Etiket: #sakatlık

  • Son terör eyleminin düşündürdükleri

    13 Kasım günü İstiklal Caddesinde meydana gelen terör eylemi, toplumumuzda büyük bir korku ve kaygıya yol açtı. 7 Haziran -2 Kasım 2015 arasındaki senaryo, yeniden sahneye mi konuluyordu? Bunu düşündürtecek pek çok emare vardı çünkü.

    7 Haziran seçimlerinde AK-PARTİ büyük oy kaybına uğramış, Meclisteki çoğunluğunu yitirmişti. Bugün kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğuna göre, bırakın çoğunluğunu yitirmesini, oyları yüzde 30’un altını gösteriyor. Olağan koşullarda bir seçim yapılsa Cumhurbaşkanlığını da, Meclis çoğunluğunu da yitireceğine kesin gözüyle bakılıyor. Bunu önlemek için o gün olduğu gibi, bugün de toplumun terörize edilmesinin, sonucu değiştirebileceği umuluyor.

    2015 yılında sıcak para saltanatı sürüyor; dolayısıyla kitleleri kasıp kavuran ve oy tercihlerini köklü bir biçimde değiştirmeye başlayan derin bir ekonomik kriz yaşanmıyordu. Buna rağmen AK-PARTİ oylarında anlamlı bir düşüş meydana gelmişti. Bugün önü alınamayan derin ekonomik sarsıntı, yurttaşların siyasi tercihlerinde köklü değişikliklere yol açabilecek düzeyde gözüküyor. Bu yüzden kitlelerin güvenlik kaygılarını ekonomik kaygılarının önüne geçirmek, daha da elzem bir hal alıyor.

    O gün işaret fişeğinin, iki polis memurunun PKK tarafından şehit edilmesiyle atıldığı iddia edilmişti; bugün altı yurttaşımızın yaşamdan koparılmasının faili olarak yine PKK terör örgütü gösteriliyor.

    O gün Suriye’den ve Afganistan’dan gelen / getirilen göçmen sayısı bugüne göre bir hayli azdı. Bugün kentlerimiz sığınmacılardan geçilmiyor. Bu göçmen kalabalıkları arasında binlerce uyuyan terör hücresinin bulunduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Üstelik, SADAT gibi paramiliter örgütlerin taraftarlarını eğittikleri ve silahlandırdıkları biliniyor.

    Özetle, halkımızın korku ve kaygılarını haklı çıkaracak çok sayıda emarenin bulunduğu ortada. Antik Yunan düşünürü, Heraklitos’un dediği gibi bir nehirde iki kez yıkanmanın mümkün olup olmadığını yaşayarak göreceğiz. Ama ben bu yazımda kitlesel bir sakatlık kaynağı olarak terör olgusunun niteliğindeki değişikliğe dikkat çekmek istiyorum

    Savaş, pandemi, doğal afetler gibi kitlesel sakatlık kaynakları arasına son 50-60 yıl içerisinde terör eylemleri de eklenmiş gözüküyor. 20. yüzyılın ilk yarısına kadar terör eylemleri ya suikast niteliğinde gerçekleşiyor ya da askeri hedeflere yöneltiliyordu. Masum insanlara yönelik kitlesel terör eylemlerine pek rastlanmıyordu. O zaman terör örgütleri daha çok, kendi kararlarını kendileri verebilen bağımsız örgütler niteliğindeydi. Örneğin, Çarlık Rusya’sındaki Narodnikler daha çok Çarları veya önemli devlet adamlarını hedef alıyor; masum insanlara şiddet uygulamaktan kaçınmaya çalışıyorlardı. Diğer ülkelerde de benzer örneklere rastlıyoruz.

