Etiket: #ne

  • Sağlık Bakanı soruyor: COVID-19’a karşı yarınki planınız ne?!

    COVID-19 ile ilgili bazı verileri ararken Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın twitter hesabında geriye dönük 1-2 aylık paylaşımlarına da bakacak oldum… İyi ki bakmışım; bir eğlendim sabah sabah! Sağlık Bakanı, her sabah Sağlık Bakanlığı’nın web sayfasına bakıp, oradaki bazı bilgileri herkesten önce sosyal medya hesabından paylaşan sosyal medya fenomeni gibi…

    Şöyle mesajları var:

    • Aşı olmakla olmamak arasında bazı vakalarda yoğun bakım farkı var. (26 Ağustos)
    • Şimdi size aşı olma diyenler, daha sonra geçmiş olsun diyebilir. (26 Ağustos)
    • Bunca vaka, bunca ölüm varken birinci doz aşısını olan hiç ikincisini ihmal eder mi? (26 Ağustos)
    • Bize ne oldu? Maske, mesafe konusunda birbirimize örnektik! (2 Eylül)

    Aa, yok, rica ederim. Der miyim hiç, kamyon arkası yazıları gibi falan diye…

    • COVİD-19’A KARŞI YARINKİ PLANINIZ NE? İlk doz aşınızı yaptırdınız mı? Yaptırmadıysanız, hemen randevu alabilirsiniz. Devam dozunun zamanı gelmişse, aşınızı olabilirsiniz. İşyerinizde, dışarıda, başkalarıyla bir aradayken maskenizi takıp, sosyal mesafenize dikkat etmeyi unutmayın. (30 Eylül)
    • GENÇLER, bize salgından çıkış yolunu gösterin! Yeni vakalarda en yüksek oranı sizler oluşturuyorsunuz. Hastalığı fark etmeden bulaştırmanız çok kolay! Covid’siz günlerin özlemini en çok duyansa sizlersiniz. Aşınızla, günlük hayatınızla bize örnek olsanız… Şu tablo çook değişir! (9 Ekim)

    Hadi gençler, bir el atın da, çıkıverelim şu salgından…

    • Son günlerde aşılanma hızında durağanlık var. Vaka sayılarının yüksekliği aşı konusunda bir tereddüt uyandırmış olabilir mi? Ama şunu unutmayın: Covid-19’u aşı sayesinde, adeta grip gibi atlatanların sayısı artık bunlarla yarışıyor. Kayıplarımızın çoğuysa tam doz aşı olmayanlar. (12 Ekim)
    • ENDİŞE ETMEYİN. Aşı oranımız yükseliyor, Maviye geçen illerimiz artıyor. Tam doz aşı, yakalanmanız durumunda, hastalığı hafif geçirmenizi sağlıyor. ENDİŞE EDİN. Maske kullananlar azaldı, sosyal mesafeye hassasiyet zayıf. Aşıları henüz eksik olan çok sayıda insan var. (13 Ekim)

    Kafamız biraz karışık ama olsun, tivitlerimiz güzel…

    • Günaydın, Çantalar hazır mı? Gençler, kahvaltımızı yaptık mı? Mesajım anne babalara, çocuklara, üniversitelilere: Dün, Bilim Kurulu toplandı. Aktif vakaların %40’ının 23 yaş altı kişiler olduğu bilgisini sizlerle paylaştık. Dikkatli davranalım. 18 yaş üstüysek aşılarımızı olalım. (14 Ekim)
    • COVID-19 AŞILARINI AKSATMADAN YAPTIRAN şu üç şeyi yapmış olur: Kendini korumaya alır. Yakın çevresinde ve şehrinde riski azaltır. 84 Milyonu, salgına karşı verdiği zorlu mücadelede güçlendirir. Kendimize ve tüm topluma karşı böylesi bir sorumlulukla daha önce az karşılaştık. (15 Ekim)
    • Yeni vakalar içinde gençlerin oranı artış gösteriyor. Umulanın aksine, üniversite öğrencilerimiz arasında aşılanma oranı düşük. Sağlıklı bir eğitim ortamı için gençlerimiz aşılarını aksatmadan yaptırmalı. Toplum, bütün gençlerinin aşı olarak mücadeleye katılmalarını bekliyor. (16 Ekim)

    Gençler, gençler, gençler, hadi gençler… Ama randevu alınabiliyor mu, kimlerin kaçıncı dozu, hangi aralıklarla yaptıracağı net bir şekilde açıklanıyor mu? Bunlar mesele değil.

    Sağlık Bakanı salgın yönetimini sosyal medya mesajlarına sıkıştırıp, pası topluma atalı çok olmuş! Sorumluluk çocuklarda, gençlerde, annelerde, babalarda; yük sağlık çalışanlarının omuzlarında. Peki Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğu nerede? Gençlere ne şekilde örnek olunuyor? Lebaleb kongreler, açılışlar, çifte standartlı uygulamalar, tutarsız tedbirler hatırlanıyor mu? Onları bilemiyoruz.

