpkı mallar gibi ihraç edildikleri atölyelerdir. Hoca kentsel şantiyede, zanaatkar ve tüccarla aynı atılımda omuz omuzadır. Geriye kalan tek şey ise, zanaatkarlar için artık kominal hareketle gelişen lonca hareketinin içinde örgütlenmektir. Bu, hoca ve öğrenci loncaları örgütlendikleri yere, bir çok loncayı bir araya getirdiği için, genel birlik anlamına gelen üniversite adını verdiler.

    Öğretmen ve öğrencileri bir araya toplama fikri daha çok Platon’da belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Filozof Platon, Akademos bahçesinde öğretmen ve öğrencileri Akademia çatısı altında bir araya getirmişti. Bunun için üniversitelerin ilk hocası Platon ve ilk üniversite de Akademia diyebiliriz.

    Günümüz üniversitelerinin öncülüğünü yapan ilk üniversite ise İtalya’nın bir kenti olan Bologna da XII. yüzyılda kuruldu.

    Çeşitli loncaları bir araya getiren üniversitelerin kurulması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Bu loncaların oluşmakta olduğu kentlerde üniversite üyelerinin sayı ve niteliği, diğer iktidar odaklarını endişelendiren bir güç göstermektedir. Özerkliklerini bazen kilise iktidarıyla, bazen de laik iktidar odaklarıyla mücadele ederek kazanmışlardır. Bolonya’da, Paris’te, Oxford’da bu böyle kazanılmıştır. Örneğin 1219’da Dilenci Tarikatı üyelerinin üniversiteye girmeleri nedeniyle, Şansöylye (hükümet başkanı) bu yeniliğe karşı çıkmak istemiş ve son ayrıcalığını da kaybetmiştir. 1229-1231’deki büyük grev sırasında üniversite, piskoposun yargı yetkisinin dışına çıkmıştır.

    Aynı çabalar laik iktidara karşıda yürütüldü. 1229’da Paris’te karşı karşıya gelen kralın kolluk güçleri ile öğrenciler arasında çıkan olaylarda kanlı sonuçlar yaşanmış, bunun üzerine üniversite özerkliğini daha da pekiştirmişti. Bu kavgada bir çok öğrenci krallık çavuşları tarafından öldürülmüştür. Bu nedenle de üniversitenin büyük bir bölümü greve giderek yeni haklar elde etmişti.

    Üniversite loncaları bu kavgadan 1321’de galip çıktılar. En büyük silahları ise öncelikle birbirlerine bağlılıkları, tutarlılıkları ve kakarlılıkları yanı sıra kilise ve laik iktidarı grev ve kenti terk etme gibi bir silahı kullanmakla tehdit ederek ve gerçekten de kullanarak sağlamışlardır. Çünkü üniversiteler, her iki iktidar odağı için de avantaj sağlamaktaydı; bir müşteri kitlesi, danışman ve memurlar için yeganeydiler ve parlak bir prestij kaynağı oluşturmaktaydılar. Bunun için de onların bu savunma yöntemine karşı direnemiyorlardı.

    Üniversite loncasının iç çelişkileri ve dıştan gelen baskılar üniversite loncasının örgütlenişini zorunlu kıldı. Bunlar eğitimin örgütlenmesi; programlar, sınavlar, ahlaki ve dinsel yapı, üniversite hocaları, kullanılan aletler (kitap vb), yöntem, alıştırmalar, gelir kaynakları vb.

    Orta çağla birlikte XV. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da çeşitli üniversitelerin yanı sıra akademiler de kuruldu. Bunların en ünlüsü Floransa’da kurulan Marsilius Ficinius’un Platoncu Akademisi’dir. Bu akademi Platon’culuk ile Aristo’culuğu birleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca felsefe dışı öğretilerle ve sanatlarla uğraşan akademiler de kurulmaya başlandı. Venedik’te Aldo Manuce (Aldo Manuzia)’nun kurduğu akademi, felsefe dışı konulara yönelirken Roma’da Pomponius Laetus’un kurduğu akademi arkeoloji ile uğraşmıştı. Yine Ankadia Akademisi de şiir üzerine kurulan bir akademiydi.

