Etiket: #Kapitalizm

  • Dinbazlık ve Dilbazlık Artık Çalışmıyor mu?

    Rahman Özçelik henüz 22 yaşındaydı. Bartın’da yaşamını yitiren madencilerdendi. AKP kurulurken doğmuştu, iktidarının zirvesindeyken maden politikalarıyla yarattığı bir cehennemde öldü.

    Cenaze namazında Erdoğan: “Şu anda musallada bulunan Rahman kardeşimizi Hakk’a uğurluyoruz. Rabbimize hamdolsun ki kendileri inşallah şehadet makamına ulaşmak suretiyle Rabbimizin sevgili habibine komşu oluyorlar. Tabii bu işin bir güzel yanı daha var, o da bütün aile gerek eş gerek baba, anne hepsi kendileriyle inşallah haşr-u cem olacaklar.” diyordu.

    Bir başka örnek; yine maden sahasındaki konuşmadan: “Bizim ocaklarımızın içinde Amasra Kömür İşletmeleri en ileri imkanlara sahip olmasına rağmen, birileri dalga geçebilir ama biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına inandığımız için bunun dünü, bugünü, yarını olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır.”

    Bastığı yer dilbazlık, sıçradığı yer dinbazlık.

    (12 Eylül darbesinin hemen akabinde Evren’in açıklamalarında ekonomiye değinmesi “absürtlüğü” gibi tersten bir okumayla) Erdoğan’ın Bartın’da yaşanan felaketin ardından dile getirdiği cümleler de bunun göstergesi:

    “… Soma’da biliyorsunuz çok uzun sürdü. Ama burada 24 saati bile bulmadan hamdolsun 41 şehidimize ulaştık”.

    Bununla övünür Erdoğan.

    Beis görmez. Sıçrayıp geldiği yere tutunmak mühim. Kırıp döktükleri, yakıp yıktıkları teferruat. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek huyudur.

    İslamcılar iki şeyde mahirdir: dinbazlık ve dilbazlık. Özellikle yirmi yıldır süren İslamcı tahakkümün ve AKP rejiminin her alanında bunu görmeniz mümkün. Dahası son zamanlarda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındıkları tavır, tutumlar ve yaptıkları açıklama karşısında verilen tepkiler de bu ikilikten ayrı değil. Ancak artık bunda ne kadar başarılılar bunu düşünmek gerekir.

    Erdoğan’ın şu sözlerine bakın: “Sizlerden şu hususta vatandaşlarımızı mutlaka ikna etmenizi istiyorum; Türkiye bir süredir çok ciddi sınamalardan geçmekte midir? Evet, geçmektedir. Bu sınamaların milletimizin hayatına yansıyan olumsuzlukları var mıdır? Evet, vardır. Ülkemizin önündeki zorlukların ve insanımızın yaşadığı sorunların çözümü mümkün müdür? Evet, mümkündür. Peki, Türkiye’de bu çözümü sağlayacak tek yürütme temsilcisi biz, tek siyasi parti AK Parti, tek ittifak Cumhur İttifakı mıdır? Evet, öyledir.”

    Bu cümleler dinbazlık ve dilbazlıktan payını almış mıdır, evet.

    Ancak işe yarar mı? Sanmam…

    BAŞÖRTÜSÜ DİNBAZLIĞI: GÖLGENDE BANA DA YER VER

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüyle helalleşme temalı videosu Erdoğan’ın yukarıdaki cümlelerini getirdi peşi sıra. Ertesi gün Ömer Çelik’in Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısını işaret eden “Hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi biziz. Mücadele ettik, bedel ödedik, geri adım atmadık. Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır” cümleleri de aynı membadan.

    Açıklamaları ve Anayasa restini görenler -haklı bir telaşla- Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yine tarihi bir “pas” aldığını ve fileleri yine havalandıracağını düşündüler; ancak ben onlardan değilim.

    Videoyu izlediğimde de öyle olmadığını düşünüyordum Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini dinlediğimde de.

    Yarattığı yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetçi ağı buna engel.

    Erdoğan’ın sevdiği siyaseti yapmaya müsait havanın doğduğunu falan da düşünmüyorum. Yukarıdaki sözleri Erdoğan’ın kudretini değil acziyetini gösteriyor çünkü.

    İşsizlik, yoksulluk ve kötü ekonominin sorumlusunun yine dinbazlık ve dilbazlığa sığınarak ne kadar biçare kaldığını gösteriyor.

    Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırdığı düşünülen konuşmada, Erdoğan’ın dinbazlık konusunda yeni bir şey söylemediğini aksine bizim büyük yoksulluğumuzu dilbazlıkla örtmeye çalıştığını gösteriyor.

    Çöken kitlesine hamasetle moral aşılamaya çalıştığını gösteriyor.

    Evet, sağcılık böyledir. Dinbazdır ve dilbazdır. İkisi de eş zamanlı çalıştığında iktidar olur. Biri teklediğinde, hayat birini boşa düşürdüğünde acz içinde kıvranır.

    Erdoğan kıvranıyor.

    Erdoğan ikna edilecek; cehalet, kötü yönetim ve sermaye odaklı ekonomi tercihinin açlıkla, yoksullukla “sınadığı” vatandaşlar yarattığının idrakinde.

    Ama bir halkı tüketen ihtişamlı iktidarının tükendiğinin de idrakinde…

    O tükenirken ve tüketirken muhalif cephede de işler pek yolunda sayılmaz.

    Burada asıl seslendiğim CHP.

    Sağa cevap sağda aranıyor…

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı karşısında Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nu koymanın özü de bu sağcılıktan kaynaklanıyor.

    Buradan hareketle temel dayanaklarımdan biri -bütün eleştirileri de yaparak- Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki yalnızlığı üzerine…

    Bu, hem kadro hem de ideolojik formasyon açısından böyle. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun üzerine uymayan bir sağcılık ve dindarlık elbisesi giy(dir)me çabası hakim.

    Bu durum kadrolarının hem entelektüel derinliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanıyor hem de bu yetersizlikleri, ülkeyi tekelinde gören sağcılığa, iktidar yolu sağcılıktan geçer ön kabulüne değin gidiyor.

    CHP, bu kolaycılığa yapışmış vaziyette.

    Diğer taraftan aşırı dinciliğin alternatifi dincilik, aşırı sağcılığın alternatifi sağcılık değil, eleştirileri de bazı açılardan sorunlu.

    Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları bütünüyle yersiz, boş ve öyle söylendiği gibi zamansız ve kendi tarihini, temelini dinamitleyecek türden şeyler değil.

    CHP liderinin her söylediği, yaptığı her şey tartışmaya açıktır zaten. Ancak ondan neoliberalizme savaş sözlerini sınıf esasında etmesini beklemek de temelsiz değil mi?

    Nihayetinde karşımızda bu beklentileri söylemsel düzeyde bile karşılayamayacak bir isim ve parti yok mu?

    İslamcı sermaye yerine seküler sermayeyi destekleyen bir anlayıştan bahsediyoruz… Burada ön plana çıkan burjuvazinin “kendi suretinde bir dünya var etmesi” elbette.

    Ancak bir yönüyle de Erdoğan rejimi ülkeye öyle bir yirmi yıl yaşattı ki asgari eşitlik, demokrasi, adalet ve özgürlükleri konuşan bir Kılıçdaroğlu da kimseye yetmiyor şu an; bence temel sorun biraz da bu.

    Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, güvence altına alma meselesi elbette sorunlu; takmama özgürlüğü adına bir güvence olmadan, başörtüsünü güvence meselesi yapmak nereden bakılırsa bakılsın gerici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çıkışı siyaseten olmasa da iletişim açısından yerinde bulmuştum. Çünkü kendi görünürlüğünü yeniden sağladığı bir yönü var.

    Akşener’in ve İyi Partililerin çıkışları; kendi partililerin anlamsız açıklamaları, Erdoğan’ın presi, kamuoyu şirketlerinin araştırma sonuçları, savrulan ülke gündemi altında kalan adaylığında başörtüsü açıklaması, omzundaki tozu silkip yola devam hareketiydi ve bence gündemi yeniden belirleme kudretini gösterdi.

    MEVZU SINIFSAL

    Yine de Kılıçdaroğlu’nun her çıkışı bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyor: Bizim bugün verili iktidardan kurtulmamızın şifreleri sağcılaşmakta mı; yoksa Erdoğan’ın kendine göre inşa ettiği dindarlıkta mı?