    Merak ediyorum; acaba Sağlık Bakanı, 11 Eylül’de İstanbul’da, 26 Eylül’de Ankara’da, 17 Ekim’de İzmir’de düzenlenen aşı karşıtı mitinglere ilişkin, yanlış bilgilerle toplumun kafasını karıştıran şarlatanlar için bir mesaj yazmış mı, tek söz etmiş mi twitter hesabından diye bakıyorum…

    Sizce?

    Türk Tabipleri Birliği (TTB) 18 aydır, Sağlık Bakanlığı’na salgının ancak epidemiyolojik verilerle yönetilebileceğini söylüyor ve verilerin şeffaf bir biçimde kamuoyu ile paylaşılması için ısrarla çağrıda bulunuyor. TTB’nin hazırladığı COVID-19 Pandemisi 18. Ay Değerlendirme Raporu verilerin saklandığını, hakikatin gizlendiğini, hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın kendi sorumluluklarını yerine getirmediğini açıkça ortaya koyuyor.[1]

    Sağlık Bakanı’nın mesajlarına bakılırsa da, salgın yönetimindeki başarısızlık ortaya çıktıkça, sorumluluğu topluma atma eğilimi ağırlık kazanıyor.

    Ne diyelim; biz dün, bugün olduğu gibi yarın da küçücük çocuklarımızı yüzlerinde maskeleriyle okullarına göndereceğiz, tam doz aşılarımızla fiziki mesafe önlemlerimizi koruyup işlerimize gideceğiz, aşı karşıtlarına prim vermemeye, gözümüzü gerçek bilim insanlarından, bilimden ayırmamaya devam edeceğiz.

    Peki, söyler misiniz Sayın Sağlık Bakanı; COVID-19’a karşı sizin yarınki planınız ne?

    [1] https://www.ttb.org.tr/userfiles/files/ttb_covid_18ay_rapor.pdf

  • IŞİD’in Palmira’da, Taliban’ın Bamyan’daki katliamlarıyla Türkiye’nin ne ilgisi var…


    Türkiye’nin yağmalanmasının bilimsel bir analizi

    ‘IŞİD, Taliban ve Leviathan’

    Thomas Hobbes 1640’larda Leviathan’ı yazdığında İngiltere’de iç savaş yaşanıyordu. Devlet yoktu, yasa yoktu ve bitmek bilmez savaşlar vardı. İnsanlar genç yaşta ya hastalıktan ya da öldürülerek hayata veda ediyordu. İşte Hobbes ülkesinin bu ortamında bütün bu acıları bitirmesini umut ettiği, güçlü bir devleti tasvir ettiği LEVİATHAN adlı eserini yazdı. (Kitabın adı İncil’de geçen Leviathan isimli bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.) Yani bütün bu acıları, düzensizliği ve anarşiyi ancak güçlü bir LEVİATHAN sona erdirebilirdi.

    Daren Acemoğlu ve James A. Robinson’un DAR KORİDOR adlı eserinde, Thomas Hobbes’un LEVİATHAN eserinden yola çıkılarak demokratik bir toplumun çerçevesi çizilmeye çalışılmış.
    Peki Hobbes haklı mıydı?
    Kitaptan aktaralım:
    Aslında devletler iki yüzlüdür. Bir yüzü Hobbes’un tahayyül ettiğine benzer. Savaşı engeller, yurttaşlarını korur, ihtilaflarını hakkaniyetle çözer; kamu hizmetleri, kolaylıklar ve iktisadi fırsatlar sağlar ve iktisadi refahın temellerini atar. Diğer yüzü ise despotik ve korkutucudur. Yurttaşlarını susturur, onların isteklerine kulak asmaz, onları boyunduruk altına alır, hapseder, sakatlar ve öldürür. Hatta emeklerinin meyvelerini çalar veya başkalarının çalmasına destek olur.

    Acemoğlu ve Robinson, özgürlüklerin devlet ve toplum arasındaki güç dengesine bağlı olduğuna dikkat çekerek şöyle diyor:

    Devlet ve seçkinler çok güçlenirlerse bu durum Despotik Leviathan’a götürebilir. (Siz bunu Despotik Devlet olarak da okuyabilirsiniz) Eğer ikisi de yetersiz kalırsa Namevcut Leviathan durumu (yani zayıf-etkisiz bir devlet) ortaya çıkar. Bu nedenle hem devletin hem de toplumun birlikte yol aldıkları ve hiçbirinin üstünlük kazanmadığı bir duruma ihtiyacımız var. Yazarlar bu ideal demokratik ve özgürlüklerin olduğu devlet durumunu da Prangalanmış Leviathan olarak tanımlarlar.

    Yazarlar despotik devletin başlangıçta bazı başarılar sağlasa da bunun geçici olduğunu belirtiyorlar.

    On Dördüncü Yüzyılın ünlü Müslüman devlet insanı ve filozof İbn-i Haldun da kuşak teorisinde, despotizmin önce bir büyüme sürecini ateşleyeceği, ardından da toplumda yolsuzluk-hırsızlık ve usulsüzlükleri yoğunlaştıracağı tespitini yapmıştı.

