Etiket: #değil

  • Spor yazarı gazeteci değil mi? Susmamalı

    Gazetecilik zor zanaattır…

    Habercilik birinci görevidir…

    Her konuda kamuoyunu doğru ve gerçekleri yazarak bilgilendirir.

    Gazeteci özgür haraket etmiyorsa gerçekleri kamuoyundan gizler. İşte o zaman gazetecilik yapmıyor demektir.

    Bir olayı tüm yönleriyle araştırıp yazmak başka, kendisine gelen istihbaratı kişi, kurum ve kuruluşa zarar verir diyerek ötelemek başka.

    Yazarken bir çok kaynağa ulaşarak yazmaya özen gösteriyorum…

    Yoksa başkası gibi hele şu kriz bitsin yazarız düşüncesine kapılmadım.

    Çünkü gazetecilik olaylara refleks göstermek ve haber beklemez kuralıyla hareket etmektir.

    Bir olay var ise enine boyuna araştırıp haber veya yorumlarıma yer veririm.

    Olaylar karşısında sessiz kalanlar, bir gün kendi seslerinin de kısılmaya çalışıldığını göreceklerdir….

    Yine ben karşı çıkarım…

    Basın hürdür, sansür edilemez diye…

    Günümüzde gerçekleri yazan az sayıda gazete ve yazar var…

    Sporda da öyle…

    Spor kulüplerinin ve federasyonların oluşumunun siyasi tercihler sonucu kurulduğunu dile getiremiyorlar…

    Öyle bir yapı oluşmuş ki…

    Federasyonların başında olanlar hiç değişmiyor…

    Olimpiyatlar sonrası yapılacak seçimlerde yine aynı kişiler aday olacak ve federasyon başkanı seçilecek…

    Başarılı olmuş, olmamış kimsenin umurunda değil…

    Şimdi basın kartları çeşitli bahanelerle iptal edilecek…

    Bir gözdağı…..

    Hangi spor yazarı ve muhabir hak verilmez diye haykıracaktır…

    Bir spor yazarı olarak Gençlik ve Spor Bakanı’nı, bağlı genel müdürlüklerini eleştirme hakkım yok mu…

    Federasyonlarda yaşanan yolsuzluk, taciz iddialarının üzerine gitmeyecek miyim…

    Kendilerine spor yazarları diyen, İstanbul’da kulüpleri çok iyi bildiklerini belirten köşe kapmış kişilere sesleniyorum…

    Emre Belezoğlu’nun Bursa’ya giderken vapurda kavga ettiğini neden yazmıyorsunuz…

    Galatasaray’da Başkan Mustafa Cengiz ile Teknik Direktör Fatih Terim arasında yaşanan olayları neden yazmıyorsunuz…

    Hasan Şaş’ın neden Fatih Terim’in yardımcılığını bıraktığını yazmıyorsunuz…

    Beşiktaş ile oynayacağı maç için bir gün önce Alanyaspor’un Nevzat Demir tesislerinde idman yaptığının etik olmadığını yazamadınız…

    TFF başta olmak üzere MHK, Disiplin, Tahkim Kurullarının neden Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaşlı olarak bilinen kişilerden oluştuğunu yazamıyorsunuz…

    İstanbul’da 29 Mayıs’ta oynanacak olan Şampiyonlar Ligi finalinin alınmasının perde arkasında Türkiye’deki ekonomik ve siyasi uygulamalar ile pandemi sürecindeki başarısızlığımızın yattığını yazamadınız…

    En önemlisi de Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş kulüplerine az dokunan muhabirlerinizin neden görevine son veriliyor, ses çıkarmıyorsunuz…

    Ve şu sloganı unutmayın diyorum…

    Susmayın, sustukça sıra size de gelir…

    Ne demişti…

    Ünlü Halk Ozanı Aşık Mahzuni Şerif 70’li yıllarda yazdığı ve başta Selda Bağcan olmak üzere çeşitli sanatçıların seslendirdiği türküsünde….

    Aman gazeteci gel bizim köye

    Bizim halları da yaz

    Şehirde ojeli parmakları yazma

    Bir de bizim köyde nasırlanmış elleri

    Yaz gazeteci yaz

    Bankada parası olan kulları yazma

    Onlara aldanıp yolundan azma

    Şehirden asfalt geçen yolları yazma

    Bir de bizim köyden eşşek geçmeyen yolları

    yaz gazeteci.”