    Erdoğan rejimini kendine göre hizaya getiren bambaşka bir İslamcılık olduğunu anlamak için işaretler var.

    Şu motivasyonları görmemiz gerekiyor:

    Bu ülkede aşı karşıtı miting yapıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan süreç, tarikat ve cemaatlerin baskısıyla cami minberlerinden örgütlendi. Son birkaç ayda yirmiden fazla festival, konser, sanat etkinliği iptal edildi.

    Bu ülkede LGBTİ+ karşıtı miting yapıldı, İslamcılar çalan müziği susturdu.

    Bunları yaptıran temel şey neydi? Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi; hepsi mi?

    Her seferinde sağa çekmek, kültüre, dine veya mezheplere sıkıştıran bir açıdan seslenmek en nihayetinde sınıflı toplum yapısını, yoksulluğu ve daha da büyüyen yıkıntıyı perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

    Bunların temelinde yatan ana mevzunun ekonomi olduğunu da görmek, söylemek de gerekiyor. Ama o görev de bize düşüyor.

    Bakınız önemli bir yasa olan sansür yasası Meclis’ten geçti ve sadece 70 AKP milletvekili yetti. Yüz küsur CHP milletvekilinden sadece 40’ı oradaydı… Ama CHP tarafından güncelerce “sansüre hayır” borazanı çalındı. Ardından genel başkan bir tweet atarak özrü kabahatinden büyük bir durum yarattı ve her halükarda yasa geçecekti demeye getirdi. Bu bir teslimiyet, ikiyüzlülük değilse nedir?

    Büyük bir felaket yaşandı ve Bartın’da 41 madenci resmen katledildi. CHP ise “maden şehitleri” dedi, rahmet diledi…

    Kaldı ki CHP aylar önceki ekonomi açılımlarını da “nas”la değerlendirmişti.

    Başörtüsü çıkışı bunlardan daha ileride değil ki…

    Sürekli bir teolojik açıklamalar merakı bir yana, laiklik bu ülkede gömüleli çok oldu. Şimdi CHP’nin yaptığı bunu kanırtmak… Birçoğunda Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisini de görmüştük.

    Mesele her zaman dönüp dolaşıp içi boşalmış kavramlarla buluşuyor. Sanıyor musunuz AKP’yi iktidar yapan İslamcıların demokrasi ve insan hakları talepleriydi… Elbette ekonomik düzenin ta kendisiydi.

    Erdoğan 90’ların sonundaki yoksulluğun ve yolsuzluğun üzerinde yükseldi. Neoliberalizmin esaslarını yekpare halde iktidara taşıdı.

    İslamcılar Erdoğan’ın eliyle, AKP aracılığıyla piyasayla bütünleşti; ne adil düzen iddiası kaldı ne de Batı’nın “kötülüğü”… Özelleştirmeler çağını bütün ihtişamıyla yaşadılar, yaşattılar. Sefasını sürüyorlar.

    Ama yine her seferinde madun, mağrur oldukları şeyler buldular…

    Temel hak ve özgürlük meselesi İslamcılığın ajandasındaki bir mızrak ucu sadece.

    Onu kullanarak her şeyi aşarlar, acıtırlar, kanırtıp, kanatırlar…

    İslamcıların derdi, ne şartta olursa olsun iktidar olmak ve iktidarda kalmak. Bunun için her türlü çürümeye rağmen, dine ya da yasaya uydurma, kılıf bulma gibi işlerde ellerine su dökülmez.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaat liderleri, şirket sahibi bakanlar… bunun için en açık göstergelerdir. Yaşadığımıza yabancılaşıyoruz, halbuki her şey apaçık karşımızda. Bu da İslamcıların marifeti.

    Takiyye her zaman çalışsın isterler…

    İş cinayetlerini, yoksulluğu, yokluğu fıtrat ve kaderle açıklamak neresinden bakarsanız bakın devrime yetmiyorsa, çıldırmak için yeterlidir. Bunun bir ucunu “maden şehitleri” diyen CHP tutmaktadır. İdeolojik tuzakların bir parçasıdır; salt ve vahşi gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.

    Tıpkı başörtüsünü sahaya sürmek gibi. Tıpkı LGBTİ+’lara yönelik insanlığa aykırı girişimleri desteklemek gibi. Tıpkı çevreyi, hayvanları… her şeyi itinayla katletmek gibi. Tıpkı kadınlar ve aile meselesini dine sıkıştırmak gibi. Tıpkı iş cinayetlerini kadere, fıtrata bağlamak gibi…

    Bu sağcılığın ta kendisi ve ekonomik düzenden de bağımsız değil. Bir ucu burjuva demokrasisinde ise, diğer ucu İslamcı yönetimlere, neo-faşizme kadar uzanan bir hat.

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, AKP’nin ve CHP’nin buradan hareketle kadınları politikaya yeniden konu etme çabası, LGBTİ+ düşmanlığı ve her seferinde İslamcıların hedefi olması… Bu, Avrupa’daki sağcılıktan da beslenen bir süreç. Orban seçim propagandasını homofobi üzerine kurdu, Ukrayna’daki neo-naziler malum, İtalya’daki seçimlerde sağ ittifak bir faşisti başbakan yaptı…İspanya’da, İsveç’te, Polonya’da durum farksız.

    Türkiye’de bu ırkçılıktan/ faşizmden ağzı sulanan Özdağ’lar var.

    Aralarında bir süreklilik ilişkisi bulunuyor ve bunu kuran ekonomik gerçeklikse, gizleyen de merkezi gerçeklikten sapma oluyor.

    Marks kapitalizm için: ”…proleteryanın kanını ve beyninin iliğini sömürüp sermayenin simya kazanına atan bir vampire dönüşmüştür.” diyor.

    Siyasetin ve mücadele pratiğinin merkezi şaşarsa bütün tuzaklar bütün sağcıların en sevdikleri olarak da devam ediyor.

    Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi, hepsi mi? Nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız gerçek sağın bütün veçhelerinin insana ve onurlu yaşama düşman olduğudur. Erdoğan’da bile çalışmayan dinbazlığın Kılıçdaroğlu için geçer akçe olacağı bir hayal.

    Dilerim ki Kılıçdaroğlu bunu geç olmadan görür.

  • Suskun

    Suskun, birileri tarafından susturulmuş, baskılanmış, konuşmasına ve meramını anlatmasına izin verilmemiş kişi gibi görünür. Susar, çünkü birileri ona “sen anlamazsın, sen işine bak!” demiştir. Susar, çünkü konuşursa aşağılanacağından korkar. Susar çünkü konuştuğu şeylerden ötürü işinden gücünden olacağından ürker. Susar çünkü kendisinden vazgeçmiştir ama çocuklarının geleceği vardır. Susar çünkü kıt kanaat de olsa yaşamını idame ettirme şansı varken, konuşursa ondan da olabilir. Bütün bunlar suskun için dışsal dayatmalar gibi görünebilir. Fakat gerçekten de öyle midir? Suskunluk her zaman bir dışsal baskı ile mi ortaya çıkan özne konumudur? Başkalarına yapılan haksızlığı geçtim, kendisine yapılan haksızlığa bir insan neden susar? Bir insanı açıkça kendisine yapılan haksızlığa karşı suskun kılan yegâne şey çaresizlik midir? Çaresizlik kuşkusuz önemli bir faktördür suskunlukta, ancak bir insan çaresizlik içinde debelenirken, neden derdini anlatmaktan imtina eder? Derdini anlatmanın yollarını neden ve nasıl bulamaz? Çaresizlik insanı nasıl dilsiz hale getirebilir?

    “MÜŞTERİ HER ZAMAN HAKLIDIR”

    Bu soruların yanıtını ararken, yüksek lisans okuduğum sıralarda kasiyer olarak çalıştığım bir markette yaşadığım bir deneyim aklıma geldi. Bu deneyimin izleğinde ve şu yaşa kadar karşılaştığım insan tipolojilerini de göz önünde bulundurarak farklı suskun türlerini tanımlamaya çalışacağım sizlere. Derdim kimseyi aşağılamak ya da töhmet altında bırakmak değil, oluşturmaya çalıştığım genel geçer suskun kategorileridir. Önce yaşadığım deneyimi anlatayım. Yirmili yaşlarımın başlarında yüksek lisans eğitimimin sonları, dersleri tamamladım, tez yazmaya geçtim. Bu sırada hem tezimi yazar hem de kendi kendimi geçindiririm diye düşünerek yarı zamanlı bir kasiyerlik işine başladım uluslararası bir hipermarket zincirinde. Marketin müdürü belirli aralıklarla bütün departmanların personeliyle toplantılar düzenleyip, personeli sözde motive ediyor. Müdürün motivasyondan anladığı ise, “müşteriye karşı güler yüzlü olun, kadınlar öyle kalitesiz parfüm sürerek müşterinin karşısına çıkmasın, müşteri her zaman haklıdır, müşteri ne söylerse söylesin asla sesinizi yükseltmeyin, temiz olun!” gibi tavsiyeler. Çoğunluğu kadın olan iş arkadaşlarım mecburi bir sükûnetle dinledi, bazıları müşterinin karşısına çıkmayı beklemeden ağzı kulaklarında “haklısınız Ahmet Bey!” diyerek kafa sallıyordu.

