Etiket: #siyanür

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • ‘Bıçaklayanlar’ ve ‘Zehirlenenler’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı Ayhan Oğan, 28 Mayıs 2022 tarihinde Ordu’da katıldığı bir panelde, siyanürlü altın madenlerini savundu. Başdanışman Oğan, kendisine Fatsa’daki siyanürlü altın madenini soran Ordulu gazeteci Akın Çiçek’e, “Burası çadır devleti mi kardeşim… Kulaktan dolma bilgilerle konuşmayın” diyerek tepki gösterdi.

    Yemyeşil bir coğrafyanın yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilmiş; fındık bahçeleri, su kaynakları, bal ormanları tehlikede; Karadeniz’in çatısı olarak görülen yaylalar tehlikede; millet ‘nasıl olur da bu illetten kurtuluruz’ diye çırpınıyor; başdanışman gelmiş bütün dünyada emtia fiyatlarının beş-on kat arttığını, herkesin madenler için birbirini bıçakladığını söylüyor. Ardından da doğa savunucularını kahvede duydukları şeylerle hareket eden “provokatörler” olarak suçluyor ve memlekete zarar verdiklerini anlatıyor.

    Ne acı değil mi? Kesenler, parçalayanlar, siyanürleyenler değil de korumaya çalışanlar zarar veriyormuş…

    Hızını alamayan Başdanışman Oğan, Almanya, İsviçre ve Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenlerinin çalıştığını da savunarak, Avrupa’da kurulmuş bir derneğin Türkiye’de maden çıkarılmasına karşı çalıştığını söylüyor ve “Bu oyuna gelmeyelim” diye bitiriyor sözlerini.

    BEŞ AYLIK “SÜRESİZ DURDURMA”

    Şimdi Başdanışman Oğan bilmiyordur diye hatırlatalım, 18 Kasım 2021 tarihinde Giresun-Şebinkarahisar’ın Yedikardeş köyünde bulunan çinko-kurşun madeninin zehirli atık barajı çöktü. Başta kadmiyum olmak üzere binlerce ton zehirli atık Kelkit Vadisi’ne aktı.

    Giresun Valiliği olaydan iki gün sonra olabilecek daha büyük çevre kirliliğinin önüne geçilmesi adına maden tesisi faaliyetinin “süresiz” olarak durdurulduğunu açıklamıştı.

    İşte bu süresiz durdurma ancak 5 ay sürebildi. Maden tekrar çalışmaya başladı. Üstelik aynı madenin atık barajı 2018 yılında da çökmüş, yine doğaya ve canlılara zararlı ağır metaller ortalığa saçılmış ve yaklaşık 8 milyon balık ölmüştü.

    Bakın birileri ‘dur’ demezse, birileri harekete geçmezse Türkiye kimyasallarla zehirlenmiş, her köşesi Çernobilleşmiş bir sakat ülke haline dönüşecek.

    Küresel iklim krizinin pençesindeki bir dünyada bir tarım ve turizm ülkesine bunu yapamazsınız.

    YANLIŞ BİLİYORSUNUZ

    Sayın Oğan yanlış biliyorsunuz, Avrupa’nın her yerinde siyanürlü altın madenleri falan çalıştırılmıyor. 2000 yılında Romanya’da yaşanan Baia Mare Felaketi, Avrupa Birliği açısından bir dönüm noktası oldu. Baia Mare altın madeni felaketinin ardından sudaki siyanür değerinin 100 katına ulaşması, yüz binlerce su canlısının ölmesi, 2 milyondan fazla insanın içme suyunun zehirlenmesi sonrası 2000 yılında Çek Cumhuriyeti’nde, 2002 yılında Almanya’da, 2009 yılında ise Macaristan’da siyanürlü madencilik yasaklandı. AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu da Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin AB topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Bugün de Avrupa Birliği ülkelerinde bu yöntemle altın madenciliği, çok sıkı denetim mekanizmalarıyla kontrol altına alındığından kartellerin işine gelmiyor. Oralardaki madenlerini bir bir kapattılar. Nereye gittiler dersiniz?

