Etiket: #gençler

  • Kal, gitme…

    Eğitim almış genç ve yetişkin nüfusun mevcut baskı ve değersizleştirme süreci etkisiyle ülkeden uzaklaşarak, yurt dışına gitme gerçeğine dikkat çekmek istiyorum…

    Haklı bir itirazla belirsiz ve karanlık bir geleceğe hızla sürüklenen gençler; bu savrulmayı, işsizliği, adaletsizliği, reddediyorlar…

    Adil, eşitlikçi, refah seviyesi yüksek, sosyal demokrat ve bağımsız bir yaşam modeli savunan gençlere tüm mesleklere demek isterim ki, haklısınız. Cebinizde baki kalsın “Haklılığın” Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan, kal. Korkma birlikte değiştirelim…

    Bu ülke; çocukların, sizin, benim senin, bizim…

    Doğru, oldukça sağlıksız, hatta anlamsız zamanlardasınız. Evet; sen, siz, doktorlar, avukatlar, üniversite okuyup bir türlü atanamayan gençler, ben ve hepimiz…

    Şüphesiz ki; daha adil, eşit, kaygı ve endişeden uzak özgür bir dünyada son derece haklılık dolu yaşam hayaliniz, hayallerimiz var. Ayrıştırıldığınız, ötekileştirildiğiniz, baskı altında, kaygılarla dolu ve hatta darp edilip, öldürüldüğünüz bu coğrafyadan gitmek istiyorsunuz. Ki, bu da haklılığınız da en büyük parçanız…

    Zira, karşıya bakıyorsunuz manzara değişmiyor. Durdurulamaz duygular geçidi içinde bocalıyor ve gitmenin çözümün bir parçası olacağını düşünüyorsunuz…

    Ama gitme, gitmesi gereken SİSTEM. Kal ve toplumsal hoşgörüsüzlüğe, seçkinlerin tercihiyle şekil verilen ayrımcılığa, tüm baskılara ve sizleri yerinden etme politikaları üretenlere karşı birlikte dövüşelim…

    Çünkü bu topraklar, bu hukuksuz sistemi besleyenlerin değil. Senin, benim, bizim…

    Sizlere dokunacak sihirli bir değneğim yok, vaatlerde bulunacak bir gücüm de. Ama yanınızda duracak dirençli cümlelerim var…

    Sen kal gitme…

    Şüphesiz; daha eşitlikçi, insan hak ve hukukunu önceleyen coğrafyalar vardır. Ve fakat yer kürenin, tabiatın içinde kurulu yaşam formunun ve bu sistemin en arızalı parçasının “insan” olduğunu unutma. Nereye ve ne kadar uzağa gidersen git, insanın olduğu yerde hiçbir şey değişmeyecek…

    Belki biraz daha yumuşayan zeminlerde bir kaç sorundan azade ve belki bir tutam daha rahat nefes alacaksın ama bu tam bir çözüm getirmeyecek. Çözüm olduğumuz yere gelmedikçe, bir kara parçasından bir başka kara parçasına savrulup duracağız…

    Bak, hala burada nefes alıyoruz, kalplerimiz hala atıyor. Doğru, derinde gömülü korku. Ama onu çıkarabilir, ay ışığına asabiliriz, ışık aydınlatır karanlığı. Güneşte yakabiliriz bütün travmaları ve sonra dönülen karanlıktan yeni bir özgürlük ateşi yakabiliriz…

    Hayır, hayır sandığının aksine, egemenler çok da özgür değiller. Yaşamları korkuyla dolu, sadece güzel bir kuyu içinde…

    Onların istedikleri de bu, biat edecek bir toplulukla kalmak. Korkma, eğer değişmesini istiyorsan ve değiştirmek için kal, halkınla birlikte…

    Sen iste ve sadece karanlığı yakmaya devam et. Aynı melodiyle, özgürlüğün ıslığıyla. Nefes al, kapat gözlerini ve sonra aç. Evet, işte kendi yurdundasın. Erimiş tüm karanlık, sen en parlak ışıksın…

    Söndür karanlığı. Haykır, açık ve çok açık, tam bağımsız bir ülke hayalim için buradayım. Tüm travmaları yaktım, aydınlık için dövüşebilirim. Çünkü burası benim memleketim…

    Sevgili; genç, yetişkin; doktor, avukat, akademisyen, bilim insanı, üniversite okuyup atanamayan, sen, ben, biz…

