Etiket: #Amasra

  • İşin sağlığını düşünenler, İşçinin sağlığı nerede?

    Çoğu zaman kullanılan dil; niyeti, hedeflenen amacı ortaya koyar. 2012 yılında çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu da buna bir örnek. Kanunun amaç maddesi şu şekilde yazılmış;

    “Bu Kanunun amacı; işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir.”

    Görüldüğü gibi, işin sağlığı öncelikli bir bakış olarak yasanın ruhuna yansımış. İşçi, o işin bir parçası sadece birileri için. 10 yıldır yürürlükte olan Kanunun işçi sağlığını ve güvenliğini koruyamadığı, işyeri şartlarını iyileştirmediği ortada. Bunu, yaşanan gerçekler üzerinden net olarak söylemek mümkün. Rakamlar iyileşmeye işaret etmiyor. Yasanın çıktığı 2012 yılında 74.871 iş kazası olmuş ve 744 işçi yaşamını yitirmişken, 2020’ye kadar yılda ortalama 317.216 iş kazasında 1400 işçi yaşamını yitirdi. Geçen 10 yılda yasanın pek çok maddesinde toplam 11 kez değişiklik yapıldı. Tüm işçilerin kapsanacağı iddiası ertelemeler nedeniyle gerçekleşemedi. Kamu kurumları ile 50’den az çalışanı olan ve az tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerinde uygulanması ise 31.12.2023 tarihine ertelenmiş durumda. Sadece bu veriler bile yasanın amacına ulaşmadığının bir göstergesi.

    6331 Sayılı Kanun ve bağlı mevzuat ile müstakil bir işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatına kavuşulmuş olmakla birlikte, iş kazaları nedeni ile ölüm ve maluliyet oranlarında herhangi bir gerileme meydana gelmiş değil hatta iş kazaları nedeniyle ölümler her sene artmakta. Bunun en temel nedeni, yasanın kurgusunun iş cinayetlerini önlemeye yönelik olmaması. Bu kanunun amacı; patronların iş kazası nedeni ile cezai yaptırımlara muhatap olmaması için yani patron ile iş kazası arasındaki illiyet bağını kesmek için iş güvenliği uzmanlarının okkanın altına girmesini sağlamaktan ibaret.

    Herhangi bir yasa çıkarılırken o günkü siyasi atmosferi, mevcut konjonktürü unutmamak gerek. Piyasa ekonomisinin kabul edildiği, sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasının hedeflendiği, her şeyin kâr öncelikli olarak düşünüldüğü, kısaca vahşi kapitalizmin kurallarının uygulandığı bir süreçte işçinin sağlığı çokta önemli olamazdı. Nitekim sadece madencilik sektöründe Karadon’u, Soma’yı, Ermenek’i, Amasra’yı ve daha yüzlerce acıyı yaşadık bu süreçte.

    İş güvencesinin kaldırıldığı, işletmelerin bölünerek küçük parçalara ayrıldığı ve bu suretle örgütlülüğün parçalandığı, esnek çalışmanın yaygınlaştırıldığı, işçinin kiralanabildiği bir ortamda “her derde deva” bir yasanın çıkması mümkün mü?

    Her şeyin piyasalaştırıldığı gibi, bu alanda da pek çok şey piyasanın önceliklerine göre şekillendi. Kâr hırsının belirleyici olduğu kapitalist üretim ilişkileri yasanın özüne yansıdı. Yasada; iş sağlığı ve güvenliği olarak tanımlanan önlemlerin etkisizleştirilmesi, serbestleştirilmesi ve bunların işverene yaratacağı yükün mümkün olduğunca azaltılması öngörüldü. İş güvenliği uzmanının ve işyeri hekiminin eğitimi ve istihdamında özel şirketlerin etkili olduğu bir model ortaya çıktı. Meslek örgütleri süreçten dışlandı. Hizmetlerin yaygın olarak ortak sağlık ve güvenlik birimi (OSGB) adı verilen şirketlere devredilmesi ve denetimin zayıf olması pek çok işin kâğıt üzerinde kalmasına neden oldu.