    “VERDİĞİNİZ ÜCRET YÜZ GÜLDÜRMÜYOR!”

    Benim aldığım maaş tek başıma bana yetiyordu. Ama iki çocuğu olan ve ömür boyu bu işi yaparak emekli olmayı hayal eden pek çok arkadaş için tuhaf bir ikilemdi bu belki de. Bir yandan ömürlük bir kürek mahkûmiyetine razı olmak, diğer yandan bu mahkûmiyetin görünür müsebbibine şirin gözükmek. Ben belki de bu “meslek” içinde kendini geçici-misafir olarak görmenin verdiği rahatlıkla dayanamayarak patlama gibi bir konuşma yaptım. Pek çok arkadaşın yaşadığı ikilemin arasında fışkırmaya yol arayan sorun-sorunları Ahmet Bey’in üstüne boca ettim: “Ahmet Bey, verdiğiniz ücret yüz güldürmüyor, yüzümüzün gülebilmesi için bu ay elektrik faturamı nasıl yatıracağımı düşünmemem gerek, ücretlere anlamlı bir zam yaparsanız, müşteriye gülümsemek şöyle dursun, gerekirse hoş sohbet de ederiz onlarla”. Ahmet Bey benim konuşmamı kendine güveni sonsuz her yönetici gibi derin bir sükûnetle dinledi. Yanıtını verirken de hiç acele etmedi. Zira vereceği yanıt zaten belliydi, bizim de beklediğimiz yanıt buydu: “Dışarıda bu maaşa çalışacak sürüyle kasiyer adayı var. Eğer maaşınızdan memnun değilseniz, muhasebeye uğrayıp hesabınızı kestirip istifanızı verebilirsiniz.” Bu söz çok ağırıma gitmiş olsa da, elbette istifamı veremedim. Zira bu işe fena halde ihtiyacım vardı. Kasiyerlik mesleğinin içinde kalmamı sağlayan misafirlik konforu ve tezimi yazmaya bir türlü konsantre olamamanın verdiği tedirginlikle iki yıla yakın bir süre bu işi yapmayı sürdürdüm. İşten ayrıldığım gün ile askerliğin son günü yaşadığım huzur birbirine çok benzer. Ne de olsa her ikisi de benim için zorunlu misafirlikti. Misafirliğinse kısası makbuldü.

    İKİ YILLIK SUSKUNLUĞUN İÇ HESAPLAŞMASI

    Şimdi bu kısa suskunluk deneyiminden sonra önce kendi suskunluğumun asıl nedenine sonra da bu suskunluğa nasıl ve hangi psikolojiyle katlandığımı anlatarak diğer suskun kategorilerine yumuşak bir geçiş yapayım. Bu işe başladığımda uzun yıllar boyunca sağlık sorunları nedeniyle hastaneden bir türlü çıkamayan babamı son yaşadığı kalp krizi nedeniyle kaybettik. Son demlerinde sağlığı ve psikolojisi iyice bozulmuş olmasına ve köyde bağ bahçe işlerini yapabilmekten bir hayli uzak hale gelmesine rağmen varlığı bile güven veriyormuş babamın, bunu kaybedince anladım. Bu kaybın üzerine, bu misafir kasiyerlik işine bir süre devam etmek zorunda kaldım. Kendimi şöyle avutuyordum. Bu misafirlik bir gün bitecek ve ben asıl yapmak istediğim işe döneceğim. Bu misafirlik bir geçici uğrak, buradan bir gün kurtulacağım. Bu süre içinde kendimi avuturken, neredeyse bütün insanlardan (tabi ki bu bağlamda müşterilerden) nefret etme noktasına geldim. Belki de kendimi işten attırmak için olur olmaz müşteriye kafa tutuyordum. O zamanlar kredi kartlarıyla yapılan ödemeler karşılığında imza alınır, üstüne bir de kredi kartı, ödemeyi yapan kişiye mi ait diye kimlik kartıyla teyit edilirdi. Üstelik market yönetimi sadece nüfus cüzdanlarını geçerli kimlik olarak kabul etmemizi emretmişti. Yaptığım işin yarattığı memnuniyetsizlik ve nefretin yol açtığı sıkışmayı, nüfus cüzdanı dışında kimlik gösteren bürokrat, asker gibi kişileri zor durumda bırakarak telafi etmeye çalışıyordum belki de. Hiç unutmam, eski Bakanlardan ve Tansu Çiller’in de sağ kolu olarak bilinen Esat Kıratlıoğlu’nu tanıdığım halde, kimliğini göstermedi diye evine kadar kimlik getirmeye göndermiştim. İşte, çaresizlik ve hınç insana olmadık şeyler yaptırabiliyor. Muktedire karşı gelişen suskunluk, yerine göre çaptan düşmüş ve belki de acz içindeki eski muktedirlere karşı kendince intikam alma duygusuyla telafi edilebiliyor. Ettiğim kavgalar, alttan almamalar bini aştığı zaman ilgili kasa şefi uyarıyor, sonrası devam ediyordu. İşte bu iki yıla yakın suskunluğun kısa iç hesaplaşması.

    “İÇİNE KONUŞAN SUSKUN”

    Nihayet şimdi suskun türlerine gelelim. Benim en ilgimi çeken suskun türlerinden birisi içine konuşan suskunlardır. Bu suskun türünün söyleyeceği çok şey vardır, her zaman derdi vardır, dertlerini gözlerinden okursunuz, ama bu suskun türü sadece içine konuşur. Aslında halinden memnun olmamasına rağmen, halinden memnun rolü yaparak hayatına devam eden bu suskun türünün içine konuştuğu her cümle yüreğine ok olup batar. Bu suskun türü, içinde bulunduğu koşulların müsebbibinin kim ya da kimler olduğunun içten içe farkındadır. Ancak kendini susmaya mahkûm ettiği ve dışa konuşmanın hiçbir yararının olmadığını bildiği için yoksulluğunun, yoksunluğunun tek müsebbibinin kendisi olduğuna ikna olmaya çalışır. Her içine konuşması bu ikna sürecinin bir parçasıdır. Walter Benjamin kapitalizmi modern bir Tanrı olarak görür ama bu tanrı günahtan arındırmak yerine sürekli günah yükleyen bir kültürün ilk örneğidir. Arınma imkânı olmayınca özgür olamama hali sürekli yenilenir. Bu suçluluk bilincinin kendisinden arınmak mümkün olmadığı için, bunu yüklenen içe konuşan suskun, bunun evrensel bir kült olduğuna kendini ikna etmeye çabalar sürekli.[1] Tam da bu nedenle derdini sürekli bir nevi ummana döker. Başını eğer, vazifesini sükûnetle yapmaya devam eder.

    ETRAFINA SÖYLENİP ASIL MUHATABA SUSAN SUSKUNLAR

    Etrafına söylenip, konunun asıl muhatabına asla ses edemeyen suskunlarsa en rahatsız ediciler arasındadır. Bu suskun türü enteresandır. Aslında bu, çok konuşur. Ama konuştuğunun hiçbir hükmü yoktur. Suya yazılan yazılar gibi, etkisi saniyeler içinde geçer gider. Ama etrafında, yanında yöresinde kim varsa onları konuşarak bunaltır da bunaltır. “Benim” der, “ne mecburiyetim var” der, “bana versinler bakalım, hak ettiğim ücreti, nasıl canla başla çalışıyorum” der. Ama bu demeler hiçbir zaman asıl muhatabına ulaşmadığı için, ömür biter bu suskunun konuşması bitmez. Ölesiye konuşur, ama sadece konuşur. Bu suskunun konuşması konuşmamasından daha iyidir aslında. Bir sussa gerçekten konuşmaya başlayacaktır, ama susamaz bir türlü bu suskun. İşten kaçar, iş arkadaşlarını zor durumda bırakır, “bana hak ettiğim ücreti vermiyorlarsa, ben de o kadarlık çalışırım” diyerek hayatını sadece söylenerek geçirir. Ne söylenerek hak ettiğini düşündüğü ücrete kavuşur ne de söylenmekten vazgeçer. Ömrü böyle geçip gider bu suskun türünün.