    Eğer değişmesini istiyorsan, eğer değiştirmek istiyorsan kal, gitme…

    Karanlık terk etsin bu ülkeyi, sen etme…

    Değiştirelim birlikte…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Yol açın, sözü gençlere bırakın…

    Asgari ücret, zamlar, NATO görüşmeleri ve değerlendirmeleri, yoksulluk, olası seçim, yaklaşan bayram…

    Hayır, bunların hiçbirinden, bir fikirden diğerine koşar adım giden muhalefetten hiç bahsetmeyeceğim…

    Ama yirmi yıllık yönetenlerin insanlarda yarattığı tahribattan bahsedeceğim…

    Yorucu koşturmalı gündüzler, uykusuz geçen ve geçecek gecelerden, hızla ve hırsla ne olduğunu anlamadan yaşayıp, tuhaf gölgeli zihinlerle zamanın bir anından diğer bir anına zıplayarak tükettiğimiz ömürle, günü her akşama evrilttiğimizde avucumuzda koca bir kaygı kalıyor geriye…

    Bu keyifsiz zamanlar içinde bulunduğumuz durumda; ruhumuzu ve bedenimizi iyice güçsüz kılıyor…

    İrademiz dışında işlemeye devam eden bir yapı var. Bu yapının icraatlarıyla boğuşmaktan ve sonuçsuz kalmaktan, bir yetmezlik haliyle çarpışıp geleceğe kaygılı bakıyoruz…

    Bizi öfkelendiren, tiksinti uyandıran onlarca şey oluyor ve olanlar karşısında hiçbir şey yapamamanın ağırlığında eziliyor, yine de yaşamak adına bir telaşla umuda sarılıyoruz…

    Bu bir hastalık hali. Evet, evet bir hastalık olmalı bu. Dirençsiz, kavgasız, kabulleniş, kanıksayış ve pasif bir umuda tutunmak, olsa olsa bir hastalık hali…

    Daha 20’li yaşların çocukları, içsel dünyalarında çoktan yaşlılığa göç ettiklerinden bahsediyorlar…

    Hiçbir hesap taşımadan yaşaması gerekirken etrafımız; ürken, şaşan, yaralanan çocuklarla dolu…

    Hayır efendim, öyle bahsettiğiniz gibi dirençli filan da değiller. Zekiler evet, keyifli çocuklar hatta. Doğrudur hepsi yaratıcı ruhla dolular…

    Fakat tüm bunları sergileyebilecekleri bir koşulları yok. Bırakın bunları, umutsuzluktan yaşamaya mecalleri yok…

    Evet, durum tam da böyle. Öyle reklam kuşaklarında gösterildiği gibi değil…

    Geriye dönüp baktığımda ben dahil iri cümlelerle umutlardan, geliyor gelmekte olandan, geççek’lerden bahsetmişiz de, hiçbir şeyin geçmediğini, geçecek gibi görünmediğini çocuklar bizlerden daha iyi görüyor…

    Sokakta kiminle konuşsan hukuk yok diyor. Bir başkası, hukukun olmadığı yerde adalet de olmuyor diyor…

    Yıllarca mürekkep yalayıp, bir başına bırakılan gençler tüm bunlar yoksa kalkınma olmaz, kalkınma yoksa iyileşme de olmaz diyor…

    Özcesi; hukukun olmadığı yerde özgürlük olmaz. Özgürlüğün olmadığı yerde adil bir yaşam olmaz diyorlar…

    Yok, bugün ne insan romantizmine bulaşmış cümleler, ne naif sevgiler, ne de iddialı büyük sözler, hele umuttan hiç bahsetmeyeceğim…

    Şu olursa çözüm olur, bu olmazsa bu bir tıkanmadır demeyeceğim…

    Sol halka inemiyor, tabana ulaşamıyor. Merkez sağ muhafazakarlıktan sıyrılıp ülke gerçeğini göremiyor. İktidar artık bırakmanın da bir hizmet olduğunu anlayamıyor demeyeceğim…

    Hastalıklı bir hal alan yaşam, çocuklar ve gençler diyeceğim. Ama ille de gençler…

    İnecekseniz eğer bir yerlere, gençlere ulaşın. Çözecekseniz eğer bir şeyleri, işe gençleri katın. Bugün hepimizin ama yarın onların…

    Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorlar? Gençlerin fikirlerini alın…

    Sıyrılın; her şeyi kanıksayan, normalleştiren, kabulleniş hallerinizden. Kendinizle savaşmayın. Ama kötü olan her şeyle dövüşün…