    NATO’nun kurulması ve soğuk savaş yıllarıyla birlikte hangi iddiayla kurulmuş olursa olsun sağcı-solcu terör örgütleri, emperyalizmin güdümüne ve emrine girmiş bulunuyor. Açık veya gizli bir biçimde emperyalist merkezlerin gizli servislerince eğitiliyor, donatılıyor ve finanse ediliyorlar. Artık çağımızda bağımsız terör örgütünden söz etmek mümkün değil. Bu yüzden, masum insanlara ve sivil hedeflere yönelmeme gibi kendilerince belirledikleri ilkesel değerleri terk etmiş bulunuyorlar ve mümkün olduğunca dehşet ve korku salmayı, kaos yaratmayı, zarar vermeyi hedefliyorlar. Yüzlerce masum kişinin yaşamını yitirmesine ve sakatlanmasına yol açan intihar saldırıları, canlı bombalar, gelişi güzel silahlı taramalar hep bu dönemin eylem biçimleridir.

    Genellikle kitlesel ölümlere yol açan olaylarda yaşamını yitiren insan sayısının en az iki mislinin de sakat kaldığı kabul ediliyor. Örneğin, birinci Evren Paylaşım Savaşında 20 milyon insan ölürken 50-60 milyon insanın sakat kaldığı tahmin ediliyor. 1970- 80 arasında 15 bini aşkın insanımız terör eylemleri nedeniyle yaşamını yitirmişti. Sayısını bilmiyoruz ama, onun en az iki misli insanımızın da sakat kaldığını tahmin ediyor ve gözlemliyoruz. 7 Haziran 2 Kasım tarihleri arasındaki yaklaşık beş ay içerisinde kitlesel terör eylemlerinde 862 insanımız ayamızdan ayrılırken iki bine yakın insanımız sakatlandı. Bu sayılar da gösteriyor ki, terör, artık kitlesel ölüm ve sakatlık kaynakları arasında önemli bir yer tutmaktadır.

    Bu vesileyle amacı ve iddiası ne olursa olsun, bütün terör eylemlerini nefretle ve şiddetle kınıyorum. Çünkü terör, acımasızlığın, vicdansızlığın, insan düşmanlığının ve ahlaksızlığın dip noktasıdır.

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Sakatlık tanımına ilişkin bakış açımızı değiştirmeliyiz

    Ülkemizin, sakatlık ve sakatlar konusundaki bakış açısını, köklü bir eleştiriye tabi tutmaya ve devrim niteliğinde bir yaklaşımla değiştirmeye şiddetle gereksinmemiz var. Ne demek istiyorum? Açıklıyayım.

    Engellilere tanınan haklardan yararlanabilmek yani hak öznesi olmak için vücut fonksiyon kaybı oranının en az %40 olması gerekiyor. Engelli sayılmak için kullanılan bu % 40 oranı, yıllardır hiç sorgulanmaksızın mevzuatımızda yer alıyor. % 39 olunca, neden bütün haklardan yoksun kaldığımız merak edilmiyor; bundan dolayı canı yananlar sakatlık sınırı için bir başka oran, örneğin % 30-35 oranı gibi değerler öneriyorlar. Böyle sınırlar konulmasının saçma olduğunu, buna gereksinme de bulunmadığını hiç kimse düşünmüyor.

    Gerçekten de nereden çıkmıştır bu % 40 meselesi? Bu uygulama, hangi bilimsel analize veya hangi pratik gereksinmeye dayanıyor?

    Hiçbir ülkede % 40 ya da başka bir oran kullanılmıyor. Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü’nün engellilik kriterleri arasında bu çeşit oranlar bulunmuyor. Elbette vücudumuzun her hangi bir organının veya bu organın işlevinin ne kadarının eksik olduğu bilimsel olarak saptanabilir. Ancak bu bize sakatlık oranını verir sadece. Vücut fonksiyon kaybı başka bir şeydir. Yürürlükte olan Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi hakkında Yönetmelik, sakatlık oranına göre vücut fonksiyon kaybının saptanmasında bu yönetmeliğe ekli (2) nolu cetveli kullanıyor. (2) nolu cetvel sakatlık oranlarına göre vücut fonksiyon kaybını gösteren sabit değerler veriyor. Örneğin, % 100 kör olan birinin vücut fonksiyon kaybı % 90, % 100 sağır olan birinin vücut fonksiyon kaybı oranı %52 olarak veriliyor bu cetvelde. Yani söz konusu cetvel, belirli sakatlık oranlarına göre belirlenen pi sayısı gibi vücut fonksiyon kaybı oranlarını gösteren sabit değerlerle doludur. Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün değerlendirmelerine göre vücut fonksiyon kaybı oranı, sadece sakatlık oranına göre saptanamaz. Bu saptamada vücut fonksiyon kaybı oranı ölçülen bireyin eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, kullandığı teknoloji ve kişisel özellikleri gibi değişkenler de önemli rol oynuyor. Bu nedenle vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok bağımsız değişkene göre değişen izafi bir kavramdır. Ayrıca vücut fonksiyon kaybının oranının hesaplanmasında bu hesabın hangi amaçla yapıldığı da son derece önemlidir. Söz gelişi, müzik öğretmenliği yapıp yapamayacağının belirlenmesi amacıyla yapılan bir değerlendirmede % 100 kör bir bireyin vücut fonksiyon kaybı oranı çok düşük çıkacaktır. Keza bu kişi sağırsa, müzik öğretmenliği için vücut fonksiyon kaybı oranı son derece yüksek olacaktır.

