Etiket: #zehir

  • ‘Bıçaklayanlar’ ve ‘Zehirlenenler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Ayhan Oğan, 28 Mayıs 2022 tarihinde Ordu’da katıldığı bir panelde, siyanürlü altın madenlerini savundu. Başdanışman Oğan, kendisine Fatsa’daki siyanürlü altın madenini soran Ordulu gazeteci Akın Çiçek’e, “Burası çadır devleti mi kardeşim… Kulaktan dolma bilgilerle konuşmayın” diyerek tepki gösterdi.

    Yemyeşil bir coğrafyanın yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilmiş; fındık bahçeleri, su kaynakları, bal ormanları tehlikede; Karadeniz’in çatısı olarak görülen yaylalar tehlikede; millet ‘nasıl olur da bu illetten kurtuluruz’ diye çırpınıyor; başdanışman gelmiş bütün dünyada emtia fiyatlarının beş-on kat arttığını, herkesin madenler için birbirini bıçakladığını söylüyor. Ardından da doğa savunucularını kahvede duydukları şeylerle hareket eden “provokatörler” olarak suçluyor ve memlekete zarar verdiklerini anlatıyor.

    Ne acı değil mi? Kesenler, parçalayanlar, siyanürleyenler değil de korumaya çalışanlar zarar veriyormuş…

    Hızını alamayan Başdanışman Oğan, Almanya, İsviçre ve Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenlerinin çalıştığını da savunarak, Avrupa’da kurulmuş bir derneğin Türkiye’de maden çıkarılmasına karşı çalıştığını söylüyor ve “Bu oyuna gelmeyelim” diye bitiriyor sözlerini.

    BEŞ AYLIK “SÜRESİZ DURDURMA”

    Şimdi Başdanışman Oğan bilmiyordur diye hatırlatalım, 18 Kasım 2021 tarihinde Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde bulunan çinko-kurşun madeninin zehirli atık barajı çöktü. Başta kadmiyum olmak üzere binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktı.

    Giresun Valiliği olaydan iki gün sonra olabilecek daha büyük çevre kirliliğinin önüne geçilmesi adına maden tesisi faaliyetinin “süresiz” olarak durdurulduğunu açıklamıştı.

    İşte bu süresiz durdurma ancak 5 ay sürebildi. Maden tekrar çalışmaya başladı. Üstelik aynı madenin atık barajı 2018 yılında da çökmüş, yine doğaya ve canlılara zararlı ağır metaller ortalığa saçılmış ve yaklaşık 8 milyon balık ölmüştü.

    Bakın birileri ‘dur’ demezse, birileri harekete geçmezse Türkiye kimyasallarla zehirlenmiş, her köşesi Çernobilleşmiş bir sakat ülke haline dönüşecek.

    Küresel iklim krizinin pençesindeki bir dünyada bir tarım ve turizm ülkesine bunu yapamazsınız.

    YANLIŞ BİLİYORSUNUZ

    Sayın Oğan yanlış biliyorsunuz, Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenleri falan çalıştırılmıyor. 2000 yılında Romanya’da yaşanan Baia Mare Felaketi, Avrupa Birliği açısından bir dönüm noktası oldu. Baia Mare altın madeni felaketinin ardından sudaki siyanür değerinin 100 katına ulaşması, yüz binlerce su canlısının ölmesi, 2 milyondan fazla insanın içme suyunun zehirlenmesi sonrası 2000 yılında Çek Cumhuriyeti’nde, 2002 yılında Almanya’da, 2009 yılında ise Macaristan’da siyanürlü madencilik yasaklandı. AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu da Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bugün de Avrupa Birliği ülkelerinde bu yöntemle altın madenciliği, çok sıkı denetim mekanizmalarıyla kontrol altına alındığından kartellerin işine gelmiyor. Oralardaki madenlerini bir bir kapattılar. Nereye gittiler dersiniz?

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU

    Sayın Oğan, geçtiğimiz günlerde Manisa’da Avrupa’nın en yüksek radyasyonu ölçüldü. Hayır yanlış okumadınız. Avrupa Komisyonu Radyoaktivite Çevresel İzleme grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa-Köprübaşı’nda tespit edildi. Çünkü 1970-1980 yılları arasında bölgede bir uranyum madeni işletildi. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı dahi asılmadan o haliyle bırakıldı.

