Etiket: #Erdoğan

  • Dinbazlık ve Dilbazlık Artık Çalışmıyor mu?

    Rahman Özçelik henüz 22 yaşındaydı. Bartın’da yaşamını yitiren madencilerdendi. AKP kurulurken doğmuştu, iktidarının zirvesindeyken maden politikalarıyla yarattığı bir cehennemde öldü.

    Cenaze namazında Erdoğan: “Şu anda musallada bulunan Rahman kardeşimizi Hakk’a uğurluyoruz. Rabbimize hamdolsun ki kendileri inşallah şehadet makamına ulaşmak suretiyle Rabbimizin sevgili habibine komşu oluyorlar. Tabii bu işin bir güzel yanı daha var, o da bütün aile gerek eş gerek baba, anne hepsi kendileriyle inşallah haşr-u cem olacaklar.” diyordu.

    Bir başka örnek; yine maden sahasındaki konuşmadan: “Bizim ocaklarımızın içinde Amasra Kömür İşletmeleri en ileri imkanlara sahip olmasına rağmen, birileri dalga geçebilir ama biz kader planına inanmış insanlarız. Kader planına inandığımız için bunun dünü, bugünü, yarını olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır.”

    Bastığı yer dilbazlık, sıçradığı yer dinbazlık.

    (12 Eylül darbesinin hemen akabinde Evren’in açıklamalarında ekonomiye değinmesi “absürtlüğü” gibi tersten bir okumayla) Erdoğan’ın Bartın’da yaşanan felaketin ardından dile getirdiği cümleler de bunun göstergesi:

    “… Soma’da biliyorsunuz çok uzun sürdü. Ama burada 24 saati bile bulmadan hamdolsun 41 şehidimize ulaştık”.

    Bununla övünür Erdoğan.

    Beis görmez. Sıçrayıp geldiği yere tutunmak mühim. Kırıp döktükleri, yakıp yıktıkları teferruat. Şecaat arz ederken sirkatin söylemek huyudur.

    İslamcılar iki şeyde mahirdir: dinbazlık ve dilbazlık. Özellikle yirmi yıldır süren İslamcı tahakkümün ve AKP rejiminin her alanında bunu görmeniz mümkün. Dahası son zamanlarda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun takındıkları tavır, tutumlar ve yaptıkları açıklama karşısında verilen tepkiler de bu ikilikten ayrı değil. Ancak artık bunda ne kadar başarılılar bunu düşünmek gerekir.

    Erdoğan’ın şu sözlerine bakın: “Sizlerden şu hususta vatandaşlarımızı mutlaka ikna etmenizi istiyorum; Türkiye bir süredir çok ciddi sınamalardan geçmekte midir? Evet, geçmektedir. Bu sınamaların milletimizin hayatına yansıyan olumsuzlukları var mıdır? Evet, vardır. Ülkemizin önündeki zorlukların ve insanımızın yaşadığı sorunların çözümü mümkün müdür? Evet, mümkündür. Peki, Türkiye’de bu çözümü sağlayacak tek yürütme temsilcisi biz, tek siyasi parti AK Parti, tek ittifak Cumhur İttifakı mıdır? Evet, öyledir.”

    Bu cümleler dinbazlık ve dilbazlıktan payını almış mıdır, evet.

    Ancak işe yarar mı? Sanmam…

    BAŞÖRTÜSÜ DİNBAZLIĞI: GÖLGENDE BANA DA YER VER

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüyle helalleşme temalı videosu Erdoğan’ın yukarıdaki cümlelerini getirdi peşi sıra. Ertesi gün Ömer Çelik’in Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısını işaret eden “Hak ve özgürlükler mücadelesinin öncü siyasi hareketi biziz. Mücadele ettik, bedel ödedik, geri adım atmadık. Cumhurbaşkanımızın açıklamaları, hak ve özgürlükler mücadelemizin tarihine atılmış çok güçlü bir imza olacaktır” cümleleri de aynı membadan.

    Açıklamaları ve Anayasa restini görenler -haklı bir telaşla- Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yine tarihi bir “pas” aldığını ve fileleri yine havalandıracağını düşündüler; ancak ben onlardan değilim.

    Videoyu izlediğimde de öyle olmadığını düşünüyordum Erdoğan’ın yukarıdaki sözlerini dinlediğimde de.

    Yarattığı yoksulluk, yolsuzluk ve rüşvetçi ağı buna engel.

    Erdoğan’ın sevdiği siyaseti yapmaya müsait havanın doğduğunu falan da düşünmüyorum. Yukarıdaki sözleri Erdoğan’ın kudretini değil acziyetini gösteriyor çünkü.

    İşsizlik, yoksulluk ve kötü ekonominin sorumlusunun yine dinbazlık ve dilbazlığa sığınarak ne kadar biçare kaldığını gösteriyor.

    Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırdığı düşünülen konuşmada, Erdoğan’ın dinbazlık konusunda yeni bir şey söylemediğini aksine bizim büyük yoksulluğumuzu dilbazlıkla örtmeye çalıştığını gösteriyor.

    Çöken kitlesine hamasetle moral aşılamaya çalıştığını gösteriyor.

    Evet, sağcılık böyledir. Dinbazdır ve dilbazdır. İkisi de eş zamanlı çalıştığında iktidar olur. Biri teklediğinde, hayat birini boşa düşürdüğünde acz içinde kıvranır.

    Erdoğan kıvranıyor.

    Erdoğan ikna edilecek; cehalet, kötü yönetim ve sermaye odaklı ekonomi tercihinin açlıkla, yoksullukla “sınadığı” vatandaşlar yarattığının idrakinde.

    Ama bir halkı tüketen ihtişamlı iktidarının tükendiğinin de idrakinde…

    O tükenirken ve tüketirken muhalif cephede de işler pek yolunda sayılmaz.

    Burada asıl seslendiğim CHP.

    Sağa cevap sağda aranıyor…

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı karşısında Mansur Yavaş veya Ekrem İmamoğlu’nu koymanın özü de bu sağcılıktan kaynaklanıyor.

    Buradan hareketle temel dayanaklarımdan biri -bütün eleştirileri de yaparak- Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki yalnızlığı üzerine…

    Bu, hem kadro hem de ideolojik formasyon açısından böyle. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun üzerine uymayan bir sağcılık ve dindarlık elbisesi giy(dir)me çabası hakim.

    Bu durum kadrolarının hem entelektüel derinliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanıyor hem de bu yetersizlikleri, ülkeyi tekelinde gören sağcılığa, iktidar yolu sağcılıktan geçer ön kabulüne değin gidiyor.

    CHP, bu kolaycılığa yapışmış vaziyette.

    Diğer taraftan aşırı dinciliğin alternatifi dincilik, aşırı sağcılığın alternatifi sağcılık değil, eleştirileri de bazı açılardan sorunlu.

    Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları bütünüyle yersiz, boş ve öyle söylendiği gibi zamansız ve kendi tarihini, temelini dinamitleyecek türden şeyler değil.

    CHP liderinin her söylediği, yaptığı her şey tartışmaya açıktır zaten. Ancak ondan neoliberalizme savaş sözlerini sınıf esasında etmesini beklemek de temelsiz değil mi?

    Nihayetinde karşımızda bu beklentileri söylemsel düzeyde bile karşılayamayacak bir isim ve parti yok mu?

    İslamcı sermaye yerine seküler sermayeyi destekleyen bir anlayıştan bahsediyoruz… Burada ön plana çıkan burjuvazinin “kendi suretinde bir dünya var etmesi” elbette.

    Ancak bir yönüyle de Erdoğan rejimi ülkeye öyle bir yirmi yıl yaşattı ki asgari eşitlik, demokrasi, adalet ve özgürlükleri konuşan bir Kılıçdaroğlu da kimseye yetmiyor şu an; bence temel sorun biraz da bu.

    Öte yandan Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, güvence altına alma meselesi elbette sorunlu; takmama özgürlüğü adına bir güvence olmadan, başörtüsünü güvence meselesi yapmak nereden bakılırsa bakılsın gerici bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak bu çıkışı siyaseten olmasa da iletişim açısından yerinde bulmuştum. Çünkü kendi görünürlüğünü yeniden sağladığı bir yönü var.

    Akşener’in ve İyi Partililerin çıkışları; kendi partililerin anlamsız açıklamaları, Erdoğan’ın presi, kamuoyu şirketlerinin araştırma sonuçları, savrulan ülke gündemi altında kalan adaylığında başörtüsü açıklaması, omzundaki tozu silkip yola devam hareketiydi ve bence gündemi yeniden belirleme kudretini gösterdi.

    MEVZU SINIFSAL

    Yine de Kılıçdaroğlu’nun her çıkışı bizi bir yüzleşmeyle baş başa bırakıyor: Bizim bugün verili iktidardan kurtulmamızın şifreleri sağcılaşmakta mı; yoksa Erdoğan’ın kendine göre inşa ettiği dindarlıkta mı?

    Erdoğan rejimini kendine göre hizaya getiren bambaşka bir İslamcılık olduğunu anlamak için işaretler var.

    Şu motivasyonları görmemiz gerekiyor:

    Bu ülkede aşı karşıtı miting yapıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılan süreç, tarikat ve cemaatlerin baskısıyla cami minberlerinden örgütlendi. Son birkaç ayda yirmiden fazla festival, konser, sanat etkinliği iptal edildi.

    Bu ülkede LGBTİ+ karşıtı miting yapıldı, İslamcılar çalan müziği susturdu.

    Bunları yaptıran temel şey neydi? Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi; hepsi mi?

    Her seferinde sağa çekmek, kültüre, dine veya mezheplere sıkıştıran bir açıdan seslenmek en nihayetinde sınıflı toplum yapısını, yoksulluğu ve daha da büyüyen yıkıntıyı perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

    Bunların temelinde yatan ana mevzunun ekonomi olduğunu da görmek, söylemek de gerekiyor. Ama o görev de bize düşüyor.

    Bakınız önemli bir yasa olan sansür yasası Meclis’ten geçti ve sadece 70 AKP milletvekili yetti. Yüz küsur CHP milletvekilinden sadece 40’ı oradaydı… Ama CHP tarafından güncelerce “sansüre hayır” borazanı çalındı. Ardından genel başkan bir tweet atarak özrü kabahatinden büyük bir durum yarattı ve her halükarda yasa geçecekti demeye getirdi. Bu bir teslimiyet, ikiyüzlülük değilse nedir?

    Büyük bir felaket yaşandı ve Bartın’da 41 madenci resmen katledildi. CHP ise “maden şehitleri” dedi, rahmet diledi…

    Kaldı ki CHP aylar önceki ekonomi açılımlarını da “nas”la değerlendirmişti.

    Başörtüsü çıkışı bunlardan daha ileride değil ki…

    Sürekli bir teolojik açıklamalar merakı bir yana, laiklik bu ülkede gömüleli çok oldu. Şimdi CHP’nin yaptığı bunu kanırtmak… Birçoğunda Kılıçdaroğlu’nun bizzat kendisini de görmüştük.

    Mesele her zaman dönüp dolaşıp içi boşalmış kavramlarla buluşuyor. Sanıyor musunuz AKP’yi iktidar yapan İslamcıların demokrasi ve insan hakları talepleriydi… Elbette ekonomik düzenin ta kendisiydi.

    Erdoğan 90’ların sonundaki yoksulluğun ve yolsuzluğun üzerinde yükseldi. Neoliberalizmin esaslarını yekpare halde iktidara taşıdı.

    İslamcılar Erdoğan’ın eliyle, AKP aracılığıyla piyasayla bütünleşti; ne adil düzen iddiası kaldı ne de Batı’nın “kötülüğü”… Özelleştirmeler çağını bütün ihtişamıyla yaşadılar, yaşattılar. Sefasını sürüyorlar.

    Ama yine her seferinde madun, mağrur oldukları şeyler buldular…

    Temel hak ve özgürlük meselesi İslamcılığın ajandasındaki bir mızrak ucu sadece.

    Onu kullanarak her şeyi aşarlar, acıtırlar, kanırtıp, kanatırlar…

    İslamcıların derdi, ne şartta olursa olsun iktidar olmak ve iktidarda kalmak. Bunun için her türlü çürümeye rağmen, dine ya da yasaya uydurma, kılıf bulma gibi işlerde ellerine su dökülmez.

    Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaat liderleri, şirket sahibi bakanlar… bunun için en açık göstergelerdir. Yaşadığımıza yabancılaşıyoruz, halbuki her şey apaçık karşımızda. Bu da İslamcıların marifeti.

    Takiyye her zaman çalışsın isterler…

    İş cinayetlerini, yoksulluğu, yokluğu fıtrat ve kaderle açıklamak neresinden bakarsanız bakın devrime yetmiyorsa, çıldırmak için yeterlidir. Bunun bir ucunu “maden şehitleri” diyen CHP tutmaktadır. İdeolojik tuzakların bir parçasıdır; salt ve vahşi gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.

    Tıpkı başörtüsünü sahaya sürmek gibi. Tıpkı LGBTİ+’lara yönelik insanlığa aykırı girişimleri desteklemek gibi. Tıpkı çevreyi, hayvanları… her şeyi itinayla katletmek gibi. Tıpkı kadınlar ve aile meselesini dine sıkıştırmak gibi. Tıpkı iş cinayetlerini kadere, fıtrata bağlamak gibi…

    Bu sağcılığın ta kendisi ve ekonomik düzenden de bağımsız değil. Bir ucu burjuva demokrasisinde ise, diğer ucu İslamcı yönetimlere, neo-faşizme kadar uzanan bir hat.

    Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, AKP’nin ve CHP’nin buradan hareketle kadınları politikaya yeniden konu etme çabası, LGBTİ+ düşmanlığı ve her seferinde İslamcıların hedefi olması… Bu, Avrupa’daki sağcılıktan da beslenen bir süreç. Orban seçim propagandasını homofobi üzerine kurdu, Ukrayna’daki neo-naziler malum, İtalya’daki seçimlerde sağ ittifak bir faşisti başbakan yaptı…İspanya’da, İsveç’te, Polonya’da durum farksız.

    Türkiye’de bu ırkçılıktan/ faşizmden ağzı sulanan Özdağ’lar var.