    TTB eski başkanlarından Bayazıt İLHAN konuyu gayet net özetlemiş: “Yasanın detaylarına bakınca iş cinayetlerinin engellenememesinin nedenleri görülmekte. İşyerlerinde denetimden sorumlu ve gereğinde işi durdurma gibi yaşamsal görevleri olan iş güvenliği uzmanları işverenin çalışanları arasından görevlendirdiği kişiler olabiliyor. İşveren ‘çalışanları arasında belirlenen niteliklere sahip personel bulunmaması hâlinde, bu hizmetin tamamını veya bir kısmını ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alarak’ da yaptırabiliyor. Her iki durumda da denetim ayağında bir piyasa ilişkisi var. Ücretini ödeyen, sözleşmesini feshedebilecek bir işverene karşı iş güvenliği uzmanının bağımsızlığından söz edilebilir mi? Aynı bağımlılık ilişkisi işyeri hekimi için de geçerli. Üstelik yasa, işverenin ‘belirlenen niteliklere ve gerekli belgeye sahip olması hâlinde’ iş güvenliği uzmanlığını kendisinin yapabilmesini de öngörüyor. İşyerinin denetim yetkisini işverenin kendisine veren bir düzenleme, inanılmaz”.

    Böyle bir yasadan fazla bir şey beklememek gerek. Ne iş kazaları önlenebilir ne de meslek hastalıkları tespit edilebilir.

    Sonuç olarak; işçi sağlığı ve iş güvenliği bütün çalışanları ilgilendiren, çalışma yaşamının en temel unsurlarından biri. Sağlıklı ve güvenlikli bir ortamda çalışmak her çalışanın hakkı ve işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması öncelikle devletin ve işverenin görevi.

    Çökmüş bir İSG sisteminde toplum sağlığı ve refahı söz konusu olamaz. Kamusal bir işçi sağlığı ve iş güvenliği ortamı yaratmak için bütünlükçü bir işçi sağlığı ve iş güvenliği sistemine ihtiyaç bulunmakta. İşçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin uygulamada denetlenebilmesinin tek yolu, demokratik denetim sistemlerinin oluşturulması. Sağlık, güvenlik ve çevreyle ilgili özerk-demokratik bir kurumsal yapının sendikalar, meslek odaları ve üniversitelerin içinde yer aldığı kurumsal bir yapı tarafından hayata geçirilmesinin olanaklarını yaratacak ısrarcı, kararlı bir mücadele anlayışının yerleştirilmesi ertelenemez önemde.

    Yaşanan iş kazaları gibi işçi sağlığı ve güvenliği konusu da sadece teknik bir konu olmayıp yaşam ve emek mücadelesinin bir parçası. Bu nedenle tüm tarafların katılımı ve emek eksenli politikalarla ancak çözülebilir.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu. TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Amasra Kömürünün Hazin Hikayesi

    Çoğumuz Amasra’yı Çeşm-i Cihan (Dünyanın göz bebeği) olarak bilir. Tarihiyle, eşsiz manzarası ile çok nezih bir sahil beldesi olan Amasra, milyonlarca yıldır bağrında karaelmas denilen taşkömürünü saklar. O kömür ki son yıllarda enerji sektörünün vazgeçilmezi olmuş. Köylerinden kalkıp gelen gençler, karaelması yeryüzüne çıkarmak için derin karanlıklarda ömür tüketmeye başlamış. 100 yıla yakın kömür üretimi yapılan bölgede, 1967 yılında Zonguldak Kömür Havzası Tevsii Projesi ile üretim bölgesi kurulmasına karar verilmiş. Kendi halinde, sessiz sedasız yaşam sürülen bu belde, şimdi grizu/kömür tozu patlamasında yaşamını yitiren 42 gencin acı hikayeleri ile ülke gündemine girdi.

    Bölgede kömür üretimi devlet eliyle yapılmaktaydı ancak son yıllarda uygulanan özelleştirme politikaları Amasra’ya da uzanmıştı. Bölgedeki kömür sahaları, rödovans (kiralama) yöntemiyle özel sektöre açılmıştı. 2005 yılında yapılan ihaleyi Hema Endüstri A.Ş. kazandı. Özel sektöre verilen TTK-Amasra-B sahası, bu havzadaki kömürlerin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmaktaydı.

    Sözleşmeye göre, şirket sahada 20 yıl süreyle kiracı olarak çalışacak ve 3 yıl hazırlık sürecinden sonra ürettiği kömür karşılığı kamu kurumuna rödovans bedeli ödeyecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Taahhüt edilen sürede üretime geçilemedi. 4 kez süre uzatımı yapıldı. Şirket, üreteceği kömürle çalıştırılacak termik santral kurmak istedi. Yoğun toplumsal ve hukuki itirazlar oldu ve santral kurulamadı.