    Ayrıca Aydın-Söke’nin Kisir köyü “kanser köy” olarak anılıyor. 1958’de açılan ve rehabilite edilmeden öylece bırakılan uranyum madeninin bölgede çok yüksek oranda görülen kanser vakalarıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtiliyor. 15 yılda 70’ten fazla kişinin kanserden öldüğü bir yer burası.

    SALSİGNE

    Sayın Oğan Fransa’da Salsigne kasabasını duydunuz mu? Vahşi madenciliğin tipik örneklerinden birisidir Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, On Bin Yıllık Kirlilik…

    (Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, 10.000 Yıllık Kirlilik – https://multinationales.org/Salsigne-A-Century-of-Mining-10-000-Years-of-Pollution)

    Salsigne, (Salsinye diye okunur) Fransa’nın en büyük altın ve arsenik madenlerine ev sahipliği yapıyordu. Batı Avrupa’daki ilk altın madeni ve Fransa’da hayatta kalan son altın madeniydi. 2004 yılında kapanan madenden geriye tehlikeli atıklar mezarlığı kaldı. Arsenikle kirlenmiş yaklaşık on milyon ton kaya ile kurşun veya kükürt çeşitli yerlerde depolandı.

    Sayın Oğan orada da yetkililer sizin gibi, “Endişe edecek bir şey yok, devletin kurumları çalışıyor” dedi. Ancak yerel bir gazetenin yayınladığı iki araştırmanın sonuçları ise korkunçtu: Birincisinde bir litre suda 1526 mikrogram arsenik, ikincisinde ise bir litre suda 4469 mikrogram arsenik bulunmuştu. Yani Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) içme suyu standardından 450 kat daha fazlaydı. Fransa’da bile yetkililer, bölgeyi temizlemek için devletin harcaması gereken milyonlarca avrodan kaçınmaya çalışıyorlar. Yani bir başka deyişle insanlar kendi hallerine bırakıldı.

    Ancak Aude Bölge Valiliği 1997 yılından bugüne her yıl kararnameler yayınlayarak bölgedeki sebzeleri tüketmenin, bahçeyi sulamak için yağmur suyu veya nehir suyu kullanmanın güvenli olmadığını, nehirde yüzmenin tehlikeli olduğunu belirtiyor.

    Salsigne’de Fransa’nın diğer bütün bölgelerine göre çok daha fazla insan kanserden hayatını kaybediyor. Akciğer veya mide kanseri gibi bazı kanserlerden ölümler ikiye hatta üçe katlanmış durumda. Bu tablonun ortaya çıkmasında arsenik, kadmiyum, krom ve nikel gibi ağır metallerin payı çok büyük.

    Aude Nehri’nin bir kolu olan Orbiel’e her yıl yedi ton arsenik salınıyor ve ardından Akdeniz’e akıyor. Fransız yetkililer ve akademisyenler, bir asırlık yoğun madencilikten sonra bölgenin en az 10 bin yıl kirli kalacağını tahmin ediyor.

    Şimdi siz Kazdağları’nda, Toroslar’da, Karadeniz’in yaylalarında-meralarında siyanürlü madenciliğe izin vermeye devam ederseniz bizim böyle bir şansımız do olmayacak. Çünkü çatı ekosistemi çökertiyorsunuz. Bir ekosistemi çatısından zehirlemeye başlıyorsunuz.

    BAYAT BİR YALAN

    Sayın Oğan, “Avrupa’da kurulmuş dernekler, vakıflar madenlerimizi çıkarmamızı istemiyor” söylemi artık çok bayat bir yalan. Türkiye’deki siyanür-sülfürik asit çetesi 20 yıldır aynı yalanları tekrarlıyor ve ne yazık ki bugün bile bu yalanlarına inandırabilecek birilerini bulabiliyor. Sen ülkeni delik deşik ettireceksin, bütün dağlarını-ormanlarını kartellerin hizmetine sunacaksın Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Kanada gibi emperyalist ülkeler de buna karşı çıkacak! Ne diyeyim artık pes!

    Daha fazla uzatmak istemiyorum detaylarını “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımda yazdım. Sadece şu kadarını söyleyeyim: O sizin “engelliyorlar” dediğiniz ülkeler,Türkiye’de altın madenciliğine giden yolu döşeyen ülkeler. Hem de bütün kimyasalları da satarak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • 27 Nisan

    ** Yaşamla ölüm arasında bir tercihin yapılacağı Karadeniz’in kader tarihi…

    Resmi rakamlara göre 120 bin insanın yaşadığı bir şehir.

    “Yeşil Ordu”nun en gelişmiş şehirlerinden birisi.

