Etiket: #seçim

  • Du bakali n’olcek hal-i pür melalinden çıkmak gerek

    Memleketi temelinden sallayan bir ekonomik açmaz var ve 21 yıldır bu açmazın mimarlarından da hala medet umanlar.

    Aynı şekilde; muktedirlerin karşında da 21 yıldır aynı muhalefet var ve bu dipsiz karanlıktan çıkmak için yine bu muhalefetten medet umanlar var.

    Ama asıl yara, özellikle son 7-8 yılda halkın önemli bir çoğunluğunda, dut yemiş bülbül misali bir suskunluk var.

    Kendi derdini, meselelerini düşünmemesi, yapılması gerekenleri yapmaması, sorumluluk almak yerine kıyıda kenarda kalması, maruz bırakıldığı tüm kötülükler, olumsuzluklar ve çirkinlikler karşısında verilmesi gereken tepkiyi vermemesi var.

    Velhasıl yine kapıda bir seçim, yine aynı yüzler, aynı vaadlerle dolu vizyonlar ve yine “du bakali n’olcek” şimdi diye bekleyen bir toplum var.

    Oysa insan hak ve özgürlüklerini önceleyerek “yaşamın” kutsallığını düstur edinen, eşit ve hukukun üstünlüğünün var olduğu bir demokrasiyle yaşayabilelim diye, toplumsal mücadele vererek bu uğurda ceza evlerinde olanlar var ve bu insanların oralarda olmalarında hepimizin “suskunluk” suçu var.

    Ve belki de hepimizin; bir parça da olsa korkaklığının, ürkekliğinin, tehlikeden kaçmak için kaçamak yollardan gitmemizin payı var…

    Zira toplumsal desteği arkasına alamamış protesto eylemleri ve mitingler bir noktadan sonra başarıya ulaşamıyor. Ve muktedirlerin tüm aygıtlarının gücü bu evrensel hak ve hukuk mücadelesi veren insanların üzerine düşüyor.

    Toplumsa “du bakali n’olacek” modunda, sorumluluk alma aksiyonundan uzak, sadece seyre dalarak bekliyor…

    Artık; daralan sadece demokratik mücadele alanları değil, susanların haklarının mücadelesini verecek insanların büyük kısmının da özgürlüklerinden yoksun olması…

    Geçmiş dönemde okuduğum bir gazeteci, Belarus’lu müzisyen Mariya Kolesnikova’nın köşesine taşıdığı açıklamasında şöyle diyordu;

    “En çok aynı ülkeyi paylaştığım insanların özgür olmamasına ve korkmalarına üzülüyorum.”

    Ve ekliyor;

    “İnsanları hapislere tıkabilirsiniz, onlara 11 yıl ceza verebilirsiniz. Ama bütün bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Evet, iki ittifak da kapıda beliren seçim için vizyon açıklamaları yapıyor.

    Muhalefetin vizyon açıklaması her ne kadar tabanda anlaşılır bir siyaset dili olmasa da, dolu bir içeriğe sahip olduğu ortada. Ancak, halk tabanına ulaşamayan hiç bir siyasi hamle karşılık bulmaz. Susan ve maruz bırakıldıkları için hep bir kurtarıcı bekleyen halklar Özgür yarınlara ulaşamaz.

    Yine bir seçim, yine aynı aktörlerden medet ummak yerine, aktörün ta kendisinin halkın olması gerek.

    Muktedirlerin yarattığı korku ikliminden çıkabilmek için, sadece muhalefetten vizyon beklemek yerine, muhalefete seslenip; kendi derdini düşünmesi, kıyıda kenarda durmak yerine sorumluluk alması, maruz bırakıldığı tüm olumsuzluklar karşısında verilmesi gereken tepkiyi vererek “halk vizyonunu” birlikte belirlemeleri gerek.

    Tıpkı Mariya’nın söylediği gibi:

    “İnsanlar hapis edilebilir ama tüm bunlar ve hissettiğiniz korku, nefret, taktığınız prangalar şarkılarımıza, danslarımıza, kahkahamıza ve sevgimize çarparak parçalanacaktır.”

    Kurtarıcı ve onlardan hamle beklemek yerine halk olduğumuzu yeniden hatırlarsak; tüm baskılar, nefretler, korku duvarları, halka çarparak parçalanır, karanlık dağılır.

    Bunun için de;

    Olaylar karşısında katılımda bulunmak veya bir şeyler yapmak için harekete geçmek yerine “bakalım şimdi ne olacak?” modunda beklemekten ve sevgili Aziz Nesin’in; “du bakali n’olcek” hikayesindeki hal-i pür melalden çıkmak gerek…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Engellilerin siyasal katılma hakkını sınırlandıran etmenler nelerdir?

    Gelir, meslek, eğitim, cinsiyet, yerleşme biçimi, göç, yaş ve sınıfsal konum gibi siyasal katılmayı etkileyen nedenler arasında engellilik durumu da önemli bir yer tutmaktadır. Engellilik durumu, saydığımız bu nedenlerle de birleşerek, siyasal katılmayı sınırlandıran önemli bir etkene dönüşmektedir. Söz gelişi, engelli bir kişi, aynı zamanda alt gelir ve eğitim gurubuna da mensupsa, siyasal katılma, minimum düzeye inecektir. Ayrıca, engelli seçmenin erişimine uygun olmayan çevre düzenlemeleri, görme engellilerin, oylarını başkaları aracılığıyla kullanması gibi sorunlar da siyasal katılma hakkını sınırlandırmaktadır. Engellilere karşı kamuoyunda ve siyasal partilerin yönetim kadrolarında egemen olan “aciz kişi” yargısı da, siyasal katılma hakkının önündeki ciddi engellerden biridir.

