Etiket: #CHP

  • İşte bu nedenle…

    Hatırlayacaksınız. 8 Mart 2022 tarihinde Antalya’da “şiddete, eşitsizliğe ve yoksulluğa karşı” gece yürüyüşü yapan eylemcilere polis müdahale etmiş, 30’dan fazla göstericiyi gözaltına almıştı.

    Gözaltına alınanlar içinde öğrenci olanlarla, ki çoğunluğu, ilgili Kredi ve Yurtlar Kurumu soruşturma açmış, bazılarının da bursları kesilmişti.

    CHP Antalya Milletvekili Rafet Zeybek, konuyu TBMM’ye taşımış, soru önergesi vermiş, önergeye verilen cevapta herhangi bir soruşturmanın olmadığı ifade edilmişti.

    İşte bu olayla ilgili dün bir gelişme yaşandı ve 3 ögrenci, Bezm-i Alem Valide Sultan Kız Öğrenci Yurdundan, süresiz ve hemen atıldılar. Yani, bu üç arkadaşımız kapının önüne konularak, bir anda sokakta bırakıldılar.

    Olaya Muratpaşa Belediyesi müdahil oldu ve bu üç öğrenciyi Muratpaşa Belediyesi Kızıltoprak Öğrenci Misafirhanesine alarak sorunu çözdü.

    Buraya kadar olan bölümü Gazete Grafiti’nin haberlerinde de okudunuz zaten.

    Bu yaşadığımız olay, kendi içerisinde pekçok dersle dolu. Bu yüzden de yazının başlığı, “işte bu nedenle” oldu.

    Şimdi gelelim, başlıktaki “işte bu nedenle” bölümüne.

    İşte bu nedenle,

    Bu ülkede barınma hakkını gözeten, kimsenin sokakta kalmasına, bırakın göz yummasını, nedeni olmayan bir sosyal devlete acilen ihtiyaç var.

    İşte bu nedenle,

    Halkından korkmayan, üç öğrenciyi kendisine tehdit olarak görmeyen, kendi gelişiminin ancak ve ancak halkın gelişimi ile sağlanabileceğinin ve bu gelişim sırasında halkın kendisi gibi düşünmek zorunda olmadığını bilen ve içselleştiren demokratik bir devlete ihtiyaç var.

    İşte bu nedenle,

    Başta öğrenciler olmak üzere, toplumun tüm kesimlerinin sokakta kalma, aç kalma, tutuklanma gibi herhangi bir kaygı ve korku hissetmeden konuşabildiği, eleştiri yapabildiği, örgütlenebildiği, kısacası, kendisini ifade edebildiği özgür alanlara ve bu alanları yaratmakla görevli olan demokratik devlete ihtiyaç var.

    Son olarak.

    İşte bu nedenle,

    Bu arkadaşlarımızı sokakta bırakmayan, onların anında çözüm üreten, Muratpaşa Belediyesi gibi sosyal belediyelere ve Ümit Uysal gibi Başkanlara, çok ama çok ihtiyaç var.

    (Bu yazı, Gazete Grafiti’den alındı)

    Geçmiş olsun gençler. Bu ülkenin Muratpaşa Belediyeleri ve Ümit Uysalları bitmez merak etmeyin.

  • Orta sağdan sağa patinaj…

    Yirminci Yüzyılın ortalarında doğan bizim kuşak, daha doğrusu bu kuşağın, aklı başında, vicdanı yerinde kişileri, gençliklerinde hayatlarını karartan üç büyük yobaz katliamına tanık olmuşlardır: 1978 Maraş katliamı, 1980 Çorum katliamı ve 1993 Sivas felaketi, yakılan insanlar! Çocukluğumuzu dehşete uğratan 6-7 eylül olaylarını da katarsak -ki katmalıyız, çünkü bu vaka sadece bir aşırı ulusçu cinnet değil, bütün gayrı müslim yurttaşlarımızı hedef aldığına göre basbayağı gerici ve açgözlü bir yağma idi- vakalar dört olur. Bizim kuşağın aklı başında, vicdanı yerinde kişilerinin, mazide Kubilay’ın kafasını kesmiş bu akımlara karşı adına ne derseniz deyin, – ister gericilik, ister yobazlık, ister köktendincilik, ister siyasal dincilik- her zaman “teyakkuz”da olması doğaldır.

    Kökten dinciliğin dünyada etkinleştiği, ülkemizde neredeyse her gün kadınların yakın ilişkideki bir erkek tarafından katledildiği, şort giyiyor diye saldırıya uğradığı, evinin bahçesinde bira içtiği için darp edildiği bir tarihsel süreçte bu “teyakkuz” gereklidir. Aksi, maalesef aymazlığa girer.

    Öte yandan toplumun çeşitli katmanlarıyla ilgili gözlemler, Türkiye Cumhuriyeti ahalisinin dincilik şöyle dursun, hiç de o kadar dindar dahi olmadığı doğrultusundadır. Niçin mi? Gerçek dindarlar, dinlerin günlük ritüellerinin ardındaki anlamı içselleştirirler; böylece vicdanları uykuya yatmaz, etkin bir unsur haline geçer. “Başını sıcak tut, ayağını serin/ Bu dünyada bir iş bul, düşünme derin” felsefesini pek seven halkımız, bu düsturun ve pek doğal olan ölüm korkusunun gölgesinde, din üstüne pek düşünmez; kötü bir şey yaparsa da “şeytana uydum” savunusunu yeğler. Genelde dine yaklaşım pragmatiktir. Bu pragmatizm, günlük çıkar neyi gerektiriyorsa ona uymak biçiminde kendini belli eder, elbette herkeste değil.

    RP’DE YÜZDE 5’TEN AKP İLE YÜZDE 45’E

    Tarikatların yasal serbestiye kavuşmadığı gençlik yıllarımızda, mevcudiyetleri ve etkinlikleri sınırlı idi. O dönemde, yani 1970’lerde, tarikatlarla temas halinde olan Milli Nizam (diğer adı Refah) Partisinin (Necmettin Erbakan) aldığı oy oranı yüzde 5 idi ve kimse bir tehdit sezmiyordu.

    Otuz yıl sonra Refah Partisinin yerini azametle dolduran AKP oyunu yüzde 45’e çıkarttı! Ne olmuştu? Dünya, vahşi kapitalizmin teknoloji maskesi takmış çeşidine, neoliberalizme teslim olmuş, sosyal devletin eğitim, sağlık, kültürden el çekmesi ile devletin yerine geçen çok uluslu şirketlerin teknolojiye dayanarak fiilen çalışan emekçi sayılarını müthiş azaltması ile yoğun işsizliğe yol açılmış, emekçilerin gerçekten Tanrı’dan başka sığınacak yeri kalmamıştı. Komünizmi yıkacağım diye her yörede dini destekleyen ABD, örneğin Afganistan’da, örneğin Orta Doğu’da dincilerin silahlanmasına dahi göz yummuş hatta bunu desteklemiştir. Bu süreç bizim, Türkiye Cumhuriyeti’mizin ABD icazetli 12 Eylül darbesini yediği süreçtir.

    Günümüze değin şiddetlene, zayıflaya devam eden süreçte, Avrupa’da Sosyal Demokrat partiler fiilen sağa kaymışlardır. Bizde de benzer durum söz konusudur. Malum, 12 Eylül tüm siyasal partileri kapatmış – CHP dahil,- önderlerini bir tür hapse koymuştur – Ecevit, Demirel dahil. Partilere ve siyasilere uygun görülen siyaset yasağı yıllarca sürmüştür. Daha sonra ikinci hayatlarına başlayacak olan partiler, hayli değişmiş olarak doğacaklardır.

    Partilerin başlarına böyle şeyler gelebiliyor: ABD istiklalinin kahramanlarından Georg Washington’un, ırk eşitliğinin savunucusu Abraham Lincoln’ün partisi olan “Cumhuriyetçi” parti, bakar mısınız 21. yüzyılda ne haldedir? Bizim CHP’miz de benzer bir değişime uğramıştır. Sakın yanlış anlaşılmasın, Sayın Kılıçdaroğlu’nu Trump’la filan kıyaslıyor değilim. Kemal beyi tenzih ederim. Ancak iki partinin kaderinde, liderlerden bağımsız, toplumsallıkla ilgili bir benzeşmeye dikkat çekmek istiyorum. Öyle sanıyorum ki 12 Eylül’ün gaddar dişleri arasından geçen CHP, Mili Mücadeleden gelen genlerini ve Atatürk devrimlerine inancını o öğütme sırasında yitirmişti. Kurucu parti olma şanından vaz geçemediği için aldanan biz seçmenler bu acı gerçeği sindirelim ve daha fazla üzülmeyelim.