    YENİLİĞİN YARATICILIĞA, YARATICILIĞIN DA ÖZGÜRLÜĞE İHTİYACI VARDIR

    Despotik Leviathan’a örnek olarak komünizm döneminde ve komünizm sonrası Rusya’da yaşananlar anlatılıyor kitapta. Rusya tarzı özelleştirmeler: Genellikle iktidarına dahil etmek istediği güçlü kişilere seçilmiş varlıkları ucuza sattı. İşin tamamlanması için bu insanları sahip oldukları şirketler hakkında düzenlemeden sorumlu bakanlıklara atadı.

    Türkiye’de son yıllarda yaşananları şöyle hızlıca bir aklımızdan geçirelim. Sağlık Bakanı’nın özel hastane sahibi olması, Milli Eğitim Bakanı’nın özel okul sahibi olması, beş yıldızlı otel zincirlerine sahip bir Turizm Bakanı ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi şirketinden bakanlığa mal satması. Aslında var olan sistem içinde Ruhsar Pekcan’ın yaptığına çok da şaşırmamak gerekir. Yanlış olan sistemin kendisiydi ve halen de aynı sistem bütün acımasızlığı ve çarpıklığıyla devam ediyor.

    DESPOTİK BÜYÜME

    Despotik düzenin bir süre despotik büyümeyi getirebileceğini belirten yazarlar, bunun yanıltıcı olduğuna dikkat çekiyor: Ne var ki içsel olarak kırılgan ve sınırlıdır. Kırılgandır çünkü, İbn Haldun’un öngördüğü gibi, Despotik Leviathan sürekli olarak toplumdan daha fazla gelir sızdırma arzusu duyacak, en değerli kaynakları tekeline alacak ve giderek daha keyfi biçimde hareket edecektir. Büyümenin kırılgan olmasının bir nedeni de devlet gücünün, despotun konumunun tehlikeye girmesini engellemek üzere verimsiz bir sistem yaratmak için kullanılmasıdır. Despotik devlet sınırlıdır çünkü sürekli iktisadi büyümeyi güçlendirmek söz konusu olduğunda, özgürce işlevini yerine getirmek, iktisadi faaliyetler için geniş tabanlı fırsatlar ve teşvikler yaratmak ve yatırım yapmak, deneyler gerçekleştirmek ve yenilik getirmek gibi toplumun en üretken yönlerini harekete geçirip besleyemez. Bunun için yaratıcılığa, yaratıcılığın da özgürlüğe ihtiyacı vardır.

    TEK ADAM

    İktisadi kazanımlardan istifade edemeyen, gücün seçkinlerde olduğunu hisseden ve kurumlara güvenini yitiren bir toplum. Farklı partiler arasındaki mücadelenin giderek kutuplaşması ve sıfır toplamlı bir hale dönüşmesi. Kurumların ihtilafları çözmede ve aracılık etmede yetersiz kalması. Kurumları daha da istikrarsızlaştıran ve onlara duyulan güvenin içini daha da boşaltan bir ekonomik kriz… Seçkinlere karşı halkı savunduğunu iddia eden, halka daha iyi hizmet etmek için kurumsal denetimlerin gevşetilmesini talep eden bir tek adam.

    Tanıdık geliyor mu?

    Sorun şu ki bunlar sadece bir ülkeyi değil pek çok ülkeyi anlatıyor. Bu örneklerden biri, tek adam Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si olabilir. Victor Orban’ın Macaristan’ı olabilir. Tek adam Rodrigo Duerte’nin muhaliflerini şeytanlaştırdığı Filipinler olabilir. Amazon ormanlarının acımasızca katledilmesine seyirci kalan Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro olabilir. Veya Donald J. Trump olabilir.

    IŞİD VE TALİBAN BAĞLANTISI

    Peki bu anlattıklarımızın IŞİD ve TALİBAN’la ne ilgisi var. Şöyle ilgisi var:

    IŞİD veya TALİBAN sadece insanlığa yönelik vahşetleriyle değil kültürel ve tarihsel değerlere yönelik vandallıklarıyla da biliniyor. IŞİD, Suriye’nin antik kenti Palmira’daki UNESCO tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserleri tahrip etmiş ve dünyaca ünlü Aslan Heykeli’ni balyozlarla paramparça etmişti.

    TALİBAN ise Afganistan-Bamyan’da antik Buda heykellerini dinamitlerle parçalamıştı. Yapılanların ne dinle ne de İslâm’la bir alakası olabilir. Akıl, barış ve hoşgörü dini olan İslam’ın bu şekilde anılması elbette üzüntü verici.

    Bugün Türkiye’yi adına madencilik denilen bir yağma ve talan düzeni kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki Türkiye’nin bir köşesinden vatandaşların, köylülerin, çiftçilerin çığlıklarını duymayalım. Altın madeni, gümüş madeni, nikel madeni, mermer ocağı, taş ocağı, olivin ocağı vs liste uzayıp gidiyor.

    Bu ülkeyi yönetenler ardı ardına maden ihaleleri ilan ediyorlar. Hem de öyle az buz da değil, bir çırpıda 766 madenin ihalesi yapılıyor. Daha önce 616, ondan önce 417 ihale yapılıyor. Sanki piyango çarkları gibi. Çeviriyorlar, kazandınız diyorlar ve sen sağ ben selamet. “Ama orada insanlar yaşıyor, ormanlar var, yayla-mera-tarım alanı!” çığlıklarına kulaklar ve gözler kapatılıyor. İtirazlar biraz artınca vatandaşı, köylüyü, çiftçiyi koruması gereken jandarma ve polis, vatandaşının karşısına dikiliyor. Yağmacı-talancıların projelerine siper oluyor.