    Aralarında bir süreklilik ilişkisi bulunuyor ve bunu kuran ekonomik gerçeklikse, gizleyen de merkezi gerçeklikten sapma oluyor.

    Marks kapitalizm için: ”…proleteryanın kanını ve beyninin iliğini sömürüp sermayenin simya kazanına atan bir vampire dönüşmüştür.” diyor.

    Siyasetin ve mücadele pratiğinin merkezi şaşarsa bütün tuzaklar bütün sağcıların en sevdikleri olarak da devam ediyor.

    Sağcılık mı, yeni dindarlık mı, otoriterlik mi, hepsi mi? Nasıl ifade ederseniz edin, yaşadığımız gerçek sağın bütün veçhelerinin insana ve onurlu yaşama düşman olduğudur. Erdoğan’da bile çalışmayan dinbazlığın Kılıçdaroğlu için geçer akçe olacağı bir hayal.

    Dilerim ki Kılıçdaroğlu bunu geç olmadan görür.

  • Kader Planı: Erdoğan’ın Ebced hesabı

    Bekir Coşkun’a özlemle…

    Ah be Bekir Abim,

    Güzel Abim…

    İki yıl olmuş gideli…

    Daha çok erkendi be Abi.

    Halbuki yazılacak daha çok yazın vardı, atılacak çok kahkahan, söylenecek şarkın, türkün…

    Hani o meşhur ‘Ayrılık’ yazındaki gibi;

    “Böyle mi esecekti bu mevsimde bu rüzgâr

    Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…”

    Halimizi soracak olursan abi;

    O her sabah yaptığın gibi “Ne var ne yok” diyeceksen…

    Unutmak mümkün mü abi, “İyilik sağlık” cevabı veren muhabirlere çok kızdığını,

    O dudaklarında hınzır, hafif bir gülümsemeyle “Onu sormuyorum onu, haber var mı haber” dediğini…

    Haber çok Bekir abi de memleketin durumunda pek iyi bir şey yok…

    Görsen, duysan şaşırır mıydın bilmiyorum ama senin o çok sevdiğin “yandaş” bazı isimler var ya…

    Onlar şimdi muhalif…

    Hem de her gün muhalif basının baş köşelerinde, ekranlardan da inmiyor.

    Kim mi?

    Hangi birini sayalım ki…

    Akif Beki dersem gerisini sen düşün be abi…

    Hani yazmıştın ya literatüre girmişti.

    “Akif De ki…”

    Ne güzel yazıydı ama…

    “Ona ‘Akif de ki…’ diye talimat verir.

    Akif deki ‘Peki’ der…”

    Seni toprağa verdiğimizde O da konuştu, “hiddetlenmemiş” sen bunu yazdığında, hatta gülerek okumuş.

    Bugünlerde bir de “Kader Planı” lafı ortalıkta çok dolaşıyor.

    Bartın’da 41 madenci karanlığa gömüldü acı bir şekilde.

    Önceden ‘fıtrat’ deniyordu, şimdi ‘kader planı’…

    Sen olsan ne güzel döktürürdün, ama haberin olsun, çok kızıyorlar “lanet olsun böyle kadere” diyenlere.

    Hatırlar mısın Bekir Abi,

    Senin ‘Akif De ki’ yıllar önce yazmıştı ‘Kader Planı’nı daha başbakanlığın ilk günlerinde.

    “Erdoğan’ın Harfleri” idi kitabın adı…

    Hatta tanıtımında şöyle cümleler de vardı:

    “-M. Akif Beki de bu çalışmada dil-zihin işbirliğini inceleyen modern dilbilimin imkânlarıyla Tayyip Erdoğan’ın zihin fotoğrafını çekiyor.

    -Bu kitapta harfleri Erdoğan’ı anlatıyor. Geçmiş zamandan bir hurufî, Erdoğan’ın harflerini yorumluyor, kader planını deşifre ediyor.”

    Çok iddialı cümleler değil mi?

    Ebced hesabıymış.

    Geleceği keşfetmeye yarıyormuş, bir nevi fal yani…

    Bizim köyde “Ebced Ahmet” vardı, babamın terzi çırağı…

    Matematiği iyiydi hatırladığım, falcılığını bilmem.

    Neyse

    Akif kitapta uzun uzun anlatmıştı, o bitmez tükenmez iktidarlarının daha ilk günlerinde:

    “Kader planı harfler hiyerarşisinde gizli: Erdoğan’ın harfleri Sin ve Dad. (Arapça harfler.) Erdoğan’ın harfler hiyerarşisinde durumu şöyle: Yıldızı Müşteri (Jüpiter), harfi Dad. Bu mertebeye tekabül eden (eşdeğer) isim Alim. Bu mertebenin peygamberi ise Musa. Günü perşembe. Yaradılışın beşinci günü, göklerde ikinci kat.

    “Dad harfinin sayısal değeri 800. İbn Arabi bu tür sayılar için ebced-i kebir hesabına başvuruyor. Bu işleme göre aynı harfin değeri 8’e düşüyor. Sin harfinin değeri ise 60 olarak karşımıza çıkıyor. Ebced hesabına göre Tayyip Erdoğan’ın bu iki harfinin temsil ettiği sayılar hem ayrı ayrı, hem de birlikte toplam olarak yaşamında önemli yer tutuyor. “

    Yazar kitabında uyarmış, “60 yaşına geldiğinde çok dikkatli olunması gerekli” demiş.

    60 yaşında iken ne oldu bilmiyorum, Gezi olayları, Fetö’nün darbe girişimi, ameliyat falan o tarihlere mi denk geliyor bilmiyorum, bakmak lazım. Ama bir uyarısı da var senin ‘De ki’nin:

    “…İki harfin toplam değeri 68. Bu sayı hayatında önemli bir tarihe işaret olarak kabul edilebilir. Bir Hurufi (harflerden anlam çıkaran) bundan hareketle Tayyip Erdoğan’ın 68 yaşında çok kritik bir badire atlatabileceğini, yaşamını değiştirebilecek bir olayla karşılaşabileceğini söyleyebilir.”

    Galiba bu sene 68 yaşında, seçimler de yakın.

    Kim bilir o büyüğümüzün sık sık ve çok güzel okuduğu şiirdeki gibi;

    “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır…

    Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır…”

    Kim bilir, belki bu kez göklerden değil, aşağıdan, tabandan gelen bir karar vardır.

  • Retorikten Mugalataya AKP Pratikleri

    “Hayaldi, gerçek oldu, Türkiye hazır, hedef 2023”

    Bu söz AKP’nin 2011 seçim beyannamesinden.

    Kimse bu cümleyi duyduğunda her şeyin100 yıllık cumhuriyet için tarihteki en kötü noktaya gideceğini düşünmemişti; ama işte, hayaldi gerçek oldu…

    Orwell, 1984 adlı romanında şöyle yazmış: “Parti size gözünüzün gördüğünü ve kulağınızın duyduğunu inkar etmenizi söyledi. Bu onların son ve en önemli emriydi.”

    Erdoğancılığı bu sözle analiz edebiliriz.

    Öyle ki gerek Erdoğan gerekse yandaşları; Türk siyasi hayatında kendilerine kadarki tüm iktidarları aşacak bir siyasi yalanlar külliyatı oluşturdular; “Erdoğancılık” için “karşıt hakikatler” üreterek bugüne geldiler.

    Erdoğancılığın siyasi form olarak geldiği yer, popülist bir örnek olarak siyasal tarihte yer bulması.

    Yalın Alpay böylesi durumları “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatin ısrarla ve körü körüne kitleler tarafından ölümüne savunulması” olarak yorumluyor.

    Sanırım 20 yılın sonunda tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik olarak gelinen noktayı bir kesim için; Boudrillard’ın “simülakrum” evrenine benzetebiliriz.

    RETORİKLER VE MUGALATA

    Erdoğan’ın “uydurulmuş veya manipüle edilmiş hakikatler evrenine” ait temel ipuçlarını 2002 seçim beyannamesinde görmek mümkün; en bariz paragrafı: “PARTİMİZ, Temel hak ve özgürlükleri ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde, özellikle Kopenhag Kriterlerinde belirtilen seviyeye yükseltmek için Anayasa ve yasalarda gerekli değişikliği yapacaktır.

    Temel hak ve özgürlüklerin, sadece anayasal ve yasal güvenceye alınması ile yetinmeyip, fiilen uygulanması ve siyasal kültürümüzün yerleşik bir boyutu olarak güçlenmesi yönünde çaba sarf edecektir. Yaşama ve mülkiyet hakkını, düşünce, ifade, inanç, teşebbüs ve örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan hükümler, evrensel hukuk ve özgürlük anlayışı dikkate alınarak yeniden düzenleyecektir.”

    Bu paragrafı okuduktan sonra, geçtim iyileştirmeyi eskisi gibi ne kaldı diye soruyor insan.

    AKP ve Erdoğan, 2002’de elini korkak alıştırmış olacak ki 2007’de şaha kalkıyor; işte birkaçı: “Üniversiteler, her çeşit düşüncenin demokratik bir ortamda, hoşgörü içinde öğretilip tartışıldığı, yasakların ve sınırlamaların olmadığı özgür bir foruma dönüştürülecektir.”( bugün Boğaziçi Akademisyenleri nöbetinin 547. Günü…)

    “…kadınları ilgilendiren yasal ve idari düzenlemeler yapılırken bu örgütlerle işbirliği yapacaktır.” ( bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıktılar)

    “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Tasarısı Taslağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygun olarak hazırlanmış olup, önümüzdeki yasama döneminde öncelikle kanunlaştırılacaktır. ( sadece Onur Ayı etkinliklerine, yürüyüşlerine saldırıları, gözaltıları, yasakları düşünürseniz başka söze gerek kalmıyor)

    “Partimiz hukuku, korkutmanın ve cezalandırmanın değil, adaleti sağlamanın aracı olarak görmektedir. Amacımız toplumumuzu suçun azaldığı, korkunun olmadığı bir barış toplumu haline getirmektir.” (Gezi, Demirtaş, Kavala, Kaftancıoğlu, Çubuk davaları güncel olanlar…)

    “Özgürlük adına güvenliği feda etmek anarşi ve kaosa, güvenlik adına özgürlüğü feda etmek ise otokratik ve diktatoryal rejimlere yol açar. Ülkemiz ve halkımız için bu iki temel ilkeyi birlikte hayata geçirmek önümüzdeki dönemin en temel hedefini oluşturmaya devam edecektir.” ( uzaklara gitmeyin; 2015’ten günümüze kısa bir “AKP ile özgürlükler tarihini” gözlerinizin önünden geçirin lütfen)

    “2013 yılında; Kişi başına geliri 10.000 doları (satın alma gücü paritesine göre 15.000 doları) geçmiş, Milli Geliri 800 milyar dolara ulaşmış, Enflasyonu ‘düşük tek haneye’ indirmiş, İşsizlik oranını daha da düşürmüş, İhracatı 200 milyar doları aşmış, Turizm geliri 40 milyar dolara yaklaşmış, daha güçlü ve müreffeh bir Türkiye hedefliyoruz. 2023 yılında satın alma paritesine göre milli hasıla büyüklüğü bakımından ülkemizin dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alması ana hedefimizdir”( TÜİK ve Merkez Bankası + Berat Albayrak ve Nebati ‘yi olumlu bir cümlede kullanmak için neler vermezdik.)

    2011 beyannamesini Sedat Bozkurt’un yukarıdaki örnekleri de aldığım, bu yazıyı yazmama da vesile olan 26 Haziran’daki “ Aldatıcı Reklam: AKP Seçim Beyannameleri” adlı yazısından tek cümle ile geçeceğim izninizle: “2023 hedeflerinde 2011 beyannamesine göre kişi başı gelir 25 bin, büyüklük 2 trilyon dolar olarak yer alıyor.”

    2015’te en büyük yalan özelde Kürtlere genelde barış umudu taşıyan, huzur ve refah arayan herkese: “Çözüm Süreci, insan onurunu merkeze alan AK Parti’nin insani kalkınma ve 2023 hedeflerine ulaşmasının önemli dinamiklerinden birisidir. Çözüm süreci, Doğu ve Güneydoğu başta olmak üzere, tüm ülkemiz için aynı zamanda bir refah sürecidir. Çözüm Süreci, milletimizin ve devletimizin ayaklarına pranga vurmak isteyenlerin, maliyet ödetmek isteyenlerin, oyunlarını bozma hamlesidir. Çözüm Süreci, adaletin tesisi, kalkınmanın devamlılığı için hayata geçirilen insan hakları ve demokrasi odaklı yerli bir girişimdir. AK Parti olarak, 7 Haziran’dan sonra da ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmeyi amaçlayan ve dönemsel bir mesele olarak bakmadığımız Çözüm Sürecini kararlılıkla sürdüreceğiz.”

    Kuşkusuz en özel yalanlarını en sona sakladılar. İşte 2018:

    “Yeni dönemde Meclis daha itibarlı, Hükümet daha güçlü, bağımsız ve tarafsız yargı daha etkin olacaktır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemiyle birlikte yürütme erkinin kendi içerisindeki fonksiyonları derli toplu ve etkili bir nitelik kazanırken, kuvvetler ayrılığı prensibi daha sağlıklı bir şekilde uygulanma zemini bulacaktır. Yürütmenin daha bütüncül bir yapıyla daha hızlı ve kaliteli hizmet vermesine dayalı yeni yönetim modelinde güçlü bir Meclis yasama faaliyetlerini daha iyi yaparak yürütme üzerindeki sorumluluklarını yerine getirirken, bağımsız ve tarafsız yargı vatandaşlarımızın adil ve etkin bir şekilde adalet hizmeti alabilmesinin hukuki zeminini oluşturacaktır”

    Şu cümleleri okuduktan sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? “AK Parti, enflasyonla mücadelede çok başarılı bir sicile sahiptir. Uygulayacağımız kararlı politikalar ile enflasyonu yeniden tek haneye indireceğiz.” Bu da 2018’den…

    Binali Yıldırım Dünya Ormancılık Günü’nde 4 milyar ağaç diktik dedi ve ekledi: “İnanmayan gitsin saysın.”