    Yeni çağda bilimsel ve sanatsal akademiler bütün Avrupa’da yayıldı. Akademi deyimi bu kurumlarla, Platon öğretisi dışında bilim ve sanat kurumu anlamını kazandı. Bunlar arasında Fransa 1570 yılında Kral Charl XI. buyruğunda kurulan şiir ve müzik akademisidir. Yine Başbakan Kardinal Richeliev’nun buyruğuyla kurulan Fransız Akademisi bütün bilim ve sanat dallarında ulusal bir yön vermek ve çeşitli armağanlar ve yarışmalarla bilimcileri ve sanatçıları yüreklendirmek amacını gütmüştür. Bu akademinin bir diğer özelliği ise üye sayısını 40’la sınırlamış olmasıydı.

    XVI. yüzyılda akademiler, felsefe ve edebiyatta öncü rol oynadılar. Bu akademilerin sayıları artarken amaçları ve uzmanlıkları belirlendi. Örneğin Julius Pomponius Laetus Akademisi arkeoloji araştırmalarıyla uğraşırken, Floransa’daki Accademia Della Crusca, İtalyan dilini araştırmakla uğraştı. Accademia del Cimento tümüyle bilimsel çalışmalar yaptı ve Accademia deglis Arcadi ise şiir sanatıyla ilgilendi.

    Kilise ve skolastik üniversiteler akademilere şüpheci bir gözle baktı. Çoğu zaman meslek kuruluşları karşı çıksa da akademiler kurumlaşmak ve kendilerini bir tüzüğe bağlamak için daha sıkı kurallara bağlandılar.

    İtalya dışına akademiler hızla yayılınca, Fransa’da Richelieus 1634’te Academie Française’yi kurarak, tüm düşünsel ve yaratıcı öğreticileri yönlendirme ve gözetme siyaseti izledi. Krallık 1655’te resim ve heykel akademisini kurdu. 1666’da yazıtlar ve edebiyat akademisi, 1669’da müzik akademisi, 1671’de mimarlık akademisi gibi akademiler kuruldu.

    İngiltere’de, Prusya’da, İspanya’da, İsviçre’de edebi ve bilimsel nitelikte krallık akademileri kuruldu. Osmanlı’da ise 1848’de Harb Akademileri (Mektebi Fünun Harbiye Şahane), 1882’de Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi), 1889’da Ticaret Mektebi, 1957’de de Gülhane Askeri Tıp Akademisi gibi akademiler kuruldu. Daha sonra da bu akademiler çeşitli alanlarda faaliyet yürüttü.

    Güzel sanatlar akademisi Rönesans dönemi sonlarında, sanatçıların meslek kuruluşları içindeki zanaatçıların zanaatçı konumlarının dışına çıkma isteğinden doğdu. Tek ustanın yanında çıraklık yapmaya oranla daha geniş bir eğitim olanağı ortaya çıktı. Geçmiş sanatçılar üzerinde tartışmalar yürüdü. Ustaların eserleri incelenmeye başlandı. 19. yüzyılda ise Akademiler kesin kurallar getirdi. Bu akademilerin en büyük zaafı oldu. Kimileri resimde desenin önceliğini kabul ettirmek istedi, kimileri de değişik alanlarda kısırlaştırıcı kurallar koydu. İçi boş ve yaratıcılıktan yoksun bir ustalığın yerleşmesine yol açtı. Bunun üzerine genç sanatçı kuşakların başkaldırısı kimilerini romantizme, kimilerini de gerçekçilik ve izlenimciliğe yöneltti. Akademilerin bu handikapı kendiliğinden ve özgür yaratıcılığın tersine akademik öğretilere ve geleneksel estetik kavramlara bağlanarak akademizm hastalığına dönüştü. Bu çerçevede yetişen sanatçı, yazar veya edebiyatçı bunun etkisinde kaldı.