    Yol açın, ülke için söz hakkını gençlerinize bırakın…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Aromalı şakalar hayali seyahatler

    Geçen haftaki yazımda “liderin akıldışı ve toplumsal gerçeklikten uzak tavsiyelerini abartılı şakalar olarak değerlendirmek gerektiğine” dikkat çekmiştim ve bu şakaları ciddiye alıp ısrarla hesap sormak gerekiyor elbette. Lider şakalarına geçtiğimiz günlerde de devam etti ve gençlere “aromalı kahve eşliğinde oturup sohbet edin, mutlaka yanınızda basılı kitap taşıyın ve ülkemizi ve dünyayı gezmek için şartlarınızı zorlayın” buyurdu. Üç hafta önce de, son başbakan ve aynı zamanda son yerel seçimlerin mağlup İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı beyefendi Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde katıldığı bir toplantıda çiftçilere “Ekin kardeşim, ekebildiğiniz kadar ekin. Maliyetler yüksek, mazot yüksek, gübre yüksek, diğer girdiler yüksek nasıl ekelim’ diye düşünüyorsunuz düşünmeyin devletiniz yanınızda.” diyerek seslendi. Bu sesleniş de Türkiye tarihine ağır ve dramatik bir şaka olarak geçti. Halkı yönetenler, halkın gerçekliğinden koptukça işi şakaya vurmaya başladı. Şakanın şiddeti sertleştikçe, yarattığı trajedi de ağırlaşmaya başladı. Aynı yazımda bu şakaları ciddiye alıp, lideri ciddiyete davet etmek gerektiğini hatırlatmıştım. Şakaya şakayla karşılık verildiği sürece belli ki lider şaka yapmaya devam edecek. Gençlere dünyayı gezmelerini salık veren liderin, ya dünyadan haberi yok ya da gerçekten işi şakaya vuruyor.

    TÜRKİYE’DE KIDEMLİ PROFESÖR MAAŞI 1000 DOLAR BİLE ETMİYOR

    Bir iki ay önce halen üniversitede çalışmaya devam eden meslektaşlarımdan birisiyle akademisyen maaşlarının artan döviz ve enflasyon karşısında ne hale geldiği ile ilgili sohbet ediyorduk. Geçim derdinden, bir hafta önce aldığımız zeytinyağını bir hafta sonra aynı fiyata bulmamızın imkânsız hale gelmesinden dolayı, akademik tartışmalar yapmaya mecalimiz kalmadığı için, elbette konumuz maaşlardı. Elbette beni ilgilendiren bir konu değildi profesör maaşı. Ben zaten toptan sistemin dışına atıldığım ve ağaç kabuğu yemeye mahkûm edildiğim için, tamamen kişisel merak nedeniyle konuşuyordum. Meslektaşım pandemi öncesinde katıldığı bir uluslararası konferansta karşılaştığı farklı ülkelerden profesörlerle aylık maaşlarının ne olduğuna dair bir sohbet sırasında, dünyadaki genel ortalamanın 3500-5000 Dolar arasında olduğunu gördüğünü anlatıyordu. O sıralarda döviz bugünkü kadar yüksek olmadığı için Türkiyeli bir profesör olarak yaklaşık 1500 Dolar civarında olduğunu belirtiyordu maaşının. Şimdi ne hale mi geldi? Şimdi Türkiye’de en kıdemli profesör maaşı, 1000 Dolar bile etmiyor.

    “SAHİ ŞİMDİ KAÇLA ÇARPMAMIZ GEREKİYOR?”

    2011 yılında TÜBİTAK’tan aldığım bursla Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ne araştırma yapmak için gitmiştim. Orada tanıştığım bir profesör meslektaşım da o sıralar YÖK’ün verdiği üç aylık araştırma bursuyla gelmişti aynı enstitüye. Kısa sürede kendisi ve eşiyle ahbap olduk ve birlikte zaman geçirmeye ve Amsterdam’a yakın yerleri birlikte gezmeye başladık. Her gittiğimiz yerde girdiğimiz dükkânlardan hediyelikler almayı ihmal etmiyorduk. Profesör meslektaşım, zaman zaman tabi ki gördüğü fiyatların Euro olduğunu unutup “ucuzmuş” diyerek hemen cüzdanına davranıyordu. Her cüzdanına davrandığında eşinden gelen “ikiyle çarp!” uyarısıyla kendine geliyordu. Sahi şimdi kaçla çarpmamız gerekiyor? Meslektaşım YÖK’ten bursunu peşin ve Türk Lirası üzerinden aldığı için, ülkeye dönüşünün sonuna doğru Euro’daki elli kuruşa yakın bir artış nedeniyle bir hayli zor duruma düşmüştü. Düşünün 50 kuruş artıştan dolayı, sonraları görüştüğümüzde aylarca bütçesini toparlamakta epeyce güçlük çektiğinden yakınmıştı. Düşünün 50 kuruş diyorum. Düşünsenize, son üç dört ay içinde ülkede döviz iki katına çıkarak Dolar 18 Türk Lirasını buluyor, ardından uydurulan bir Kur Korumalı Mevduat sistemi sonucunda bir gecede 11, 12 TL civarına düşüyor. Bu uydurma sisteme rağmen, üç ay içinde tekrar 14 TL’yi buluyor ve geçiyor.

