Etiket: #Mehriya

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (son)

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün gazeteciliğe giden hikayesinin son bölümüyle karşınızda. Ve artık O Türkiye’de serbest gazeteci olarak, Afganistan’daki gelişmeleri medyaport.net için yazacak. İşte Mehria’nın kaçış hikayesinin son bölümü…

    Hayalim gazetecilikti. Afganistan’da yaşanan hak ihlallerini dünyaya duyurmak istiyordum.

    Televizyon kuruluşuna başvurumu yaptıktan birkaç gün sonra aradılar ve ön görüşme yapmak istediklerini söylediler.

    Bir mülakata katıldım. Birkaç saat sonra muhabir olarak televizyona alındığım bildirildi. Hayalim gerçekleşmişti.

    Ertesi gün bir toplantı yapıldı. Televizyonu Amerikalı bir kuruluşun desteklediğini ve benim bir yıl boyunca gazetecilik eğitimi alacağımı söylediler. Bir yıl boyunca hem haber merkezinde çalıştım hem de kursa gittim. Bir yılın sonunda kursu başarıyla tamamladım. Editörlük ve sunuculuğunu yapacağım bir program verildi bana. Bir kadının televizyona çıkması ülkede hoş karşılanan bir durum değildi. Kadınların çalışması istenilmezdi. Kadınların öğretmenlik yapmalarına pek tepki gösterilmezdi. Benim de televizyona çıkmam tepki gördü. Akrabalarımdan da tepki gösteren oldu. Eşim bu süreçte hep arkamda durdu. Yöneltilen her tepkiyi susturdu.

    Kendimi çok güçlü hissediyordum. Programım izleniyordu. Bu, Taliban’ın da tepkisini çekti. Ailem tehdit altındaydı. Bir gün sokakta arkamdan taş attılar. Çocuklarıma bir şey yapmalarından çok korkuyordum. Ya da onların annesiz kalmasından…

    O süreçte sadece kadınlara yönelik yayın yapılacak bir televizyon kanalı kuruldu; Zan Tv. Çalışanların hepsi kadındı ve program içerikleri de kadınlara yönelikti. Zan Tv’ye geçiş yaptım. İsmim ve yüzüm iyice bilinir olmuştu. Tehditler artarak devam etti. O sabah işe giderken yolda yine arkamdan gelen birkaç adam beni ölümle tehdit etti. Televizyona gittim, fakat kendimi iyi hissetmiyordum. Taksi tutup eve dönmeye karar verdim. Yola çıktım, birden çok yüksek bir patlama sesi duyuldu. Trafik tıkandı. Camı açtım, insanlar koşturuyorlardı, “intihar saldırısı oldu” diyenler vardı. Taksiden indim. Koşan birine “patlama nerede olmuş?” diye sordum. “Azizi Bank’ın karşısında” dedi. Azizi Bank, eşimin iş yerinin karşısındaydı.

    Cep telefonumdan hemen eşimi aradım. Açmadı. Defalarca, defalarca aradım. Koşarak bölgeye ulaşmaya çalıştım. Yollar kapatılmıştı. Ara yollardan patlamanın olduğu yere ulaştım. Bir bina yıkılmıştı. Yüzlerce ölü ve yaralı vardı. Şok içindeydim. O sırada telefonum çaldı. Arayan eşimdi ve iyi olduğunu, yaralılara yardım ettiğini söyledi. Bana eve gitmemi söyledi. Eve döndüm. Saatlerce eşimin eve gelmesini bekledim.

    Kaygıyla geçen saatler içinde Afganistan’dan ayrılma kararı vermiştim. Afganistan’dan gitmemiz gerekiyordu. Çok kararlıydım. Eşim eve gelince boynuna sarılıp “gidelim” dedim. Eşim de kabul etti. Çocuklarımın geleceği için ülkeden ayrılmaya karar verdik. Eşim, “Türkiye’ye gidebiliriz” dedi. Benim de istediğim bir ülkeydi Türkiye. Birkaç gün içinde eşyaları topladık. Ailelerimizle vedalaştık. Gazeteci olduğum için vize alabildik. Uçak İstanbul Atatürk Havalimanı’na inerken, eşimle el ele tutuştuk ve birbirimize sarılmaya, çocuklarımıza iyi bir gelecek kurmak için çok çalışmaya söz verdik. Ankara’da sıfırdan bir hayata başladık.

    İki çocuğumuz vardı. Çocuklarımız okula gidiyor. Bir çocuğumuz daha oldu. Şimdilerde vaktimin çoğunu bebeğime ayırıyorum. Türkçe’yi öğrendik. Eşim çalışıyor, ben de mülteci alanında çalışan Türkiyeli gazetecilere Farsça tercümanlığın yanı sıra serbest gazetecilik yapmaya çalışıyorum.

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (6)

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine zorla evlendirilmesini, duygularını ve kız çocuğu doğurduğu için dışlanmasını yazdı: 

    Afganistan’da geleneklere göre evlendikten sonra gelin ilk kırk gün evde kalır. Ben de kırk gün evde kaldım, kırk birinci gün eşimin annesi geldi. Benden erkek bebek beklediklerini söyledi. Gülümsedim, gözlerinin içine bakarak. Kız ya da erkek anne olmaya hazır değildim, evliliğe hazır olmadığım gibi.