    Sonuç itibari ile bilimsel düşünme ve özgür düşünme olmadığı sürece üniversite ve akademiler de gerekli sonucu vermezler: Bu yüzden de üniversitelerde, yüksek öğrenim kurumlarında ya da akademilerde “akademik özgürlük” olmadığı sürece araştırmacı ya da hocalar konu edindikleri problemleri, derslerinde veya yayınlarda bilimsel çalışma ve evrensel standartlarda görevlerini yerine getiremez. Üniversite ve akademiler yöneticilerin müdahalesine maruz kalmadığı sürece bilimsel araştırma ve tartışmalarda daha ileri gittiği de somut bir gerçekliktir.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.

  • Akademia’dan Üniversite’ye Bir Yolculuk (1)

    Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı kararnamesi ile rektör atanmasına tepki gösteren ve üniversitede protesto düzenleyen öğrenciler evlerinde gözaltına alındılar. Daha sonra düzenlenen rektör devir teslim töreni sırasında da bazı akademisyenler rektörlük binasına sırtlarını dönüp protesto ettiler.

    Tabiki bu tür olaylar sadece Türkiye’de görülen bir vaka değil, tarihsel süreç içinde 2 bin yılı aşkındır devam eden ve günümüze kadar gelen bir vakadır.

    Akademi ve üniversite üzerinde her dönem iktidarlar hükmetmek istemiş ve genellikle de bu tepkilerle karşı karşıya kalmışlar. Dolayısıyla “akademik özgürlük” ve “bilimsel üniversite” karvramları etrafında sık sık gerilimler ve tartışmalar da yürütülmektedir.

    Ben de bu yazımı iki bölüme ayırıp akademi ve üniversitenin tarihsel gelişimine değinmek istiyorum. Burada söz konusu iki öğretim alanının ne tür evrelerden geçtiğini ve hangi felsefi düşünceler üzerine bina edildiğini vermeye çalışacağım. Yazının kapsamını belki de didaktik görebilirsiniz, bunun içinde affınıza sığınıyorum.

    TARİHE TANIKLIK EDEN AKADEMİA’NIN GELİŞİMİ-1

    Günümüzde tarihin tanıdığı en yüksek öğretim ve araştırma merkezi olarak geçen akademi, ilk olarak M.Ö. 387 yılında Platon (M.Ö. 429-347) tarafından, Atina’nın kuzey-batısında bulunan Akademos ormanının içinde kurulur.

    Akademos ormanı, adını Atikalı kahraman Akademos’tan alır. Efsaneye göre kahraman Akademos, güzel Helena’yı kaçıran Theseus’un yerini Helena’nın kardeşleri Diaskur’lara bildiren kişidir; Theseus’un kaçırılıp saklandığı yeri bildirmesi üzerine Diaskur’lar kız kardeşlerini geri aldıkları gibi Theseus’un anası Aithra’yı kaçırıp Sparta’ya getirirler. Daha sonra Atikalı kahraman Akademos öldüğünde Atina dolaylarında Kerameikos denilen bölgenin ötesinde kutsal bir ormanla çevrili yere gömülür. Klasik dönemde Hippias’ın çevresini duvarlarla kuşattığı ve Kimon’un ağaçlarını diktiği Akademos bahçesinde bir mülkü bulunan Platon’da Akademia adında bir okul inşa eder.

    Akademia adını buradan alır ve Akademos’un mitolojik yanını yansıtan bu efsane ile Platon’un kurduğu Akademia arasında sadece isim babında bir yakınlık bulunur. Çünkü Platon’un Akademia’sı mitik düşünce sistemi yerine evrensel bilgi sistemini sorgulanmasında daha çok öne çıkar. Geniş bir alanda kurulan, mimarisi, bahçesi ve öğretim tarzıyla günümüz üniversitelerinin ilk örneği sayılan Platon Akademia’sı, dönemin politik gelişmelerine bağlı oluşan bir kurum idi. Soylu bir ailenin çocuğu olan Platon, kendi felsefesini oluştururken derin bir siyasal ve manevi bunalımla yüz yüzeydi.