    Adına madencilik denilen bu projelerin ve yapılan ihalelerin bir özelliği daha var. Hemen hepsi Türkiye’nin en değerli koruma bölgeleri. Ya doğal sit alanları, ya su koruma havzaları ya da tarihi sit alanları. Birileri IŞİD veya TALİBAN kıyaslamasından elbette rahatsız olacak ama şimdi sıralayacağım bazı örneklerin IŞİD’in Palmira’da yaptıklarından veya TALİBAN’ın Bamyan’da yaptıklarından ne farkı var:

    SANDRAS DAĞI VE AKYAKA
    Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, 22 Nisan Dünya Günü’nde resmi sosyal medya hesabından Muğla’nın Ula ilçesindeki Akyaka-Azmak Deresi’yle ilgili paylaşım yaptı. Gökova Körfezi’ne dökülen ve Kadın Azmağı Deresi olarak da bilinen doğal hazinesinde su samurundan deniz kaplumbağasına onlarca hayvan türü ile bazıları tropikal iklimlerde yetişen farklı bitki çeşitlerine ev sahipliği yapıyor. Koronavirüs salgınına kadar her sene 1 milyondan fazla yerli ve yabancı turisti çeken bir doğal cennet. Peki cenneti besleyen yani arkasındaki güç nedir derseniz, kafanızı kaldırıp arkadaki dağlara bakın SANDRAS’ı göreceksiniz. Bugün Sandras ekosistemi Köyceğiz, Dalaman, Ortaca, Dalyan gibi herkesin yaşamak için, bir hafta geçirmek için can attığı turizm cennetlerimizi besliyor. Ama bugün Sandras için ilan edilen 9 ayrı maden ihalesi var. Yani Sandras’ı parçalamak istiyorlar.

    ‘SALDA’ KURUYABİLİR
    SALDA’nın çevresindeki dağları korumazsan bir süre sonra, “Salda kuruyor” haberlerini gazetelerde okursun. Pamukkale’yi besleyen dağları korumazsan ne pamuğu kalır ne de kalesi. Çanakkale-Lapseki’ye 5 dakika mesafede Dumanlıdağ’da su kaynakları devletin koruması altındaydı. Üç sene önce valilik koruma kararını kaldırdı ve bölgedeki su kaynaklarının tam üstüne iktidara yakın bir holding tarafından siyanürlü altın madeni açıldı.

    Kazdağları’nı anlatmak için sayfalar yetmez. Paha biçilmez bir ekosistem; tarih, kültürel miras ve bağrından doğan su kaynaklarıyla bölgenin can damarı. Şimdi yüzde 79’u parsel parsel bölünmüş ve madencilere sunuluyor. Kesin, parçalayın, yıkın, zehirleyin diye.
    Fırat Irmağı, Türkiye’nin gıda deposu Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarını besleyen doğudaki hayat kaynağımız. Fırat’ın kenarına, deprem fay hattının üzerine bir zehir barajı kurdular. Fırat’ı besleyen Munzur dağlarını param parça ediyorlar. İliç, Kemaliye ve çevredeki yüzlerce köy bas bas bağırıyor. Bugün Türkiye’nin tulum peyniri denince ilk aklan gelen Erzincan tulumunu üreten İliç’in köylüleri artık peynirlerini marketten satın alıyor.

    Geçtiğimiz günlerde Fırat’ın kıyısındaki Kemaliye, UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ’ne girdi. İliç ve Kemaliye ile çevresindeki yüzlerce köy parsel parsel madencilere pazarlanırken, bölgede ihale üzerine ihaleler yapılırken sesini çıkarmayan, hatta halkı ikna turları yapan AKP Erzincan Milletvekili Süleyman Karaman, “Ülkemize ve milletimize hayırlı olsun” diye sosyal medya hesabında paylaştı.
    Ordu’da şehir merkezine yalnızca 13 kilometre uzaklıktaki 2 bin 300 yıllık Kurul Kalesi ve antik kentinin bulunduğu dağın altına taş ocağı tesisi kuruldu. Yani antik kentin üzerinde olduğu dağın altına taş ocağı açılıyor. Her gün dinamitler patlatılıyor. Yani bir antik kent, taş ocağına kurban ediliyor.

    FATSA’DA KAYA MEZARLARI

    Fatsa’da açılan siyanürlü altın madeninin hemen dibindeki Kaya Mezarları, keşfedilmeyi ve turizme kazandırılmayı bekliyor. Bir de madenin sadece 300 metre aşağısındaki Roma Kalesi denilen bölge. Birinci derecede doğal sit alanı ve hemen tepesinde onu yutmak isteyen siyanürlü altın madeni. Korunması gerekli taşınmaz kültürel varlıkların orada olduğu biline biline, hem de bu kültürel varlıklar yasalarla koruma altındayken bu siyanürlü madene çalışma izni verildi.