    Aradan iki ya da üç gün geçti. Akşam eşim Abdül’e annemleri özlediğimi söyledim. Ertesi gün işe giderken annemlere bıraktı. Çok özlemiştim. Kuzenlerim çocukları için bahçeye kaydırak almış. Bahçede çocuklarla oynarken kaydıraktan kaydım. Bir ara kaydıraktan pat diye yere düştüm, toparlandım çocuklarla oynamaya devam ettim. Birkaç saat sonra karnımda şiddetli bir ağrı başladı. Her dakika artıyordu, kanamamın olduğunu fark ettim. Bir süre sonra bayılmışım. Aile büyükleri beni hastaneye götürmüş. Hamileymişim ve bebek düşmüş. İki gece hastanede kaldım, taburcu olduktan sonra Abdül ile yaşadığımız eve döndük.

    Eşimin annesi Abdül’e ilk çocuğunu düşüren kadının diğer çocuklarını da düşürebileceğini, artık yaşının ilerlediğini, eve ikinci bir gelin getirmesinin iyi olacağını söyledi.

    Abdül’ün bana karşı davranışları nazikti. Sevdiğini, önemsediğini hissettiriyordu. Annesinin üzerime kuma getirme isteğini önceleri duymazdan geldi. Fakat kayınvalidem çok ısrarcıydı. Abdül’e yeni bir kız bulundu. Eşim Abdül de annesine karşı gelmedi. Bir gün bana “Annemin bulduğu kız ile evleneceğim. Her ikinizin de evi ayrı olacak. Haftanın belli günleri diğer eşimle kalacağım” dedi. Abdül’e asla kabul etmeyeceğimi, eğer yeniden evlenecekse önce benden boşanması gerektiğini söyledim. Abdül şaşkınlıkla gözlerime bakıyordu. Sanırım boşanmak isteyeceğimi hiç aklına getirmiyordu. Bir süre sonra odama geldi ve beni sevdiğini, üzmek istemediğini ve asla boşanmak istemediğini, ikinci evliliği yapmayacağını söyledi.

    Kararını annesine de söyledi. Okullar açıldı üniversite ikinci sınıfa devam ediyordum. Abdül eğitimime karışmadı. Bir gün eve geldim çok çok halsizdim ve midem bulanıyordu, istifra etmeye başladım. Doktora gittik, kontroller sonunda bir buçuk aylık hamile olduğumu öğrendim.

    Fakat doktor üç ay önce düşük yaptığım için hamileliğimin riskli olabileceğini söyledi. Hem benim hem de bebeğin sağlığı için aylık iğnelerden kullanmaya başladım.

    Aradan iki ay geçtikten sonra bebeğin cinsiyetinin kız olduğunu öğrendik. Abdül ve ailesi erkek bebeğe kendilerini hazırlamıştı. Çok sinirlendiler, kız bebek istemediklerini söylediler. Hamileliğim boyunca kayın validem benimle ilgilenmedi.

    Kızımı dünyaya getirdim. İsmini Büşra koydum. Bebeğime kendim baktım. Abdül de zamanla kızına ilgi göstermeye başladı. Kızım yedi aylıkken okullar açıldı ve ben okuluma başladım. Büşra’ya annem bakıyordu. Yine okuldan döndüğüm bir gün midem bulanıyordu. Hamile olduğumu anladım. Akşam Abdül’e söyledim. Ertesi gün doktora gittik. Tahminim doğruydu. Yeniden hamileydim ama ikinci anneliğe kendimi hazır hissetmiyordum. İkinci bebeğimin de cinsiyetinin kız olduğu öğrenilince kayınvalidem çok öfkelendi. Abdül, yanımda olduğunu ve annesinin tepkilerine kulak asmamamı öğütledi.

    Abdül’ün evde olmadığı bir gün bebeğimi düşürmem için beni ölesiye dövdü kayınvalidem. Bebek düşmedi. Abdül eve geldiğinde halimi görünce bir daha yapmamasını söyledi. Ama kayınvalidem bebeği düşürmem için beni dövmeyi sürdürdü. Abdül annesinden gizli hastaneye götürdü. Doktor muayene ederken “Paşam sağlıklı” dedi. Ben de Abdül de şaşkınlıkla “erkek mi?” diye sorduk. Doktor, daha önceki muayenede bebeğin kendisini tam göstermediğini, o nedenle kız dediğini söyledi. Sonra tekrar ekrana baktı ve kendinden emin “erkek” dedi.  Muayeneden çıktıktan sonra doğum yapana kadar kimseye söylememe kararı aldık. Kayınvalidem doğum yapana kadar bana kötü davranmayı sürdürdü. Doğuma da gelmedi. Abdül, doğum sonrası eve giderek annesine erkek bebek doğurduğumu söylemiş. Kayınvalidem hastaneye geldi. Erkek torunlarını çok sevdiler.

    Üniversitenin bitmesine bir yıl kalmıştı artık. Mezun olduğumda öğretmen olma hakkım vardı. Fakat hayalim gazetecilikti. Bir gün ulusal bir televizyon kanalının muhabir alım ilanını gördüm. Ertesi günü gidip başvuruda bulundum.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (5):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine zorla evlendirilmesini ve duygularını yazdı. Aslında Mehria’nın hikayesi sadece O’nun değil, bütün Afgan, bölge kadınlarının hikayesi de… Mehria’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz:

