Etiket: #hoş

  • Güle güle CS-2, hoş geldin CS-3

    Belki de miladi takvimin sonuna gelmişizdir artık! Öyle ya, COVID-19 pandemisiyle beraber yeni bir miladımız oldu sonuçta. “Pandemiden önce”, “pandemiden sonra” diye ayrıldı hayatlarımız. “Eski normal(!)” gitti, “yeni normal” geldi. Dilimiz değişti, günlük yaşantımız, alışkanlıklarımız değişti; değişmekte halen. “COVID’den Önce (CÖ)”, “COVID’den Sonra (CS)” ayrımı keskin bir şekilde yerleşti hayatın bütün alanlarına. Bilemiyorum, belki de “COVIDÎ Takvim” parantezi açmalıdır zamana artık: COVID’li yılların ikincisi bitti, üçüncüsü geldi, heyhat!

    Medyaport’taki ilk yazı 2020’nin son günü yayımlanmıştı. COVID-19 pandemisinin  şoku/bilinmezliği/etkisi/yasakları/kaosu içinde 1 yıl geçirmiş, kabahati 2020 yılında bulmuş, “bi bit 2020, bi git, bi uza” diye 2020 yılına söylemediğimizi bırakmamıştık. Kendimce, mevzunun 2020 ile bir alakası olmadığını, sorunun bizden, kendimizden kaynaklandığını anlatmaya çalışmıştım bu ilk yazıda dilim döndüğünce.[1]

    Bu süre içinde, gün geldi yılları suçladık, gün geldi Coronavirüs’ü suçladık; gün geldi Çinlileri, gün geldi bilim insanlarını, gün geldi canları pahasına salgınla mücadele eden hekimleri/sağlık çalışanlarını, gün geldi aşıları suçladık da, asıl “suçlular”ı görmeyi bir türlü beceremedik.

    Şu halde, 2021’den de umduğumuzu bulamadığımız kesin. En az 2020 kadar zordu zira. Salgın bütün hızıyla ve yeni varyantlarıyla sürdü. Yılın başına Delta, yılın sonuna da Omicron varyantı damga vurdu. Hız kazanan aşı çalışmaları doğrultusunda, yılın en iyi gelişmesi COVID-19 aşısının uygulanmaya başlanması idi bence ama “hikmeti kendinden menkul” “aşı karşıtları” diye bir grup var ki, ne develer ne hendekler atladı da, onlara laf anlatılamadı.

    Yalnız aşı karşıtları değil ki, bir de -ki bence çok daha önemlisi- “aşı eşitsizliği” mevzumuz var. Ne diyor Dünya Sağlık Örgütü Başkanı Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus? “Yeni varyantlara ve pandeminin uzamasına aşı istifçiliği ve eşitsizlik neden oldu” diyor. “Eşitsizlik sona ermeden pandemi de sona ermez” diyor.[2] Bu şartlarda pandeminin bitişi yıllar sürebilir. Ne diyorsunuz? Hazır mıyız, yıllar boyunca “COVIDÎ Takvim” parantezinde yaşamaya?

    Elbette yalnız salgınla uğraşmadık tabii. Dünyanın pek çok ülkesinde aylar süren gündem değişikliklerinin saatler içinde yaşandığı Türkiye’de 2021 yılına damga vuran sayısız olay oldu. Kendimce önemli gördüğüm üç başlığı anacağım:

    2021’in ilk günlerinde Melih Bulu diye biri Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyım olarak atandı. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin 4 Ocak itibarıyla başlattığı protestolar, başta öğretim üyelerinin katılımı ve çeşitli üniversitelerden öğrencilerin, dayanışma ağlarının, toplumun çeşitli kesimlerinin desteğiyle, kararlı ve ısrarlı bir biçimde yıl boyunca sürdü. Melih Bulu gitti, yerine Naci İnci geldi. Boğaziçi, “Kabul etmiyoruz! Özgür ve özerk üniversite talebimizden, verdiğimiz mücadeleden, ilke ve değerlerimizden vazgeçmiyoruz!”  diyerek bir yıldır direniyor.

