Etiket: #Kemal Kılıçdaroğlu

  • İmamoğlu Kararının anlamı: ‘Şaşkın Ördek Sendromu’

    Merhaba, bu yazımda Sn. İmamoğlu için verilen hapis ve siyaset yasağı kararını yorumlayacağım.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanı Sn. Ekrem İmamoğlu’na verilen ve siyaset yasağını da kapsayan hapis cezasının anlamı nedir? Bu konuda yazılı ve görsel medyada yüzlerce yorum yapıldı. Kararı büyük bir senaryonun ilk halkası olarak görenlerin yanı sıra, hükümeti gözden düşürmeye yönelik bir FETÖ darbesi olarak yorumlayanlar da oldu. Elbette bu kararın, kararı verenlerin niyetleri dışında, onların iradelerinden bağımsız nesnel iletileri de söz konusu.

    Öncelikle onlarca hakaret davasına bakmış bir avukat olarak belirtmeliyim ki, hukuksal bakımdan kararın iler tutar bir yanı yoktur.

    Birinci olarak, “ahmak” sözcüğü anlama güçlüğü bulunan anlamına gelmekte olup en ufak bir hakaret içeriğine sahip değildir.

    İkinci olarak, muhatabı tarafından kullanılan aynı sözcüğe karşı mukabele kabilinden söylenmiştir. Kaldı ki, Bu sözcüğün, muhataba mı, yoksa üçüncü kişilere mi söylenmiş olduğunun hiçbir önemi yoktur.

    Üçüncü olarak, kullanılan sözcük “ahmak değil de gerçekten hakaret içerikli bir sözcük bile olsa, teamül olarak hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasını (HAGB) gerektiren alt sınırdan ceza verilmesine yol açabilir.

    Dördüncü olarak, bu hususlar bir yana, siyaset yasağı konulması, tek başına kararın, hukuki değil, siyasi olduğunu kabak çiçeği gibi ortaya çıkarmaktadır.

    Peki, asla hukuki olmayan bu siyasi karar ile iktidarın bir sopa gibi kullandığı yargı aracılığıyla ulaşmak istediği gerçek amaç ve kararı verenlerin niyetinden bağımsız olan nesnel iletiler nelerdir?

    Bir kere, söz konusu kararın, iktidara itibar kaybettirmek için yargı yoluyla yapılan bir FETÖ darbesi olduğu iddiası, bütünüyle uydurmadır ve hedef şaşırtmaya yönelik temelsiz bir iddiadır. Zira, mahkemenin ilk yargıcına yapılan siyaset yasağı getirilmesi yönündeki baskının boşa çıkması sonucu onun görevden alınarak istedikleri kararı verecek yeni bir “yargıcın”, daha doğru bir anlatımla “tetikçinin atanmış olması, bu iddiayı kesin bir biçimde çürütmektedir.

    Rasyonel olarak, iktidarın bu kararla, iki sonucu elde etmeye çalıştığı söylenebilir: Birincisi, seçimlere hazırlanırken İstanbul Büyükşehir Belediyesinin devasa kaynaklarına çökmek; ikinci olarak, Altılı Masanın dengelerini ve planlarını bozarak masa içinde karışıklık yaratmak.

    Birinci hedefin doru olup olmadığını yakında göreceğiz. Zira harekete geçmek için çok geç kalınmıştır. Karar ancak 3,5 yıl sonra verilebilmiştir. Şurada seçimlere en fazla altı ay vardır. Söz konusu kararın istinafı ve temyizi, olağan koşullarda en az iki yıl sürecektir. Kararın birkaç ay içerisinde kesinleştirilmesi, istinafı ve temyiz makamlarını bir hayli zorlamayı gerektirir ki, bunu yapmak, çok kolay olmadığı gibi, böyle bir zorlama, yargı mekanizmalarında ciddi çatlakların oluşmasına neden olacak; yargının araçsallığının en kör göze bile batırılması sonucunu verecektir.

    Bunun tek istisnası olabilir: İçişleri Bakanı’nın, Sn. İmamoğlu’nu, bu yargı kararına dayanarak görevden alması. Bu durumda yukardaki olasılık gerçeklik kazanacaktır.

    Bana göre ikinci olasılık daha yüksektir. Baş oyun kurucu bu kararla esas olarak Altılı Masanın içini karıştırmayı, oluşmaya başlayan dengeleri ve planları bozmayı amaçlamıştır. Altılı Masa içinde Sn. Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı giderek güçlenmekte; seçilme olasılığı yükselmektedir. Bu olasılık, baş oyun kurucunun uykularını kaçırmaktadır. Zira Sn. Kılıçdaroğlu, çeşitli renkleriyle sol seçmenlerin ve iktidarın gözünü diktiği Kürt seçmenlerin oylarını silme alabilecek olan tek adaydır. Giderek, iktidar partisinden kopan kararsız seçmen kitlesi, ağır ekonomik kriz ve yoksullaşma koşullarında, çözüm üretme yönündeki ataklarıyla dikkati çeken Kılıçdaroğlu’na umut bağlamaya başlamıştır. Altılı Masa bileşeni partilerin bütünlüklerini koruması ve seçmenini kontrol edebilmesi halinde Kılıçdaroğlu’nun açık ara farkla cumhurbaşkanı seçilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. Ayrıca, Altılı Masayı kuran ve bugüne dek sürdüren Kılıçdaroğlu’na karşı, kamu vicdanında, her geçen gün daha güçlü bir hakkaniyet duygusu yerleşmektedir.

    Kararın nesnel iletilerine ilişkin iki olasılık ayırt ediyorum: Anayasal suçları bir hayli birikmiş olan iktidarın, seçimleri kaybetse bile sonucu kabul etmeyeceğine dair kaygı ve korku; toplumda büyük bir infial uyandıran altı yaşındaki HKg olayının tarikatların varlığını sorgulatan ve iktidara oy kaybettiren gündeminin bastırılması.

    İktidarın, kaybetse bile iktidarı bırakmamak için her şeyi yapabileceği, hatta iç savaşı bile göze alabileceği yönündeki kaygı ve korkunun, ilk bakışta haklı nedenlere dayandığı söylenebilir. 7 Haziran- 1 Kasım süreci, kaybettiği 31 Mart yerel seçimler sonrası tutum, son zamanlardaki bombalı terör saldırıları, savaş kışkırtıcılığı ve operasyonları gibi olaylar, bu kaygı ve korkuyu destekleyici niteliktedir. Ama, İstanbul halkının ve muhalefet partilerinin verdiği kararlı mücadele ile İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığını söke söke alınması, toplumsal muhalefetin her geçen gün daha da yükselmesi, ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluğun seçmen davranışlarını hızla değişmeye başladığını gösteren kamu oyu araştırmaları, hatta HGK olayında hükümete geri adım attırılmış olması bile, bu korkunun yersiz olduğunun kanıtlarını oluşturmaktadır.

    Uyanan halkın ve büyük halk hareketinin önünde hiçbir gücün duramayacağı, ülkemiz ve diğer ülke deneyimleriyle sabit bir gerçektir. Formül son derece basittir: kararlı bir gücün karşısına, daha büyük, örgütlü ve kararlı bir gücü yığmak. Halkımız bu gerçeği her geçen gün daha fazla görmektedir.

    İktidar, 20 yıldan beri işbaşında olmanın ve pervasızlığın sonucunda güç zehirlenmesine uğramış, halkın içerisinden çıktığı halde giderek ondan uzaklaşmış ve arasına yüksek duvarlar dikmeye başlamıştır. Bu yüzden hataları çoğalmıştır.

    vermiş olduğu her kararını, rasyonalite ile açıklama olanağı yoktur. İmamoğlu kararı da böyledir; bocalamanın ve şaşkınlığın ürünüdür. Halkımızın böyle olaylar için çok güzel bir atasözü vardır: “Şaşkın ördek, kıçın kıçın yüzermiş.” İktidar da şaşkın ördek sendromu içerisindedir.

    Yazar hakkında:

    Turhan İçli Kimdir: 1955 yılında Sivas’ta doğdu. 10 yaşında geçirdiği kaza sonucu kör oldu. ODTÜ Sosyoloji ve A.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Yüksek lisansını A.Ü. Sosyal Hizmet Bölümünde yaptı. 1974’ten beri örgütte engelli hakları mücadelesi içerisinde yer aldı. Altı Nokta Körler Derneği, Türkiye Körler Federasyonu ve Engelliler Konfederasyonu başkanlıkları yaptı. 15 yaşından itibaren sosyalist hareket içerisinde yer aldı. 12 Eylül zindanlarında yattı, işkenceli sorgulardan geçti. İki sosyalist partinin merkez komitesi ve CHP Parti Meclisi Üyesi oldu. Siyaset ve engelli hakları konusunda yüzlerce makalesi, araştırmaları ve 2 kitabı bulunuyor. Halen arabuluculuk ve serbest avukatlık yapıyor.

  • Ayrımcılığın dikalası: Başörtüsüne özgürlük; Alevilere devletleştirme!

    AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın her seçim dönemi olduğu gibi bu seçim dönemine girerken de Aleviler’le ilgili bir açılımdan söz etmesi hiç şaşırtmadı. Ancak bu, öncekilere benzemiyor. Her yönüyle Alevi kesimini daraltma; bunun üzerinden de CHP Liderini esir alma hamlesi olarak görülüyor.

    Öncelikle, Erdoğan’ın bu açılımdan bahsettiği siyasi iklim pek manidar. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “başörtüsüne yasal düzenleme” çıkışında bulunmasının ardından, Cumhurbaşkanı da bu çıkışa “Anayasal düzenleme” vaadi ile yanıt vermişti. İki liderin başörtüsü çıkışının ardından, Erdoğan, Aleviler’e yönelik bir düzenleme ile kamuoyunun karşısına çıktı. Bir nevi, CHP Lideri’ne, “Sen benim bahçeme girersen, ben de senin bahçene girerim” demiş oldu.

    Ancak tarzı, Kılıçdaroğlu’nunkinden farklıydı. Halkın bir kesimine Anayasal düzenleme vaadinde bulunan Erdoğan’ın, diğer kesime Bakanlık içinde bir Başkanlık kurulmasından bahsetmesi elbette mezhepsel bir bilinçaltının ürünü, ayrımcılığın dikalasaydı.