    Bütün bu nedenlerle Dünya Sağlık Örgütü, vücut fonksiyon kaybı oranının saptanmasında sadece tıp uzmanlarının değil, aynı zamanda çalışma, özel eğitim, sosyal hizmet uzmanı gibi değişik disiplinlerden uzmanların da yer almasını öneriyor. Multi-disipliner olan bu yaklaşıma ICF adı veriliyor. ICF kısaltması İngilizce İnternational Clasification of Functions sözlerinin baş harflerinden türetilmiştir. ICF yaklaşımına göre vücut fonksiyon kaybı oranı, pek çok etkenin karşılıklı etkileşiminden doğan bir değerdir. Bu yüzden multi-disipliner kurullar tarafından saptanmalıdır.

    Oysa bizde sakatlık oranını da, vücut fonksiyon oranını da sağlık kurulları saptıyor. Tıpçılar, eğitim, teknoloji, doğal ve sosyal çevre gibi sakatlık dışındaki etkenleri bilemeyeceği için belirli bir standardizasyonu sağlayacak olan sabit değerlere gereksinim duymuşlardır. Bu sabiteleri de ABD’de kullanılan Skalaları Türkçeye çevirerek elde edebilmişlerdir. Bu skalaların bizim koşullarımıza uyup uymayacağı, ABD’de hangi yaklaşımların destekleyicisi olarak kullanıldığı düşünülmemiştir. Böylece yaşamın karmaşıklığını ve çok yönlülüğünü hesaba katmayan ve bilimsel hiçbir niteliği olmayan bir sonuca ulaşılmıştır. Yıllardır ülkemiz engellileri bu basmakalıp ve dogmatik yöntemin acısını çekiyorlar.

    Bunun en çarpıcı örneği ve kanıtı körlerle ilgili olarak yaşanmıştır. 8-10 yıl öncesine kadar Sağlık Kurulu Raporları Yönetmeliği’ne ekli (2) nolu cetvelde % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı olarak verilen değer % 85 idi. Bu orana göre körler % 90’ı gerektiren ÖTV bağışıklığından yararlanamıyorlardı. Gösterilen tepkiler üzerine (2) nolu cetvelde küçük bir değişiklik yapılarak % 100 körler için vücut fonksiyon kaybı oranı % 90’a yükseltildi. Bu, tamamıyla keyfi bir değerlendirmeydi. Ne olmuştu da bir gecede % 85’lik oran % 90’a çıkmıştı? Bu komik durum, her şeyi ortaya koymaya, bu değerlendirmenin hiçbir bilimsel niteliğinin olmadığını kanıtlamaya yeterlidir