    İşte AKP’nin kerameti böylesi nice cümlelerde saklıydı. Güç oldu, geç anladık çoğumuz.

    YALAN MI, İDEOLOJİK HAT MI?

    Erdoğan ve inananlarının ülkenin anayasası ve uluslararası hukukla sıklıkla ters düşmesi, temsil ettiği siyasal otoriter uç, çarpıtılmış şanlı geçmişin tekerrür edeceğine dair uydurma gelecek tahayyülü Erdoğan’ın varacağı noktayı işaret ediyor.

    Bugün hem Erdoğan’a hem de onun yalan söylemekten imtina etmeyen ekibi ve yandaşlarının yaptıklarına alaycı, küçümseyici, hafife alan açıklamalar getirmek; ilerideki tutumlarına dair hoşumuza gitmeyecek, bugün dillendirmekten çekindiğimiz şeyle yüzleşmekten bizi korumayacaktır.

    Reddettiğimiz şey, kendi hakikatimiz, kendi kaderimiz biraz da…

    Erdoğan’la mücadele, onun siyasi gündemini doğru okumaktan geçiyor.

    Ülkenin geleceği için gerçekçi ve sağlıklı politikalar geliştirmek, onu seçimde yenmek için önemli.

    Yalan; Erdoğan ve yandaşlarının sığındıkları bir şey değil, neredeyse kutsallığında tereddüt edilmeyen (“artık liderin söylediği her şey bu kitle için hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeye gerek kalmadan sarsılmaz birer hakikate dönüşüyor.” diye açıklıyor Yalın Alpay bu durumu) liderin etrafında üretilmiş “karşı hakikatin” bir siyasi gelenek olarak inşa edilmiş ve bize gelecek olarak dayatılacak olması.

    Erdoğan’ın varlığı yandaşlarında -abartılı gelebilir- dinin esaslarından birine dönüştüğünü bile göremedik. Gördüğümüzde de bir grubun hezeyanları olarak yorumladık.

    Başbakanlığın Davutoğlu’na Allah tarafından verildiğini tebliğ edenlerde, Binali Yıldırım’a oy vermeyenleri “dindar olmamak, haram-helal bilmemekle suçlayanlarda, CHP seçmenini “fetva alanına girmiyor” diye tekfir edip, HDP için “Allah partilerini ilhak eylesin. Rey verenlerin bütün ellerini iptal eylesin, kurutsun” diyenlerde Erdoğan’ı bugüne taşıyan motivasyonu görmedik.

    Uzatılabilir örneklerle; ama gerek yok, bunlar yeter…

    Federico Finchelstein, “En büyük faşist yalan, diktatörlüğün demokrasinin en hakiki biçimi olduğu fikriydi.” der ve sürdürür:

    “Diğer faşist yalanlarda olduğu gibi bunda da uydurulmuş hakikat ampirik gerçekliğin yerini aldı.

    Gerçeklik perspektifinden bakıldığında bu tür bir ideolojinin mahsulü asla doğru olamazdı.

    Bu en basit ifadeyle yanlıştı; ancak faşistler yalanlarının daha derin hakikatlerin kanıtları olduğuna inanıyorlardı.

    Gerçek delilleri reddediyorlar ve bu delillerin yerine liderlerine ve savundukları totaliter ideolojiye duydukları derin ve neredeyse dinsel bir inancı koyuyorlardı.

    Lider ve ideoloji onlar için mutlak hakikatin kanıtıydı.

    Faşistler yalanları konusunda sinik değildi; onlar gerçekten inanmak istediler ve inandılar.”

    Farkında olmadığımız ya da hafife aldığımız şey; Erdoğan ve yandaşlarının yalanlar üzerinden bize ulaştırdıkları mesajlarının içeriklerine bizim çoğu zaman ideolojik bağlamıyla bakmadığımız gerçeği.

    Biz, onların bir siyaset tarzı olarak yalanı benimsediğini düşünüyoruz ve bunu da kolay alt edilebilir, gülünç durumlar olarak yorumluyoruz. Oysa yoğunlaşmak gereken yer, bu politikalarının getireceği yıkıcı sonuçlar.

    Mitomaniye vardığını düşündüğümüz bu anormal halin faşizme giden siyasi /ideolojik yol ile açıklanıyor olmasını çoğumuz görmüyoruz.

    Erdoğan gibi liderlerin hep bir ajandaya sahip olduğu tarihsel gerçeği ve bunlara karşı etkili bir muhalefet geliştirmenin farkında mıyız, emin değilim.

    Erdoğan‘ın aleyhine olan yargı kararlarını tanımaması, lehine olanı adaletin tecellisi olarak yorumlaması; cumhur ittifakı dışındaki diğer tüm muhalefeti terörle ilişkilendirmesi, hakaretleri bize yakın gelecekte yaşayabileceğimiz bir şeyler hakkında ip uçları veriyor.

    Bu ipuçları; Erdoğan’ın popülist siyasetinde “rasyonelliğin, duygulara; çeşitliliğin, tek sesliliğe; özgürlüğün, otokrasiye sürüklendiğini” gösteriyor.

    “Kontrolü kaybetti, gideceğini gördüğü için öfkeleniyor, az kaldı, geliyor gelmekte olan”a benzer şeyler söyleyip, bütün bunlardaki ideolojik hattın altında yatan faşist hakikati görmeyen rehavete ermiş muhaliflik, popülist bir liderin evrileceği yeri de doğru teşhis edemez.

    Henüz yaftalanmayanlarımız; çok yakın bir gelecekte “halk düşmanı, vatan haini, terörist, işbirlikçi, bölücü, ajan, casus, dış mihrakların uşağı ve seçkinci” gibi sıfatlarla yaftalanabiliriz.

    Erdoğan’la Putin’i, Bolsonaro’yu, Orban’ı bugün ortaklaştıran “yalanları ve hakikatler” evreni, siyasetin bu olağan dışı halinde kafası biraz karışacak muhalefetle, onu tarihte kaldığını düşündüğümüz diktatörlük evreniyle de ortaklaştırabilir.

    Erdoğan’ın iktidarı için “muhafazakar demokrat” dediğimiz günlerden bugüne geldik, unutmayalım.

    Yine Finchelstein’dan hatırlayalım; “Hitler’i acınası, dürtüsel hareket eden bir şarlatan olarak siyasi denklemden çıkaranlar”, Hitler “yeni gerçeklikler yarattıkça dünyayı da gittikçe söylediği yalanlara benzettiğinde” ağır bedeller ödemek durumumda kalacaklarını çok geç fark ettiler.

    DEMİRTAŞ YANILIYOR

    Yeri gelmişken yazının burasında Selahattin Demirtaş’ın son yazısı üzerinden seçimlerin yapılmayacağı ya da Erdoğan’ın kazanamayacağı bir seçime girmeyeceği, aday olmayacağı düşüncesini de anlamsız buluyorum. Zira buraya kadar anlattıklarımızla bu durum çelişirdi.

    Erdoğan gibi popülizmin zirvesini yaşayan bir lider için seçimler, kendisine atfedilen tüm üstünlüğü pekiştirdiği için vazgeçilmez.

    Çünkü seçimler onun ekonomi, siyaset, kültür, sosyal bilimler, tarih vs düzlemde ortaya attığı bilgisinin teyidi ve meşruiyet zemini için çok önemli. Onu var eden şey seçimler oldu.

    Seçimden kaçmak taşıyabileceği bir yük değil. Popülist siyasetinin “son büyük savaşı olarak tahayyül ettiği karşılaşmadan” kaçmayacaktır.

    Erdoğan; seçimlerle tek gerçek temsilcisi olduğuna inandığı, ona gücünü bahşeden milletine sığındı hep.

    Hukuk tanımazlığının da, küfrünün de meşruiyetini seçimlerle temsilcisi olduğunu söylediği millete dayandırdı.

    Popülist hükümranlığının onayını milletinden seçimlerle aldı.

    Erdoğan ve etrafındakiler söylediklerinin yalan olduğunu bilse dahi 20 yıllık iktidarında imal ettiği kitlesi; Erdoğan’ın söylediklerinde kendi inançlarını, savlarını ve hayallerini gördüğü için liderlerinin sürekli tutarsızlıklarını; boşa çıkmış iç siyaset, nerdeyse gün aşırı değişen dış siyaset ve başarısız, temelsiz ekonomi yönetimi konusunda söylediklerini yalan olarak algılamıyor.

    Küçümsediğim için söylemiyorum ama; hakikatlerle değil duygusal algılarla imal edilmiş bir evrende yaşatılan bir kitle; “siyasi kararlarını akıl yürütme ile değil duygusal dolayımları aracılığıyla verdiği için” retorikten safsataya uzanan AKP’nin iktidar pratiğini yaşıyoruz.

    “Hakikatin önemsizleşmesi döneminde hiçbir konuda terazisi şaşmayan bu bilge kitlenin iradesi her şeyin üzerinde tutulur ve siyaseten yapılan her şey bu bilge kitle aracılığıyla meşrulaştırılır” ya, hep öyle yaptı Erdoğan.

    Kuşkusuz bu meşruiyet süreci de bir anda olmadı.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz seçim beyannameleri arasındaki süreçte toplumdaki rasyoneli irrasyonele dönüştürmek için epey zamanı oldu Erdoğan ve partisinin.

    Keyes’in tabiriyle “yalanlara alışan kitleler artık siyasilerin yalan söylemesini umursamayan” bir noktaya geldiler, getirildiler.

    Geçen yazımda değinmiştim: “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyordu Hannah Arendt.

    İşte Erdoğan da 20 yılda sadece yalandan mamül kendi karşıt hakikatini kurmadı; esas amacı olan “kitlelerde hakikate karşı güvensizlik yaratmak ve mümkünse ortak paydada birleşilebilecek bir hakikatin olmadığı kanaatini yerleştirmeyi” başardı.

    20 yılda “kendi kanaatlerini besleyen “gerçek halk” ve AKP arasında bir bütünleşme inşa edildi.

    Erdoğan her seferinde faşizmden farkını, iktidarını meşrulaştırma kaynağı olarak gördüğü “gerçek halk”a başvurarak oluşturdu.

    Öyle ya, ona faşist diyemiyorsak seçime izin verdiği için…

    Seçim Erdoğan’ın yaratılmış hakikatinde hala başat rol…

    Ondan vazgeçeceği zamanlarda değiliz henüz.

    Ama yalanın siyasi norm halini aldığı, Fatih Yaşlı’nın tabiriyle “ne söylüyorlarsa tersini yaptıkları, ne yapıyorlarsa tersini söyledikleri”, hakikatin önemsizleştiği “pre-faşizm” dönemindeyiz.

  • Gezi’den 2023’e Bir Muktedirin Seyir Defteri

    Erdoğan’ın gezi protestocularına hakareti daha sonra bu hakareti savunmak için söyledikleri 20 yılın sonunda hem siyaset kurumu hem de bu ülkenin yurttaşları için çok acıklı…

    Erdoğan’ın 11 Haziran‘da 10 yıl olacak, türlü vesilelerle tedavülde tuttuğu yalanını sürdürmesi; “Eğer insanlara devamlı olarak yalan söylenirse bu, insanların söz konusu yalanlara günün birinde inanmalarını sağlamaz; aksine artık hiç kimsenin hiçbir şeye inanmaması sonucunu doğurur” diyen Hannah Arendt’i doğruluyor.

    Hakikat sonrası çağ, Erdoğan’ın ruhunda cisimleşiyor.

    Aslına bakarsanız; küfür ve hakaret; bu ülkenin yurttaşları için Özal’ı hatırlayınca, Bahçeli’yi, Soylu’yu hatırlayınca; Lütfü Türkkan’ı, MHP’li İzzet Ulvi Yönter’i, Semih Yalçın’ı, Celal Adan’ı; Ersoy Dede’yi; Akit’i, erasmusa orgasmus diyen AKP profesörünü hatırlayınca; Atatürk’e, İsmet İnönü’ye söylenenleri; Şevket Kazan’ı, Alevilere söylenenleri, hatırlayınca; Kadir Mısıroğlu’nu hatırlayınca…İslamcı, milliyetçi -mukaddesatçı cenah için karşı tarafa söylendiğinde pekala caiz olan; icazet alabilen bir şey değil miydi?

    Sadece şu son bir buçuk yılda içinde yaşadığı distopik yoksulluğa sadece sokak röportajlarında itiraz eden bir halk için bu küfür ve hakaret de travmatik gelmiyor olabilir mi?

    AKP Genel Başkanı sıfatıyla grup toplantısında kendi halkına küfür eden kişinin birinci sıfatı cumhurbaşkanıydı. Onun siyasi kariyerinde, siyasal icaplara göre 20 yıldır bu hakaret ve küfürlerin dolaşıma sokulduğunu görmedik mi?

    Küfür vesilesiyle kronolojisi çıkarılan hakaretlerinden rakipleri de payını almıyor muydu? HDP’lilere, Kılıçdaroğlu’na bir zamanlar muhalefetteyken Bahçeli’ye, gezi protestocularına, kadınlara söylediği her şey; Erdoğan’ın siyasi icaplarından doğmadı mı?

    O icaplar, siyasal İslamcılar tarafından destekleniyor, kimi yandaşlarca tevil edilmeye çalışılarak toplumda karşılık yaratılmaya uğraşılmıyor muydu?

    Erdoğan’ın hakareti aşıp küfre dönen sözleri yoktu şimdiye kadar; ama siyasal durumunun yeni fazı, yeni ideolojik formatı artık küfrü gerektiriyor belki ve buna da birkaç cılız ses dışında neredeyse kendi cenahından hiç itiraz gelmiyor.

    Erdoğan’ın kutuplaştırma politikası onun iktidarının yakıt tankı; her haziran da ikmal zamanı. Onun narsisistik davranışın bir göstergesi de olan halkı iki kampa bölme 30 yıldan fazladır narsisizm çalışan Barbel Wardeztki’ye göre dünya görüşünü basitleştiriyor, insanların tasnifini ve kendi duygularıyla teması kolaylaştırıyor.

    İşte o yüzden Erdoğan geri adım atmadı, “milletine” sığındı.