    Hema Endüstri A.Ş.’nin imzalamış olduğu Amasra-B Sahasının Sözleşmesi, firmaların talebi üzerine 2011 tarihinde devir sözleşmesi ile Hema Dış Ticaret A.Ş.’ye devredildi. Hema Dış Ticaret A.Ş. firması da ticari unvanını 2012 tarihinde Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. olarak değiştirdi.

    Bugüne kadar bir türlü gerçekleşmeyen üretim karşılığı rödovans bedelinin kuruma ödenmediği ve sözleşmeye uyulmadığı resmi kurumların kayıtlarına girdi. Davalar açıldı, hukuki süreçler yaşandı. Bölgede pek çok toplumsal eylem düzenlendi.

    2019 yılında Maden Kanunu’nda kamu kurumlarının ruhsatlarının bölünmesi ve devredilmesine yönelik değişiklik yapıldı. Buna göre; “Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsatlarını işletmeye, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir. Bu fıkra kapsamında yapılacak ihale sonucunda Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, ihaleyi kazananla yapacağı sözleşme hükümleri saklı kalmak kaydıyla ihale edilen sahayı devredebilir ve ihaleyi kazanan adına ruhsat düzenlenebilir. Ruhsat devrine esas olan sözleşme ilgili ruhsatın siciline şerh edilir.” denilmekte.

    Bu düzenlemeyle 2005 yılında kiralama yöntemiyle şirkete verilen sahanın ruhsatı söz konusu şirkete verildi. Bu değişikliklerden sonra Amasra sahasında özel sektörün payı yüzde 97’ye yükselirken, kamu kurumunun payı ise yüzde 3’e kadar düştü. Bugün itibarıyla özel sektörün rezervi 606 milyon ton iken kamu kuruluşu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nun (TTK) 16 milyon ton rezervi kaldı. Kamu kurumunun sahip olduğu ve yıllardır çalıştığı saha tabiri caizse elinden alındı. Kurum, bir köşeye sıkıştırıldı ve sahibi olduğu sahada sığıntı durumuna düşürüldü.

    Bu da yetmemiş gibi halen çalışılan kömür ocağının alt kotları da özel şirkete verildi. Bunun anlamı, derine doğru inen kömürlere yeni yatırımlar yapılamayacaktı. Nitekim, büyük yatırımlardan vazgeçildi sadece günü kurtaracak uygulamalar, işlemler yapıldı.

    İster özel sektör olsun ister kamu sektörü olsun yan yana ya da altlı üstlü çalışmanın riskleri vardı. Özellikle yeraltı kömür madenciliğinde işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bu riskler fazlaydı. 2017 yılında hazırlanan bir raporda rezerv bölünmesi ve bu tür çalışmanın sakıncaları açıkça belirtilmişti:

    “…Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve HATTAT Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. firması arasında akdedilen sözleşmeye göre Amasra Havzası’nda -400 kotunun üstünde (ATİM) ve altında(HATTAT) çalışılacak komşu panolarda taraflarca koordinasyonsuz bir biçimde belirlenmiş olan özgün termin planlamalarına uygun çalışmalar; maden işletmeciliği tekniğine, ekonomik gerçeklere ve madencilik çalışmalarında iş güvenliği ilkelerine (yukarıdan aşağıya çalışma/önce üst damarın alınması/suya-gaza karşı topuklar tesis edilmesi vb) uygun değildir.” (BEÜ, Maden Mühendisliği Bölümü, 2017)

    Ama bu ülkede ne yazık ki bilime, emeğe, deneyime fazla önem verilmezdi. Söylenenler unutulur, yazılanlar kağıt üzerinde kalırdı. Toprağa verilen gencecik canlar da çabucak unutulurdu. Ateş sadece düştüğü yeri yakardı.

    Görünen köy kılavuz istemez. Yakın gelecekte çok küçük rezervi kalan kamu kurumuna, “havzadan tamamen çık” denilebilir. “Dağdan gelip bağdakini kovmak” deyimi herhalde bu örnek için söylenmiş olsa gerek.

    Umarım bu kez yanılırım…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Amasra faciasının yasal sorumluları

    Her maden faciasından sonra kamuoyunun artan hassasiyeti sonucu olayın şüphelileri hakkında hızla davalar açılır, tutuklamalar yapılır ve bir süre sonra her şey unutulur, gider.