    Bizde engelli haklarından yararlanmak için kullanılan % 40’lık sınırın öyküsüne gelince, bu uygulama, ilk defa 12 Eylül rejimi tarafından kullanılmıştır. 1981 yılına kadar engelliler gelir vergisinden bağışık idiler. 12 Eylül yönetimi, engellileri vergilendirmeye karar vermiş; ancak olası tepkileri gözeterek bunu kademeli olarak gerçekleştirmiştir. Bu kademelendirme için bazı sınıflandırmalara gereksinim duyulmuştur. % 80 ile % 100 arasında sakatlığı olanlar birinci derece, % 60 ile % 80 arasında sakatlığı olanlar ikinci derece, % 40 ile % 60 arasındakiler ise üçüncü derece sakat sayılmışlar ve değişik oranlarda vergi indirimine tabi tutulmuşlardır. Böylece % 40’lık oran, sakatlığın sınırı olarak mevzuatımıza girmiş ve yapışıp kalmıştır. Hiç kimse bu sınırın bilimsel bir değerlendirmeye dayanıp dayanmadığını sorgulamamıştır.

    Bir haktan yararlanmak için böyle bir sınıra gereksinim olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bana göre böyle bir gereksinim yoktur. Bir birey, vücut fonksiyonunu hangi düzeyde kaybetmiş olursa olsun, bu kaybın giderilmesi için gereken yardımcı araç-gerece, önleme veya hizmete hakkı olmalıdır. Siz sahip olduğunuz görme oranına göre gözlüğe mi, büyütece mi, tedaviye mi gereksinim duyuyorsunuz? Bu size bir hak olarak verilmelidir. Bana göre talepler gereksinimlerden, haklar da taleplerden doğar. Son tahlilde her hak, bir gereksinime dayanır.

    İnsanlara eşit ve bağımsız yaşamlarını sürdürmeleri için gereksindikleri kadar hak verilmelidir. Ne eksiği, ne fazlası!

    Bu nedenle hak tesisi için vücut fonksiyon kaybı oranını ve bu kaybın giderilmesi için gereken önlemi saptayacak multi-disipliner kurullar oluşturulmalı; bu kurullar bireyin gereksinimlerine odaklanarak çok yönlü değerlendirmeler yapmalıdır.

    Özetlemem gerekirse, vücut fonksiyon kaybı oranı, bireyin sakatlık oranı, eğitimi, doğal ve sosyal çevresi, bireysel özellikleri ve teknolojiyi kullanma yeteneği gibi etmenleri değerlendiren çok disiplinli kurullar tarafından tamamıyla bireye odaklanarak yapılmalı ve haklar bu değerlendirmeye göre tahsis edilmelidir. Ülkemizin şiddetle böyle bir çağdaş ve bilimsel zihniyet devrimine gereksinimi vardır

    Dostça kalın.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Yoksulluk ve sakatlığın ortak toplumsal niteliği

    Bu yazımda yoksulluk ve sakatlığın ilişkilerini ve ortak niteliğini ele almak istiyorum.

    Konumuz açısından YOKSULLUK, maddi değer ve olanakların sınırlılığı nedeniyle yaşam standartları ve kalitesindeki aşırı düşüklük durumu olarak; SAKATLIK ise, bedensel veya zihinsel bakımdan olağan yaşam sürecini güçleştirecek ve ek önlemleri gerektirecek ölçüde kısmen veya tamamen, fiziksel veya işlevsel yeti kaybı olarak tanımlanacaktır.

    Bu bağlamda yoksulluk ve sakatlık durumu arasında dolayımsız bir neden-sonuç ilişkisi kurulabilir. Yoksulluk durumu, sakatlığın ortamını oluşturmakta; sakatlık ise, önemli oranda yoksulluğun tüm tanımlayıcı öğelerini yansıtmaktadır. Bir başka anlatımla yoksulluk ve sakatlık sarmalı, gerçekte, tek bir sürecin değişik evrelerini veya birbirini izleyen halkalarını meydana getirmektedir Bu durumda iki kavram öylesine iç içe geçmektedir ki. Şöyle bir denklemi formüle etmekte, bazı küçük istisnalar dışında, ciddi bir sakınca bulunmamaktadır: Yoksulluk sakatlığa yol açar; sakatlık yoksulluğu derinleştirir ve yansıtır. Bu denklemin açılımı şöyledir: Yoksulluk, sakatlığın anası, sakatlık, yoksulluğun acılı çocuğudur.

