Yazar: Sibel Hürtaş

  • En önemli eşik aşıldı, şimdi sırada aday var

    6’lı Masa’da en önemli eşik aşıldı, muhalefet bloğu Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisini  kamuoyuna açıkladı. Ocak ayının ikinci haftası ise Cumhurbaşkanı Adayının isminin açıklanması bekleniyor.

    İlk olarak 12 Şubat’ta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde buluşan 6 muhalefet partisi, bugün önemli bir eşiği aştı, Siyasi Partilerin beraber oluşturdukları Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi kamuoyu ile paylaşıldı.

    Anayasa önerisi lansmanı için adres yine Bilkent Oteli oldu. AKP’nin kuruluşunu ilan ettiği, ardından AKP’nin kopan DEVA ve Gelecek Partisi’nin kuruluşlarına ev sahipliği yaptığı Bilkent Oteli, 6’lı Masa’nın 28 Şubat’ta ortak protokolü imzaladığı adresti. Bugün de Anayasa Değişikliği Önerisinin lansmanına ev sahipliği yaptı.

    Lansman için hazırlıklar günler öncesinden başlamıştı. Tüm siyasi partilere az sayıda kontenjan verildi, 6’lı Masa’nın kurmaylarının hazır bulunduğu toplantıya milletvekilleri ve teşkilatlar çağırılmadı. Son derece özenle organize edilen toplantının en önemli ve kalabalık konuklarını ise gazeteciler oluşturdu. Amaç, gövde gösterisi değil, Anayasa değişikliği önerisini topluma en sağlıklı biçimde aktarmaktı.

    Siyasi parti liderleri de bu amaç doğrultusunda hareket etti. Lansman başlamadan önce salona giren siyasi parti liderleri, büyük bir dikkatle açıklamaları dinledi. Lansman, “Biz Türkiyeyiz” sinevizyonuyla başladı. “Şimdi milleti yeniden güçlendirme zamanı, Şimdi güçlendirilmiş parlamenter sistem zamanı” sloganlarının yer aldığı sinevizyon, “Şimdi demokrasi zamanı” ifadesiyle bitiyordu. Bu slogan, salonun dört bir yanına da pankartlarla asılmıştı.

    6’lı masa kapsamında oluşturulan Anayasa ve Yargısal Reformlar Komisyonu’nun aylardır sürdürdüğü çalışmalar sonucunda oluşturulan Anayasa Değişikliği Önerisi, Komisyon’da yer alanlar tarafından iyi bir özetle kamuoyuna açıklandı.

    Kürsüye ilk çıkan CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek oldu. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu krizin en önemli nedeninin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin neden olduğu liyakatsizlik, yozlaşma ve keyfilik olduğunu belirten Erkek, “Sorun sistemdedir” dedi. Erkek, bu sorunların çözümü olarak Türkiye’de geçmişte uygulanan eski Parlamenter Sistem yönetimini de reddettiklerini, “12 Eylül ürünü sistemi değil, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi öneriyoruz” sözleriyle vurguladı.

    Peki nasıl bir Anayasa?

    Muharrem Erkek, “Anayasa’nın temelinde insan onurunu esas alan bir bakış açısı vardır” dedi. Bu yeni Anayasa taslağının ruhunu ortaya koyması açısından çok çok önemli. İnsan onuru, insanın değerli bir varlık oluşu ile bağlantılı bir kavram. İnsan hakları bağlamında, insan onuru, herkesin eşit haklara sahip olduğu tezini kuvvetlendirir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde geçen insan onuru ifadesi, her tek insanın eşit haklara sahip olmasının ön koşuludur, gerekçesidir. Bugün yeni Anayasa’nın ruhunu oluşturması da bu yüzden, temel haklar önünde eşitliğin bir güvencesi olarak karşımıza çıkması çok önemliydi. Hazırlanan önerinin genel gerekçesinde de şu ifadeler yer aldı:

    “Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçiş önerisi, aynı zamanda, anayasal hakların alanını genişleten, bunların güvencelerini güçlendiren yenilikleri de içermektedir. Bu çerçevede, Anayasamızın 12. maddesinin başlığı “İnsan onuru, temel hak ve hürriyetlerin niteliği ve bütünlüğü” şeklinde değiştirilmiş, maddenin ilk fıkrasına insan onurunun dokunulmaz olduğu ve Anayasa düzeninin temelini oluşturduğu hükmü eklenmiştir. Böylece Anayasamızın insan onurunu esas alan bir bakış açısı kazanması sağlanmıştır.”

    Bunu güçlendirecek çok sayıda reform da Anayasa taslağında sayılıyor. İfade hürriyeti, basın hürriyeti, örgütlenme hürriyeti, daha güvenceli hale getiriliyor.

    Öneri Parlamenter sistemi güçlendiriyor. Parlamentonun Hükümeti denetim vasıtaları arasında yer alan sözlü soru yetkisi yeniden geliyor, gensoru mekanizması hükümet istikrarını korumak amacıyla yapıcı güvensizlik oyuyla birleştiriliyor. Koalisyon hükümetlerinin zayıf yanı olarak ortaya konulan tezlere karşılık olarak geliştirilen yapıcı güvensizlik yoluyla, gensoru yoluyla düşürmekte birleşen parlamento çoğunluğu, yeni hükümetin kurulmasını sağlamadıkça görevdeki hükümetin hukukî varlığını sona erdiremiyor.

    Anayasa’da çok sayıda teknik konu da tarif ediliyor. Kamuoyunun en merak ettiği konu kuşkusuz Cumhurbaşkanının görev ve sorumlulukları. Taslağa göre Cumhurbaşkanı bir kereliğine seçilecek, 7 yıl görev yapacak ve varsa Partisi ile ilişiği kesilecek.

    Taslakta, Cumhurbaşkanının görev ve yetki alanı da kısıtlanıyor. Siyasi parti DEVA’lı Mustafa Yeneroğlu, yeni sistemi tanımlarken, “Cumhurbaşkanı artık gece yarısı milletler arası sözleşmeden çıkma kararı veremeyecek” dedi. Demokrat Partili Serhan Yücel ise yeni taslağı, “Cumhurbaşkanımızın talimatıyla klişesini artık duymayacağız. Çünkü yetkililer artık talimatı Anayasa’dan alacak” diye özetliyor. Öneriye göre, Cumhurbaşkanının veto yetkisi ortadan kalkıyor.

    Bu özet aynı zamanda yeni Cumhurbaşkanı adayını da tarif ediyor. Bugün 6’lı masa çok önemli bir eşik atlayarak, Anayasa önerisini kamuoyuyla paylaştı. Sırada ise burada tarif edilen Cumhurbaşkanı adayının isminin açıklanması var. Kulislere göre, hemen hemen açıklama tarihi de netleşti. Ocak ayının ikinci haftası, bugün tarif edilen adayın kim olduğu da artık açıklanacak.

  • “İnatçı iyimserlik”

    Sayıları bine yakın kadın,

    Her biri ülkenin yedi farklı bölgesinden geliyor,

    Tüm gece uzun bir yolculuk yapıp geldiler Ankara’ya,

    Otobüsler tek tek Söğütözü’nde durduğunda da CHP Genel Merkezi’nin büyük toplantı salonunda bir araya geldiler.

    O güne kadar birbirini belki de hiç görmemiş kadınlar. Yaşlı, genç… Farklı mesleklerden farklı şehirlerden kadınlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü için bugün Ankara’da bir aradayız.

    Toplantı CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka’nın Mirabal kardeşleri anmasıyla başlıyor. Diktatör Tirijial’e karşı Dominik’te başkaldırıp, vahşice öldürülen üç kız kardeşin mücadele hikayesi tüm salonu etkiliyor. Aynı anda görünmez kelebekler doluşuyor salona, Mirabal kardeşlerin kod adı olan kelebekler, iyimser bir inatçılığı bırakıyor buraya…

    İnatçı iyimserlik sözü, Mirabal kardeşlerden Minerva Mirabal’ın kızı Minou Mirabal’ın sözü. Pazar günü Ankara’ya gelen Mirabal, kadınların mücadelesindeki inatçı iyimserlikten bahsetmişti. O iyimserliğin ete kemiğe bürünmüş haliydi, bugün CHP Genel Merkezi’nde yaşadıklarımız.

    Mesela Nazlıaka’nın konuşmasının ardından kürsüyü devrettiği Güllü’nün anlattıklarındaydı, o inatçı iyimserlik. Yaşadıklarını anlatmaya başlar başlamaz, ağlamaya başlayan Güllü, hikayesini zar zor şöyle topladı:

    “30 Ocak’ta boşandığım eşimin pombalı saldırısına maruz kaldım. Sabahın 6’sına doğru geldi. 7 aylık bebeğim vardı elimde. Geldiğinde beni ittirdikten sonra kalbime sıkacağı kurşun, koluma geldi. Kolumdan 8 kez ameliyat oldum, dayanılmaz acılar yaşadım. Doktorlarıma kolumu kesmeyin diye yalvardım. Maddi bir durumum yoktu ameliyat olmak için. Onlar sayesinde, kolumu kesmediler. Onlar olmasaydı burada olmayacaktım. Başta ailem, hep yanımda oldu, sevenlerim de öyle. 7 aylık bir kızım vardı şimdi 1.5 yaşında. Onun için ayaktayım. Onun en ağır cezayı almasını istiyorum. Siz arkamdasınız ve beni destekliyorsunuz bunu biliyorum…”

    Güllü konuşurken kendisinden bağımsız akıp giden gözyaşları, onu izleyen tüm kadınların yanaklarından süzülüyor. Sonra bir slogan yayılıyor tüm salona, “Kadın, yaşam, özgürlük!”