    Hukuk sistemimiz bu tür olayları derinlemesine irdelemeye uygun olmadığı için faciaların gerçek nedeni ve sorumluları ne yazık ki ortaya çıkarılamaz. Bu durum dün böyleydi bugün de aynı.

    Anayasa’ya göre ülkemiz “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Tüm yasal düzenlemeler anayasa, yasa, yönetmelik hiyerarşisine göre yapılır ve uygulanır.

    Anayasa Madde 49 – “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. (Değişik fıkra: 3/10/2001-4709/19 md.) Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”

    Anayasa’ya göre devletin, “çalışanları korumak” gibi bir görevi bulunmaktadır.

    Ayrıca, Anayasa’nın 168. maddesi “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir….” şeklinde başlamaktadır.

    6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın İşverenin genel yükümlülüğü başlığı kısmında;

    Madde 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

    a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.

    b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.

    c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır.

    ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır.

    d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.

    (2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

    (3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.

    (4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.

    Yine İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nde; “İşveren, işle ilgili her konuda işçilerin sağlık ve güvenliğini korumakla yükümlüdür” denilmektedir.

    Görülmektedir ki mevzuat, işçilerin sağlık ve güvenliğinden devleti ve işvereni öncelikli olarak sorumlu kılmıştır.

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın – Amasra’da, bir kamu kurumu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’ne (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde grizu patlaması sonucu 42 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu işletmenin işvereni; ilgili kamu kurumudur, bakanlıktır, devlettir. Mevzuat gereği, sorumlular açıkça bellidir: Yükümlülük işverendedir.

    TTK, Eneri Bakanlığı’na bağlı bir kamu kurumudur. Tüm kadro atamaları, yatırım programları, işleyişle ilgili makro plânlamaları Bakanlık tarafından yapılır. Programlanan tüm işlemler Bakanlık onayıyla yürürlüğe girer.

    Kamu adına yapılan maden denetimleri ise, Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yerine getirilir. Bu denetim yükümlülüğünün ne kadar yerine getirildiği özellikle sorgulanmalıdır. Bilirkişi ön raporunda da bu eksiklikler açıkça dile getirilmiştir.

    Kamuda yetki ve sorumlulukların nasıl kullanılacağı, yetki devrinin nasıl yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Kamu yönetimi alanında “yetki devri”, kamu yöneticilerinin Anayasa, kanun, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlerden kaynaklanan yetkilerinin bir kısmını, sınırlarını yazılı olarak belirlemek kaydıyla aynı örgüt içinde alt kademelere devretmeleri olarak tanımlanır.

    Yetki devrinde, sorumluluğun yetki devredilene geçmesi genel hukuk kuralıdır. Buna karşılık kanunlarda sorumluluğun devredenden ayrılmayacağına dair hükümler, üstün de sorumluluğunun devam edeceğini gösterir.

    Uzman görüşlerine göre, “Bakan ve her kademedeki Bakanlık ve kuruluş yöneticileri gerektiğinde, sınırlarını yazılı olarak açıkça belirlemek şartıyla yetkilerinden bir kısmını astlarına devredebilir. Ancak, yetki devri, yetki devreden amirin sorumluluğunu kaldırmaz.” denilmekte.

    Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere sorumluluk, hiyerarşik olarak en üst kademeden başlayarak aşağıya doğru inmektedir. Müteselsil sorumluluk ilkesi gereği de yetki ve sorumluluk oranında tahkikat yürütülmelidir. Amasra faciası ile ilgili soruşturma ve kovuşturmanın da bu doğrultuda yapılması uygun olacaktır.

    Oysa, tüm iş kazalarında en alttakiler asıl sorumlu gibi görülmekte ve hesap sorulmaktadır. Elbette ihmali olan herkesten hesabı sorulmalıdır ancak yetki ve sorumluluk silsilesine göre yapılacak uygulama daha adil olacaktır.

    Bugüne kadar yaşanan örnekler böyle olmamıştır, umalım bu kez farklı olsun…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Karaelmas

    “Yine bir kömür

    kütürdedi sobada

    kayıp bir madencinin

    kalbi rast geldi

    atıverdi sıcak odada”

    Sunay AKIN

                                                                                                                                                       Karası işçiye, elmas patrona.

     

    Sonbaharın serin bir akşamında 14 Ekimde Çeşm- i Cihandan / Amasra’dan kara haber geldi. Madende yine grizu patlamış, nefeslikten kapkara duman yükselmeye başlamıştı. Madenciler bunu çok iyi biliyordu, soluğu kuyubaşında aldı kadını, çocuğu, yaşlısı.