    CHP REFLEKSLERİNİ YİTİRMEMİŞ OLSAYDI…

    Öyle anlaşılıyor ki CHP, AKP’nin türban meselesini istismar edeceğine dair bir duyum aldı, ve onlardan önce biz dindarları rahatlatalım kaygısı ile, o kadar acele etti ki, ne eş zamanlı olarak, örtünmeme hakkı uğruna öle öle mücadele eden İranlı kadınları hatırladı, ne de bu tuhaf girişimi yaptığı günün “kadın”ın yurttaş sayılmasının ve öyle kalabilmesinin temeli ve güvencesi olan Medeni Yasanın doğuşunun yıldönümüne rast geldiğini düşünebildi! Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, AKP’nin gündemi değiştirmesine gülüp, AKP’li olmayan kimi türbanlı hemcinslerimizin AKP polisince coplanırken çekilmiş fotoğraflarını, kendisine verilen buyruğa uymayıp “Allah’dan korkarım, yalan söyleyemem, camide içki içilmedi” diyebilen vicdan sahibi imam kardeşimizin sürülmesi olayını ve daha nicelerini hatırlatıp, asıl gündemi yani iflası, yani yoksulluğu, yani yolsuzluğu, yani adaletsizliği, yani uyuşturucu sevkiyatını, yani çocuklara tasallut edilmesini, hukukun yok oluşunu, askerlerimizi kimin için şehit ettiğini, sansür yasasını gündeme sürerdi. Reflekslerini yitirmemiş olsaydı, illa böyle bir kanun teklifi ile ortaya çıkmak istiyorsa, metni tüm kadınlar adına, kadınların giyimine karışılmamasını güvenceye alma amacını taşıyacak bir tarzda oluştururdu. Yani isteyen başını kapatır, isteyen şort girip bacağını açar, karışılamaz anlamını taşıyacak hukuki üslupla kaleme alırdı.

    GÜL VE ARINÇ SUSKUNLUKLARINI NEDEN BOZDU?

    CHP kurmayları bana kızacaklar, zarar yok, kızsınlar: Bilgeler ne der, “Karşıtın seni övüyorsa, ‘nerede hata yaptım’ diye düşün!” Epeydir sesleri çıkmayan A. Gül Beyefendi ile B. Arınç Beyefendi, Sayın Kılıçdaroğlu neoliberalizme karşı haklı bir duruş benimseyip, sosyal devlete geri dönmekten söz edip hepimizi sevindirdiği sırada koyu suskunluklarını bozmayan bu pek sayın beyefendiler, şimdi niye CHP’ye övgüler düzüyorlar? Tarihsel yüzde 5lik oyunu, yüzde 45’e çıkartmış AKP zihniyeti, iflasa rağmen yüzde 30’a ancak inmişse, bu bize bir şey gösteriyor: Üçte bir nüfusumuzun gerçeklere bakarak, aklını kullanarak değil, duygu alışkanlıklarıyla ya da mensubu oldukları yakın grubun yani ailenin, aşiretin, tarikatın başkanının sözüyle oy verdiklerini. Bu yüzde otuzun bir kısmının, AKP’nin 2011’de Ulusal Eğitim yasasını değiştirmesinden sonra yetişen gençler olduklarını da akılda tutalım. Aç kalsa da AKP’den vaz geçmeyeceği anlaşılan bu kesim CHP’ye mi oy verecek! Hayır, asla!..

    Ama, 6’lı masada teferruat gibi duran pek sayın beyefendilerin, yani Davutoğlu’nun, yani Babacan’ın yani adını bir türlü aklımda tutamadığım eski Sivas belediye başkanı beyefendinin partilerine, evet onlara oy verebilirler, bu icazetten sonra! CHP kurmayları, önümüzdeki seçimde, şimdi teferruat gibi duran partilerin toplam oyu CHP oylarını geçerse, şoka girmesinler, bu ihtimale hazırlıklı olsunlar!

    CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUĞU

    Sevgili okur, bu satırları zinhar, CHP’ye oy vermeyin anlamı çıksın diye yazmıyorum, bilakis verin, verelim: Şu anda hala ana muhalefet partisi olan CHP’nin tarihsel sorumluluğunu bir kez daha hatırlatmak için yazıyorum: Orta soldan gelip orta sağa demir atmış olması ana muhalefet partisini sorumluluktan kurtarmıyor! Nedir bu sorumluluk, tüm muhalefeti demokrasiye ve ülkeye sahip çıkabilmesi için konsolide etmek. CHP, sadece orta sağ ve sağ partilerle işe girerek, vahim bir hata yaptı; düzeltilebilir. Tüm muhalif partiler demokratik seçime, hukukun üstünlüğüne, bireyin hak ve özgürlüklerine saygılı iseler, niçin soldaki partilerle birleşilmesin; hala birleşilebilir.

    SOSYALİST AYDINLARA HATIRLATMA

    Bir hatırlama da sosyalist aydınlara yapmak isterim: İnsanlığın, toplumların üzerine kuruldukları temel olan iktisadi ilişkileri, üretim, dağıtım, bölüşüm ilişkilerini irdeleyen tüm bilgi ve düşünce birikimini sahiplenen sosyalistler, doğal ki en doğru tahlilleri yapacaklardır: Yalnız, haklı olmanın vicdan rehaveti içinde unutulmaması gereken bir şey var: Yaşadığımız tarihsel dönem! Bu dönem üretim teknolojinin el verdiği her alanda fabrika dışına, yani örgütlü işçilikten uzağa taşındığı; ulusal bütünlüğün karşısına, “kimlik politikaları” adı altında dar grup özseverliğinin dikildiği bir dönem. Uzun açıklamalarla oluşturulan bildirilerin, (bildirilerden vaz geçilsin demiyorum) oy kullanmaya gidecek, diyalektik düşünebilmeyi benimsememiş kitlelerde bir kıpırtı yaratamayacağı unutulmamalı, diyorum. Naçizane kanım, Türkiye Sosyalistlerine de tarihi bir görev düştüğü yönünde: Aralarındaki görüş ayrılıklarını şimdilik göz ardı edip birleşerek CHP’yi; ve türbanın*

    anayasa güvencesine alınmasına onay vereceğini açıklayan HDP’yi uyarmalıdırlar, gibi gelir bana;

    “Anladık, ortanın sağındasınız, bari orda durun, sağa patinaj yapıyorsunuz, uçuruma düşecek, bizi de peşinizden sürükleyeceksiniz” uyarısının tam zamanıdır!

    * Emre Kongar hoca çok haklıdır : “Sorun başörtüsü değil, ‘türban’’: Söz düşünceyi belirler, beyin böyle işler; düşünce sözü belirlemez. O nedenle sözcükler sanıldığından büyük önem taşır. Kim ki “türban” sözcüğünün yerine “başörtüsü” diyorsa, türban sözcüğünün işaret ettiği siyasallaşmış İslam’ın üniforması olma gerçeğini bilerek ya da bilmeyerek örtüyordur. Geleneksel baş örtüsü hiçbir zaman yasaklanmadı bu ülkede. Büyük annelerimiz, başlarını böyle bağlamıyorlardı. Osmanlı ailesinin kadınlarının ise başı açıktı. Siyasi İslam’ın üniformasını toplumumuza benimseten ve sonra da yasaklama beceriksizliğine yeltenen, ABD icazetli 12 Eylül cuntasıdır. 1950’den beri tek başına iktidar olmamış, İsmet Paşa ve Bülent Ecevit başkanlığındaki bir iki yıllık ömrü olan koalisyonlar dışında iktidar yüzü görmemiş CHP’nin bu işi kendi marifeti gibi üzerine alınması ise bir başka garabettir.

  • CHP’de saatler yılbaşına ayarlandı

    CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun İzmir’de yaptığı konuşmanın yankıları sürüyor. Kılıçdaroğlu, Partisi’nin İzmir’de yaptığı kampın açılışında konuşmuş; “Şunu artık bilmek zorundayım, siz gerçekten benimle birlikte misiniz?” diye basının önünde alenen sormuştu.

    Kılıçdaroğlu, CHP’nin Kampı’nda bu konuşmayı yaptığı için, bu çıkışı Partililere yönelik olarak algılandı. Bu analiz doğru ama yetersiz.

    Anımsatmakta fayda var ki; Bu Kılıçdaroğlu’nun ikinci çıkışı. Daha önce de Grup toplantısında Partililere aynı şekilde seslenmişti. 26 Nisan 2022’deki grup toplantısında da Milletvekillerine, “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” demişti.

    Kılıçdaroğlu’nun hitabı ve beden dili her iki toplantıda da aynıydı. Genelde irticalen konuşan Kılıçdaroğlu, her iki konuşmasında da bu bölüme geldiğinde, eline notlarını aldı ve notlarına bakarak, bir konuşma yaptı.

    Her iki konuşmadan sonra da kamuoyunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığı güçlü bir şekilde konuşulmaya başlandı. İzmir Kampı’ndaki konuşmasının ardından yapılan yorumlar, “Bir adaylığını açıklamadığı kaldı” şeklindeydi.

    AJANDADA YILBAŞI YAZIYOR

    Ama Kılıçdaroğlu, adaylığını açıklamak için yapmadı bu konuşmayı, adaylığa ilişkin daha çok zaman istemek için yaptı. Zira CHP’de adaylık açıklaması için saatler 3 ay sonrasına kuruldu.