    Kadına yönelik erkek şiddetinin önlenmesine yönelik kritik belgelerden biri olan İstanbul Sözleşmesi, bütün kadın örgütlerinin ve geniş kesimlerin tepkisine karşın, 20 Mart 2021 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile feshedildi. Temmuz’da Türkiye sözleşmeden resmen çekildi ve Danıştay, sözleşmenin feshedilmesine karşı açılan davayı reddetti. Kadınlar ve örgütleri “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” talebini yıl boyunca her fırsatta ve her ortamda dile getirdiler ve mücadeleye devam ediyorlar.

    Mafya lideri Sedat Peker, ilkini Nisan ayında yayımladığı ve belirli aralıklarla yayımlamayı sürdürdüğü videolarla, başta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, eski Emniyet Müdürü Mehmet Ağar, eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım ve çeşitli isimler hakkında çeşitli ifşalarda bulundu. Bu, yenilmez yutulmaz ifşaların sonucunda hiçbir şey olmadı ama mafya liderinin yeni video yayımlamasının ve yeni açıklama yapmasının önü -şimdilik- kesildi.

    En sevdiğim gazeteci-yazarlardan Eduardo Galeano, Türkçe baskısı 2004’te yayımlanan Tepetaklak – Tersine Dünya Okulu adlı kitabının girişine “tarihin en ünlü” gangsterlerinden biri olan Al-Capone’un 1931 yılında yayımlanan bir röportajından kısa bir alıntıyla başlar: “Günümüzde insanlar hiçbir şeye saygı göstermiyor. Eskiden erdem, onur, gerçek ve yasalardan oluşan bir dayanağımız vardı. Günümüz Amerikan yaşamında çürüme günden güne yayılıyor. Başka yasalara itaat edilmeyen yerde, çürüme tek yasa olur. Çürüme bu ülkenin altını oyuyor. Erdem, onur ve hukuk hayatımızdan buharlaşıp uçtu.[3]

    Bir terslik var sevgili dostlar. Böyle gitmesi mümkün olmayan bir terslik var!

    Ne diyordum; “COVIDÎ Takvim” parantezinde 2. yılı bitirdik, 3. yıla giriyoruz. Güle güle CS-2, umarım hoş gelirsin CS-3!

    [1] https://medyaport.net/2021/01/01/coronavirus-2020nin-bittigini-biliyor-mu/

    [2] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59840239?at_medium=custom7&at_campaign=64&at_custom4=93311FA4-6AF6-11EC-9A54-D32E16F31EAE&at_custom3=BBC+Turkce&at_custom2=twitter&at_custom1=%5Bpost+type%5D

    [3] Eduardo Galeano, Tersine Dünya Okulu, Çitlembik Yayınları, 2004

  • Davulun sesi artık uzaktan da hoş gelmiyor

    İstanbul Sözleşmesi 11 Mayıs 2011 yılında Türkiye ve tarafı olan ülkeler arasında İstanbul’da görüşülerek imzalandı. Asıl adı ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir ancak İstanbul’da görüşülüp imzalanması nedeniyle İstanbul Sözleşmesi olarak bilinir. Bu sözleşme 1 Ağustos 2014 yılında da mecliste onaylanarak yürürlüğe girdi. İlk imzacısı olmakla övünen Avrupa Birliği ülkelerinin gözüne girmeye çalışan ve Ortadoğu ülkelerinin abisi ve hamisi olmakla gururlanarak rast geldiğine demokrasi nağmeleri dağıtan Türkiye, bugünlerde başladığı on yılın daha da gerisinde.

    Geçtiğimiz hafta, Sözleşme’nin onuncu yılı olmasına ilişkin sosyal medya üzerinden kadınlar yayınladıkları videolarla taleplerini bir kez daha gündem etti. İstanbul Sözleşmesi, hayati bir önem taşıyor. İşçisinden ev kadınına, kamu emekçisinden üniversiteli gençlere kadar sahiplenilen ve “vazgeçmiyoruz” kararlığıyla elden ele yayılan talepler, bir yanıyla kadınların eşit koşullarda yaşama ısrarı. Kendi haklarının kimse tarafından ellerine verilmeyeceği bilincini, karakoldan failinin kendisinden önce eve gönderildiğiyle deneyimleyen kadınlar, artık çok daha hızlı bir şekilde yan yana geliyor. Aslında sadece kadınların değil, toplumun yüzde 80’inin vazgeçmeye niyeti olmadığı bu uluslararası sözleşme, siyasal iktidarın ayağına fazlaca dolandı.