    AYLIK ÖĞRENİM KREDİSİ İSTANBUL-DİYARBAKIR ARASI GİDİŞ DÖNÜŞ BİLETİ

    Lider, gençlere “ülkemizi ve dünyayı gezmek için şartlarınızı zorlayın” buyurdu ya. Ben bu seyahati mümkün kılacak birkaç rakam vermek istiyorum. Gezmek için ne gerekiyor? Ulaşım aracı değil mi? Elbette dünyayı gezen bazı gençler, macerayı göze alıp otostop yapabilir. Sanırım şartlarınızı zorlayın demesinden bunu anlamalıyız liderin. Ya da belki “işi gücü bırakın, sırtınıza bir torba asın, derviş gibi yaya olarak yollara koyulun” da diyor olabilir. Tam olarak söylediği sözün içeriğini açmadığı için tevil etmeye ihtiyacımız var haliyle. Tevil etmeye çalıştıkça şakanın mahiyeti iyice kafamıza dank ediyor. Ulaşım sorununu aşmak için bütün bu ihtimallerin gerçekleşebilir olduğunu dahi kabul etsek, bir gencin bir yerden bir yere gidebilmesi için elbette karnını da doyurması gerekiyor. Bütün gençlerin maceracı ruhlarının kabardığını ve hepsinin liderin sözüne kulak vererek yollara döküldüğünü düşünsenize bir yandan da. Ankara’dan misal Diyarbakır’ı merak eden bir dolu gencin ana yollarda otostop için kuyruk oluşturduğunu. Yollardaki arabaların önlerine kendilerini canhıraş attığını. Ailelerinin tüm uyarılarına rağmen maceraya atılmakta ısrar ettiklerini. Bu arada üniversiteyi bitirmiş pek çok gencin maceracı ruhunun aniden kabarmasıyla muhtemelen kargo ve kurye şirketleri eleman bulmakta bir hayli güçlük çekerdi. Liderin sözlerini anlamaya ve tevil etmeye çalışırken vereceğim rakamları unuttum. Liderin gezmeyi sağlayacak ulaşım araçlarıyla ilgili olarak açıkça bir şey söylememesi nedeniyle yine biz bildik ve en çok kullanılan ulaşım araçlarının fiyatlarına odaklanalım. Gençlerin Ankara’dan Diyarbakır’a gideceğini varsaydık ya, Ankara-Diyarbakır arası otobüs fiyatları 300 ile 400 TL arasında değişiyor. Devlet gençler diye hitap edilen lisans öğrencilerine 2022 yılı boyunca 850 TL kredi veriyor. Kredi, dikkatinizi çekerim. Lisans eğitimini bitirdikten çok kısa bir süre sonra krediyi alan öğrenci geri ödemesini yapmazsa, borç önce ivedilik kazanıp, sonra da haciz işlemiyle tahsil edilme yoluna gidiliyor. Bu kredi ile misal Diyarbakır’dan Ankara’ya üniversite okumaya gelmiş bir genç memleketine gidip gelebiliyor ve üstüne de 50 TL kalıyor. Harca harca bitmez değil mi? Müsaadenizle size birkaç şehirlerarası otobüs bileti ücretinden daha örnek vereyim: İstanbul-Diyarbakır: 400-500 TL, İstanbul-Ankara: 180-320 TL, İstanbul-Antalya: 280-350 TL, Ankara-Antalya: 200-220 TL, İzmir-Mardin: 500 TL. Bu rakamlar uzar gider. Uçak biletlerini vermeye elim gitmiyor. Uçak için de tek bir örnek vererek bu mevzuyu kapatayım. İstanbul-Diyarbakır: 1250 TL gidiş-dönüş (en uygun seçenek).