    Bugün burada bu salonda, o kadar çok kadın var ki… Uyuşturucu bağımlısı olan kocasının uyguladığı şiddetten kaçmak için yardım istediği iktidar partisinde üyelik sorgulaması yapılan Gülay’dan, eşinden yıllarca psikolojik şiddet gören otizmli bir çocuk annesi  Deniz’e kadar…

    Bir de anneler var bugün bu salonda.

    Sadece 31 gün önce öldürülen 21 yaşındaki Hilal Kırgöz’ün annesi Zeynep Kırgöz de burada, 2003 yılında öldürülen Mehtap Sakallı’nın annesi de…

    Hilal’i henüz toprağa veren Zeynep Kırgöz, kızının nasıl da korunamadığını anlatırken, tüylerimiz diken diken oluyor. Bir devlet, olanca güvenlik gücüyle, çeşitli defalar koruma talep eden 21 yaşındaki bir kızı koruyamamış. “Hilal üniversiteye gidecekti” diye anlatıyor Zeynep Hanım, “Ona ev tutmuştuk, sonra soğuk toprağa verdik onu” diyor. Acısı öyle taze ki; her gece eşinden evde yanan kaloriferleri kapamasını istiyor. “O orada soğuk toprakta yatarken, ben burada böyle yatamam” diyor.

    Kendisini sokak ortasında elinde silahla alıkoyan erkeğe karşı 28 dakika boyunca mücadele verip, sonra oracıkta aynı silahla vurulan Hilal’i anlatıyor annesi. Anne Zeynep Kırgöz, Hilal’in yanına vardığında, henüz ölmemiş kızının son cümlesi, “Anne ben iyiyim ama başaramadım” oluyor. “Sen başardın kızın” diye yanıt veriyor. O son bakıştan sonra, kızı son nefesini veriyor. Hemen sonra Hilal’i aylarca bu tehlikeye karşı koruyamayan polisler varıyor olay yerine. Tam da Hilal, 28 dakika boyunca katiline karşı mücadele verip, bu hayata gözlerini yumduktan sonra.

    Hilal’in annesi bir yanda, Mehtap’ın annesi bir yanda.

    Üzüntüden daha çok öfke var bugün bu salonda. Koruyamadıklarımızı yitirmenin öfkesi.

    Kadınlar her şeye rağmen birlikte mücadele vermekten yanalar… Bugün bu salonda, “Kadın yaşam özgürlük” sesleri birbirine karışan, gözyaşları aynı yere akıp, acıları aynı yerde ortaklaşan kadınların  verdikleri söz, mücadele.

    CHP Kadın Kolları Başkanlığı’nın bu mücadeleye katkı sunmak için bir önerisi var. Bunu da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu açıklıyor. Bir hattı var bundan böyle CHP’li kadınların, 444-82-84. Kılıçdaroğlu, “tüm kadınlar bu numarayı kaydetsin” diyor. Peki ne olacak bu numarayı arayınca, “Psikolog ise psikolog, avukatsa avukat, o an olduğunuz yerde neye ihtiyacınız varsa onu sağlayacağız” diyor Genel Başkan. Ve ekliyor, “Birilerinin yapamadığını biz yapacağız.”

    Birilerinin yapamadığını yapabilmek kolay mı? Kadınların yan yana geldiğinde yapamayacağı hiçbir şey olamayacağını uyuşturucu müptelası kocasının şiddetinden kurtulan Gülay anlatıyor, CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka’ya, “Benim burada olmamın sebebi sensin” diye sesleniyor. “Belki de binlerce kadın kurtardın” diyor Nazlıaka’ya… Bir arada olmanın gücünü vurguluyor.

    Salondan ayrılırken, hep birlikte birbirine sarılıp, mücadele sözü veren kadınlardan geriye acıların tam üstüne oturmuş inatçı bir iyimserlik hali kalıyor.

  • İstiklal Caddesi yasını tutarken…

    13 Kasım’da yaşanan terör saldırısının ardından resmi makamlar bir yas ilan etmemesine rağmen Beyoğlu’nun karalar bağlamış hali, toplum vicdanının en önemli yansımasıydı…

    13 Kasım’da terör saldırısının gerçekleştiği gün olay yerine polislerin ilk işi Cadde’yi baştan başa güvenlik çemberine almak oldu. Ertesi gün Cadde’nin kapıları açıldığında, patlamanın yaşandığı yer kırmızı kadife bantlarla çember içine alınmıştı. Bu yas alanı ikinci gün, gün boyu Siyasilerin ve gazetecileri yoğun ziyaretlerini ağırladı.

    15 Kasım günü İstiklal Caddesi’ne girdiğimde ise geçtiğimiz günlere nazaran daha seyrek bir kalabalık vardı. Cadde’ye giren hemen herkes olay yerini ziyaret ediyor, kimi elindeki çiçeği, kimi bir başsağlığı yazdığı notu buraya bırakıyordu. Saatler gece yarısını geçene kadar, ziyaretçilerin ayağı hiç kesilmedi.

    İstiklal Caddesi’ni sağlı sollu kuşatan mağazaların renkli ışıkları söndürülmüştü. Dükkanlardan gelen müzik sesi tamamen kısılmıştı. Beyoğlu’nun neredeyse tüm eğlence mekanları bomboştu.

    Beyoğlu, adı konulmamış bir yası yaşıyordu.

    Devlet erkanı, 6 yurttaşın yaşamını yitirdiği bombalı saldırıya rağmen resmi ziyaretlerini iptal etmezken, gittiği ülkelerde danslı gösterilerle karşılanırken; bu bombalı saldırı karşısında ulusal yas ilan etmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmazken, İstiklal Caddesi boylu boyunca yastaydı. Cadde’nin ziyaretçileri de bu saygı duruşuna aynı şekilde eşlik ediyordu.

    Toplumun bu hassasiyeti gösterebilmesi ne büyük bir erdem. Toplum böylesine bir erdemi sergilerken, Devlet erkanının bu yas haline bir türlü ayak uydurmaması, hatta bu saldırıyı alalade bir saldırı gibi sıradanlaştırmaya çalışması vahim!

    Oysa bu yas haline eşlik etmek demek, toplumsal adaletin onarılmasındaki ilk adım olabilirdi. Toplumsal adaletin onarılabilmesinin en önemli adımı ise gerçek bir soruşturmanın yapılabilmesi. 

    Bugüne kadar resmi kaynakların, iktidara yakın basın yayın kuruluşları tarafından kamuoyuna verdiği bilgilerin, çok doyurucu olduğunu söyleyemeyiz. Bugüne kadar yaşanılanlara baktığımızda, bu saldırının da faillerinin çıkarılması konusunda güven oldukça az. Bunun için son bombalı saldırıda yaşananları anımsamak yeterli.

    10 Ekim 2015 tarihinde 103 kişinin yaşamını yitirdiği Ankara Gar Katliamı hakkında açılan dava, 7 yıldır ilerlemiyor. Gar Katliamında yaşamını yitirenlerin avukatları, yıllardır iğne ile kuyu kazarken, Mahkeme ve Savcılık bu çabalara kayıtsız kaldı. Dava aynı zamanda İŞİD Terör Örgütü’nün Türkiye’deki örgütlenmesini, İŞİD’lilerin Türkiye’ye sınırdan nasıl geçtiğini, hangi kaynaklardan beslendiğini açıkça ortaya koyuyordu. Ancak soruşturma derinleştirilemediği için, dava gerçek failler ortaya çıkarılamadan, akıllarda çok sayıda sor işareti bırakarak, cezasızlığa doğru sürüklendi. Aynı 2015’de gerçekleşen Suruç katliamı, HDP Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırı gibi…

    7 yıldır yaşanan dava süreçleri, devletin gerçek bir irade gösteremeden bu davaların çözülemeyeceğini gösterdi. Deneyimler de bu iradenin yokluğunu ortaya koydu. Cezasızlıkla körüklenen bu yargılama süreçleri de yeni saldırıların adeta önünü açtı.

    Peki bundan sadece siyasi iktidar mı sorumlu? Ya siyasi iktidarı özellikle 2015 sürecinde yaşananlar üzerinden kötüleyerek, muhalefete geçen aktörler?