    “BANA NE”Cİ SUSKUN

    Bir diğer suskun türü ise “bana ne!” sözünü yaşam mottosu haline getirmiş olanıdır. Yaşam nehrinin kıyısından yaprak misali akıp gider bu suskun. “Sen ne düşünüyorsun bu konuda?” diye kendisine sorulduğu zaman, “bana ne, ben karışmam elin işine” der. Hâlbuki elin işi dediği şey, onun hakkıdır, hukukudur. Ona verilene razı olur, gerisine karışmaz. Kendi hayatının da içinde olduğu genel bir hayatı kıyısından sadece izler bu suskun tipi. Bu suskun tipi, ancak birileri somut olarak elini onun cebine soktuğu zaman durumun farkına varır. Bu onun soyutlama düzeyinin kıtlığından kaynaklanır. Bir toplum içinde yaşadığının farkındadır, ama güçlüye karşı konuşabilmenin içinde yaşadığı topluma ve tabi ki kendisine karşı bir sorumluluk olduğunu anlamaktan uzaktır. Bu suskun tipi, sadece gördüğüne ve hatta göz hizasındaki gördüğüne itibar eder. Birileri ona “bak Kuran kurslarında çocuklara tecavüz ediliyormuş, sen ne diyorsun bu duruma?” diye sorsa, ya “benim çocuğum değil ki, bana ne” der ya da “Kuran hocası hiç öyle bir şey yapar mı, sen yanlış duymuşsundur” şeklinde yanıt verir. Bu suskun tipi, hegemonik olana en hızlı uyum sağlama yeteneğiyle meşhurdur çünkü. Dönemin ruhu, Kuran Kurslarına itibar ediyorsa, bu kurslarda asla yanlış şeylerin yapıldığını düşünmez. Çünkü “bana ne” dediği anda dünyadaki bütün sorunları çözülmüş bilir bu suskun tipi.

    KONFOR DÜŞKÜNÜ SUSKUN TİPİ

    Hem bedensel hem de bilişsel konforuna en düşkün suskun tipi ise “nasılsa biri çıkar yapacak” diyendir. Bu suskun tipiyle sürekli etrafına söylenen suskun tipi arasında esaslı benzerlikler vardır. Fakat bu tip, biraz farklı bir kategoridedir. Zira bu tip sadece söylenmez, kimliği belirsiz birilerine yapılması gereken bir işi ya da çözülmesi gereken bir sorunu, ya da hallolması gereken bir siyasal çatışmayı delege eder sürekli. Lafını her zaman ortaya koyar, mutlaka bu laftan nasibini alacak birileri çıkacaktır nasılsa. Deniz kıyısında çöpler görür, “bu ne pislik kardeşim, bu memleket adam olmaz, neden atarsınız bu tertemiz kumsala bu pisliği” diyerek makul ve mantıklı serzenişlerde bulunur. Ama asla bu çöplerden tek bir tanesini almak için kılını kıpırdatmaz. Nasılsa birileri temizleyecektir; hiç değilse, bu iş belediyenin görevi değil midir? Bu çöplerden kurtulmak için kılını kıpırdatmadığı gibi bir yandan söylenirken, diğer yandan içtiği sigaranın izmaritini usulca kumun altına gömebilir bu tip. Bu suskun tipolojisinin kumun altına izmarit gömme eylemi ile bilişsel konforu arasında ciddi benzerlikler vardır. Kumun altına gömdüğü izmaritin orada kaybolacağını düşünmekle, yapılması gereken işin kendi sorumluk alanında olabileceğine dair algısını bastırması aynı dinamikten neşet eder. İkisi de bastırma üzerine kuruludur. Sorumluluğun bastırılması ve izmaritin kumun altına gömülmesi bu kişinin temel karakterini oluşturur.

    PASİF NİHİLİST SUSKUN

    Daha çok suskun tipolojisi vardır hayatta. Ancak son tipolojiye de değinerek yazımı sonlandırayım en iyisi. “Hayatta hiçbir şey değişmez zaten” diyen pasif nihilist suskun tipi en yaygınıdır bunların arasında. Bir yandan hayatta anlam arayışında sınırsız bir skalaya sahiptir bu suskun tipi, diğer yandan her şeyin insan iradesi dışında geliştiğini besleyen “pasif bir nihilizme” saplanmış haldedir. Saplandığı özne konumunun pasif nihilist bir konum olduğunu asla kabul etmez, ama insanın yapabileceklerinin sınırlı olduğu perspektifini de sürekli etrafına dikte etmeye çalışır. Üstelik bunu, kendisini en bilinçli, en bilgili ve her şeyin en farkında olan birey olarak yapar. Özne konumuna dair bu paradoksun asla farkında olmadığı için bu suskun tipiyle konuşmak, onun konuştuğunu tam olarak anlamak asla mümkün olmaz. Dünyayı birkaç aile yönetiyordur, Yahudiler dünyadaki bütün siyasi ve ekonomik süreçleri kontrol ediyordur, zaten Kovid-19 pandemisi de bir komplodan ibarettir, Kovid-19 aşısı dünya nüfusunun kontrol altına alınması için geliştirilmiştir. Bu tevatürlerden oluşan hakikat rejiminin içinde tıpkı labirentin içine hapsolmuş deney faresi gibi dönüp durur bu suskun tipi. Bu hakikat rejimine aykırı herhangi bir cümle duyduğu anda bedenine elektrik verilmiş gibi titrer ve labirentin içine canhıraş geri döner. Bu suskun tipi, yine paradoksal biçimde o kadar çok konuşmasına rağmen, en suskunları arasındadır. Zira konuştuklarının iler tutar bir yanı yoktur.

    İşte despotlar, diktatörler, tek adamlar bu suskun tipolojilerinin susmaları sayesinde gemilerini yüzdürebilen kaptanlardır. Tam da bu nedenle aklıselim laflar eden, cepheden kendisine eleştiri getiren, gerçekleri sağlam olgulara dayalı bir şekilde anlatabilen konuşanlara ve yazanlara tahammülü yoktur tek adamların. Yine bu nedenle suskunluğu teşvik etmek için, sürüyü sürekli alarm durumunda tutması gerektiğini bilir. Ama bundan kurtulmanın yolu vardır elbette. Birbirini samimiyetle dinleyip, derdini anlamaya çalışmak suskunluğun panzehridir. Bu panzehre en ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda olduğumuzu unutmamamız gerekir.

    [1] Byung Chul Han (2019). Psikopolitika: Neoliberalizmin Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan).İstanbul: Metis, s. 17.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Futbol afyon, statlar bacasız fabrikalar

    Kapitalizm kâra ve sömürüye dayalı bir sistemdir…

    Her faaliyetinde ne kadar kazanacağım diye…

    Avucunu ovuşturur…

    Her alanda böyledir…

    Spor da bu araçlardan biridir…

    Burjuvazi gücünü ve etkisini yitirmeye başladığı zaman…

    Başka alanlarda gücünü yaratmaya çalışır…

    Sporu da bu amaçla kullanır…

    Bu nedenle emekçiler…

    Yoğun iş günü dışında…

    Boş kaldıkları zaman

    Futbol…

    Basketbol…

    Voleybol…

    Gibi sporları izleyerek…

    Spor-Toto, İddaa, at yarışı, milli piyango gibi şans oyunları oynayarak geçiriyorlar…

    Yorgun argın olmasına karşın…

    Tuttuğu takım kazanırsa…

    O günün yorgunluğunu atmış olur…

    Fabrikadaki sömürüyü bir anda unutur…

    Yeni iş gününe hazır hale gelmiştir…

    Bir ölçüde çalıştığı yerdeki baskıyı, sömürüyü bir kenara bırakmıştır…

    Aynı serviste işe giderken…

    Beraber sömürüldüğü arkadaşının tuttuğu takımı yenmiş ise…

    Ona takılmadan edemez…

    Bir ölçüde çalıştığı yerdeki baskıyı, sömürüyü bir kenara bırakmıştır…

    Servis aracından indiği zaman…

    Yine birlikte emek harcarlar…

    Dünya, Avrupa ve Olimpiyatlardaki sporcularımızın yarışmaları…

    Alınacak madalyalar, galibiyetler…

    Milliyetçilik duygusunu kabartır…

    İşçi hastalandı mı?