    İKTİDARIN BAŞAT YÖNETME STRATEJİSİ GERÇEKLİĞİN ÇARPITILMASIDIR

    Şimdi bütün bu rakamlar ortadayken, ülkesini yönetmek için şehvetle arzu duyan, halkın refahı için varını yoğunu ortaya koyan, ülkesini dünya ülkeleri arasında parmakla gösterilir hale getirmek için kendini paralayan bir lider, gençlere durduk yerde neden “ülkemizi ve dünyayı gezmek için şartlarınızı zorlayın” şeklinde tavsiyede bulunur? Bulunduğu bu tavsiyenin yine bu rakamlar ortadayken gençler tarafından nasıl ciddiye alınabileceğini düşünür? Haydi, düşündü diyelim, nasıl bunu ciddi ciddi dile getirebilir? Ortada neresinden tutsanız açıklamakta güçlük çektiğiniz bir tutarsızlık mevcut. Ancak, bu tutarsızlığın kendisinin bizatihi bir siyaset biçimi olduğunu kabul etmek gerekir. Lider, ya yönettiği ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametinin farkında ve bunu şakaya vurarak geçiştirmeye çalışıyor, ya da farkında değil ciddi ciddi tavsiyelerde bulunuyor. Her iki hal ve şartta lider kendisine bir tepki gösterilmeyeceğinden emin şekilde konuşabiliyor. Konuştuğu konunun ne olduğundan bağımsız olarak lidere gerçekleri çarpıtma gücünü siyasi erkinden ziyade çarpık gerçeklerin kanıksanmış olması veriyor. Hiç kimse bu çarpık gerçekleri, düzeltmeye mecali kalmadığı için, uyarma, hesap sorma protesto etme gibi fiillere girişemiyor. Aslında burada korkudan ziyade mecalsizlik söz konusu. Korku dağlarının çoktan aşıldığı ortada değil mi? Açlıktan nefesi kokan birisini hapisle, gözaltıyla, şiddetle ne kadar korkutabilirsiniz? Liderin gerçekleri çarpıtma stratejisi bu konjonktür içinde şiddet ve baskıdan daha etkili bir siyasal strateji olarak işletiliyor. Kuşkusuz tıpkı hegemonyanın krize girdiği anlarda zorun devreye sokulmasına benzer bir biçimde, çarpıtılan gerçeklerin kitlelerin bilişsel yetisini dumura uğratması stratejisi krize girdiği anlarda da şiddet ve baskı devreye girebiliyor. Ancak günümüzün iktidarının başat yönetme stratejisi şiddet ve baskıya dayanmıyor artık. Başat yönetme stratejisi, zihinleri allak bullak eden gerçekliğin çarpıtılmasıdır. Bu stratejiyi, yıllardır, içi boş komplo teorileriyle, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanma arzusuyla yanıp tutuşurken, bütün dünyayı kendine düşman belleyen bir siyasi geleneğin temsilcileri olan Siyasal İslamcılar maharetle uygulayabiliyor. Ancak elbette bu stratejinin de bir sınırı var. Şaka, hakikatleri çarpıtabilmek için iyi bir araç olarak kullanılabilir elbette, ancak aynı zamanda dozunda ve ciddiyetle kullanılırsa kitlelerin direnişini de örgütleyebilir, liderin çarpıttığı gerçekleri düzeltmeyi de sağlayabilir. Elbette şakanın yarattığı şiddet tekelini liderin elinden alabilmek koşuluyla.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • Hayaldi gerçek oldu: KHK’lı koşullarında eşitlenmek

    7 Şubat 2017’de Ankara Üniversitesi’ndeki bütün barış imzacıları toptan ihraç edildi. Toptan diyorum, zira gerçekten de toptan bir ihraçtı bu. Bu ihraçların içinde daha önceden Rektör İbiş’in “imzanızdan vazgeçerseniz, görevden atılmanızı engellerim” diyerek verdiği teminata güvenip imzasını geri çeken meslektaşlarımız da vardı. Bu ihraçların içinde barış bildirisine imza verdikten bir süre sonra istifa edip çoktan akademisyenlikten vazgeçip başka mesleklere yelken açanlar da vardı, istifasını verdikten sonra çoktan doktorasına devam etmek için yurtdışına çıkmış ve yurtdışındaki üniversitelerde iş bulmuş olanlar da vardı. Toptancılığın, hukuksuzluğun, ahlaksızlığın ve vicdansızlığın resmini çekmek isteseniz bu kadar net bir çekim olmazdı sahiden de. İmzasını geri çeken meslektaşlarımızı “hakkını yemeyelim” Rektör İbiş bir sonraki KHK ile geri aldırttı. Adam sözünün eri çıktı yani! Bu konuda sözünün eri çıktığı gibi pek çok başka konularda da sözünün eri çıktı İbiş. O konularda da hakkını yememek lazım!