    İstanbul Sözleşmesi’nin önemi de burada devreye giriyor. Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması, suçluların kovuşturulması ve cezalandırılması konusunda bizzat devlete ve kurumlarına görev yükleyen, sağlanmadığı noktada da uluslararası düzeyde yargılanmanın önünü açan bu bütüncül tedbirlerin sorumluluğunu AKP hükümeti ve ittifakları almayı reddediyor. Kadınlar ise her gün üçer beşer katledilmeye, çocuklar istismar edilmeye devam ediyor. Şiddete uğrayan kadınlar güvenlik güçlerine başvurduğunda “hepinizin başına bir polis dikemeyiz” yanıtı aldıklarında, her mahalle arasında görevlendirilen bekçiler; 1 Mayıs afişleri söküp, çekirdek çitleyerek mesai harcıyor. Yıllar yılı güvenliğe harcanan paradan da insan gücünden de nasibini alamayan kadınların kuru laflara karınları çoktan doydu.

    Yeri geldiğinde “kadına yönelik şiddete sıfır tolerans” diye ahkam kesen iktidar temsilcileri, kadınlara yaşarken sadece ‘analık’, ölünce de ‘cennet’i göstermekten ileriye gidemedi. İktidarda kalmanın bedelini artık cemaat ve tarikatlara yaslanmakta bulan bu kara düzenin meyveleri, en çok da kadınların canını almaya devam ediyor. Pandemi ile önlemi taciz ve tecavüzcüleri, mafya çetelerini toplumun arasına salmakta bulan, İstanbul Sözleşmesi’ni fesh edip yerine İnsan Hakları Eylem Planı diye bir dizi madde sunan ve açıkladığı andan itibaren de her yeni gün bir insan hakları ihlaline imza atan devletliler; katilleri, kadınları, çocukları tek bir torbanın içine koyup kendilerini kurtarma ve ceplerini doldurma peşindeler. İronik ama işin modası da bulundu! Artık saldırganlar “Ben devletim” diye suç işliyor ve tehdit ediyor.

    Çılgın projeler, duble yollar, TOKİ betonları, yandaş zengin etme çabaları ve aya yolculuk derken; kadınları, çocukları ve toplumun eşit bir şekilde yaşama talebini hiçe sayan bu düzen aynı hızla baş aşağı gidiyor. Yıllar yılı acıyla karışık deneyimlediğimiz mücadele birikimleri hepimize çok şey kattı. Artık davulun sesi hiçbirimize uzaktan bile hoş gelmiyor. Pandemi ile mutasyonları tartıştığımız bir dönemde evrimi ilkokul kitaplarından çıkaran, kadınlara AKP iktidarında özgürlükler sunulduğundan bahsederken toplumsal cinsiyet eşitliği kelimesine dahi tahammül edemeyen ve yine derslerde okutulmasını engelleyenler de kadın hareketinden, mücadelesinden çok şey öğrenecek.

    Burcu Yıldırım Kimdir?

    Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Topluluğu (HÜKÇAT) kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansa başladı ancak birçok hocası, Barış Bildirisi’ne imza attıkları gerekçesiyle ihraç edilince bölümünü tamamlayamadı. Öğrenciliği döneminde ve sonrasında 5 yıl boyunca Evrensel Gazetesi ile Ekmek ve Gül’de; bir süre de Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde çalıştı. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Çocuğun İnsan Hakları Ödülü ve Ankara Tabip Odası ödülü, İstanbul Tabip Odası “Gazete-Haber Araştırma Ödülü”, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi “Koruma Alanında Emre Madran Ödülü” sahibi. Halen basın danışmanı olarak görev yapıyor.