    Fındık üretimi, kestane balı, hayvancılık ve balıkçılığın yanı sıra organize sanayi sitesi de ekonomiye önemli kazançlar sağlıyor.

    Her yıl devletin kasasına giren 2 milyar dolarlık döviz girdisinin 700 milyon dolarını tek başına karşılıyor. Eşsiz vadileri ve özel toprakları sayesinde Türkiye’nin en kaliteli ve leziz fındıkları orada yetişiyor.

    Turizm ve organik tarımcılık potansiyeli çok yüksek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “şifa” niyetine önerdiği kestane balının ana üretim merkezi. “Kabakdağı” gibi organik tarım yapılan ve tüm Türkiye’de tanınan özel tarımsal bölgelere sahip.

    Meraları ve yaylaları hayvancılık için eşsiz bir cennet. Bir kilogram kırmızı etin 150 TL’ye dayandığı günümüzde çözüm Arjantin ve Brezilya’nın yaylalarında değil Karadeniz’in yaylalarında.

    Ekonomiye katkıları saymakla bitmez…

    İşte böyle bir coğrafyanın tam ortasına geldiler ve adına “altın madeni” denilen bir hançeri sapladılar.

    2013 yılında ilk kazmayı vurduklarında millet ne olduğunu anlayamadı. Çünkü halkı aydınlatması gereken devlet kurumları suskun, medyası ise esir alınmıştı. İktidar FETÖ’nün yol göstericiliğinde uluslararası kartellerin önünü açarken, vahşi madencilikte köşe başlarını tutan sermaye guruplarıysa gazete ve televizyonları kontrol ediyordu. Bu nedenle yağma ve talan projeleri halka “müjde” diye sunuldu yıllarca.

    Ama şimdi herkes ne olduğunu ve neyle karşı karşıya olduklarını çok net görüyor. Hani derler ya bir müsibet bin nasihattan iyidir diye. İşte Fatsa’da yaşanan tam da bu.

    Aradan 10 yıl geçti. Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeni bölgeye zehir saçıyor. ÇED süresi doldu. Kapatıp, pılını-pırtısını toplayıp bölgeyi terk etmesi bekleniyor. Ama gitmiyor.

    Diğerleri gibi 3-5 yıllığına geldiklerini söylediler ama girdikleri bölgeyi bitirmeden, tüketmeden gitmezler. Bahar Madencilik de farklı değildi elbette. Şimdi yeni ÇED başvurusunda bulundu. Madeni iki katına çıkarmak istiyor. Fatsa’ya 5 dakika mesafedeki bir siyanürlü maden burası. Şimdi de Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa etmeyi planlıyorlar. O da yetmeyecek. İkincisini, üçüncüsünü talep edecekler.

    patlatılan dinamitler ve kazılar nedeniyle çevresindeki köylerde heyelanlar başladı. Evler oturulamaz hale geldi. AFAD, “Evlerinizi boşaltın” diyerek köylülere yazı gönderiyor. Peki nereye gidecekler? Bunu söyleyen yok. Bu insanların yaşam alanı orası. Ha Rusya gibi tepelerinden bomba atarak milleti evinden barkından kaçırmışsın, ha ‘madencilik yapıyorum’ diye milletin köylerini dinamitlemişsin; ortalığa siyanür saçmışsın. Ne farkın var!?

    Türkiye’yi “madencilik ülkesi” yapacaklarmış.

    Ordu’nun yüzde 74’ünü maden bölgesi ilan ettiler. Düşünebiliyor musunuz? Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü param parça edilecek. Ve buna evet diyen bir iktidar var bu ülkede. Yüzde 80’i tarım alanı ve ormanlardan oluşan bir coğrafyada siz yüzde 74’ünde yani dörtte üçünde “madencilik” izni veriyorsunuz.