    Kolay değildi elbette fidan gibi delikanlısını, gözünden sakındığı oğlunu, yakışıklı babasını sonsuza kadar kaybetme korkusu.

    Madene inen gençlerin hayalleri vardı. Okula başlayan çocuğu ile gurur duyanı, doğacak oğlunu hayal eden baba adayı, eşine evlilik yıldönümü için sürpriz yapacak olanı, evleneceği kıza hediye alma heyecanı ve daha bilinmeyen pek çokları…

    Acı haberle tüm hayaller, tüm umutlar toprağa gömüldü. Hava karardı bütün gönüller kapkara oldu.

    Kömür ocağında grizu patladı, 41 madenci yaşamını yitirdi. Havza bu olaylara alışık deniyordu ama ölüme nasıl alışılırdı ki…

    Yönetenler de geldi baca ağzına. Nutuklar çekildi. Gereken yapılacaktı. “Şehitlerin” yakınlarına kucak açılacaktı. Bunlara alışıktı madenci yakınları ama “hamdolsun 24 saatte cenazelere ulaştık” sözünü yeni duyacaktı. Keşke “hamdolsun işçilerimize sağ salim ulaştık” denebilseydi.

    Keşke madenciler vardiya bitiminde türkü söyleyerek çıksaydı kuyudan, alınteri kömür tozuna bulanmış. Sadece kara gözleri görünseydi, gülümseyince beyaz dişleri.

    Olmadı, olamazdı. Çünkü; ucuz işgücü üzerinden sermaye birikimi için madencilerin bedel ödemesi gerekiyordu. Birilerinin rahat yaşaması için onların çile çekmesi, canlarını vermesi gerekiyordu.

    Soma’da fıtrat olan Amasra’da kader olmuştu. Oysa madencinin kaderi bu olmamalıydı. Bilimin, tekniğin rehberliğinde ortak aklı kullanarak en zor işler kolaylaştırılabilirdi. Ama egemenler en ucuzu tercih ediyordu her zaman. Ucuz olan da insan emeğiydi, insan hayatıydı buralarda.

    Bu durumdan örgütlü mücadele ile kurtulabilirdi madenci ama örgüt yöneticilerinin hesabı başkaydı besbelli ki. Yönetenlerin yanında poz vermek daha çekiciydi. Çok zorlanırlarsa “provokasyona gelmeyin” deyip işin içinden çıkılırdı.

    İlk günlerin hengamesi geçince derin bir acının ağırlığı düşer gidenlerin evlerine. Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Yitip giden hayatlar, geride kalan parçalanmış yürekler, acılar, acılar…

    Devletin en üst ağzından olay “kader plânı olarak kabul edilip tekrar olabileceği de” söylenince bundan sonraki gelişmelerin seyri belli gibidir. Her zamanki gibi birkaç günah keçisi bulunup gereği yapılacak ve kamu vicdanı rahatlatılacak.

    Bu topraklar çok eskilerden beri acıya alışıktı. 1906 yılında Osmanlı maden işçilerinin yaralanma riski, Avrupa ve ABD deki işçilere göre 5 ile 25 kat fazlaydı. 1000 ton kömür çıkarılması için Osmanlı’daki ölüm oranları, İngiltere ve Fransa’ya göre 10 kat fazlaydı. Maden işçilerinin kara bahtı yaklaşık iki asırdır değişmedi. Zihniyet değişmediği sürece bu döngü devam edecek gibi.

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesi.

  • Yukarıda açlık var, aşağıda ölüm

    Madenlerde ilk gaz algılaması, kafasında uzun bir fitil yanan ve omuzlarına ıslak bir battaniye alarak kömür madenlerine inen madenciler ile yapılırdı. Bu ilkel gaz dedektörü madenciler, öncü olarak madenin içlerine doğru ilerlerdi. Bulundukları yerde bir gazın varlığı durumunda kafalarındaki yanan fitil gaz ile buluşarak büyük bir patlamaya neden olur ve öncü madenci hayatını kaybederdi. Ölüme gönderilen ‘cesur’ maden işçisinin canı karşılığında verdiği sinyal sayesinde diğer maden işçileri yaşamaya ve çalışmaya devam ederlerdi.