    Engellilerin toplumsal ve siyasal yaşama katılımlarını etkileyen en köklü ve önemli etmenlerden biri de, beden-siyaset ilişkisinin tarihsel süreç içerisinde aldığı biçimdir. Siyaset alanının ve erkin, tarihin hemen her döneminde biyolojik ve fizyolojik açıdan güçlü bedenlere sahip bireylerce yönetildiği, yönlendirildiği, buna karşılık, dezavantajlı gurupların bu sürecin dışında bırakılarak ezildiği, hatta bu süreçte, engellilerin kötü ruhlu ve günahkar olarak algılanıp suçlandıkları bilinmektedir.

    araştırmacılar,16. ve 17. yüzyıllardaki gelişmeler doğrultusunda, bedenin sermaye birikimine ve üretim süreçlerine koşut olarak siyasal erk tarafından denetlenmesi gereken bir varlık olarak algılandığını ve byo-iktidar anlayışının, bedenin yapısını ve gelişimini kontrol etmek amacıyla anatomo-politika ve byo-politika yöntemlerini geliştirdiğini vurgulamaktadırlar. Bu açıklamalar dikkate alındığında engelli bireylerin tarihsel süreç içerisinde toplumsal ve siyasal alanın dışına itilmelerinin nedenleri daha da iyi anlaşılmaktadır.

    Bütün bu nedenlerin çarpan etkisi sonucunda engelliler, etkin siyasal faaliyetlerde bulunmaktan uzak durmayı tercih etmekte; bu yüzden engelliler arasında sandık başına gitme oranı düşük olmaktadır. Yine bu yüzden, engelliler, yönetici görevlere aday olmaktan çekinmektedirler.

    1965 yılında yaptığı araştırma sonucunda geliştirdiği “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı, en iyi engellilerin durumunu açıklamaktadır.

    Engelliler de uzun yıllardan beri toplum ve siyaset kurumu tarafından göz ardı edilmeyi öğrenmiş ve kabul etmişlerdir. Bu duruma, Seligman’dan esinlenerek Sn. Bayram Oran’ın ifadesiyle “öğrenilmiş Uzaklaşma” diyebiliriz.

    ENGELLİLERİN SİYASAL YAŞAMLA KATILMALARI NEDEN ÖNEMLİDİR?

    Cumhuriyetin kuruluşuna zemin oluşturan ilkelerden birisi, egemenliğin kayıtsız -şartsız ulusa ait olmasıdır. Bu demokratik ilkenin gerçekleşmesi, ancak halkın (ulusun) yönetime katılımının tam olarak sağlanmasıyla olanaklıdır. Ulusal egemenliğin gerçekleşmesi için katılımın yetmeyeceği, halkın yönetimi denetlemesinin de sağlanması gerektiği açıktır. Egemenliğin gerçekleştiricisi ve denetleyicisi olması gereken(ulusun önemli bir kısmının engellilerden oluştuğunda kuşku yoktur.

    Engelliler alanında katılımın bir politika olarak benimsenip geliştirilmesi, engellilerin haklarının korunup geliştirilmesinde ve ihtiyaçlarının karşılanmasında önemli bir fırsat olarak algılanmalıdır. Bu sayede kentsel çevrenin inşasından mesleki rehabilitasyona, eğitimden istihdama, birçok alanda daha kaliteli ve uygun hizmetin verilmesi sağlanabilecektir.

    Engellilerin siyasal alanında katılımlarının sağlanması, çağımızın modern yönetim anlayışı olan temsili demokrasinin çoğulcu niteliğinin gerçekleştirilmesi için kilit bir öneme sahiptir. Böylece toplumun diğer kesimleri gibi engelliler de yönetimde söz sahibi olma haklarını kullanma olanağına kavuşacaklardır.

    Daha demokratik bir toplum yaratmak için engellilerin hem yerel, hem de genel düzeyde siyasal yaşama katılımlarının sağlanması zorunludur. Yerel yönetimler, günlük yaşamın düzenlenmesine ilişkin çok önemli yetki ve sorumluluklara sahip, halka en yakın yönetimlerdir. Kentsel altyapı, ulaşım, kapalı ve açık alanların oluşturulması gibi günlük yaşamı ilgilendiren birçok alanda yerel yönetimler yetkili ve sorumludur. Bu nedenle engellilerin bu yönetim birimlerine katılması, yaşamlarını, önemli ölçüde kolaylaştırma potansiyeline sahiptir.

    Engellilerin genel düzeyde siyasal yaşama katılmaları, merkezi yönetim organlarında yer almaları, makro politikaların oluşumuna katkı vermeleri ve toplum yaşamını düzenleyen yasaların yapılmasına katılmaları anlamına gelecektir. Böylece engellilerin her düzeyde dikkate alınması ve yaşamın bütün alanlarının buna göre yeniden düzenlenmesi olanağı doğacaktır.

    Önümüzdeki yazıda Engellilerin Siyasal Yaşama Katılma Haklarının Hukuksal Dayanaklarını ele alacağım.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ankara’dan uzakta

    9 yaşındaki oğlumun peşinde okul benim, spor senin, müzik hepimizin diyerek oradan oraya koşturduğumuz 9 ayın ardından, ege kıyısında yer alan “memleket”e gitmek iyi gelecekti.

    Ülkenin cıva yoğunluğundaki ve etkisindeki gündeminden kafayı ayırabilmek pek mümkün olamasa da biraz büyüklerin gönlünü almak, biraz güneş-biraz deniz görmek, biraz tembellik etmek ruhumuzu sağaltacaktı.

    İlk gün, 40 yıldır oturduğumuz yazlık sitede, evin az ötesine 112 ambulansının ve iki polis arabasının gelmesi, kimi ağlayan kimi bağıran 8-10 gencin yığılmasıyla irkildik. Anladığımız kadarıyla biri bıçaklanmıştı, neyse ki hafif yaralıydı. Aynı arkadaş grubundaki gençler arasında olduğunu öğrendiğimiz olayda, bıçaklayan genç, bıçakladığı arkadaşının, kız kardeşine “asıldığını” iddia ediyordu.

    112 ekibi yaralıyı olay yerinden ambulansla uzaklaştırırken, polisler de şok içerisinde oldukları gözyaşları ve seslerinden anlaşılan diğer gençleri, iki polis arabasına bindiriyorlardı. Bıçaklayan genç hâlâ, “Beni alacaksan şimdi al amirim, çünkü ben bunu eninde sonunda öldüreceğim” diye bağırıyordu.