    Usulen böyle;

    Ancak ortaya koyduğu modelin esasına girdiğiniz zaman çok daha büyük marazlar ortaya çıkıyordu. Erdoğan, özetle, Turizm ve Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulacak bir Başkanlıktan söz ediyor, Cemevlerinin bu başkanlığa bağlanacağını belirtiyor, dedelere maaş bağlanacağını söylüyordu. Muğlak söylemlerden anladığımız, Turizm Bakanlığı’na bağlı olan Başkanlık Cemevlerinin yönetimini belirleyecekti. Buna göre Başkanlık tarafından her bir Cemevi’ne memur, başka bir deyişle “kayyum” atanacaktı.  

    CEMEVİ’NE KAYYUM ATANIRSA

    Bu yaz HDP’nin Alevilere Eşit Yurttaşlık Kampanyası kapsamında HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile Aydın ve Manisa’nın uçsuz bucaksız köylerindeki Cemevlerini ziyaret ettik. Bu Cemevleri, yöre insanının ekmeğinden arttırıp, dişleri tırnakları ile yaptırdıkları mekanlardı. İçinde kadınların rahatça oturdukları, bahçesinde çocukların koşturdukları, insanların evlerinden getirdikleri türlü kitaplarla dolu büyük kütüphanelerin bulunduğu; yöre halkının istediğinde pilavlarını yaptığı, istediğinde oturup kaynaştıkları; ibadethanelerini rahatça yapıp, sohbetlerin gerçekleştirip, cenazelerini kaldırdıkları yerlerdi.  

    Düşünün ki; böyle bir ortama bir kayyum atandı? Muhtemelen tüm birlik ve beraberliği, doğal ortamı bozan bir adım olacak bu. Kütüphanedeki kitapların denetime girip, ibadethanelerin teker teker Bakanlığa sorulduğu bir ortam.  Oldukça endişe verici!

    CEMEVLERİNDEN CENAZE KALKACAK MI? 

    Cemevlerinin Bakanlığa bağlanmasının ortaya çıkaracağı olumsuzlukların haddi hesabı yok. Ama benim en çok merak ettiğim, ibadethane statüsüne alınmayan ve Kültür Bakanlığı’na bağlanan bir mekandan cenaze kaldırılıp, kaldırılmayacağı…

    Bu ülkede milyonlarca insanın cenazesi Cemevlerinden kalkar. Erdoğan’ın bahsettiği modelin hayata geçmesi durumunda, cenazelerin Cemevlerinden kalkıp kalkmayacağını çok merak ediyorum.

    Merak ettiğim başka bir konu daha var. O da geçen günlerde Aleviler’in LGBTİ+ bireylere kucak açmasıyla ilgili. LGBTİ+ bireyler cenazelerini Camii’lerden kaldırırken bir dizi sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı LGBTİ+ bireylerin taleplerinin aksine bir kural koyarak, nüfus kağıdına göre gasilhanede yıkama işleminin yapılacağını belirtiyor. Trans bir kadın gömülürken, İmam “er kişi” niyetine diyor. Camii’ye gelenler dışlanıyor ve LGBTİ+ bireylerin anlattığı daha bir çok sorun… LGBTİ+ bireyler geçtiğimiz aylarda İzmir’de cenazelerinde yaşadıkları sorunları dile getirmiş, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez de “Cemevlerimizin kapısı LGBTİ+  bireylere sonuna kadar açık” demişti. Şimdi, Camii’lerde yaşanan sıkıntılar Cemevleri’ne de dayatılacak mı?

    Bu küçük bir ayrıntı değil. Bu tam olarak Cemevlerinde yıllardır yaratılan birlik ve beraberlik kültürünün, Erdoğan modeli ile yıkılıp, yıkılmayacağına ilişkin bir kaygının sonucu…

    Peki Turizm Bakanlığı Cemevlerine atadığı memurlar eliyle ne yapacak? Alevilerin dediği gibi namaz mı dayatılacak, yoksa sunni eğitim mi? Bu ve daha pek çok soru var akıllarda…

    Bu soruların hepsinin olumsuz olarak pratiğe geçmesinin de tek bir sonucu var, o da Alevilerin devletleştirilmesi!

    Buna da tüm Aleviler, topyekun karşı çıkıyorlar.

    KILIÇDAROĞLU’NU KİMLİK SİYASETİNE HAPSETME PROJESİ 

    Peki Erdoğan, bu proje ile Aleviler’in desteğini alamıyorsa, nasıl bir siyasi bir beklenti içinde olabilir?

    Erdoğan, tam da böyle bir proje üzerinden kavga etmek istiyor olabilir. Aleviler’le değil, Alevi kimliği tartışma konusu olan olası Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu ile…

    Erdoğan’ın son projesindeki asıl hedefi Kılıçdaroğlu. “Ben senin bahçene girdim” diyen Erdoğan, bahçeyi talan etmeye doğru ilerlerken, Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir pozisyon alacağını bekliyor. Kılıçdaroğlu, savunmaya geçerse muhtemelen Cumhurbaşkanlığı propagandası süreci boyunca Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden bir siyaset alanı yaratarak, onu buraya hapsedecek. Kılıçdaroğlu, savunmaya geçmezse, bu Aleviler’i kendisine küstürecek…

  • Kızık’ın kadınları, Tuba’nın çığlığı ve Kılıçdaroğlu…

    Çocuğunun servis parasını ödeyemediği için okula gönderemeyen bir anne, yem fiyatlarından şikayet eden çiftçi bir kadın, ayrıldığı erkek tarafından boğazı falçatayla kesilen bir akademisyen… Ve benzer dertlerden muzdarip onlarca kadın, dün CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Ankara’ya kilometrelerce uzakta bir köyde buluştu. Buluşmanın nedeni ise hep beraber bir kadın hikayesini izlemekti.

    O buluşmaya ben de gittim. Ankara’ya tam 42 kilometre uzaklıktaki Kızık Köyü’ndeyiz. 20 yılı aşkın süredir bu kentte olmama rağmen ilk kez adım attığı köyün ünü, bölgede bireysel silahlanmanın en yüksek olduğu yer olmasından kaynaklanıyor maalesef. CHP Kadın Kolları Başkanı Aylin Nazlıaka da bu özelliği nedeniyle, bu köyde bir kadına şiddet belgeseli izletmeye karar vermiş, baş konuklar arasında 300’e yakın kadın ile CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu var.

    Salonu dolduran kadınlar, şalvarları ve tülbentleri ile salondaki plastik sandalyedeler. Onlara eşlik eden erkekler ise ya salonun arka tarafında ya da ayaktalar. Az sonra belgeselin gösterileceği sinevizyon perdesinin önüne önce bir kürsü kuruluyor.

    Kürsüye çıkan ilk kadın, yoksulluğundan şikayet ediyor. Ve kilometrelerce uzaklıktaki köyünden okula göndermek istediği çocuğunun servis parasını ödeyemediğini bu nedenle de servis şoförünün artık öğrenciyi okula bırakmadığını anlatıyor. Onun hemen arkasından kürsüye çıkan çiftçi bir kadın ise un ve buğday fiyatlarından şikayet ediyor, “Neden biz dünyadaki diğer çiftçiler gibi olamıyoruz?” diye de soruyor. Heyecanı yüzünden okunan başka bir kadın ise “Elektrik su çok pahalı” demekle yetiniyor, zaten başka ne denebilir ki?

    Yoksulluğun ve krizlerin en büyük bedelini ödeyen kadınlar ve çocuklar, bugün kente çok uzak bir noktada hep beraberler ve yoksulluğun onların hayatlarını nasıl da derinden etkilediğini tek tek anlatıyorlar. Fonda, “Hak hukuk adalet, işte Kılıçdaroğlu” diye söylenen bir şarkı, açıkçası büyük salon toplantılarındaki itiş kakış bir lider hayranlığı yok burada, öyle ağır öyle içten huzurlu bir ev sahipliği var. Kılıçdaroğlu kendisiyle selfi çektirmek isteyen köylü kadınları kırmazken, Selvi Hanım çocukları sırasıyla kucağına oturtturuyor. Kadınların ardından kürsüye gelen Kılıçdaroğlu, “Annelerin büyük dram çektiğini, büyük sıkıntılar yaşadığını biliyorum. Elektrikti, doğal gazdı, yakıttı… bunların tamamını biliyorum. Zaten siyaseti de bunun için yapıyorum. Yorulmaktan söz ediyorsunuz, yorulmak bize haram. Ta ki bu ülkede huzur oluncaya kadar, bunun mücadelesini vereceğim” diyor.

    Sonra Kızık Köyü Evi’nin plastik sandalyelerinde oturan kadınlar, sessizlik içinde Töz belgeselini izlemeye başlıyorlar. Neşe Uğur Nohutçu’nun yönetmenliğini yaptığı Töz, seramik sanatçısı Tuba Batu’nun hayat hikayesini anlatıyor. Fiziksel engelli kızı Özüm’ü dünyaya getirdikten sonra eşinden ayrılan Batu’yu kamuoyu ayrıldığı erkek tarafından uğradığı saldırıyla tanıyor. Ayrıldığı erkeği daha önce polise şikayet etmesine rağmen korunmayan Batu’nun, bu saldırıda falçatayla boğazı kesilmişti. Tesadüfen orada bulunan bir doktorun müdahalesiyle hayata tutunan Batu, belgeseldeki anlatısıyla “Şimdi evli, iki çocuklu ve iki kedili; üstelik büyük üç katlı bir sanat atölyesinde yaşamını devam ettiriyor”. Töz, onun kadınlara güç veren büyüleyici mücadelesini konu alıyor.

    38 dakika boyunca herkes, zaman zaman göz yaşlarını silerek, zaman zaman yüzlerine bir gülümse kondurarak, izliyor bu yaşam mücadelesini. Belgesel insanın üzerinde hem büyük bir güvensizlik, kaygı ve korku bırakıyor; hem de içindeki gücün farkına vardırıyor. Bir yandan ne acımasız bir dünyada ne kadar da yalnız olduğunu hissettiriyor; diğer yandan kadının başarabileceklerinin sınırsızlığını ortaya koyuyor. Töz, her şeyden arı, sade, slogansız, alt metinsiz, öyle doğrudan, dümdüz; bir mücadele öyküsünün karşısındaki geçişini başarabilen önemli bir belgesel… Bundan kaynaklı da salondaki ağırlığı pek fazla.