    AVRUPA’NIN EN YÜKSEK RADYASYONU

    Sayın Oğan, geçtiğimiz günlerde Manisa’da Avrupa’nın en yüksek radyasyonu ölçüldü. Hayır yanlış okumadınız. Avrupa Komisyonu Radyoaktivite Çevresel İzleme grubunun yayımladığı grafiklere göre 26 ve 27 Nisan’da Avrupa’da en yüksek radyasyon oranı Manisa-Köprübaşı’nda tespit edildi. Çünkü 1970-1980 yılları arasında bölgede bir uranyum madeni işletildi. Daha sonra tesis işletme sahası, ocaklar, açılan kuyular etrafına tel örgü bile çekilmeden, radyasyon uyarısı dahi asılmadan o haliyle bırakıldı.

    Ayrıca Aydın-Söke’nin Kisir köyü “kanser köy” olarak anılıyor. 1958’de açılan ve rehabilite edilmeden öylece bırakılan uranyum madeninin bölgede çok yüksek oranda görülen kanser vakalarıyla doğrudan ilişkili olduğu belirtiliyor. 15 yılda 70’ten fazla kişinin kanserden öldüğü bir yer burası.

    SALSİGNE

    Sayın Oğan Fransa’da Salsigne kasabasını duydunuz mu? Vahşi madenciliğin tipik örneklerinden birisidir Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, On Bin Yıllık Kirlilik…

    (Salsigne: Bir Yüzyıl Madencilik, 10.000 Yıllık Kirlilik – https://multinationales.org/Salsigne-A-Century-of-Mining-10-000-Years-of-Pollution)

    Salsigne, (Salsinye diye okunur) Fransa’nın en büyük altın ve arsenik madenlerine ev sahipliği yapıyordu. Batı Avrupa’daki ilk altın madeni ve Fransa’da hayatta kalan son altın madeniydi. 2004 yılında kapanan madenden geriye tehlikeli atıklar mezarlığı kaldı. Arsenikle kirlenmiş yaklaşık on milyon ton kaya ile kurşun veya kükürt çeşitli yerlerde depolandı.

    Sayın Oğan orada da yetkililer sizin gibi, “Endişe edecek bir şey yok, devletin kurumları çalışıyor” dedi. Ancak yerel bir gazetenin yayınladığı iki araştırmanın sonuçları ise korkunçtu: Birincisinde bir litre suda 1526 mikrogram arsenik, ikincisinde ise bir litre suda 4469 mikrogram arsenik bulunmuştu. Yani Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) içme suyu standardından 450 kat daha fazlaydı. Fransa’da bile yetkililer, bölgeyi temizlemek için devletin harcaması gereken milyonlarca avrodan kaçınmaya çalışıyorlar. Yani bir başka deyişle insanlar kendi hallerine bırakıldı.

    Ancak Aude Bölge Valiliği 1997 yılından bugüne her yıl kararnameler yayınlayarak bölgedeki sebzeleri tüketmenin, bahçeyi sulamak için yağmur suyu veya nehir suyu kullanmanın güvenli olmadığını, nehirde yüzmenin tehlikeli olduğunu belirtiyor.

    Salsigne’de Fransa’nın diğer bütün bölgelerine göre çok daha fazla insan kanserden hayatını kaybediyor. Akciğer veya mide kanseri gibi bazı kanserlerden ölümler ikiye hatta üçe katlanmış durumda. Bu tablonun ortaya çıkmasında arsenik, kadmiyum, krom ve nikel gibi ağır metallerin payı çok büyük.

    Aude Nehri’nin bir kolu olan Orbiel’e her yıl yedi ton arsenik salınıyor ve ardından Akdeniz’e akıyor. Fransız yetkililer ve akademisyenler, bir asırlık yoğun madencilikten sonra bölgenin en az 10 bin yıl kirli kalacağını tahmin ediyor.

    Şimdi siz Kazdağları’nda, Toroslar’da, Karadeniz’in yaylalarında-meralarında siyanürlü madenciliğe izin vermeye devam ederseniz bizim böyle bir şansımız do olmayacak. Çünkü çatı ekosistemi çökertiyorsunuz. Bir ekosistemi çatısından zehirlemeye başlıyorsunuz.

    BAYAT BİR YALAN

    Sayın Oğan, “Avrupa’da kurulmuş dernekler, vakıflar madenlerimizi çıkarmamızı istemiyor” söylemi artık çok bayat bir yalan. Türkiye’deki siyanür-sülfürik asit çetesi 20 yıldır aynı yalanları tekrarlıyor ve ne yazık ki bugün bile bu yalanlarına inandırabilecek birilerini bulabiliyor. Sen ülkeni delik deşik ettireceksin, bütün dağlarını-ormanlarını kartellerin hizmetine sunacaksın Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Kanada gibi emperyalist ülkeler de buna karşı çıkacak! Ne diyeyim artık pes!