    CHP’nin ajandasında adaylığın açıklanması için yılbaşı bekleniyor. Peki ya geç değil mi?

    Bu soruyu sorduğum kaynaklar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini örnek gösteriyor.

    İSTANBUL ÖRNEĞİ

    Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2018 tarihinde yapılan yerel seçimler için aday gösterildiğinde, tarihler 18 Aralık 2018’i gösteriyordu. Yani kampanya için sadece 3 buçuk ay vardı. Üstelik İmamoğlu, İstanbul dışında tanınan bir aktör de değildi. Sadece 3 buçuk aylık bir seçim kampanyası sonucunda, Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandı.

    Seçimler 6 Mayıs’ta iptal edildi, 23 Haziran’da tekrarlanan seçimlerde bu kez büyük bir farkla rakibini geçti.

    CHP’de saatler, İstanbul için sadece 3 buçuk ayda alınan zafer üzerinden kurulu. Parti kurmayları, Cumhurbaşkanı adayının yılbaşında açıklanmasını isabetli görüyor.

    CHP’ye göre Mayıs’ta ya da Haziran’da yapılacak seçim için; yılbaşında başlayacak bir kampanya gayet yeterli olacak.

    PROJELER TARTIŞILSIN

    CHP’nin bu konudaki hassasiyetinin en önemli nedenlerinden biri de adayın 6’lı Masa’nın projelerinin önüne geçmemesi.

    Malum 6’lı Masa görüşmeleri 2 Ekim’de tekrar başlıyor. 6 Lider 2 Ekim’de görüşmelere başlayacak ve çok sayıda projeyi de kamuoyuyla paylaşacak.

    Hemen belirtmekte fayda var, Ağustos ayında biten birinci turun ardından Liderler bir araya gelmese de 6’lı Masa Komisyonları harıl harıl çalışmaya devam etti. Hazırladıkları projeler, çalışmalar şimdi ikinci turda 6’lı Masa’nın önüne gelecek, ekonomik ve sosyal haklar başta hukuk ve Anayasa reformu olmak üzere çok sayıda çalışma var. Bu çalışmalar, liderlerin uzlaşması halinde peyderpey kamuoyuna açıklanacak.

    Olası bir Cumhurbaşkanı adayı tartışmasının böyle bir dönemde gündeme gelmesinin projelerin kamuoyunda tartışılmasının önüne geçilmesinden korkuluyor. CHP’nin önceliği 6’lı Masa ve beraber geliştirdikleri projeler.

    Önümüzdeki 3 ay boyunca 6’lı Masa’dan beklenti Cumhurbaşkanı adayının isminin netleşmesi değil, “Nasıl bir Cumhurbaşkanı adayı” ve “Nasıl bir Cumhurbaşkanlığı yönetimi” sorularının yanıtı olacak.

    NASIL BİR CUMHURBAŞKANI ADAYI?

    6’lı Masa’nın önünde henüz isim yok. Ama 2 Ekim’deki toplantıda bir tarif konulacak. Tarifi yapan 6’lı Masa’yı oluşturan siyasi partilerin kurmayları. Uzun süredir Hukuk Reformu üzerinde çalışan kurmayların elinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden Parlamenter Sistem’e geçişe ilişkin bir önerme var. Bu önermede de en önemli konu, Anayasa’nın Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini düzenleyen 104. Maddesi ile TBMM’nin yetkilerini düzenleyen maddeler. 104. Maddede “kararnameler” başta olmak üzere, çok sayıda konu için daralmaya gidiliyor. Bu tarife kim uyacak? Tek adam yetkilerini kim bırakacak? 6’lı Masa, bu tartışma üzerinden bir prototip belirleyecek.

    İYİ PARTİ’DE SAATLER SEÇİM TAKVİMİNE KURULU

    Kamuoyunda 6’lı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağına ilişkin hummalı tartışma devam ededursun; 6’lı Masa’nın aktörlerinin acelesi yok gibi görünüyor.

    Zira CHP’de saatler yılbaşına kuruluyken, İyi Parti’ye göre Cumhurbaşkanı adayı seçim ilan edilince açıklanmalı.

    Sade bir hesapla, Ankara’daki beklenti Mayıs ayında olası bir erken seçim olduğundan; 60 gün önceden seçim takvimi açıklandığına göre, Cumhurbaşkanı adayı Şubat’ta açıklanmalı. Eğer Bahçeli’nin işaret ettiği gibi seçimler zamanında yani Haziran’da olacaksa, İyi Parti’ye göre bu tarih Nisan ayı olacak.

    KAMUOYU BEKLENTİSİ NE OLACAK?

    Peki ya kamuoyundaki beklentiler ne olacak? 6’lı Masa, Cumhurbaşkanı adayının bu kadar çok gündem yapılmasının iktidar yanlısı basın yayın organlarının tazyiğiyle ortaya çıkan yapay bir tartışma olduğu görüşünde.

    Bu yüzden adayı bu tazyiğin bir sonucu olarak açıklamak bile seçim yarışına psikolojik olarak yenik başlamanın bir nedeni olabilir…

  • Köyden indim Meclis’e

    Son altı ayı doğup büyüdüğüm köyde geçirdikten sonra bir salı günü, yıllarca haber peşinde koştuğum Meclis koridorlarını dolaşınca durumum tam da başlıktaki gibiydi…

    “Köyden İndim Şehire” misali yani…

    Zeki Alasya, Metin Akpınar, Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Meral Zeren, Tekin Akmansoy, Perran Kutman gibi Türk sinemasının en büyük sanatçılarının rol aldığı, ne kadar seyredilirse seyredilsin yine de güldürmeyi başaran “Köyden İndim Şehire” filmindeki gibi komikler yaşamadım elbette.

    Köyde bir çuval altın falan da bulmuşluğum yoktu.

    Sadece köy kahvesindeki konuşmalardı, yanımda getirdiğim…

    xxx

    MHP grubu her zaman olduğu gibi erken başlamıştı;

    80’li yıllarda okulumuzda hoca olan, tek bir dersine bile girmediğim Devlet Bahçeli’ye kulak kabartınca dört bir yanımız düşmanla çevriliydi.

    İlk kez oy verecek gençleri, “Cumhur İttifakı ile birleşip yeni bir sayfa açmaya” çağırıyordu.

    Tersi ise “zulme, istismara, adaletsizliğe ve alçaklığa göz yummak” olurdu.

    Bahçeli’nin şu sözünü, daha bir kaç gün önce işsizlikten yakınan köyümdeki “ülkücü” gençlerin nasıl algıladığını da merak ettim doğrusu:

    “Mesele yalnızca ‘Az kazandım, çok yedim’ meselesi değildir. Mesele yalnızca ‘aç kaldım, tok gezdim’ meselesi değildir. Bunlar günü geldiğinde çabucak çözülür. Ancak vatan elden giderse, bunun dönüşü yoktur.”

    Gruptaki milletvekilleri çılgınca alkışlıyordu ama, “çabucak çözülecek gün ne zaman gelecekti” acaba…

    Toplantı çıkışında Bahçeli’nin ardında kuliste yavaş yavaş yürüyen sert bakışlı bir milletvekili “tarihi bir konuşma” diyordu.

    Bu arada, Bahçeli’nin “Polise yumruk atan bu milletin mensubu olamaz” sözlerini alkışlayanlar arasında polise, hem de Erdoğan’ın koruma polisine yumruk attığı için yargılanan bir MHP milletvekili de varmış.

    İsmini de söylemişlerdi ama not almamışım…

    xxx

    İtiraf edeyim, epeydir görmediğim meslektaşlarla sohbete dalınca HDP grubunu kaçırdım. Salonlar yan yana olunca CHP grubuna gelenlerle HDP’den çıkanlar birbirine karıştı ama birbirlerine ters bir bakışa dahi tanık olmadım.

    Bütün CHP’lilerin “devamı ne zaman gelecek” diye beklediği o büyük eyleminin, “Adalet Yürüyüşü”nün 6’ncı yıldönümü imiş.

    Toplantıyı açan Özgür Özel unutmamış doğal olarak;

    “Dünya tarihinin en barışcıl gösterisinin lideri” olarak kürsüye çağırdığı Kılıçdaroğlu’nun bir ara boğazı düğümlendi, sesinin tonu değişti, tam da “gözyaşlarını tutamadı” cümlesine sıra gelecekti ki bir milletvekilinin ayağa kalkıp alkışlamasına bütün salon eşlik edince, haberlere “duygulandı” sözcüğü yeterli geldi.

    Sahi, Kılıçdaroğlu’nun “bitmedi, sürüyor” dediği Adalet Yürüyüşü’nün başlamasının ‘sembolü’ Enis Berberoğlu dün grupta var mıydı, yoksa basına sansürün konuşulduğu komisyon toplantısında mıydı?