    Kayseri-Develi’de Kapadokya’nın yanı başında siyanürlü Öksüt Altın Madeni’ni işleten Kanadalı Centerra Gold, şimdi de Zonguldak-Alaplı’da 4 bin 117 yıllık anıt ağaçların bulunduğu bölgede altın sondajları yapıyor. Aynı şirket daha dün Kapadokya’nın merkezinde Avanos’ta siyanürlü altın madeni açmak istedi. Yerel halkın tepkileri nedeniyle şimdilik vazgeçmiş görülüyor.
    Mermer ocağı, taş ocağı denilerek bu ülkenin en değerli su depoları yani dağları-tepeleri bir bir yıkılıyor, yok ediliyor. Sonra da “şu göl kurudu, bu gölün suyu çekildi, kuraklıktan kavruluyoruz” haberleri yapılıyor.

    DAĞLARI SİYANÜRLEYEMEZSİN
    Turizm ülkesinin dağlarını, tepelerini, yaylalarını-meralarını paramparça edemezsiniz. Turizm ülkesinde ormanları katledemezsiniz, turizm ve tarım merkezlerinin tam ortasında termik santraller kuramazsınız. Bastığınız toprakları tanımıyorsunuz. O toprakların altında sadece bizim atalarımız yatmıyor, o toprakların altında tüm insanlığın ataları yatıyor. O toprakların üstünde de dünyanın mirası yatıyor. Türkiye madencilere terk edilecek bir ülke olamaz. Türkiye’nin her bölgesi, her şehri, her ormanı on binlerce yıllık tarihi, kültürü, mirası bağrında saklıyor.
    Bugün Anadolu toprakları adına “vahşi madencilik” denilen postmodern-barbar akınlarının hedefindedir. Uygarlığın ilk aşamasının yaşandığı Mezopotamya ve Anadolu, beş bin yıl sonra uygarlığın son aşamasından gelen kartellerin postmodern-barbar saldırıları altındadır.
    Türkiye bu post modern barbarlığa bir son vermek zorundadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz kimdir:

    18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” kitabını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.

  • ‘Andımız’ acaba ‘Sonda Me’ Olursa CHP ve MHP ne hisseder?

    Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay 8. Dairesi’nin Öğrenci Andı’nı kaldıran Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğini iptal eden kararını bozdu.

    Alınan kararın ardından artık okullarda Öğrenci Andı okunmayacak.

    Danıştay’ın bu kararına ilk tepki MHP ve CHP’den geldi.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçelî pimi çıkmış bomba benzetmesiyle “Danıştay skandal bir karara imza atmış, milli gerçeklerle çatışmıştır” diyerek Danıştay’a yüklendi.

    Bir tepki de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’tan geldi.

    Ögrenci Andı’nın herhangi bir etnik kökeni dışlamadığını, kimseyi ayrıştırmayacağını söyleyen Öztrak, “Andımız ülke bütünlüğü içinde, vatan sevgisini, cumhuriyet ideallerini barındırır” diye bir açıklamada bulundu.

    Öğrenci Andı gerçekten söylenildiği gibi herhangi bir etnik kökene dayanmıyor mu?

    Aslında bunun en iyi test alanı Öğrenci Andı’ndaki “Türk” yazılan yere “Kürt” kavramını koyup ve yeniden okumaları olur.

    Bu küçük değişim karşısında acaba bir Türk ne hisseder:

    Şöyle:

    “Kürdüm, doğruyum, çalışkanım,
    İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
    Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.
    Ey Büyük Atakürt!
    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
    Varlığım Kürt varlığına armağan olsun.
    Ne mutlu Kürdüm diyene!”

    Ve bunu de Kürtçe olarak her gün okullarda öğrencilere şöyle okusalar:

    “Kurd im, rast im, jîr im,

    Rêgeza min: ezê dê biçûkan biparêzim, li gel mezinan rêz bigrim, welatê xwe, netewa xwe ji xwe zêdetir hezbikim.

    Doza min: berzbûnîye, pêştaçûyîne.

    Ey Gewreyên Bavêkurd/Dîyakurd

    Ez sond dixwînim ku rêya ku we vekirîye, lutkeya ku dîyar kirîye ezê bê rawestandin têda bimeşim.

    Hebûna min bila fedayî hebûna Kurdan be.

    Yên ku dibêjin ez Kurdim zor bextewar in!”

    Bu durum karşısında merak ettiğim Bahçeli ve Öztrak ne hisseder?

    Eğer sempati modundan çıkıp biraz empati kurarlarsa o zaman çok daha iyi anlayabilirler.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.

  • Siyasi Partiler Ne Anlatıyor? (1) Erdoğan’ın Özgül Ağırlığı

    Özellikle 15 Temmuz sonrası, hiçbir şey olağan şartlara geri dönememişken üzerine bir de küresel pandemi/yerel basiretsizlik şartlarında gelişen yeni bir olağan dışı dönem başladı.

    Her birimiz uzun süreli bir sosyal depresyonun içinden ya da eşiğinden yeni bir karanlığa doğru birer birer zorla itildik. Bakmayın sosyal medyada her musibette kopan şaka tufanına, biraz zorluklarla baş etme yöntemi oldu bu, yoksa kimsenin pek öyle tadı yok.