    Çünkü Erdoğan kendisinin inandığı gibi kendi tabanını da Gezi’den 2019’a giden, 2019’dan 2023’e gidecek bir yol olduğuna inandırdı, hakaret ve küfür biraz da onun hıncı…

    Maslow‘un ihtiyaçlar piramidi halk için başka, Erdoğan için başka, Erdoğan’ın kendisine 20 yıldan bu yana imal ettiği bir zamanlar evde zor tuttuğu yüzde 50 (eridi ve yüzde 30’a düştü) tabanı için başka bir yerden işliyor sanki.

    O yüzden Ebubekir Şahin; Erdoğan’dan farklı bir şey düşünmüyor. RTÜK başkanının Kılıçdaroğlu hatırlatmasıyla üstünü örtmeye çalıştığı şey toplumda başka bir şeyin de üstünü örtüyor çünkü. O yüzden Ebubekir Şahin liderinin yolundan yürüyor.

    Barbel Wardetzki , “Narsisizm, Ayartma ve İktidar” adlı kitabında: “Politik liderin açık narsisist rolünü memnuniyetsiz incinmiş halkın da “ekhoist” rolünü üstlenmesi anlamına gelir. Bu, lideri yetersizlik duygularından kurtarır ve kendi ihtişamını tam anlamıyla yaşamasına imkan verir. O güçlü adam olduğu için halk kendi sorumluluğunu ona aktarır, böylece kendi kararlarını vermek ve çaba harcamak zorunda kalmaz; iki tarafın da avantajı vardır, narsisist büyür “ekhoist” ve onun arkasına saklanabilir ve onun başarılarından faydalanabilir.” diyor.

    Erdoğan bu yüzden bana saldıran Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırmış sayılır diyebiliyor; ama o cumhur da bütünü değil, kendi ittifakını içeriyor. O kendisini makam, makamı da kendisi olarak görüyor, bu ikisi o ve taraftarları için ayrılamaz.

    “Narsistik sistemlerde yalan sadece kandırmak için söylenmez aynı zamanda bir yıldırma ve kafa karıştırma aracıdır.” da diyor Wardetzki…Erdoğan’ın bugününü iyi anlatan bir cümle… Oradan sürdüreyim…

    Wardetzki; Erdoğan’ı biliyor, dünyasını tanıyor: ” Narsistik dünya, diğer insanların pek söz konusu olmadığı kişiye özel bir dünyadır. Bir anlam ifade eden tek şey, kişinin kesin bir şekilde gerçekleştireceği kendi planıdır; buna sisteme uymalarını sağlamak amacıyla gerçekleri saptırmak ve inkar etmek de dahildir. Eğer bugün işime yaramıyorsa dün söylediğim saçmalık beni niye ilgilendirsin ki; karşıt iddia ifade edilir ve daha önce tersini söylemiş olduğu yalanlanır. Bugün iki kere iki üç eder, yarın altı; gerekirse öbür gün sekiz. Esneklik sınırsızdır.” diyor Erdoğan ve benzerleri için… Haklı…

    Onun ölçüsüz politik davranışlarını, dilini belirleyen bir durum mevcut bugün. Kendisine tahsis ettirdiği sınırsız iktidar narsisistik ruhunu yüceltiyor ve “büyüklük fantezisini monark rolünde” gerçekleştiriyor.

    Kendinden öncekilerin hepsinin başarısız her şeyi yanlış ona göre; her şey onunla abad oldu, onun kaderi, milletin kaderi o yüzden; o yüzden makamı ile kişiliğini aynı kılar, ayırmaz Erdoğan.

    O, timsal-i cihandır ayrıca ve bir nevi “omniptens”…

    2023’E GİDERKEN..

    Geçtiğimiz günlerde bir söyleşisini okuduğum siyaset bilimci İvan Krastev :”Popülizm, demokratikleşme sürecinin bir parçasıydı. İnsanların oy verme hakkı vardır ve bu oyları farklı yönlerde kullanabilirler. Belirsizlik zamanında kendini tek bir kişiyle özdeşleştirmek, koca bir partiyle özdeşleştirmekten daha kolaydır.” diyordu popülizmin sonu geldi mi diye soranlara Wardetzki’yi haklı çıkarırcasına.

    Erdoğan da bunu biliyor. Kılıçdaroğlu’nu adaylık konusunda ve halkı özdeğerleri, özsaygısı konusunda tahrik etmesi; seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine sıkıştırması bilinçli bir tercih. Tek seçim havasıyla kendisini ve Kılıçdaroğlu’nu yarıştırıyor; kendi oyunun partisinin oyundan çok olduğunu bilerek. Klıçdaroğlu’nu muhtemel rakipleri içinde en zayıf görerek…

    Bildiği başka bir şey ise bugün için tek çıkar yolunun dozunun her geçen gün artması gereken sindirme, yıldırma stratejisi…

    Ama bir sorunu var; Erdoğan ve partisinin anlatısı artık karşılık bulmuyor…

    Rıza üretme kapasitesini kaybetti, bunun tersini ördüğü an Erdoğan seçime gidecektir. Tahrik, küfür, hakaret, Gezi’ye hınç ondan…

    O yüzden Türkiye tarihinin en önemli seçiminin ne zaman olacağından çok, ne şekilde olacağı ve nasıl sonuçlanacağı üzerinde konuşmak gerekiyor.

    Bürokratların partizanlaşması, sığınmacı gündeminin her geçen gün türlü kışkırtmalarla köpürtülmesi, dozu buna endeksli artırılan milliyetçilik ve bunun bir siyasi argüman olarak neredeyse tüm partiler için kullanışlı bir alan olması ondan.

    İnce’nin Özdağlaşması, Özdağ’ın Le Penleşmesi de ondan…

    Son bir iki haftadır yaşadıklarımızda; dil, müzik, konser, festival, tiyatro yasakları; temel hak ve özgürlüklerin önünde engel teşkil edecek yasaların meclis gündemine gelmesi normal değil. Sosyal medya, dezenformasyon yasası ve yargı paketinin hedefi belli ve nihayetinde bunların hepsiyle bir şekilde ilgili Kürtlerin durumuna da bakmak gerekiyor…

    Erdoğan önceki seçimlerde inşa ettiği şahsi rejimini artık totaliterlikle taçlandırarak rejimini sınırsız sorumsuz ikbal döngüsüne kavuşturmak istiyor.

    Neredeyse her defasında el yükseltti. 2015 Haziran- 1 Kasım’da başka bir seçim stratejisi kurdu. 2018 Haziran‘da başka bir evresine girdik rejimin ve 2023 seçimleriyle Erdoğan başka bir faza geçmek istiyor.

    Erdoğan krizi, kaosu yönetme üzerine bir strateji izlerken, kararsızlar son ana kadar kararsız kalsın; muhalefet ben güçsüzken güçlenmesin şeklinde bir siyasi noktada duruyor.

    Muhalefetin güçlenmesinin engellenmesi, Erdoğan’ın siyasi hattını oluşturuyor. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim; 6’lı masayı önemsiz, işlevsiz kılıp, dağıtamasa da yorma derdindeki Erdoğan; Gezi, Kaşıkçı, HDP, Kaftancıoğlu, İmamoğlu, Çubuk davaları, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘na açılan dava ve bunların son noktasında Akın Gürlek’i Adalet Bakan Yardımcılığına atamasıyla -o bakan Bekir Bozdağ olduğunda- bize bir şey anlatıyor.

    Tüm bunları Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu‘ndaki değişikliklere eklediğimizde her şey daha karmaşık hale mi geliyor?

    Bunu çözecek, bu stratejiyi engelleyecek bir muhalefet aklına ihtiyaç var. O akıl 6’lı masada nasıl işliyor göreceğiz…

    Görünen o ki Erdoğan Modi, Orban, Bolsonaro, Vucic, Putin olmaktan ötesini istiyor ve bunun için daha fazla sebeplere ihtiyaç duyuyor.

    Kabine toplantısı sonrasında yaptığı açıklamalarda da gördük ki o da krizi iktidardayken çözemediğini itiraf edip, yeni iktidar talep ettiği 2023 seçimleri için de aynı dili oluşturuyor.

    Oysa biliyoruz ki bu seçim hem iktidar hem muhalefet için inandırıp ikna etmeyi, vaad üzerinden kuran bir seçim değil; muhtevası itibari ile de öyle olmaması normal.

    Erdoğan için kişisel rejiminin ikbali; muhalefet için Erdoğan’ın bu rejimine son vererek cumhuriyetin ikinci yüzyılana nasıl girileceği gibi anlamlar taşıyor; bu yönüyle geçmiş seçimlerden farklı bir yerde…

    Ayrıca 2023 seçimleri vaad değil takatsizlik seçimi; seçmen için de iktidar için de muhalefet için de böyle…

    Aynı durumu 2015’ten hatırlıyoruz. Türk seçmeni, güvenlik; iktidar, güç tahkimi ve devamlılık; muhalefet de her iki kesimi kollama telaşındaydı.

    Herkes güçsüzdü ama AKP kazandı; aynı son olası mı? Evet; tehlike de burada… Seçmen bu kez sadece güvenlik değil, açlıkla da sınanıyor. Erdoğan yine iktidarının ikbalini kolluyor; muhalefet ise yine her iki kesimi…

    Ancak bu kez muhalefetin daha rasyonel olduğunu söylemek mümkün…Dağılmadan, küçük sarsıntılarla bir arada durma iradelerini koruyorlar.

    Ancak bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. yüzyılında kendini nerede konumlandıracağı üzerine bir siyasi liderlik inşasına da tanıklık ediyoruz; bu her aday için geçerli.

    Bugün kararsızlar ikinci parti konumuna gelmiş bir seçmen kitlesini oluşturmuş durumda.

    Bu, güvensizliğin sonucu ve bu güvensizliği yöneten aday seçimi de kazanacak…

    Yazı aslında bitti.

    Ancak Nefi’nin şu dörtlüğü ile bir hatime daha yapalım:

    “Tahir Efendi bana kelb demiş
    İltifatı bu sözde zahirdir
    Malikidir mezhebim zira
    İ’tikadımca kelb tahirdir”

  • Kaftancıoğlu İl Başkanlığı görevini bırakmayacak

    Siyaseten yasaklı olan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, görevi bırakmayacak… Aynı Erdoğan’ın 2002’de AKP Genel Başkanlığı görevini bırakmadığı gibi.

    Yargıtay, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun 4 yıl 11 ay 20 günlük hapis cezasını onayladı, yerel mahkeme kararı Türk Ceza Yasası’nın 53. Maddesi kapsamında verdiği için Kaftancıoğlu’na siyasi yasak da getirildi.

    TCK’nın 53. Maddesi’nin 4. Fıkrası uyarınca siyasi yasaklı hale geldi. Düzenleme, kişinin “Vakıf, dernek, sendika, şirket, kooperatif ve siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi veya denetçisi olmaktan yoksun bırakılmasına” hükmediyor.

    Bu ne demek?

    Kaftancıoğlu, siyasi partinin üyesi olabilir ancak siyasi partinin yöneticisi olamaz.

    Yönetici olursa ne olur?

    Türk Ceza Kanunu, 53 madde uyarınca yoksun bırakma cezasına hükmediyor ama aksi durumda ne yapılacağına ilişkin yaptırıma yer vermiyor.

    Eğer Kaftancıoğlu, il başkanlığı görevine devam ederse, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Sicil Bürosu, bu durumda Anayasa Mahkemesi’ne partinin uyarılması için başvuruyor.

    Yüksek Mahkeme de siyasi partiye “ihtar”da bulunuyor.

    Daha önce siyasi partilerin, Anayasa Mahkemesi’nin ihtarlarına uymamaları olası kapatma davalarının konusu olabiliyordu. Ancak AKP döneminde yapılan bir değişiklikle, bu yaptırım kaldırıldı.

    Yerine başka bir düzenleme yapılmadığı için, yasada bu kapsamda boşluk kaldı.

    Düzenleme kaldırıldığından, Anayasa Mahkemesi bu konuda CHP’ye ihtarda bulunur ve CHP, ihtarın gereğini yerine getirmezse CHP’ye bir yaptırım olmayacak.

    Dolayısıyla CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, bugün itibariyle siyasi yasağına rağmen görevine devam edebilir, bunun da bir yaptırımı olmaz.

    ERDOĞAN SİYASİ YASAĞIYLA AKP GENEL BAŞKANI OLARAK SEÇİME GİRMİŞTİ

    AKP’nin 3 Kasım 2002’deki ilk seçimini hatırlayalım… Erdoğan, Türk Ceza Yasası’nın 312. Maddesinden mahkum olduğu için Anayasa Mahkemesi hakkında “milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı” kararını vermişti.

    Erdoğan, Yüksek Mahkeme kararıyla yasaklıydı, milletvekili seçim listelerinde yer alamadı ama ismi seçim pusulasında “AKP Genel Başkanı” olarak yer aldı. Yüksek Seçim Kurulu da o pusulaya sesini çıkarmadı.

    Seçimlerden sonra Meclis’te yapılan değişiklikle, Erdoğan’ın seçimlere girmesinin önü açıldı, Siirt’te yenilenen seçimlerle milletvekili olabildi.

    CHP NE YAPACAK?

    CHP’de Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı görevine devam edip etmeyeceğine yönelik tartışma sürüyor.

    Parti’nin önünde iki yol var.

    Birincisi, bu kararın İstanbul seçimlerinin rövanşı olarak alındığı ve bu rövanş hamlesine, Kaftancıoğlu’nun İl Başkanlığı görevine devam ederek yanıt verilmesi yönünde. Kaftancıoğlu’nun ismi resmi olarak kalacak, görevine devam edecek, bununla ilgili de hiçbir yaptırım olmayacak.

    İkincisi ise Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı görevinden resmi olarak istifa etmesi ama pratikte, eylemsellikte İl Başkanlığı görevini devam ettirmesi. Kağıt üzerinde bir başka biri İstanbul İl Başkanlığı’na atanacak, tüm açıklama ve eylemleri ise Kaftancıoğlu yapacak.

    Bugün CHP’de önce MYK ardından Parti Meclisi toplantısı yapılacak.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, her iki toplantının ardından Kaftancıoğlu’na ilişkin izleyecekleri yol haritasına karar verecek.