    Evet, dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’ndan bahsediyorum. “Bildiklerini açıklama” konusunda oldukça temkinli olan Davutoğlu’nun sessizliği, siyasi iktidarın sessizliğinden daha da korkutucu. Sincan Cezaevi’nde yargılaması süren Kobane Davası için tanıklığa yanaşmayan, siyasetçilerin tüm çağrılarına kulak tıkayan, gazetecilerin sorularını sessizlikle geçiştiren Davutoğlu, 2015 sürecine ilişkin gerçek adaletin sağlanamaması konusunda kendi sessizliğinin de bir payı olduğunu, 2015 sürecinin karanlıkta bırakılmasının 2022’deki bu saldırıya da zemin hazırladığını düşünüyor mu acaba?

    Dün Meclis’ten milletvekilleri, Davutoğlu’na yeniden seslendi, “Meclis’te bir Komisyon kuralım, gel bildiklerini anlat” dedi. Davutoğlu, buna da sessiz kaldı.

    İktidarın bu davaları karanlıkta bırakma politikasının yanında, muhalefetin de bu ürkütücü sessizliği eklenince, Beyoğlu’na sadece uzun bir yası tutmak kalıyor.  

  • Anadolu’nun Anıt Kenti’nde efsunlu bir yolculuk

    İki yanından devasa palmiyelerin fışkırdığı, önünde yemyeşil bir yolun serildiği asırlık bir kapıdan giriyoruz Anadolu’nun anıt kenti Tarsus’a…

    Bu kapı, kentte türlü efsaneleri dilden dile yayılan, tarihin en güzel, hırslı zeki kadın hükümdarı olarak bilinen Kleopatra’dan adını alıyor. Tarsus, Antik Mısır’ın son Helenistik kraliçesi Kleopatra’nın tarihin akışını değiştirecek aşkını yaşadığı yer…

    Antik yazarlardan Plutarchos, tarihin en ünlü karakterleri arasında yer alan Marcus Antonius ile Kleopatra’nın Tarsus’taki Kydnos Nehri’nde buluştuklarını anlatır. Efsaneye göre, Antonius’tan çok sayıda davet mektubu aldığı halde bunların hiçbirini dikkate almayan Kleopatra, bir saltanat kayığı ile Kydnos Irmağı’nın içlerine doğru yelken açıp, ilerleyerek Antonius’la dalga geçer. Antonius, tek başına makam masasındaki yemekte Kleopatra’yı beklerken, o altın yaldızla kaplı, erguvan renkli yelkenleriyle nehre açılıp, yöre halkının kendisine eşlik ettiği yol boyunca ilerler. Efsaneye göre, Antonius, bu gemiye gelir, akşam yemeği burada yenir ve tarihe damga vuran aşk hikayesi de Tarsus’ta başlar…

    Tarihte dilden dile yayılan güçlü aşk efsanesinin başladığı yerdir Tarsus. O efsaneler ilçede bugün dilden dile yayılıyor, kadınlar elleriyle ördükleri şile yazmalar üzerine Kleopatra’nın güzeller güzeli yüzünü işliyor. Bugün bizi Tarsus’ta ağırlayan da bir bakıma, tarihin bu en güçlü kadını.

    Tarsus’ta, bu yıl ilki yapılan Festivaldeyiz. İlçe’nin batısında bulunan Kleopatra Kapısı’ndan içeriye, yüzlerce kişi ile birlikte giriyoruz. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen misafirlerin oluşturduğu korteje,  Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin dünyanın 37 ülkesinden davet ettiği yüzlerce yabancı turistler eşlik ediyor. Kortejin en başında da Kleopatra’yı giydiği kıyafetler ve yaptığı makyajla temsil eden kadınlar var.

    Sadece Kleopatra mı?

    Efsanelerin ana vatanı, tarihin en mitolojik kadın kahramanlarından Şahmeran’ın da öldürüldüğü yer. Rivayet odur ki Tarsus Hükümdarı bir gün çok hastalanır ve Şahmeranın etini yemenin ona iyi geleceği söylenir. Vezir, Şahmeranın peşine düşer ve onu bir hamamda öldürür. Şahmeranın etini yiyen Hükümdar iyileşir, aynı eti yiyen Vezir ise ölür… Tarsus’ta kalıntıları bulunan 15. Yüzyıldan kalma Eski Hamam işte Şahmeran’ın öldürüldüğü hamamdır…

    Bu efsanevi yer, dinlerin de beşiği…

    Tüm tek tanrılı dinler tarafından Peygamber olarak kabul edilen Hazreti Danyal’ın yaşadığı yer Tarsus. Peygamberin yaşadığı yer hala “Daylam Peygamber’in Makamı” olarak, Makam Semti olarak duruyor. İlçede onu tasvir eden resimler ve mezarının kalıntıları saklanıyor. Hıristiyanlık dininin en önemli karakterlerinden Paulus, Tarsus doğumlu. İncil’de de adı geçen Paulus adına yapılan St. Paulus Kilisesi de bu yolculuk da sizi karşılıyor. Yolun sonunda ise Eski Camiii var. Dinlerin buluştuğu nokta olan Tarsus, beraber yaşamanın da simgesi aynı zamanda. Bu yüz yıllara meydan okuyan kardeşlik duygusu, Festivalin de ana teması. Festival’de kortej yürüyüşünün ardından güzel bir konserde buluşuyoruz.

    Festivalin açılış konuşmasını yapan Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, Tarsus’un bu asırlık vasiyetine şu sözlerle sahip çıkıyor:

     “Sizlere güzel şeyler söyleyenlerle, sizlere kardeşçe yaklaşanlarla, etnik ayrım yapmayanlarla, din, dil, ırk ayrımı, siyasi ayrımcılık yapmayanlarla beraber yürüyün. Ne çekiyorsa bu memleket ayrımcılıktan çekiyor. Ülkemizde kavga istemiyoruz. İnsanların ayrışmasını bölünmesini istemiyoruz. Böyle bir siyaset dilini de reddediyoruz. Burada dostça bir aradayız, bunu hep koruyacağız. Birliğimizi, kardeşliğimizi koruyacağız. Biz insanları buluşturacağız, kaynaştıracağız…”

    Tarsus’un adı Anadolu’nun Anıt Kenti olarak geçiyor… Dinlerin, efsanelerin, mitolojinin kenti… Tarihin en güçlü İmparatoru Büyük İskender’den, en güzel kadını Kleopatra’ya, efsanevi karakteri Şahmeran’dan, tüm tek tanrılı dinler tarafından peygamber olarak kabul edilen Hazreti Danyal’a, Aziz Paulus’a kadar; yüzlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapmış büyüleyici bir yer burası. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de tüm bu tarihi anlatırken, medeniyetlerin beşiğinden tüm ülkeye “kardeşlik” çağrısı yapıyor. Seçer, “İnsanlarımızı kaynaştırmak, onları bir araya getirmek, ortak dilde ortak vakit geçirmek, hoş vakit geçirmek” istiyoruz diyor. Mezopotamya’nın Anadolu’ya açılan kapısına herkesi davet ederken, kültür transferine de dikkat çekiyor. Kendisi de Tarsuslu olan Vahap Seçer’in çağrılarında vücut bulan kardeşlik ve ortaklık dileği, tam da bu toprakların yüz yıllara yayılan tarihinden besleniyor. 

    Hemen belirteyim, yakın tarih de Tarsus’un dikkat çekici özelliklerinden. Bunu Vahap Seçer’in bizi uğurlarken hediye ettiği kitaplardan anlıyorum. Vahap Seçer’in ekibi kent belleğini diri tutmak için yaptığı çalışmaları anlatırken, sadece asırlık tarihi değil Cumhuriyet döneminin de Tarsus’a bıraktığı mirası fark ediyorum. Vahap Seçer, sinemalardan karikatüre, savaşlardan spora, hatta çeşmelere kadar önemli bir bellek çalışması kazandırmış buraya. Seçer’in bize hediye ettiği kitaplardan okuduğum Cumhuriyet döneminin baloları, piyesleri, tiyatro festivalleri, sfenks karikatürleri de Tarsus tarihinin ilgi çeken bölümleri. 

    Sadece tarih mi? Bu festival boyu Tarsus’un orta alanına kurulu Gastronomi Merkezi de lezzetli bir tat bırakıyor damağımızda. Belediye Başkanı Vahap Seçer’in spesyali Tarsus Kebabı. Ama ürünler bununla sınırlı değil. Tarsus’un etli fındık lahmacunu, kerepiçi, kabak ve incir tatlıları başta olmak üzere kendisine has sayısız lezzeti var. Vahap Seçer’in özenle üzerinde durduğu ürün ise üzüm ve zeytin. Anlattıklarına göre, Tarsus Beyazı ve Sarı Ulak, Akdeniz’in geleneksel lezzetlerinden üzüm ve zeytinin, Tarsus florasında ün kazanmış türleri. Tarsus Beyazı çabuk tanelendiği için sofralık olarak tüketilen ve sadece Tarsus’ta yetişen üzüm çeşidi. Sarı Ulak ise oldukça dayanıklı bir zeytin türü. 