    Görmediysem Enis abiden bin bir özür…

    xxx

    CHP Liderinin “Sözüm senettir, mutlaka gereğini yapıp, hakkını teslim edeceğim” cümlesi çiftçilere ulaşmış mıdır bilemem, ama mazot zammından başka bir şey konuşamayan bizim köydekilerin, Meclis Genel Kurulu’ndaki “Otur yerine, terbiyesizlik yapma” gibi bağrışmalarla ilgilenmediği kesin.

    Sesler yükselince Genel Kurul’a koşan gazeteci arkadaşlara duyurulur…

    xxx

    Son bir anekdot;

    Meclis lokantasındaki yemeklere zam gelmiş.

    İnsanlar biraz şikayetçi.

    Ama aynı yemeği evde yapmaya kalksalar sadece malzemesine bile daha fazla para ödemek zorunda kalacaklarını bildikleri için yine de hallerine şükrediyorlar…

    Belki kuliste biraz daha otursam köyümdekilerin ilgisini çekecek bir şeyler görürdüm ama yağmur kesilir gibi olduğu için erken kaçmak zorunda kaldım.

    Meclis’in şeref kapısı önünde ‘başkan’larını bekleyen resmi araçların büyük çoğunluğu çalışıyordu.

    Siz benzin mazot zammını konuşmaya devam edin…

  • Kılıçdaroğlu’nun havarileri, kuşkucuları: İrili ufaklı tek adamlar hikayesi

    Bu yazı, CHP’nin çıkmazını görmeyi hedefliyor. İmamoğlu ve otobüsü bu çıkmazın önemli bir koluyken, diğer tarafını da Kılıçdaroğlu’nun kolayca harcanması oluşturuyor.

    Öncelikle hepimizin bilegeldiği bir klişe var ki o da Kılıçdaroğlu’nun yönetemeyeceği/ kazanamayacağı algısının her alana işlenmiş olduğu ve bunun yerleşik bir hal almasında bir hayli çabanın bulunduğu… Bu çaba sadece AKP ve yandaşlarınca inşa edilmedi, buna birtakım CHP’lilerin de epey katkısı oldu, ki hala da olmakta.

    Ancak seçmeni bu olumsuzluğa sürükleyen parti içi haller, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun aralarından çıkabilecek en doğru aday olduğunu da ispatlar bir yere de götürüyor. İmamoğlu’nun otobüsü de, üzerine sarf ettiği sözler de tam olarak bunun göstergesi gibi.

    Bir otobüs ki içinde olanlar bir devrin özeti ve hatta çok önemli bir vurguyla, kurtulmak istenilen bir devrin özeti…

    Fakat İmamoğlu; parmak sallamalı, vız gelir tırıs giderli, yeni bir Tayyiplik türettiği davranışlarla tek adamlık işaretlerini ayan beyan serdi önümüze birkaç gündür; “hem karnım doysun hem pastam dursun” tarzı o “sadeceli” bir cümlelik özrü ve kimi müfsidlere sahip çıkarak yaptı bunu şürekâsıyla…

    İmamoğlu’nun bu tavrı için “bu kadar kusur kadı kızında da olur” kıvamında mazur görme eğilimleri bana doğru gelmiyor. Kendisinden başka bir Tayyiplik türeyeceğine dair hep kuşku duyulurken, parmakla verdiği ayar Kılıçdaroğlu’nun son dönemki mutedil politikasıyla zıtlık taşıyor. Ülkede “erkeksen çıkışa gel” bayağılığındaki envai çeşit siyasi figür varken, öfkeli adamların parmak sallamasından yılmış, derdi geçinmek olan milyonların bugünkü halinden sorumlulara gösterilen muhabbetin hem onur hem umut kırıcı olacağını bilmeyen biri de aday olmasın bir zahmet diyenleri de anlamak gerekiyor.

    “Bu fotoğraftan hareketle Ekrem İmamoğlu’na saldıranların hiçbiri -evet hiçbiri- mevcut siyasal rejimin muhalifi değil. Bilakis rejime faydalı kişiler. Hepsinin de zihinleri bir şekilde Devlet’in kontrolünde. … Ekrem İmamoğlu’na bu şekilde saldırarak Devlet nezdinde konfor alanlarını genişletiyorlar. Kendilerini garanti altına alıyorlar. Ortada tam bir sahtekarlık var.”

    Habertürk’teki köşesinde böyle diyor, yirmi yılın büyük sahtekarı Nagehan Alçı. Yalı alır gibi aldı muhalifliğimizi bizden…Feodaller, kabileler, İmamoğlucu olmamalar, dile utanmadan Gezi’yi dolamalar… Birtakım uyanıklıklar, hesaplar vs bildiğimiz Nagehan Alçı ve buna sahip çıkan İmamoğlu ile ekibi… Tabi bir de İmamoğlu’na sahip çıkan bir ekip var; onlar da iptal kültürü, haysiyet muhasebesi falan diyor… Preslendik arada…

    Açık açık konuşalım muhalefetin böyle riskler alma lüksü yok, bazılarını o otobüse alma hakkı yok; eğer dertleri iktidarı değiştirmekse…

    Oldukça kaotik bir ortamdayız, böyle bir rejime karşı cumhuriyet tarihinin belki de en önemli seçimi, sınavı yaklaşıyor ve bu sınavı geçecek bir muhalefet görüntüsü olmadığı gibi olanı da yerle bir etme yarışına giriliyor…

    KILIÇDAROĞLU’NUN ADAYLIĞI VE CHP’LİLERİN ‘SELF MUTİLATİON’ SENDROMU

    Muhalefetin bir de Kılıçdaroğlu kanadı bulunuyor. Bir çıkmazda ama güvenli liman gibi bir halle de durumu kotaracak yerde duran bir çıkmazda.

    “Yol arkadaşlarım, bütün yol arkadaşlarımıza sesleniyorum, size de bir çift lafım var. Bu engerekler ve çiyanlarla çatışma ne kadar sert olursa zafer de o kadar yakın ve görkemli olacaktır. Ne pahasına olursa olsun yürüyeceğiz. Bu millete çetelere boyun eğdirmeyeceğiz. Ben o yoksulluğa mahkûm edilen çocuklar için mücadele edeceğim. Ya bana katılın ya da şimdi şu anda yolumdan çekilin, açık ve net söylüyorum.

    Bir insanın uğrunda öleceği bir şey yoksa hayatında, zaten o hiç yaşamamıştır. Pes etmeyeceğim, durmayacağım, söz veriyorum. Hepinizin huzurunda, milletimin huzurunda söz veriyorum. Durmayacağım.”

    Bu sözler Kılıçdaroğlu’nun son grup toplantısındaki konuşmasından.

    Konuşmada bir özne yokmuş gibi dursa da veya Kılıçdaroğlu’nun cümleleri halka sesleniyormuş algısı taşısa da aslolan “içeriye” mesaj veriliyor olması.

    Böyle olduğu, Fikret Bila’nın konuya dair 29 Nisan’daki yazısında hakikate büründü.

    Belli ki CHP kaynıyor ve birileri bu kazana Kılıçdaroğlu’nu atmak istiyor. Sanki partide belirlenen ve Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilen politikalar bir ekipçe tartışmalı hale getiriliyor ve ikircikli bir hal oluşuyor.

    Mesele cumhurbaşkanı adaylığı, mesele seçimler, mesele genel başkanlık…

    Bildiğimiz üzere Kılıçdaroğlu, ortak cumhurbaşkanı adayının 6 muhalefet lideri tarafından belirleneceğini ve başarılı bulduğu Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının görev sürelerini tamamlamalarından yana olduğunu açıkladı. Ancak iki isim üzerinde tartışma bitmedi ve hatta Kılıçdaroğlu da tartışmanın tarafı oldu.

    Şöyle ki Kılıçdaroğlu, bazı çevrelerin İmamoğlu ve Yavaş üzerinden sürekli adaylık devşirmeleri veya CHP’de adaylık kavgası varmış izlenimi yaratmaya yönelik tutumlar karşısında daha net bir duruş peşinde.

    Kılıçdaroğlu “Ya bana katılın ya yolumdan çekilin” derken, 6 genel başkanın adayı belirlemesi kararında ısrarcı, İmamoğlu ve Yavaş’ın ismi üzerinden yapılan spekülasyonlardan rahatsız, parti içinden ve dışından zemin hazırlanmasına, ucu açık beyanlarda bulunulmasına tepkili ve tüm bu gelgitlere bir set çekmek istiyor gibi.

    Topu kurban bayramı sonrasına atsalar da bu süreçte ortalık durulur gibi durmuyor.

    Grup başkanvekili Özgür Özel “Genel başkan 10 puan farkla kazanıyorsa aday olsun, onur duyarım; ama risk varsa zaten ilk itiraz kendisinden gelir” diyor. Daha sonra Manisa’daki bir açıklamasında “Bu süreçte eğer Sayın Genel Başkanımız arzu ederse,(1) anketlerin sonuçları bu seçimi kazandığımızı gösterirse (2) ve kendisinin hassasiyet duyduğu 6’lı mutabakat masası ortak adaylıkta genel başkanımız üzerinde mutabakata varırsa” (3) diyerek gerekli şartları teyit ediyor.