    Babam, Abdül’ün ailesinden evlilik için biraz daha zaman istedi, onlar da kabul etti. Abdül hafta sonları eve gidip gelmeye başladı. Nişanlısı olarak ben de onu karşılıyordum.
    Bir gün evde bir imkan oldu ve Abdül’e konuşmak istediğimi söyledim.
    Abdül’e, kuzenim Mehtap’a yönelik davranışlarının çok kötü olduğunu söyledim. Mehtap’ı gerdek gecesi sonrası bakire olmadığı gerekçesiyle eve getirmişlerdi. Hiçbir insanın hak etmediği bir şekilde.. Saçları kısacık kesilmiş, kırmızı bir elbise giydirilmiş ve bir atın üzerine ters oturtulmuştu. Tüm bunların çok üzücü olduğunu anlattım Abdül’e ve gözünün içine bakarak “Mehtap’ı bakire değil diye hem ailesine hem mahalleye rezil ettiniz. Peki benim bugüne kadar bir erkekle birlikte olmadığımdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Bunun garantisini kim verebilir? Üstelik neden sadece kadınlar sorgulanıyor? Senin bakir olup olmadığını ben neden sorgulayamıyorum. Sadakat yürektedir. Evlilikte önemli olan aşktır, güvendir, sevgidir. Ben seni tanımıyorum. Seni sevmiyorum. Bu evlilik yanlış” dedim.

    Abdül ile yaptığım konuşmadaki cesaretim, evlenmemek için sanki son şansımdı. Abdül kafasını öne eğdi ve “benimle evlenmek istediğini, evlilik için acele etmeyeceğini” söyledi.
    Üniversitede birinci sınıfın sınavlarını çok zorlukla verdim. Artık düğün tarihi gelmişti.
    Önce kına gecesi yapılacaktı, ardından da düğün…
    Kına gecesi yapıldı. İki gün sonra düğün yapılacaktı. Düğün öncesi hamam geleneği vardır. Hamama gidildi. Benim ailemin kadınları, Abdül’ün ailesinin kadınları… Nefes alamıyordum artık. Hamamdan çıktık eve doğru yürürken başım dönüyordu. Ayağım kaydı ve inşaatın yanından geçerken yüksek duvara çarptım. Duvarın üzerindeki inşaat demiri alnıma batmış. Hastanede açtım gözümü. Bir süre hastanede kaldım. Kontroller yapıldı. Başıma dikiş atıldı. Ertesi gün düğünüm vardı. Bense eve gidip yatmak istiyordum, günlerce yataktan çıkmadan yatmak istiyordum. Geçirdiğim kaza nedeniyle düğünüm ertelenir diye düşünüyordum.
    Ama olmadı. Aile evimde geçirdiğim son gecemdi. Sabaha kadar ağladım.
    Sabah erkenden Abdül geldi. Beni kuaföre götürdüler, ardından da düğün salonuna.
    Konuklar çok eğlendi. Bana ise hayatım bitti gibi geliyordu.
    Düğünün sonuna yaklaşırken annem yanıma geldi. Beyaz bir mendili uzatırken, “Gerdeğe girdikten sonra kanını bu beyaz mendile sil yavrum” dedi. Çok utanç vericiydi.
    Düğün salonundan Abdül’ün ailesinin evine geldik. Bize oda hazırlanmış. Annem ve halam da salonda olacaklarını söylediler. Biz odaya girdik. Ne yapacağımı bilmiyordum.
    Gelinlik ile yatağın üzerinde oturdum. Abdül uzun uzun baktı ve “gelinliğini çıkartmayacak mısın?” diye sordu. Sorusuna da cevap veremedim. Tanımadığım, aşık olmadığım bir insana dokunmak istemiyordum. Ağlamaya başladım. Direndim. İstemediğimi söyledim. Abdül çok sinirlendi üç ya da dört kez tokat attı. Artık direnmekten vazgeçtim. Gün aydınlanıyordu. Abdül peçeteye kan sürüp odadan çıktı. Dışarıda bekleyen halam ve anneme verdi.
    Sabah oldu.
    Artık umudu, hayat coşkusu olmayan genç bir kadındım.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (4):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün geri döndükleri Afganistan’da, kan davasını önlemek adına kuzeninin yerine evlendirilmek istenmesini, intihar girişimini ve duygularını yazdı…  Mehria’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz:

    Kuzenim Müjgan, Abdül ve ailesi tarafından evimize getirildikten sonra bir odaya kapatıldı. Her gece amcamlar adeta onu sorguya çekti. Müjgan sessizdi. Onun sessizliği amcamların uyguladığı şiddetin dozunu iyice arttırıyordu. Psikolojisi iyi değildi. Müjgan’ın evden gitmesini istediler, evde onu görmek istemiyorlardı. Bir hafta yaşlı bir kadın komşumuzun evinde kaldı.

    Benim açımdan da çok zor günlerdi. Müjgan’ı Abdül ve ailesi “bakire olmadığı” gerekçesi ile eve geri getirmişlerdi ve olay artık “kan davasıydı”. Geleneklere göre evden bir kız Müjgan’a karşılık Abdül’e verilecekti. Abdül’ün ailesi de beni istemişti. Müjgan’a evin erkekleri şiddet uygularken ben de ağlıyordum. Asla ve asla evlenmek istemiyordum. Tanımadığım birisi, okumak istiyorum, aşık değilim. Eminim her kadın beni anlar, istemediğin biriyle evlenmek ölümle eş değerdir. En azından benim için öyleydi.

    Aile meclisi kararı vermişti. Benim düşüncelerim önemli değildi. Abdül ile ben evlendirilecektim. Eğer aile, kuzenim Müjgan’a karşılık aileden başka bir kız vermezse “kan davası” gereği aileden bir erkek öldürülecekti. Afganistan’da bu durumlarda kan davası böyle işler.