    Genel Merkez’de ibre Kaftancıoğlu’nun resmen görevine devam etmesi yönünde…

  • Devletin güncel durumu: Şahıs devletinin portresi

    Haftalardır yazdığım her şey siyasi ile ekonomik olanın ilişkisine dair. Kapitalizm ile devlet arasındaki karmaşık ilişkinin üzerine düşünmek, okumak, yazmak… Bazen soyuttan somuta, bazen somuttan soyuta ama hep daha karmaşık bir alana, daha bulanık bir zemine ilerliyor. Bir de Türkiye ise konuştuğumuz, her şey üç noktalı; bitmiyor.

    Ekonomik ve siyasi düzeni bir arada düşünmek ve bunların “yapısal eşleşmelerini” aramak, sorgulamak, somutlamak hem bugüne hem de gelecekte evrileceğimiz şeylere istinaden bir yol bulabilme umudu da aynı zamanda. Bu yüzden aynı temelden hareketle başka bir yazıyla ilerliyorum.

    Bob Jessop’un “devlet sisteminin kurumsal yapısıyla iktidar ilişkilerinin düzenlenişinin karıştırılmaması gerektiği” vurgusundan hareketle uluslararası siyasi sistemin ve onun hegemonyasının nasıl örgütlendiğinin, devlet sistemi ve iktidar ilişkileriyle olan çeşitli ilişki biçimlerinin; ülke içi hesaplaşmaları, ekonomik gerçeklikleri, iktidar ilişkilerini belirlemedeki etkisiyle bizim bugünlerde yaşadığımız sorunlar da aynı yere dayanıyor. Her yazıda ısrarla vurguladığım, nihai saptaması “Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluktur” ifadesi de bugünlerin gündemi olan seçim yasasının değiştirilme çabası da aynı yerden ilerliyor…

    Kadından, işçiden, 89 yaşında bir hekimden korkan “Cumhur”un iktidarı kaybetme korkusunun aklını ele geçirdiği bir evredeyiz. Cumhur İttifakı’nın son hamlesi yeni seçim yasası. Maddeleri üzerinde durmama gerek yok. Erdoğan rejimi şaşırtmadan, son hızla, İslamcılığın en belirgin haliyle kalelerini sağlamlaştırma niyetinde.

    28 Şubat deklerasyonun AKP’nin siyasal alternatifsizliğin miladı olduğunu düşündüren bir güvenle hareket eden muhalefet, MHP ve AKP’nin seçim yasası değişikliği teklifiyle karşılaştı.

    Sandık siyaseti kurgusu açısından baktığımızda, Millet İttifakı’nın süreci iktidar olma özgüveniyle okuması yanlış bir yaklaşım değil. Halka, AKP’den çok daha güçlü bir seçenek sunduklarının kanıtı olarak görüyorlar bunu.

    Oysa özellikle 2015 ve sonrası Türkiye siyasetinin bugünkü halinin kaynağı olan seçim pratiklerine baktığımızda, AKP’nin bu pratiklerinin benzerlerini yapmaya cüret edeceğinden kaçınmayacağını ve Bahçeli’nin tabiriyle “fiili durumu, yasal hale getirmekten” başka bir şey olmadığına kanaat getirebiliriz. Bir “devlet işi” daha yaratılıyor.

    Muhalefet; yeni teklifi AKP’nin iktidar kaybına bir barikat olarak görüyor. Millet İttifakı; Erdoğan’ın bu hamlesini, ittifakın halkalarını birbirinden koparmak, alternatif ortaklık zemini yaratarak ittifakı mümkünse dağıtmak; değilse yormak ve son ana kadar İslamcı seçmenin kafasını bulanıklaştırarak görünüşte seçimle iktidarda kalmayı sürdürme gayreti olarak okuyor. Bu mümkün ve doğru da; ama eksik…

    İktidarın eski pratikleri buna dair kehanete yer bırakmıyor; ama burada bizi ilgilendiren kısım, muhalefetin totalde buna vereceği reaksiyon.

    Sonucunu kestirdiği bir seçim dışında seçime girmek istemeyen iktidara karşı muhalefet; umutsuzluğu 2019’un çemberini genişleterek atacağı adımlarla yok edebilir. Muhalefetin özgüveni güzel; ama geleceği seçimle şekillendirecek anlamlı hamleleri de olmalı.

    Ama burada daha derin bir problem var; devlet ve iktidar ikilisinin iç içe bir hal aldığı gerçeği… Ve yeni teklif de bundan ayrı düşünülemez. Tıpkı Erdoğan’ın bakanlarının sözleriyle bunu ispat etmesi gibi; “siz yapın mevzuat arkadan gelir” veya “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” ifadeleri gibi… Özellikle “arkamızda Cumhurbaşkanımız var” cümlesini bir “devlet tanımı” olarak okumak zor olmasa gerek.

    Genelde bütün bir sağın, ulusalcıların en övündüğü devlet geleneği sarsılıyor. Özal ve Demirel’den başlayıp, Ensar için aile bakanın “bir kere”sinden, Nebati’nin “aşarız”ına varıncaya kadar, devlet denilen şeyin artık bir çürük meyve kasasına dönmüş olduğunu görebiliyoruz.

    Kuşkusuz AKP iktidarı ile tarihin yoğun bir parçasını yaşıyoruz.

    Bu durum AKP’nin salt 20 yıllık iktidarının zamansal boyutu ile ilgili değil, gözümüzle gördüklerimizden çok, yaşattığı tahrifatla ilgili…

    İktidara geldikten bir süre sonra kendi devlet anlayışına geçişi, hükümet etme biçimi üzerinden yaşattığı zihinsel yoğunluktan söz ediyorum. Bu da devletin güncel durumunu veriyor: Erdoğan’ın “şahıs” devleti.

    Nicos Poulantzas, beş madde ile modern totalitarizmi/devletin temel özelliklerini tanımlıyor. İlk olarak yasamadan yürütmeye güç transferi ve yürütmede bu gücün biriktirilmesi özelliğini dile getiriyor. Bakınca yeni rejim -Erdoğan’ın şahıs devleti- bu özellik içinden hemen göze çarpıyor.

    İkinci özellik olarak devletin üç kuvveti – yasama, yürütme ve yargı – arasında hukuk düzeninde bir gerileme ile birlikte hızlandırılmış bir füzyon diyor. Burada 2010 ve sonrasından bugüne gelen süreç düşünülebilir;15 Temmuz ve OHAL ile ilerleyen süreç de zaten malum.

    Üçüncü özellik, siyasî partilerin temel siyasî temsil aracı ve hegemonya örgütlenmesinde öncü güçler olarak gerilemeleri durumu belirtiliyor. Bakınız “önce ittifakla mutlak iktidar, sonra yeni seçim yasasıyla iktidarda kal” mantığı işlesin istiyor.

    Dördüncü özellik, olarak devletin biçimsel örgütlenmesini çaprazlamasına kesen karmaşık ağların genişlemesi ve devletin faaliyetlerinde uygun hesap verme sorumluluğu ve şeffaflık olmaksızın kesin sonuca ulaştıran bir pay elde etmeleri dile getirilmiş. Burada, yargının sistematiğinin değişmesi, Sayıştay’ın denetim raporlarının niteliğinin her geçen yıl biraz daha azalması vb. örnekler akla geliyor.

    Son özellik olarak Poulantzas’ın, fizik güçlerin yayılması ve tanımlanmış suçların cezalandırılmasından çok muhtemel olaylara karşı yapılan polis baskınları ve gizli izleme faaliyetlerinde rollerinin giderek artması…vurgusu var. Belki de bu en tanıdık olandır. Zorun kullanımı, kadına, hekime, işçiye şiddet; herkesin terörist olarak yaftalanabileceği ihtimali veya hukuksuzluk içinde arkadan gelen mevzuatlar…

    Poulantzas’ın bu beş maddesi bize verili biçimimiz hakkında epey bilgi sunuyor. Erdoğan’ın popülist devletini, iktidardan devlete karşılıklı ilişkisini anlamak adına önemli vurgular içeriyor.

    Gelelim yeni seçim yasasına. Bu bağlamda temel bir soru beliriyor: “Kanunlar ne için çıkarılır?” Bunun cevabı elbette ülkede karşılaştıklarımız olamaz, olmamalı; ama cevabı devlet ve hegemonya ilişkisi bağlamında Gramsci veriyor. Gramsci, devleti hegemonya aygıtının bir parçası olarak görüyor ve sistemin devamlılığını sağlayan bir zemine yerleştiriyor. İşte bütün çabanın özeti burada.

    Biz; midelerine kuru ekmek giriyorlarsa aç değillerdir, diyen milletvekilleri gördük; bana ne, bana mı çalıştınız, oy vermeseydin, ben sizden oy mu istedim, diyen yöneticiler; dahası Nebati gibi, uluslararası sermayeye güven verdiğini sanan, ne bilmediğini bile bilmeyen cahil bakanlar…

    Nebati ve gibilerinin varlığı ya da konuşmaları liyakatsizliğin göstergesi gibi okunsa da esasında bizim mücadelesini verdiğimiz şeyin sadece bu kadrolar olmadığını bilmek gerekir.

    Nebati ya da gibilerin ağzından çıkana göre liyakatsizliklerini konuşmanın anlamı yok. Onun bunları söylemesi ya da varlığı; sisteme, sermayeye siyasal mekanizma olarak hizmeti ile ilgilidir. Sistemin işlemesi için gerekli iktisadi mekanizmayı kurmak göreviyle orda olduklarını bilmek gerekiyor.

    Kapitalizmin/ emperyalizmin bazen sermaye ihracının; bazen otoriter rejim teşekkülünün; bazen tıpkı şu an gibi, ülke/coğrafya pazarlarını tek elde tutmanın gayreti içinde olmak istemesini görmeliyiz. Siyasi ve iktisadi bağımlılık ilişkilerinin süreklilik içinde tutulmasını Nebati ve gibiler üzerinden okumalıyız.

    Kapitalizm tam bu sebeple belirsizlikle yoğrulmuş iktidarları sever. Hukuksuzluk ve kaosu nimet gibi sunan Nebati gibilerle yol yürür. Onun gibi bakmayan bürokratik durumu/ mevzuat engelini kaldıracağını vaat edenleri iktidara taşır ve tüm anlamsızlığına rağmen orada tutar.

    TÜSİAD’ın Nebati’yi sevmediğini düşünmek mümkün mü? Güler Sabancı, Berat Albayrak överken aklını mı kaçırmıştı? Hayır…

    Siyaset ve ekonomi ilişkisi bizde oldukça girift ve işler çığırından çıkıyor; çünkü bu girift ilişkinin iki yakası da büyük bir çöküş yaşıyor.

    Bu ülkenin en büyük sorunu yoksulluk. Yoksulluğu var eden sistemse, sürdüren de sistemin payandaları. Erdoğan’ın rejimi bunun en büyük müsebbibi; ayrıca iktidarının bu sorunu reddetmesi.

    “Biz sizin hizmetkârınız”dan başlayıp, “ilk hafta ücretsiz, ondan sonra 200 Liracık, her hizmetin de bir bedeli var” ile biten sözler 20 yıllık yönetim anlayışının özeti. 6 milyon hane yoksulluk sınırının, 11 milyon insan ise açlık sınırının altında. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, bitmek bilmeyen zamlar, açlık… Bu durum, pandemi halini aldı.

    Ve bir seçim yasası ile Erdoğan’ın tükenişine ikna olmuş gözüken muhalefete sormak lazım; Erdoğan’ı ve yarattığı garabeti, yoksulluğu, hukuksuzluğu nasıl düzelteceksiniz?

    Bakınca, sunulan bu yeni düzenleme muhalefet için sürpriz değil. Öyleyse, beklediğimiz şey, ayakları yere basan net bir karşı çıkış.

    Erdoğan’ın 17 Mart günü seçim yasasına dair yaptığı konuşmadan bazı noktalar çok enteresan: “… Sorsanız AK Parti’yi demokrat olmamakla, sadece kendi çıkarını düşünmekle suçlarlar. Ama gördüğünüz gibi biz seçim kanunundaki değişikliği çalışırken bile CHP’li milletvekillerinin yaşadığı sıkıntıları da dikkate aldık …Televizyonda paletli ambulanslarla hasta taşımasını izledik. Biz geldiğimizde ambulans var mıydı? Doğru dürüst ambulans yoktu” ve tabi ekonomik göndermelerle de konuşmayı sürdürüyor Erdoğan. Bu konuşmanın bütünlüğü bile bize Erdoğan’ın devlet portresini çıkardığı gibi, Poulantzas’ın modern totalitarizmini de yeniden hatırlatıyor.

    Peki, burada muhalefetten beklenen nedir diye düşününce cevap kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan sığınmacıları vatandaş yapıp oy mu kullandıracak?” sorusu olmuyor. Erdoğan’ın ve rejiminin hala ve ısrarla eski Türkiye’yi başka bir çağda gösterme çabalarını sürdürmesine bakınca; her ne pahasına, hangi yollarla, hukuksuzluklarla olursa olsun, “canı nasıl isterse” hükmüyle, cumhurbaşkanlığı forsuyla tüm devleti arkasına almasına, tüm yolları kendine bağlama arzusuna bakınca; bakanlarının niteliksizliğine, yarattıkları derin ekonomik, siyasi, hukuki krize bakınca daha kuvvetli bir geri dönüş bekleniyor.

    Erdoğan, yeni yasa teklifiyle tabela partilerinin önüne geçmeyi hedeflediklerini belirtiyor. AKP ve MHP’nin küçük siyasal partilerin ittifak omurgasından çözülüşünü hesaplayan bu kurnazlık küçük bir ayrıntı olarak görülemez. Bu kurnazlık ülkedeki demokratik yaşamın ve demokrasi idealinin toplulukları bir arada tutmaya ve bir arada hareket etmeye yönelten bakiyesini de sıfırlamaya yönelik.