    Tarsus bu denli önemli, ama diğer taraftan da kadersiz… 

    Tarsus’un “kadersizliğinden” dem vuran da Tarsus Belediye Başkanı Haluk Bozdoğan. Bu hikayenin mutsuz bitmesini istemezdim ama Bozdoğan, bize, Syennesisler’den Persler’e, Roma İmparatorluğundan Selçuklular’a, Bizanslardan Araplara, Haçlılara, Ermenilere, Memluklara ve son olarak Osmanlı İmparatorluğu’na ev sahipliği yapmış bu tarihi yerleşim alanının, son çeyrek asrını akıl dışı bir karanlığa teslim edildiğini söylüyor. Haluk Bozdoğan’ın anlattıklarına göre burası, son 25 yıl tarihi efsanelerin dilden dile dolaşmadığı, insanların akşam saatlerinde evlerinden çıkamadığı, tiyatroların kapandığı, plajlarının kapandığı, fabrikalarının kapandığı sessiz bir yer haline getirilmiş. Haluk Bozdoğan, bu kısa sessizlik ve karanlık dönemini aşmaya niyetli. 2019 seçimlerinde belediye başkanlığı görevine gelen Bozdoğan’ın ilk işleri arasında halk plajını açmak, buraya bir tiyatro kazandırmak var. 

    Tam üç gün süren Festival’den her yere yayılan kardeşlik çağrıları kalıyor kulağımızda. Tarsus’taki üç gün Festival, sanki binbir gece masallarının içinde gezinmiş, mitolojik bir hikayenin parçası olmuş, efsaneleri görmüş hissi bırakıyor insanda. İki yanından devasa palmiyelerin fışkırdığı, önünde yemyeşil bir yolun serildiği asırlık Kleopatra Kapısı’ndan geri çıkarken, hafızamız büyülü hatırlarla dolu.

    Anadolu’nun Anıt Kenti’nde efsunlu bir yolculuğa çıkmak isteyenlere öneririm…

  • Bizi bekleyen tehlike!

    Sansür Yasası bizi nasıl mı etkileyecek? RTÜK’ün dün Tele1 için verdiği cezaya bakmak, yarın başımıza neler geleceğinin sadece bir örneği! 

    TÜK Tele1’e verdiği cezanın temeli, RTÜK Yasası’ndaki Sansür Yasası’na benzer bir düzenleme. Üstelik Ebubekir Şahin, bu konuyu resen RTÜK’ün gündemine almış. Yani Sansür Kurulu’na ikinci bir Ebubekir Şahin gelirse, bu kez kapatılma kalmayıp, hapse de atacaklar.

    RTÜK, dün yaptığı toplantıda, Tele1’e üç günlük ekran karartma cezası verdi. Yayını kaldırma değil, altını çizelim. Ekran karartma!

    Daha da tehlikesi RTÜK’ün daha önce verdiği başka bir ceza nedeniyle, bu cezanın TELE1’in lisansının iptaline kadar gidecek bir sürece, zemin hazırlamış olması.

    RTÜK’ün tam da seçim dönemine doğru muhalif kanallar nezdinde verdiği cezalar, TELE1’e son verilen cezalarla birlikte yeniden gündeme geldi. Anımsatalım, sadece 2021 yılında, Halk TV, Tele1, Fox TV, KRT ve Habertürk kanallarına toplamda 71 ceza verdi. Cezaların toplamı 21 milyon 500 bin TL!

    RTÜK, tüm kuralları ve kanun maddelerini muhalif kanalların sesini kısmak için böyle kullanırken, Meclis’te henüz kabul edilen Sansür Yasası, aynı cezaların internet sitelerine yayılmasına da zemin hazırlamış oldu. Hem de çok büyük benzerliklerle. Bunu ispat etmek için sadece Tele1’e verilen son cezanın ayrıntılarına bakmak yeterli.

    BAŞKAN RESEN GÜNDEME GETİRDİ

    RTÜK’ün söz konusu cezayı vermesinin nedeni TİP Milletvekili Sera Kadıgil’in, Gazeteci Enver Aysever’in programında sarf ettiği “Diyanet bu haliyle siyasal İslamcı gereçtir” sözleri.

    Edindiğim bilgiye göre, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, bu sözleri resen Kurul’un gündemine getirerek, ceza verilmesini istemiş!

    Vatandaşların şikayeti üzerine değil!

    CEZA ÖNGÖREN YASA SANSÜR YASASI İLE AYNI

    Tele1’e verilen ceza da 6112 Sayılı RTÜK Yasası’nın 8. Maddesinde düzenlenen, “Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek, toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz” hükmü gereğince verildi.

    Yasa, Sansür Yasası’ndaki “Halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saiki” ile hemen hemen aynı.

    Başından beri Sansür Yasası’nda bahsi geçen hükmün, “Halk arasında endişe, koruk veya panik yaratma saiki”nin ne anlama geldiğini sorguladık, muğlak olduğu gerekçesiyle her yöne çekilebileceğini ifade ettik. Bu yöndeki kaygılarımız, RTÜK cezası ile somutluğa kavuşmuş oldu.

    RTÜK bu sözleri “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” olarak yorumlayarak, cezayı verdi.

    Sansür Yasası yürürlüğe girince, aynı hükümler bu kez internet siteleri için kullanılacak.

    Yani Sansür Kurulu’nun başına ikinci bir Ebubekir Şahin bulabilirlerse, bu kez ekran karartmayla yetinmeyip, bu sözleri söyleyen, yayınlayan hatta yayan için cezaevinin kapısı açılmış olacak.

  • Ayrımcılığın dikalası: Başörtüsüne özgürlük; Alevilere devletleştirme!

    AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her seçim dönemi olduğu gibi bu seçim dönemine girerken de Aleviler’le ilgili bir açılımdan söz etmesi hiç şaşırtmadı. Ancak bu, öncekilere benzemiyor. Her yönüyle Alevi kesimini daraltma; bunun üzerinden de CHP Liderini esir alma hamlesi olarak görülüyor.

    Öncelikle, Erdoğan’ın bu açılımdan bahsettiği siyasi iklim pek manidar. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “başörtüsüne yasal düzenleme” çıkışında bulunmasının ardından, Cumhurbaşkanı da bu çıkışa “Anayasal düzenleme” vaadi ile yanıt vermişti. İki liderin başörtüsü çıkışının ardından, Erdoğan, Aleviler’e yönelik bir düzenleme ile kamuoyunun karşısına çıktı. Bir nevi, CHP Lideri’ne, “Sen benim bahçeme girersen, ben de senin bahçene girerim” demiş oldu.

    Ancak tarzı, Kılıçdaroğlu’nunkinden farklıydı. Halkın bir kesimine Anayasal düzenleme vaadinde bulunan Erdoğan’ın, diğer kesime Bakanlık içinde bir Başkanlık kurulmasından bahsetmesi elbette mezhepsel bir bilinçaltının ürünü, ayrımcılığın dikalasaydı.

    Usulen böyle;

    Ancak ortaya koyduğu modelin esasına girdiğiniz zaman çok daha büyük marazlar ortaya çıkıyordu. Erdoğan, özetle, Turizm ve Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir Başkanlıktan söz ediyor, Cemevlerinin bu başkanlığa bağlanacağını belirtiyor, dedelere maaş bağlanacağını söylüyordu. Muğlak söylemlerden anladığımız, Turizm Bakanlığı’na bağlı olan Başkanlık Cemevlerinin yönetimini belirleyecekti. Buna göre Başkanlık tarafından her bir Cemevi’ne memur, başka bir deyişle “kayyum” atanacaktı.  

    CEMEVİ’NE KAYYUM ATANIRSA

    Bu yaz HDP’nin Alevilere Eşit Yurttaşlık Kampanyası kapsamında HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile Aydın ve Manisa’nın uçsuz bucaksız köylerindeki Cemevlerini ziyaret ettik. Bu Cemevleri, yöre insanının ekmeğinden arttırıp, dişleri tırnakları ile yaptırdıkları mekanlardı. İçinde kadınların rahatça oturdukları, bahçesinde çocukların koşturdukları, insanların evlerinden getirdikleri türlü kitaplarla dolu büyük kütüphanelerin bulunduğu; yöre halkının istediğinde pilavlarını yaptığı, istediğinde oturup kaynaştıkları; ibadethanelerini rahatça yapıp, sohbetlerin gerçekleştirip, cenazelerini kaldırdıkları yerlerdi.  

    Düşünün ki; böyle bir ortama bir kayyum atandı? Muhtemelen tüm birlik ve beraberliği, doğal ortamı bozan bir adım olacak bu. Kütüphanedeki kitapların denetime girip, ibadethanelerin teker teker Bakanlığa sorulduğu bir ortam.  Oldukça endişe verici!

    CEMEVLERİNDEN CENAZE KALKACAK MI? 