    Annem ve babam da çaresizdi. İçime kapandım. Sürekli ağlıyor ve eğer beni evlendirirlerse canıma kıyacağımı söylüyordum.

    Babam, aile meclisinden evlilik için üç ay bekleme süresi istedi. Dedem, amcalarımdan oluşan aile meclisi karşı çıktı. Ama babam onları ikna etti. Sonbahardı ve bütün kış benim için çok ağır geçti. Üniversite sınav zamanı gelmişti. “Sınavı kazansam ne olacak? Beni yine evlendirecekler ve okumama izin vermeyecekler” düşüncesiyle ders de çalışmıyordum. Umudum tükenmişti.

    Annem ve babam okumamı istiyordu ve bu konuda hep arkamda olmuşlardı. Annemin de ısrarı ile sınava girmeyi kabul ettim.  Sınav sorularını gördüğümde karışık duygular içindeydim. Bir yandan soruları yanıtlamanın çok manasız olduğunu düşünüyor, diğer yandan da doktor olma isteğimi yok eden sisteme, aileme, herkese öfkeleniyordum.

    Sınava okul birincisi olarak girmiştim.

    Sınavım iyi geçmedi. Dikkatimi toplayamadım. Üstün körü yanıtladım ve sınav süresi bitmeden kağıdımı teslim edip çıktım.

    Sınav sonuçları açıklandığında kimya bölümünü kazandığımı öğrendim. Öğretmenlerim de şaşkındı. Başarıma göre çok düşük puan almıştım. Kimya bölümünü kazanmam da beni mutlu etmedi.

    Babamın aile meclisinden istediği üç aylık süre bitmek üzeriydi. Bahar geldi. Bir gün Abdül ve ailesi beni istemeye geldi. Yanlarına çıkmadım. Yan odada konuşulanları dinliyordum. Babam, “Çocuklarım benim için çok kıymetlidir. Mehria’yı okutmak için çok çabaladım. Onu üzme, kırma, ona iyi bak” dedi. Gözyaşları içinde dinledim babamın sözlerini. Aileler anlaştı, el sıkıştılar. Artık Abdül ile evlenecektim. Evlilik tarihi planları da yapıldı. Bir hafta sonra Abdul ve ailesi yeniden eve gelecek, evlilik planları üzerine konuşulacaktı. Bu konuşulanları yan odadan dinliyordum. Bir anda babamın sesi alçaldı, düşme sesiyle birlikte odadakilerin bağrışma sesleri duyuldu. Odaya koştum. Çok korkmuştum. Babamın ölmüş olmasından korktum. Odaya girdiğimde babam yerde yatıyor ve burnu kanıyordu. Hemen hastaneye götürüldü babam. Tansiyonu çok yükselmiş, burun kanaması, beyin kanamasından kurtarmış.

    Babam evde dinlendi bir hafta boyunca. Babamın içinde yaşadığı acı nedeniyle ölümle burun buruna gelmesi canımı acıttı ve bir sorumluluk da yükledi. Babamın yanında biraz daha gülümsemeye çalıştım bir hafta boyunca.

    Bir hafta sonra Abdul ve ailesi evimize geldi. Babam biraz daha toparlanmıştı. Gelin ve damadın birbirini görmeden nişan yüzüğü takıldığı bir tören yapıldı, gelenek gereği. Yüzüğümü Abdül’ün annesi avucumun içine taktı.

    Abdül’ün yüzüğü ile odama çıktığımda hayatın bittiğini düşündüm. Evdeki ilaçları topladım ve içtim. Sonra yatağa girdim. Uykuda ölmek istiyordum. Çünkü düşünüyordum ki eğer uykuda ölürsem ailem de utanmazdı, yani intihar ettiğim konuşulmazdı.

    Fakat uyandığımda hastanedeydim. Aradan üç gün geçmiş, midem yıkanmış. Annem ve babam adeta on yaş yaşlanmışlardı. Annem de babam da sürekli ağlıyordu. Babamın kaygısı “Eğer kaynanan ve Abdül senin intihar girişiminde bulunduğunu öğrenirse, ‘başka bir erkeği seviyorsun diye düşünecekler’ hem kendini hem de bizi töhmet altında bıraktın. Bizi çok zor durumda bıraktın?” cümlelerini tekrarlıyorlardı.

    Babam bu cümleleri tekrarlarken birden tabii ki hiç beklemezken birden suratıma çok güçlü bir tokat attı. Gözüm karardı. Bir kez daha ölmek istedim ve beni kurtardıkları için onlara öfkem arttı. Sessizliğe büründüm. Üç gün sonra hastaneden çıkardılar. İntihar girişimim gizli tutuldu.

    Bir hafta sonra düğün salonunda nişan töreni yapıldı. Abdül’ü ilk kez orada gördüm, benden 15 yaş büyük olduğunu biliyordum. Düşünün, hiç tanımıyorum, yüzünü yeni görüyorum, nasıl bir insan bilmiyorum, kalbim bile çarpmıyor ama bu kişiyle evleneceğim ve gelenekler benden çocuk doğurmamı bekliyor.

    Nişan töreninden bir hafta sonra Abdül ve ailesi bir akşam evimize geldi. Düğünün en kısa zamanda yapılmasını istiyorlardı.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (3):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik; genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün İran’dan Afganistan’a dönüşlerinin ardından yaşadıklarını yazmaya devam ediyor. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz: 

    Kuzenim Mehtap, hiç tanımadığı Abdul ile evlendirildi. Mehtap’ın bir sevdiği varmış ve Afganistan’dan kaçmak zorunda kalmış. Abdul ile evlendirildiği günün gecesi “bakire” olmadığı için dayak yemiş. Ertesi sabah bir atın üzerine ters oturtulmuş, uzun saçları sıfıra vurulmuş ve üzerine kırmızı bir elbise giydirilmiş halde eve getirildi. Mehtap zorla eve sokuldu. Abdul ve ailesi Mehtap’a karşılık beni istedi büyükbabamdan.