    Sana yasa ile hak verilmiş…

    Basın kartları, yazılan haber ve yorumlara göre iptal edilecek..

    Yaz spor yazarı yaz…

    Senin de basın kartı, sürekli basın kartı sahibi olduğunu yaz…

    Spordaki yozlaşmayı yolsuzlukları yaz…

    Yazınız ki karanlıklar aydınlığa çıksın…

    Gelin bu sıra gelmeden hakkımız olan basın kartlarına da sahip çıkalım…

    Basın kartı hakkımız elimizden alındığı takdirde, yarın başka haklarımız da elimizden alınır…

    Öyle ise gerçek gazetecilik yaparak basın kartlarına sahip çıkalım…

    Spor yazarı da korkusuz olmalı, gerçekleri yazmalı…

    İşte o zaman Türk sporunda başarı gelir…

    Yazar Hakkında:

    Ali Erdoğan kimdir

    1952 Divriği Gürpınar köyünde doğdu. Ortaokulu İstanbul’da, liseyi Sivas ve Ankara’da bitirdi.1973 yılında Yeni Halkçı’da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Yeni Ulus, Yenigün, Olay gazetelerinde mesleğe devam etti.1980’de Hürriyet Gazetesi Spor Servisi’nde, 1990’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı; 1995’de de Evrensel Gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Siyah-Beyaz Gazetesi’nde kısa bir çalışmanın ardından, 2001’de Sabah Gazetesi’ne geçti.15 yıl bu gazetede spor yazarlığı ve spor servisi şefliği yaptı. Daha sonra geçtiği Sözcü Gazetesi’nde de 11 ay spor yazarlığı yaptıktan sonra görevine son verildi. Meslekte 47’nci yılını dolduran Ali Erdoğan emekli ve sürekli basın kartı sahibi. Evli ve bir oğlu var.

  • Şirketler için değil, insanlar için aşı

    İnsanlığa ait bilgilerin, kamuya ait imkânlar kullanılarak, şirketler tarafından gasp edilmesine ve buna da devletler tarafından çanak tutulmasına kabaca “aşıda patent” diyoruz! Çok mu “kaba” oldu sahiden? Bu tanımı kapitalizmin piyasa, meta, kâr ilişkileri bağlamında farklı başlıklara taşıyıp, oldukça zenginleştirip, “inceltebiliriz”. Ama şimdilik konumuz aşı; COVID-19 aşısı ve aşıda patent.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) geçtiğimiz hafta Çin’in Sinopharm aşısına da acil kullanım onayı verdi. Böylece DSÖ’den onay alan COVID-19 aşılarının sayısı 6’ya yükseldi: Pfizer-BioNTech (Almanya), Moderna (ABD), Johnson & Johnson (ABD), AstraZeneca (Hindistan), Astra Zeneca (Güney Kore),  Sinopharm (Çin). Şu anda dünyada COVID-19 aşısı üretiminin tekeli bu firmaların elinde bulunuyor. Bakmayın firma adlarının öne çıktığına; bu firmaların her birine aşı çalışmaları için ortalama 2 milyar dolar kamu kaynağı sağlandı. Vatandaşların vergilerinden yani. Küresel bir felaket olması nedeniyle ülkeler ellerindeki bilgileri şirketlerle paylaştılar. Temel bilim çalışmaları kamu kurumlarında gerçekleşti. Ama kâr şirketlere, aşıya erişim güçlüğü ise vatandaşlara kaldı.

    Dünyanın önde gelen sağlık/siyaset organizasyonları ve devletler/iktidarlar COVID-19 ile mücadelenin ne kadar canhıraş yürütüldüğünü iddia ederlerse etsinler, öyle tablolar çıkıyor ki karşımıza, öyle şeyler yaşanıyor ki, ister istemez bunun samimiyetini, gerçeğe uygunluğunu sorgulamak durumunda kalıyoruz. Aşı konusu bunlardan biri olarak karşımızda.