    Platon’un yaşadığı bu ruh durumunun tarihsel kökenleri vardı. Yunanistan’ın ekonomik ilişkileri sonucu doğan siyasal savaşların yansımaları Yunan düşünürlerini de etkilemişti. Özellikle hammadde ve pazarın paylaşılması yüzünden başlayan uzun ve yıpratıcı savaşlar Yunanistan’ı derinden sarsmıştı. M.Ö. 5. yüzyılda cereyan eden ve yüzyılı kapsayan; Yunanlılar ve Persler arasında hem karada hem de denizde süren Pers Savaşları sonrası uygulanan savaş ekonomisi, Atinalı tüccar ve atölye sahiplerinin altın çağını yaşamasını sağlanmıştı; bu da Atina’yı 5. yüzyılda felsefe, bilim ve sanatın merkezi yapmıştı.

    Pers Savaşları yalnızca Atina’lı tüccar ve sanayicilerin işine yaramamış, onların Doğu Akdeniz ticaretini yeniden denetimlerine almalarını sağlamıştı. Atina’nın Pers Savaşları sonucu büyüyen ekonomisi kendine yeni yaşam alanları, soluk alabilmek için yeni pazarlar, yeni hammadde ve köle kaynakları aramak zorunda kaldı. İşte bu ekonomik dürtü Peloponez Savaşları’nı başlattı. Atina’nın Batı Akdeniz ticaretini eline geçirmek istemesi karşısında militarist kent devleti; yani Peloponez Birliği arasında yaşanan yüz yıllık savaş, ekonomik ve siyasal çıkarları alt üst etti. Başlangıçta Atina’lı tüccar ve sanayicilerin birbirine düşmesi ordunun yönetimini ve savaş stratejisini etkiledi; sonuçta Atina, bir yüz yıl süren bu savaştan yenik çıktı.

    Kölelerin ve diğer alt zümrelerin sömürüsü ve sürekli savaşlarla ayakta duran bir ekonomi üzerine kurulan Yunan demokrasisi felsefe, bilim ve sanatın da savaş sonrasında değişimine yol açtı. İnsan kanı ve acısı ile ayakta duran bu ekonomik ilişkiler iç çelişkileri sonucu yıkılınca yeni bir dönemin de başlamasına neden oldu.

    Eski Yunan köleci demokrasilerinin (özellikle Atina) Sanayici ve tüccarları. 5. yüzyılın ikinci yarısında bilim ve felsefenin gelişmesi karşısında gittikçe artan bir tedirginliğe kapılmışlardı. Büyüyen parasal ekonominin getirdiği demokratik özgürlüklerin sonucu olarak gelişen bilim ve felsefe bir süre sonra bu ekonominin kilit noktalarının altını oyacak bir düzeye vardı. İşte o zaman sanayicilerin öteki yüzü açığa çıktı; bilim ve felsefe tehlike olarak görülmeye başlandı. Platon’un hocası Sokrates ölüme mahkum edildi.

    Gençliğinde şiir ve tiyatro yazan Platon; Sokrates’in öğrencisi olduktan sonra felsefeye ilgi duydu ve öğretmeninin etkisinde kaldı ve Sofist’lerin bilgi kuramına karşı savaştı. Bilgiyi relativizm (görelilik)’den ve skeptisiz

    (kuşkuculuk)’den kurtarmaya çalıştı. Sofistlerin bilgi kuramına karşı verilen bu savaşım, onun özgün kuramı olan idealar kuramını doğurdu. Gençlik ve olgunluk döneminde sürekli bir çatışma içinde olan Palton, bir siyasal suçlu olarak öğretmeni Sokrates’in demokratlar tarafından öldürülmesi, yine kendisinin de aynı nedenlerle bir süre için kaçıp saklanmak zorunda kalması ve yaşadığı dönem Atina’sındaki amansız sınıf savaşımı, Platon’u siyasal sistem üzerinde düşünmeye sevk etti.