    Bir saat bile izin vermeyen…

    Doktora gittiğinde…

    Mutlaka rapor isteyen…

    İşveren…

    Milli maç oldu mu…

    İşçilerine iki saat izin verip…

    İzlenmesini sağlamak boşuna değil…

    Yoksulluk…

    Açlık…

    İnsan hakları…

    Hak…

    Hukuk…

    Adalet…

    Arayışına tepkisiz bir halk yaratmaktır…

    Amaç bu…

    Bunun için de…

    Futbol bu yollardan biridir…

    Günümüzde futbol tüm dünyada afyon…

    Stadyumlar ise…

    Bacasız fabrikalardır…

    Yazar Hakkında:
    Ali Erdoğan kimdir: 1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • ‘Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam’

    Yeni DEVA’lı eskinin AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’ün, 6 Ocak 2009’da Habertürk’teki “Türkiye’nin Nabzı” programında, iktidarın yaptığı yardımların oy olarak geri dönüp dönmediğinin sorusu üzerine verdiği yanıt hala aklımda: “Ne yapsalardı yani, hem kömür alıp hem de beddua mı etselerdi?” Memleketi getirdikleri bugünkü duruma bakınca insanın “keşke etselerdi” diyesi gelmiyor değil…

    Bugünlerde tüm ülkenin insanıyla, ağacıyla, hayvanıyla taşıyla toprağıyla yaşadığı çoklu krizlerin temel birkaç yönlü sebebi var. Bu krizler karşısında insanlar artık o kömürü alır ama bedduasını da eder. Ancak sanılmasın ki beddua ediyor olması AKP’ye veya direkt Erdoğan’ın şahsına oy vermeyeceği anlamına gelmiyor. Yapılan anketler, yaşanan çıkmazlar, liberal goygoylar başka fikirlere savursa da durumlar böyle gelişmeme ihtimaline gebe.

    Gramsci’nin “çelişkili bilinçlilik” olarak adlandırdığı bir durumu yaşıyoruz sanki.

    AKP neoliberalizme şahlanma yaşattı; özelleştirmeler, piyasalaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, serbestleştirme… AKP, hâkim sınıfların sermayesine sermaye kattı; ama bağımlı sınıfların sefaletine de sefalet… Sefalete, yoksulluğa, açlığa rağmen -türlü dalavere dönse de- katıldığı her seçimden de galip çıktı. Bu aradaki çelişki bir sorunsal olarak hala karşımızda.

    Richard Sennett diyor ya “genellikle, özgürlüklerini ellerinden alan karizmatik bir lidere sadakatle bağlandıklarında olduğu gibi, insanları kendi çıkarlarına karşı birleştirmesi durumu” geçerli mi acaba? Ama dediğim gibi çelişkili bilinçlilik hali tam burada işliyor.

    Zizek’e de kulak verelim: “Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her hegemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış bir biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır.” Neoliberalizmin hayata sızması da böyle oluyor; yarattığı acımasız biçimsizliği, popülizmi “ortak duyu” olarak pazarlıyor. Zira pazarlayamayacağı herhangi bir şey yok…

    Bu durum uluslararası alandan bağımsız değil. Sonuçta söz konusu olan kapitalizm ve birbirini beslemeye doymayan sağcılık. Sermayenin her türlü hegemonyasını sağlamlaştırma peşinde ve bunun için çeşit çeşit dil üretiyor. Yeni hegemonik diller kurarken veya hegemonyasını yeniden üretirken emperyalist hedeflerini ve heveslerini Türkiye gibi ülkelerde yerlileştirme projelerine de dönüştürüyor. Bu, hegemonya krizlerine cevap olabileceği gibi, kapitalizmin krizlerine de seçenek olabiliyor.

    Bu veriler ışığında bakınca dünyanın sürekli yoksullaşması ile sürekli sağcılaşması arasındaki bağı görmek mümkün. Çünkü dayatılan gerçeklik dağıtılan kömürle de ilgili; dahası onda saklı.

    Artan sağcılığın, otoriterleşmenin, büyüyen faşizmin ve yoksulluğun hala iktidar gruplarına yarıyor olmasının bu arka planına ek olarak önemli bir kaynak da muhalefet gruplarının ne yaptığıyla bağlantılı. Ülkemizde de yaratılan yıkımdan çıkmak için yaratılan yıkımın dili kullanılıyor. Bu, bu dilin toplumda da daha çok kabul görmesine yol açıyor. Normalleşiyor. İslamcıların, milliyetçilerin birbirine yedeklendiği bir kısır döngüyü tekrar inşa ediyor. Buna popülizmin, liderlik/tek adamlık heveslerinin, kendini demokrat/kapsayıcı olarak sunan irili ufaklı sağcı muhalefet partilerinin etkisi de bir hayli. Ve bu tamamen sağa çekmiş muhalefetin sessiz, amorf, tekrardan ibaret, sandığa tabi, geçersiz tutumu bizi nereye vardıracak?

    Günlerdir Macaristan dinliyor ve okuyor olmamız belki bir işe yarar.

    Orban ile Erdoğan arasında kurulan benzerlik yabana atılmamalı. Çünkü bu ülkeler özelinde bir durum olmanın yanında sistemle bağlantılı, büyüyen faşizmle, otoriterleşmeyle de ilgili bir süreç. Orban’ın partisi Fidesz’in seçim propagandası için muhalefetten 8 kat fazla para harcamış olması bile bize hem geçmişi hem yeni seçim yasasını hem yaşanabilecek ihtimalleri hatırlatmalı.

    Öncelikle merkez sağ geleneği bu kadar yerleşmişken, liderlik sevdasının da ne denli etkin olduğunu görmek gerek. Memleketin bugünkü siyaset hali, partileri değil daha çok genel başkanları büyütmek üzerine kurulu. Türk seçmeninin ezeli lider hayranlığı sendromunu büyüttü. Ülkücülük ve İslamcılık gibi ana akım sağcılıkta birinci belirleyici olan liderlik yeni dönem popülist dalgayla iyice kitleselleşip çizgisini kalınlaştırdı. 1950’lerden beri bunu okumak zor değil; Özal’la belirginleşen süreç bugün şahikada. Birçoğumuza anlamsız gelen hareketin ardında da bu isteği okumak mümkün: bakınız İmamoğlu Alpaslan Türkeş’i anıyor, bakınız Kılıçdaroğlu Ozan Arif’i anarken onu Pir Sultan ile bir görebiliyor, bakınız Akşener nasıl büyüyor…

    Burada gördükleri gerçek; Türkiye’de sağ partilerin, kendi ürettikleri arzuları, yarattıkları gerçekleri veya sermaye ilişkilerini yönlendirerek kendi iktidarını yeniden üretmeleri ve kitlelerin rızasını da sağlamaları. Liderleri ise bu yolla yaşadıkları dönemin ruhunu kişiliklerinde resmen tecessüm ettiriyor ve hatta arttık liberal kanat muhalefet liderleri de bu yolda yürüyor.

    Erdoğan’a baktığımızda toplumun belli sabit karakterlerini kendinde birleştirdiğini görürüz; baba gibi, hami bir kabadayı gibi, ağabey gibi, ağlayabilen duygusal biri gibi vs. Kitleler ona bakınca arzularının ve korkularının buluştuğunu görürler. Ama bunlar dış etkenler. Ana mesele 2001 krizidir, 2008 krizidir, sermaye ilişkileriyle bütünleşmesi, devletleşmesidir, despotik emek rejimidir, sol düşmanlığıdır, dincilik ve milliyetçilik zehridir, yerleşen faşizmdir.

    MACARİSTAS’A BAKIP NE GÖRMELİ?

    “Faşizmin bileşenleri çoktur: ekonomik ve politik kriz, proleter yenilgi, sosyal demokrasinin başarısızlığı, devrimci liderliğin yokluğu veya iktidarsızlıktır.” Bu eksiklikler lider tercihini veya parti tercihini değiştirecek güce sahipken; aksi bir yöne kartopu misali büyümeye dönüşüyor.