    İBİŞ AKADEMİK İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN TABUTUNA SON ÇİVİYİ ÇAKTI

    Bu aslında içten içe beklenen, ama olmasına çok da ihtimal verilmeyen, verilmek istenmeyen toptan kıyımın ardından bütün ihraçlarla içerde kalan istisnai bazı akademisyen arkadaşlarımız ve tabi ki destek veren öğrencilerimizle birlikte 10 Şubat 2017 tarihinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde büyük bir forum yapmaya karar verdik. Bu foruma başka üniversitelerden pek çok meslektaşımız ve milletvekilleri de katılmak istedi, katıldı. O gün Bay İbiş, verdiği diğer sözlerden en önemlisini de yerine getirdi. Akademik ifade özgürlüğünü yerlere serdi ve bu özgürlüğün tabutuna son çiviyi de çaktı. İbiş’in dekanları, senato ve yönetim kurulu üyeleri bu tabuta çakılan çiviler gibi davrandı. Her biri şimdi o tabutun tahtalarında hak ettikleri yerlerini almış ve tarihe o şekilde geçmiş durumdalar. Metaforu bırakıp açıkça yazayım. O gün bu forumu yapmak isteyen üniversite bileşenleri ile şimdiki rejimin yılmaz savunucuları olan polisler arasında “mübalağa cenk olundu”. Geçtiğimiz yıl kayyım rektörü protesto eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini kampüse sokmamak için kampüs kapısına kelepçe vuran polislere benzer polisler, Cebeci Kampüsü’nün kapısını üniversitenin asıl bileşenlerine dar ettiler. Kampüste forum yapılmasına izin verilmeyen hocalar ve pek çok destekçiyi bu polisler Kızılay’a kadar kovaladı. Bu kovalamaca hepimizin kişisel hafızasına kazındığı gibi ülke ve bence dünya akademik tarihine de zifiri karanlık harflerle kazındı. Hafızalarımıza bir şey daha kazındı: Akademik özgürlüğün simgesi olarak gördüğümüz cüppeler üzerinde tepinen polislerin görüntüleri. Tam da bu nedenle başta Eğitim Sen’in de katkılarıyla 10 Şubat Dünya Akademik Özgürlük Günü olarak kabul edildi. Artık bu gün, akademik özgürlüğe kıymet veren akademisyenlerin hafızasından çıkmamak üzere yerleşir umarım.

    PEK ÇOK İNSAN KHK’LI BARIŞ İMZACILARINI GÖREVE İADE EDİLDİ SANIYOR

    Ben bu girizgâhı aslen üzerinden beş koca yıl geçmesine rağmen, KHK ile hukuksuz şekilde ihraç edilmiş bizim gibi akademisyenlerin hala görevlerine iade edilmediğine, hala öğrencilerinden uzak tutulduğuna, başka ülkelerde dersler verip araştırmalar yapabiliyorken Türkiye’de özel ya da kamu herhangi bir üniversitede tek bir satır ders anlatamadığına ve herhangi bir bilimsel araştırma için herhangi bir kurumdan tek bir fon alamadığına dikkat çekmek için yaptım. Hala pek çok insan barış imzacılarının üniversitelerde çalışamadığını anladığım kadarıyla çok iyi bilmiyor. Karşılaştığım bazı insanlar, “aaa siz görevinize iade edilmediniz mi?” diye soruyor. Aslında insanlar haksız da değiller. Açılmış bütün davalardan beraat etmiş ve atılmasının üzerinden koskoca beş yıl geçmiş akademisyenler, çoktan görevlerine iade edilmeliydi, değil mi? İnsan bir an şaşırıyor haliyle. Ancak durumun vahameti bu şaşkınlıkta yatıyor asıl olarak. Ateş düştüğü yeri yakar diye bir söz vardır. Bu ölüm için kullanılan bir sözdür aslen ve bir kaybın asıl acısını en yakınındakilerin çektiğini, uzaktan duyanların bu acıyı tam olarak anlayamayacağını anlatır. Ancak bu sözü aslında yaşanan hukuksuzluklar, baskılar ve zulümler için de kullanmak mümkün. Bir farkla bu tür baskı, hukuksuzluk ve zulümler sadece düştüğü yeri yakmaz, toplumun tümünü yakar, kavurur.