    Platon ne kendisinin yaşadığı Atina toplumunun ne de diğer kent devletlerinde mutluluğun olmadığı sonucuna vardı. Bu yüzden de kişinin mutlu olabileceği toplum düzeni üzerinde kafa yormaya başladı, “Nasıl bir toplumsal düzen, nasıl bir devlet insanları mutlu kılabilir? Kişiyi mutlu kılacak toplum biçimi nasıl olmalıdır?” Platon’a göre devlet zorunludur; çünkü insanlar yalnız başlarına yaşayamazlar, gereksinimlerini karşılamak için devletin varlığına bağlıdırlar. Bu yüzden de gençlik ve olgunluk döneminde ideal devlet modelini oluşturmaya çalışmıştır.

    Atina’da derin bir siyasal ve manevi bunalım döneminde doğan Platon’cu felsefe sezgiyi, gerçeğin merkezine oturturken, gerçeği dile getiren bir söylem olarak “logos”u (söz ve düşünce) öne sürer. Bu felsefe daha sonra batının kurgusal (spekülatif) düşüncesinin temelini oluşturur. İdealar kuramı ise Platon’un olgunluk döneminin ürünüdür. İdeal site örneğinde de Platon’a göre filozof diğer insanları da kurtararak, adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin kurulmasına öncülük ederek kendi kurtuluşunu sağlayabilir.

    Platon’un tüm bu fikirleri Atina’da egemen sistemce hoş karşılanmaz, hatta başına bela olur; Atina’da kalması tehlikeli olmaya başlar; Sokrates’i de bir an anımsayan Platon, doğup büyüdüğü bu şehri bırakmak zorunda kalır. Platon’un Atina’yı terk etmesinde yakın akraba çevresinin demokrasiye karşı ayaklanmasının da payı olur. Platon önce Atina’dan Megara’ya kaçar, oradan da deniz yoluyla Mısır’a geçer. Bir süre Mısır’da kalan filozof, buradan Sicilya’nın Sirakuza şehrine gider. Platon’un gidiş amacından birisi de Sirakuza’daki Tiran Diyonisos’un kendi ideal devlet kuramına katkı sunabileceği düşüncesiydi.

    Atina’dan kaçmak zorunda kalan filozof, iktidar ve bilimin sayıca az ama “en iyi” insanların, yani filozofların elinde bulunacağı bir devletin kurulmasını arzulamaktadır. Getirmek istediği devlet modelinde ise üç farklı sınıftan söz etmektedir; en üstte filozoflardan oluşan “yöneticiler”, altında “koruyucular” ve “çalışanlar/besleyenler”. Buna göre akıl yöneticilerde, irade ya da isteme gücü korucularda ve duygular ile tutkular da çalışanlarda birikmektedir.

    Bu amaçla yanına gittiği Tiran Diyonisos, iktidarı filozoflarla paylaşmaya yanaşmaz: Platon burada umduğunu bulamadığı gibi, hayatı da tehlikeye girer, hatta köle olarak satılmaktan arkadaşları sayesinde zor bela kurtulur. Filozof buradan da umduğunu bulamayınca fikirlerini kendine saklar, içine kapanır ve kaçtığı Atina’ya döner. Platon bu kez içinde bulunduğu rejim üzerine fikir yürütme yerine sistem içinde özgün örgütlenmesini sağlamaya çalışır. Ağaçlık bir alan olan Akademos bahçesinde kendisine ait mülkte kendi okulu olan Akademia’yı kurar ve burada gençlerin eğitilmesiyle uğraşır.

    Platon öğrencileriyle Sokrates’in yaptığı gibi gürültülü Pazar yerinde değil, sakin bir bahçede, efsane kahramanı Akademos’un mezarı (heykeli) yanında ders verir. Akademia’nın kapısına da “MATEMATİĞİ BİLMEYEN BURAYA GİRMESİN” (bazı kaynaklarda da “Geometriyi Anlamayan Giremez” diye belirtiliyor) sözlerini yazar.