    Tuba Batu’nun hayat hikayesi değil sadece buraya yansıyanlar, çocuğunu servis parası yüzünden okula gönderemeyen anneden buğday fiyatından şikayet eden çiftçi kadın değil, İranlı Mahsa Amini’nin çığlığı bile yansıyor Kızık’a Gazeteci Yıldız Yazıcıoğlu’nun Kılıçdaroğlu’na sorduğu soru sayesinde. Kılıçdaroğlu’nun bununla ilgili mesajı da net:

    “Kadınlar dünyanın hiçbir yerinde bedel ödememeli!”

  • CHP’de saatler yılbaşına ayarlandı

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun İzmir’de yaptığı konuşmanın yankıları sürüyor. Kılıçdaroğlu, Partisi’nin İzmir’de yaptığı kampın açılışında konuşmuş; “Şunu artık bilmek zorundayım, siz gerçekten benimle birlikte misiniz?” diye basının önünde alenen sormuştu.

    Kılıçdaroğlu, CHP’nin Kampı’nda bu konuşmayı yaptığı için, bu çıkışı Partililere yönelik olarak algılandı. Bu analiz doğru ama yetersiz.

    Anımsatmakta fayda var ki; Bu Kılıçdaroğlu’nun ikinci çıkışı. Daha önce de Grup toplantısında Partililere aynı şekilde seslenmişti. 26 Nisan 2022’deki grup toplantısında da Milletvekillerine, “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” demişti.

    Kılıçdaroğlu’nun hitabı ve beden dili her iki toplantıda da aynıydı. Genelde irticalen konuşan Kılıçdaroğlu, her iki konuşmasında da bu bölüme geldiğinde, eline notlarını aldı ve notlarına bakarak, bir konuşma yaptı.

    Her iki konuşmadan sonra da kamuoyunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığı güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. İzmir Kampı’ndaki konuşmasının ardından yapılan yorumlar, “Bir adaylığını açıklamadığı kaldı” şeklindeydi.

    AJANDADA YILBAŞI YAZIYOR

    Ama Kılıçdaroğlu, adaylığını açıklamak için yapmadı bu konuşmayı, adaylığa ilişkin daha çok zaman istemek için yaptı. Zira CHP’de adaylık açıklaması için saatler 3 ay sonrasına kuruldu.

    CHP’nin ajandasında adaylığın açıklanması için yılbaşı bekleniyor. Peki ya geç değil mi?

    Bu soruyu sorduğum kaynaklar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini örnek gösteriyor.

    İSTANBUL ÖRNEĞİ

    Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimler için aday gösterildiğinde, tarihler 18 Aralık 2018’i gösteriyordu. Yani kampanya için sadece 3 buçuk ay vardı. Üstelik İmamoğlu, İstanbul dışında tanınan bir aktör de değildi. Sadece 3 buçuk aylık bir seçim kampanyası sonucunda, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandı.

    Seçimler 6 Mayıs’ta iptal edildi, 23 Haziran’da tekrarlanan seçimlerde bu kez büyük bir farkla rakibini geçti.

    CHP’de saatler, İstanbul için sadece 3 buçuk ayda alınan zafer üzerinden kurulu. Parti kurmayları, Cumhurbaşkanı adayının yılbaşında açıklanmasını isabetli görüyor.

    CHP’ye göre Mayıs’ta ya da Haziran’da yapılacak seçim için; yılbaşında başlayacak bir kampanya gayet yeterli olacak.

    PROJELER TARTIŞILSIN

    CHP’nin bu konudaki hassasiyetinin en önemli nedenlerinden biri de adayın 6’lı Masa’nın projelerinin önüne geçmemesi.

    Malum 6’lı Masa görüşmeleri 2 Ekim’de tekrar başlıyor. 6 Lider 2 Ekim’de görüşmelere başlayacak ve çok sayıda projeyi de kamuoyuyla paylaşacak.

    Hemen belirtmekte fayda var, Ağustos ayında biten birinci turun ardından Liderler bir araya gelmese de 6’lı Masa Komisyonları harıl harıl çalışmaya devam etti. Hazırladıkları projeler, çalışmalar şimdi ikinci turda 6’lı Masa’nın önüne gelecek, ekonomik ve sosyal haklar başta hukuk ve Anayasa reformu olmak üzere çok sayıda çalışma var. Bu çalışmalar, liderlerin uzlaşması halinde peyderpey kamuoyuna açıklanacak.

    Olası bir Cumhurbaşkanı adayı tartışmasının böyle bir dönemde gündeme gelmesinin projelerin kamuoyunda tartışılmasının önüne geçilmesinden korkuluyor. CHP’nin önceliği 6’lı Masa ve beraber geliştirdikleri projeler.

    Önümüzdeki 3 ay boyunca 6’lı Masa’dan beklenti Cumhurbaşkanı adayının isminin netleşmesi değil, “Nasıl bir Cumhurbaşkanı adayı” ve “Nasıl bir Cumhurbaşkanlığı yönetimi” sorularının yanıtı olacak.

    NASIL BİR CUMHURBAŞKANI ADAYI?

    6’lı Masa’nın önünde henüz isim yok. Ama 2 Ekim’deki toplantıda bir tarif konulacak. Tarifi yapan 6’lı Masa’yı oluşturan siyasi partilerin kurmayları. Uzun süredir Hukuk Reformu üzerinde çalışan kurmayların elinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden Parlamenter Sistem’e geçişe ilişkin bir önerme var. Bu önermede de en önemli konu, Anayasa’nın Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini düzenleyen 104. Maddesi ile TBMM’nin yetkilerini düzenleyen maddeler. 104. Maddede “kararnameler” başta olmak üzere, çok sayıda konu için daralmaya gidiliyor. Bu tarife kim uyacak? Tek adam yetkilerini kim bırakacak? 6’lı Masa, bu tartışma üzerinden bir prototip belirleyecek.

    İYİ PARTİ’DE SAATLER SEÇİM TAKVİMİNE KURULU

    Kamuoyunda 6’lı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağına ilişkin hummalı tartışma devam ededursun; 6’lı Masa’nın aktörlerinin acelesi yok gibi görünüyor.

    Zira CHP’de saatler yılbaşına kuruluyken, İyi Parti’ye göre Cumhurbaşkanı adayı seçim ilan edilince açıklanmalı.

    Sade bir hesapla, Ankara’daki beklenti Mayıs ayında olası bir erken seçim olduğundan; 60 gün önceden seçim takvimi açıklandığına göre, Cumhurbaşkanı adayı Şubat’ta açıklanmalı. Eğer Bahçeli’nin işaret ettiği gibi seçimler zamanında yani Haziran’da olacaksa, İyi Parti’ye göre bu tarih Nisan ayı olacak.

    KAMUOYU BEKLENTİSİ NE OLACAK?

    Peki ya kamuoyundaki beklentiler ne olacak? 6’lı Masa, Cumhurbaşkanı adayının bu kadar çok gündem yapılmasının iktidar yanlısı basın yayın organlarının tazyiğiyle ortaya çıkan yapay bir tartışma olduğu görüşünde.

    Bu yüzden adayı bu tazyiğin bir sonucu olarak açıklamak bile seçim yarışına psikolojik olarak yenik başlamanın bir nedeni olabilir…

  • Karşı Mahalle’de ‘helalleşme’

    Fasulyesi Ahmet Bey’den, nohutu Ayşe Hanım’dan, kayısısı Kadir’den. Büyük bir kazana atıyorlar getirdikleri malzemeleri tek tek, Fatma Hanım da karıştırıyor. Muharrem ayında bir hummalı bir hazırlık var Karşı Mahalle’de, “helalleşme” hazırlığı.

    Koca kazan başında aşureyi karıştıran Fatma Yavuz, savunduğu fikirler nedeniyle Diyanet’ten ihraç edilen bir Kuran Kursu hocası. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun KHK’lı bir öğretmeni evinde ziyaret ettiği anı bir televizyon kanalında izliyor. Helalleşme çıkışını dinliyor Kılıçdaroğlu’nun ve o anda kendisi de görüşmek, kendi deyimiyle “helalleşmek” istiyor. Sonra da arkadaşlarına haber veriyor. Toplanıyorlar. CHP Lideri’ne haber gönderip, hep beraber Ankara’ya gelmek istiyorlar. Kemal Kılıçdaroğlu’ndan yanıt  gecikmiyor, “Siz gelmeyin, ben gelirim İstanbul’a” diyor Kılıçdaroğlu bu buluşma için.

    Buluşmaya günler kala, malum Muharrem ayındayız, Fatma Yavuz katılımcıların her birinden bir malzeme istiyor aşureye yapmak için, sonra da getirdiklerini büyük bir kazanda kaynatıyorlar. İmece usulü. CHP Lideri ile buluşma öncesi tek hazırlıkları da bu.

    Pazar günü öğleden sonra da aşure kazanını alıp, tutuyorlar CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın yolunu. Karşı Mahalle’den buraya, CHP sınırlarına girmek uzun, upuzun bir yol. Saatler sonra 21. Yılını kutlamaya hazırlanan AKP iktidarının tüm karşıtlıkları kaşıyarak, kutuplaştırarak ve düşmanlaştırarak ördüğü upuzun bir yol.

    Buluşma CHP İstanbul İl Başkanlığı’nda. Buluşmaya gelen 30 kişilik grup, toplantı salonuna alınıyor. Salonun tam ortasında oturuyor Kemal Kılıçdaroğlu. Aşureler elden ele gezerken, kürsüden konuşan Fatma Yavuz, “Bu aşure aynı zamanda bizim olmak istediğimiz kazan” diyor. “Her bir malzeme erimeden kendi lezzetiyle ama aynı kazanda, harikulade bir tatla…”

    Herkes var burada. 50 yaşından sonra İletişim Fakültesi okuyan Ayşe Şafak, onlardan biri. Dilinde aşuresi, “Bin yıldır buradayız ve bir kilimin desenleri gibi bu aşurenin parçasıyız” diye tanımlıyor, salondaki kalabalığı. Onun ardından söz alan Şakir Diclehan, Kürtçe bir şiir okuyor mikrofondan. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çağrısının, böylesi bir iklimde ne değerli olduğunu söylüyor ve “Bu büyük bir cesaret. Samimi olduğunuz müddetçe Allah yardımcısınız olacak” diyor.