    Erdoğan’ın siyasal parti ve siyasal sistemin işleyişini artık yerine getirmemek üzere kurduğu bu yeni teklif; kendi deyimiyle tabela partilerinin siyaseti manipüle etmesine engel olma değil, görece nitelikli bir siyaset mantığının muhalefet eliyle yeniden kurulacağı bir dönemi bitirmek, iktidarını sürekli kılmak amacını taşıyor; çünkü parti sisteminin zayıf olduğu yerde popülist rejiminin daha fazla güçleneceğini o da biliyor.

    Bu popülizm demokrasi, çoğulculuk söyleminden buraya geldi. Bursa milletvekili Hakan Çavuşoğlu AKP’nin alamet-i farikası olarak “ortak akla önem vermesi”dir diyor. Kimin ortak aklı acaba… Çoğunluk MHP üzerinden konuyu değerlendiriyor ancak devlet, parti devleti ve Erdoğan’ın meselesi MHP değil…

    Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, iki yıldır hazırlanan bu yasa teklifi için “Seçim yasa taslağı, darbenin seçimler yoluyla yapılması demek”tir diyor.

    Yani Eminağaoğlu’na göre demokrasi pek de bu ülkede anlaşıldığı şekilde veya iktidarın dayattığı biçimde bir şey değil. Jessop, demokratik kurumların yaratılmasının ardında demokratik pratiklere işaret ettiği kadar, bu tartışmaya bağlı öznelerin de oluşumunun gerekliliğinden bahsediyor. Muhalefet ya bu süreci var edecek ya da yeni seçim yasasıyla devam edecek.

    Bu sıralarda da A Haber, ayçiçek yağı yüklü geminin limana ulaşması “olayını” yerinde takip edip, “Son Durum” olarak izleyicileriyle paylaşıyor. Çünkü -A Haber ya da muhalefet, farkında olsa da olmasa da- bizim asıl gerçeğimiz bu.

    31 Ocak’taki “ Devletin Güncel Durumu” yazımı şu paragrafla bitirmiştim, bu yazı da öyle bitsin: “Aşina olunan bilinmez”. (https://www.medyaport.net/devletin-guncel-durumu-kilicdaroglu-nerede-duruyor-makale,33096.html) Yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi ancak mevcut halde hukuku, kanunları kendi fiili durumuyla istediği gibi eşleyen bir iktidar olarak yaşamaya devam ediyor. İlk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi. Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için hala en önemli anahtar.

  • Erdoğan’ın en önemli rakibi açlık ve yoksulluk…

    İdeoloji, kapitalizmin derinlemesine işlediği toplumun her aşamasına sızar; sınıfsal ilişkiler, gündelik yaşam, kültürel hayat… hepsinin oluşumu, dönüşümü, örgütlenmesi ideolojilerden bağımsız değil.

    Ancak ideolojiler de krize girer. Hegemonya sarsılır. Politik güç dengeleri kaymaya başlar, belirli kırılmalar kendini gösterir.

    Üstelik hem iktidarıyla hem muhalefetiyle…

    Toplum için yıkıcı süreçlere yenileri ekleniyor ve kritik dönemeçler beliriyor. Hegemonya, ideoloji ve politik güç ilişkileri bağlamını dikkate almak bu sebepten dolayı da önemli. Ne tek başına ekonomiyi alabiliyoruz ne de siyasal öğeleri; çünkü ikisi arasındaki ilişki şu an bizim için oldukça belirleyici.

    İslamcılık söylem ve eylem düzeyinde hakim ideoloji. Muhalefet karşısına bir alternatifle çıkmaya çalışıyor veya çıktığını düşünüyor. Bu süreç başlangıçta sol/sosyalist çevre bazında gerekli desteği görmemiş olsa da bazı gerçekleri örtmemeli.

    Bu yeni hal ilk etapta AKP’nin yalpalamasına sebep olmuş görünüyor ve çeşit çeşit “saçmalama” biçimlerine dönüşüyor.

    Diğer taraftan laik bir ittifakın güçlenme ihtimali önemli.

    Tabi burada güçlenip güçlenemeyeceği belirsiz ve ittifak içerisinde yer alan İslamcılar ilk göze çarpan nokta olabilir.

    Böyle bir durumda Bennett’in sözlerini hatırlamak iyidir: “Eğer halkın bilinçliliği, büyük ölçüde yönetim yapısının tutumları belirleyen durumları nasıl etkilediğine bağlı ise, yönetimin halkın bilinçliliği ölçüsünde demokratik olabileceğini ileri sürmenin bir anlamı yoktur.”

    Zira 6 genel başkanın toplantısı ve 28 Şubat’ta açıklama yapacakları her ne ise ondan demokrasi beklemek de Millet İttifakı’nın da Kılıçdaroğlu’nun söylediği “demokrasi vaadini” ortaya koymasını beklemek de hakkımız…

    Buradan demokrasi mi, etkin bir siyasi liberalizm mi çıkacağını çok değil, bir haftaya göreceğiz.

    Ama asıl vaat edilen parlamenter sisteme dönüş gerçekleşecek, onu biliyoruz.

    İlk toplantıdan, yeni bir merkez sağ çizgisini var etme meselesi göze çarpıyor. Vardan yok etmenin mümkün olduğunu gördük de yoktan var etme gibi bir beklenti neredeyse imkânsız.

    Kurdukları stratejiden veya planlardan, solcu olarak umutlanmak çok da mümkün değil ama. Yeni bir ideolojik dönüşüm beliriyormuş gibi görünse de 2002 sonrası AKP ile demokrasinin gelmeyeceği nasıl açıktıysa; yuvarlak masadakilerin bir kısmının AKP’den olma, bir kısmının etkisinden sıyrılamayan partiler olduğu düşünüldüğünde, aynı şey Millet İttifakı’nın hegemonize etmeye çalıştığı yeni süreç için de geçerli olacaktır. Burada temayüz mücadelesi var, iktidarı parça parça elde etmeye çalışan bir hareketlenme var. Ama verili ideolojik alana bir “isyan borusu” yok.

    İsyan borusu, ancak ezilen, sömürülen, şiddete, haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayan toplumsal kesimlerin siyasal özneye dönüşmesiyle oluşacak. Demokrasi de ancak buradan çıkacak.

    Evet, belki laik bir cephe olarak güçlensinler beklentisi var ama bu taktiksel bir beklenti; nihayetinde Millet İttifakı da piyasaya tabii ve masadakilerin çoğunluğunun sebeb-i hilkati olan ideolojik akıldan ayrılamaz.

    Egemen ideoloji dünyaya kendi gözünden baktırabilme uğraşı veriyor yıllardır, hegemonyası bizde İslamcılığa hizmet etti ve alternatif olarak beliren bu 6 genel başkanın çıkışı neye hizmet edecek?

    İlk göze çarpan Erdoğan rejimini restore etmek gibi…

    Jessop’un “Hegemonya, normal olarak, hegemonik sınıfın (ve fraksiyonların) kısa-vadeli çıkarlarının feda edilmesini ve projenin ardında seferber edilen diğer toplumsal güçlere tavizler verilmesini de kapsamaktadır” sözü belki bizim için yazının bu noktasında biraz zihin açıcı olur.

    AKP’nin söylemlerindeki yalpalamasını izlemek, ideolojik varoluşuna ve var olma mücadelesine ilişkin büyük bir sergi…

    Muhalefet karşısında ve aslında en önemlisi toplumsal çözülüş, yoksulluk, yoksunluk gibi bir dizi problem karşısında ne kadar etkili olduğuna dair önemli ispatlar taşıyor.

    AKP söylemi elbette üç beş tuhaf açıklamaya indirgenemez ama o tuhaf açıklamalar genele dair önemli fikirler sunuyor. Ekonomiden, siyasete, sosyolojik saptamalardan, tarihsel çöküşe giden bir hezeyan hali var şu an.

    Bakanı ayrı, bürokratı ayrı, milletvekili ayrı, yöneticisi ayrı, yandaş medyası ayrı bir kafa karışıklığı içinde.

    Kâh elektrik faturasıyla kâh işçi eylemleriyle, kâh dış politika acziyle kimi zaman acıklı, kimi zaman komik sayılabilecek şeyler; ama nihayetinde inandıkları şeyler üzerine söylemek istediklerinden sapıyorlar veya tükenişin somutlaşmasını yaşıyorlar.

    Bu durum uzun soluklu iktidarlara özgü genel bir durum mudur; yoksa siyasal İslam’ın neoliberalizmle bütünleşik ilkel bir sürümünü mü yaşıyoruz insan sormadan edemiyor…

    Yeliz ismiyle maruf Ahmet Hamdi Çamlı’dan Süleyman Soylu’nun açıklamalarından AKP iktidarı çatırdamaya başlarken, kendi yerine bir şey koymanın telaşında bile hissetmeyen; aksine en az onlar kadar tuhaf açıklamalara sahip Erdoğan’a; masa ayaklı grup toplantısında söyledikleriyle Bahçeli’nin eşlik ettiği “biz bunları hak edecek ne yaptık” dedirten siyasal dünyamızın yeni evresi neresi, çözme telaşına düşüyoruz…

    Siste kaybolmuş bir gemiyi andıran ülkenin kaderinde kayalıklara çarpıp parçalanmak mı var göreceğiz. Dahası mürettebattan ne yaptığını bilen birileri olduğu iddiasındaki 6 genel başkanın 28 Şubat’ı da ayrı merak konusu…

    Bu yeni hal gemideki olası bir egemenlik savaşı kuşkusuz…

    Ama tüm bunlar belirirken kaçamadığımız şey ideolojik ve ekonomik gerçekler. Bir taraftan diyor ki Erdoğan “Türkiye, vatandaşları can ve mal güvenliği endişesi taşımayan huzur özlemi ve gelecek kaygısıyla yanıp tutuşmayan bir ülkedir. İstihdamı ile insanların çalışacak iş sıkıntısı çekmediği bir ülkedir”; diğer taraftan “Aynı gemide olduğumuza, ülkenin kazancından hep birlikte istifade ettiğimize göre külfetine de beraberce katlanacağız”.

    Geçen hafta Bülent Turan kriz olduğunu kabul etmişti, bu hafta da Erdoğan tarafından kabul edildi, gemi batıyor…

    Ama telaş mı, kibir mi, karşı tarafı küçültmek mi veya sahip oldukları ideolojinin doğası mı anlamak güçleşiyor veya hepsi birbirine karışıyor.

    Binali Yıldırım artan elektrik faturalarının ardında kuraklık ve doğalgaz fiyatlarının etkili olduğunu söylüyor, Çamlı zamlarda CHP’yi işaretliyor, Soylu ise tartışmayı göğe çıkarıyor ve “biz kendimiz yapmıyoruz, biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır’ı, üçleyerek söylüyor. Adeta ,“Münker ve nekir”e kafa tutuyorlar.

    Ama bu baş döndürücü tuhaflıklar, bu rejim ideologluğu gerçekliği saklayamaz. Ve halk “yine bizden kurtuluş murad ediyor” söylemi de bundan ayrı düşünülemez.

    6 genel başkanın toplantısına dair Erdoğan’ın açıklamaları sadece CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu hedefliyor veya başka bir konuda bütün okları Ekrem İmamoğlu’na döndürüyor. Bir yönüyle diğerlerini yok sayma, küçük görme tavrı diğer yönüyle söz konusu her iki CHP’li ismin rakip olma potansiyelini öne çıkıyor.

    Dönüşüm kaçınılmaz, “liderlik” değişimi yaşanacak.

    Kılıçdaroğlu’nun da şu an bir liderlik inşası içinde olduğu açık. Böyle bir inşaya dahil olma, toplantı tarihi olarak 28 Şubat seçimi, Bilkent Otel’in yer olarak belirlenişi, diğer beşi tarafından Kılıçdaroğlu’na bırakılan sağcılık ve sağın sembollerle bütünleşik siyasetinden yaratılan siyasi pozisyon vs… tipik simgesel iktidar hamleleri.

    Basit görünebilir ama sembollerin önemli noktası ideolojiye hizmet etmesi ve simgesel sistemlerin, tahakkümün ve sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretilmesi gibi toplumsal işlevleri yerine getirmesi. Toplumsal cinsiyet kodlarından, yeme içme alışkanlıklarına kadar yaşamsal pratikler ve tüm ideolojik yükleriyle birlikte bir anlamlandırma ve yeniden üretme çabası bu yolla kurulmaya çalışılıyor.

    Büyük bir ideolojik kuşatım kıskacında, karmaşık olgular silsilesinin şekillendiği bir dönemle yüz yüzeyiz…

    Türkiye toplumunun bir bunalım sırasında ideolojik olarak ne kadar bilinçli ve tutarlı olduğuna ilişkin tartışma, siyaset erbabının ve siyasi kutupların her zaman konusu olmuştur.

    Erdoğan iktidarının 20 yıl boyunca hükümet etme sorunlarıyla her karşılaştığı durumda özellikle -2015 sonrası dikkate alındığında- somut tek bir sonuca varılır.

    “Bayrak altında toplan” olarak ifade edilebilecek, işe yarayan bir durum sürekli yaratılmış ve tüm kriz anlarında kısa ya da uzun süreli bunalım süreçlerinde bazen zor da kullanılarak bir kamuoyu oluşturulmasında kararlı davranıldığı ortaya çıkmıştır.

    Bu durum onun popülaritesinin sürekli artmasa bile diri tutulmasına katkı sunmuş, bu da iktidarının sürekliliğinin önemli bir direngi noktasını oluşturmuştur.

    Ancak bu yıkılıyor, şu an işlemiyor.

    Artık açlık ve yoksulluk adeta distopik düzeyde ve duygusal/dini karşılıkla, imgelerle ötelenemiyor, toplum bu imgeleri yıkıyor. 6 genel başkan veya diğerleri Erdoğan karşısında rakip sayılabilir ancak asıl rakibi açlık ve yoksulluktur.

    Zaten Turgut Uyar, bunu dizelerinde bahsi geçen herkesten önce var etmişti:

    “gülü çiğdemi filan bırak

    sardunyayı karidesi filan bırak

    acıyı ve ölümleri bırak

    oy pusulalarını ve seçimleri bırak

    evet

    seçimleri özellikle bırak

    çünkü açlık çoğunluktadır.”