    Daha fazla uzatmak istemiyorum detaylarını “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımda yazdım. Sadece şu kadarını söyleyeyim: O sizin “engelliyorlar” dediğiniz ülkeler,Türkiye’de altın madenciliğine giden yolu döşeyen ülkeler. Hem de bütün kimyasalları da satarak.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • 27 Nisan

    ** Yaşamla ölüm arasında bir tercihin yapılacağı Karadeniz’in kader tarihi…

    Resmi rakamlara göre 120 bin insanın yaşadığı bir şehir.

    “Yeşil Ordu”nun en gelişmiş şehirlerinden birisi.

    Fındık üretimi, kestane balı, hayvancılık ve balıkçılığın yanı sıra organize sanayi sitesi de ekonomiye önemli kazançlar sağlıyor.

    Her yıl devletin kasasına giren 2 milyar dolarlık döviz girdisinin 700 milyon dolarını tek başına karşılıyor. Eşsiz vadileri ve özel toprakları sayesinde Türkiye’nin en kaliteli ve leziz fındıkları orada yetişiyor.

    Turizm ve organik tarımcılık potansiyeli çok yüksek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “şifa” niyetine önerdiği kestane balının ana üretim merkezi. “Kabakdağı” gibi organik tarım yapılan ve tüm Türkiye’de tanınan özel tarımsal bölgelere sahip.

    Meraları ve yaylaları hayvancılık için eşsiz bir cennet. Bir kilogram kırmızı etin 150 TL’ye dayandığı günümüzde çözüm Arjantin ve Brezilya’nın yaylalarında değil Karadeniz’in yaylalarında.

    Ekonomiye katkıları saymakla bitmez…

    İşte böyle bir coğrafyanın tam ortasına geldiler ve adına “altın madeni” denilen bir hançeri sapladılar.

    2013 yılında ilk kazmayı vurduklarında millet ne olduğunu anlayamadı. Çünkü halkı aydınlatması gereken devlet kurumları suskun, medyası ise esir alınmıştı. İktidar FETÖ’nün yol göstericiliğinde uluslararası kartellerin önünü açarken, vahşi madencilikte köşe başlarını tutan sermaye guruplarıysa gazete ve televizyonları kontrol ediyordu. Bu nedenle yağma ve talan projeleri halka “müjde” diye sunuldu yıllarca.

    Ama şimdi herkes ne olduğunu ve neyle karşı karşıya olduklarını çok net görüyor. Hani derler ya bir müsibet bin nasihattan iyidir diye. İşte Fatsa’da yaşanan tam da bu.

    Aradan 10 yıl geçti. Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeni bölgeye zehir saçıyor. ÇED süresi doldu. Kapatıp, pılını-pırtısını toplayıp bölgeyi terk etmesi bekleniyor. Ama gitmiyor.

    Diğerleri gibi 3-5 yıllığına geldiklerini söylediler ama girdikleri bölgeyi bitirmeden, tüketmeden gitmezler. Bahar Madencilik de farklı değildi elbette. Şimdi yeni ÇED başvurusunda bulundu. Madeni iki katına çıkarmak istiyor. Fatsa’ya 5 dakika mesafedeki bir siyanürlü maden burası. Şimdi de Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı inşa etmeyi planlıyorlar. O da yetmeyecek. İkincisini, üçüncüsünü talep edecekler.

    patlatılan dinamitler ve kazılar nedeniyle çevresindeki köylerde heyelanlar başladı. Evler oturulamaz hale geldi. AFAD, “Evlerinizi boşaltın” diyerek köylülere yazı gönderiyor. Peki nereye gidecekler? Bunu söyleyen yok. Bu insanların yaşam alanı orası. Ha Rusya gibi tepelerinden bomba atarak milleti evinden barkından kaçırmışsın, ha ‘madencilik yapıyorum’ diye milletin köylerini dinamitlemişsin; ortalığa siyanür saçmışsın. Ne farkın var!?

    Türkiye’yi “madencilik ülkesi” yapacaklarmış.

    Ordu’nun yüzde 74’ünü maden bölgesi ilan ettiler. Düşünebiliyor musunuz? Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü param parça edilecek. Ve buna evet diyen bir iktidar var bu ülkede. Yüzde 80’i tarım alanı ve ormanlardan oluşan bir coğrafyada siz yüzde 74’ünde yani dörtte üçünde “madencilik” izni veriyorsunuz.