    Kimler var bugün bu toplantıda?

    Mesela Diyanet çalışanı Meryem Altınkaynak. Üsküdar Müftülüğü’nde Kuran hocası. 6 çocuk annesi ve aynı zamanda Öz Diyanet Sen’in Kadın Kolları Başkanı. “Başörtülü bir kadın olarak çok mağduriyet yaşadım, hakaretlere uğradım” diye anlatıyor yaşadıklarını. Peki tüm bunlar üzerine iktidar olan AKP döneminde yaşadıkları sona ermiş mi? “Şimdi de soruşturmalarla boğuşuyorum” diyor. Üst üste gelen soruşturmalar. Son soruşturmanın konusu söylediği bir şarkıya klip yapmış olması. Onun talebi özgür olabilmek, ama tek başına değil, “Bütün kadınların özgürlüğü…”

    Kendisini kürsüden “muhafazakar” olarak tanımlayan Muharrem Kaşıtoğlu. Üç oğlu var, üçü de İmam Hatipli. Bir oğlu hafız. AKP iktidarında muhafazakar kemsin yaşadıklarını, “nöbetleşe üstünlük” üzerinden anlatıyor:

    “Askere gidenler bilir, ilk askere gidenler üst devrelerinden eziyet görürler. Uzun süre buna isyan ederler, ‘Biz üst devre olunca, bizden sonra gelenlere böyle davranmayacağız’ diye kendi aralarında dertleşirler. Üst devre olur olmaz da kendi üst devrelerini bile aratırlar. AKP budur bizim için. Bu vaatlerle gelip, bizim mahalleye geçmişte yapılan haksızlıkların bin katını yapan bir iktidar haline gelmiştir.”

    Kaşıtoğlu, “Helalleşmeye” gelen Kılıçdaroğlu’ndan kendi de halallik istiyor:

    “Alevi olduğunuz için ayrıca Helallik istiyorum. Bize yıllarca ‘Aleviler’den kız alınmaz’ dediler, başka başka şeyler söylediler. Haklarına girdik. Ben de sizden helallik istiyorum.”

    Maltepe Medine Camii Derneği Başkanı Muhsin Eşlegül de Kılıçdaroğlu’na aynı şekilde sesleniyor, “Ben de sizden helallik istiyorum” diyor.  

    Tarlabaşı Dayanışması’ndan Kadir Bal da katılanlar arasında. Tarlabaşı’nda kağıt toplayan çocuklara yemek dağıtan, sağlık hizmetlerine erişemeyen göçmenlere sağlık hakkına erişim için yardım eden bir grup Tarlabaşı Dayanışması. Kadir Bal, “Toplumun hellaleşerek iyileşebileceğine inanıyorum” diyor.

    Toplantıda son söz Kılıçdaroğlu’nun, “Gönlümü yüreğimi size açtım. Hakkımı helal ettim” diye yanıt veriyor Kılıçdaroğlu, tüm konuşmalara:

    “Helalleşme sıradan bir çağrı değildir. Helalleşme aynı zamanda oturup düşünmek demektir. Oturup düşüneceğiz, neden kavga ediyoruz? Haydi kavga ettik, bari barışmasını bilelim. Eğer biz bunu yapabilirsek bu memlekete huzur getirmiş oluruz. Kusur, evet kusurumuz var. Helalleşmek aynı zamanda barışmak demektir. Oturup konuşmak demektir. Aynı yemeğe kaşık sallamak demektir.

    Aynı yemeğe de kaşık sallıyorlar sonrasında, CHP İstanbul İl Başkanlığı’ndaki toplantı salonundaki katılımcılar, CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hep beraber, karşı mahalleden gelen aşureye…

  • Kılıçdaroğlu devletin durumunu güncelliyor

    Siyaset bilimci Nimtz, içinde bulunduğu zamanı diğer bütün zaman dilimlerinden önemli gören kişi için “temposentrik” kavramını kullanır.

    Bir tarihin yapılışına tanıklık ederken, kendimiz için de bu tanımı pekala kullanabiliriz.

    Bize bu hissi yaşatan şey; siyasetçilerin bizi bu tarihin yer yer malzemesi, yer yer de öznesi olarak görmesi.

    Bir yanda hükümran otoritenin siyasi icaplarına göre gücünü test ettiği 20 yıllık sinir bozucu gelgitler ve yarattığı bağışıklık hali, diğer yanda normsuz iktidarın kalesini düşürmek için kalıcı bir direniş ve özgürlük dalgası…

    Bütün bir ülke kendini tek salahiyet makamı olarak gören, otokrasiye meyyal bir parti liderinin siyasi kompozisyonlarıyla boğuşuyor.

    Bir imparatorluğun enkazından yıllara yayılan mücadelelerle oluşturulmuş kavram, kurum ve devlet müktesebatı bu lider tarafından aşındırılıyor, geçersiz kılınıyor.

    “PARTİ DEVLETİNDE AÇILAN GEDİKLER”

    Tüm bunların bugüne yansımaları ise seçimler, seçim ittifakları, seçim stratejileri, işbirliği olanakları…

    Türk siyasetini yorumlamak, dahası tanımlamak üzerine bir kavrama ihtiyaç duyulsa “beklenmedik siyasi olaylar” tamlaması kurulabilir.

    Bugünlerin beklenmedik siyasi olayı ise kuşkusuz Kılıçdaroğlu’nun SADAT baskını ve sonrasında grup toplantısının akşamında Türk halkı ile randevusunda söyledikleri…

    Bu iki çıkış, Kılıçdaroğlu’nun hem kurgusal hem gerçek siyasal düzlemi istediği gibi yönlendirme kapasitesi olduğunu gösteriyor.

    AKP/ Erdoğan için can sıkıcı olan taraf da bunun uzun süredir böyle olması.

    Erdoğan’ın yaratılmış gerçekliğinden doğan kudretinin sonuna gelindiğini gösteriyor Kılıçdaroğlu’nun hamleleri.

    “Bay Kemal”li aşağılamalara yüksek tonlu hırçınlıkların eşlik etmesinden anlıyoruz bunu.

    Grup toplantıları, cuma namazı çıkışları beklenmeden sözcüsünden iletişim başkanına cevaplama telaşı Kılıçdaroğlu’nun dillendirdiği “ bir kaçış planının anatomisinin” AKP’lilerde beklenenin üzerinde karşılık bulduğunu da gösteriyor.

    Son videosuyla, Kılıçdaroğlu’nun bürokratları seçim stratejisinin merkezine yerleştirdiğini de görüyoruz.

    Kılıçdaroğlu’nun parti devletinde gedik açmasını izliyoruz ikidir.

    AKP’nin 20 yıllık serüveninin sonunda bir kaçış planı olduğu söylemiyle; tabanlarına 2023/53/71 hedefleri koyanların “müebbed iktidarlarında” kalıcı olmadıkları, İslamcı vakıflar üzerinden yurt dışında bir para trafiği ördükleri ve finans merkezlerindeki lüks binalardan çiftliklere uzanan elitler yerleşkeleleri kurdukları “Kendilerine yeni bir Pensilvanya yaratmaya çalışıyorlar” sözleriyle kamuoyuna ana muhalefet lideri tarafından sunulması nerden bakarsanız bakın önemlidir.

    Bir tarafıyla da bu çıkış; popülist/ otoriter rejimin en yakındaki, en önemli seçimden umudunu kestiği ve toplumda işlenen ‘seçimle gitmeyecekler, bu rejim asla değişmeyecektir’ algısını da yıkmaya çalışıyor.

    Bunu da ‘batırdılar, kaçacaklar; kudretli değil, korkaklar’ koduyla Erdoğan rejimini kendi tabanında değersizleştirmeyi seçen bir dille yapıyor Kılıçdaroğlu.

    Ve bunun etki yaratmadığını, bundan siyasi sonuç almayacağını söylemek yanlış olur.

    Kılıçdaroğlu’nun rakamları küçümseyenlere, bunun bir sistematik olduğunu ve yekünün değil mantığın vardığı yeri göstermesi açısından kullandığı “amacım bir para kaçırma sistemini ifşa ederek çalışamaz hale getirmektir” ifadeleri de önemliydi.

    AKP cenahının bunlara karşılığı ise aileyi hedef aldığı biçiminde oldu beklendiği üzere. Erdoğan’ın ailesinin “kutsallığına” getirdiler yine hikayeyi.

    Tüm bu hamlelerin Kılıçdaroğlu’nun bir güç odağını yıkıp kendi liderliğini inşasına giden yolda önemli bir dönemeç olup olmadığı tartışması burada çok önemli mi, emin değilim.

    Zira Kılıçdaroğlu’nun temel amacının kendini “yeni lider” olarak konumlandırma olmadığını asıl hedefin Erdoğan rejimini zayıflatıp, muhalefeti güçlendirmek olduğunu hem kendisinden hem çevresinden duymuştum.