    Pfizer-Biontech aşısının Avrupa İlaç Ajansı ve AB Komisyonu tarafından onaylandığı 21 Aralık 2020 tarihini esas alırsak (DSÖ onayı 1 Ocak 2021), yaklaşık bir buçuk yıldır dünyayı kasıp kavuran COVID-19 salgını ile mücadelede elimizi güçlendiren (tek) ürüne tamı tamına 5 aydır sahibiz. Ama ne dünyada, ne de Türkiye’de istenen aşılama oranlarına ve hızına ulaşabildik, ne de önlenebilir ölümlerin önüne geçebildik. Şu ana kadar dünyada 160 milyona yakın insan COVID-19’a yakalandı ve ne yazık ki yaklaşık 3.5 milyona yakın insan yaşamını kaybetti. Şöyle söyleyebiliriz; günde yaklaşık 10 bin kişi COVID-19 nedeniyle yaşamını yitiriyor ama insanlık bunu sadece seyrediyor.

    5 aydır “bütün çabaya rağmen” dünyada 1.236.122.090 doz COVID 19 aşısı uygulanabildi. Bu, dünya nüfusunun yüzde 15.9’una denk geliyor.[1] Aşılamada zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark yoksul ülkeler aleyhine olacak şekilde son derece yüksek. Halen dünyada hiç aşıya ulaşamamış 40’a yakın ülke var. Afrika her zaman olduğu gibi neredeyse dünyanın gündeminde yok gibi. Uygulanan politikalarda belirgin değişiklikler olmazsa yoksul ülkelerin 2024 yılına kadar aşılanamayacağı dile getiriliyor.[2] Oysa daha önce bu köşede belirtmiştik, bu salgından tek başına kurtuluş yok.[3]

    Son günlerde COVID-19 aşılarında patentin kaldırılması talebi, dünyada da, Türkiye’de de giderek artan şekilde farklı kesimlerce dile getirilir ve tartışılır oldu. Tabii ki karşıt yaklaşımlar da hızla gardını aldı. Efendim maliyeti çok yüksekmiş, süreç çok karışıkmış, gelecekteki pandemiler için aşı geliştirme teşvikleri baltalanabilirmiş falan.[4] Tehdidin büyüklüğüne bakar mısınız?!

    Tartışma yükselirken, konuyla ilgili dünya ölçeğinde iki dikkat çekici gelişme geçtiğimiz hafta yaşandı.

    İlk olarak, ABD’de, “COVID-19’un küresel bir kriz olduğu ve pandeminin yarattığı olağanüstü koşulların, olağanüstü önlemler gerektirdiği” açıklamasıyla, COVID-19’a karşı geliştirilen aşılarla ilgili patent korumasının geçici olarak kaldırılması istendi ve ABD Hükümeti’nin istisnai bir düzenleme için Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) nezdinde girişimlerde bulunacağı belirtildi.[5]

    İkinci gelişme ise ABD’nin bu açıklamasına dünyada ilk kullanım onayı alan Pfizer-Biontech aşısının bulunduğu Almanya’dan hızla gelen ret cevabıydı. Almanya Hükümeti adına yapılan açıklamada, patent korumasının kaldırılmasının aşı üretimine etkisi olmayacağı ileri sürüldü ve Almanya’nın ABD’nin önerisine sıcak bakmadığı belirtildi.[6]

    Aynı gün, Biontech’in kurucu ortağı Dr. Özlem Türeci de CNN International’a verdiği röportajda COVID-19 aşılarında patent korumasının kaldırılmasının “kötü bir fikir” olduğunu belirterek, “Önümüzdeki 12 ay içinde alacağımız dozların sayısını artırmayacak” görüşünü aktardı. Türeci, aşıların sağlanmasında yönetimsel ve yasal süreçlerin çok daha önem taşıdığına inandıklarını dile getirdi.[7]

    Aslında hâlihazırda Dünya Ticaret Örgütü TRIPS Anlaşması ve Halk Sağlığı Hakkındaki DOHA Bildirgesi patentin esnetilmesine imkân tanıyor. Bu tartışmalarda DOHA Bildirgesi’nden söz bile edilmemesi hayli ilginç.