    Madencilik denince de öyle bildiğiniz madenlere benzemiyor bunlar. Yerin altında dehlizler, tüneller falan değil. Onun da ekosisteme zararları var ama altın madenciliği dedikleri şey tam bir ekokırım. Yıkımın zirvesi. Coğrafya tümüyle ters yüz ediliyor. ‘Şunu çıkarıp, onu alıp, tekrar eski haline getireceğiz’ değil bu iş. Onlar masal. Yapılan bütün madencilik coğrafyayı yıkmaktan ibaret. Ormanların kesilmesi, tarım alanlarının yok edilmesi, dağların parçalanması, su kaynaklarının zehirlenmesi ve bölgenin yaşanılamaz hale getirilmesi…

    Üstelik Ordu Üniversitesi Fatsa Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Dr. Mehmet Aydın’ın başkanlık ettiği bir akademik çalışma grubu, siyanür madenciliğinin kaçınılmaz bir sonucu olan “ağır metal zehirlenmelerini” bilimsel bir çalışmayla da kanıtladı. Yer kabuğunda ortalama 20 milyonda bir düzeyinde olması gereken kurşun değerleri, madenin çevresinde yaklaşık 5 ile 7 kat arasında daha fazla çıktı. Yer kabuğunda ortalama 13 milyonda bir olan Arsenik değerlerinin ise, madenin yakın çevrelerinde 6-7 kat daha fazla olduğu tespit edildi. Siyanürlü altın madeninin yakın çevrelerinde bulunan sulardaki alüminyum değerleri, madenden daha uzak yerlere oranla 30 kat daha fazla. Kadmiyum değerlerinin 100 kat, bakır değerinin 80 kat, demir ve kurşun değerlerinin 100 kat daha fazla olduğu tespit edildi.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir.

    Şimdi Fatsa’da, Ordu’da ve Karadeniz’de bu ekokırımın son perdesi oynanacak. 27 Nisan 2022 tarihinde saat 10.00’da Ankara’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda sahne alacak.

    Bakanlıkta yapılacak İDK (İnceleme Denetleme Kurulu) toplantısında Bahar Madencilik’in bölgeye yıkım getiren, kestane ormanlarını kesen, suları zehirleyen siyanürlü altın madenine tamam mı devam mı kararı verilecek.

    27 Nisan’da Ordulular, Fatsalılar ve bu ülkedeki tüm yaşam savunucuları Ankara’da, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın önünden ‘güçlü bir sesle’ Yeşil Ordu’nun korunmasını talep edecek.

  • ‘Aydın Abi’

    “Aydın abi merhaba, ben İbrahim Gündüz. Bir süredir siyanürlü-sülfürik asitli madenlerle ilgili bir kitap çalışması içindeydim. Basım aşamasında. Bu çalışmam sırasında sizin de yazılarınızdan ve yorumlarınızdan yararlandım. Kitabımı size de göndermek isterim. Hangi adrese ulaştırabilirim acaba? Selamlar. Saygılar…”

    “Merhaba İbrahim, ben Marmara Adası’ndayım ve kar yağana kadar da burada kalmaya niyetliyim. Yani en az Kasım sonuna kadar. O yüzden dolaylı bir adres vereceğim. Ada’ya sadece PTT kargo ile kitap yollanabiliyor…”

    “Abi merhaba, kitap elinize ulaştı mı? Merak ettim. Selamlar. Saygılar…”

    “Nihayet bugün, biraz önce geldi İbrahim. Tevekkeli Marmara Adası resmen de ‘mahrumiyet bölgesi’ sayılıyor. Daha okumadım, sana yazarım. Selamlar ve teşekkürler…”

    Bu satırlar Aydın Engin abiyle yaptığım ilk ve son yazışmalarım oldu.

    Aydın abiyle aynı büroda çalışma şansım olmadı. Gazetecilik faaliyetlerim sırasında elbette onunla TBMM veya parti kongreleri gibi ortak mekânlarda karşılaştık. Abimizdi ama pek sohbet imkânımız olmadı. Onu zaman zaman televizyonların tartışma programlarında izledim. Katıldığım görüşleri oldu, katılmadıklarım da ama bilgiyle konuşan bir gazeteciydi.