    Buna karşı bir başka olgu da var; “geliyoruz” değil “gidiyorlar”, “az kaldı” üzerine kurulu bir siyasi dilin uzun zamandır muhalefet stratejisi olarak ortada dolanıyor olması…

    “KILIÇDAROĞLU’NUN ÇAĞRILARI, İŞBİRLİĞİ OLANAKLARI…”

    Kılıçdaroğlu’nun ezber bozan çıkışları yeni değil. Filmi geri saralım: Büyükelçilere; “ülkenizdeki yatırımcılar, Kanal İstanbul gibi her yönüyle dünya iklimine karşı bir hareket olan bu projeyi desteklememelidir” mektubu, beşli çete ve taşeronu şirketlere “5’li çetenin, bizim torunlarımızı dahil sömürecek olan bütün bu yatırımları kamulaştıracağız ve alacağız.” sözleri, 26 Ocak’ta ilk kez bürokratlara süre verdiği açık çağrısında devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması ve aslında kendi devlet projesini masaya sürmesi, SADAT baskınında “ SADAT paramiliter bir kuruluştur… Burası terörist yetiştiren bir kurumdur” diye seslenmesi…

    Listeye Man Adası belgeleri, 128 milyar dolar nerede? kampanyası, Merkez Bankası ziyareti, TÜİK ve MEB’in kapısına gitmeyi de eklediğimizde; her biri ile Erdoğan’ın ayarını bir şekilde bozduğunu, Erdoğan’ın bunlara cevaplarını hatırladığımızda bir kez daha Engels’in “ devlet; pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur.” ve Bob Jessop’un “farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açar ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşur” ifadelerine geliriz.

    ‘Erdoğan 17-25 Aralık gibi çok daha güçlü argümanların ortada dolandığı bir süreçten çıktı, bunlar hiçbir şey…’ diyenlere karşı da başka bir şey var bu kez ortada:

    Erdoğan rejiminin partizan bürokratlarının hedefin merkezine konması ve Erdoğan’ın yalnızlaştırılması, Erdoğan’ın siyasi gücünü ikmal eden bürokratlarının Erdoğan’ın etrafından daha da çekme gayreti…

    “Ülkemizin dürüst şerefli bürokratlarına selam olsun, onların başımızın üstünde yeri var. İktidarımızda onları çok güzel günler bekliyor.” sözleriyle bir kesimi; “Sarı bürokratlar… Sizler devleti kanun dışı talimatları uygulayarak adeta bitkisel hayata soktunuz. Bu süreçte kendinizi de bitirdiniz…Ama size de bir iyilik yapıyorum ‘sarılar’. Sizi bu suç gemisinden indirmek istiyorum. İnin, kurtarın kendinizi. Çok geç olmadan küçük cezalarla kurtulabileceğiniz bir aşamada kurtulun.“ sözleriyle başka bir kesimi Erdoğan’ın etrafından boşaltmayı amaçlıyor Kılıçdaroğlu.

    Yalnızlaştırma stratejisindeki “kaçış planı” ifadesiyle bürokrasiyi de aşıp Erdoğan’ın seçmenleriyle arasına soru işareti koymayı da hedefliyor.

    SADAT baskını muhalefete dönük, seçim güvenliği endişelerini gidermeye yönelik bir çıkışken devlet içindeki güç merkezlerine yönelik olan diğer hamleler Erdoğan’ın tabanı ile bağını koparmaya yönelik.

    Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin devletteki etkisi ve varlığına işaret eden bu çıkışları, devletteki CHP gerçeğini ve kurumsal organizasyonunun devlet içindeki kümelerde rıza üretebildiğini göstermesi açısından da önemli.

    Erdoğan’ın “partizan devletine” Kılıçdaroğlu “norm devleti” hatırlatmasıyla karşılık veriyor.

    Erdoğan rejiminin en güçlü iki hattı olan bürokratik unsurlar ve taban aidiyetini bu çıkışlarla zayıflatan stratejisi önce AKP’de sonra Erdoğan’da karşılık buldu ve bunun sistemin bozulmasına gidecek bir etkiye dönüşmediğini söylemek şimdiden yanlış olur.

    Man Adası’ndan başlayan süreç “128 milyar dolar nerede?” sorusuyla sistemli bir biçimde yürürken bürokrasiye çağrılarla siyasi kazançların alınacağını düşününenlerdenim.

    Beyan, ısrar ve sirayet üçgeninin işleyeceğini düşünüyorum.

    2002’de AKP’nin iktidarıyla başlayan devlette dönüşüm süreci 20 yılın sonunda Kılıçdaroğlu’nun yeni partizan devletin yarattığı tahribi onarıp, Erdoğan ve devletin 20 yıl önce kesişen yolunu yeniden ayırarak norm devletini yeniden inşaya yönelik yol haritası şu ana kadar işliyor gibi.

    Kılıçdaroğlu’nun bu yol haritasının oluşturulması, seçim stratejisinin bir parçası gibi düşünülse de Erdoğan’ın partizan devletine içeriden bir itirazla Kılıçdaroğlu’nun mevziye çağrılması olarak da okunabilir.

    Haliyle yaşanılanlar bir seçimden ötesine, seçim stratejisinin gereğine değil; daha farklı bir organizasyona, işbirliği olanaklarına işaret ediyor gibi.

    Kılıçdaroğlu öncelikle Erdoğan’ın seçimi kaybedecek kadar zayıf, kaçacak kadar suçlu ve korkak; ama aynı zamanda kazanacağı seçimden sonra devletin bütününde yaratılan tahribatı onaracak bir kudretin de odağına yerleştiriyor kendini.

    Sivil bürokrasiye yaptığı çağrıyı yargı bürokrasine yapıyor açıklamamarında mahkemeyi de işaret ederek. Arkasından belki askeri bürokrasi de gelecek.

    Kendi adaylığını da örerek bunu yapıyor olabilir mi? Belki; ama asıl amacının Erdoğan’ın enkazını kimlerle kaldıracağının da işaretlerini vermek olduğunu sezdiriyor.

    “Dostlarıyla” çıktığı yolda devlet bürokrasisiyle yol yürüyeceğini de söylüyor aslında.

    Kılıçdaroğlu bu son hamlesiyle bir dönem ülkenin gündemine gelen Erdoğan sonrasında AKP ve ülkeyi kim yönetecek sorusunu da işlevsiz kılıyor. “AKP elitleri kaçacak, suç ortakları hesap verecek”, diyerek aktif siyasetinin yeni sınırlarını çiziyor.

    Ayrıca tüm bu süreçte Erdoğan dahil diğer tüm adayların önüne de geçmeyi de hedefliyor olabilir.

    Bu, onun aday olmasına, kazanıp “başkan” olmasına yetecek mi, göreceğiz.

    Hegel’den biliyoruz ki: “Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.”

  • Kılıçdaroğlu’nun havarileri, kuşkucuları: İrili ufaklı tek adamlar hikayesi

    Bu yazı, CHP’nin çıkmazını görmeyi hedefliyor. İmamoğlu ve otobüsü bu çıkmazın önemli bir koluyken, diğer tarafını da Kılıçdaroğlu’nun kolayca harcanması oluşturuyor.

    Öncelikle hepimizin bilegeldiği bir klişe var ki o da Kılıçdaroğlu’nun yönetemeyeceği/ kazanamayacağı algısının her alana işlenmiş olduğu ve bunun yerleşik bir hal almasında bir hayli çabanın bulunduğu… Bu çaba sadece AKP ve yandaşlarınca inşa edilmedi, buna birtakım CHP’lilerin de epey katkısı oldu, ki hala da olmakta.

    Ancak seçmeni bu olumsuzluğa sürükleyen parti içi haller, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun aralarından çıkabilecek en doğru aday olduğunu da ispatlar bir yere de götürüyor. İmamoğlu’nun otobüsü de, üzerine sarf ettiği sözler de tam olarak bunun göstergesi gibi.

    Bir otobüs ki içinde olanlar bir devrin özeti ve hatta çok önemli bir vurguyla, kurtulmak istenilen bir devrin özeti…

    Fakat İmamoğlu; parmak sallamalı, vız gelir tırıs giderli, yeni bir Tayyiplik türettiği davranışlarla tek adamlık işaretlerini ayan beyan serdi önümüze birkaç gündür; “hem karnım doysun hem pastam dursun” tarzı o “sadeceli” bir cümlelik özrü ve kimi müfsidlere sahip çıkarak yaptı bunu şürekâsıyla…

    İmamoğlu’nun bu tavrı için “bu kadar kusur kadı kızında da olur” kıvamında mazur görme eğilimleri bana doğru gelmiyor. Kendisinden başka bir Tayyiplik türeyeceğine dair hep kuşku duyulurken, parmakla verdiği ayar Kılıçdaroğlu’nun son dönemki mutedil politikasıyla zıtlık taşıyor. Ülkede “erkeksen çıkışa gel” bayağılığındaki envai çeşit siyasi figür varken, öfkeli adamların parmak sallamasından yılmış, derdi geçinmek olan milyonların bugünkü halinden sorumlulara gösterilen muhabbetin hem onur hem umut kırıcı olacağını bilmeyen biri de aday olmasın bir zahmet diyenleri de anlamak gerekiyor.

    “Bu fotoğraftan hareketle Ekrem İmamoğlu’na saldıranların hiçbiri -evet hiçbiri- mevcut siyasal rejimin muhalifi değil. Bilakis rejime faydalı kişiler. Hepsinin de zihinleri bir şekilde Devlet’in kontrolünde. … Ekrem İmamoğlu’na bu şekilde saldırarak Devlet nezdinde konfor alanlarını genişletiyorlar. Kendilerini garanti altına alıyorlar. Ortada tam bir sahtekarlık var.”

    Habertürk’teki köşesinde böyle diyor, yirmi yılın büyük sahtekarı Nagehan Alçı. Yalı alır gibi aldı muhalifliğimizi bizden…Feodaller, kabileler, İmamoğlucu olmamalar, dile utanmadan Gezi’yi dolamalar… Birtakım uyanıklıklar, hesaplar vs bildiğimiz Nagehan Alçı ve buna sahip çıkan İmamoğlu ile ekibi… Tabi bir de İmamoğlu’na sahip çıkan bir ekip var; onlar da iptal kültürü, haysiyet muhasebesi falan diyor… Preslendik arada…

    Açık açık konuşalım muhalefetin böyle riskler alma lüksü yok, bazılarını o otobüse alma hakkı yok; eğer dertleri iktidarı değiştirmekse…

    Oldukça kaotik bir ortamdayız, böyle bir rejime karşı cumhuriyet tarihinin belki de en önemli seçimi, sınavı yaklaşıyor ve bu sınavı geçecek bir muhalefet görüntüsü olmadığı gibi olanı da yerle bir etme yarışına giriliyor…

    KILIÇDAROĞLU’NUN ADAYLIĞI VE CHP’LİLERİN ‘SELF MUTİLATİON’ SENDROMU

    Muhalefetin bir de Kılıçdaroğlu kanadı bulunuyor. Bir çıkmazda ama güvenli liman gibi bir halle de durumu kotaracak yerde duran bir çıkmazda.

