Belki de aynı kişisel nedenlerden ötürü Cuma günü itibarıyla Amazon Prime’da gösterilmeye başlanan “The Tender Bar” (Şefkat Barı) daha güzel göründü gözüme. Bu filmin JR’ı ile daha fazla empati kurabildim diyelim. Bunda, filmin ana karakterinin çocukluğundan başlayarak gazeteci olmaya doğru giden (eli kalem tutan) bir yetişkine dönüşme hikayesinin de payı vardır kuşkusuz. J.R. Moehringer’in aynı adlı otobiyografik hikayesinden William Monahan’ın senaryosunu yazdığı ve George Clooney’in yönettiği film son yıllarda dikkat çekici bir biçimde artmaya başlayan ‘çocukluk hikayeleri’ listesine eklenen yeni bir madde gibi. Bu çocukluk hikayelerindeki artış da özel bir ilgiyi hak ediyor. Yeri gelmişken belirtelim. Bunun ‘eski dünya’ya dair bir özlemin mi ifadesi olduğu, yoksa tıkanmış bir bugünü geçmişi yeniden masaya koyarak aşma çabası mı olduğu merak uyandırıyor gerçekten de. Bu mevzuya ileri tarihlerde bakmak üzere filme dönelim yeniden.
8-9 yaşlarında olduğunu anladığımız JR ve dayısı Charlie arasındaki özel ilişkiyi takip ediyoruz bir bakıma. 1973 yılında, New York’un alt sınıflara ev sahipliği yapan bölgelerinden Manhasset’ta başlıyor hikaye. JR ve annesi dede evine dönüyorlar. Bu huysuz dede, kuzenler ve bağımsız ruhlu dayı ile geçen yıllar JR’ın da Pulitzer ödüllü bir gazeteci olmaya giden yoluna yoldaş oluyorlar bir bakıma. “The Tender Bar”, bir Amerikan Rüyası hikayesi olacakmış gibi düşündürtüyor ilk başlarda. Nihayetinde bu rüyanın fırsatlarını tepmiş bir dede, anne ve dayı figürü var. Barının adını Dickens koyan edebiyat düşkünü dayının, erken yaşta hamile kalan annenin kaçırdığı fırsatları küçük JR’ın değerlendireceği hissi sızıyor filmin satır aralarına. Hatta annesi istediği için Yale’i tam burslu kazanacak kadar parlak bir isim JR.
Ama kendi tabiriyle ‘alt orta üst’ (yani zengin gibi görünen!) sınıftan Sidney’a karşı duyduğu karşılıksız aşk ve ona kendini ispatlama çabası, yazarlığın da yolunda önemli bir parantez daha açıyor. Hem o dönemler “otobiyografik kitaplar pek revaçta”. George Clooney ve William Monahan ikilisi yazarın hayatının belirli bölümlerini dışarda bırakmayı tercih etmişler. Film, ağırlıklı olarak yazar olma hevesine odaklanıyor ama J. R. Moehringer’ın hayatı daha çok gazete makaleleri kaleme alarak geçiyor. Ama bunlar aynı zamanda edebi metinler. Clooney’in JR’ı ve çevresini anlatmayı tercih ettiği yol, bu elde ettiği başarının kaynaklarını da gösteriyor aslında. Yönetmen, bir ‘Amerikan Rüyası’ hikayesi anlatmaktansa, biraz teşvik ve fazlaca çabayla var olan yeteneklerin doğru yerlere kanalize edilebileceğini gösteriyor.
Bu bakımdan filmin mekanlarından birisi olan Dickens barın varlığı önemli. Bu bar, önce JR’ın sonra da arkadaşlarının attıkları adımların, aldıkları kararların takdir edilip, cesaretlendirildiği bir yere dönüşüyor.
“The Tender Bar”, eli kalem tutmak üzerine bir film aslında. Haliyle eli kalem tutanların fazla, diğerlerinin ortalama seyir zevki yaşayacakları bir yapım. Geçen yıl izlediğimiz “Gece Yarısı Gökyüzü” adlı felaketten sonra Clooney’in yönetmenliğini biraz daha toparladığı söylenebilir. Ama asıl oyunculuğu her zaman tartışmalı olan Ben Affleck şaşırtıyor dayı Charlie rolünde.
Bu soğuk kış gününde, sinemaya gidecek paranız var, salgından sakınacak haliniz yoksa iyi bir seçenek olarak değerlendirilebilir “The Tender Bar”.
Bir yanıt yazın