    Bir grup başkanvekili böyle cümleleri neden kurar, iddiayı neden diri tutmaz da şüphe uyandırır, anlamış değilim.

    Bir AKP’linin çıkıp, Erdoğan kaybedeceği seçime girmez; 10 puan fark olmazsa aday olmaz dediğini duydunuz mu?

    Ki zaten yıllarca “10 seçim kaybetmiş Kılıçdaroğlu o koltukta neden oturuyor” algısını pekiştiren şeyler bunlar.

    Çıkıp; Adalet yürüyüşünden bu yana siyasal- psikolojik üstünlük onun eseri, toplumsal muhalefetin üzerindeki ölü toprağını Gezi’den sonra o kaldırdı, -belli bir kesim için- toplumsal muhalefet ruhunu canlı tutan da oydu diyebilirler. Kılıçdaroğlu referandumla ittifak ruhunu kurdu, İyi Parti’nin siyaset sahnesinde varlığını inşa etti, ittifakla seçime gidip Saadet’i meclise soktu; 11 Büyükşehir onun eseri, 6’lı masaya ruhu o üfledi diyebilirlerdi. Demediler, bunları söylemek İsmail Saymaz’a düştü. “10 puan fark atmazsa ilk o kendi adaylığına itiraz eder”i konuşmak abesle iştigal değil mi?

    O fark oluşmaya başlamadan, yine başarısız, seçim mağlubiyeti hanesi kabarık Kılıçdaroğlu algısına bu cümleler hizmet etmeyecek mi?

    Burada algıcı araştırma şirketlerinden, Kılıçdaroğlu düşmanı AKP’li, ulusalcı kanaat oluşturuculardan bir fark kalıyor mu?

    CHP’liler açısından politika anlatıcılarının sayısı ister şimdiki gibi Öztrak ve Özel gibi isimlerle oldukça sınırlı kalsın, ister seçim sürecinde sahaya çıkacak kurmaylar ve adaylarla artsın, temel sorun işlenen siyasal olaylardaki tekrar eksikliğidir. Aksi, ispatlıdır.

    128 milyar dolar nerede? sorusunun yeryüzü ve gökyüzü arasındaki neredeyse her alanda süreli değil sürekli sorulduğunda AKP’li aklın buna cevap vermek durumunda kalmasıyla elde edilen sonuç ortadayken, CHP’lilerin Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusunda bunu yapmamaları anca CHP’ye özgü bir durum galiba.

    Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a çok seçim kaybetmiş genel başkan olduğu algısına AKP’liler kadar bizzat CHP’lilerin de hizmet ettiği ayan beyan. Sadece onun karşısına genel başkan adayı olarak çıkanların değil parti içi muhalefetin de en çok sarıldığı argümandır ve neredeyse AKP’nin diliyle söylenmiştir.

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile ilgili cümlelerin, propagandanın da bununla benzeşik olduğunu gösteren çok fazla çok gösterge ve dil vardır. 20 yıllık AKP tahakkümünden sıyrılıp iktidara giden yolda hala neyin anlatılmamış olduğuna ilişkin bu soruna temel katkılardan biridir.

    Partinin politikalarını oluşturmak kadar, bu politikaların toplumsal karşılığının oluşturulması için kullanılacak dilin hangi temelde sunulacağı kamuoyu üzerinde yaratılacak bir etki için oldukça önemlidir.

    Bize ulaştırılan politik argümanlardan daha önemli olan, bunların hangi dille ve hangi bakış açısı ile sunulmasına dair değişik bir dizi etmenin parti kurmayları tarafından dikkate alınmamasının sonucudur belki de Kılıçdaroğlu’nun çıkışı.

    Gustav Le Bon, iknanın asli unsurlarının “beyan”, “tekrar” ve “sirayet” olduğunu sıraladıktan sonra saygınlığı, özellikle de kişisel/ kazanılmış saygınlığı öne çıkarıyor. “ Kişisel saygınlık, şöhret ve servet olmadan, varlığını onlar olmaksızın da mükemmelen sürdürebilir.” diyor.

    Ama şunu da ortaya koyuyor :”Tartışmaya açılmış saygınlık artık saygınlık değildir.”

    Özel ve gibileri adayımız net Kılıçdaroğlu’dur demek yerine şartlar ortaya koyarak o saygınlığı tartıştırıyor mu? Evet ; ha, saygınlık tartışılmaz mıdır? Elbette ki değil; ama bu durumda mı? İşte o tartışılır.

    CHP’liler çok şey söylüyor gibi duruyor; ama asıl söylenmesi gerekeni söylemiyor sanki.

    Bu yazı Kılıçdaroğlu’nu öven bir yazı olmamakla birlikte hakkını bazı alanlarda teslim eden bir iletişim yazısı. İletişimin doğru araç ve dille kurulması durumunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığının önündeki engelin Alevi oluşuna gelip dayandırılan halinden CHP’lileri de sorumlu tutan bir yazı.

    Kılıçdaroğlu’nu iddiasız gibi görünen ama iradesinde ısrarcı, kalıcı, güçlü/dayanaklı, kayda değer bir etkiye sahip, kendisine inanan bir avuç insanla yola çıkan Giuseppe Garibaldi’ye, benzetmek, liderliğine vurgu yapmak abartı gibi geliyor mu kulağa?

    Adalet Yürüyüşü ve Gandi benzetmesinden yola çıkarsak aslında bu evre aşılmış sayılır mı?

    CHP’de Kılıçdaroğlu’nun iradesiyle ürettiği fikirlerin biçimlendirdiği politikaların (burada üretilen politikaları Kılıçdaroğlu’nda cisimleştirmek benim tercihim) CHP’lilerin safına çekmek istediği heterojen kitlelerin zihnine, ruhuna hangi araçlarla etki edebileceğini anlamış değiliz.

    Peki burada sadece Kılıçdaroğlu’nu suçlamak doğru mu?

    Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla seçimi kazanmak fikrinin kitle ruhuna nüfuz ettirilememesi, kesinliğinden şüphe duyulmayacak koşulların henüz yaratılmayışı, Erdoğan’ın tahribinden henüz payını almamış kimi müstahkem mevkilerin koruyucusu olarak Kılıçdaroğlu ismine kitlesel olarak henüz meyledilmemesi sadece Kılıçdaroğlu’nun kusuru değil sanki.

    Onun adaylığıyla Erdoğan’ın mağlub edileceğinin sürekli tekrarlanan bir şey olmaması, fikirlerinin kitlelerin güdülerini şekillendirerek, onların zihin dehlizlerine yerleşerek orada kemikleşmemesi; tercihlerinin bir istikamete yöneltilip, kitlelere özgü bir karaktere bürünerek seçmen davranışına dönüşmemesi sadece Kılıçdaroğlu’na yüklenemez.

    Kılıçdaroğlu’nun fikirleri, hassasiyetleri, duyguları ve inançlarının kitleler söz konusu olduğunda bulaşıcı niteliğe ulaşamaması tek başına onun suçu olmamalı.

    Derdim şu; CHP’lilerin baktığı yerden gerçeğin nasıl şekillendiğini görmeleri önemli.

    Barthes’ın “toplumun gerçekliğini biçimlendirme…” dediği şey gibi.

    Hector Mcdonald’ın “nerden baktığınız gerçeği nasıl şekillendiriyor, doğru bizi nasıl yanıltıyor” dediği şey gibi…

    Tam olarak şöyle diyor hatta: “Duyanların yanlış anladığı bir doğrudan daha kötü bir yalan yoktur.”

    Süreç malumunuz, önümüzde; CHP veya Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu artık, ya “eliyle ettiğini boynuyla çekecek” ve çektirecek ya da bu gidişe ana muhalefet olduğunu hatırlayarak, verili iktidara ve yarattığı garabete bir son vermenin kapılarını aralayacak.

  • Ödün meselesi…

    Milli Mücadele tarihine bir bütün olarak bakıldığında, Mustafa Kemal’in süreç içinde, asli düşüncelerini paylaşmayan birçok grupla taktik ittifaklar kurduğu görülür. Ancak nihai hedefini asla gözden kaçırmaz, onu tehlikeye atacak ödünler vermez ve ödününe karşı kendisi de bir ödün alır. Keşke kurduğu parti CHP, ödün eğik düzlemine girdiği şu günlerde ülkenin ve partinin kurucusunu örnek alsaydı…

    Ülkemizin içinde bulunduğu acil tehlike durumunda ana muhalefet partisinin ittifak kurma ihtiyacını elbette aklı başında herkes anlamaktadır. Sorun galiba şurada: CHP’nin nihai hedefi nedir? Bu konuda parti yönetimi ve -milletvekili veya değil- parti üyeleri arasında bir görüş birliği var mıdır? CHP böyle bir kararlılık izlenimi uyandıramıyor. Daha ziyade günü kurtarmak amacıyla davranıyor; ama pragmatizmi çok da başarılı değil.