    “Yol arkadaşlarım, bütün yol arkadaşlarımıza sesleniyorum, size de bir çift lafım var. Bu engerekler ve çiyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın ve görkemli olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz. Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkûm edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın ya da şimdi şu anda yolumdan çekilin, açık ve net söylüyorum.

    Bir insanın uğrunda öleceği bir şey yoksa hayatında, zaten o hiç yaşamamıştır. Pes etmeyeceğim, durmayacağım, söz veriyorum. Hepinizin huzurunda, milletimin huzurunda söz veriyorum. Durmayacağım.”

    Bu sözler Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısındaki konuşmasından.

    Konuşmada bir özne yokmuş gibi dursa da veya Kılıçdaroğlu’nun cümleleri halka sesleniyormuş algısı taşısa da aslolan “içeriye” mesaj veriliyor olması.

    Böyle olduğu, Fikret Bila’nın konuya dair 29 Nisan’daki yazısında hakikate büründü.

    Belli ki CHP kaynıyor ve birileri bu kazana Kılıçdaroğlu’nu atmak istiyor. Sanki partide belirlenen ve Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen politikalar bir ekipçe tartışmalı hale getiriliyor ve ikircikli bir hal oluşuyor.

    Mesele cumhurbaşkanı adaylığı, mesele seçimler, mesele genel başkanlık…

    Bildiğimiz üzere Kılıçdaroğlu, ortak cumhurbaşkanı adayının 6 muhalefet lideri tarafından belirleneceğini ve başarılı bulduğu Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının görev sürelerini tamamlamalarından yana olduğunu açıkladı. Ancak iki isim üzerinde tartışma bitmedi ve hatta Kılıçdaroğlu da tartışmanın tarafı oldu.

    Şöyle ki Kılıçdaroğlu, bazı çevrelerin İmamoğlu ve Yavaş üzerinden sürekli adaylık devşirmeleri veya CHP’de adaylık kavgası varmış izlenimi yaratmaya yönelik tutumlar karşısında daha net bir duruş peşinde.

    Kılıçdaroğlu “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” derken, 6 genel başkanın adayı belirlemesi kararında ısrarcı, İmamoğlu ve Yavaş’ın ismi üzerinden yapılan spekülasyonlardan rahatsız, parti içinden ve dışından zemin hazırlanmasına, ucu açık beyanlarda bulunulmasına tepkili ve tüm bu gelgitlere bir set çekmek istiyor gibi.

    Topu kurban bayramı sonrasına atsalar da bu süreçte ortalık durulur gibi durmuyor.

    Grup başkanvekili Özgür Özel “Genel başkan 10 puan farkla kazanıyorsa aday olsun, onur duyarım; ama risk varsa zaten ilk itiraz kendisinden gelir” diyor. Daha sonra Manisa’daki bir açıklamasında “Bu süreçte eğer Sayın Genel Başkanımız arzu ederse,(1) anketlerin sonuçları bu seçimi kazandığımızı gösterirse (2) ve kendisinin hassasiyet duyduğu 6’lı mutabakat masası ortak adaylıkta genel başkanımız üzerinde mutabakata varırsa” (3) diyerek gerekli şartları teyit ediyor.

    Bir grup başkanvekili böyle cümleleri neden kurar, iddiayı neden diri tutmaz da şüphe uyandırır, anlamış değilim.

    Bir AKP’linin çıkıp, Erdoğan kaybedeceği seçime girmez; 10 puan fark olmazsa aday olmaz dediğini duydunuz mu?

    Ki zaten yıllarca “10 seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu o koltukta neden oturuyor” algısını pekiştiren şeyler bunlar.

    Çıkıp; Adalet yürüyüşünden bu yana siyasal- psikolojik üstünlük onun eseri, toplumsal muhalefetin üzerindeki ölü toprağını Gezi’den sonra o kaldırdı, -belli bir kesim için- toplumsal muhalefet ruhunu canlı tutan da oydu diyebilirler. Kılıçdaroğlu referandumla ittifak ruhunu kurdu, İyi Parti’nin siyaset sahnesinde varlığını inşa etti, ittifakla seçime gidip Saadet’i meclise soktu; 11 Büyükşehir onun eseri, 6’lı masaya ruhu o üfledi diyebilirlerdi. Demediler, bunları söylemek İsmail Saymaz’a düştü. “10 puan fark atmazsa ilk o kendi adaylığına itiraz eder”i konuşmak abesle iştigal değil mi?

    O fark oluşmaya başlamadan, yine başarısız, seçim mağlubiyeti hanesi kabarık Kılıçdaroğlu algısına bu cümleler hizmet etmeyecek mi?

    Burada algıcı araştırma şirketlerinden, Kılıçdaroğlu düşmanı AKP’li, ulusalcı kanaat oluşturuculardan bir fark kalıyor mu?

    CHP’liler açısından politika anlatıcılarının sayısı ister şimdiki gibi Öztrak ve Özel gibi isimlerle oldukça sınırlı kalsın, ister seçim sürecinde sahaya çıkacak kurmaylar ve adaylarla artsın, temel sorun işlenen siyasal olaylardaki tekrar eksikliğidir. Aksi, ispatlıdır.

    128 milyar dolar nerede? sorusunun yeryüzü ve gökyüzü arasındaki neredeyse her alanda süreli değil sürekli sorulduğunda AKP’li aklın buna cevap vermek durumunda kalmasıyla elde edilen sonuç ortadayken, CHP’lilerin Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda bunu yapmamaları anca CHP’ye özgü bir durum galiba.

    Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a çok seçim kaybetmiş genel başkan olduğu algısına AKP’liler kadar bizzat CHP’lilerin de hizmet ettiği ayan beyan. Sadece onun karşısına genel başkan adayı olarak çıkanların değil parti içi muhalefetin de en çok sarıldığı argümandır ve neredeyse AKP’nin diliyle söylenmiştir.

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile ilgili cümlelerin, propagandanın da bununla benzeşik olduğunu gösteren çok fazla çok gösterge ve dil vardır. 20 yıllık AKP tahakkümünden sıyrılıp iktidara giden yolda hala neyin anlatılmamış olduğuna ilişkin bu soruna temel katkılardan biridir.

    Partinin politikalarını oluşturmak kadar, bu politikaların toplumsal karşılığının oluşturulması için kullanılacak dilin hangi temelde sunulacağı kamuoyu üzerinde yaratılacak bir etki için oldukça önemlidir.

    Bize ulaştırılan politik argümanlardan daha önemli olan, bunların hangi dille ve hangi bakış açısı ile sunulmasına dair değişik bir dizi etmenin parti kurmayları tarafından dikkate alınmamasının sonucudur belki de Kılıçdaroğlu’nun çıkışı.

    Gustav Le Bon, iknanın asli unsurlarının “beyan”, “tekrar” ve “sirayet” olduğunu sıraladıktan sonra saygınlığı, özellikle de kişisel/ kazanılmış saygınlığı öne çıkarıyor. “ Kişisel saygınlık, şöhret ve servet olmadan, varlığını onlar olmaksızın da mükemmelen sürdürebilir.” diyor.

    Ama şunu da ortaya koyuyor :”Tartışmaya açılmış saygınlık artık saygınlık değildir.”

    Özel ve gibileri adayımız net Kılıçdaroğlu’dur demek yerine şartlar ortaya koyarak o saygınlığı tartıştırıyor mu? Evet ; ha, saygınlık tartışılmaz mıdır? Elbette ki değil; ama bu durumda mı? İşte o tartışılır.

    CHP’liler çok şey söylüyor gibi duruyor; ama asıl söylenmesi gerekeni söylemiyor sanki.

    Bu yazı Kılıçdaroğlu’nu öven bir yazı olmamakla birlikte hakkını bazı alanlarda teslim eden bir iletişim yazısı. İletişimin doğru araç ve dille kurulması durumunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki engelin Alevi oluşuna gelip dayandırılan halinden CHP’lileri de sorumlu tutan bir yazı.

    Kılıçdaroğlu’nu iddiasız gibi görünen ama iradesinde ısrarcı, kalıcı, güçlü/dayanaklı, kayda değer bir etkiye sahip, kendisine inanan bir avuç insanla yola çıkan Giuseppe Garibaldi’ye, benzetmek, liderliğine vurgu yapmak abartı gibi geliyor mu kulağa?

    Adalet Yürüyüşü ve Gandi benzetmesinden yola çıkarsak aslında bu evre aşılmış sayılır mı?

    CHP’de Kılıçdaroğlu’nun iradesiyle ürettiği fikirlerin biçimlendirdiği politikaların (burada üretilen politikaları Kılıçdaroğlu’nda cisimleştirmek benim tercihim) CHP’lilerin safına çekmek istediği heterojen kitlelerin zihnine, ruhuna hangi araçlarla etki edebileceğini anlamış değiliz.

    Peki burada sadece Kılıçdaroğlu’nu suçlamak doğru mu?

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla seçimi kazanmak fikrinin kitle ruhuna nüfuz ettirilememesi, kesinliğinden şüphe duyulmayacak koşulların henüz yaratılmayışı, Erdoğan’ın tahribinden henüz payını almamış kimi müstahkem mevkilerin koruyucusu olarak Kılıçdaroğlu ismine kitlesel olarak henüz meyledilmemesi sadece Kılıçdaroğlu’nun kusuru değil sanki.

    Onun adaylığıyla Erdoğan’ın mağlub edileceğinin sürekli tekrarlanan bir şey olmaması, fikirlerinin kitlelerin güdülerini şekillendirerek, onların zihin dehlizlerine yerleşerek orada kemikleşmemesi; tercihlerinin bir istikamete yöneltilip, kitlelere özgü bir karaktere bürünerek seçmen davranışına dönüşmemesi sadece Kılıçdaroğlu’na yüklenemez.

    Kılıçdaroğlu’nun fikirleri, hassasiyetleri, duyguları ve inançlarının kitleler söz konusu olduğunda bulaşıcı niteliğe ulaşamaması tek başına onun suçu olmamalı.