    İnsanın dünyasıyla soyut dünya arasında bir köprü olan Platon, ideal ya da idealar dünyası varoluş kuramıyla sanatı da dışlamıştır. Ona göre zeki birinin yaşamdaki sonul amacının, şeylerin yüzeyini geçerek alttaki gerçekliğe nüfuz etmek olması gerektiğine inanmaktaydı. Buna ulaşmak için, insanın duyulur dünyayı oluşturan geçici şeylerin içini ve arkasını görmesi ve kendisini duyulur dünyanın ayırtmanlarından ve çekiciliklerinden kurtarması gerekir. Platon’u sanata düşman ettiren şey bu gerekliliktir. Filozof, sanatın bir temsil etme olduğunu ve esas olarak da duyulara seslendiğini düşünüyordu. Ona göre sanat eserleri iki kere aldatıcıdır; çünkü, aldatıcı suretlerin aldatıcı suretleridir. Bu dünyanın uçucu şeylerini sahte bir parlaklıkla sunar. Onlara duyduğumuz duygusal bağlılığı güçlendirirler; böylelikle, duyulur dünyanın aldatıcı yüzeyinin üstündeki zaman dışı ve duygusal olmayan gerçekliğe yükselmek olan gerçek görevimizden bizi alıkoyarlar. Bu yüzden de ruhumuz için tehlikelidirler. Platon kendi kurmak istediği ideal toplumda buna izin vermek istemediği için sanatın Akademia’ya da girmesini zararlı görür. Hatta Platon’un bu öğretisi, o çağdan beri sanatı yasaklamak ya da denetlemek isteyen insanları yüreklendirir.

    Şiir Akademia’dan kovulmuş olduğu halde yine de orada egemendi. Belki de gençlik yıllarında şiir yazan Platon, bu tutkusuna yenik düşmüştü.

    Platon’un okulunda Platon’un dışında başka öğretmenler de ders vermekteydi. Yani Akademia’nın çatısı altında akademistler ve öğrenciler bulunmaktaydı. Akademia’nın müfredatında ise şu dört bilim öğretiliyordu; Matematik, Müzik, Diyalektik ve Astronomi.

    Tabir yerindeyse Akademia asık suratlıların yeri idi. Platon’un yüzü de pek gülmezdi. Her şeyden önce siyasal emelini gerçekleştirememişti. Akademia onun için bir kaçış gibi gözükse de, hep kafasında kurmak istediği siyasal sistem, yani ideal devlet kuramı yüreğinin bir köşesinde saklıydı. Bunun hıncını sanki sanattan ve öğrencilerinden çıkarıyordu. Platon’un öğrencilerine hep yukarıdan bakan bir yüz ifadesi vardı. Çünkü Platon Akademos bahçesinin bol oksijenli ve güneş ışınlarının zor sızabildiği mistik mekanında yürürken, bakarken, dinlerken veya insanlarla konuşurken içi onlarla değildi; bütün dikkati kendi içine yönelmişti. Ona göre her şey yerinden oynamıştı. Eski gelenekler, inanç, yasalar yıkılmıştı; egemenlik Platon’un “ayak takımı” dediği insanın eline geçmişti. Bu yüzden zorunlu nedenlerden dolayı Platon’un bedeni Akademos bahçesinde inşa ettiği okulda olsa da, düşünceleri farklı diyarlarda geziniyordu.

    Akademi’nin sessiz bahçesinde Platon dünyanın politik bakımdan yeni baştan düzenlenmesi hakkında plan yapmaktan vazgeçmemişti. Bunun için canını zor kurtardığı Sirakuza’ya bir kez daha gitmişti. Atina ile Sirakuza, Akademia ile hükümdar sarayı arasında mekik dokuyan Platon bu gidişinden de bir sonuç elde edemedi.