    Bu köşede, 16 Nisan’da yayımlanan yazıda “Aşıda patentin kaldırılması zorunludur ve patenti ortadan kaldıracak uluslararası adımların hızla atılması gerekmektedir. Ancak bu adımın şirketlerden ya da iktidarlardan beklenmesi gerçekçi değil ne yazık ki. Aşıda patentin kaldırılması mücadelesi; eşit, ücretsiz, erişilebilir sağlık hakkı talebinde olan herkesin, her kesimin mücadelesidir ve bu talebin ısrarla ve daha yüksek sesle dile getirilmesi gerekmektedir. Pandemi sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa eğer, nereden başlayacağımıza durup bir bakmalı” demiştik.[8]

    Aşıda patentin kaldırılmasından yana olan kesimlerin bu konuda elde edeceği kazanım, ileriye dönük olarak hepimize büyük umut verecek. COVID-19 aşısı şirketlere değil, insanlığa aittir. Biraz daha asılalım, bu talebi ortak bir ses haline getirip daha da yükseltelim, haydi…

     

    [1]                     https://www.bbc.com/news/world-56237778

    [2]                     https://www.washingtonpost.com/opinions/2021/03/10/dont-let-intellectual-property-rights-get-way-global-vaccination/

    [3]                     https://medyaport.net/2021/02/26/pandemide-de-kurtulus-yok-tek-basina-ya-hep-beraber-ya-hic-birimiz/

    [4]                     https://financernews.net/2021/05/06/covid-asi-patentlerinin-kaldirilmasina-karsi-arguman-nedir/

    [5]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abd-covid-19-asilarinin-patent-haklari-askiya-alinsin/

    [6]                     https://gazetekarinca.com/2021/05/abdnin-patent-onerisine-berlinden-ret-abden-acik-kapi/

    [7]                     https://twitter.com/NewDay/status/1390261962219696131

    [8]                     https://medyaport.net/2021/04/16/asida-patentin-kaldirilmasi-kimin-mucadelesi/

  • ‘Aşı tereddütü’ değil, kötü yönetim!

    Mutlu Sereli Kaan

    Son büyük salgın deneyimini yaklaşık 100 yıl önce yaşamış, bu süre içinde tıpta, bilimde ve teknolojide kat ettiği gelişmelerle artık hastalıklara değil de ölüme meydan okuyan insanlık, CoVID-19 pandemisiyle deyim yerindeyse evrensel bir şok yaşadı. Ülkeler önlem almakta ve ne çeşit önlemler alacaklarını belirlemekte geciktiler. Salgının pandemi olarak ilan edilmesi zaman aldı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) pandemi ilanında gecikmekle eleştirildi.

    Bu büyük şok içerisinde önce salgının yayılmasını durdurmak, ardından da tedavisi için yapılabilecekler tartışılmaya başlandı. Aşı konusu da bu tartışmaların tam merkezine oturdu.

    Dünyada özellikle çocukluk dönemi zorunlu aşılarına karşı, 1990’lı yıllardan itibaren gündeme gelen aşı karşıtı tartışmalar, bu kez bütün dünya nüfusunu etkileyen CoVID-19 salgınına ilişkin gündeme geldi. Pandeminin ilk dönemlerinde görece “suskun” duran “aşı tereddütlüsü” gruplar, CoVID-19 virüsü üzerinde etkili aşıların bulunduğuna yönelik gelişmelerin ardı ardına kamuoyuna yansımasıyla yeniden reddiyesini yükseltti. Üstelik bu kez yoğun bir komplo teorisi çeşitlemesiyle…

    Bilindiği gibi, bağışıklama hizmeti sürdürülüyor ve bu hizmete erişilebiliyor olmasına karşın aşılanmayı kabulde gecikme ya da aşı yaptırmayı reddetme vurgusu “aşı tereddütü” olarak tanımlanıyor ve aşı ile önlenebilir hastalıklarla mücadelede kaydedilen ilerlemeyi geri çevirme riski taşıyor.[1] Üstelik konu sadece “aşı kararsızlığı” ya da “tereddütü” ile sınırlı değil. Bunu dini ya da felsefi nedenlerle tümüyle reddeden bir kesim de var.