    Bugün Türkiye’de iki kesim büyük baskı altında, neoliberalizm ile köktendincilik ortaklığının güvencesiz ve çoğu kez işsiz bıraktığı emekçiler; ve katliam boyutuna ulaşmış cinayetlerin tehdidi altındaki kadınlar.

    İki kesimi de ancak laik düzende, yani ‘devlet-yurttaş’, ‘yurttaş-yurttaş’ ilişkilerinde dinci baskının hissedilmediği bir düzende destekleyebilirsiniz. Dinin bakısının toplumu biçimlendirdiği dönemlerde ve coğrafyalarda, ne özgür emekten söz edilebilir, ne kadınla erkeğin toplumsal eşitliğinden. Niçin mi? Tek Tanrılı dinler, insanlığın köle emeği ve ödünsüz ataerkillikle yoğrulduğu tarih kesitinde doğdular ve fikriyatları bu biçimlendirmede oluştu da onun için.

    Dinin ilahi esininden söz etmiyorum. Din sadece ilahi bir mesele değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal kurumdur. Dinin ülke yönetimine ağırlığını koyduğu dönemlerde, yurttaşların tek tanrılı dinlerin özgün düşünce tarzına kaymaları çok kolaydır. Hele konumuz özgün halinin üstüne ciddi bir reformasyondan geçmemiş İslamiyet ise ve inananlar kutsal kitaplarını ana dillerinde okuyup kendilerince anlamlandıramıyorlarsa, bu iş için çoğu politik ve ekonomik hırslarla yanan tarikat ehline muhtaç kalıyorlarsa! Üstüne üstlük bir de neoliberalizmin dayattığı yoksulluk koşullarında tarikat dayanışmalarına muhtaç bırakılmışlarsa. Bu durumda “kadın” onlara eksik bir insan gibi gelir; “özgür emek” yani ücret talep eden emek ise hiç bir anlam ifade etmez ve sosyal demokrat olduklarını ileri süren partiler de işlevsiz kalır.

    CHP maalesef, İsmet İnönü’nün partisinin sağ kanadına -belki mecburen- ödün vererek, bizzat kendisinin kurdurduğu Köy Enstitülerine desteğini çekmesinden beri, aynı tarihsel hatayı işlemekten kendini alamıyor. Dinciliğe, hadi daha açık konuşalım “gericiliğe” ödün vererek, oy alabileceği yanılgısından kurtulamıyor, aksi defalarca yaşanmışsa da.

    Köktendinci çizgiye gerilemiş vatandaşları aşağılayarak, dışlayarak, onları barışçıl bir topluma kazandırmazsınız, doğru; ama bu işi onlara yaranmaya çalışarak da başaramazsınız; tersine dinsel söylemin yaygınlaşmasına hizmet ederek, dinci düşünce tarzının egemenliğini pekiştirirsiniz. İnsan dediğimiz varlık sözcüklerle düşünür, düşünürse eğer. Dinin içine gömülmüş bir dil, beynin bu çemberin dışında faaliyet gösterebilmesini engeller. Yapılması gereken, gerici çizgideki vatandaşların yüzlerini dünyevi yaşama yönlendirebilecek bir söylem ve siyasal tutum geliştirmektir. Ekonomik hedef olarak neoliberalizmden vazgeçmek, sınıf bilincini yeniden uyandırmak; kültürel olarak özellikle genç kuşakları edebiyata, sanata, müziğe, folklora, spora yöneltebilecek adımlar atmak. CHP niye kendi tarihinden örnek almıyor? “Tarihi tekrarlasın” demiyorum, “tarihin özünden esinlenerek bugüne uyabilecek bir kültürel politika geliştirsin”, diyorum.

    Benim yaşımdaki seçmenleri özellikle endişelendiren husus, Türkiye’nin dinci gericiliğe kayma serüveninin, salt “12 Eylül” askeri zoru ve bu zorun desteklediği sivil tarikat yapılanmalarıyla sınırlı olmadığını anımsamamızdır. Tarikatların devlet yönetimine sızmaları ve giderek bürokrasiye lök gibi çökmeleri maalesef 1973 seçimlerini izleyen CHP-Milli Selamet (Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki ve o dönemde sadece yüzde 5 oy alabilen dinci parti) koalisyon hükümetleri zamanında başlamış ve giderek hız kesmeden bugüne dek tırmanmıştır. Kendilerine ikram edilen bakanlıklarda asıl gündemlerini başarıyla hayata geçirmişlerdir. Günümüzdeyse, hayli deneyimlidirler.

    Bugün, kendi soluyla değil de sağıyla ittifak kurarken, CHP’nin bütün bunları anımsayıp dikkatli davranması gerekmiyor mu? Uzun AKP iktidarı boyunca sorumlu görevlerde bulunmuş sayın Babacan ve sayın Davutoğlu, ittifaka katılırken, ulusun karşısında bir öz eleştiri yapmak durumunda değiller miydi? En hafif deyimiyle “yanlış” işlerdeki katkıları veya ihmalleri için özür dilemeleri gerekmiyor muydu? AKP’den niçin koptuklarını açıklamaları? Halktan alacakları oy pek kısıtlı olan bu beyefendilerden, CHP bu özeleştiriyi beklemeliydi. Alacakları oy pek kısıtlı diyorum, çünkü bugüne dek, büyük bir partiden kopan yandaşların kurdukları küçük partilerin herhangi bir başarı gösterdiğini ülkece göremedik. Tarikat bağlantısı mı diyeceksiniz? İyi de, AKP zaten bir tarikatlar koalisyonu değil mi? Filan tarikatın kimi üyeleri kopsa ne olur, aynı tarikatın hatırı sayılır bölümü bizatihi AKP’nin içindeyken?

    Yineliyorum CHP’nin ödün almadan ödün verici tavrı sol kanat seçmeni, sadece yaşlı olanları değil, gençleri de ciddi kaygılara sürüklüyor ve bu kanadın muhalefet gücünü soluksuz bırakıyor. CHP yönetimi bunun farkında mı? Şu özünde pek doğru “gelin barışalım” hareketinin bile “barışmak” gibi güzel bir sözcük dururken, buram buram din kokan “helalleşme” sözcüğüyle taçlandırılması aslında hatırı sayılır bir ödün. Bu ülkenin gayrı Müslim vatandaşları yok mu, agnostik ya da ateist vatandaşları yok mu, ya da inanan ama ibadet etmeyen ve laik toplum koşullarında yaşamak isteyen Müslümanları yok mu? Onlar zulüm görmediler mi? Her Ramazan, taşra üniversitelerinde, oruç tutmadıkları için pencereden atılan, sopa yiyen öğrenciler; Ramazan günü sigara içtiği için, elinde sigara söndürülen Cumhuriyet savcısı? 1978 Maraş kıyımı, 1993 Sivas Madımak yangını? Oralardaki kurbanların ailelerinden de helallik istenecek mi? Bu nasıl helalliktir, sorumlular suçunu kabul etmezken. Sayın Kılıçdaroğlu nazik bir beyefendi, Roboski için özür dilerken, helallik isterken, her halde 1945’den beri tek başına iktidar olamamış CHP adına değil de, olay sırasında sorumlu mevkide bulunan şimdiki ittifak ortakları adına konuştuğunu düşündüm, doğrusu. Alicenaplığın böylesi biraz fazla değil mi?

    Kaldı ki her meseleyi sadece “din” ya da “inanç” açısından değerlendirmek ne derece doğrudur? Alevi vatandaşlarımız olmadık ayrımcılığa ve zulme uğramışlardır, yüzyıllar boyunca; ne kadar özür dilense azdır; ama her olaya sadece bu açıdan bakamayız, Alevi düşmanlığını aşan bir sol ve laik Cumhuriyet düşmanlığının varlığını görmezden gelemeyiz. Utanç verici Kahraman Maraş kıyımındaki kumpas, Alevi kitlesi solcu olduğu için kurulmadı mı, Alevilere sadece Alevi oldukları için değil, solcu da oldukları için kıyılmadı mı? Asıl hedef siyasi değil miydi? Tarihimizde kara leke olan 1993 Sivas kalkışmasında –ki laik düzeni hedefleyen bir kalkışmadır bu, kim ne derse desin- topun ağzındaki kişi Aziz Nesin, Alevi değildi; ne de yanarak -pardon, ittifak mensubu ve aynı zamanda sorumlu bir sayın beyefendinin deyişiyle “yanmayıp sadece dumandan boğulan” -şair arkadaşlarımız da Alevi değillerdi. Semah ekibinin gencecik insanları Alevi idiler, doğru. Olaydan sağ kurtulanlar, oteli kuşatmış kitlenin “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” diye galeyana geldiğini anlatmıyorlar mı?