    Madencilik denince de öyle bildiğiniz madenlere benzemiyor bunlar. Yerin altında dehlizler, tüneller falan değil. Onun da ekosisteme zararları var ama altın madenciliği dedikleri şey tam bir ekokırım. Yıkımın zirvesi. Coğrafya tümüyle ters yüz ediliyor. ‘Şunu çıkarıp, onu alıp, tekrar eski haline getireceğiz’ değil bu iş. Onlar masal. Yapılan bütün madencilik coğrafyayı yıkmaktan ibaret. Ormanların kesilmesi, tarım alanlarının yok edilmesi, dağların parçalanması, su kaynaklarının zehirlenmesi ve bölgenin yaşanılamaz hale getirilmesi…

    Üstelik Ordu Üniversitesi Fatsa Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Dr. Mehmet Aydın’ın başkanlık ettiği bir akademik çalışma grubu, siyanür madenciliğinin kaçınılmaz bir sonucu olan “ağır metal zehirlenmelerini” bilimsel bir çalışmayla da kanıtladı. Yer kabuğunda ortalama 20 milyonda bir düzeyinde olması gereken kurşun değerleri, madenin çevresinde yaklaşık 5 ile 7 kat arasında daha fazla çıktı. Yer kabuğunda ortalama 13 milyonda bir olan Arsenik değerlerinin ise, madenin yakın çevrelerinde 6-7 kat daha fazla olduğu tespit edildi. Siyanürlü altın madeninin yakın çevrelerinde bulunan sulardaki alüminyum değerleri, madenden daha uzak yerlere oranla 30 kat daha fazla. Kadmiyum değerlerinin 100 kat, bakır değerinin 80 kat, demir ve kurşun değerlerinin 100 kat daha fazla olduğu tespit edildi.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir.

    Şimdi Fatsa’da, Ordu’da ve Karadeniz’de bu ekokırımın son perdesi oynanacak. 27 Nisan 2022 tarihinde saat 10.00’da Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda sahne alacak.

    Bakanlıkta yapılacak İDK (İnceleme Denetleme Kurulu) toplantısında Bahar Madencilik’in bölgeye yıkım getiren, kestane ormanlarını kesen, suları zehirleyen siyanürlü altın madenine tamam mı devam mı kararı verilecek.

    27 Nisan’da Ordulular, Fatsalılar ve bu ülkedeki tüm yaşam savunucuları Ankara’da, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önünden ‘güçlü bir sesle’ Yeşil Ordu’nun korunmasını talep edecek.

  • FETÖ’nün madenleri AKP’nin arpalığı oldu

    AKP iktidara geldi, Gülen Cemaatiyle kol kola Türkiye’yi yönetmeye başladı. Bu dönemde içtikleri su ayrı gitmiyordu. Hani şu çok meşhur, “Ne istediler de vermedik, ne istediler de yapmadık” sözlerinin fiilen yaşandığı günler. İşte bu süreçte uluslararası karteller de FETÖ’yü görmekte ve keşfetmekte gecikmedi. Türkiye’nin uzun yıllardır açılamayan kapıları vardı. Girilemeyen kaleleri. Açılamayan madenleri. Madencilerin gözünü kamaştıran ormanları, meraları, tarım alanları, dağları vardı. İktidarla kan kardeşi olmuş bir cemaatten daha iyi bir anahtar bulunamazdı herhalde. Zaten Türkiye’nin dış temsilciliklerine de gerek kalmamıştı her şeyi FETÖ üzerinden görmeye başlamışlardı.

    FETÖ’nün adamları ilişkileri kuruyor, FETÖ’nün adamları randevuları ayarlıyor, FETÖ’nün adamları yasaları çıkarıyor, FETÖ’nün adamları haberleri yapıyor, yaptırıyordu. Üstelik FETÖ’nün adamları yargılıyordu. Bu maden işinde maden şirketlerinin, uluslararası kartellerin en büyük belalısıydı bağımsız mahkemeler. Ne yaparlarsa yapsınlar bir noktada mahkeme engeline takılıyor, milletin bağını, bahçesini, ormanları yağmalayamıyorlardı.

    Neyse birden karşılarında FETÖ’yü buldular. Devlette etkili, medyada etkili, yargıda etkili, poliste etkili, askerde etkili yani etkili de etkili. İlişkiler kuruldu, bağlantılar yapıldı, paylar verildi ve Türkiye’nin altın çağı başladı. Maden kartelleri zaten Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit iktidarları döneminde epeyce uğraşmışlar ve yol da almışlardı. Ama yetmiyordu. Öyle bir iki maden değildi istedikleri, neredeyse Türkiye’nin tamamında gözleri vardı.