    Ailemin en büyük isteği gerçekleşti. Elbette benim de. Liseyi bitirdim. Liseyi bitirdiğim yıl ailemi biraz daha anlamaya başladım. Bana ve kardeşlerime uyguladıkları tüm baskı eğitim almamız, mesleğimizin olması içindi.

    İran’dan Afganistan’a döneli yıllar olmuştu, ama ekonomik durumumuz neredeyse tüm sülale ile yaşadığımız evden ayrılmamıza olanak tanımıyordu. Evin tüm kadınları gibi ben de sürekli ev temizliği, yemek ve el işleri ile uğraşıyordum. Evde 35 kişi yaşıyorduk ve sık sık misafir de gelirdi. Misafirlerle birlikte evdeki insan sayısı çoğu zaman 40’ı geçerdi.

    Liseyi bitirdiğim yaz, evli kuzenlerimden birinin eşinin kardeşi Abdül Kabil’e geldi. Yıllar önce Almanya’ya gitmişti. Kabil’e geldiğinde de bizim evde kaldı birkaç gün, daha sonra farklı şehirde yaşayan anne ve babası da çocuklarını görmek üzere bize geldiler. Evde yaklaşık 40 kişiydik ve tüm zamanım mutfakta geçiyordu.

    Evdeki bekar kızlar mutfakta çalışır, yemek, temizlik yapar ama erkeklerin oturup yemek yiyeceği odaya girmez. Yani yemek hazırlıklarını evin büyük evli kadınları yapar. Erkekler ve kadınlar ayrı yerde yemek yer.

    Abdul ve ailesi evde kalırken öğrendik ki asıl niyeti evlenmekmiş. Bizim evde kalmasının nedeni de bizi iyi bir aile olarak görmeleri ve bizim sülaleden bir kız ile evlenmek istemesiymiş. Halam Abdül’ün annesi ile sürekli konuşuyor ve sohbet ediyordu. Kızlarından büyük olan Müjgan’ın Abdül’e çok uygun olduğunu söylüyordu. Müjgan’a “Abdül ile evlenmek ister misin?” diye sorulmadı. Bir hafta içinde evlilik hazırlıklarına başlandı. 20 gün içinde de nişan, evlilik hepsi bitti ve evlendi.

    Düğünden bir gün sonraydı. Kardeşlerim ve ben odamızdaydık. Öğle saatleriydi. Kalabalık, öfkeli, bağıran insanların sesleri uzaktan duyuluyordu. Bir süre sonra bizim evin bahçesine girdiler. Abdul ve ailesi. Ama asla hafızamdan silinmeyecek olan bir görüntü: Halamın kızı Müjgan bir atın üzerine ters oturtulmuş. Uzun saçları sıfıra vurulmuş ve üzerine kırmızı bir elbise giydirilmiş. Kuzenimin kafası önde, atın üzerinde titriyor. Atı evin kapısının önüne kadar getirdiler. Evin büyükleri kapıya indi. Ne olduğunu anlamadık ben ve kardeşlerim. Annem odaya geldi ve “sakın dışarı çıkmayın” diye uyardı.

    Pencereden olup bitene bakıyorduk. Herkes çok öfkeliydi. Kuzenim ise halen atın üzerinde, upuzun saçları kesilmiş, titrediğini bulunduğum yerden bakarken hissediyordum. Halam, halamın eşi, evin erkekleri herkes atın üzerindeki kuzenime bağırıyordu.

    Müjgan’ı atın üzerinden çekerek indirdi halamlar. Evin kadınları Müjgan’ı eve soktu. Erkeklerle, Abdül’ün ailesi arasındaki bağırmalar devam etti. Müjgan’ın yanına koştum. Evin kadınları Müjgan’a bağırıyorlardı. Müjgan çok ağır bir şiddete maruz kalmıştı. Yüzünden çok darbe almıştı. Anladım ki tüm bu olan bitenin nedeni gerdek gecesi Müjgan’ın bakirelik zarından kan gelmemiş olması. Müjgan’a karşı tüm bu şiddet “bakire” olmadığı için gösterilmiş. Afganistan geleneklerine göre evlilik sonrası kızın bakire çıkmaması iki aile arasında kan davasına neden olmasıdır. Bunun karşılığı da şudur: o aileden başka bir kız damat ile evlenecektir. Abdul’ün ailesi de bizim evden bekar bir kız istiyordu Müjgan’a karşılık. Şartları ise kızı Abdül seçecek ve kızın da hayır deme imkanı yok. Çünkü artık bu bir kan davası.

    Sonradan annem söyledi. Müjgan’ın sevdiği bir genç varmış. Onunla beraber olmuş. Fakat sevdiği genç adam Kabil’den göç etmek zorunda kalmış. O günler Müjgan’a elimden gelen desteği göstermeye çalıştım. Müjgan evin erkeklerinden de şiddet gördü. Bunu engellememiz mümkün olmadı.