    Ne yazık ki, bütün bunlara tanık olmak durumunda kalan oğlum, ortalığın sakinleşmesinden sonra (sanırım en doğru soruyu bularak) şöyle sordu: “Anne, benim anlamadığım şu; o adamın üzerinde neden bıçak vardı?”!!

    ***

    Ertesi gün, babamın COVID-19 aşısının hatırlatma dozunu yaptırmak üzere, randevumuzu alarak en en yakın aile sağlığı merkezine gittik. Küçük ASM, COVID-19 önlemlerine uyma pratiği ile hayli çelişkili şekilde kalabalıktı. On-line sistem kilitlenmişti, randevuları olmasına karşın hasta kabul edemiyorlardı. Kalabalığın tamamına yakınını 65 yaş üstü kişiler oluşturuyordu ve hava çok sıcaktı. Biz de, bir ağaç gölgesinde sistemin açılmasını ve sıramızın gelmesini bekliyorduk.

    Aniden, az ötemizde 70 yaşlarında iki erkek, birbirinin boğazına yapıştı. Hiç sesleri çıkmıyordu, sadece birbirinin boğazını sıkıyorlardı. Öyle âni ve öyle sessizdi ki, önce şakalaşıyorlar zannettik ama şaka değildi. Ayırırım belki diye yanlarına koştum. Aynı anda, onlarla akran bir başkası müdahale etti ve “Ayıptır yahu, koca koca adamlarsınız” diyerek ayırdı onları. Yine hiç konuşmadan ama birbirlerine yumruk sallayarak aksi yönlere gittiler. Ayıran olmasaydı, iki koca adam, nereye kadar götüreceklerdi boğazlaşmayı bilemiyorum.

    ***

    Herkes anlaşmış gibi; markette kasa sırasında, otopark yeri dolayısıyla, vb. sudan sebeplerle benzer olaylar, kavgalar, küfürleşmeler yaz boyunca neredeyse ara vermeden sürdü gitti. “Hiç bu kadar aksiyonlu bir yaz geçirmemiştim” diyordu oğlum.

    Aynı günlerde, “Türkiye’nin dünyanın en sinirli ikinci ülkesi” olduğuna ilişkin bir haber sosyal medyada çokça paylaşıldı.[1] Bu durumu sadece “sinirlilikle” açıklamak mümkün mü bilemiyorum. Arkadaş buluşmasına belinde bıçakla gelme seviyesinden bahsediyoruz nihayetinde.

    Yine aynı dönemde Dr. Ekrem Karakaya ve Av. Servet Bakırtaş’ın öldürülmesinin ardından sevgili Alican Uludağ’ın DW Türkçe’de yayımlanan “bireysel silahlanma”[2] ve “suç oranlarında yaşanan patlama”[3] konusundaki haberleri daha çok veri sunuyor zannımca.

    Mikro ölçeğimizde bunlar olurken, ülke ölçeğinde yaşananlar ise hepimizin gözü önündeydi zaten…

    Ankara’da Özel Öğretmenler Sendikası’nın özlük haklarının iyileştirilmesi talebiyle yaptığı yürüyüşte polis öğretmenlere saldırdı. Öğretmen Betül Koca, İçişleri Bakanı düzeyinde hedef gösterildi.

    Aydın’ın Köşk ilçesine bağlı Mezeköy’de, hukuksuzca ellerinden alınan topraklarına jeotermal enerji santrali yapılmasına karşı çıkan köylüler jandarma tarafından darp edildi.

    Neşenin olduğu yerde şiddet olmaz. Şiddetten beslenenler neşeye düşmandır bu yüzden. Sayısız festival ve konser gerçek üstü gerekçelerle iptal edildi.

    Kadın cinayetleri aynı vahşetle ve hız kesmeden devam etti. Ve kadın cinayetlerinin bu boyutta olduğu ülkede, şarkıcı Gülşen arkadaşına yaptığı bir şaka dolayısıyla meslek lisesi statüsündeki imam hatip lisesiler hislendiği gerekçesiyle tutuklanarak hapse atıldı.

    Hekim/bilim insanı Prof. Dr. Esin Şenol, ısrarla doktor olduğunu iddia eden ve sırtını bir yerlere dayadığı açıkça belli olan tehlikeli bir dolandırıcı tarafından herkesin gözü önünde ölümle tehdit edildi. Vitesi doktorluktan yaşam koçluğuna kıran adam serbest bırakılırken, Prof. Dr. Şenol’a da “biz adamı salıyoruz, sen kendini kolla” denildi.

    Herkesin çoluk çocuğuyla gittiği bir alışveriş merkezinde, bir kafede silahlı çatışma çıktı.

    Ve en son, Esenyurt Devlet Hastanesi’nde güvenlik görevlisi Tuğrul Okudan bıçaklı saldırı sonucu yaşamını kaybetti.

    Bunlar ilk anda hatırlayabildiklerim.

    ***

    Evet, yaz bitti.

    Bence basitçe “ahlâklılar” ve “ahlâksızlar” arasında gerçekleşecek ve neye gebe olduğunu bilemediğimiz “beklenen” seçim sürecinde, ekonomik krizin yoksulluğu değil açlığı dayattığı bir kışın arifesinde, gittikçe artacağını öngörmenin zor olmadığı bir şiddet sarmalının içinde hayatlarımız…

    Çocuklarımızın hangi ortamda ve nelere tanık olarak büyüyeceğini belirlemek kimin elinde?

    Ve evet, sonuçta işte; canım Ankara’ma kaygımla geldim…

    [1] https://www.statista.com/chart/17842/share-of-the-population-that-experienced-a-lot-of-anger-yesterday/

    [2] https://twitter.com/dw_turkce/status/1545435862477012998

    [3] https://twitter.com/dw_turkce/status/1567174533060108288

  • Çünkü bu memleket bizim…

    Seçim startı, partiler, koalisyonlar, masalar, herkes her şeyi çözeceğini söyleye dursun…

    Unutma HALKIM, tek çözüm sensin…

    80 kuşağına, okuma yazmayı öğrendikten sonra okullarda ilk öğretilen “hayat bilgisi” dersi, ülkelerin geçim kaynakları olurdu.