    Yerel seçimler sonrası oluşan iyimser enerjik hava hayatın akışı işinde usulca dağıldı. İnsanların bir kısmı kendinin ve toplumun sağlığını koruma kaygısı altında yaşayarak bir yıldan uzun bir zaman geçirdi; belki kendi ruh sağlıklarından olma pahasına…

    Bu şartlar altında, en geç 2023’te, bir ihtimal 2022 ortalarında yapılması beklenen seçimlere doğru siyasi partiler için zaman daralıyor.

    Mevcut siyasi partiler seçimlere nasıl hazırlanıyorlar? Neler söylüyorlar, ne anlatıyorlar? Seçim kampanyalarını son gün hazırlamayacaklarına göre, temel stratejileri ne olacak, nasıl bir iletişim dili kullanacaklar?

    Şimdilik muhalefeti bir tarafa bırakıp önce iktidarla başlayalım. Çünkü mevcut siyasi yelpazede ne olduğu ne yaptığı, ne yapacağı, en doğru tabirle sağı solu en belli olmayacak parti AKP gibi…

    Elbette “AKP diye bir parti mi kaldı; artık AKP yok, Erdoğan var” da denebilir, tümüyle haksız da olmaz. Dolayısıyla AKP’nin kurumsal söyleminin pek de önemli olmadığı, esas olarak Erdoğan’a odaklanmak gerektiği iddia edilebilir.

    Bu itiraz, olan bitenin siyasi analizi ve gelecek projeksiyonu oluşturmak bakımından anlamlı gibi görünmekle birlikte yetersiz ve eksik. Erdoğan’ın partisi üzerindeki mutlak hakimiyeti tartışmasız; fakat uzun bir süredir partili sosyolojisinin Erdoğan üzerindeki belirgin etkisini de gözlemlemek mümkün. Evet, ortada bir siyasi organizasyon olarak AK Parti kalmamış olabilir, ama AK Partililer gayet güçlü biçimde ayakta! Üstelik partisiyle olan mesafenin de etkisiyle lider ve parti arasında kimin kimi belirlediği, tartışmaya açık.

    Siyasi ve ideolojik olarak olmasa da sosyolojik kapsamıyla AK Parti, Erdoğan üzerinde önemli bir belirleyen konumunda. Cumhurbaşkanı unvanı almasından sonra kurduğu yakın çalışma ekibiyle yürütme sorumluluğunu da üzerinden atarak iyice “ferahlayan” partililer, yaşam biçimi ifşası ile biraz ANAP döneminin papatyalarını çağrıştırır hale geldiler; ama papatyalar kadar kendi içlerinde değiller, diğer herkese karşı daha hoyrat ve hegemonikler.

    Bu sosyoloji, lidere bakarak, onu taklit ederek ve onunla kazanıp ondan güç alarak oluştu. Şimdi gelinen noktada ise sadece Erdoğan’ı takip eden değil, onu da belirleyen bir yapıya evrildi.

    Artık sadece Erdoğan’sız yapamayacak olan partililer yok; aynı zamanda bu kitleye dayanmadan ayakta durmakta zorlanacak bir Erdoğan gerçeği var. Dolayısıyla bu otonom yapı öyle veya böyle daima güçlü kalmak zorunda ve kitle de bunun farkında.

    Bunda kendisinin siyasette sürekli olarak ve büyük bir beceriyle yürüttüğü ittifaklarla yol alma tercihi veya zorunluluğunun da payı var. Bugüne kadar müttefiklerine ekonomik ve siyasi alanlar açarak ve sanki kaderi onların elindeymiş duygusuyla özgüven aşılayarak yönettiği bu ittifaklar siyasetini, şimdi de MHP ve Perinçek benzeri figürlerle yürütüyor.

    İttifaklar süreci, “başkaları” olmaksızın Erdoğan’ın ideolojik, ekonomik, kültürel, siyasi alanda günden güne gerileyen bir hatta çekilmesi, bir anlamda siyasetteki özgül ağırlığını kaybetmeye başlaması sonucunu doğurdu.

    Bütün bu yapı içerisinde bir yandan seçimlere hazırlanan Erdoğan, belli bir siyasi strateji doğrultusunda hareket ettiği izlenimi vermiyor. Uzun süre boyunca partisinin yaygın, dinamik örgütsel yapısı ve sonrasında iktidar olanaklarının gücü ile genellikle seçimlere giderken en hazırlıklı taraf görünümü veren Erdoğan’ın siyasi olarak bocaladığı gözleniyor.

    Siyasal iletişimi de herhangi bir stratejik kurguyu takip etmeksizin, çok uzun süreden beri kime kızacağını şaşırmış halde öfkeli konuşmalara terk edilmiş durumda. Bu konuşmalar da artık basitçe, kendi seçmen konsolidasyonunu sağlamak üzere, kim olduğu açıkça tanımlanmamış “ötekilere” yönelen o bilindik stratejik öfkelenmelere benzemiyor.