    Aradan bir hafta geçti, Abdül ve ailesi bizim eve geldiler. Büyükannem ve büyükbabamın da, Abdül’ün ailesinin de seslerinin yükseldiği anlar oldu. Onlar gittikten sonra büyükbabam ve babamın tartışmalarını duydum. Büyükbabam zaten babamın beni okutmasına çok karşıydı. Ben, eğer eğitim alabildiysem babamın kendi ailesine karşı gelebilmesindendi.

    Dedem, babama “Senin kızın okuduğu yeter. Evden narin, güzel bir kız istiyorlar. Senin kızı beğenmişler. Senin kızı vereceğiz” diye bağırıyordu. Bunları duyduğumda hani deyim yerindeyse başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ben okumak istiyordum. Asla ve asla evlenmek istemiyordum ve Abdül ile evlenmektense kendimi öldürmeyi yeğlerdim.

    Annem, dedem ve babamın konuşmalarımı duyduğumu gördü. Koşarak yanıma geldi. Anneme sarıldım ve tek anımsadığım “anne asla, asla, asla evlenmem. Ölürüm, ama yine de evlenmem” sözlerimdi.

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı (2):

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik. Genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün İran’dan Afganistan’a geri dönüşlerini yazdı. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda da hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz: 

    “Çocukluğumuzda ayrıldığımız Afganistan’a yeniden dönme zamanı. Afganistan’a Cumhuriyet gelmişti. Cumhuriyet demek, demokrasi demekti, özgürlük demekti. Eğitim alabileceğimiz, sokaklarda özgürce yürüyebilmek demekti. İran’dan Afganistan’a dönüşümüz yedi gün sürdü. Sonunda doğduğum topraklara ailemle birlikte adım attık.

    Yeni bir ev tutabilme imkanımız yoktu. Yeniden bir hayat kuracaktık ama bu, o kadar da kolay değildi. Anne ve babamın yeniden işe girmeleri gerekiyordu. Bu nedenle büyük annemlerin evine yerleştik. Büyükannem ve büyükbabamın yaşadığı evi çocukluğumdan beri severdim. Kocaman bir evdi. Bir sürü odası vardı. Ama artık ev harabeye dönmüştü. Camların çoğunluğu kırıktı, dedem pencereleri naylonla kaplamıştı. Büyükanne ve büyükbabam oldukça yaşlanmışlardı. Elbette yaşadıkları hiç de kolay değildi. Uzun yıllar çocuklarından, torunlardan ayrı kalmışlardı. Biz İran’a kaçtıktan hemen sonra amcamlar da Pakistan’a gitmişlerdi. Afganistan’a demokrasi geldikten sonra amcalarım da aileleriyle dönüş kararı almışlardı. Onlar da bizden birkaç gün önce dedemlerin evine yerleşmişler. Amcamlar, halamlar, büyükanne ve büyükbabamla birlikte evde toplam 35 kişi olduk.

    Halen Afganistan’da elektrik ve doğalgaz yoktu. Yemekleri ateş yakıp evin önünde pişiriyorduk. Geceleri evi mum ile aydınlatıyorduk. Bir süre sonra ben ve kardeşlerim çok hastalandık. Uzun süre yattık. Hastalığımızın ne olduğunu bilmiyorduk. Henüz doktora gitme imkanımız da yoktu. Ben 13, kardeşlerim 10 ve 8 yaşındalardı. Düşünün ki hiç okula gitmemiştik ve ben birden beşinci sınıfa başladım. Dönem sonuydu ve okula uyum sağlamakta, öğrenmekte zorlandım. Afganistan’da eğitime başladık. Okulumuzda masa, sandalye, tahta yoktu. Dersleri çadırda yapıyorduk. Çok başarılı olamadım.

    Bir gün sınıf arkadaşım bana ‘mezhebin ne?’, ‘Irkınız nedir?’ gibi sorular sordu, şivemin farklı olmasından dolayı. Bana, ‘Afganistan sadece Peştuların memleketi, sen Tacik’sen bu memleket sizin değil’ dedi. O gün anladım ki, fark sadece ülkede değil. Biz kendi ülkemizde de çok farklıyız ve ayrıyız.  Çok üzülmüştüm. İnsanlar neden bu kadar farklı. Anladım ki benim kendi memleketimde de savaşmam gerekiyor. Çünkü memleketimde de çok önyargı var.  Önyargılar çocuklukta başlıyor Afganistan’da.

    Okulda çok da mutlu değildim. Sınıfta yaş olarak en küçüktüm, ama çok zayıf ve uzun boyluydum. Bu yüzden tahta silmek hep benim vazifemdi.

    Okullar kapandıktan sonra babam bizlerin oturduğu odanın camlarını siyaha boyadı. Çocuklarının dışarısı ile bağlantı kurmasını istemiyordu. Dışarı çıkmamıza da izin yoktu. Başımıza bir şey gelmesinden çok korkuyordu. Erkeklerle konuşmamız ki kuzenlerimiz de dahil yasaktı. Bazen konuşurken babam yakalardı, çok fena dövüyordu. Her yanım mosmor oluyordu. Düşünüyordum, benim suçum ne, ne sıkıntı var bir erkekle konuşmakta.  Çok zorlu günlerdi.

    Bazı şeyler çok güzel oluyordu, mesela sabahları hep birlikte kahvaltı yapmak. Sadece  yağlı ekmek & tatlı, çay… O lezzet ve tat hiçbir zaman tekrar olmayacak diye düşünüyorum. En üzüldüğüm şey ise dedemin ölümüydü. En sevdiğim birini kaybetmenin ilk deneyimi…

    Eve bir siyah beyaz telefon aldı babam, pille çalışıyormuş. Biz çok mutluyduk, kaç yıl sonra bizim de bir televizyonumuz olmuştu. Bir film açıyorduk, bütün aile, amcalar, kuzenler, hepsi film izlemek için bizim evimize geliyordu. Babamdan izinsiz televizyon açmamız yasaktı, ama biz izinsiz televizyon açıyorduk, müzik dinliyorduk. Ama  o zamanlar bu çok bir büyük suç ve yaramazlıktı.