    Derdim şu; CHP’lilerin baktığı yerden gerçeğin nasıl şekillendiğini görmeleri önemli.

    Barthes’ın “toplumun gerçekliğini biçimlendirme…” dediği şey gibi.

    Hector Mcdonald’ın “nerden baktığınız gerçeği nasıl şekillendiriyor, doğru bizi nasıl yanıltıyor” dediği şey gibi…

    Tam olarak şöyle diyor hatta: “Duyanların yanlış anladığı bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.”

    Süreç malumunuz, önümüzde; CHP veya Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu artık, ya “eliyle ettiğini boynuyla çekecek” ve çektirecek ya da bu gidişe ana muhalefet olduğunu hatırlayarak, verili iktidara ve yarattığı garabete bir son vermenin kapılarını aralayacak.

  • Bu suça da ortak değilim, sen de ortak olma!

    Son zamanlarda yaşanan ve yaşatılanların aklıma getirdiği sözcükler ve duyguları peş peşe sırala deseniz şunlar gelir: Diğerkamlık, empati, utanç, bencillik, utanmazlık, uydumculuk, seyirci kalmacılık (bunun İngilizce karşılığı bystander, ama bu sözcüğü Türkçede tam olarak karşılayacak tek bir sözcük yok, seyirci kalma tam olarak karşılamıyor anlamı), kurnazlık, ahlaksızlık… Bu sözcük ve duyguları sayfalar dolusu yazsanız bitmez. Ancak ben iki sözcük ve anlamları ile bu iki sözcüğün günümüzde olup biten kötülüklerle bağlantısı üzerinde duracağım. Bunlar diğerkamlık ve empati.

    DİĞERKÂMLIĞIN ANLAMI

    Diğerkâmlık, Farsça digar ve kam sözcüklerinden oluşan bir bileşik sözcük. Digar, Türkçeye de diğer şeklinde geçmiş; başkası anlamına geliyor. Kâm sözcüğü de yine Farsça ve seven, sevgi, arzu gibi anlamlara geliyor. Nişanyan Etimoloji sözlüğüne göre bu sözcük Avestaca “kâma”, yani sevmek sözcüğüyle aynı kökenden geliyor. Aslında sözcüğün kökeni çok eskiye dayanıyor ve Hint-Avrupa dil ailesinden geliyor ve bütün dillerde sözcüğün anlamı “sevmek”. Osmanlıcaya da geçmemiş midir bu sözcük? Nedim’in her kıtası “Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a” dizesiyle biten o güzelim şiirinin en bilinen dizesi misal “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan”’dır. Kuşkusuz burada kâm sözcüğü sevmek anlamından sıyrılıp “zevk, keyif” gibi anlamlara bürünmüştür. Ancak sevmek bir nevi zevk almak değil midir dünyadan? Sevmeyi bilmeyen dünyayı da zehredip her türlü keyfi günah saymaz mı etrafındakilere? Ya da kendisi her türlü herzeyi yiyerek hayatın nimetlerinden faydalanırken, başkaları bir tutamcık keyfedince hemen hizaya çekmeye kalkışmaz mı bu keyif ehillerini sevme kabızı bazı insanlar? Kendisi mutlu olmayan, başkasının mutluluğuna tahammülsüz değil midir? Neyse sorular bitmez, biz mevzumuzun kalbine geri dönelim. Bu bileşik sözcüğün düz anlamı başkasını sevmek ya da özgecil. Aslında tam karşılığı kendisinden daha çok başkası ya da başkaları adına kaygılanmak anlamına geliyor. Buradaki sevgi, kuşkusuz sahiplik ilişkisini pekiştiren değil, sevdiğinin iyi, sağlıklı, mutlu olmasını arzu eden bir sevgi.

    ASIL MESELE BAŞKASINI SEVMEK YERİNE ONUN HAKLARINA SAYGI GÖSTERMEK

    Diğerkâmlık sözcüğünün batı dillerindeki karşılığıysa altruizm. Bu sözcük de Latince kökenli alter ve huic sözcüklerinden türetilmiş. Hukuki anlamı, “hak sahibi olan diğer kişi”. Yaygın anlamı ise “başkasını gözetme, bencilliğin zıddı”. Başkasını gözetmek, aynı zamanda onun hakkına razı olmak ve riayet etmek demek. Batı dillerindeki altruizm sözcüğünün hukukla daha yakından ilişkisinin olduğunu görüyoruz. Elbette asıl mesele başkasını sevmenin ötesinde, onun haklarına saygı göstermek. Oysa herkes herkesi sevebiliyor; bir erkek karısını, sevgilisini sevebiliyor misal, bir patron, çalışanlarına meftun olabiliyor, bir Cumhurbaşkanı halkına “biz size aşığız!” diye ağız dolusu haykırabiliyor meydanlarda sonuna kadar açılmış hoparlörlere bağlı mikrofonu ağzının içine sokarcasına. Duyduğumuz duygu dolu nidadan sonra ise, aynı Cumhurbaşkanı aşkı ilan ettiği halkının bir kısmına ağız dolusu küfrederek, diğer yarısını küfrettiklerinin üstüne salmakla tehdit edebiliyor. Aşkından deliye dönen bir koca ya da sevgiliyse, sahibi olamadığı kadını “ya benimsin ya da kara toprağın” diyerek kurşun yağmuruna tutabiliyor ya da döverek öldürebiliyor. Şimdi mevzu uzadıkça, başkasını sevme konusunun cılkını çıkarmaya meylettiğimi fark ettim. Asıl mevzumuzdan yine sapmayalım. Sevgi önemli, ancak her şey sevgiyle bitmiyor demek ki. Zira bu zamanda sevgisinden öldüren erkek çoğaldı. Asıl mevzumuz yine bizi bekliyor.

    BAŞKASININ ACISI KARŞISINDA ÜZÜLME, ACI DUYMA

    Empati sözcüğünü herkes biliyor eminim. Sık sık sempati ile karıştırılsa da empati, karıştırılan bu sözcükle aynı dil ailesinden geliyor ve “kendini başkasının yerine koyabilmek” yaygın anlamıyla bilinse de asıl anlamı daha başka. Eski Yunancadan gelen asıl anlamı “içinde duymak, acı duymak, hissetmek”. Bu asıl kök anlamı ile günümüz yaygın anlamını birleştirirsek, “başkasının acısı karşısında üzülme, acı hissetme, kaygılanma” anlamı çıkıyor karşımıza. Bu ise kolay kolay hissedilebilen bir şey değil. Atasözlerine bile geçmiş: “Ateş düştüğü yeri yakar”. Oysa gerçekten ateş düştüğü yeri mi yakar? Kuşkusuz sıradan ve doğal bir sebeple yaşanan bir kaybın yaşattığı acı ya da ateşin düştüğü yeri yakması doğaldır da, zulüm, baskı, işkence, haksızlık, adaletsizlik sonucu yaşanan kayıplar ve mağduriyetler sadece düştüğü yere mi zarar verir? Misal çocuklarını ısıtmak için küçük oğlunun eline saç kurutma makinesi vererek yan odada çaresizlik içinde intihar eden bir annenin yaktığı ateş sadece yakınlarının içine mi düşer? Misal ailelerini geçindirmek için katırlarla akaryakıt kaçakçılığı yaparken “terörist oldukları zannedildiği” iddiasıyla savaş uçaklarıyla bombalanan onlarca insanın ölümü sadece yakınlarının ciğerlerini mi dağlar? Doğalgaz ve elektriğe gelen şirazesiz zamlardan sonra ısınamayan, elektriği kesilen binlerce insanın hissettiği yoksunluk sadece onları ve yakınlarını mı ilgilendirir? Elbette hayır.

    AKP İKTİDARININ YARATTIĞI KUTUPLAŞMA EMPATİ DUYGUSUNU YOK ETTİ

    Geçtiğimiz hafta bu ülkedeki pek çok insanda diğerkamlık ve empati duygusunun ne kadar yok olduğu iyice anlaşıldı. Bu duyguları yok eden sadece yaratılan korku iklimi değil kuşkusuz. Aynı zamanda sınırsız bir bencillik duygusu bu duyguları yok eden. Yoksulundan varsılına, muhafazakârından ilericisine, dindarından dindar olmayanına, Türkünden Kürtüne, işçisinden patronuna insanların büyük bir çoğunluğu ancak ucu kendine dokunduğu anda ses çıkarır hale geldi, o da ses çıkarmaya cesaret edebilirse. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elektrik faturasını ödemeyi reddetmesi sonucunda elektriğinin kesilmesi ve ardından ortaya çıkan tartışmalar, yapılan eylemin ne kadar az anlaşıldığını da gösterdi bize. Hâlbuki Kılıçdaroğlu’nun elektriğinin kesilmesinin ardından yaptığı açıklamadan anladığımız eylemin tam da empati duygusunu yaygınlaştırmaya hizmet eden bir eylem olduğuydu. Elektriği kesilen binlerce insanın yaşadığı yoksunluğu önde gelen bir siyasi lider içinde hissetsin ve bu his topluma ve mümkünse bu yoksunluğa sebep olanlara bulaşsın meramıyla girişilen bir eylem. Ne var ki, bu eylem, toplumun en az yarısı tarafından tam olarak anlaşılmadı. Zira içinde yaşadığımız toplum, özellikle AKP iktidarının yarattığı toplumsal yarılmanın da etkisiyle empati duygusunu ve kendisinden başkasını sevebilme ve onun adına kaygılanabilme yeteneğini yitirmiş halde.