    Her yeri kazmak istiyorlardı. İşte aradıklarını AK Parti’nin mutlak iktidarında ve FETÖ’nün iş birliğinde buldular. FETÖ’de anladı bu işte para vardı, güç vardı, uluslararası kartellerle kurulan ilişkiler vardı. Gerçi milletin ormanları, meraları, tarım alanları, köyleri, şehirleri, ırmakları, dereleri ve denizleri zehirlenecekti ama her işin bir kusuru vardı. Neleri zehirlemiyorlardı ki, Trakya’da Ergene on yıllardır simsiyah akıyor ama kimsenin sesi çıkmıyor. Her iktidara gelen vaatlerde bulunuyor, sonra unutulup gidiyor. Kızılırmak dersen on yıllardır açık hava kimya laboratuvarı gibi süzülüyor. Bacalara filtre takmadan termik santraller çalışıyor da siyanürlü ve sülfürik asitli maden neden olmasındı. Zaten adamlar da dünyanın en yeni ve modern teknikleriyle üretim yapacaklarını ve hiç kimseye zarar vermeyeceklerini söylemiyorlar mıydı. Zarar vermek ne kelime, hatta köylüyü ve nereye çöreklendilerse oradaki insanları iş sahibi yapacaklardı. Bu yalanlara inandılar, daha doğrusu inanmak istediler ve Koza Holding (ki bugün devlet tarafından FETÖ’nün finansmanını sağladığı ve irtibatlı olduğu için el konulmuş durumda. TMSF tarafından yönetiliyor.) cemaatin altın işindeki amiral gemisi oldu.

    Siz yeter ki paradan haber verin, gerisi çocuk oyuncağıydı; açılamayan kapılar açılır, çıkarılamayan yasalar çıkartılır, oluşturulamayan kamuoyu oluşturulur ve verilemeyen yargı kararları verilirdi. Hele hükümeti ve bürokratları ikna etmek çocuk oyuncağıydı. Zaten iş bilmeyen, zorluk çıkartan, vücut dilinden anlamayan bürokratlar çoktan ya emekli olmuş ya da köşede kenarda emekliliğini bekliyordu. Ayrıca iş bilen bürokratların çoğu da zaten cemaatin bir dediğini iki etmezdi çünkü cemaatin kendisiydi. Neyse işte böyle bir ortamda, herkes Meclis’te kim kime küfretti, kim kime hakaret etti haberlerini yaparken, terörle ve suni gerilimlerle uğraşırken ve hatta Ergenekon ve Balyoz’la debelenirken karteller alttan alta FETÖ’yle el ele Türkiye’nin altınlarını kazıyordu.

    “Bergama mı? Getirin, çözeriz” dediler ve çözdüler. “Çaldağı mı? Sorun değil, hallederiz” dediler ve hallettiler. “Kaymaz mı? Dert değil, bir yolunu buluruz” dediler ve buldular. Zaten yollar bir açılınca daha doğrusu otoban inşa edilince diğer dört çekerler de otobana daldı. Zaten bu altın madenciliği işi, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir alan. Siz bakarsınız bir Türk şirketi, ama arkasında mutlaka bir İngiliz, Amerikalı ya da Kanadalı büyük bir kartel vardır. Siz bakarsınız bir Türk madencilik firması bir de bakarsınız sponsoru İngiliz bir sermaye grubu. Öyle şartlarda krediler verilmiş ki, madeni çıkartan güya Türk şirketi ama malın kaymağını yiyen başkası. Sonuçta Türkiye’nin toprakları, dağları, ormanları, meraları, tarım alanları, ırmakları ve denizleri bugün işte açılan bu yolda ayaklar altında çiğneniyor. Ne köylünün bir önemi var ne şehirlinin; ne tarım alanlarının önemi var, ne su kaynaklarının; ne ırmakların önemi var ne de denizlerin; ne dağların önemi var ne de ormanların ne de içinde yaşayan canlıların; varsa yoksa altın, gümüş, bakır, nikel. Bunun için yapmayacakları şey yok, görünen o. Her türlü yalanı söylüyorlar, her türlü taktikleri kullanıyorlar ve durmaya da niyetleri yok.

    İşte FETÖ açtığı bu yolda mutlu mesut ilerlerken, gücüne güç katarken birdenbire AK Parti’yle arasına kara kedi girdi. “Cemaat dershaneleri” dendi, “Gücünü çok artırmıştı” dendi ama söylenmeyen bir şey vardı: FETÖ’nün altın madenleri. FETÖ esas bu maden işinden büyük güç kazanmaya başladı. İktidar bunu gördü.