    2 Nisan’da Macaristan’da yapılan seçimlerde Viktor Orbán ve seçim koalisyonunun, muhalefetin kurduğu “6’lı ittifak”a 18 puan fark atarak yüzde 53’le parlamentoda mutlak çoğunluğu elde ettiğini gördük. Macaristan küresel finansal kriz sonrası yükselen yeni otoriter dalganın veya faşizmin önemli bileşenlerinden biri. Macaristan’a bakınca yenilen ittifakı görüp sadece Türkiye’deki ittifak üzerinden okumak ve hatta öncesinde o ittifakı Türkiye’deki muhalefete model sunmak liberal bir alışkanlık. Meseleyi sadece seçilen lidere indirgemek de büyük ölçüde hatalı. Evet seçilecek kişi önem taşıyor ama sağcılığı, faşizmi büyüten olguları es geçiyor. Neoliberalizmin içinde olduğu krizi ve büyüttüğü milliyetçi-muhafazakâr sağı ve onun iktidar projesini görmezden gelemeyiz. Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin temel benzerliği burada; liderleri de bu sebeple benzeşiyor, muhalefetleri de.

    Çünkü muhalefetin sunduğu da farklı olmuyor.

    Evet, Macaristan’daki isim de ortağı da bize benziyor ama muhalefet de benziyor; Orban’a karşı sahici bir ekonomik alternatif sunulmuş mu, neoliberal politikalara karşı durulmuş mu, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, büyüyen açlık-işsizlik gündeme alınmış mı? Yoksa boş demokrasi söylemleriyle, olağanı kamufle etme çabasıyla yola mı düşülmüş? Macaristan’da İttifakın lideri Marki-Zay diyor ki “Yenilgimiz ülkedeki demokrasi eksikliğinin sonucudur” o zaman önce onun için mücadele etmek gerekmiyor mu? Eagleton’ın dediği gibi “faşizmin burjuva demokrasi görüntüsünün çok uzakta olmadığını hatırlatmak” gerek…

    Erdoğan ve Orban, güçlü, “milletin çıkarlarını” bilen ve koruyan, alternatifi olmayan, tek adam portresiyle benzeşiyorlar. Hatta geçmişe vurguları, özlemleri, demagojileri, hasletleri vs. de benzeşiyor. Çünkü bunlar otoriter-sağ figürler. Ve bunlar faşizmi ihya ederler.

    Eğer Türkiye’deki muhalefet rejimin dinci, milliyetçi dilini sürdürmeye devam ederse; neoliberal yıkıma make up’tan fazlasını öneremezse rejimin destekçilerinin sadakatine şaşmamalıdır.

    Biliyoruz ki, Hitler Alman kapitalizminin bir ürünüydü; Orban ve Erdoğan da bundan ayrı değil. Günümüzün sorunu da Erdoğan’ın en büyük rakibi ve düşmanı da hala yoksulluktur.

    YolTv’nin pazarda yaptığı bir röportajda bir teyze diyor ki “Tek patlıcan, tek bayrak, tek adam; her şeyi tek tek alıyoruz”.

  • Minare ve Yoksulluk Arasında

    Piyasa ve İslamcılık ikilisinin ülkeyi kasıp kavurduğu şu günlerde Marx’ın şu sözü rehber oluyor: “Hiç kuşku yok ki, her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır.” Bu ifadenin bugünkü koşullar altında sadece proletaryayı hedeflemediğini; topyekûn bir halka seslenme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Sadece halka, ezilen sınıflara ekonomik bir çağrı olmayıp, yönetici sınıfı da topun ağzına koyan bir sesleniş. Bu zeminden hareketle önceki yazılarımda ortaya koyduğum “Erdoğan’ın tek rakibi yoksulluktur” olan nihai saptama beni, sermaye ve iktidar bloğu karşısında, yoksulluğu mücadeleden ayrı kurmadan anlatmaya itiyor.

    AKP iktidarında ülkenin her yerinde makbuller ve diğerleri arasındaki eşitsizlik çok hızlı büyüdü ve büyüyor. Zenginler varlıklarına varlık katarken, fakirler daha da fakirleşiyor.

    Ve kapitalizmin makinesi zenginler için işliyor. Siyasal el birilerini zengin oldukları için zenginleştirirken, fakirleri fakir oldukları için fakirleştirmeye devam ettiriyor.

    Açlık, yoksulluk, her alanda yaşanan krizler, neoliberalizmin şiddeti, gerici zihniyetlerin vesayeti bütünlüklü olarak tepemizde dikiliyor, ensemizde boza pişiriyor. Her şeyin sınıfsal olduğu gerçekliğinin içi boşaltılmadan, somut olarak belirdiği bir dönem kastettiğim. Ancak bir yanıyla da Debord’un dediği “kapitalist üretim tarzının gerçek birliğinin dayandığı sınıf ayrımını gizleyen” türden bir süreç de aynı zamanda. Bunun birçok sebebi var; İslamcı ideoloji bir cephesini tutuyor ve her şey açık seçik ortadayken bile Erdoğan rejimi bunu yok sayacak bir politika yürütüyor. Bu demek değil ki işe yarıyor veya rasyonel bir zeminde ilerliyor; aksine akıl tutulması krizleri derinleştirip bir kesimin zenginliğine zenginlik katıyor.

    Dünya Eşitsizlik Veri Tabanına göre 2021’de Rusya’da en zengin yüzde10’luk kesimin toplam yıllık gelirden aldığı pay yüzde 46,4, ABD’de yüzde 45,5 ve dünya ortalaması ise yüzde 52,2… Türkiye’ye baktığımızda yüzde 54,5 gibi bir oran söz konusu. Bu bir yanıyla ülkenin hikâyesiyken, diğer yandan küresel ekonomi gerçekliği. Oligarşi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hüküm sürüyor. Bugün, bir avuç multi milyarder için çalışan bir ekonomi var. Ve Türkiye’de de bu bir avuç multi milyarderin bir ucu Erdoğan rejiminin sahipleri. Kılıçdaroğlu da 22 Mart günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Türkiye’deki multi milyarderlere değindi ve “Beşli çetenin hamisi ve pazarlayıcısı Recep Tayyip Erdoğan’dır.” diye de ekledi.

    Raymond Williams’a kulak verdiğimizde bunu şöyle anlatır: “… sıklıkla üstü örtülen şey, ‘politika’nın doğrudan maddi üretimidir. Hâlbuki her yönetici sınıf maddi üretimin önemlice bir kısmını bir politik düzen tesis etmeye hasreder. Kapitalist bir piyasayı idame ettiren toplumsal ve politik düzen, tıpkı onu yaratmış olan toplumsal ve politik mücadeleler gibi, zorunlu olarak maddi bir üretimdir. Şatolardan saraylara, kiliselerden hapishanelere, fabrikalardan okullara, silahlardan güdümlü basına kadar: Her yönetici sınıf, yöntemleri değişse de daima maddi yollarla, bir toplumsal ve politik düzen üretir. Bunlar hiçbir zaman üstyapıya ait faaliyetler değildir. Görünürde kendi kendine idame eden bir üretim tarzının yürütülmesini sağlamak için şart olan zorunlu maddi üretimlerdir. Bu sürecin karmaşıklığı gelişmiş kapitalist toplumlarda bilhassa çarpıcıdır; böyle toplumlarda “üretim” ile “endüstri”yi, “savunma”nın, “asayiş”in, “refah”ın, “eğlence”nin ve “kamuoyu”nun benzer biçimde maddi nitelik taşıyan üretiminden yalıtmak tamamen abestir.”

    İktisadi olan ve politik olan ayrı iki alan gibi görünse de durum böyle değil. Baktığımızda ekonomik alanın siyasi alan arasındaki ayrımın bulanıklaşması yalnızca piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda gelişiyor. Buna kapitalist sistem altında diğer birçok alan da dâhil.

    Fakat yönetici sınıfın ülkemizdeki hâlet-i ruhiyesi apaçık sınıfsal olanı ve derin yoksulluğu somutlaştırıyor. Tarımdan sağlığa inşaattan gıdaya varıncaya kadar çok boyutlu bir kriz ortamı söz konusu… İşsizlikten, iş cinayetlerinden, ekonomik nedenli intiharlardan, çocuk işçilere, mültecilere uzanan bir hat üzerinden birbirine kökten bağlı bir sistem ve sistemi lehine yaşatmak için çırpınan bir rejim karşımızdaki.