    Yoksulluk, bir çeşit sakatlıktır. Çünkü, sakatlığın bütün kurucu öğeleri, aynı zamanda, yoksulluk durumunu tanımlamaktadır.

    Sözgelişi, beslenme yetersizliği, hem yoksulluğun bir göstergesi hem sakatlığın bir nedenidir. Sağlık hizmetlerine erişebilme ve yararlanma konusundaki yetersizlik de öyledir. Sağlıklı bir mekânda ve çevrede yaşamak, sahip olunan maddi olanaklarla ilgili bir şeydir ve yoksulluk durumunun doğrudan sonucudur. Sakatlığın da nedenleri arasında yer almaktadır.

    Akraba evliliğinin bilinen iki nedeni vardır: Birincisi mal dışarı gitmesin, gelir kaynakları azalmasın kaygısıdır. İkincisi ise cehalettir. Cahil aile, akraba evliliğinden doğabilecek ağır sorunları bilmemektedir. Öte yandan, sakat doğan çocuğunu, doktora götürmek yerine, kocakarı yöntemlerine başvurmakta; sorunu çözmek yerine, daha da vahim sonuçlara yol açmaktadır.

    Yine. doğal felaketler de yoksulla varsılı farklı vurmaktadır. Sel, toprak kayması, deprem gibi doğa olaylarından yoksullarla varsılların etkilenme oranı arasında uçurumlar bulunmaktadır.

    Yerel olsun, bölgesel veya küresel olsun tüm savaşlarda, varsıllar servetlerine yeni servetler katarken, cephelerde ateş hattında, cephe gerisinde salgın hastalıklardan ve sefaletten milyon milyon ölenler ve sakat kalanlar yoksul halk kitleleridir, iş kazalarında yaşamını yitirenler yine yoksul emekçilerdir.

    Bu listeyi uzatmak kuşkusuz olanaklıdır. Sanırım, gerekli değildir. Çünkü durum, istatistik ve kanıt sunmayı gerektirmeyecek ölçüde açıktır ve yoksulluğu tanımlayan, etkileyen tüm olaylar ve süreçler, dar anlamda sakatlığın, geniş anlamda engelliliğin nedenlerini oluşturmakta, yoksullarla sakatları aynı toplumsal yazgıya hükümlü kılmaktadır. Bu saptama, yoksullukla sakatlığın ortadan kaldırılmasının koşullarının da aynı olduğu, dolayısıyla her iki sorunun da aynı toplumsal program ve toplum projesi çerçevesinde birlikte ele alınabilecekleri ve alınmaları gerektiği anlamına gelmektedir.

    Yoksulluğu ve sakatlığı sona erdirebilecek program ve projenin biçimi ulusal, içeriği toplumsal ve sınıfsaldır.

    Biçimi ulusaldır. Çünkü, tarihsel olarak aydınlanma, ilerleme ve çağdaşlaşma devinimleri, ulusal devletin oluşması sürecinde ve onun çerçevesi içerisinde mayalanmış, yayılmış ve güçlenmiştir. Bu yüzden, tarihsel olarak ileri ya da geri bütün ülkeler için demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin çerçevesi ulus-devlettir. 20. yüzyıl boyunca tüm sömürge ülkeler, emperyalist bağımlılıktan ve ortaçağ geriliğinden ulusal devletlerini kurup bağımsızlaşarak kurtulabilmişlerdir. Bugün, küreselleşme adı altında ezilen uluslara dayatılan ve postmodern bir ilerleme projesi gibi sunulan program, ulusal devletine kavuşmuş ve bu sayede çağdaşlaşma yoluna girmiş olan ulusları, devletsiz bırakma ve yeniden sömürgeleştirme, yeniden geriliğe ve gericiliğe hükümlü duruma getirme arzusundan başka bir şey değildir. Devletsiz kalmış bir ulusun, yoksulluğu ve sakatlığı ortadan kaldırma araçları ve olanağı elinden alınmış demektir.