    Cemevlerinin Bakanlığa bağlanmasının ortaya çıkaracağı olumsuzlukların haddi hesabı yok. Ama benim en çok merak ettiğim, ibadethane statüsüne alınmayan ve Kültür Bakanlığı’na bağlanan bir mekandan cenaze kaldırılıp, kaldırılmayacağı…

    Bu ülkede milyonlarca insanın cenazesi Cemevlerinden kalkar. Erdoğan’ın bahsettiği modelin hayata geçmesi durumunda, cenazelerin Cemevlerinden kalkıp kalkmayacağını çok merak ediyorum.

    Merak ettiğim başka bir konu daha var. O da geçen günlerde Aleviler’in LGBTİ+ bireylere kucak açmasıyla ilgili. LGBTİ+ bireyler cenazelerini Camii’lerden kaldırırken bir dizi sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı LGBTİ+ bireylerin taleplerinin aksine bir kural koyarak, nüfus kağıdına göre gasilhanede yıkama işleminin yapılacağını belirtiyor. Trans bir kadın gömülürken, İmam “er kişi” niyetine diyor. Camii’ye gelenler dışlanıyor ve LGBTİ+ bireylerin anlattığı daha bir çok sorun… LGBTİ+ bireyler geçtiğimiz aylarda İzmir’de cenazelerinde yaşadıkları sorunları dile getirmiş, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez de “Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+  bireylere sonuna kadar açık” demişti. Şimdi, Camii’lerde yaşanan sıkıntılar Cemevleri’ne de dayatılacak mı?

    Bu küçük bir ayrıntı değil. Bu tam olarak Cemevlerinde yıllardır yaratılan birlik ve beraberlik kültürünün, Erdoğan modeli ile yıkılıp, yıkılmayacağına ilişkin bir kaygının sonucu…

    Peki Turizm Bakanlığı Cemevlerine atadığı memurlar eliyle ne yapacak? Alevilerin dediği gibi namaz mı dayatılacak, yoksa sunni eğitim mi? Bu ve daha pek çok soru var akıllarda…

    Bu soruların hepsinin olumsuz olarak pratiğe geçmesinin de tek bir sonucu var, o da Alevilerin devletleştirilmesi!

    Buna da tüm Aleviler, topyekun karşı çıkıyorlar.

    KILIÇDAROĞLU’NU KİMLİK SİYASETİNE HAPSETME PROJESİ 

    Peki Erdoğan, bu proje ile Aleviler’in desteğini alamıyorsa, nasıl bir siyasi bir beklenti içinde olabilir?

    Erdoğan, tam da böyle bir proje üzerinden kavga etmek istiyor olabilir. Aleviler’le değil, Alevi kimliği tartışma konusu olan olası Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu ile…

    Erdoğan’ın son projesindeki asıl hedefi Kılıçdaroğlu. “Ben senin bahçene girdim” diyen Erdoğan, bahçeyi talan etmeye doğru ilerlerken, Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir pozisyon alacağını bekliyor. Kılıçdaroğlu, savunmaya geçerse muhtemelen Cumhurbaşkanlığı propagandası süreci boyunca Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden bir siyaset alanı yaratarak, onu buraya hapsedecek. Kılıçdaroğlu, savunmaya geçmezse, bu Aleviler’i kendisine küstürecek…

  • CHP Başörtüsü konusunu neden gündeme getirdi?

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçen sene kasım ayında helalleşme ifadesini kullandı, ondan sonra uzun bir liste hazırlayıp yola çıktı. Bu listede Emine Şenyaşar’dan İŞİD tarafından katledilen Fethi Şahin’e kadar çok sayıda isim vardı. Listenin en önemli ayrıntısı ise kuşkusuz, 28 Şubat mağdurlarıyla bir araya geldi o toplantıydı…

    Kılıçdaroğlu, önce katıldığı bir televizyon programında, kendisinin de 28 Şubat mağduru olduğunu söyledi. 28 Şubat sürecinde Başbakanlık tarafından fişlenen bir bürokrat olduğunu belirtti, ardından İstanbul’a gidip, başörtüsü mağdurlarıyla bir toplantı yaptı. Sonra, 6 Temmuz’da, başörtüsü nedeniyle öğretmenlik mesleğinden çıkarılan bir öğretmeni, evinde, eşi Selvi Kılıçdaroğlu ile ziyaret etti. Son olarak da tarihler 14 Ağustos’u gösterdiğinde, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda İstanbul’da, yaklaşık 50 kişinin katıldığı bir “helalleşme” toplantısı düzenledi.

    “Helalleşme” adı altında tüm toplum kesimleriyle kucaklaşmak için yola çıkan Kılıçdaroğlu’nun, yaz boyunca muhafazakar kesimle sürekli bir araya gelmesi, kuşkusuz iktidar bloğunda büyük rahatsızlık yarattı. O rahatsızlığın işaretlerini yandaş medyanın manşetlerinden okumak mümkündü. Zira yandaş medya Kılıçdaroğlu’nun İstanbul İl Başkanlığı’ndaki helalleşme toplantısını “tiyatro” olarak manşetine taşımış; toplantıyı düzenleyen Fatma Yavuz’a itibar suikastinde bulunmuştu.

    Amaç kuşkusuz CHP’nin bu konudaki tarihsel misyonunu ortaya koyup, “Parti’nin samimi olmadığını ortaya koymaktı.” Bunu, helalleşme toplantısını kaleme alan Ahmet Hakan’ın Hürriyet Gazetesi’ndeki satırlarından açıkça okumak mümkündü:

    “Helalleşme sözcüğünden tiksiniyorlar. ‘Biz helalleşecek bir şey yapmadık ki’ diyorlar, başka da bir şey demiyorlar. ‘Ne helalleşmesi!  Onlara günlerini göstereceğiz’ duygusundalar. …”

    CHP’de ajanda işlemeye devam etti. En nihayetinde, CHP Lideri sosyal medya hesabından, bir video yayımlayarak, başörtüsüne yasal güvence verilmesini teklif etti. Sonra da bunu Salı günkü Grup Toplantısında tekrarladı.

    CHP’nin bu adımları, başörtüsü sorununu tekelinde tutan ve bunun üzerinden iktidarın yolunu döşeyen AKP için dehşet vericiydi. Önce bunun nedenlerini, ardından Erdoğan’ın kendi deyimiyle topu nasıl göğüslediğini değerlendirelim.

    Türkiye, seçim sathı mahalline girdiğinden bu yana genel kanı, ekonomik krizin AKP iktidarını etkileyeceği yönünde. Açıkçası yapılan anketlerde ortaya çıkan düşüş de iktidarın eski gücünü bulamadığı kanısının açık delilleri. Peki ekonomi her konuda belirleyici mi? Siyasi söylemle, tencere hem getirir, hem götürür mü?

    Ben bu konuda çok emin değilim. Son olarak Gezici Araştırma koordinatörü Murat Gezici, bir televizyon programında yaptığı konuşmada, AKP seçmenlerinin bazıları üzerinde, hala kazanılmış demokratik haklarının öncelik olduğunu belirtiyordu. Yani AKP seçmeni için ekonomiden öncelikli bazı konular vardı. Bu konuların başında da benim aklımda başörtüsü olarak şekillenen, Gezici’nin bahsini ettiği demokratik haklar geliyor.

    Hal böyleyken, yandaş medya, Kemal Kılıçdaroğlu’nun her helalleşme adımını, “samimiyetsizlikle” itham ederek, aslında vatandaşlara, CHP’nin iktidarında haklarının kaybolacağı propagandası yaptı. Bu yüzden de CHP’nin başörtüsü başta olmak üzere muhafazakar kesime vereceği, önemli bir garanti olmalıydı. Kılıçdaroğlu, bu garantiyi yasal düzenleme sözü vererek, yerine getirdi.

    Peki Kılıçdaroğlu bunu tek başına mı yaptı? Önceki gün gazetecilerle bir araya gelen Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerine bakılırsa, tek değildi. Davutoğlu, bu konunun, başından beri 6’lı Masa’nın gündeminde olduğunu söylüyordu:

    “AK Parti ve MHP’nin 28 Şubat korkusu üzerinden yürüttüğü ve kendi kitlelerini konsolide etme çabasına karşı ne tedbirler almak gerekir, muhafazakar kitlelelirn kaygılarını Altılı Masa toplantılarında hep görüştük.”

    Davutoğlu, 2 Ekim’deki 6’lı Masa buluşmasında bu konunun spesifik olarak gündemlerine gelmediğini  sözlerine ekliyor…

    Davutoğlu, “Altılı Masa’da ben varım” diyerek, muhafazakarların  muhalefet bloğuna yönelik kaygılarını gidermeye çalışıyor. İttifak bloğunda bugüne kadar Saadet Partisi’nin üstlendiği rolü bir bakıma yüklenmeye çalışıyor. Tek değiller, Babacan da bu görüntüde yanlarında.

    Peki, Türkiye’nin yakın siyasi tarihi açısından pek önemli olan bu tartışma Z Kuşağında nasıl yankı buluyor. Yine anketlere bakılırsa, Z kuşağı bu tartışmalardan uzak. Son olarak Yöneylem Araştırma, AKP’nin 2002’deki oy seviyesinin altına indiğini ortaya koydu.