    Babam özel günlerde de dahil, hiçbir zaman topuklu giymeme izin vermiyordu. Kalabalık içine girmemiz de yasaktı.  Annem de babam da vücut ölçülerime göre kıyafet giymeme izin vermiyordu. Hep bedenimden iki beden büyük kıyafet giyiyordum. Hiçbir seçme hakkım yoktu, hiçbir şeyimi kendim seçemiyordum, hatta özel şeylerimi bile…
    15 yaşında bir kızdım, ama hayatımda hiçbir şeyi seçme hakkım olmamıştı. Bir düğün, nişan hiçbir yere gitmeme izin verilmiyordu, sadece evde kal ve ders çalış…

    Aradan üç yıl geçti. Hayatımda değişen tek şey okula alışmam ve başarılı olmamdı. Okumam gerektiğini biliyordum. Bir meslek sahibi olmalıydım. Eğitimin ne kadar önemli olduğunun bilincindeydim.

    15 yaşındaydım.  Yanımızda babam olmadan dışarı çıkmıyorduk. Biz neredeyse 7/24 ders çalışıyorduk. İzinsiz televizyon açmak, müzik dinlemek hepsi suçtu. Babamın üzerimizde bu kadar baskı kurmasına tahammül etmekte zorlanıyordum. Liseyi bitirene kadar da ailemin baskısı devam etti.”

    DEVAM EDECEK…

  • Taliban’dan kaçarak Türkiye’ye gelen Mehriya Afzalı yaşadıklarını yazdı:

    Editörden…

    Mehria Afzali, Taliban şiddetinden kaçan Afganistan’ın ilk kadın televizyonu Zan TV’de siyasi programlarından sorumlu gazeteci. Mehria artık ailesi ile birlikte Türkiye’de yaşıyor. Hayatta kalmak, ailesi ve kendisi için yeni bir gelecek kurabilmek için bir gece içinde mülteci olmaya karar verdi.. Taliban’a rağmen gazetecilik yaptı. Afganistan’ın en bilinen kadın televizyoncularından biriydi. Her sohbette, mesleğine aşık olduğunu söylüyor ve Türkiye’de de mesleğini yapabilmek için çabalıyor. Medyaport olarak Mehria’ya kulak verdik. Genç bir kadın gazetecinin mülteciliğe uzanan hikayesini anlatmasını istedik. Mehria, bugün çocukken Taliban şiddetinden kaçıp İran’a sığındıkları günlerde hafızasında kalanları yazdı. Mehriya’nın önümüzdeki haftalarda hikayesini dinlemeyi sürdüreceğiz.

    Şimdi sözü Afgan gazeteci Mehria Afzali’ya bırakalım:

    “Mesleğimi yapmayı çok seviyorum. Gazetecilik en büyük tutkumdu. Fakat maalesef Taliban, şiddet, ölüm korkusu çok sevdiğim mesleğimi yapmama engel oldu. Artık Türkiye’deyim. Bir mülteciyim. Mesleğini Türkiye’de de yapmak için çırpınan bir kadınım. Türkiye’deki meslek örgütleri, özellikle kadın meslektaşlarımın dayanışması çok kıymetli. Bana hikayemi anlatmamı sağlayan Medyaport’a da teşekkür ederim.

    Afganistan’da hayatta kalmak gerçekten bir şanstır. Çocuk ve kadın olmak, temel haklardan yoksun olmak demektir. 6 Haziran 1991’de Kabil’de doğdum. Afganistan’da aileler çok çok geniştir. Benim de beş amcam, dört halam, üç teyzem ve iki dayım vardı. Elbette kuzenler. Ben görece şanslı bir ailede dünyaya geldim. Annem öğretmen, babam mühendisti. Benden küçük iki kardeşim var. Şunu belirteyim, Afganistan’da çocuklar dini eğitim alır. Çok küçük yaşta sayısız sure öğrenmiştim. Annem ve babam çalıştığı için bize yengem bakardı. Şunu net söyleyebilirim. Afganistan’da çekirdek ailede de sevgi-şefkat gibi kavramlar yoktur. Elbette annem ve babam beni seviyordu. Bunu biliyordum. Ama erkekler, çocuklara sevdiklerini göstermezler. Annem babam çalıştığı için gündüzleri bize bakan yengem aslında beni ve kardeşlerimi hiç sevmezdi. Bize yemek vermez, aç bırakırdı. Ama kendisi için yemek hazırlardı. Kendi çocuklarına yedirirdi, onlar yemek yerken bizi odadan çıkartırdı. Annem eve gelmeden önce salondaki ocağın ateşini yakardı. Benim hatırladığım yıllarda yani 1995 1996 yıllarında, dört – beş yaşındayken Afganistan’da elektrik  yoktu. Ateş yakılırdı evde. Yemek de o ateşte pişerdi. Ev ancak akşam ısınırdı. Tüm gün soğukta otururduk. Oysa yenge; bir kadın. Neden bu kadar kötüydü? İnanın bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Ama kötüydü. Şiddet kanıksanmıştır Afganistan’da. Tokat, küfür vaka-i adiyedendir. Aileleriniz ne kadar korusa da bir şekilde ailenin bir üyesinden bile şiddet görürsünüz.  Çocuklarımı sevgi ve şefkatle sarıp sarmalıyorum. Hiçbir çocuk şiddet görmemeli, sevgisiz bırakılmamalı, aç bırakılmamalı. Çocukluğumdan kalan temel izlerden biridir sevgisizlik..