    Sol seçmen niye gene bütün bir yakın tarihi anımsayıp kara kara düşünüyor? Güncel ve önemli bir yeni ödün yüzünden. Hukuki metinden benim anlayabildiğim kadarıyla özünde bir “Medrese açma” yasası olan ve Medrese açma hakkını, yasal kuruluş ve görev sınırlarının zaten çoktan beri dışına taşıp, şişe şişe neredeyse günümüz Cumhuriyetinin en güçlü devlet kurumu haline gelmiş bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’na sunan bir acayip yasa tasarısının TBMM’de oylanması sırasında, muhalefet milletvekillerinin (başta CHP ve HDP) ya Meclisten kaçmaları, ya da “evet” oyu vermeleri yüzünden. Kim kimi aldatıyor? Anlamlı bir muhalefet şerhi koyan CHP’nin oylamada büyük ölçüde yok yazılması ve oturuma katılan CHP milletvekillerinin ise kabul oyu vermesi, partiyi tarihsel sorumluluktan kurtarıyor mu? Günümüzün hiçbir derdine deva olmadığı gibi, ortamın giderek köktendincileşmesinin sorumluluğundan ne CHP’yi ne HDP’yi kurtarabiliyor… Bari tüm muhalefet üyeleri oturuma gelmeselerdi. Bu anlamlı bir protesto sayılabilirdi, ama böylesi gülünç bir tavşana kaç, tazıya tut politikası tüm muhalefetin saygınlığını ve inandırıcılığını kemirerek, ne yazık ki sadece iktidarın ekmeğine yağ sürüyor.

  • Devletin Güncel Durumu: Kılıçdaroğlu nerede duruyor?

    Türkiye’nin uzun yıllara yayılan art zamanlı; ama son birkaç yıldır senkronik yaşadığı siyasi ve iktisadi kriz, artık oldukça şiddetli hissediliyor.

    Elbette bu krizlere ideolojik krizler de ekleniyor. Nihayetinde iktisadi, siyasi ve ideolojik krizler sistemden bağımsız yaşanmıyor.

    Sabit olan koşulu unutmadan, bunlar kapitalizmin yapısal krizinin bir uzantısı olmakla birlikte, kapitalizm içerisinde gelişen diğer kriz veya krizlerin de sonuçları.

    Bu açıdan baktığımızda iktidarın hegemonya krizi hemen göze çarpıyor.

    Dahası gördüğümüz şey tam olarak tarihsel bloğun çöküşüdür. Şekilsiz bir hal alan bu yapı, sadece egemen sınıfa cevap verme uğraşındadır.

    Burada devletin güncel durumunun ne olduğu ise basit görünen ama hayli karmaşık bir sorudur. Bir de bu soruyu cevaplamaya çalışırken rotayı ana muhalefete kırmak meseleyi biraz daha çetrefilli hale getirmeye sebep olacak; ancak tam olarak uğraşım, bu çetrefil üzerine düşünmek.

    Lenin’den hareketle söylersek devlet sorununun bu denli karmaşık, çetrefil bir hale getirilmesinin nedeni, bunun egemen sınıfların çıkarlarını başka bütün sorunlardan daha fazla ilgilendiren bir sorun olmasıdır. Devlet öğretisi, toplumsal ayrıcalıkları, sömürüyü, kapitalizmin varlığını haklı çıkarmaya yarar.

    Bizler CHP’nin devletle olan ilişkisini, CHP’nin kendisinin devleti tanımlama biçimi üzerinden okumuyoruz.

    Halbuki bu oldukça yanıltıcıdır. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana CHP, iktidarda olsun ya da olmasın kendini devlet bağlamında başka bir ilişki üzerinden var eder. Burada olumsuz bir ilişki örneği yok; aksine devlet projeleri her sınıfa/ fraksiyona göre değişebilir ve CHP’ninki de bu minvalde okunabilir.

    Hatta son zamanlarda yapılan bütün çıkışlar buna işaret ediyor.

    Ana muhalefet sadece iktidar için yarışmıyor, aynı zamanda kendi devlet projesini de gündeme getiriyor. İktidar kanalındaki devlet bürokrasisine bazı araçlarla “gözdağı” veriyor.

    Kanaatimce 26 Ocak günü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun videolu açıklamaları, videonun içeriği, sembolik özellikleri de dikkate alındığında söz konusu bu “gözdağının” içi dolduruluyor.

    Aslında süreç yeni değil, kısacık bir dönemle ilişkilendirilmesi durumu yanlış değerlendirmeye sebep olabilir. Merkez Bankası, TÜİK ve MEB’e gidişler, bürokratlara “verilen süreler” geriye dönük bir var oluş tercihinin sadece son tezahürü olduğu kanaatindeyim.

    Burada mesele kendini daha güçlü hisseden, sağ ideolojilerle ilişkisi daha yoğunlaşmış, sermaye arasındaki çatışmada başka bir yolu temsil eden bir CHP’nin varlığı…

    Yağan kar birçok şeye sebep oldu. İmamoğlu’nun devletin olanaklarıyla izleniyor olması, bunun servis edilmesi ve ifşa/linç kültürünün parçası haline getirilmesi devlet krizini ve devlet projelerini hatırlatıyor.

    Devamında gelen 26 Ocak’taki Kılıçdaroğlu’nun videosu, İmamoğlu’nun açıklamaları, ardından Erdoğan’ın açtığı dava, Kılıçdaroğlu’nun tekrar eden konuşmaları (yazı kaleme alındığında Kılıçdaroğlu’nun yeni videosunun yeni hedefi “parti trolleriydi”) vs. devlet krizinden ve devlet projelerinden ayrı düşünülemez. “Sahiplik” ya da “hep buradayım” arasındaki bir gelgitten ötesi var burada.

    Söz konusu video için Kılıçdaroğlu halka seslenmeyi hedefliyor gibi bir yaklaşım içerisinde olsa da mevzunun halkla veya belge diye açıkladıklarıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Keza o da tekrara düşmeyeceğini ifade ediyor.

    Dahası devlet vurgusunun çok sık yapılması, devleti “şahsın” zapturapt altına aldığını vurgulaması, her noktada “devletin bürokratları” demesi bir tarafıyla söz konusu bürokratlarla veya devlet içindeki kişilerle/sınıflarla “uzlaşma” çağrısı gibi görünse de aslında kendi devlet projesini masaya sürmesiyle de bağlantılı.

    Ancak burada gerçek bir uzlaşma vaadi zaten olamaz, uzlaşabilir algısı yaratmak daha önemli gözüküyor.

    Çünkü biliyoruz ki uzlaşma mümkün olsa devlete gerek olmaz.

    Devlet nedir, devlet projeleri neyi belirtir, belki de biraz bunların içerisine girmek gerek. Önce devlet aygıtı ile devlet iktidarı arasındaki farkı görmek iyi olabilir.

    Devlet iktidarı en dar biçimiyle sınıfsal temsillerle daha ilgiliyken, devlet aygıtı, yine en dar biçimde, geniş bir açıdan sistemle daha ilişkilidir. Her ikisi de ekonomik, ideolojik ve hegemonik süreçlerin işleyişine dairdir.

    Engels tanımlamasıyla “devlet, … toplumun kendi kendisiyle çözümsüz bir çelişkiye düşmüşlüğünün, ortadan kaldıramayacağı giderilemez karşıtlıklara bölünmüşlüğünün kabulüdür.”

    Devlet sürekli bir olmayış ve sürekli bir oluşum halidir. Pür, saf bir yapı değil; melez ve çatışmalı bir formdur. Her şey “yolunda” bile olsa yerleşmiş, somut bir birlik mümkün değildir.

    Bob Jessop’ın “Devlet Teorisi” kitabından yola çıkarsak eğer, farklı sınıf fraksiyonlarının ve bunların siyasi temsilcilerinin çıkarları ve talepleri rekabete yol açıyor ve sınıfların kendine özgü ‘devlet projesi’ oluşuyor; hakim olan proje, ki hakim sınıfın hakim fraksiyonu ile ilgilidir, baskın hale gelir ve devlet iktidarlığı ile somutlaşır. Burada ekonomik sermayeye en çok sahip olanın yanında; diğer sermaye biçimlerinin hangisinin hakim olduğu hem konjonktürle hem de ülkedeki hakim ideolojiyle yakından ilgilidir. Bu işleyiş birçok devlet projesi oluşturulmasının mümkün olduğunu da gösterir.

    Örneğin dayanaklı devlet projeleri anayasal düzleme, kurumsallaşmaya ihtiyaç duyarlar. Burada temel nokta aslında temsilden fazlasıdır.

    Sadece Jessop bağlamında değil Marx’ta, Engels’te, Lenin’de, Poulantzas’ta da devlete dair bu işleyişin izini sürmek mümkündür ve bugünü anlamlandırmak için gereklidir de.

    Erdoğan ve AKP 2002’den beri süren iktidarında bu projeden ayrıksı hareket etmemiştir. Öncelikle, kendilerine özgü olan her şeyin yanında, uluslararası bağlamdan ayrı bir ilerleme yoktur. Yani dünyada neoliberalizmin varlığı ve aşırı sağın güçlenişi Türkiye’de de kendi ve partisiyle somutlaşmıştır.