    Bunda sadece siyasi tercihler değil, doğal sirkülasyonun da katkısı var. Daha önce SETA’nın yayımladığı bir rapora göre, 2002’de AKP’yi iktidar yapan kitle doğal sirkülasyon nedeniyle eridi. SETA’ya göre onun yerine gelen Z Kuşağı’na AKP’nin bir vaatle gelmesi gerekiyordu. 

    Elinde ekonomik krizden başka bir şey kalmamış olan AKP’ye bu yeni vaat de Kılıçdaroğlu’nun “eski Türkiye” hatırlatmasıyla geldi. Eski Türkiye’nin korkuları üzerinden yeni Türkiye vaadi Z Kuşağı’nı nasıl etkiler bilinmez ama AKP’nin bu düğümü çözecek adımı CHP’den görmesi hayli tartışmalıydı.

    Kulislerde CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun AKP’de, başörtüsüne ilişkin yasal düzenleme çalışmalarını duyması üzerine ön almak için böyle bir adım attığı konuşuluyor. Son aylarda yaşanan atışmalara bakılınca kulağa olası gelen bu senaryoya göre, AKP’nin Devrim Kanunları üzerinde yaptığı ve seçim kampanyası olarak gündeme getireceği bu çalışmaya Kılıçdaroğlu, çalım atmak istemişti. Son günlerin moda deyimiyle, rol çalmak istemişti.

    Bugüne kadar ÖTV indirimi, KYK borçlarının silinmesi gibi konularda başarılı bir şekilde bunu yapan Kılıçdaroğlu, aslında tuzağa mı düştü? Erdoğan’ın deyimiyle, “Kılıçdaroğlu pas attı, kendisi de topu göğüsledi mi?”…

    CHP’deki analizlere kulak asarsak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda bir yol haritası mevcut. Bunu bir satranç oyunu gibi görüyorlar, Erdoğan’ın bu hamlesine karşı geliştirecekleri pozisyonları ceplerinde. Sadece zaman bekliyorlar.

    Nasıl bir zaman?

    AKP Kulisleri çok hareketli. MYK üyeleri ile milletvekillerinin çalışmaları başladı, Pazartesi günü Anayasa taslağının Kabine Toplantısına yetiştirilmesi gündemde. Onay görürse de Salı veya Çarşamba günü TBMM Başkanlığına sunulacak.

    Sonra da CHP’nin salvoları ardı ardına gelecek. En azından CHP Genel Merkezi’ndeki tutum bu. Genel Merkez böyle ama CHP tabanının bu ve benzeri çıkışlara itirazını da göz ardı etmemek gerek. CHP Genel Merkezi de özellikle Alevi tabanının oyunu cepte hazır sanmamalı.

  • Anayasa çıkışındaki amaç gerçekten başörtüsü mü?

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “böşörtüsü” çıkışına Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Anayasa salvosu geldi. Tartışma başladı…

    Erdoğan’ın bugünkü grup toplantısındaki en dikkat çekici bölüm, hem başörtüsü sorununu kendi iktidarının çözdüğünü söyleyip hem de bu sorunu çözmek için Anayasa değişikliği çağrısı yapması oldu. O çağrıyı yaparken de araya iki cümle sıkıştırdı ve dedi ki:

    “Aile kurumumuzu güçlendirecek ilave değişiklikler yapalım.”

    Erdoğan bunu söylediği anda, benim gözümde işin rengi değiştirdi. Madem başörtüsü sorunu yoktu, Anayasa değişikliğindeki amaç aslında bu muydu?

    Nasıl mı?

    Hafızalarınızı tazeleyim…  Sizi 2010 yılındaki Anayasa değişikliği sürecine götüreyim.

    AKP, 2010 Anayasa taslağını önümüze getirdiğinde Meclis’teydik. Ben taslağı alıp da ilk maddesini okuduğumda, gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Zira ilk madde şu şekildeydi:

    “Devlet, çocuk istismarı, cinsellik ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır.”

    İstismar ve şiddet pek anlaşılırdı lakin, burada geçen “cinsellik” ifadesinde bir sıkıntı vardı. Hemen Avukat Hülya Gülbahar’ı aradım. Zira o da benden farksız düşünmüyordu. Bize burada sıkıntı olduğunu düşündürten, tam bu taslak önümüze geldiği zamanlarda, parklarda oturan gençlere Zabıta tarafından ceza kesilmiş olmasıydı. Bu işte bir tuhaflık vardı, o tuhaflıkları kaleme aldığım yazı Habertürk Gazetesi’nde ertesi gün manşet olmuştu.

    Hülya Gülbahar da boş durmamış, kadınları topladığı gibi Meclis’e gelmişti. Uzun görüşmeler, tepkiler sonucunda, AKP geri adım attı!

    Madde, “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır” diye değiştirildi.

    “Cinsellik” ifadesi madde metninden çıkarıldı.

    Çıkarılmasa ne olurdu? O zaman bulunduğumuz ortam, bu ifade çıkarılmasa Ahlak bekçilerinin sokaklardaki gençlere müdahale edeceği yönündeki kaygılarımızı arttıran cinstendi. Bugün geldiğimiz nokta ise LGBTİ+’lere yönelik tartışmaları akıllara getiriyor!

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Talimatı aldık, çalışmalara başlıyoruz” dedi.

    Taslak çok uzun sürmeden, ortaya çıkacak.

    AKP Grubu, 2010’dan bugüne neyi çantasında sürüklemiş, o gün göreceğiz.

  • CHP’li belediyelerde aslında ne oldu?

    Önce Mersin, ardından İzmir. Son bir haftada siyasi iktidarın zoraki soruşturmalar ve algı operasyonlarıyla hedef yaptığı iki ilin belediye başkanı hafta sonu Ordu’da buluştu; Seyit Torun aracılığıyla kamuoyuna mesaj verdi. Sonra da kenti sokak sokak gezip, o operasyonların boşa çıktığını gösterdi.

    Son bir haftadır Mersin Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi hakkında yazılan yazılar ve yapılan yorumlar, iktidarın yankı odalarında nasıl bir etki yarattı bilinmez ama iki başkanla geçen hafta sonu sokağa çıktığımda gördüm ki; o operasyonların hiç ama hiç katkısı olmamış.

    Biraz uzun bir yazı olacak, ama tane tane anlatmakta fayda var. Önce Mersin’de ardından İzmir’de ne olduğunu bir anlatalım. Kafa karışıklıkları giderilsin.

    MERSİN’DE NELER YAŞANDI?

    26 Eylül günü, Mersin Polisevi’ne saldırı düzenlendi. Süleyman Soylu’nun verdiği bilgiye göre, 2 kadın terörist, çantalarıyla birlikte Polisevi önünde nöbet tutan polislere ateş açıyor ve çatışma çıkıyor. Daha sonra iki ayrı patlama gerçekleşiyor ve İçişleri Bakanı’nın verdiği bilgiye göre, iki kadın kendi sırtlarına koydukları bombaları patlatıyorlar. Burada iki kadın teröristle birlikte, bir polis de yaşamını yitiriyor.

    Olayla ilgili olarak Anadolu Ajansı, iki kadın teröristin saldırısı için “PKK saldırısı” manşeti attı. Gazeteci Ruşen Takva ise olayı HPG’nin üstlendiğini açıkladı.

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, olayın ilk anında yaptığı açıklamada, buradaki kadınlardan birinin isminin “Dilşah Ercan” olduğunu açıkladı. Ancak bu isim oldukça tartışmalıydı…

    Dilşah Ercan, Yorum Gazetesi ve Yeni Özgür Halk Dergisi’nde çalışmış. Hakkında toplatma kararı olan Yeni Özgür Halk Dergisi’ni kargodan alırken polisler tarafından gözaltına alınıp, tutuklanmış. Hakkında bazı eylemlere de katıldığı gerekçesiyle PKK örgüt üyeliğinden dava açılmış. 8 yıl 9 ay hapis cezası alarak, Karataş Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmiş. 3. Yargı paketi ile 2013 yılında serbest bırakılmış bir kadın.

    Tutuklu gazeteciler listesinde ismi geçiyor. O listelerden biri de CHP’nin yaptığı liste. Soylu bu ismi açıklar açıklamaz, Mersin’deki saldırı ile CHP’nin tutuklu gazeteciler listesi üzerinden bir bağ kurulmaya çalışılıyor. Hatta ilk mesaj AKP’li Hamza Dağ’dan geliyor. Dağ, “Terör örgütleriyle kol kola olmayı normalleştiren Kılıçdarolu” ifadesini kullanıyor, sosyal medyadan.

    Takvim Gazetesi “İşte namussuz siyaset” başlığıyla haberi verirken, yasalarla kamu yayıncılığı yapması gereken TRT de yandaş gazete manşetlerini atarak, “Mersin’deki saldırının faili de CHP’nin tutuklu gazeteciler raporunda” diye haberi verdi.