    HAKSIZLIK VE HUKUKSUZLUK KARŞISINDA SUSMAK KENDİ YAŞAMINDAN VAZGEÇMEKTİR

    İlk bakışta empati ve diğerkamlık kavramlarının kendini bırakıp başkası yerine kaygılanmak gibi bir anlama geldiği düşünülür. Bir insanın kendini, güvenliğini, özgürlüğünü riske atarak başkasını kurtarmaya çalışması, başkasının hakkını savunması bu nedenle rasyonel bir eylem gibi görünmez. “Nemelazım, haksızlığa uğrayan kişinin arkasında durursam, muktedir beni de hedef alabilir” diye düşünülür. Yalan da değildir elbette. Örnekler çoktur; yapılan haksızlık ve hukuksuzlukları dile getirirseniz, size bir şey yapılamasa dahi eşinize yapılabilir. Eşiniz muktedirin “ol” demesiyle bir zamanlar vali yapılmıştır, yine aynı muktedirin “olma” demesiyle valilikten azledilebilir. Bunu ve buna benzer başka örnekleri gören pek çok insan, yine Gezi Davası’nda yargılanan bir iş insanının hiçbir geçerli delile dayanmaksızın müebbet, tutuksuz yargılaması devam eden yedi kişinin 18 yıl hapse mahkûm edilmesine ses çıkarmaktan ürkebilir. Hâlbuki böylesi bir haksızlık ve hukuksuzluk karşısında susmak, sadece bu haksızlığa uğrayan kişilerin yanında durmamak, onlara yapılan haksızlığı sükût ederek onaylamak anlamına gelmez. Aynı zamanda kendi hakkından, hukukundan, geleceğinden, hayatından da vazgeçmek anlamına gelir. Elbette insan bütün bilişsel zekâsına rağmen, korkuları olan bir varlıktır. Bilinmezden korkar, bir dakika sonra yaşamaya devam edip etmeyeceğinden korkar, aç kalmaktan korkar, bir yere kapatılmaktan korkar, şiddete uğramaktan korkar. Oysa bu korkular insanı eylemekten, düşünmekten, görmekten, duymaktan, kısacası yaşamaktan alıkoyar. Yaşadığını sanır ama insan sessizce yaşamından vaz geçtiğinin farkına varmaz. İnsan sadece kendi hayatını düşünmeye odaklandığı anda, o hayat yaşanmaya değer bir hayat değildir artık.

    Size Auschwitz Toplama Kampından bir şekilde canlı kurtulabilmiş ve ömrünü bu kurtuluşun acısını çekerek geçirmiş, iki kez intihar girişiminde bulunmuş, ikinci girişiminde başarılı olarak hayatına kendi elleriyle son vermiş İtalyan Yahudisi Primo Levi’nin yazdığı “Boğulanlar Kurtulanlar” adlı anı kitabından birkaç alıntı yaparak derdimi daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum.

    “Eğer herkesin acılarını çekmek zorunda kalsak ve çekebilsek yaşayamazdık. Belki de yalnızca azizler birçok insana acımak gibi olağanüstü bir yeteneğe sahiptirler; ölü taşıyıcılarına, Özel Takımdaki kişilere ve bizlere en iyi durumda tekil insana, Mitmensch’e, soydaşımız insana yönelik, süreklilikten yoksun acıma kalıyor…”[1]

    “Dolayısıyla kıyımın yok ettiği insanlarla ilgili bu bilgileri edindiğimiz kimseler başkalarıdır; hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı (ne yaşam ama!) yeğlemiş olan, kendi elleriyle ölümü seçmemiş, böyle bir seçime yönlendirilmemiş kimseler…”[2]

    MUKTEDİR HUKUKUN KORUYUCUSU OLAN HÂKİMLERE BİZZAT HUKUKU KATLETTİRMİŞTİR

    Primo Levi’nin “hemen ölmektense birkaç hafta daha yaşamayı yeğlemiş” olanlar diye tarif ettiği kişiler, Naziler tarafından katledilen soydaşlarının katledilmesine kısa bir süre daha hayatta kalma karşılığında alet olmuş Yahudilerdir. Naziler zannedildiğinin aksine, katliamların pek çoğunu kendileri yapmak yerine bizzat Yahudilere yaptırmışlardır. Muktedirin, hukukun koruyucusu olması gereken hâkimleri bizatihi hukukun katledilmesinde araç olarak kullanması bu örneğe ne kadar da benziyor değil mi? Ne var ki kabahat sadece hâkimlerde değildir. Bir halkın baskılar ve dayatmalar karşısında onurlu direniş ve başkaldırısını simgeleyen Gezi’nin intikamının geniş halk kitleleri ibret alsın dercesine bir avuç kişiden alınmasında maşa olarak kullanılan hâkimler artık sadece birer zavallıdır. Zavallıdır, zira sadece kendi konforlarını ve geleceklerini düşünerek sessizce kendi yaşamlarından da çoktan vaz geçmişlerdir. Kendinden ve çoğu zaman kendi yakınlarından başkasının acılarına kör ve sağır olan geniş kitlelerdir asıl sorumlu. Diğerkâmlığı ve empatiyi sadece başkası adına üzülmek ve kaygılanmak zanneden bu geniş kitleler, başkalarına yapılan haksızlık karşısında sesini çıkardığı zaman asıl olarak kendi yaşamına sahip çıktığının farkına varmadıkça muktedir daha çok hukuk katleder. İşte Gezi tam da sadece insan soydaşlarına değil, ağaç dostlarına da sahip çıkma girişimi olduğu için muktedir bu kadar öfkeli. Geniş halk kitleleri bu öfkeden korktuğu sürece, yaşadığı hayatın gerçek bir hayat olmadığının farkına varamayacaktır.

    [1] Primo Levi (1996), Boğulanlar Kurtulanlar (Çev. Kemal Atakay), İstanbul: Can Yayınları, s. 47.

    [2] A.g.e., s. 49.

    Yazar Hakkında

    Tezcan Durna, yüksek lisans ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Anabilim Dalında tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde 2002 yılında araştırma görevlisi olarak başladığı görevine 2017 Ocak ayında görevinden uzaklaştırılana kadar devam etmiştir. Barış İmzacısı olması nedeniyle KHK listesine adı eklenerek akademiden uzaklaştırılan Durna, çalıştığı kurumda Haberi Okumak, Haber Sosyolojisi, Medya ve Etik, Etik Modernite ve İletişim, Şiddet Siyaset ve Medya, Akademik Araştırma, Yazma ve Sunma gibi lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermiştir. 2011-2012 yılları arasında TÜBİTAK Doktora Sonrası Araştırma Bursu ile Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsünde çalışmıştır. Medyada temsil, basın tarihi, medya ve etik, medya sosyolojisi, yeni medya etnografisi, Türkiye’de aydınlar gibi konularda ulusal ve uluslararası akademik mecralarda yayınlanmış çok sayıda eseri mevcuttur. Halen Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının Genel Yayın Yönetmenliğini yürütmekte, Almanya’daki Duisburg-Essen Üniversitesi’nde dersler vermektedir.

  • O fotoğrafın sırrı!

    CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti ile Gelecek Partisi ve DEVA Partisi, 4 aya yakın zamandır güçlendirilmiş parlamenter sistem üzerine çalışıyor…

    Çalışmaya Millet İttifakı öncülük ediyor, Gelecek ve DEVA Partisi ise şimdilik Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem modeli üzerindeki çalışmalarda, Millet İttifakı ile beraber hareket ediyor. Uzun süre önce de model üzerindeki çalışmalar belli bir olgunluğa erişti.

    Altı parti, Parlamenter Sistem Modeli üzerindeki çalışmalarını son aşamaya getirdi ki; bir televizyon programı, Gelecek Partisi’nde gönüllerin kırılmasına neden oldu.

    O program, 4 Ocak’ta Fatih Altaylı’nın Habertürk’te yayımlanan Teke Tek programıydı. Uzlaşılan taslak, siyasi parti temsilcileri tarafından ilk kez bu programda açıklanacaktı. Ama gelin görün ki; programa sadece CHP, İyi Parti ve DEVA temsilcileri çağırıldı.

    Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin temsilcilerinin bu açıklamaya çağrılmamasına gönül koydu.

    Gelen duyumlara göre, Davutoğlu, bu alınganlığını direkt CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na da iletti.

    Sonrasında da Ankara’daki o baş döndürücü trafik başladı.

    Gazeteci İsmet Demirdöğen, dün Halk Radyo’daki Siyaset Gündemi programımızda yaşananları şöyle anlattı:

    “Bu program nedeniyle Gelecek Partisi’nde bir alınganlık dönemi yaşandı. TV programına diğer partiler çağırılırken, Gelecek Partisi’nin haberdar edilmemesi karşısında, sanki diğer partiler işi pişirmiş, Gelecek Partisi burada figüran olarak durmuş algısına kapıldılar.

    Kemal Kılıçdaroğlu, bu kırgınlık üzerine Ahmet Davutoğlu’nu yemeğe davet etti. Ve o, çok konuşulan yemek fotoğrafı, bir gece yarısı sürpriz bir biçimde siyasi partiler tarafından duyuruldu.

    Kılıçdaroğlu, o yemekte ayrıca, ‘geçiş dönemi, geçiş döneminin ne kadar zamanda olacağı’ gibi konularda da Davutoğlu’nun görüşlerini aldı.

    Yemekte Davutoğlu’nun duygusal kırıklığını bertaraf eden Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’na Meral Akşener ile de görüşmesi önerisinde bulundu. Bunun üzerine Davutoğlu, ikinci görüşmeyi de Akşener ile yaptı. Tabii bu sırada Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile de bazı temaslarda bulunuldu.”

    Liderler arası trafik, Parlamenter Sistem modeli üzerindeki çalışmalara da yansıdı. Bu görüşmelerin hemen ardından, Salı günü altı parti 7. toplantısını yaptı.

    Toplantı çok da uzun sürmedi, ne de olsa modele ilişkin metin hazırda duruyordu. Toplantıda metin üzerinde sadece redaksiyon çalışması yapıldı. Tüm temsilcilerin onayı alındıktan sonra da liderlere sunuldu.

    O metin liderlerin önüne giderken, liderler arası buluşmalar da arttı.

    Kemal Kılıçdaroğlu buzları eritmek için son bir hamle yaparak, Akşener ve Davutoğlu’nu dün akşam aynı masa etrafında topladı.

    Parlamenter Sistem Modeli’ne ilişkin ortak metin şimdi liderlerin imzasına sunulmuş durumda. Bu sürecin çok uzamayacağı konuşuluyor. Oturma düzeninde de anlaşma sağlanırsa, muhalefetin gündeminde altı siyasi partinin genel başkanlarının hep birlikte yapacağı basın toplantısıyla bu modele ilişkin metni kamuoyuna açıklaması kalıyor geriye.