    Diğer taraftan, buna Cihan Tuğal’ın vurguladığı şekliyle “massetme siyaseti” de diyebiliriz, iktidar olma yolunda ve oldukları süre boyunca ideolojik ve siyasi açıdan bazı farklılıklara rağmen çeşitli kişi ve kurumlarla işbirliği halinde olmak, zaman zaman yan yana, zaman zaman onların üstü konumunda, bazen de tasfiyelerini sağlayarak devlet projelerini yürütmektedirler. Yani karşımızda duran “güç” şahsın “kutsallığı” değil, sınıfsal boyutudur ve bunu gökten yere çekip, başka bir proje ile karşılık verme yolunda ana muhalefet belirir.

    Tekrar videoya, Kılıçdaroğlu ve CHP’ye dönersek; siyaset etme maharetine sahip olduklarının, devlet iktidarına aday olduklarının ve kendi devlet projelerinin şimdiki projenin içinde olduğu krizi çözebilecek tek güç olduğunun beş dakikalık örneğiydi.

    Her şeyi seçime indirgeyen CHP yaklaşımı, önümüzdeki süreçte sivil toplum, siyasal toplum ve devlet denklemini nasıl kuracak göreceğiz. Ancak sistemden ve getirdiği ideolojik dönüşümlerden ayrıksı olamayacağının da altını çizmekte yarar var.

    Lenin, devlete ilişkin sorunun farklı sosyal sınıflar arasındaki bir meseleye dair olduğunu ve devlete dair bakışın da birbiriyle çarpışan görüşlere yansıdığını belirtir. Bizim şahit olduğumuz şey tam olarak budur.

    “Aşina olunan bilinmez” vurgusunu hatırlayarak, yanılgılardan uzak durmak en iyisi. Erdoğan ve AKP “kutsallığını” yitirdi; ilk geldikleri zamandan beri, iktidarları, onların verili devlet projesi, hem sistemin yapısal krizinin temsilcisi hem de güncel krizlerin adresi.

    Karşımızda duran “şimdikini” anlamak, dönüşüm için en önemli anahtar.

  • O fotoğrafın sırrı!

    CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti ile Gelecek Partisi ve DEVA Partisi, 4 aya yakın zamandır güçlendirilmiş parlamenter sistem üzerine çalışıyor…

    Çalışmaya Millet İttifakı öncülük ediyor, Gelecek ve DEVA Partisi ise şimdilik Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem modeli üzerindeki çalışmalarda, Millet İttifakı ile beraber hareket ediyor. Uzun süre önce de model üzerindeki çalışmalar belli bir olgunluğa erişti.

    Altı parti, Parlamenter Sistem Modeli üzerindeki çalışmalarını son aşamaya getirdi ki; bir televizyon programı, Gelecek Partisi’nde gönüllerin kırılmasına neden oldu.

    O program, 4 Ocak’ta Fatih Altaylı’nın Habertürk’te yayımlanan Teke Tek programıydı. Uzlaşılan taslak, siyasi parti temsilcileri tarafından ilk kez bu programda açıklanacaktı. Ama gelin görün ki; programa sadece CHP, İyi Parti ve DEVA temsilcileri çağırıldı.

    Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, partisinin temsilcilerinin bu açıklamaya çağrılmamasına gönül koydu.

    Gelen duyumlara göre, Davutoğlu, bu alınganlığını direkt CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na da iletti.

    Sonrasında da Ankara’daki o baş döndürücü trafik başladı.

    Gazeteci İsmet Demirdöğen, dün Halk Radyo’daki Siyaset Gündemi programımızda yaşananları şöyle anlattı:

    “Bu program nedeniyle Gelecek Partisi’nde bir alınganlık dönemi yaşandı. TV programına diğer partiler çağırılırken, Gelecek Partisi’nin haberdar edilmemesi karşısında, sanki diğer partiler işi pişirmiş, Gelecek Partisi burada figüran olarak durmuş algısına kapıldılar.

    Kemal Kılıçdaroğlu, bu kırgınlık üzerine Ahmet Davutoğlu’nu yemeğe davet etti. Ve o, çok konuşulan yemek fotoğrafı, bir gece yarısı sürpriz bir biçimde siyasi partiler tarafından duyuruldu.

    Kılıçdaroğlu, o yemekte ayrıca, ‘geçiş dönemi, geçiş döneminin ne kadar zamanda olacağı’ gibi konularda da Davutoğlu’nun görüşlerini aldı.

    Yemekte Davutoğlu’nun duygusal kırıklığını bertaraf eden Kılıçdaroğlu, Davutoğlu’na Meral Akşener ile de görüşmesi önerisinde bulundu. Bunun üzerine Davutoğlu, ikinci görüşmeyi de Akşener ile yaptı. Tabii bu sırada Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile de bazı temaslarda bulunuldu.”

    Liderler arası trafik, Parlamenter Sistem modeli üzerindeki çalışmalara da yansıdı. Bu görüşmelerin hemen ardından, Salı günü altı parti 7. toplantısını yaptı.

    Toplantı çok da uzun sürmedi, ne de olsa modele ilişkin metin hazırda duruyordu. Toplantıda metin üzerinde sadece redaksiyon çalışması yapıldı. Tüm temsilcilerin onayı alındıktan sonra da liderlere sunuldu.

    O metin liderlerin önüne giderken, liderler arası buluşmalar da arttı.

    Kemal Kılıçdaroğlu buzları eritmek için son bir hamle yaparak, Akşener ve Davutoğlu’nu dün akşam aynı masa etrafında topladı.

    Parlamenter Sistem Modeli’ne ilişkin ortak metin şimdi liderlerin imzasına sunulmuş durumda. Bu sürecin çok uzamayacağı konuşuluyor. Oturma düzeninde de anlaşma sağlanırsa, muhalefetin gündeminde altı siyasi partinin genel başkanlarının hep birlikte yapacağı basın toplantısıyla bu modele ilişkin metni kamuoyuna açıklaması kalıyor geriye.

  • ‘Andımız’ acaba ‘Sonda Me’ Olursa CHP ve MHP ne hisseder?

    Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Danıştay 8. Dairesi’nin Öğrenci Andı’nı kaldıran Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğini iptal eden kararını bozdu.

    Alınan kararın ardından artık okullarda Öğrenci Andı okunmayacak.

    Danıştay’ın bu kararına ilk tepki MHP ve CHP’den geldi.

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçelî pimi çıkmış bomba benzetmesiyle “Danıştay skandal bir karara imza atmış, milli gerçeklerle çatışmıştır” diyerek Danıştay’a yüklendi.

    Bir tepki de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’tan geldi.

    Ögrenci Andı’nın herhangi bir etnik kökeni dışlamadığını, kimseyi ayrıştırmayacağını söyleyen Öztrak, “Andımız ülke bütünlüğü içinde, vatan sevgisini, cumhuriyet ideallerini barındırır” diye bir açıklamada bulundu.

    Öğrenci Andı gerçekten söylenildiği gibi herhangi bir etnik kökene dayanmıyor mu?

    Aslında bunun en iyi test alanı Öğrenci Andı’ndaki “Türk” yazılan yere “Kürt” kavramını koyup ve yeniden okumaları olur.

    Bu küçük değişim karşısında acaba bir Türk ne hisseder:

    Şöyle:

    Kürdüm, doğruyum, çalışkanım,
    İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
    Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.
    Ey Büyük Atakürt!
    Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
    Varlığım Kürt varlığına armağan olsun.
    Ne mutlu Kürdüm diyene!”

    Ve bunu de Kürtçe olarak her gün okullarda öğrencilere şöyle okusalar:

    Kurd im, rast im, jîr im,

    Rêgeza min: ezê dê biçûkan biparêzim, li gel mezinan rêz bigrim, welatê xwe, netewa xwe ji xwe zêdetir hezbikim.

    Doza min: berzbûnîye, pêştaçûyîne.

    Ey Gewreyên Bavêkurd/Dîyakurd

    Ez sond dixwînim ku rêya ku we vekirîye, lutkeya ku dîyar kirîye ezê bê rawestandin têda bimeşim.

    Hebûna min bila fedayî hebûna Kurdan be.

    Yên ku dibêjin ez Kurdim zor bextewar in!”

    Bu durum karşısında merak ettiğim Bahçeli ve Öztrak ne hisseder?

    Eğer sempati modundan çıkıp biraz empati kurarlarsa o zaman çok daha iyi anlayabilirler.

    Eyyüp Demîr kimdir?

    Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Özgür Üniversite’de sanat ve estetik dersleri verdi. 1994 yılında gazeteciliğe başladı ve halen gazetecilik yapıyor. Çeşitli televizyonlarda yapımcılık, sunuculuk ve temsilcilik görevinde bulundu. Yazarın kaleme aldığı ilk kitabı ‘Estetik’ ile birlikte toplamda 7 kitabı bulunuyor.