    Bu ülke tarım ve hayvancılık ülkesidir. Yer altı kaynaklarıyla zengin, uzun yıllar birçok medeniyete ev sahipliğiyle tarihi kalıntılar ve üç tarafı sularla çevrili, Akdeniz iklimiyle de turizm cennetidir denirdi.

    Ve eklenirdi; Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan; sular, boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’le uluslararası stratejik üstünlüğe sahiptir.

    Güney’den ve Doğu’da da Serhat bölgesi ile petrol rezervleri zengin ülkeler ile komşu, akarsular, ırmaklar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit yemişiyle bahçeler, milli zenginliklere sahip bir ülke denilirdi…

    Genç beyinlerle, çalışkan ve dinamik nüfusuyla anılır, uluslararası sanat ve edebiyat arenasında; Yılmaz Güney, Sebahattin Ali, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Münir Nurettin Selçuk gibi değerlerle adından söz ettirirdi.

    Siyasal tarihi boyunca zaman zaman çalkantılı dönemler yaşamış olsa da, daima ayağa kalkmayı bilmiş, sosyal ve toplumsal dinamikleriyle aydınlıklı yolların mücadelesini vermişti.

    Köy Enstitüleri, Köy Öğretmen okullarıyla eğitim alanında komşu ülkelere örnek olmuştu…

    Aydınlıkçı ve devrimci mücadelelerle; bir tül perde gibi yırtılmış, karanlıklara geçit verilmemişti…

    Dört mevsimi yaşadığı gibi, kültürel miraslara olduğu kadar toplumsal değerleriyle özdeş onlarca; renge, kimliğe ev sahipliği yaparak çok sesliliğin ışığında yaşayan renkli bir coğrafyaydı…

    Yazlık sinemalar, gezici kütüphane ve tiyatrolar, festivallerle adeta bin bir renkli bir cennet bahçesi gibiydi…

    Di, di, di…

    Bir köşe yazısına sığamayacak kadar “di” ler le dolu…

    Velhasıl “miş” lı geçmiş zamanla…

    Şimdilerde;

    Tarımı, hayvancılığı bitmiş, saman dahi ithal edecek kadar dışa bağımlı hale gelmiş, maden için ormanlar talan edilmiş, altın için dereler kurutulmuş, toprak zehirlenmiş, ülke koca bir TOKİ’ye, beton yığınına dönmüş…

    Her gün kadınları katledilen, çocukları istismar edilen, halklar, inançlar, kimlikler, emekçiler tek bir renk altında yaşamaya zorlanan, ötekileştirmenin, ırkçılığın, talanın tavan yaptığı;

    Sanatçının, gazetecinin suçlanıp, gençlerin bir bir yurt dışına göçmeye zorlandığı, tüm kaynakları, taşı, toprağını yerli yabancı sermayelere satılan;

    Eğitimle birlikte liyakatın tükenip, sağlığın ekonominin çöktüğü;

    Yaşamı değil ölümü kutsayan bakış açılarıyla, komşu ülkeler dahil neredeyse tüm dünya ülkeleriyle kavgalı;

    Üretimi durmuş, tüketilmiş bedenlerde, hüznün sarkacında sallanan insan yüzleriyle dolu karanlığa hapsedilmiş;

    “Gak” diyenin kusurlu, “guk” diyenin suçlandığı, korku ikliminin içinde devasa “sus”lar ordusuyla, olanı biteni kanıksaya, alışa yaşayan insanlar coğrafyasına döndük…

    İşte yiten bunlar…

    Peki ya kazanımlar?

    Son kulvarda; açlık, yokluk, yoksulluk, artan intiharlar, sonu görülmeyen bir karadelik gibi gitgide büyüyen bir karanlık…

    Ne mi olacak?

    “Öyle bir geçer ki zaman”dan sonra, “öyle bir geçer ki karanlık ve doğar ki aydınlık” diyeceğiz.

    Kimler mi?

    Bu ülkenin tüm ezilenleri, işçisi emekçisi, üreteni, ötekisi berikisi demeden tüm dilleri renkleri kimlikleri;

    “…Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

    Düsturuyla, yırtacağız karanlığı, “miş”li geçmişten elimizde ne kaldıysa geriye tutunacak, aydınlığın inşasında yeniden büyüteceğiz yitenleri…

    Başka yolu yok HALKIM…

    “Ya hep beraberiz ya hiç birimiz…”

    Önümüzdeki olası seçim, tek atımlık silah gibi…

    Tek savaşı, karanlığa karşı aydınlığın savaşını hep birlikte vereceğiz…

    Çünkü bu MEMLEKET bizim, bizi ötekileştirenlerin değil, …

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Büyükekşi’ye sandıkta tepki

    TFF seçimi yapıldı…

    Beklendiği gibi…

    Mehmet Büyükekşi Başkan atandı…

    Seçildi demiyorum…

    Bundan önceki yazımda da belirttiğim gibi…

    8 adayın başvuru için 60 imzayı bulmaları gerekirdi…

    Ancak kimse bu imzayı toplayamadı…

    Hüseyin Yangın 48 imza topladı…

    Seçim günü ise 9 kişi imzasını çekince…

    39’da kaldı…

    Mehmet Büyükekşi ise TFF’nin 311 olan toplam delegesinin 193 imzasıyla aday gösterildi…

    Genel Kurula 219 delege katıldı…

    Başkan adayı olarak Büyükekşi 158, yönetim kurulu ise 153 oy alarak seçildiler…

    Seçimin gizli oyla yapılması…

    Büyükekşi’ye imza verenlerin…

    Sandıkta vermediği ortaya çıktı…

    Baskı sonucu imza verenler, sandık başına giderken vicdanlarını dinleyip, tepki verdiler…

    Büyükekşi TFF delegelerinin yüzde ellisinin oyunu almış oldu…

    Bu, ileride sıkıntı doğuracaktır…

    Bir yıllığına göreve gelen Mehmet Büyükekşi’nin bu süreç içerisinde fazla bir şey yapamayacağı kesin…