    29 Eylül’de saldırıyı üstlenen HPG’nin yaptığı açıklamada ise saldırıdaki ismin Dilşah Ercan olmadığı açıklandı. Açıklamaya göre o saldırı düzenleyenlerin adı Dilara Ürper ve Emel Feremez Hisên’di… Aynı anda Kemal Kılıçdaroğlu da İçişleri Bakanına “2 gündür yalan söylediniz, havuz medyası manşetler attı” dedi ve saldırganların DNA raporlarını açıklamaya davet etti.

    Kılıçdaroğlu’na göre devlet burada Başsavcılığın DNA raporunu saklamıştı! Bunun nedeni de saldırı üzerinden CHP ile bir bağ kurma çabalarıydı. Kılıçdaroğlu’nun çıkışıyla birlikte bu Mersin saldırısına dair soru işaretleri ortaya çıktı.

    Ve ilginç bir şekilde bir önceki gün, yani 28 Eylül’de, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla Mersin’de başka bir soruşturma için düğmeye basıldı. Bir şafak operasyonuyla Mersin Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Daire Başkanı Bedrettin Gündeş, gözaltına alındı. Gündeş, 29 Eylül’de de tutuklandı. Yandaş medya organları, zorlama bir yorumla, Gündeş’in tutuklanması ile Polisevi baskını arasında bağ kurmaya çalıştı.

    Bedrettin Gündeş’in ifade tutanaklarına baktım.

    Gündeş hakkında bir gizli tanık ifadesi bulunuyor. Bu ifadede, “Güneş’in, PKK örgüt yöneticileri ile gizli görüşmeler sağladığı ve Avrupa’nın üst düzey sorumlularından biriyle fotoğrafının bulunduğu, örgüte para aktardığı, ” iddia ediliyordu. Gündeş, suçlamaları kabul etmedi.

    İfadelere göre, Gündeş’e, bir terör örgütü üyesi ile çekilen fotoğrafı gösterilmiş. Gündeş, 2014 yılında Toroslar Belediye Başkan adayı olduğunu ve söz konusu fotoğrafların Demirtaş Mahallesi’nde gittiği bir düğünde çektirildiğini anlattı. Bu fotoğrafları çektirdiği şahısları ise tanımadığını söyledi. “Belediye başkan adayı olduğum süreçte binlerce fotoğraf çektirdim” diye yanıt verdi.

    KURBAN BAYRAMI AFİŞLERİ

    İfadede, Kurban Bayramı afişleri de gündeme geldi.

    “1 Temmuz 2022 tarihinde ilimizin farklı noktalarında bulunan bilboardlarda, ‘Paylaşmanın, Kavuşmanın, Kaynaşmanın Bayramı’ şeklinde baş harflerini PKK yazısının oluşturduğu afişler asıldığı görülmüştür. …Söz konusu afişler kim tarafından belirlendi? Bu afişlerin asılması talimatını kim verdi?” sorusu yöneltildi.

    Gündeş, bu soruya şu yanıtı verdi:

    “Büyükşehir Belediyesinde özel günler için bu tür afiş, etkinlik tasarımları, hazırlayan grafik ekibimiz bulunmaktadır. Bu ekip grafikleri hazırlayıp, onaya sunar. Akabinde yayınlanmaları yapılır. Söz konusu afişin kesinlikle örgütsel amaçla hazırlanması söz konusu değildir. Tamamen tesadüf olmuş ve gözden kaçmış bir afiştir. Yaratılabilecek siyasi algının önüne geçmek için de kaldırılarak, yerine yenileri asılmıştır.”

    Gündeş’in, Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nce alınan 16 sayfalık ifade sorgu tutanağını, sayfa sayfa okudum. Bu tutanakların hiçbir bölümünde Mersin Polisevi saldırısı ile ilgili tek bir ifade bulamadım.

    Buna rağmen, Yeni Şafak Gazetesi, 28 Eylül 2022 tarihinde, Gündeş’in gözaltına alındığı operasyon haberini, “PKK saldırısı sonrası Mersin Büyükşehir Belediyesi yöneticisi Bedrettin Gündeş operasyonla gözaltına alındı” başlığıyla verdi. Haberde, “PKK terör örgütü tarafından geçtiğimiz günlerde Mersin’in Mezitli ilçesinde bulunan polisevine gerçekleştirilen saldırıyla bağlantılı kişilerin araştırılması devam ediyor. Sabah saatlerinde Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde, İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gerçekleştirilen çalışmada 30 kişi gözaltına alındı. Polisin zanlıları yakalamaya yönelik çalışmaları devam ediyor” ifadelerine yer verildi.

    Sabah Gazetesi ise Gündeş’in tutuklanma haberini, “26 Eylül’deki polisevine yönelik hain saldırı sonrası PKK terör örgütünün ildeki faaliyetlerine yönelik yapılan soruşturma kapsamında yeni bir operasyon için düğmeye basıldı. … Şüpheliler arasında Mersin Büyükşehir Belediyesi Basın Daire Başkanı Bedrettin Gündeş de yer alıyor” ifadelerine yer verildi.

    Bir not daha… İfade tutanaklarında Gündeş’e sorulan gizli tanık beyanlarının tarihleri de dikkat çekici. Gizli tanığın ifadesi 2019 tarihli bir dosyadan! Kurban Bayramı dışındaki suçlamaların tarihi ise 2014. 

    Ama nasıl oluyorsa, tüm bunlar yandaş medya tarafından, 26 Eylül’de düzenlenen bir saldırı üzerinden irtibat kurdurularak, servis ediliyor. Bu iki farklı soruşturma üzerinden, bir algı çalışması yapılmaya çalışılıyor.

    Görünen o ki; yandaş medya gerek tutuklu gazeteciler listesi üzerinden olsun gerek de Bedrettin Gündeş soruşturması üzerinden olsun, CHP ile Mersin Polisevi saldırısı üzerinden zorlama bir bağ kurmaya çalışıyor. Ama tutmuyor!

    İZMİR’E 26 YIL SONRA GELEN SORUŞTURMA

    İktidarın hedefindeki bir diğer CHP’li belediye ise İzmir…

    Geçtiğimiz günlerde İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılını görkemli bir törenle kutlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, törende yaptığı konuşma ile iktidarın hedefindeydi.

    Soyer, 9 Eylül’deki etkinlikte, “100 yıl önceydi. Bu toprakları yönetenler gaflet, delalet ve hatta hıyanet içindeydi. Gençleri, kadınları ve geleceği hiç düşünmediler. Sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün milleti ateşe attılar” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu sözlere, “Birileri İzmir’in Yunan’dan kurtuluş gününü Osmanlı’ya hakaret günü haline getirirken, biz ecdadımıza layık olmaya çalışıyoruz” diye yanıt vermiş, Tunç Soyer, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli başta olmak üzere iktidarın hedefi haline gelmişti.

    Aradan 1 ay bile geçmedi, İçişleri Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı hakkında ilginç bir soruşturmanın kapağını açtı. Üstelik o soruşturma tam 26 yıl öncesine aitti…

    Olay 1987 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Çankaya’daki bir arazisini vererek, Hilton Oteli’nin yüzde 23,3 hissedarı olmasına ilişkin. Zira iddiaya göre, Hilton Oteli’nden paralar tahsil edilmeyerek, kamu zararına neden olunmuştu. Burhan Özfatura döneminde yapılan otelin otopark gelirlerinin yüzde 50’si de belediyeye verilmesi gerekirken, yıllar boyunca tahsil edilmemişti. İşte bu konuyla ilgili Tunç Soyer hakkında İçişleri Bakanlığı soruşturma izni verdi!

    Hemen belirtelim 1987 yılındaki o anlaşmayı imzalayan Özfatura hakkındaki soruşturma zamanaşımından düşmüş.  

    Tunç Soyer’in Seferihisar Belediye Başkanı olduğu döneme ilişkin olarak da 2017 yılında, yani bundan tam 5 yıl önce, kurduğu Kalkınma Kooperatifi için izin almamış olması da İçişleri Bakanlığı tarafından bugün açılan soruşturmanın ikinci konusu.

    Üçüncü konu da, Yurt dışında yaşayan Prof. Ayşen Uysal’a yönetim kurulu toplantılarına katılmamasına karşın huzur hakkı verilmesi ile ilgili.

    UYDURUK VE ZORLAMA ALGI OPERASYONLARI 

    Hafta sonu Ordu’da CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının bir araya geldi buluşma da işte tam böyle bir atmosferde gerçekleşti. CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanları, CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun’un ev sahipliğinde Ordu’da bir araya geldi.

    Tüm bu kampanyaya karşın başta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ile Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer’i oldukça dinamik ve enerjik gördüğümü söyleyebilirim. Açıkçası ne Seçer ve Soyer, ne diğer belediye başkanları ne de ev sahibi CHP’li Torun bu kampanyadan hiç de etkilenmişe benzemiyordu.