    2018-2019 yıllarında Türkiye’de madencilik adı altında yaşanan yağma-talan sistemini ele aldığım kitap çalışmasına başladığımda sık sık karşıma çıktı Aydın abi. Yaşadıkları, tecrübeleri ve anılarını anlattığı yazıları çok kıymetliydi. Bir kısmına kitaplarımda de yer verdim.

    Türkiye’deki siyanürlü altın madenciliğinin ilk adımı olan Bergama’daki madenin açılışı sırasında yaşananları, onun bakış açısıyla ve tecrübesiyle okumak çok değerliydi. Ovacık Altın Madeni’ni ziyaret etmesi, orada kendisine anlatılan masallar, manipülasyon amacıyla kullanılan bir kitap ve o kitabın tek dayanak noktası olan bir belgenin ve o belgenin sahibinin ortada olmayışı. Hepsi ülkede yaşanan vahşi madencilik gerçeğini ifşa eden çok değerli gazetecilik çalışmalarıydı.

    Aslında Aydın abiyle “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazarken yüz yüze konuşmayı, ziyaret etmeyi çok istedim ama bir türlü yakalayamadım o fırsatı. İlk kitap ve ardından gelen ikinci kitap çalışması derken zaman çok hızlı akıverdi. İkinci kitabımın basımı yeni yapıldı. Daha ona Altın Girdap’ı gönderemeden acı haberi geldi.

    Onun anıları arasında beni en çok etkileyen yazılarıysa, siyanürlü madenle ilgili yazı dizisinin o dönem çalıştığı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanamayışıydı. Nasıl bir güçse, nasıl bir ilişkiler ağıysa veya nasıl bir manipülasyonsa Aydın Engin’in yazı dizisini engelleyebilmişti. İçim acıyarak okudum bu konuyla ilgili yazdıklarını.

    Benzer bir tecrübeyi ben de Kanal D’de çalışırken Çaldağı haberim sırasında yaşamıştım. Yine bir zehirli madencilik ve yine bir yayın faciası vardı ortada. O dönem Mehmet Ali Birand gibi bir ustanın yönetiminde olan Kanal D Haber, Çaldağı dosyasını yayınlayamamıştı. Holding medyacılığında bu türden sıkıntılar yaşanıyordu ama ilk kez bu kadar bariz bir şekilde yaşamıştık. “O haber girmez”, “O haberi istemiyorlar” diye daha baştan bazı haberlerin önünün kesildiğine şahit olmuştuk ama ilk kez İstanbul Haber Merkezi’nin onayıyla gittiğimiz bir haberimiz son anda yayın akışından çıkarılmıştı. Tepeden gelen bir sansür vardı. O günlerde “holdingler arası dayanışma” diye yorumladık ama Kanal D’nin sahibi Aydın Doğan’ın da maden işinde olduğunu bilmiyorduk. En azından ben bilmiyordum. Sonradan “Altın Ölüm”ü yazarken araştırmalarım sırasında anladım o sansürün nedenini.

    Bugün hala Türkiye’de ülkenin en can yakıcı sorunları sanki tali sorunlarmış gibi geçiştiriliyor ya da olması gerektiği gibi verilmiyor ya da verilemiyor. Bir ülkede dağlarınız param parça edilirse, ormanlarınız yok edilirse, su kaynaklarınız zehirlenirse, tarım alanlarınız tarumar edilirse ve havanız zehirlenirse ayakta kalamazsınız. Kimin lider ya da iktidarda olduğundan ve günlük kısır siyasi çekişmelerden çok daha önemli bir konudur bu.

    Bir ülkenin tarımı batırılıyorsa, hayvancılığı öldürülüyorsa, bilinçli olarak köysüzleştirme ve alan boşaltma siyaseti izleniyorsa bunun ağır bedelini hep birlikte ödüyoruz ve ödeyeceğiz. Birileri bilinçli veya bilinçsiz veya küçük siyasi çıkarları için bazı adımları atıyor olabilir, birileri “Türkiye’yi madencilik ülkesi yapıcaz” diyerek ülkeyi çöküşe sürükleyebilir ama bunu göstermek ve neyle karşı karşıya olunduğunu ortaya çıkarmak da özgür gazetecilerin işidir.

    İşte Aydın Engin o özgür gazetecilerden biriydi.

    Güle güle Aydın abi… Mekânın cennet olsun…

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babasıdır.