    Şu bir gerçek ki seçimler erken de olsa, zamanında da yapılsa…

    Siyasi iklim değişecek…

    Böyle bir iklimde Mehmet Büyükekşi, 2023 Haziran’ında yapılacak seçimde aday olamaz

    Kulüpler…

    Kendi iradeleriyle başkanlarını seçerler…

    Büyükekşi’nin listesi…

    TÜSİAD gibi…

    TFF, Türkiye Futbol İş Adamları Federasyonu oldu…

    Kendisi iki yıl Gaziantepspor Kulübü Başkanlığı yaptı…

    Futbolla ilgisi bu kadar…

    Yönetiminde ise futbolun içinden gelen dört kişi var…

    Hamit Altıntop…

    Ali Düşmez…

    Volkan Can…

    Yusuf Günay Galatasaray’da yöneticilik yaptı…

    Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun oğlu ise Beşiktaş ve TFF’de geçmiş dönemlerde

    görev aldı…

    Diğer 13 kişi ise çeşitli alanlarda yönetici ve iş insanı…

    Büyükekşi’nin atandığı bir gerçek…

    TFF Yönetiminde iki kadının ilk kez yer alması benim açımdan sevindirici olmuştur…

    Seçim bitti ancak…

    Kavga bitmeyecek gibi…

    Fenerbahçe Kulübü Başkanı 6 yöneticisini genel kurula göndermişti…

    Kendisi yoktu…

    Bu da gösteriyor ki…

    Ali Koç konuşmaya devam edecek…

    Kendisi Türkiye Kulüpler Birliği Vakfına Başkan adayı…

    Büyük ihtimalle seçilecek…

    İşte o zaman ortalık iyice karışacak…

    Genel Kurul’a Erman Toroğlu da gelmişti…

    Konuşmasını bekledim…

    Çünkü…

    Yandaş medyada hep eleştiriyor…

    Yine kaçamak yaptı…

    Köşesinde genel kurulun delegelerinin ellerini kaldırıp indirilmesiyle geçtiğini dile getirmiş…

    Erman hocam sen de delegesin, çıkıp niye konuşmadın…

    Şimdi atabildiğin kadar at…

    Seçim bitti…

    En büyük sorun…

    Tahkim, Disiplin ve Merkez Hakem Kurulu’na kimler atanacak…

    Öyle zor ki…

    Büyükekşi atandı…

    Bu kadar düşük oy alacağını beklemiyordu.

    Delegenin tepkisi karşısında…

    Şaşkındı…

    Yapacak bir şey yok…

    Şunu da belirteyim…

    MHK Başkanlığına…

    Şu anda TFF Danışmanı, İngiltere’de Merkez Hakem Kurulu Başkanlığı yapmış İngiliz David Elleray atanırsa şaşırmamak gerekir…

    Ya da Sabri Çelik devam eder…

    Tahkim ve Disiplin Kurullarına da şu anda görevden istifa edenler yeniden atanırlar…

    Değişen bir şey olmayacak…

    Değişim şarttı…

    Bunun için de seçimi beklemekten başka çare yok…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • İttifaklar, olasılıklar, hidralar

    “Bu seçim ülkenin son şansı olabilir. Son demokrasi nefesi olabilir. Hata yapma şansımız yok. Partilerin dar parti çıkarlarından kendisini soyutlaması lazım. Cumhurbaşkanı adayı olabileceğini düşünen insanların kendi şahsi ihtiraslarından arınıp bu ülke meselesi deyip yapıcı olması lazım. Kolay yönetilecek bir süreç olmayacak…” Ali Babacan, Murat Sabuncu’ya konuştuğunda söylüyordu bunları. Aynı programda “Altılı masanın üzerinde uzlaştığı cumhurbaşkanı aday kriteri şöyle: Kapsayıcı, kucaklayıcı ve demokrasiye gönül vermiş olmalı. Bunun dışında bir kriter konuşmadık” bu sözlerini de söyledi.

    İslamcılar ne zaman dışarıda kalsalar hep aynı yere sığınırlar: kapsayıcı, kucaklayıcı ve demokrasiye gönül vermiş. Bundandır ki aynı konuşmasında Gezi Direnişine değiniyor ve “Başbakan olan Erdoğan Gezi’de gözünü kararttı, durduramadık. İçeride ciddi mücadele verdik. Bakan olarak ne söylemişim kayıtlarda. Sadece ben değil bakanların neredeyse tamamı durduramadık. (kendi gibi sonradan muhalifleri de aklıyor) Erdoğan değişik bir psikolojiye girdi” diyor. Evet öldürülen o genç insanlardan, ailelerinden, sevenlerinden utanmak yerine Erdoğan’a muhalefet ettiğine delil olarak bu sözleri sarf ediyor. Çünkü meselemiz “kapsayıcılık ve demokrasi”.

    Günümüzde demokrasi gibi içeriği kirlenmiş, çürütülmüş ne kadar kavram var bilemiyorum ama kapitalizme teşne olanların demokrasiyi de istediği düzeyde kullandıklarını biliyorum. Bu haliyle de insan, demokrasiyi “ayaktakımının iktidarı” olarak gören Platon’u hatırlıyor. Onun ayaktakımından kastı alt sınıflar, mülksüzler ve onların yönetimde olma veya temsil edilme biçimi… Ancak kapitalizmin yarattığı garabet demokrasiyi sadece bir görüntüye ve oy vermeye hapsetmiştir. Hatta 1972 Hisar Dergisinde Cemil Meriç Voltaire’den örnek verip “Katıksız demokrasi, ayaktakımının despotizmidir” cümlesini o yüzden yazının burasına koymak gerekiyor. Ve memlekette “eşitlerin eşitliğinin” hüküm sürdüğü ortamda demokrasi gerçekten de ayaktakımının iktidarına dönüşmüştür. Burada temel mesele “ayaktakımı”nın anlamının en az demokrasi kavramı kadar dönüşüm yaşadığıdır kuşkusuz.