    ‘BİR KİŞİYE YAPILAN HAKSIZLIĞIN TÜM TOPLUMA YAPILDIĞINA İNANILIR’

    Uğur Mumcu 1967 yılında şöyle yazar: “Demokrasilerde demokrasiye inanmış olanlar, bir toplumda bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yapıldığına inanırlar.”[1] Bu, belki de anayasanın eşitlik ilkesini en güçlü anlatan cümlelerden birisidir ve bunu kendini demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi olarak nitelendiren pek çok insanın döne döne okuması gerekir. Beş yıl önce, hiçbir savunmasına başvurulmadan, hukuki tüm teamülleri altüst ederek görevlerinden atılan binlerce KHK’lının ezici çoğunluğu OHAL koşullarında kurulan ve hala görevini sürdüren OHAL Komisyonu tarafından görevine iade edilmedi. Komisyonun 2021 faaliyet raporuna göre, “31/12/2021 tarihi itibariyle Komisyona yapılan başvuru sayısı 126.783’dur. 22 Aralık 2017 tarihinden itibaren karar verme sürecine başlamış olan Komisyon tarafından, 31/12/2021 tarihi itibariyle verilen karar sayısı (16.060 kabul, 104.643 ret olmak üzere toplam 120.703) dikkate alındığında, incelemesi devam eden başvuru sayısı 6.080’dir.”[2] Düşünün kurulmasının üzerinden beş yıl geçmiş bir komisyon hala yapılan başvuruların 6.080’inin sonuçlandırmamış. Başvurusu sonuçlandırılmayan kişilerin birer sayıdan ibaret olmadığını bu satırların yazarı yakından biliyor. Zira benim başvurum da geçtiğimiz yılın sonlarına doğru sonuçlandırıldı, tabi ki olumsuz sonuçlandı. Şu anda OHAL Komisyonu’nun verdiği kararı benim hukuki vicdanımın anlamadığı şekilde İdari Mahkeme tarafından tekrar sorgulanacak. OHAL Komisyonu, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara rağmen ve bu karara istinaden, verdiğimiz imzalar dayanak gösterilerek ağır ceza mahkemelerinde açılan ceza davalarının beraatla sonuçlanmış olmasına rağmen başvurularımızı reddetti, yani “Türkiye sınırları içindeki herhangi bir üniversitede çalışamaz” dedi.

    HUKUKSUZLUĞA DOĞRUDAN MUHATAP OLMAYANLAR İTİRAZ ETMEZSE…

    Neyse hukuki mülahazalara gerçekten benim aklım ermiyor. Benim derdim ve dikkat çekmek istediğim nokta başka. KHK’lar tüm hızla devam ederken toplumun büyük bir kesimi muhtelif gerekçelerle sustu. Bizim gibi barış imzacılarını devlete sadakat göstermedi, PKK’yı ve Kürtleri destekledi diye düşünerek gözden çıkardı, sustu toplumun büyük kesimi. Pek çoğunun ihracını FETÖ’cü diyerek önemsemedi. Bazılarına göre bunlar zaten çoktan layığını bulmuştu. Oysa şu andaki tek adamın ifadesiyle “bunların akıllıları çoktan ülkeyi terk etmişti” zaten. Geriye kalanlar ve KHK ile ihraç edilenler ya da hapislere tıkılanlar, aynı beyefendinin ifadesine göre akılsızlardı. Oysa bunlar gerçekten akılsızlar mıydı, yoksa kendilerini kurtaracak kadar güce ve ilişki ağına sahip olmayan gariban insanlar mıydı? Bugün Milli Savunma Bakan Yardımcılarından birisinin zamanında Fetullah Gülen’e övgüler düzen bir kişi olduğu[3] ortaya çıkınca, bu gariban “akılsızlara” yapıştırılan yafta ve bu yaftaya dayanarak hukuksuz bir şekilde sefalete terk edilmesi kimin umurundadır acaba? Bu cemaatten nefret edebilirsiniz, pek çok başka cemaatten de hiç hazzetmeyebilirsiniz, bir akademisyen ya da bir grup akademisyen tarafından devlete yapılan eleştiriyi, “hainlik” olarak nitelendirilebilirsiniz. Ancak, eğer demokrasi ile yönetildiği iddia edilen bir hukuk devletinde yaşıyorsanız, dayanacağınız tek temel hukuktur. Hukuka aykırı yapılan her işleme, bu hukuksuzluğun doğrudan muhatabı olmayanlar tarafından da itiraz edilmezse, bu hukuksuzluk toplumun tümünü sarar. Bugün bu noktadayız.