  • ‘Mezara kadar ittifak’ balonu söndü 

    MHP Lideri, Partisinin Kızılcahamam toplantısında öyle bir konuştu ki; Erdoğan’ın üçüncü dönemini bile isteye tartışmaya açtı. Bu tartışma üzerinden de tüm kozların kendi elinde olduğunu bir kez daha Erdoğan’a hatırlatmış oldu. 
    Ne dedi Bahçeli, 
    “Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk Cumhurbaşkanı’dır. Ve tekrar aday olmasının önünde de herhangi bir engel bulunmamaktadır. Şayet bu tartışma genişletilip, Sabih Kanadoğlu ve buna benzer kuşkulu isimler ortamı germeye kalkışırlarsa üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmayız, çekinmeyiz, geri durmayız. Nitekim Cumhurbaşkanı’nın en az üç dönem seçilebilmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemenin yapılmasına var gücümüzle çalışır, bunu da başarırız. Hiç kimse bulanık suda balık avlamasın, kutuplaşmadan rant devşirmenin hevesine kapılmasın, Sayın Erdoğan’ın önünü keseceğini zannetmesin, ham hayal peşinde de koşmasın.”
    Bahçeli, böylece önümüzdeki döneme ait bir tartışmayı, erkenden açtı, bir başka deyişle, ön aldı! 
    Zira Erdoğan’ın üçüncü dönemi konusunda, Anayasa gayet açık ve net. 
    Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Anayasa’nın 101. Maddesinde düzenleniyor. 101. Maddenin 2. Fıkrası, şüpheye yer bırakmayan bir hükme yer veriyor: 
    “Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” 
    En can alıcı nokta ise maddenin 3. Fıkrası… Bu fıkra gereğince TBMM, Cumhurbaşkanının seçimlerinin yenilenmesine, onun ikinci döneminde karar verirse görevdeki Cumhurbaşkanı, bir kez daha aday olma şansını kazanır. 
    Burada Erdoğan’ın adaylığı için kritik olan seçime hangi organın karar vereceği noktası. Eğer Cumhurbaşkanı seçimlere karar verirse, bir daha aday olamayacak; Meclis karar verirse, olabilecek. 
    Erken seçim tartışmaları bu nedenle önemli. Erken seçim deyince akla ilk gelen aktör olan Bahçeli, gelecek dönemlere ait bu tartışmanın fitilini şimdiden ateşleyerek, Erdoğan’a iplerin kendi elinde olduğunu gösterdi. 
    İpler kimin elinde? Orası biraz karışık… 
    Zira Erdoğan da uzun süredir, Bahçeli’nin iplerini elde tutacak bir hamleyle karşılık veriyordu. O hamle, Seçim Kanunu! 
    Erdoğan ve Bahçeli, geçen sene Seçim Kanunu taslağı üzerinde bir türlü anlaşamamıştı. Bahçeli’nin evinde yapılan görüşmede, iki lider seçim barajının yüzde 5 olması konusunda anlaşmıştı. Ancak Erdoğan, son anda kamuoyuna barajın yüzde 7 olacağı açıklamasını yaptı. 
    O açıklamayı yaptı ama kanun teklifini rafta bekletmeye devam etti. O kanun teklifi, Bahçeli’nin olası bir erken seçim kararı almasının önündeki en büyük engel olarak, AKP’nin kozu oldu. 
    Seçim Kanunu Teklifi Meclis’e gelse bile, ancak kanunlaştıktan bir sene sonra yürürlüğe girecek. Böylece, MHP, en erken 2023 Mart’ından önce seçim kararı alamayacak. Aksi taktirde baraja takılma ihtimali çok yüksek. Erdoğan, Seçim Kanununu teklifini bekleterek, Bahçeli’yi kendine bağladı. 
    Bahçeli de Seçim Kanunu kozuna karşılık, Kızılcahamam’da zincirlerini kırma misali, cebindeki son kozu ileri sürdü… 
    Zira Bahçeli, bugün erken seçim kararı alır da Erdoğan’ı buna zorlarsa; Erdoğan üçüncü kez aday olamayacak. Tüm planlar, onların elinde… 
    Gelelim, Bahçeli’nin Kanadoğlu çıkışına… 
    Bahçeli, Kanadoğlu kartı üzerinden, Erdoğan’a bir nevi 367 hatırlatması yaptı! 
    Eski Türkiye’yi hortlattı! 
    Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu da Bahçeli’ye destek vererek, “Kendi açıklamasında bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu açıkmamış oldu. Herhangi bir şekilde yasal düzenleme gerekiyorsa onu da yapabileceklerini söylediğine göre, herhalde ikiden fazla aday olamayacağını da kabul etmiş oluyor” dedi… 
    Bahsi geçen olası değişiklik yapılabilir mi? 
    Anayasa değişikliği için AKP ve MHP’nin Meclis’teki milletvekili sayısı yeterli değil. Her halukarda referanduma gitmeleri gerekecek. Ekonomik kriz, geçinme derken… Bugünkü anketler AKP lehine görünmüyor. Yani durup dururken, başarısız bir referandum Erdoğan’ın bugün işine gelmez. 
    Bahçeli’nin gelecek dönemin tartışmasını bugünden fitillemesinin en büyük nedeni, Erdoğan’ın Seçim Kanunu ile kendine bağladığını sandığı MHP’nin zincirlerini kırması. Bahçeli, kendini köşeye sıkıştırdığını zanneden Erdoğan’a, “Aslında ipler benim elimde” diyor… 
    Düello nereye kadar sürer belli olmaz, 
    Ama bu çıkışlar “Mezara kadar ittifak” balonunun söndüğünü gösteriyor.

  • Afyonlu rüyalar: İktidar ideolojisiyle kaynaşma hali

    Erdoğan rejimi kendini ikili bir karakter üzerinden var ediyor ve bu pratikte de karşılığını bulan bir gerçek. Bütün konuşmalarında, bütün icraatlerinde, sistemi var eden/yürüten koşulları sürdürmeye yönelik tüm uygulamalarında, o ikili yapı göze hemen çarpıyor.

    Bazıları adeta kurumsallaşmış ideolojik pratikler gibi işliyor. Bazı gözlere bir “lütuf iktidarı” gibi görünmesi de bundan. Erdoğan’ın “lütuf stratejisi“ rejimin mukavemetinin alamet-i farikası… Sanki Erdoğan’ın lütfu üzerine kurulu, sanki Erdoğan kutsal. Resmen taşıyıcı kolonlardan biri halini aldı. “Erdoğan iyi ama etrafı kötü” ezberi de buradan yürüyor; çünkü hiçbir negatif yönelimle muhatap değil. Daha doğrusu, sorumlusu o olarak görülmüyor. O hizmet gibi görünen kısmı veriyor, yükü başkasına, dahası topluma kalıyor.

    Açık açık “elektrik sayemde geldi” diyebiliyor ve bu “gerçek oluyor”; ama Isparta’nın günlerdir elektriksiz olmasına dair ondan bir şey duyamazsınız. Elektrik zammını o konuşmaz ama kilovat artışını “lütuf” gibi ondan dinlersiniz. İnsanlar yoksullukla terbiye olurken o sefaletle ilgilenmez, marketleri cezalandırmadan bahseder. Gelen zamların hayatı felç etmesiyle muhatap olmaz ama asgari ücret artışını o duyurur veya 165 milyar TL’lik sübvansiyonu çıkar o anlatır. Sınır ötesi operasyonların gerekliliğini/haklılığını anlatır ama şehit askerleri ondan duyamazsınız. Aşının ücretsiz olduğunu her fırsatta vurgular ama verilen kayıplara o karışmaz. Bakanları ondan izinsiz konuşmaz veya partisinin vekilleri, üyeleri ondan kutsalları olarak bahseder.

    Bu örnekler çoğalır gider. Mesele, bu sistemin bir karşılık buluyor olması…

    Afyonlu rüyalar…

    Ve bizatihi bu rüyalar, bu ikili karakter rejimini yaşatıyor; yaşanan, alışılmış, toplumsal pratik olarak ideolojinin ifadesi oluyor; hegemonya tesisinde iş görüyor, temel ideolojik işlevlerden biri olarak çalıştırılıyor.

    Takiyeye yarıyor, himmete yarıyor, sürekli mazlum/mağdur olmaya yarıyor, efendi kibrine yarıyor, kutsallaşmak/ kutsallaştırılmak ideolojisinin işlemesine yarıyor, dahası rejimin mukavemetine yarıyor.

    Lafı doğrudan söylemek önemli: maruz kaldığımız şey Erdoğan’ın “lütuf stratejisinin” ete kemiğe bürünmüş hali.

    Burada ideolojik olguların karmaşık ve çelişik karakter taşıyabileceğini hatırlamak gerek. Verili ideolojik güçler yanında, özgül ideolojik biçimler de bulunur. Söz konusu ikili karakter buradan okunabilir ve bu ikili yapının temel taşı dindir; din de ön ideolojik bir yeri kaplıyor.

    Birkaç gün önce şahit olduğumuz durum da buna örnek, Oya Ersoy’un konuşması. Oya Ersoy kendince haklıdır ve tartışılacak nokta Oya Ersoy’un cümleleri de değildir. Burada İslamcı olmanın refleksiyle veya “dayanılmaz hafifliğiyle” tepki gösteren, “incinen” bazı isimler var; Ahmet Davutoğlu, Hüda Kaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Cihangir İslam gibi…

    Bu isimlerin, özellikle HDP vekillerinin ‘90’lardan bu yana İslamcılığın kalelerinden oldukları gerçeği bir yana, Erdoğan ideolojisinin HDP içine de nüfuz ettiği gerçeği bir yana… Verdikleri tepkiler sadece İslamcı olmalarından değil; rejimin ideolojik biçimleriyle hemhal olmalarından.

    Gramsci, Hapishane Defterleri’nde şöyle diyor “Neden inanç birliğine ‘din’ deniliyor da ‘ideoloji’, daha açıkçası ‘politika’ denilmiyor?” Erdoğan rejimi bunun önemli örneği; ikili karakteri de buradan kökleniyor. Yaptığı her şeyi kutsanmış gösterme ve bunu sadece temsil ettiğine değil, muhalefete de yedirme… İşte ideoloji tepeden aşağıya doğru böyle toplumsallaşıyor ve yerleşiyor.

    Rejim krizlerle kuşandı ve toplumu da sardı. Bu hegemonya krizini de gözler önüne seriyor. Bu kriz/krizler “kutsanmış değerler ve kutsallık içermeyenler” arasında bölünmelerle baş gösteriyor. Tıpkı taşıdığı o ikili karakter gibi. Bu da bizi bir başka noktayla buluşturuyor, “lütfunu” kutsayan tarikatlarla/cemaatlerle, pratiğinin devamını isteyen egemen sermayeyle işbirliği. Mesele değişmiyor, söz konusu sermaye hâkimiyetlerini ideolojik olarak yeniden üretme yani “ideolojik olanın bütününü işgal etme ve antidemokratik olarak burjuva güç bloğuna dönüştürme” çabası.

    Muhalefet ise burada karşıt bir noktadan konumlanıyor gözükse de ikili karaktere teslim olmuş vaziyette. Zira sürekli “endişeli muhafazakâr” kovalayan, sürekli uyduruk mağduriyetlerle var olanları gözeten ve sadece sandığa kilitli bir muhalefet bu “kutsal” işlevi içselleştirmiş görünüyor.

    Örneğin dövize endeksli mevduat hamlesinin hemen ardından laik/sol cenahtaki insanlar arasında “bunun aslında nasa aykırı olduğunu” anlatmak için bir çaba sürüp gitti. Bu sözcüğün anlamını belki o zaman öğrenen veya gündelik yaşamında bir kez bile kullanmayan insanlardan söz ediyoruz. Söz konusu sözcükler/dinsel söylemler kim içindi, kendi tabanı mıydı hedef? Üstelik mevzunun dinsellikle uzaktan yakından ilgisi yokken böyle bir dinselleştirme kimi hedefliyordu? Yarattığı sapma çok iyi işledi, hala da işliyor. Asıl mesele hegemonyanın da böyle kuruluyor olması: sınırlarını kendi çiziyor, karşısındakini kendi içerisinden konuşturuyor, ideolojisine bu şekilde tabi kılıyor.

    Nihayetinde iktidar denen şeyin sınırları yok; sınırları belirleyen bütün mekanizmalar da işlemez hale getirildi. Bu yarattıkları rejimin hem sonucu hem de sebebi… Muhalefetin de bu değirmene su taşıdığı başka bir gerçek.

    Ana noktaya geri dönersek muhalefet boyutunun yanında; endişeli dedikleri aslında ayrıcalıklı olan kesimler de söz konusu ikili karakteri besliyor, büyütüyor. Tarikatlar ve cemaatler, ticari faaliyetleri ve ekonomik ağları ile var. 1980’lerden bu yana neoliberalizmle yaşanan bütünleşme 2000 sonrası hem onların eliyle hem AKP ağıyla İslamcıları pasifize edip, direnci kırdı. Geçen yazımda da söz ettiğim massetme siyaseti tam da burada işe yaradı. Bu durum ikili yapıyı kurdu. Yıllarca “laik sermaye İslami sermayeyi dışladı” feveranları karşılık buldu. Burada bir yönüyle cumhuriyetle bitmeyen hesaplaşması, diğer yönüyle sınıfsal karakteri/sınıfsal hesapları hala o ikili yapının ana noktalarını oluşturur. Hatırlayalım, AKP iktidara getirilirken üç büyük sermaye yapısının desteğini aldı: TÜSİAD, yeşil sermaye/MÜSİAD ve küresel sermaye. Yani yaratılmak istenen kahraman çok somut ve sınıfsal olarak var oldu, hala da oradan varlığını sürdürüyor.

    Ama “Lütuf Rejimi” sorunsuz değil, hegemonya krizde, çöküşte…

    Gramsci’nin ifadesiyle “… hegemonya siyasidir fakat her şeyden önce iktisadidir.” Yarattıkları yoksunluk ve yoksulluk o ikili yapıyı ezip geçecek. “Temsil edilenler ile temsilciler” arasındaki çatışma bütün alanlara bu yüzden yayılıyor.