    Şimdi bu görüntüde, Yunan mitolojisindeki Hidra’yı andıran bazı İslamcıların kapsayıcılık takıntısı da devreye giriyor. Ama bu söylem 6’lı İttifakın her birinde var. Karamollaoğlu yeni söylemler geliştirirken de kapsayıcı olma düsturundan kopmuyor. Kılıçdaroğlu da Karamollaoğlu’nun yeni ittifak gündemi için “Anladığım kadarıyla ittifaktan ayrılmak değil ittifak içinde ittifak oluşturmak. Bir düşüncedir tabii saygı duyacağız, her düşünceye olduğu gibi” diyerek bu söyleme sarılıyor. Bu problemli yaklaşıma Terry Eagleton’ın müthiş bir yorumu var: “farklı bakış açılarına sırf farklı oldukları için değer verilmemelidir. Eğer travestilerin timsahlara atılması gerektiğini düşünenler, görüşlerine şiddetle karşı çıkıldığında kendilerini “istismar edilmiş” (anahtar bir postmodern terim) hissediyorlarsa, bırakın öyle hissetsinler. Bir fikre sadece birinin fikri diye saygı duyulmamalıdır. … dışlayıcılıkta ilkesel olarak yanlış bir şey yoktur.”

    Evet kapsayıcılık, çeşitlilik, farklılık gibi söylemler değerli kazanımlar da sunmuş olabilir ama daha ziyade sınıfsal ayrımı örtme marifetiyle donatılmışlardır. “Kapsayıcılık kültü maddi farkları gizlemeye yardımcı olur. İnsanın istediği gibi giyinme, tapınma ya da sevişme hakkına saygı duyulurken; düzgün bir maaş alma hakkı reddedilmektedir.” Ve bildiğimiz üzere bizim memlekette hepsi reddedilmektedir.

    Bu sebeple dışlayıcılık da siyasi bir program olabilir, varmış gibi yapılan ama olmayan sürekli yönsüzlük bir siyaset değildir. Ve bu yönsüzlük içinde belirli bir dışlama programı bir yön tayin edebilir. Ama yapılan şey iktidar aracı olan şeyleri iktidar olabilmek için sürdürme eğilimi… Hâlbuki o araçlar iktidara direnme biçimine dönüşebilecekken…

    Yönünü bulmaya çalışan Millet İttifakı yeni seçim yasasıyla sarsıntıya girdi, yeni hesaplar yapılmaya başlandı ve uyumlu hale gelme süreci başladı. İşte problemli kısım burası, sürekli bir uyma hali devrede; itiraz etmeden gelen her şeye boyun eğmek; her şeyi sandığa yedeklemek. Kılıçdaroğlu’nun “İktidar kendi koltuğunu korumak için seçim kanununda bazı değişiklikler yaptı. Ne yaparsa yapsın aslında bizim için hiç önemli değil. Şimdi çıkan kanuna göre bizim yeniden oturup bir strateji belirlememiz lazım” sözleri gibi.

    David Hume diyor ki “yalnızca zaman [hükümdarların] hakkını sağlamlaştırır. … ve insanların zihinlerine yavaş yavaş işleyerek onları her türlü otoriteyle barıştırır, her türlü otoritenin adil ve makul görünmesine sebep olur”; bu topluma da, o altılı İttifaka da olan bu. Yasaya itirazları kısık sesle; git gide her yere sızan AKP rejimi, devletleşmiş bir iktidar karşısındaki halleri, adaletsiz-eşitsiz bir yarışa girerkenki bu kabul edilmiş vaziyetleri yaşanacak başarısızlığın gelişi gibi.

    Bu seçim kanunu ile var olan adaletsizlik, eşitsizlik daha da derinleştiriliyor. Teklif edilen hali ile demokratik bir seçimin gerçekleşmeyeceği, eşit siyasi mücadelelerin imkânsız hale geleceği, kamu kaynaklarının kullanımında suiistimalin artacağı ayan beyan… Aslında tamamen kaldırılması gereken barajın inmiş olması bir illüzyon; il bazında fiilen daha yüksek oranlı barajlar oluşmuş vaziyette. Azınlığın varlığına da, çoğulculuk yerine çoğunluğun dayatıldığı, tam da Erdoğan rejimini sağlamlaştıran bir sistem geliyor. Böylece çok sayıda parti meclisten dışlansın isteniyor.

    E tabi bunun akabinde Millet İttifakı da hesap yapıyor. En net girişim Karamollaoğlu’ndan geldi; ittifak içinde ittifak hesapları başladı. Karamollaoğlu, AKP’den kopan %15’lik bir kitleyi hedefine koyarak “Eski sistemde, ittifak eden partiler önce tek oymuş gibi ittifaklar arasında bölünüyor sonra milletvekilleri çıkıyor ve milletvekilleri kendi aralarında pay ediliyordu. Şimdi o avantaj kalktı. Yeni yollar aramak icabet eder. Seçim kanunuyla şartlar değişti. 3. ittifak olabilir” diyerek bu halin adını da koydu. Gerçi Gültekin Uysal’ın Deva ve Gelecek’i dışarıda bırakan açıklamasının ardından, Karamollaoğlu’nun 6’lı İttifak’tan bir ittifak çıkabilir vurgusu birbirinden bağımsız değil.

    Karamollaoğlu’nun 3. İttifak’tan kastı Deva’lı, Gelecek’li, Saadet’li bir üçlü. Öte yandan Uysal’ın çıkışı da Demokrat Partililerin de İyi Parti ve CHP listesine yedeklenmesinin de önünü açıyor. Karamollaoğlu’nun sözleri Uysal’ın çıkışına karşılık da söylenmiş olabilir, kendi muradı da…

    %7’ye düşmüş bir seçim barajı Milet’in motivasyonunu ittifak açısından bozmuş gibi okunsa da İttifak’taki İslamcı organizasyon için daha cüretli davranmanın önünü açtığını da düşünüyorum. Peki Erdoğan bunu düşünmemiş olabilir mi, hiç sanmıyorum.