    Bu, ilk gaz algılama modeli, maden ocaklarını ellerinde bulunduranların vicdanlarına sığsa da üretimde aksamaya neden olduğundan yeni arayışlara girişildi. Kara elması yeryüzüne çıkartmak isteyen insan ile yeryüzü arasında kıyasıya bir mücadele gerçekleşiyordu. Ve bu mücadelede maden işçilerine bu kez kanarya kuşları eşlik etti. Maden işçileri ocaklara kanarya kafesleri ile inmeye başladı. Solunum sistemini kontrol eden sinir sistemi ile insana benzemesi ve ötücü kuşlardan olması sebebiyle kanaryalar maden ocaklarında gazı algılamak için kullanılan ikinci yöntem oldu. Oksijen ve metan gazına hassasiyetleri insana göre çok daha yüksek olan kanaryalar oksijen azalması ya da metan gazı artışı durumunda ötmeyi bırakır. Bu durum zehirlenme veya patlamanın habercisi olurken geride çoğu kez ölen bir kanarya kalır. (Seçkin Barbaros)

    Yıl 2022. Dün Soma’da, Dursunbey’de, Aşkale’de bugün Amasra’da yaşananların pek farkı yok ne yazık ki. Bugün kanarya kuşlarının yerini ölçüm makineleri aldı. Madenlerde artık ne kafasında fitil yanan insan, ne de kafeslere konulan kanarya kuşları var. Ama madenciler ölmeye devam ediyor. Karaelmasın karası maden emekçisine, elması ise patronlara kalacak şekilde bölüştürülüyor. Ucuz işgücüne dayalı sermaye birikim modeli üzerine kurulu düzende en ucuz olan işçilerin hayatı oluyor. Kaza senaryoları bir sürü teknik gerekçelerle süslense de sonunda hayatını yitiren canlar, geride bıraktıkları gözü yaşlı kadınlar, çocuklar…

    Soma’da ‘fıtrat’ olan Amasra’da ‘kader’ oluyor. Maden işçileri kuyudan türkü söyleyerek çıkmalıydı, oysa cenazeleri çıkarıldı. İşçi cenazelerinin erken çıkarılması devletin en üst ağzından başarı gibi sunuldu. Devletin görevi, işçilerin can güvenliğini ve sağlığını korumak olmalıydı oysa. Ne kadar koruduğu sonuçtan belli ne yazık ki…

    Olayın teknik nedenleri tartışılır elbette ama kömür madenlerinde 18. yüzyılda yaşananların bugün maden emekçilerine yaşatılması düşündürücüdür. Madencilerin korkulu rüyası olan grizu patlamaları toplu can almaya devam ediyor ve bu durum yöneticiler tarafından kader olarak tescilleniyorsa facianın teknik nedenlerini tartışmanın anlamını yitirdiği bir gerçektir.

    Facianın yaşandığı kömür ocağı bir kamu kurumuna aittir. Yani işletmenin sahibi, işvereni devlettir ve olayın asıl sorumlusu devleti yöneten siyasi iktidardır. Bunun dışında sorumlu aramak olayı saptırmak ve gerçekleri örtbas etmek olur.

    Örgütlülüğü güçlü olan toplumlarda denetim ve otokontrol mekanizmaları da güçlü olur. Bu anlamda sendikaların, meslek odalarının ve demokratik kitle örgütlerinin yaşanan iş cinayetlerine tepkileri ve bunun toplumdaki karşılıkları birer göstergedir. Siyasi iktidarın olayı bir an önce kapatmak ve gündem değiştirme talebine karşı toplumsal hafızayı diri tutmak ve faciayı unutturmamak öncelikli görev olmalıdır.

    Amasra faciasında yaşamını yitirenlerin tamamına yakını 35 yaşın altında gençler. Kimisi doğacak çocuğunu dahi göremedi. Hepsinin hayalleri vardı. Çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yaşayacakları vardı, hepsi toprağa gömüldü. Onlara karşı toplumun vefa borcu, sorumluluğu var ancak asıl sorumluluk ülkeyi yönetenlerin, karar vericilerin.

    Maden cinayetlerinin yaşanmadığı bir ülke ancak gerçek demokrasinin yerleşmesiyle hayat bulacaktır. Soma davasının avukatları Can ATALAY ve Selçuk KOZAĞAÇLI’yı hapse atıp madenciyi tekmeleyeni ataşe olarak atayarak ödüllendiren zihniyet var olduğu sürece bu cinayetler ne yazık ki devam edecektir.

    Amasra’da ve diğer maden facialarında yaşamını yitiren tüm maden emekçilerine saygıyla…

    (*) Maden Mühendisi