    Doğalgaz bulunmasından, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasına, yerli milli uçak-otomobil vs. üretilmesinden, uzaya gitme hayallerine gündemde tutmaya çalıştığı hiçbir hayalin toplumsal etkisi bir haftadan uzun sürmüyor. Üstelik pek alışıldık olmayan şekilde, ötekilerin belirlediği gündeminin peşine takılıp gidiyor. Muhalefet damat nerede, diyor, Erdoğan “damat” kelimesini kullanmak mecburiyetiyle cevap yetiştirme telaşına düşüyor.

    Bu haliyle Erdoğan istisnasız her söylediğini, her yaptığını açıktan alkışlayan bir kalabalığın doluştuğu bir ittifak gemisinin dümeninde, zorunluluğun çaresizliği ile rotasız, akışına bırakılmış şekilde savruluyor izlenimi veriyor.

    Ve doğrudan kendisine bağlı koskoca bir iletişim başkanlığının kurulmuş olduğu bir dönemde fahiş iletişim hataları üst üste gelirken, bugün itibariyle AK Parti ve Erdoğan 2023’e doğru mental olarak en hazırlıksız taraf gibi duruyor.

    Fakat bütün bu çizdiğim tabloya rağmen Erdoğan 2023 seçimlerinde ipi göğüslemeye en yakın isimdir. Çünkü 2002’den beri, görüp görülebilecek en gamsız, en kuru ve en isteksiz muhalefete karşı, dünya üzerinde yönetilmesi en kolay ülkenin başında.

    Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.

  • Adalet Sırası Kadınlara Ne Zaman Gelecek?

    Burcu Yıldırım

    Yıllardır içimizi rahatlatacak haberlere hasretiz. Çok görmüş geçirmiş sayılmam ama rüzgar gibi değişen gündemlerin arasında 18 yıldır AKP iktidarında şahit olmadığımız kalmadı. Demokrasi vaadiyle, Nazım şiirleriyle, kadınların yüceliğiyle, Erdal Eren’in ardından dökülen göz yaşlarından bugüne sıçrayıp geldik. Şimdilerde; aynı mahalleden olmayan başörtülü kadınlar, “vitrin mankeni”, 17’sinde çocuklar terörist, hakkını arayan kadınlar, “provakatör” …. Kara liste uzayıp gidiyor.

    Aslında düşmanlık ve düşman yaratma seviciliği uzak olmadığımız bir konu. AKP iktidarını doğuran koşullar da vakti zamanında, Türkiye’nin üç tarafının denizlerle ama dört tarafının da düşmanlarla çevrili olduğunu beynimize kazıyıp durdu. Velhasıl düşman hiç bitmedi. Sorumluluk almaya, hesap vermeye gelince, korkunç düşmanlar kapatıldığı çekmeceden hızlıca çıkarıldı. Bugünse “düşman” olmayan kim kaldı diye sorarsınız, yanıtı yok. Yarına bekletilenin sırası geliyor. Cezaevleri doluyor, kürsülerden hedefe kilitleniliyor ve bağımsız yargımız, şafak vakti evler basılmazsa mesaisine başlıyor.

    Bütün bu yaratılmaya çalışılan akıl bulanıklığı arasından ise kadınlar, en haklı talepleriyle sıyrılmayı başarıyor. Çünkü yaşamak duygusu ağır basıyor. Adalet gibi güçlü bir kelime ile yola düşen kadınlar; işte, sokakta, evde, kampüste başının örtüsünden saçının rengine, yedisinden yetmişine bütün kız kardeşlerini yola döküyor. Bundan sebep; OHAL koşullarında bile meclisin kapısına dayanan, evlerine kapatılmaya çalışıldıkça kabuklarına sığmayan kadınları görüyoruz. Bu, taşan gücün etki alanı o kadar çok ki, bir de bakıyorsun ki talimat olmadan hukuk kuralları işlemeye başlamış.

    Tam da bu noktada Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün, “Siparişle tutuklama olmaz” çıkışına ses olalım. Kadınların ne sipariş verecek durumu ne de güveneceği bir yargı alanı kaldı. Kime seslenelim? 17 yaşındaki yeğenine tecavüz ettiği DNA raporlarıyla kanıtlanmış olmasına rağmen cezaevinden tahliye edilen, o da yetmeyip davul ve zurnayla karşılanan Osman Çur’un, tutuklu yargılanması için illa bir bakanın hedef göstermesi ya da cumhurbaşkanına hakaret etmesi mi gerekiyor? Kahvaltıya erken çağırdı bahanesiyle çocuğu ve eşini kaynar suyla yakan Ali Ay’ın tutuklanması için kadınların yeri göğü inletmesi mi gerekiyor? Ya ölmemek için öldüren kadınlar? Ya da sesini hiç duyamadıklarımız, katledildikleri ile kalanlar… Bunların hakkını kim verecek, kim savunacak? Kanunları beğeniyoruz sayın bakan ama kanunların uygulanmasını bir türlü istemeyenleri beğenmiyoruz ve doğal olarak gönlümüz razı olmuyor. Hukuk devletinde adalet sırası beklemekten çok yorulduk.

    Yazar Hakkında

    Burcu Yıldırım, Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.

  • AİHM Demirtaş Kararında Ne Diyor?

    Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına yaklaşımı şimdiye kadar hep “Tazminatını ödeyelim ama uygulamalara devam edelim” şeklindeydi. AİHM Büyük Dairesi Selahattin Demirtaş hakkında öyle bir karar verdi ki; Türkiye’nin şimdi son 5 yıla yayılan hukuksuz uygulamalardan dönme gibi zor bir ev ödevi var.

    İktidar, Demirtaş kararını uygulamayacağını açık açık ilan etti, her kesimden de tepki aldı. Son olarak CHP Lideri bu hukuksuz tutum için “Tıpış tıpış uygulayacaklar” diye konuştu. AİHM sürecine bakıldığında Türkiye’nin kararı uygulamaması gibi bir durum söz konusu değil. AİHM tarihinde ilk ve tek örnek Azerbaycan’ın bu konudaki aynı tutumu. Azerbaycan Muhalif yazar Mammadov’u AİHM kararına karşın içeride tutmak için inat etmiş, Avrupa Konseyi’nin ısrarlı takibi sonucunda da Mammadov’u tahliye etmek hatta hakkındaki davaları da düşürmek zorunda kalmıştı.

    Azerbaycan’ın dahi uygulamak zorunda kaldığı o kararları Türkiye de uygulamak zorunda… Zorunda ama AİHM Büyük Dairesi’nin gerekçeli kararına bakılınca, kararın gereklerini yerine getirmek Demirtaş’ı tahliye etmekle sınırlı değil zira AİHM gerekçeli kararında, Demirtaş’la birlikte tüm muhalefete yönelik uygulamalara dikkat çekiyor ve iktidarın son 5 yıldaki uygulamalarını tartışmalı hale getiriyor.

     

    DEMİRTAŞ NİYE İÇERİDE?

    Selahattin Demirtaş’ın Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamasının temel noktasını Kobane eylemlerine yönelik HDP MYK’sının attığı sosyal medya mesajları oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da son grup toplantısında o mesajlara dikkat çekmişti. AİHM gerekçeli kararında o mesajları, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin siyasi faaliyetleri kapsamında değerlendiriyor, ifade özgürlüğü kapsamında ele alıyor. Demirtaş’ın örgüt üyeliği suçlamasından yargılanmasına ilişkin bu delilden başka bir delilin ortada olmadığını belirtiyor ve makul şüphe kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtiyor. AİHM’in bu tespitleri kapsamında Demirtaş’ın derhal tahliyesi isteniyor. AİHM o davanın temel delillerini makul şüphe olmaktan çıkarınca, yargılamanın da düşmesi gerekiyor.

    Demirtaş hakkındaki yargılamanın düşmesi Türkiye’nin 18. madde ihlalinden mahkumiyetinin de doğal bir sonucu. 18. madde ihlalinin giderilmesi, ihlalin tüm yönleriyle ortadan kaldırılmasını da zorunlu kılıyor, tahliyeyi yeterli bulmuyor davanın da düşmesini istiyor. Azerbaycan’daki Mammadov kararında da aynı durum gündeme gelmişti.

    1. madde ihlaline yönelik tespitler ise Türkiye’nin tüm muhaliflerini yakından ilgilendiriyor. Çünkü AİHM’e göre her ne kadar dava Demirtaş’ın tutuklanması nedeniyle açılmışsa da Demirtaş münferit bir örnek olarak ele alınamaz. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra AKP’nin MHP’yle ortaklaşarak başlattığı yeni dönemde yaşanan hukuksuzlukların “Belli bir örüntü içinde ilerlediğine” dikkat çekiyor AİHM.

    Demirtaş’ın tutuklanabilmesinin önünü açan Anayasa değişikliği de bu kapsamda. Dokunulmazlıkları bir defaya mahsus olarak kaldıran Anayasa değişikliğinin uygulama alanları bunlara bir örnek. Anayasa değişikliğinin kürsü dokunulmazlığını kapsamamasına karşın, milletvekilleri hakkındaki fezlekelerin söylemleri nedeniyle hazırlanmasının kötü niyetli bir uygulama olduğu belirtiliyor. Söz konusu değişikliğin sadece CHP ve HDP milletvekillerine uygulanırken, iktidar partisi milletvekillerine karşı uygulanmamasına dikkat çekiliyor. Bu nedenle değişiklik için “hedef muhalefetti” yorumu yapılıyor.

    AİHM’in “belirli bir örüntü” olarak ortaya koydu olaylar zincirinde HDP’li belediyelere kayyım atanması ve HDP’li belediye başkanlarının tutuklanması da var. Ve bu hukuksuz uygulamalar sürerken önce rejimi değiştiren Anayasa referandumu ardından 24 Haziran seçimlerinin gerçekleştiği belirtiliyor.

    Seçilmiş milletvekillerinin vekilliklerinin Anayasa’ya aykırı bir şekilde düşürülmesi, belediyelere kayyım atanması, milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanması ve tüm bunlar sürerken rejimin değiştirilmesi!

    AİHM kararında tüm bu süreçler ele alınarak, hukuksuz bir döneme girildiği tek tek irdeleniyor. Son 5 yıldaki tüm uygulamalar tartışmalı hale geliyor.

    İktidarın bu karar karşısında böylesine ayak diremesi ilginç değil.

    İlginç olan böylesine ciddi bir karar karşısında, muhalefetin hala suskun kalması….