    Şimdi konunun farklı bir boyutunu daha yaşıyoruz. CoVID-19 aşısının Türkiye’de uygulanması geciktikçe, aşının etkisine yönelik farklı araştırma sonuçları açıklandıkça, yöneticiler bir türlü şeffaf bilgi vermeye yanaşmadıkça “aşı tereddütü” de, aşının güvenilirliğine yönelik kaygılar da artıyor.

    Oysa bu olağandışı dönemde, “tünelin ucundaki tek ışık” olarak görülen CoVID-19 aşısına yönelik tereddütü besleyecek tutumlar en hafif deyişle “sorumsuzluk” olarak değerlendiriliyor. CoVID-19 pandemisine ilişkin 10. ay değerlendirmesini geçtiğimiz günlerde açıklayan Türk Tabipleri Birliği (TTB),  bu konudaki uyarılarını sürecin başından beri sürdürüyor ve aşının toplumsal dayanışma olduğunun altını çiziyor.[2]

    Peki, tıp alanındaki en önemli buluşlardan biri olarak değerlendirilen aşının tarih boyunca salgın hastalıklarla mücadelede ortaya koyduğu başarı (veba, çiçek, kızamık vd.) görünür şekilde ortadayken, ne oldu da son 30 yıldır dünya aşı karşıtlığı mevzusunu tartışmaya başladı?

    Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Ergur, The Eurasian Journal Of Medicine dergisinin Mayıs 2020 tarihli sayısında yer alan “Modernlik Eleştirileri Kapsamında Aşı Reddi-Aşı Kararsızlığı Tutumunun Toplumsal Nedenleri”[3] başlıklı makalesinde, bu konuya dikkat çekiyor.

    Aşı tereddütünü “modern devlete karşı eleştiriler çerçevesinde ele alınması gereken çok katmanlı bir olgu olarak” değerlendiren Ergur, konunun yalnızca bir eğitimsizlik ya da eksik bilgilenme sorunu olmadığını, daha derinlerde bir toplumsal dönüşümle yakından ilgisi olduğunu vurguluyor.

    1980’li yıllardan sonra dünya çapında uygulanmaya başlanan neoliberal politikaların etkisiyle kamu gücünün zayıfladığını, devletin toplumsal hizmet aygıtı olmaktan uzaklaştığını hatırlatan Ergur, küreselleşmenin getirdiği enformasyon ağlarının hızlı ve etkili biçimde işlemesi sonucunda sahte-bilimsel, doğruluğu tartışmalı bilgilerin de kolaylıkla yayıldığına işaret ediyor. Ergur, yine bu dönüşümün, bireyleri öznel değerlerin önceliğine ikna ettiğini, bireysel olanın toplumsal olan karşısında yüceltildiğini hatırlatıyor ve siyasi karar alıcıların bu konuda net tutum alması gerektiğini belirtiyor.

    CoVID-19 aşısı ve aşı karşıtı tartışmalar daha uzun süre gündemimizde olacak açık ki. Bu nedenle aşı karşıtlığının toplumsal nedenlerini doğru anlamak zorunlu. Bu noktada sorunun adının “aşı tereddütü” değil, neoliberalizm olduğunu, neoliberal politikalara ve uygulayıcılarına duyulan güvensizlik olduğunu, kötü yönetimler olduğunu söylemek belki eksik ama yanlış olmayacaktır. Pandeminin artık açıkça ortaya serdiği gerçeği bir kez daha tekrar etmekte de bir sakınca yok: Tüm vatandaşlar için eşit, ücretsiz ve erişilebilir sağlık gibi aşı da haktır ve bunu yaşama geçirecek bir kamusal irade zorunluluktur.

     

    [1]  http://www.tipdunyasi.dr.tr/2019/06/saglik-sistemine-guvensizlik-asi-kararsizligini-pekistiriyor/

    [2]  https://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=a7f5a46c-543d-11eb-8831-4f6612268b47

    [3]  https://www.eajm.org/en/social-causes-of-vaccine-rejection-vaccine-indecision-attitudes-in-the-context-of-criticisms-of-modernity-133285

    Yazar Hakkında Bilgi

    Mutlu Sereli Kaan: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. 2002-2020 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği’nde Basın Danışmanı olarak görev yaptı. Yüksek lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi bünyesindeki İnsan Hakları Anabilim Dalı’nda tamamladı. Gazeteci.