    Tabi burada belli başlı isimler ve durumlar ön plana çıkabiliyor. Son günlerde bakan Nebati bunun için biçilmiş kaftan, her yerde boy gösteriyor. Bir fecaat olan cümleleri rejimin kimin için var olduğunu, yoksulluğu zerre önemsemediğini her fırsatta yüzümüze vuruyor. İki önemli örnek var son günlerde, bakan Nebati diyor ki “Müteahhitlerin gerçekten ne kadar zarar ettiklerine yönelik olarak bir çalışma yapıyoruz. Bütçe imkânları içerisinde kim zarar görüyorsa bunlara yönelik olarak elimizden gelen desteği veririz.” Yani Nebati demek istiyor ki devlet eliyle bütün riskleri, maliyeti, zararı işçiler ve halk arasında pay ediyoruz. Elbette kârı ve kazancı patronlara (kendileri dâhil buna) bırakıyoruz. Bakan hiçbir kuşkuya yer bırakmadan sistemi net olarak ortaya koyuyor.

    Diğer taraftan -damat Albayrak’ı da hatırlatan bir biçimde- Nebati diyor ki “Bekliyorlar ki dolar kuru 20-25-30 lira olacak. Bilerek yayıyorlar. Türk lirası en düşük durumda daha ineceği yer yok, vatandaş rahat olsun.” Burada gülmek ve ağlamak arasında bir gelgit yaşansa da acı gerçeğimiz çıplak olarak karşımızda duruyor.

    “Daha büyük yalanlara zemin hazırlayan bazı büyük yalanlar” Nebati ve gibilerinin bugünlerde söyledikleri; “kayıtsız itaatimizden kaynaklanan toplu sefaletimiz” gibi bir yerde olduğumuzu hatırlatıyor.

    Uluslararası ve ulusal sermayeye “güven veren” açıklamalarıyla, adeta bir tiranlık gibi işleyen finans-kapital gerçekliği, Nebati’nin kurduğu rahatlığın çok ötesinde. Bir örnekle görelim, 2021 verilerine göre 1 milyondan fazla kişiye tüketici kredisi ve 730 bin kişiye kredi kartı borçlarını zamanında ödeyemediği için icra takibi başlatılmış. Son beş yılda icra takibine alınan 4 milyondan fazla kişi var. Öyle ki her 100 aileden 17’si icralık olmuş.

    HİKAYE BURADA BİTMİYOR, AKSİNE BU DAHA BAŞLANGIÇ…

    Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, şubat ayında tüm kamunun faiz gideri, 10 milyon asgari ücretlinin maaşını geride bırakıyor: Ocak ayında 14 milyar 231 milyon 395 bin lira olan faiz giderlerinin toplamı, şubatta 43 milyar 669 milyon 438 bin TL’ye çıkmış. BirGün’ün haberine göre, bir çeşit İslami borçlanma aracı olan “Kira sertifikası gideri”nde de büyük artış olmuş: Ocakta 540 milyon lira iken; şubatta 3 milyar 100 lira gibi bir durum söz konusu.

    Dahası yalnızca Erdoğan tarafından kullanılan, hesabı sorulamayan “örtülü ödenek” olarak adlandırılan harcama kaleminin bir ayda 3 katına çıkarak, şubatta 169 milyon lira olması. Bitmeyen “müteahhitlik gideri”, çeşitli ödemeler vs. vs… Sadece BOTAŞ’a 14 milyar 660 milyon TL borç verilmiş…

    Bizim derin yoksulluğumuzun tek muhatabı işçiler ve tabi ki halkın kendisi.

    Büyük bir mesele olarak işsizlik hayatımızın ta içindeyken, diğer taraftan çocuk işçilerin artışı da başka bir tarafı oluşturuyor. Buna mülteci/göçmen işçiler ve mülteci/göçmen çocuk işçiler dâhil oluyor. Mesela soralım Gaziantep kimin omuzlarında yükseliyor?

    Bakanlık çocuk işçi sayısını bilmiyor; TÜİK’in 700 bin çocuk işçi verisi gerçeği yansıtmıyor ve bu verilere mülteci çocuklar dâhil edilmiyor. Türkiye’deki emekçilerin hangi ulustan olursa olsun ağır yoksulluk içerisinde yaşadıkları ayan beyan bir gerçek ve bu durumun da başka gerçeklerle beraber çocuk işçiliğine neden olduğunu dile getirmekte fayda var. Artan yoksulluk çocukları da vuruyor. İSİG Meclisi’nin verilerine göre AKP’li yıllarda en az 787 çocuk işçi hayatını kaybetmiş…

    Bakan Nebati, “Bu ülkede genç olmak o kadar tatlı ki” derken neyi kastettiği İŞKUR’un Adıyaman’da açtığı 19 kişilik temizlik kadrosuna 2 bin 170 üniversite mezunu gencin, sürekli işçi alımı kapsamında açılan 53 kişilik kontenjana 25 bin kişinin başvurduğu değil elbette; biliyoruz.

    Motorlu kuryeler, metal işçileri, maden işçileri, atık kâğıt işçileri, market/mağaza işçileri, depo işçileri… uzayıp giden bir liste ve hayatın merkezinde yer alan bu işçilerin vaziyetleri çok değil birkaç ay öncesine kadar her yana yayılan grev dalgasıyla kendini gösterdi. Sistemden CEO’lar çıkınca bir kayıp yaşanmıyor, mesele işçilerin çıkması; hayat felce uğruyor.

    Ve hâlihazırda ülkeyi krizlere sokanlar, 6 haneli maaşlar alanlar; çift hanelerde seyreden işsizlik oranından ve milyonlarca işsizden habersiz gibi davranıyor.

    “Tepedekilerin işveren rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir; ancak 2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip milyonlarca dolarla sıvıştılar.” Joseph Stiglitz’i haklı çıkaracak bir noktadalar. Bir sesli komutla harekete geçen bürokratlar, bakanlar, milletvekilleri ayrıcalıklarının peşindeyken yoksulluğun panzehiri olmuyorlar.

    Yoksulluğun boyutlarını haberlerde görmek mümkün, intiharlara varan sonuçlar doğuruyor. “Aç yatıp, aç kalkıyoruz”, “Bu eve yeşillik, sebze girmiyor. Çorba, makarna, bulgur yiyoruz” diyor insanlar; temel besin maddelerine rahatça ulaşan sadece burjuvazi.

    Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun, ete yapılan zammı neden yaptıklarına ilişkin açıklamasında “Bizim fiyatlar çok düşüktü, piyasanın yüzde 66 daha altında bir fiyatımız vardı; çok uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu nedenle biz fiyatı arttırdık.” diyor… Et ve Süt Kurumu Genel Müdürünün söyledikleri insanların yoksulluklarına indirilen darbeye ek olarak yaşamlarını sürdürebilme şanslarının da, onun gibi AKP’lilerin keyfine kalmış olduğunu gösteriyor.

    HER ŞEY SERMAYE İÇİN…

    Gıdada yaşanan krizin bir boyutu da tarımın bitirilişi. Türkiye’de çiftçinin, tarım topraklarının 3,4 milyon hektarını (Belçika yüzölçümünden fazla bir alan) ekemediği belirtiliyor. Ekememesinde çeşitli sebepler bir yana bir de müteahhitlik işleri devreye giriyor. Biliyorsunuz talan edilmedik tek bir alan kalmadı. Ama mevzumuz “beşli çete” olarak anılan müteahhitler olunca iktidar gerek onları kayırmada gerek ihale şartlarını istedikleri gibi uygulamada sıraya diziliyor. Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol’un aldığı kamu ihalelerinin büyük bölümü, kapalı kapılar ardında adrese teslim olarak gerçekleştirildiği belirtiliyor.

    Bunun bir ayağı da doğanın yok edilişi; örneğin Kazdağları’nın kuzey yamacı Bayramiç Barajı mutlak koruma alanıyken MTA maden sondajı yapıyor. Su kaynaklarının mutlak koruma alanlarında madencilik faaliyeti yasak ama kamu yararı gözetilmiyor. Doğanın kalıcı olarak zarar göreceği madencilik faaliyetlerinden asla vazgeçilmiyor. Milas’ta Ağaoğlu işgale hazırlanıyor; ama olsun yaşam ölebilir yeter ki oligarklar alsın yürüsün. Çünkü sermaye için her şey…

    Açıkçası boğazımıza kadar krizler içerisindeyiz; yoksulluk ve açlık diz boyu, her yer yağmalanmış; İSİG Meclisi Dergisi’nin ikinci sayısının başlığı ise çok açıklayıcı: “Kapitalizm ile insanca yaşam kavgalıdır”…

    Her akşam bakraç içinde manda yoğurdu, Medine hurması, kestane balı ve yulaf ezmesi ile beslenen Erdoğan ise bu büyük yıkımı “küçük cihad” olarak adlandırıyor: “Vatandaşlarımızın en önemli sıkıntısının, sancısının, şikâyetinin hayat pahalılığı olmaya devam ettiğini biliyoruz. İster küresel emtia fiyatlarındaki artıştan ister içimizdeki bazı kesimlerin açgözlülüğünden kaynaklansın, hayat pahalılığının önüne geçmek, vatandaşımızı enflasyona ezdirmemek boynumuzun borcudur… Evet, hayat pahalılığı vardır ama insanların düne göre biraz daha az miktarda alabiliyor olsa da istedikleri her ürüne erişimin olduğu bir ülkede yaşıyoruz” dedi. Sizlerden, küçük cihadı bitirdiğinde büyük cihada başlamayı emreden medeniyet duruşu, ‘kim var’ denildiğinde sağına ve soluna bakmadan ‘ben varım’ diyebilecek dava adamı kararlığı istiyorum.”