    Hatta FETÖ öyle güçlü bağlantılar kurmuştu ki, kimsenin kendisini yıkamayacağına inandı. Bu yüzden Erdoğan’ın restine restle karşılık verdi. Hatta Fehmi Koru’nun kitabından öğreniyoruz ki, “Barışma, anlaşma” çağrılarını bile elinin tersiyle itti. Ama sonuç özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ için tam bir yıkım oldu ve yurt dışına çekildi. Bekliyor. Bilmiyorum neyi bekliyor ama bekliyor. Az buz parası da yok. O altın madenlerinden yıllarca, “Dore altın” diyerek tonlarca altını yurt dışına çıkardı. İngiltere’deki, Almanya’daki rafinerilere taşıdı. Çıkardığı altının ne kadarını deklare etti, ne kadarını etmedi? Bunlar çok büyük soru işaretleri. Çünkü tonda 7-8 gram altın çıkardığı bir yerde, tonda 1-2 gram çıkardığı şeklinde beyanda bulunsa madenin gelirinin üçte ikisi cebe atılabiliyor. Bugün bile başta altın olmak üzere değerli metal madenlerinde en büyük sorun bu.

    Bugün Virgin Adalarında kurulan tabela şirketleriyle, vatandaşların yaşam alanlarının yerle bir edilmesi pahasına Türkiye’nin yeraltı kaynakları talan ediliyor. Kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen çok ortaklı şirket yapılarıyla Türkiye’de at koşturuyorlar. Ben buradan iddia ediyorum, FETÖ bugün bile yurt dışına kaçırdığı paralarla ve oralarda kurduğu şirketlerle ve bulmaca gibi ortaklıklarla Türkiye’de madencilik işlerini sürdürebilir.

    Peki sonra ne oldu? FETÖ gitti, maden işi bitti mi? Hayır bitmedi. Artarak devam ediyor. 2014-2017 arasında madenler el değiştirdi. FETÖ’nün madenleri artık devlet tarafından, bir başka deyişle AK Parti Hükümeti tarafından yönetiliyor. Kaldığı yerden, aynı azim ve kararlılıkla. Görünen o ki yurt içindeki ve dışındaki kartellere de aynı güvenceler verildi, “Merak etmeyin, düzeniniz bozulmayacak, işleriniz yürüyecek” denildi.

    Bugün Türkiye’de Koza Holding’e ait 5 maden faaliyette. Koza Altın, Balıkesir-Gömeç’te Kubaşlar ve Çoraklık adında iki altın madeni daha açmaya hazırlanıyor. “ÇED olumlu” kararı alınmış. Koza’nın Ağrı-Diyadin-Mollakara’da bir altın madeni için temel atıldı. Çanakkale merkeze yakın Serçiler-Terziler Köyü yakınında, Çanakkale’nin tek ve alternatifsiz içme ve kullanma suyu kaynağı olan Atikhisar Barajı su toplama havzası ve koruma planı içinde yer alan altın madeninin yüklenici firması da Koza Altın İşletmeleri. Koza, buradan çıkaracağı cevheri, Bergama’daki Ovacık Madeni’nde işlemeyi planlıyor. Balıkesir Balya’da Gökmusa mevkiinde yer alan maden sahasının yüklenici firması da yine Koza Altın İşletmeleri olarak görünüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “ÇED olumlu” kararı almış görülüyor.

    Koza Altın İşletmeleri’nin halihazırda Türkiye genelinde İzmir Bergama’da Ovacık Altın Madeni, İzmir Dikili’de Çukuralan Altın Madeni, Gümüşhane’de Mastra Altın Madeni, Eskişehir Sivrihisar’da Kaymaz Altın Madeni, Kayseri Kocasinan’da Himmetdede Altın Madeni bulunuyor.

    Bugün devlet tarafından el konulan KOZA’nın bu altın madenlerinde neler oluyor? KOZA’nın bu 5 altın madeninde yüzde 2 “devlet hakkı” ödendikten sonra kalan paralar nerelere harcanıyor? Kimlere ödemeler yapılıyor? Bunu kimse bilmiyor? Sayıştay KOZA madenlerini de denetleyebiliyor mu? Ya da KOZA’nın altın madenlerinde denetimi kim yapıyor? Ne kadar üretim yapılıyor? Gerçek üretimle, deklare edilen üretim arasında bir fark var mı? Bir fark farsa yüz milyon dolarlar kimin cebine gidiyor?

    KOZA’nın altın madenlerinde hangi cemaatler etkili? Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’nde işçi alımında İsmailağa Cemaati’nin tek yetkili olduğu haberleri doğru mudur? KOZA altın madenlerinin bugün AKP’nin yeni arpalığı olduğu iddiaları karşısında bu sorular bir an önce yanıt bekliyor…