    Diğer taraftan Karamollaoğlu çeşit çeşit söylemlerde bulunup ahvalini de ortaya koyuyor. Birkaçını paylaşmak isterim; mesela AKP’yi övüyor –ki çok normal, onlar aynı evin çocuğu– Ayasofya’ya değiniyor. Başörtüsü meselesinin yanında AKP, Ayasofya meselesini de görmüş ve çözmüş. Bunca sorun, sorun değil; İslamcının sorunu hiç değil… Saadet’in “dönüşü” muhteşem olabilir.

    Yine benzer noktadan bir çıkışı var: “Şunu ifade edelim toplum da bilsin, bizim özellikle inançlı kesim, manevi değerlerine önem veren kesimin kazanımlarından 1 milim bile taviz vermeyiz, verdirtmeyiz. Böyle bir ittifakın içinde de bulunmayız. Bu konuda kazanımlarımızdan taviz verilmeyeceğine inanarak birlikteliği yürüttük.” Devamlılık esastır… Diğer taraftan çok problemli bir şeyi daha dile getiriyor “Güçlendirilmiş parlamenter sistem ifadesi, geçmişte normalde parlamenter sistemle karşılaşılan hükümet düşünce uzun zaman boşluk doğabiliyordu. Şimdi onu ortadan kaldıracak yeni formül ortaya kondu. Bu değişiklik yapılırsa Türkiye hükümetsiz kalmayacak” hangi geçmiş diye sormadan edemiyorum… Ama Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olup, olmayacağı konusundaki yorumuna da katılıyorum; Erdoğan kaybedeceğini anlarsa girmez o seçime diyor “Kendisi kaybetmiş olmayacak, başka aday kaybedecek”. Tabi burada aynı yerden kalkış yapmıyor olabiliriz. Tüm bunların yanında bir konuşmasında “komünist Rusya” demesi de ne olduklarını hep hatırlatmak/hatırlamak adına iyidir.

    Acıları silme eğilimi veya örtme/ yokmuş gibi davranma eğilimi tehlikeli. Kapsayıcı dilleri, söylemleri bunu da kapsıyor ne yazık ki. “Etkili iktidar kolektif hafıza kaybına dayanır; suçlara eski dostlarımızmış gibi alışırız” sözlerine kulak vermek gerek…

    Sadece Cumhur ve Millet İttifakları varmış gibi yapmak tam da sistemin istediği şey. Solcuların sürek avı yaptığını ileri süren Yıldıray Oğur gibiler “Peki neden altılı masa iktidar çevrelerini telaşlandırmış gözükürken, bazı muhalifleri pek heyecanlandıramıyor? Heyecanın düşük olmasının bazı pratik nedenleri var” açıklamalarında bile AKP’ye övgü düzedursun, asıl nedeni hep es geçiyor. Hidralar meseleyi kimlik siyasetine bağladığı için hedefleri hep solcular.

    Burada o çok meşhur ifade devreye giriyor: Kürtler ve HDP bu denklemin neresinde?

    HDP HERKESİN AKLINDA; AMA KİMSE HDP’NİN YANINDA DEĞİL…

    Çok açık ki denklemin bir ucu Karamollaoğlu’na dayanırken, diğer ucu HDP’ye uzanıyor. Cumhurbaşkanı Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani ile görüşüyor; Nihal Bengisu Karaca gibiler Kürtler üzerine yazıp, çeşitlilik övüyor. Evet, herkes farkında Kürtlerin ve HDP’nin kilit parti olduğunun. Zira Mithat Sancar da “Hedefimiz % 15. Kibir yapmıyoruz ama anahtar parti olduğumuzun farkındayız” diye belirtiyor. Üstelik, onlar Millet İttifakını da göz ardı etmiyorlar.

    Ama yeni seçim yasası meşum denklemi bozacak; çünkü bir anlamda bu yeni seçim yasası partileri ayrı ayrı seçime girmeye zorluyor ve bu ipi diğerlerinden daha iyi göğüsleyen tek muhalefet HDP.

    HDP’nin de bazı partilerin desteğini alarak seçime gireceği neredeyse kesin. Haziran seçimlerinde olduğu gibi bazı parti liderlerine listelerinde yer açacaklar; sol-sosyalist bir cephe ile seçime girme çabasının sürdüğü de malum. Burada bütün eleştiriler yapılabilir, yapılmalıdır da ancak gerçekleri göz ardı etmeden. HDP’nin etrafında oluşacak bir üçüncü blok/ittifak önemli bir güce de sahip olacak. Sadece sandık üzerinden bakınca bile yedi milyon gibi bir oy oranı mevcut. İçeride olmasına rağmen Selahattin Demirtaş’ın etkisi de sürüyor. Burada önemli olan işçileri, gençleri, yoksulları dâhil edebilme. Ve kadınlar ile LGBTİ+ bireylere yönelik tek “kapsayıcı” davranış HDP’nin de olduğu cephede gibi duruyor.

    Bugün bazı seçmen grupları da, İttifaklar da kendilerini tüm topluma dayatma peşinde. Tek seçenek olduklarını düşünen kimileri kol geziyor. Bütün umutsuzluğunu, siyasetsizliğini, basiretsizliğini dayatan seçmen de siyaset de kendini zorunlu görüyor.

    Ama hafıza iyidir, hatırlayınız; “bu ülkede onların kazanması çok zor”culara da hatırlatınız. Ayrıca şu yaşadıklarımız kolay mı? Uygarlığın tek bir atası var o da emek; onu göz ardı eden göz ardı edilmelidir, unutmayınız.

  • ‘Peki kime oy vereceğiz’

    Türkiye seçim sathı mahalline girdi.

    Bir millet, demokrasilerin o muhteşem hesap gününü bekliyor.

    Ülke yangın yerine dönmüş. Çarşıda-pazarda, yolda-otobüste-uçakta, evlerde-iş yerlerinde milletin konuştuğu tek konu var: Hayat pahalılığı.

    Faturalar katlanarak artıyor. Pansuman müdahaleleri hiçbir şeye çare olmuyor.

    “KDV’yi indirdim… Bilmem ne payını almayacağım” gibi açıklamalar hiçbir şeyi değiştirmiyor.

    İnsanlar araçlarına binemez, çarşıya-pazara çıkamaz hale geldi. Evlerde elektrik kullanmaktan korkan, doğalgazın vanasına dokunamayan bir millet olduk.