    Zira Torun da bu kampanyanın ne kadar iliştirilmiş ve zorlama bir kampanya olduğunu, Ordu’dan, kamoyuna, “Uyduruk ve zorlama algı operasyonlarıyla belediye başkanlarımıza kumpaslar kurulmaktadır” diye açıkladı.

    CHP’ye göre bunlar algı operasyonları dışında bir şey değil. Algı operasyonuna verilecek en güzel yanıt da CHP’li belediye başkanlarını yan yana ve halkla beraber göstermekti. Hafta sonu Ordu’da da bu görüntü verildi.

    Ordu’da belediye başkanları önce Seyit Torun başkanlığında uzun bir toplantı yaptı. Toplantıdan sonra kamuoyuna açıklama yapan Torun, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ilişkin çıkan haberlere dair, “Mersin Büyükşehir Belediyemizi ve CHP’yi terörle yan yana getirme hadsizliğinde bulunan tüm çevreleri en güçlü şekilde kınıyoruz” değerlendirmesini yaptı.

    Mersin Polisevi’ne düzenlenen saldırıdan da siyasi iktidarı sorumlu tuttu:

    “Asıl milli güvenlik sorunu olanlar, Teröristlerin ayakkabı numarasına kadar biliyoruz deyip, saldırılara engel olmayı başaramayanlar ve şehitlerimiz üzerinden ucuz siyaset yapanlardır.”

    Torun’un İzmir için de bir mesajı vardı:

    “İzmir’in kurtuluşunun 100. Yıl dönümündeki görkemli kutlamalara ortak olamayanların hazımsızlık içinde olduğunu biliyoruz. Bu soruşturmalarla belediye başkanlarımıza itibar suikasti düzenlendiğini biliyoruz. Bu itibar suikastlerine asla pabuç bırakmayacağız.”

    KİM İNANIR? 

    Cumartesi sabahı yapılan bu toplantıdan sonra ne mi oldu? Belediye başkanları toplandıkları Boztepe’den gruplar halinde teleferiğe binerek, Ordu Merkeze indi. Vahap Seçer ile Tunç Soyer’in aynı teleferiğe bindiğinin altını çizeyim. Sonra da belediye başkanları, Ordu’nun sokaklarını bir bir turladı.

    Evet bugün ana akım medyanın yüzde 80’inin sermaye sahipliği direk iktidar organına geçmiş durumda. Onlar da sabahtan akşama kadar yukarıda sık sık örneklerini verdiğim manşetleri atıyorlar.

    O manşetlerin sonucunu hafta sonu Ordu’da gözlemleme olanağım oldu. Ordu sokaklarında büyük bir sevgi seli vardı belediye başkanlarına karşı… Hatta bir vatandaşın, arkadaşlarımın mikrofonuna eğilip, “Bakın burada belediye başkanları serbestçe geziyor, biz kendi belediye başkanımızı daha görmedik” diyip, AKP’li Ordu Belediye Başkanını Ordu’nun merkezinde topa tuttuğu da kayıtlara geçsin.

    O manşetlerle yaratılmak istenen algı operasyonunun sonuç vermediğini Ordu gösterdi. Ya 20 yıla yayılan büyük operasyonlarla elde ettikleri ana akım medya artık gerçekten hiç ama hiç okunmuyor; ya da okunsa da kimse bunlara inanmıyor.

  • Kızık’ın kadınları, Tuba’nın çığlığı ve Kılıçdaroğlu…

    Çocuğunun servis parasını ödeyemediği için okula gönderemeyen bir anne, yem fiyatlarından şikayet eden çiftçi bir kadın, ayrıldığı erkek tarafından boğazı falçatayla kesilen bir akademisyen… Ve benzer dertlerden muzdarip onlarca kadın, dün CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Ankara’ya kilometrelerce uzakta bir köyde buluştu. Buluşmanın nedeni ise hep beraber bir kadın hikayesini izlemekti.

    O buluşmaya ben de gittim. Ankara’ya tam 42 kilometre uzaklıktaki Kızık Köyü’ndeyiz. 20 yılı aşkın süredir bu kentte olmama rağmen ilk kez adım attığı köyün ünü, bölgede bireysel silahlanmanın en yüksek olduğu yer olmasından kaynaklanıyor maalesef. CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka da bu özelliği nedeniyle, bu köyde bir kadına şiddet belgeseli izletmeye karar vermiş, baş konuklar arasında 300’e yakın kadın ile CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu var.

    Salonu dolduran kadınlar, şalvarları ve tülbentleri ile salondaki plastik sandalyedeler. Onlara eşlik eden erkekler ise ya salonun arka tarafında ya da ayaktalar. Az sonra belgeselin gösterileceği sinevizyon perdesinin önüne önce bir kürsü kuruluyor.

    Kürsüye çıkan ilk kadın, yoksulluğundan şikayet ediyor. Ve kilometrelerce uzaklıktaki köyünden okula göndermek istediği çocuğunun servis parasını ödeyemediğini bu nedenle de servis şoförünün artık öğrenciyi okula bırakmadığını anlatıyor. Onun hemen arkasından kürsüye çıkan çiftçi bir kadın ise un ve buğday fiyatlarından şikayet ediyor, “Neden biz dünyadaki diğer çiftçiler gibi olamıyoruz?” diye de soruyor. Heyecanı yüzünden okunan başka bir kadın ise “Elektrik su çok pahalı” demekle yetiniyor, zaten başka ne denebilir ki?

    Yoksulluğun ve krizlerin en büyük bedelini ödeyen kadınlar ve çocuklar, bugün kente çok uzak bir noktada hep beraberler ve yoksulluğun onların hayatlarını nasıl da derinden etkilediğini tek tek anlatıyorlar. Fonda, “Hak hukuk adalet, işte Kılıçdaroğlu” diye söylenen bir şarkı, açıkçası büyük salon toplantılarındaki itiş kakış bir lider hayranlığı yok burada, öyle ağır öyle içten huzurlu bir ev sahipliği var. Kılıçdaroğlu kendisiyle selfi çektirmek isteyen köylü kadınları kırmazken, Selvi Hanım çocukları sırasıyla kucağına oturtturuyor. Kadınların ardından kürsüye gelen Kılıçdaroğlu, “Annelerin büyük dram çektiğini, büyük sıkıntılar yaşadığını biliyorum. Elektrikti, doğal gazdı, yakıttı… bunların tamamını biliyorum. Zaten siyaseti de bunun için yapıyorum. Yorulmaktan söz ediyorsunuz, yorulmak bize haram. Ta ki bu ülkede huzur oluncaya kadar, bunun mücadelesini vereceğim” diyor.

    Sonra Kızık Köyü Evi’nin plastik sandalyelerinde oturan kadınlar, sessizlik içinde Töz belgeselini izlemeye başlıyorlar. Neşe Uğur Nohutçu’nun yönetmenliğini yaptığı Töz, seramik sanatçısı Tuba Batu’nun hayat hikayesini anlatıyor. Fiziksel engelli kızı Özüm’ü dünyaya getirdikten sonra eşinden ayrılan Batu’yu kamuoyu ayrıldığı erkek tarafından uğradığı saldırıyla tanıyor. Ayrıldığı erkeği daha önce polise şikayet etmesine rağmen korunmayan Batu’nun, bu saldırıda falçatayla boğazı kesilmişti. Tesadüfen orada bulunan bir doktorun müdahalesiyle hayata tutunan Batu, belgeseldeki anlatısıyla “Şimdi evli, iki çocuklu ve iki kedili; üstelik büyük üç katlı bir sanat atölyesinde yaşamını devam ettiriyor”. Töz, onun kadınlara güç veren büyüleyici mücadelesini konu alıyor.

    38 dakika boyunca herkes, zaman zaman göz yaşlarını silerek, zaman zaman yüzlerine bir gülümse kondurarak, izliyor bu yaşam mücadelesini. Belgesel insanın üzerinde hem büyük bir güvensizlik, kaygı ve korku bırakıyor; hem de içindeki gücün farkına vardırıyor. Bir yandan ne acımasız bir dünyada ne kadar da yalnız olduğunu hissettiriyor; diğer yandan kadının başarabileceklerinin sınırsızlığını ortaya koyuyor. Töz, her şeyden arı, sade, slogansız, alt metinsiz, öyle doğrudan, dümdüz; bir mücadele öyküsünün karşısındaki geçişini başarabilen önemli bir belgesel… Bundan kaynaklı da salondaki ağırlığı pek fazla.

    Tuba Batu’nun hayat hikayesi değil sadece buraya yansıyanlar, çocuğunu servis parası yüzünden okula gönderemeyen anneden buğday fiyatından şikayet eden çiftçi kadın değil, İranlı Mahsa Amini’nin çığlığı bile yansıyor Kızık’a Gazeteci Yıldız Yazıcıoğlu’nun Kılıçdaroğlu’na sorduğu soru sayesinde. Kılıçdaroğlu’nun bununla ilgili mesajı da net:

    “Kadınlar dünyanın hiçbir yerinde bedel ödememeli!”