    YURTTAŞLARIN BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU KHK’LI KOŞULLARINDA EŞİTLENDİ

    Biz barış imzacılarının imza verdiği metin kamuoyuna ilk duyurulduğunda, başta siyasiler olmak üzere, pek çok yetkili, yetkisiz, mafya lideri, gazeteci, köşe yazarı hakkımızda hüküm vermişler, “bunları sivil ölü” haline getirmek lazım demişlerdi. “Bunlar ağaç kökü yesinler” diyenler de olmuştu. Bu hükümlerin verilmesinin üzerinden çok değil altı ay geçmeden bir darbe girişimi oldu ve bu darbe girişimi sonucunda olaylar hızla gelişti. Uzun süren OHAL koşullarında rejimi kökten değiştiren bir referandum yapıldı. Referandumun ardından değişen rejimin tek adamı belirlendi. Bu tek adam rejimi altında, ülkenin bu rejime destek vermeyen neredeyse tüm yurttaşları, KHK’lı yurttaşlar mertebesine indirildi. Bugün, zamanında KHK’lılar için önerilen sivil ölü olma hali çok yaygın bir pratik haline geldi. Yurttaşların pek çoğu ağaç kökü yemiyor olsa bile pazar yerlerinden çürük meyve sebze toplayarak hayatta kalmaya çalışıyor. Çok küçük bir azınlık dışında yurttaşların büyük bir çoğunluğu devlet kapısında iş bulma umudunu da şansını da tümüyle yitirmiş durumda. Ülkenin yetişmiş doktorları bir bir yurtdışında çalışmaya gidiyor. Devletin barınacak yer sağlamadığı ülkenin üniversite çağındaki gençleri cemaat yurtlarına mahkûm ediliyor ve bu mahkûmiyete dayanamayan bazıları canlarına kıyıyor. Üniversite çağındaki pek çok genç, ülkede iş bulma ve insanca yaşama umudunu yitirdiği için, yurtdışına nasıl kapağı atarım düşüncesinin peşinden koşuyor. Bir zamanlar, yurtdışında eğitim alıp, ülkesine yararlı yurttaş olma hayalleri kurulurken, şimdilerde ülkeden nasıl kaçarım kâbuslarına uyanıyor yeni nesil.

    2017 yılında ihraç edildikten sonra, 2020 yılının Şubat ayına kadar pasaportuma tahdit konuldu ve bu süre içinde yurtdışına çıkmam mümkün olmadı. Bu tahdit nedeniyle, belki de yurtdışında yeni bir hayat kuracakken, bu iktidar bu ihtimali de yok etti. Bugün ekonomik kriz, döviz artışı ve yoksulluk nedeniyle pek çok yurttaş fiili bir tahditle karşı karşıya ve istese de ülke dışına çıkamıyor. Geçtim pasaportuna tahdit konulmasını pek çok yurttaş pasaport alacak maddi imkana bile sahip değil. AKP bir zamanlar, gerçekleştirdiği icraatlar için “hayaldi gerçek oldu, yaparsa AKParti yapar” şeklinde bir slogan kullanıyordu. Uzun zamandır savunabileceği bir icraat olmadığı için bu sloganı unutmuş görünüyor. Bu sloganı yeniden hatırlatmak gerekiyor. Bugün AKP, destekçileriyle birlikte kurduğu tek adam rejimiyle bir kâbusu gerçek kıldı ve tüm ülkeyi KHK’lı koşullarında eşitledi. Sahiden de hayaldi gerçek oldu.

    [1] Kim, 7 Temmuz 1967.

    [2] Merak edenler raporun detaylarına şu linkten ulaşabilir: https://ohalkomisyonu.tccb.gov.tr/docs/OHAL_FaaliyetRaporu_2021.pdf

    [3] Ayrıntılar için bakınız: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-pehlivan/sen-misin-erdoganin-sozunu-dinleyen-1906616?utm_medium=Kose%20Yazisi&utm_source=Cumhuriyet%20Anasayfa&utm_campaign=Kose%20Yazisi

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.