    Nereye giderseniz gidin, herkesin dilinde faturalar, hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk yakınmaları…

    Bu yürekleri yakan, sinirleri geren tablo karşısında ülke gerçeklerinden kopmuş, hala çifte maaşlar alabilen, saraylarda yaşayabilen, giderayak ihale kotarmaya çalışan bir iktidar gerçeği var karşımızda…

    Aslında hepimizin bildiği ve bizzat yaşadığı şeyler bunlar ama söylemek istediğim başka…

    Bir haftalığına Ordu’daydım. Karadeniz malum AKP’nin oy potansiyelinin yüksek olduğu bir bölgemiz.

    Yukarıda yazılanların hepsi her ilde, her ilçede ve memleketin bütün köylerinde aynen yaşanıyor…

    Yakınmalar aynı, tepkiler aynı… Sitemler, küfürler havada uçuşuyor… İnsanlar inanın bana çok dolmuş durumda… Patlamaya hazır bir yanardağ gibi…

    Kendisine bu sıkıntıları yaşatan mevcut iktidara karşı doğal olarak tepkiler zirvede. Konuşmalarda ister istemez konu seçimlere ve hangi partiye oy vereceksiniz noktasına geliyor…

    İşte burası en can alıcı nokta…

    Ne beklersiniz böylesine yakınan ve tepkili insanlardan?

    Muhalefete oy vereceğini söylemesini beklersiniz değil mi?

    Yanıt karşı bir soruyla geliyor: Peki kime vereceğiz?

    Benim son aylarda en sık duyduğum yanıt bu: Peki kime vereceğiz?

    Elbette her partinin bir kemik oyu var. AKP, CHP, İyi Parti, HDP, MHP, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi veya Demokrat Parti fark etmiyor.

    Burada konuştuğumuz artık AKP’den ya da MHP’den ümidini kesmiş kararsız seçmenler. Şunu söylüyorlar: Tamam mevcut iktidar bizi yaktı, ülkeyi büyük sıkıntıya soktu; hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk canımıza tak etti. Tamam da kime oy vereceğiz?

    Bakınız bütün samimiyetimle, objektif olmaya çalışarak izlenimlerimi paylaşıyorum.

    Hala bu ortamda bile yarın sandığa gidecek seçmen, “Peki kime oy vereceğiz?” diye soruyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.

    Muhalefet açısından hala kitleleri ikna etmede ciddi bir sorun var.

    “Erdoğan gidecek, biz her şeyi çözeceğiz…” demek kitleleri ikna etmiyor.

    İnsanlar sorunlarının çözümü için akılcı projelerle ortaya çıkılmasını bekliyor.

    Bir an önce kitlelerin bu sorusuna yanıt verecek adımlar atılmalıdır…

  • Sporda seçim yarışı başladı ama hak, hukuk adalet var mı?

    Seçimler başladı…

    Sandıktan kimler çıkacak göreceğiz…

    İttifaklar kuruldu…

    Bu seçim cumhurbaşkanlığı, milletvekili ve yerel seçim değil…

    Spor federasyonları seçimleri…

    Siyasi seçimler gibi ittifaklar kuruluyor…

    Adayların yüzde 80’ni  işaretle aday olduğunu belirtiyor…

    Eyy adaylar…

    Neyin işaretini alıyorsunuz veya bekliyorsunuz…

    Çıkın projelerinizi anlattın, kişiliğinizi ortaya koyun seçime girin…

    Bir siyasi  partiye ve kişilere bağlı kalıp, hareket ederseniz yarın kendinizi  kurtarmanız zor olur…

    Seçimler 55 branşta yapılıyor…

    Kış Olimpiyat oyunları sonrası, bazı federasyonlarda da seçimler yapılacak…

    Seçimin ilk startı 16 Eylül’de verildi…

    4 Aralık’ta son seçim yapılacak…

    Ne yarış …

    Herkes böyle fahri bir görev için yarış yapıyor…

    Alkışlamak lazım…

    Ancak…

    Bu fahri göreve talip olanların, öncelikle birinci derece yakınları da dahil mal varlıklarını bildirmeleri gerekir…

    Yine göreve başlayacak federasyon başkanlarının devraldıkları federasyonların artı ve eksi bakiyelerini şeffaf bir biçimde kamuoyu ile açıklamaları gerekir…

    Bu seçimlerde spor teşkilatı yansız değil…

    Telefonlar durmak bilmiyor…

    Bazı başkan adaylarına ‘çekilin’ baskısı var…

    Çok itibarlı birisinin kardeşi için diğer aday çekilmek zorunda kalıyor…

    Emir büyük yerden olduğu için…

    O adayın eli kolu bağlı kalması nedeniyle, vaz geçiyor…

    Böyle bir ortamda adaletli bir seçim yapıldığı düşünülemez…

    Şu da yanlış…

    12 federasyon Danıştay kararlarına uyuyor…

    Diğerleri uymuyor…

    Danıştay yüzde 15’lik delege ve aday ücretini kaldırmıştı…

    Herkes aday olabilecekti…

    Adaylar plan ve proje yerine delege peşinde koşuyorlar…

    Böyle olunca da seçme ve seçilme hakları elinden alınıyor…

    Adaletsiz, hukuksuz, insan haklarına aykırı bir sistemle yapılan spor federasyonu seçimleri yarın yapılacak itirazlar sonucu iptal edilebilir…

    Bunun için de seçimlerin bitmesi bekleniyor…

    Gençlik ve Spor Bakanlığı, seçim startı vermeden önce tüm federasyonların Danıştay kararlarına uyması konusunda uyarmalıydı…

    Kim dinliyor ki mahkeme kararlarını, sporda da mahkeme kararlarına uyulsun…

    Yarış sürüyor…

    İpi göğüsleyenleri göreceğiz…

    Böyle bir sistemde…

    Türk sporu ne kadar başarılı olacak, göreceğiz…

    Ama önce…

    Sporda da hak, hukuk, adaleti sağlayın…

    Gerisi lafı güzaf…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.