    Son günlerde tanıklık ettiğimiz işçi eylemleri bunun örneği. Dün Erdoğan bu kitlelerden elbette oy alıyordu ama bugün bu kitleler dönüşüm yaşıyor ve sebebi muhalefet değil. Sebebi sandık da değil. Böyle dönüşümler bir anda gelmiyor, sınıf kendini buluyor ve önemli sebeplerinden biri Erdoğan rejimiyle yüzleşmesi, birebir yıllardır muhatabı olması, tanıması… Yıllardır sosyalistlerin Erdoğan rejiminin sınıfsal boyutunu gösterme çabası bu denli karşılık bulamamıştı kanaatimce.

    Ama muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistem vaadi ve çeşitli söylemlerin ötesine henüz geçmedi/geçemedi. Halbuki asıl ilgilenmesi gerektiği kitle tam da bugünkü dalgalanmayı yaratanlar veya yoksullukla, zorlukla yaşayanlar.

    Ama asıl vurgulamak istediğim muhalefetin verili rejime tutunmuş olması. Öyle ki işçilerin yarattığı dalgalanmadan bile uzak duruyor.

    Açlıkla, yoksunlukla, yoksullukla, faturalarla, sağlıkla, eğitimle, adaletle veya laiklikle derdi olan, bunları muhatap alan bir muhalefete ihtiyaç var. Gerisi iktidarla ve ideolojisiyle kaynaşma hali…

    Adorno diyor ya “Sahtekâr avukatın hilesi, şişirilerek kahramanca bir kararlılığa dönüştürülmüştür.”

    Ama kaçış yok. Afyonlu rüyalar sona erecek…

  • AKP’nin medyası medyanın AKP’si

    Türkiye’de kuruluşundan günümüze kadar basın ya da medya hiçbir dönemde AKP döneminde olduğu kadar yoğun bir denetim ve baskı altında olmamıştır. Bu iddia provokatif olduğu kadar aşırı iddialı da bulunabilir. Kısacık bir yazının içinde bu kadar güçlü bir iddiayı açmak zor ancak imkânsız değildir. Bunu açıklarken aynı zamanda bu aşırı denetim arzusunun AKP’yi ve Erdoğan’ı esir ettiğini de iddia edeceğim.

    TEK PARTİ DÖNEMİNDE DAHİ BASIN MUTLAK ŞEKİLDE BASKI ALTINDA DEĞİLDİR

    Cumhuriyete, kuruluş yıllarında asıl kimliğini II. Meşrutiyetle birlikte bulan bir Osmanlı basını devrolunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu savaşa destek veren ve Padişah, dolayısıyla statüko yanlısı olmak üzere ikiye bölünmüştür Türkiye basını. Hatta günümüze kadar etkisi devam eden bir metafora da ilham veren “Mütareke basını” olarak adlandırılır yeni rejimin karşısında, statükonun yanında duran İstanbul basını. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, yani tek parti iktidarının hâkim olduğu dönemde zannedildiği gibi İstanbul basını tamamıyla denetim ve kontrol altına alınamamıştır. Başlangıçta yeni rejimin yanında duran, ancak ilerleyen yıllarda gazeteleri kapatılarak ya da sürgüne gönderilerek denetim altına alınmıştır muhalif gazeteciler. Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman bunların en bilinenleridir. Zekeriya Sertel’i saymazsak diğer ikisi, yeni rejimin temsilcileriyle gelgitli de olsa her zaman ilişki içinde olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Milli Şef rejiminin savaşı idare etme sancılı sürecinde dahi, stratejik ve taktik nedenlerle de olsa gazetelere ve sahiplerine nispi bir fikir hürriyeti tanınmıştır.[1] Bu hürriyetin asıl nedeni tam da savaş dışında kalmak istenmesinden dolayı yürütülen denge politikasıdır. Gazetecilerin Alman yanlısı, Sovyetler yanlısı ya da İngiltere yanlısı olması bir anlamda bu denge politikası açısından araç olarak kullanılmıştır. İşte bu denge politikası, savaşın şiddetlendiği ve ülkeye girmesinden endişe edildiği yıllarda basın üzerinde baskılar yoğunlaşmış olsa da, ülkede nispeten fikir hürriyetinin olduğunu dönemin kalem kavgalarından da anlayabiliriz.

    GÜNÜMÜZE EN ÇOK BENZEYEN DÖNEM DP DÖNEMİDİR

    Kâğıt teşviki, sübvansiyonlar, devlet kredileriyle iktidarı destekleyen basın kuruluşları oluşturmak ve hukuksal düzenlemelerle muhalif basını susturma denemeleri açısından bakıldığı zaman günümüzde AKP’nin medya ile kurduğu ilişkiye en çok benzeyen dönem, Demokrat Parti dönemidir. DP iktidarının son dönemleri hele, günümüzde AKP’nin medya seçkinlerini silahşor olarak kullanmasına ve sosyal medyada trol ordusu çalıştırmasına büyük ölçüde benzer. DP iktidarının son dönemlerinde radyodan her gün vatan cephesine katılanların duyurulması, sosyal medyadan yürütülen AKP’ye ve liderine destek ve karşıtlarını karalama kampanyalarına ne de çok benzemektedir?

    ALTMIŞLAR VE YETMİŞLERDE NİTELİKLİ KAMUSAL TARTIŞMA İKLİMİ HÂKİMDİR

    Altmışla seksen yılları arası dünyadakine benzer şekilde kısmen kamu yayıncılığı mantığının hâkim olduğu yıllardır diyebiliriz. Sosyal refah devletinin yarattığı bu kamusal tartışma ve demokratik katılım iklimi elbette sol hareketlerin ve örgütlü işçi mücadelesinin de yükselmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki güçlü sol örgütlenmesinin basında önemli etkisini görürüz. İrili ufaklı, legal ve illegal pek çok sol dergi ve gazete, düzensiz de çıksa bu dönemin kamusal tartışma kültürüne önemli etkilerde bulunmuştur. Sağ-sol çatışması keskin de olsa, tartışmaların hem derinliği hem de niteliği günümüzden geriye bakıldığı zaman daha net anlaşılır. Bu dönemin çatışmalı da olsa, derinden derine süren nitelikli kamusal tartışma iklimini ve toplumsal mücadele çabasını basın ve yayın faaliyetleri önemli ölçüde belirlemiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman, dönemin basın ve gazetecilik anlayışına bilgi, tartışma, araştırma ve her şeye rağmen karşılıklı müzakere kültürü hâkimdir. Tartışma ve müzakere sonucunda olaylarla ilgili hakikate ulaşılacağına dair umut tüm çatışma iklimine rağmen yitirilmemiştir. İşte 1970’lerin ortalarında başlayan neoliberal politikalar ve bu politikaların hayata geçirilmesi için peş peşe demokrasinin askıya alınması bu umut iklimini de yok etmiştir.

    Seksenler ve doksanlar, basından medyaya geçildiği dönemi temsil eder ve bu geçiş aynı zamanda medyanın işlevine hem aşırı anlam yüklendiği hem de medyadaki tartışma kültürünün sığlaştığı paradoksal ve kaotik yıllardır. Günümüzün sosyal medya platformlarındaki performans odaklı ve bütün tartışmaların sulandırılıp, eğlencelileştirildiği doksanlı yıllar, bir yanıyla da karanlıktır. Cilanın ve performatif yurttaşlık gösterilerinin altını kazıdığınız zaman, altından tüm Türkiye tarihinin kiri pası ortaya saçılıverir.

    2000’Lİ YILLAR BİR TEMİZLİK VAADİYDİ

    2000’li yıllar, sanki bütün bu kirin pasın halının altından çıkarılıp temizlenebileceği vaadi ve zannıyla geçmiş, AKP bu zannı gerçekmiş gibi sunma konusunda oldukça mahir stratejiler uygulamıştır. AKP’yi medyayla kurduğu ilişki bağlamında tüm dönemlerin siyasi hareketlerinden ayıran en temel fark, bütün medya kuruluşlarına başından itibaren bizatihi o medya kuruluşlarının gerçek sahibiymiş gibi muamele etmesidir. Bu muameleyi kabul ettirmek için ise devletin tüm hukuki, kolluk, denetleme, mali ve ideolojik aparatlarını etkin bir şekilde kullanmıştır. Başlangıcından günümüze bütün medya kuruluşlarına söylemsel bir taşeron pozisyonunu kabul ettirmiş, 2018 yılındaki Doğan Medya Grubu’nun Demirören Grubu’na sattırılmasından sonra bu söylemsel muamele, bütünüyle fiili bir yola girmiştir. 2018 yılına gelinceye kadar, en azından Doğan Medya Grubu’nun yürüttüğü yayıncılık ve habercilik kısmen de olsa bir meşruiyet sağlıyordu iktidara. Bu devirden sonra AKP iktidarının küçük bir azınlık dışındaki tüm medya kuruluşlarını taşeronlaştırdığı net bir şekilde ortaya çıktı. Taşeronlaştırılmanın en belirgin göstergelerinden birisi, taşeronun kimi çalıştıracağına açıkça kendisinin karar verememesidir. Çalıştırılan kişileri asıl patron belirlediği zaman da taşeronun bir hükmü kalmamaya başlar.

    ERDOĞAN’IN KURDUĞU MEDYA REJİMİNİN ESİRİ OLMUŞTUR

    AKP ve Erdoğan bu koşullar altında oluşturduğu medya yapılanmasının paradoksal biçimde hem mutlak sahibi hem de mutlak esiri olmuştur. Şöyle ki, mutlak sahibi olduğu medya yapılanması içinde kendi iradesiyle fikir üreten, haber yapan tek bir aktör kalmamıştır. Bütün ana akım medya aktörleri, haber yapmak için, soru sormak için Erdoğan’ın kurduğu rejim içerisinde köşe başlarını tutmuş olan eşik bekçilerinin ağızlarının içine bakmaktadır. Bu yönetim ve denetim mekanizması bir propaganda aygıtı gibi görünse de, bir süre sonra kendi kuyruğunu yiyen ve kendini yeniden yaratan bir yılana dönüşmüştür. Bu yılan metaforu kendini yaratan insanı simgelese de, bu mekanizmaya uyarladığımız zaman bir kısır döngüyü temsil eder. Erdoğan bir şey söyler, hık deyiciler onu haklı çıkarmak için yazı yazar, yazılar yazıldığı anda Erdoğan kendi haklılığına daha çok inanır, bu inancın topluma geçtiği zannıyla aynı şeyleri Erdoğan yeniden söyler, söylenen şeyler yeniden yazılır. Bu kısır döngü bu şekilde sürer gider. Mevcut konvansiyonel medya yapılanmasının bu kısır döngüsünü pekiştirici olarak bir de sosyal medya mecraları girer devreye. Devreye giren bu sosyal medya mecralarının içindeki trol orduları, Erdoğan’ı sürekli yüceltir ve doğrular. Bütün yanlışlar sürekli doğrulandığı için, yanlışlar doğruların yerini almaya başlar. Bu mutlak sahipliğin mutlak esarete nasıl dönüştüğünü, son iki üç yılda yapılan iletişim stratejilerindeki basiretsizlik ve beceriksizliklerden anlamak mümkündür. Bütün bu beceriksizliklere rağmen Erdoğan’ın bu yanlış iletişim stratejilerini başına dolayan danışmanlarını hala görevde tutuyor olması da bir esaret göstergesi değil midir?

    REJİMİN VE AVENELERİNİN ELİNDE BASKI MEKANİZMASI DIŞINDA BİR ŞEY YOKTUR

    Son Cumhurbaşkanlığının sansür genelgesini bir de bu açıdan okuduğumuz zaman karşımıza derin bir çaresizlik resmi çıkıyor. Erdoğan’ın sahibi ve esiri olduğu medya yapılanmasının içinden üretilen bütün kanaatler sürekli kendini tekrar eden bir ezberin sonsuz döngüsünün içine kıstırmış durumdadır Erdoğan’ı. Ülkenin büyük bir nüfusuna ulaşabilen bu sonsuz ezber döngüsü, bu ezberin dışına çıkabilen kısıtlı kişi ya da grupların varlığına tahammül edemez. Zira bu ezberin dışındakilerle düşünsel olarak nasıl başa çıkabileceğini unutmuştur Erdoğan ve kurduğu rejimin aveneleri. Ellerinde baskı ve denetim aygıtından başka hiçbir düşünsel yetenek kalmadığı için, sürekli gözdağı ve tehdit mekanizması devreye sokulur. İşte RTÜK Başkanı’nın bir televizyon yayını üzerine apar topar sosyal medyadan tehdit mesajı paylaşması da bu esaretin göstergelerinden birisidir. Mutlak gücün insanı paradoksal biçimde nasıl acz içine düşürdüğünün tarihsel örnekleridir bunlar. Genelge metninin her satırındaki muğlaklıklar da AKP iktidarının kendine vehmettiği mutlak gücün verdiği çaresizliğin göstergeleridir. Genelgede “aile değerlerini, milli manevi değerleri tehdit ettiği” iddia edilen içeriklerin nasıl denetleneceği, ne şekilde durdurulacağı gibi konular tamamen muğlaktır. Bu muğlaklıktan da anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı açlıkla sınanan ve bu nedenle de korku duvarını çoktan aşmış olan toplumun büyük kesimi üzerinde hala bir korku yaratmaya çalışmaktadır. Bu bir anlamda avcısını korkutmaya çalışan av hayvanı davranışına benzer. Kendini güçlü ve iri göstermeye çalışarak avcının elinden kurtulma çabası. Tüylerini kabartarak, çirkin ve yüksek sesler çıkartarak, ya da kötü kokular yayarak avcısını uzak tutma uğraşı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu ortadadır. Korku duvarı aşılmıştır. Toplumu korkuda eşitleyen siyasal iktidar, aynı zamanda uyguladığı baskılarla topluma cesaret de aşılamıştır. Korku aşılmış, cesaret toplumun her kesimine bulaşmaya başlamıştır.

    [1] O. Murat Güvenir (1991). 2. Dünya Savaşında Türk Basını: Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi ve Yönlendirmesi, İstanbul: Gazeteciler Cemiyeti Tezler Dizisi.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.