    Biz Kabil’de yaşıyorduk. Annemler çok tedirgindi. 1995 yılı. Ben dört yaşındayım. Taliban ülkemizi ele geçirmiş. Evde tek konuşulan konu bu. Zaten camdan baktığınızda yakılan evleri görmek mümkündü. Taliban evleri yakıyor, kadınları vuruyordu. Hayvanlar sokak ortasında kesiliyordu. Babam Taliban’ın bizim eve de geleceğini biliyordu. Üstelik annem çalışan bir kadındı. Taliban Kabil’e geldikten sonra annem işi bırakmıştı. Babam ve annem bir gün eşyalarımızı topladı, Kabil’den uzakta bir akrabamızın evine gittik. Babam gittiğimiz yerin güvenli olduğunu söylüyordu. Biz akrabalarımızın evine gittiğimiz gün Taliban bizim evimize baskın yapmış. Sonra evi ateşe vermiş.  Bunu sonradan öğrendik. Korktuğumu ve sürekli kalbimin attığını hatırlıyorum. Anne ve babamın ölmesi en büyük korkumdu. Sürekli ağladığım anlar oluyordu. Geceleri anneme sarılıp uyuyordum. Güvenlikli diye sığındığımız akrabalarımızın evine Taliban roket attı. Ev çok kalabalıktı. Evdekilerin çocuğu öldü ve yaralandı. İki katlı bir evdi. Biz fazla yara almamıştık. Annemi ağlarken çok görmemiştim. Ama o gün annem de ağlıyordu. Babam sakin olmasını ve Afganistan’ı terk edeceğimizi söyledi.

    Gece karanlığında yola çıktık. Küçük bir çantamız vardı. Başka hiç bir şeyimiz yoktu. Afganistan’dan İran’a doğru gidiyoruz. Çok zorlu bir yolculuktu. Yolda çok zor günler geçirdik. Bir çocuk olarak karnımın acıktığını anneme ve babama söylemiyordum. Çok açtım. Ama biliyorum ki anne ve babam da aç. Ama yemek yeme imkanımız yok.

    Babam bir göçmen kaçakçısı ile anlaşmış. İran sınırını kaçakçı geçirecekmiş. Ama babamın bütün parasını alıp bizi yolda bıraktı. Hatırlıyorum, kendi imkanlarımızla İran sınırını geçtik. İran’da halamın evine gittik. Halamın yanında da çok kalamadık. Onun da evi kalabalıktı ve bizi evde çok istemedi. Babam bir kiralık oda buldu. Çok ama çok pis bir yerdi. Tuvalet bir odanın içindeydi. Banyo yoktu. Su akmıyordu. O odada yaşamaya başladık. Hiç eşyamız yoktu. Babam bir manavda iş buldu. Gündüzleri meyve, sebze satıyor, gece de gelen meyveleri depoya taşıyordu. Gece ikide üçte eve gelip, sabah altıda geri işe dönüyordu. Artık okul çağına gelmiştim. Fakat kaydımız olmadığı için okul beni almadı. Annem- babam bana evde eğitim verdi. İranlılar Afganlıları ülkelerinde hiç istemezler. Halen de böyledir. Uzun yıllar İran’da kaldım ve Afganlar, İranlılar için ‘salak, cahil, köle’ydi. Yıllarca o odada yaşadık. Bulunduğumuz ortam da çok güvenli değildi. Evden dışarı çıkmıyordum. Yıllar geçtikçe ‘Acaba bizim suçumuz ne ve neden böyle bir hayat yaşıyoruz?’ sorularını sormaya başladım. İran’da yedi yıl kaldık ve ben artık 13 yaşıma gelmiştim. Ne ben ne kardeşlerim ne de annem ve babam İran’da kaldığımız süre boyunca hastaneye gittik. Sadece bir kez küçük kardeşimin üzerine evde kaynar su döküldü. İlaçlarla iyileşmedi. Durumu hiç iyi değildi. Babam ve annem kardeşimi hastaneye götürdü. Ben de babamla gittim. İranlı doktor babama ve anneme, ‘Siz Afganlar çocuk yapmayı biliyorsunuz, bakmayı bilmiyorsunuz’ diye bağırdı. Çok ağır gelmişti bu sözler bana. Babam ve annem tek kelime etmediler ama bir hekimin bu cümleyi kurmuş olmasına halen inanamıyorum.

    Bir gün haberlerde gösterdi. Taliban yönetimden gitmişti. Yerine cumhuriyet gelmişti. Yıllardır bu ümitle yaşıyorduk. Bir hafta içinde toplandık ve Afganistan’a doğru yola çıktık.

    O günü hiç unutmuyorum, babam bizi karşısına aldı ve ‘Afganistan bizim vatanımız. Savaş artık bitti. Biz oraya gideceğiz ve orada çok güzel bir hayat bizi bekliyor. İran’da eğitim alamıyorsunuz. Ama kendi ülkemizde okuyabileceksiniz. Size söz veriyorum çok güzel bir hayat sizi bekliyor. Sizi hep koruyacağım’ dedi.

    Ve Afganistan’a doğru yola çıktık…”

    (Haftaya devam edecek…)