    Büyük filozof, Atina gibi demokratik bir kentte olanaksız kıldığı siyasal önderliğe ulaşamamanın kendisinde yarattığı boşluğu bir ölçüde doldurabilmek için, yaşamının sonlarına doğru kendini entelektüel etkinliklere verdi. Kurduğu Akademia, felsefe, matematik ve bilim çalışmalarının merkezi oldu. Akademia varlığını herhangi bir çağdaş üniversitenin şimdiye dek ulaşabildiğinden daha uzun bir süre, 900 yılı aşan bir tarih boyunca başarıyla sürdürdü ve bu sürenin büyük bir bölümünde Atina’yı klasik dünyanın en önde gelen öğrenim merkezi yaptı.

    Sokrates’in öğrencisi olan Platon, aynı zamanda Aristoteles’in de hocasıydı. Platon Akademia’da öğretmenlik yaptığı sıralarda Aristoteles de burada öğrenciydi. Aristoteles sayesinde Akademia’daki sözlü derslerin bir bölümünü biliyoruz. Akademia’daki sözlü dersler yazılı diyaloglardan anlaşıldığı kadarıyla herkese açık olmalıdır. Öyle görünüyor ki, alaya alma ve inatçı bir sorgulamaya dayanan Sokratesçi yöntemin Akadamia’da geçerli olduğudur. Gerek ideal betimlemelerde, gerek ideal ruh ve aşk betimlemelerinde gerekse de ahlak ve eğitim sorunlarında bu yönteme başvurulmuştur.

    Burada kullanılan Sokrates’in görünüşte yıkıcı olan alaycılığının amacı aslında insanı “uyandırmak” ve yaşamını duyumlara, isteklere ve sanılara indirgemek isteyen insana, bunlarla yanılsamalar dünyasına ulaşmaktır: Platon da sezgiyi önemser ve Akademos bahçesinin derinliklerinde gerçeği dile getiren logos aracılığıyla ulaşmaya çalışır. Akademia içinde Platon iki tür bilgini varlığına dikkat çeker: Maddi evren gibi güvenilmez ilan ettiği “genesis” (oluş) ve objesi gibi değişmez, kesin ve genel geçer saydığı “to ontos” (gerçek var olan). “Genesis” doksa (sanı) dediğimiz bilgidir ve güvenilmezdir. “To ontos” ise idelerin bilgisi olan episteme (hakiki bilim, bilgi)’dir. Bu tür bilgiyi matematikte yerleştirir. Bu yüzden de matematiği önemser ve Akademia’nını kapısına “Matematiği Bilmeyen Buraya Giremez” diye yazar. Platon kendi kurduğu okulda ide’nin bilimine ulaşmaya çalışır. Bu nedenle tabiatın bilimi dediğimiz physike (fizik) ve en yüksek iyinin bilimi dediğimiz ethik’te de ide’nin bilimine ulaşma vardır. Platon ide’leri gelip geçen şeylerin değişmez şekilleri, öncesiz ve sonrasız niteleyerek pozitif görürken, güvenilmez gördüğü doksaları (sanıları) ve duyumsal algılar dediğimiz aisthesis (estetik de bu sözcükten türetilmiş) de negatif birer kavram olarak görmektedir. Bu yüzden de sanatı aldatmanın aldatması olarak niteler.

    Akademia’da Platon’un görüşleri “sayı teorisi”ne dayandırılarak sistemleştirilmiştir. Bu da matematik ve astronominin gelişmesinde büyük rol oynadığı gibi bütün kosmos’u düzen uyum ve orantı olarak da açıklanmasını getirmişti. Pythagorası izleyen Platon, bunun günlük yaşayışımızın karmakarışık yüzeyinin altında matematiksel idealliğe ve kusursuzluğa sahip bir düzenin var olduğunu kabul etmişti. Düzenin gözle algılanamayacağını ama ancak akıl ile ulaşılabileceğini özgül araştırma programının peşinde, dönemin önde gelen matematikçilerini Akademia’sına doldurdu. Onun öncülüğünde, matematiğin ve bugün bilim dediğimiz alanların gelişmesinde büyük adımlar atıldı.