    İslamcıların bitmeyen “dava adamlığı” ülkeyi bu hale getirdi.

    Marx, 18 Brumaire’de diyor ki: “Seçilen Ulusal Meclis, ulusla metafizik bir ilişki içindeyken, seçilen cumhurbaşkanı, kişisel bir ilişki içindedir. Ulusal Meclis, tek tek temsilcileriyle, ulusal ruhun çok yönlülüğünü gösterse bile, ulusal ruh cumhurbaşkanında cisimleşir.”

    Ve biz biliyoruz ki milyonları aç yatıran, çocukları haklarından alıkoyan, doğayı ve sahiplerini ölüme/yok oluşa yazgılayan bu sistemin payandaları, tüm bunları unutturan ideolojik bir üçkâğıdın da bilinen adresleri.

    Evet, anlattığım şey distopyaları andırıyor. “Yoksullar yoksul kalır, zenginler zenginleşirken” “hileli zarlarla” yaratılan bu yeni dönem zenginliğin ülkedeki distopik yoksulluğa etkileri üzerinde daha ısrarla düşünmeliyiz. AKP’nin fakir ve çaresiz bıraktıklarıyla nevzuhur varlıklılar ve kudretli yaptıklarını ayıran uçurumun gittikçe derinleşmesinden daha çok endişelenmeliyiz. AKP’nin yoksullar için durumu, hayatta kalmak için gerekenleri çok bulunur ama daha az ulaşılıra, bir “Squid Game”e dönüştürmesinden daha çok korkmalıyız. Ülkedeki “AKP makbulleri” ve “terk edilmiş muhtaçlar” arasında eşitsizlik uçurumunun derinleşiyor olması uykularımızı kaçırmalı.

    Bu distopya karşısında ise çözüm olarak ütopyaları işaretleyemeyiz. Fredric Jameson 1994 tarihli “Zamanın Tohumları” kitabında şöyle diyor: “Geç kapitalizmin çöküşü yerine doğanın ve dünyanın esaslıca parçalanışını hayal etmek bize daha kolay görünür…” Bu sebeple ütopya ile hayal kırıklığı denkleşebilir.

    Bizim ihtiyacımız olan şey ise apaçık ortada ve bilimsel bir yolla…

  • Futbol ve Kapitalizm

    Kapitalizm egemenliğini kurarken her alanda değişim ve dönüşüm yaşanmayı başlandı. Sporu, kültür ve sanatta olduğu gibi yerellikten kurtarıp evrenselleştirip, ideolojik, ekonomik ve siyasi kazanç elde etmeye başladı.

    Kapitalizm el attığı alanlar çürümeye başlayınca, endüstriyel futbol kapitalizmin çürüyen en değerli ürünü oldu. Futbolda yaşanan pislikler ise ortadadır.

    Türk futbolunun Taçsız Kralı Metin Oktay TİP’e oy verdiği, Denizlerin idamını engellemek için imza kampanyasına katıldığı için solcu ilan edilmişti.. Yine bir başka isim, Metin Kurt sporda özellikle de futbolda sendikalaşma hareketini başlattığı için kulübü Galatasaray’dan dışlanmıştı.

    Metin’lerin çoğalmaya başlaması kapitalistleri endişelendirmişti. Bunun için hemen harekete geçip, kendi sömürü düzenine karşı çıkmayacak futbolcuları ön plana çıkarmaya başladı.

    Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim’in mekan basması, Arda Turan’ın uçakta gazeteciye saldırması Türk futbolu ve yıldız futbolcular hakkında fikir edinmemize yardımcı oluyor.

    Futbolu, bugün dünyada en fazla takip edilen ve izlenen spor dalı olduğu için diğer spor dallarından ayıran özelliği ekonomik boyutudur. Bu nedenle kapitalizm futbola çocuğu gibi bakar ve büyütür.

    Bugün gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde başarılar elde etmek için altyapıdan futbolcu yetiştirmek için vakit harcamıyorlar.

    Ülkemizde olduğu gibi diğer ülkelerde de futbolcular ve teknik adamlar kulüplerin bütçesine bakıyor, parayı kim fazla verir ise o kulüpleri tercih ediyor.

    Yıldız futbolcuları barındıran kulüpler her alanda para basıyor. Yazılı ve görsel medyada, naklen yayınlarda, formalarında, maç biletlerinde, formalarına aldıkları reklam ve sponsor anlaşmalarıyla bütçelerini güçlendiriyorlar.

    Son yıllarda da özellikle Süper Ligde yer alan Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor başta olmak üzere bazı kulüpler şirketleşmeye gitti ve borsada yer almaya başladı.

    Para akmaya başlayınca, bol keseden pahalı transferler de gündeme geldi. Özellikle kulüp başkan ve yöneticileri kendi parasıymış gibi harcama yaptılar. Büyük paraların dolaştığı futbol sektöründe futbolun kurallara göre oynanması da olası değil.

    Bu nedenle dünya futbolunun şeffaf ve adil bir oyun olarak oynanmasını sağlamak için kurulan UEFA ve FİFA’nın harekete geçmesini beklediler. Bu iki kuruluş da kapitalizmin esiri olup futbola sportif yönüyle değil, ekonomik yönüyle baktılar.

    Bugün FİFA ve UEFA’ya karşı kapitalizm tekrar bir diriliş içerisine girme hareketinde bulundu. Şampiyonlar ve Avrupa Liglerine karşı Avrupa futbolunda söz sahibi olan ülkelerin en güçlü takımlarının oluşturacağı Avrupa Süper Ligi’ni kurma girişimini başlattı.

    İlk başta Avrupa ve dünya futbolunda söz sahibi Barcelona, Real Madrid, Chelsa, Liverpoal, Atletico Madrid, Juventüs gibi takımların başı çektiği bu hareket şu anda belirsizliğini koruyor.

    Kapitalist sistem çöktüğü için yeniden diriliş daha fazla sömürü ve para kazanmak için böyle bir hareketin doğmasına neden oldu.

    Çünkü endüstriyel futbolun gözbebeği konumunda, Şampiyonlar liginde boy gösteren takımlar kapitalist ülkelerde yıllarca şampiyon olan ve üst sıralarda yer alan takımların bir turnuvası oluyor.

    Şampiyonlar ligindeki gelirin yine adaletsiz dağılımından yakınan bu kulüplerin Avrupa Süper Ligi kurma nedeni kapitalizmin sömürü düzenini sürdürmek ve futbol emekçilerinin sırtından para kazanmak.

    Sömürenler daha fazla kazanmak ister. Türkiye’de de futbol endüstrisinden en fazla payı Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor alıyor. Diğer kulüpler ise paylarına ne düşerse “şükür” deyip geçiyorlar.

    Avrupa Süper Lig’i kurulur mu, kurulmaz mı belirsiz. Şu bir gerçek ki transfer ayında yıldız futbolculara boşuna 70-80 milyon euro’luk bonservis bedeli ödemiyorlar. Bu yıldızların statlarda boy göstermesini sağlayıp, emekçileri bilet parası vererek tribünelere çekip, bu futbolculara ödediklerini çıkarma peşinde koşuyorlar.

    Bu Türkiye’de de böyle, dünyada da…

    Ve emekçiler kendi verdikleri paralarla tribünlerde futbolculara alkış tutuyor.

    Kulüp başkanları da locada keyif çatıyor…

    Şu bilinmeli ki kapitalizmin çöküşü futbola da yansıdı. Bu çöküşün önüne geçmek zor olacak. Arayış içerisinde olmalarının nedeni de bu.

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalışmıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.