    Yoksulluğu ve sakatlığı sona erdirme projesinin içeriği toplumsal ve sınıfsaldır. Çünkü, bugünkü adaletsiz paylaşım ilişkilerine müdahale etmeksizin, büyük bir bölümü, tekelleşmiş 5-10 bin dolayındaki büyük sermaye sahibinin elinde toplanmış bulunan ulusal varlıkları ve kaynakları, yoksunluklar içerisinde kıvranan halk kitlelerinin ve tüm ulusun hizmetine sunmaksızın, üretimi çağdaş bilim ve teknolojiye dayalı olarak artırıp hakça paylaştırmaksızın yoksulluğun ve onun acılı çocuğu olan sakatlığın üstesinden gelme olanağı bulunmamaktadır.

    Cumhuriyet Devrimimizle birlikte yürürlüğe konulan ve adı açıkça 1961 Anayasamızda anılan bu proje, Sosyal Devlettir. Ne ki, Sosyal Devlet Projesi, son altmış yıl içerisinde dünyaya ve ülkemize egemen olan liberalleşme akımları ve girişimleri karşısında ağır darbeler yemiş; özelleştirmelerle kamusal alanın daraltılmasıyla, sosyal fonların kısılmasıyla eylemli olarak yürürlükten kaldırılmıştır. Bu projenin, tarihsel deneyimler ışığında yeniden ele alınması ve uygulamaya konulması yaşamsal önemdedir.

    Ulusal ve toplumsal kurtuluş projesi, geniş halk kitlelerini uyandıracak, örgütleyecek ve seferber edecek devrimci siyasete dayanmak zorundadır.

    Yoksulluk durumu, tıpkı sakatlık durumu gibi, geri ülke koşullarında yoksulluktan ve sakatlıktan kurtulmanın yol ve yöntemlerinin geliştirilmesini ve kullanılmasını engellemektedir. Bir başka anlatımla yoksulluk ve sakatlık durumu, geri ülke koşullarında, yoksulluk ve sakatlık durumunun sürgit devamının koşullarını yaratmaktadır. Yoksul insan cahil kalmakta, cahil insan her türlü aldatmacaya ve hurafeye açık halde bulunmakta; çoğu kez kendisini yoksul bırakan koşulların yaratıcısı siyasal seçenekleri kurtarıcısı gibi görebilmekte, onları iktidara getirmekte ve bu iktidarların devamını sağlamaktadır. Böylece bir birinden çıkan ve birbirinin üzerine kapanan fasit bir daire oluşmaktadır. Egemenliklerini, yoksul halk kitlelerinin bu zaafına dayanarak sürdüren zümreler, çıkarları gereği halkın cehaletinin, boş inançlara ve hurafelere inanma eğiliminin sürmesini ve pekişmesini körüklemekte; bu amaçla çağ dışı tarikat örgütlenmelerini en ücra köşelere dek yaygınlaştırmakta; halkın beynini ve vicdanını ipotek altına almaktadırlar. İşte bu nedenlerle devrimci siyaset olmaksızın, yoksul halk kitlelerini uyandırmak, uluslar-arası mali sermayenin ve onun yerli ortağı durumundaki ayrıcalıklı egemen zümrelerin direncini kırmak ve projeyi yaşama geçirmek olanaksızdır.

    Yokluğu, yoksulluğu ve onun tüm ürünlerini ortadan kaldırmak için yürürlüğe konulmuş olan ve ilk yirmi yılında baş döndürücü ilerlemeler sağlayan Çağdaş Cumhuriyet projesi, emperyalist bağımlılığa ve ortaçağ geriliğine son veren bir devrimle kurulmuş; fakat geçen yüzyılın ortalarından itibaren galebe çalan karşı-devrim süreciyle yitirilmiştir. Onu yeniden kazanmak ve tamamlamak için devrimci siyasete gereksinmemiz vardır. Nasıl Çağdaş Cumhuriyetin kuruluşu Kuvayi Milliye mücadelesine dayanmışsa, şimdi Çağdaş Cumhuriyeti yeniden kazanmak için ikinci bir Kuvayi Milliye mücadelesi ve ruhu gerekmektedir. Yoksulluğun ve sakatlığın üstesinden gelmenin başka bir yolu bulunmamaktadır.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir (Turhan.icli@gmail.com): 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.