    Akademia’nın eğitilen kitlesi yetişkinlerdi; sakallı, erkek filozofların demek belki daha doğru olur.

    Buradaki pedagojik sistem, öğrencilerin öğretmenlerin görüşlerini papağan gibi tekrarlamak değil, kendi başlarına düşünmenin, tartışmanın, müzakere etmenin, akıl yürütmenin ve eleştirmenin öğretildiği bir okuldu. Bu sayede anlık ve bilginin eleştiriyle gelişeceği düşüncesi, o zamana dek olmadığı kadar hızlı yayıldı. Gerçeğin merakı, matematik ve fizik bilimlerini geliştirdi ve doğal dünyayı anlamak ve onları anahtar kabul etmekle ilerledi. Platon’un kendisinde de, kurduğu Akademia’nın felsefesinde de her türlü yetkeden bağımsız, kendi başına düşünmekten yanaydı.

    Platon’a göre gerçeğe ancak yetkin insanlar yaklaşabilirdi. Yetişkinleri bu konuda hızla yetkin kılmak gerekirdi. Böylece bunlardan öyle bir toplum yaratılmalıydı ki, bilgelerden başka bir şey olmayan bu yetkinlerin seçimini, eğitim ve öğretimini gerçekleştirebilsin. Bu bilginlerin, bu yetkinlerin sınırsız bir yetkisi olmalıdır, bu yüzden de bilginlerin hükümdar olmasını istiyordu. Daha sonra da, Akademia yetişkin öğrencileri eğittiğinden dolayı, olgunlaşmakta olan gençlere yüksek eğitimin verildiği bütün yapıları kapsayarak süre gelmiştir.

    Platon’un ölümünden sonra, Akademia’nın başına M.Ö. 347 yılında yeğeni Speusippos (M.Ö. 407-339) geçti. Platon döneminde geliştirilen “akademi felsefesi” yeğeni tarafından da yürütüldü. Speusippos’n ölümünden sonra Akademia’nın başına Platon’un Sicilya’da devlet kuramına katılanlardan biri olan Ksenokrates (M.Ö. 396-314), daha sonra da sırayla Palemon (M.Ö. 350-267) ve Krate geçti.

    Platon’la başlayan ve M.Ö. 80 yıllarına dek süren akademinin bu dönemi “Eski Akademi” olarak tanımlanmaktadır. Daha sonrasında “Orta Akademi” ve “Yeni Akademia”den söz edilir. Karneades ve ötekiler bu dönemde öne çıkarlar. Orta Akademia’nın şüpheciliğini eleştirip, Stoacıların hakikat kıstasları hakkındaki öğretilerine karşı çıkmışlardı. Sonraki devirlerde Akademia Platon’cu, Stoacı, Aristoteles’ci tarzda birleştirildi. İ.S. 4. ve 5. yüzyılda Akademia tamamıyla Yeni-Platonculuk öğretisinin etkisine geçti.

    Bizans döneminde Yunanistan’ın örgütsel yapısı değişti. Yunanistan’da Batı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra burası Bizans İmparatorluğu’da kültürel açıdan önemli bir konum elde etti. Tehodosios II’nin Yunanlı karısı Eudoskia’nın etkisiyle İstanbul’da bir Akademia kuruldu (425).

    Justinianus (482-565) amcasının yerine Bizans imparatorluğunun tahtına geçtikten sonra eski Roma imparatorluğunu yeniden kurmak, Akdeniz’i bir Bizans gülü haline getirmek için haçlı seferi niteliğinde savaşlara girişti. Yaptığı bir çok savaşta yenilgi almasına karşın bir çok ayaklanmayı da bastırmıştı. Din alanında Justinianus rahipliği teşvik etti. Paganlığın yuvası olan Akademia’yı da 529 yılında kapattı. Böylece Platon’la başlayan ve 900 yıl süren Akademia’nın serüvenine nokta konuldu. Ancak bu okul daha sonra gelen üniversite ve akademilere öncülük yaptı.

    Eyyüp DEMÎR kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapmakta. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunmaktadır.