Etiket: #aydınlık

  • İnsan umutsuzluktan umut üretir sevgili Mabet Ağacı…

    Yoğun umutsuzluğun sarıp sarmaladığı zamanlardayız. Öyle ki, her yerde görmek mümkün tükenmişliği.

    Geçenlerde oturuyorum parkta. “Umutların öldüğüne iyice inandım”, diyerek sohbete başladı benimle ileri yaşta bir mabet ağacı…

    Yıllarca; neler gördü bu gözler, duydu kulaklar. Ne acılardan geçti bedenim, ne sancılar çekti yapraklarım da hiç umutsuzluğa kapılmadım. İnsanlık derdim. Bulur ille de bir çiçek açtıracak direnci bulur da, umudu yeniden doğurur.

    Öyle ya; Anadolu ne kırımlar geçirdi. Üstünde yaşadığım toprak, ilk kez bir zulüm görmüyorum ki. Ne kötülükleri, ne zalimleri alt etti. Eder, bunu da eder derdim. Hani büyük insanlık! Ve fakat artık benim de umudum iyice tükendi.

    Hatta geçenlerde bir Puhu Kuşu kondu sonbaharda yaprakları dökülmüş dallarıma.

    Vedaya geldim. Bu coğrafya, tıpkı senin yapraksız bedenine döndü dedi. İnsanlar da her şeyini dökmüşler, ağaçlar gibi; inandıkları bir şey kalmamış, üstelik umutları da. Tükenmişler, hepsi birer sonbahar şimdi.

    Ben baharsız, ağaçsız yapamam. Hem göğün altında yaşayan ölüye dönen insanları gördükçe, ölürüm kahrımdan. Sokaklarında; çocuk cıvıltılarının, insan kahkahalarının, umudun olduğu yerlere gidiyorum…

    Yanılıyorsun dedim. İnsanlar değerlerini özler, insanca yaşamayı ister. Onca acıyı, zulmü, savaşı, yaşayıp da yeniden hep yaratmadılar mı ışığı?

    Kal, dedim. Bunu da atlatırlar, onarılır tüketilen her şey. Aydınlığın, yine iyiliğin, güzelliğin türküsünü hep birlikte söylerler. Dinlerler dallarımda senin ezgilerini, gövdelerimizin altında sevinçle raks ederler.

    Ahhh! Mabet ağacı dedi, kokunu sevmiyorlar diye kesip durmaktalar seni. Bilseler; bin bir derde devan var, kesmezler. Ama bilmiyorlar, insanlar bilmeyi istemiyorlar, sorup sorgulamıyorlar.

    Bak etrafına; artık kaldı mı Ağın ağacı, su püreni. Açıyor mu Panpal, yoğurt çiçeği? Bittiler, Tarla kuşları da gitti. Hem zaten niçin gitmesinler? Tarlalar kaldı mı ki? Kırlangıçlar da terk etti. Bir Hüzün savar kuşları direniyor. Hüznü dağıtmalıyız diyor. Bir de Bilge baykuşlar, insanları uyandırmaya çalışıyorlar.

    İnanmıyorum artık. Zehirli sarmaşıklar sardı her yanı, insanlar; bilinci, iyiliği yitirdiler.

    Haklısın dedim Puhu Kuşuna. Anlatmaya devam etti Mabet ağacı; bilinç olmayınca insanlık ölür. Ölmüş bilinç, insanlık da ölüyor.

    Daha ben cevap veremeden Mabet’e, bizi dinlemiş Bilge baykuş, girdi söze:

    “Eğer yarınlara dair bir ışık göremiyorsak, belki de karanlık gözlerimizdedir. Işığı yakalamak için kendimizden başlamak gerekir” dedi.

    Hani, Nazım’ın dizelerinde ki gibi:

    “Ben yanmasam,

    Sen yanmasan,

    Biz yanmasak,

    Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”

    Bin bir yönden ışık olalım. Umutlarını dahi tüketmiş bu İnsanlığı uyandıralım. Hem, şunun şurasında ne kaldı bahara, üç, beş ay daha dayanın.

    Siz yenilendikçe, baharda dallarınız yeşillendikçe, dayanamaz insanlar bir ışıkla bilinçlenir, bir umut çiçeğiyle aydınlanıverir…

    Gitmeyin, kalın. Bu topraklar zehirli sarmaşıkların değil, sizin.

    Ne diyordu sevgili Yaşar Kemal:

    “Benim kitaplarım; yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir.”

    Evet, insanlık kayıp ama ölmedi. Bir şey oldu, zehirli sarmaşık dalları arasında sıkıştı kaldı. Kuşlar bir gagaladı mı, sökülür sarmaşıklar, insanlık yeniden ortaya çıkar.

    İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir. Yeter ki ekilsin umut, bilinçlendirir. Giden kuşlar yine gelir.

    Düşündüm, Bilge Baykuş haklı. Şimdi gitmek, umutsuzluk zamanı değil. Bu ölü toprağını üzerimizden atmalı.

    Hiç insan umutsuz yaşar mı? Yaşamaz. İnsan isterse eğer, umutsuzluktan umut da üretir sevgili Mabet Ağacı.

    Hadi, şimdi; bahara yeniden doğabilmek için bilinçlendirelim insanlığı, sandıklardan çıksın diye aydınlık, toprağa tohum olma zamanı.

    Hadi halkım sıra sende, umudu büyütmek için, tükenmişliği silkele…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’

    Doğrudur. Politikada eğer ağzınızdan çıkanları hesap edemiyorsanız, çuvallamaya başlamışsınız demektir.

    Ve hele aydınlığa bu kadar aç olduğumuz süreçte bu çıkışlar, bel bağlanan muhalefettense şüphesiz daha risklidir. Fakat eleştiri ve özeleştiri mekanizması da son derece ince nüanslar içerir…

    Karşıdakini yerle yeksan eden, iradesini zedeleyen eleştiri kültürünü düstur edinenler, yaşadıkları coğrafya iklimini unutup, bu yok etme üzerine inşa edilen kültürün günü saati geldiğinde topluma da dokunmayacağını mı sanıyorlar?

    Ne oldu?

    Son bir ayda, muhalefet içinde kendisine biçilen misyonla değil, kendi kendine biçtiği misyonla davrananların yaptığı bir kaç sağlıksız tutumsal çıkış yüzünden, “geliyor gelmekte olan” derken, oluyor olacak denilerek yine yeniden bir “hızlandırılmış” seçim yaşayıp oldubittiye mi geleceğiz?

    Bu toplumun kodları “sağ çeker” diyerek yine mi kabul edeceğiz?

    Son yerel seçimlerde oy veren, ısrarlı dirence sahip milyonların anlamlı olduğu kadar değerli kazanımlarını silip unutacak mıyız?

    Son derece daraltılmış meşru alanda, tüm olanakları kendilerine kullanan muktedirlere karşı verilen mücadeleleri “değersiz” görüp çöpe mi atacağız?

    Sol ve sosyal demokrasiyi ilke edinmiş, tüm çabalarını “insan hak ve özgürlüklerini” sahiplenmeye adamış, bu uğurda; baskılar, gözaltılar, tutuklamalar arasında “ateş çemberi” içine hapsedilmiş ama yine de dirençten düşmemiş bu insanların bedel ödeyerek elde ettiklerinin üzerine çizgi mi çekeceğiz?

    Farklı sınıflardan, katmanlardan insanların gücüyle birleştirilerek kazanılanları yakacak mıyız?

    Başka insanların hayatları ve yaşamın adilce devamı için; kaygı duyan, eşitlikçi, insandan yana olanların emeklerini muhafaza etmeyecek miyiz?

    Korkunun, yasakların, sert bir otokratlığın hakim olduğu atmosferde, hukuksuzluğun ve karanlığın içinde adeta distopyayı yaşarken ve tekliğin gücüyle; yaratılan ve yaşatılan bunca baskıya rağmen, hemen yanı başımızda belirmiş ışığı, eleştiri adı altında sürekli kendimizden olana vurarak elimizin tersiyle itecek miyiz?

    Tüm ülke kaynaklarını tek elde toplayıp, erklerinin devamı için kullananlara ve uluslararası yaşanan “Pandemi” gibi şiddetli soruna rağmen, ortaya koydukları sinerji ve enerjiyle toplumun yaralarına dokunup, saranların başarılarını görmeyecek miyiz?

    Ve son bir yılda asla bir araya gelmez, getirilemez denilenleri bir araya getirmekle kalmayıp, halk tabanında umut yeşertip, güven tazeleyenleri bir çırpıda silkeleyecek miyiz?

    Eleştirelim, eleştirelim ama 6’lı masanın en büyük ayağı ve ülkenin ana muhalefet partisi olan CHP’nin damarlarına nüfuz edecek kadar bıçağı batırmayalım. Zifiri bir karanlıktan araladıkları ışığın kapısını kapatmayalım…

    Her bir şeyi unutsanız da; büyük çoğunluğu yoksulluk içinde kıvranırken, doymak bilmez bir avuç insanın tüm kaynakları sömürmesine izin verilen yerde ne huzur ne de mutluluk olur…

    Ve unutmayın ki gücü elinde bulunduranlar ne kadar haksız olursalar olsunlar, onları haklı gösterecek bir yargıç bulurlar…

    Ama yine unutmayalım ki, her ne kadar küresel ortamlarda seçimler büyük dönüşümler getirmese de, anlamlı bir ışığı beraberinde getirir. Biraz nefes almak hepimizin hakkı değil midir?

    İşte tam da bu noktada vazgeçmeyelim. Zira, toplumsal haklılıktan ve toplum yargıcından daha büyük bir güç yoktur…

    Evet, doğrudur; Hak edilmemiş devasa yüklerimiz var ama pes etmeyelim…

    Ki zaten popülist, aşırı sağ ve otoriter tutumlar “demokrasiyi” riske attığında, muhalif siyasetçiler farklılıkları bir kenara bırakıp geniş bir koalisyon oluşturmak zorundadır..

    Şimdi; asla bir araya gelmez denilenleri bir araya getirerek, farklılıkları “aydınlık” yarınlar için bir masada toplayanları bu kadar kolay harcamayalım…

    Zira sondan bir önceki duraktayız ve içinde bulunduğumuz süreç “kırk katır mı, kırk satır mı?” çıkmazının içine hapsolmuşken, hiç birimizin ufukta beliren ışığı harcama lüksü yok.

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiir ve Diyalektiğin Kanatsız Kuşu adlı bir öykü kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Adaletsiz kalkınma2: Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar

    Geçen hafta yazıyı bitirirken Bertholt Brecht’in “Gaddarlık, gaddarlıktan doğmaz; artık gaddarlık olmaksızın yapılamayacak iş anlaşmalarından doğar.” sözlerini hatırlatan kimi veriler kullanmıştım.

    https://www.medyaport.net/adaletsiz-kalkinma-fakruzaruret-icinde-gonullu-kulluk-makale,33289.html

    Dönüp bakmayın diye buraya iliştiriyorum: Adaletsiz kalkınmanın olağandışı sömürü döneminde, yüzde 7,5’lik büyümede sınıflar arası gelir dağılımında sermaye bloku payını artırırken geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 olan ücretli emeğin payı 2022’de yüzde 25.4’le düşmeye devam ederken ne düşünüyorsunuz?

    Daniele Guerin’in Faşizm ve Büyük Sermaye kitabındaki “…devlet öncelikli olarak işçi sınıfını hedef alır; ücretleri düşürmeye, sendikaları ortadan kaldırmaya, grev hakkını engellemeye ve işverenlerin mutlak egemenliğini yeniden inşa etmeye çalışır. Kapitalizm karşıtı eğilimleri zararsız yönlere itmek için güç kullanmanın yanı sıra demagojiye de başvurur.” sözlerini yukarıdaki paragrafla yeniden okuduğunuzda aklınızdan geçeni söyler misiniz?

    Guerin bahse konu kitabında “Burjuva demokrasisi kapitalist çıkarları hukukun üstünlüğü yoluyla güvenceye alamaz hale gelince faşizmi kullanmıştır” da diyor. Peki sizce Guerin haklıysa bizi bundan sonra ne bekliyor?

    Erdoğan’ın özellikle 2018 sonrasında mutlak güçle bezenmiş iktidarında “özerkliğini koruyabilen” kesimler kimler? Pandemide işçiler kimler için fabrikalara, inşaatlara, konteynırlara hapsedilmişti? OHAL’de grevler kimin için yasaklanmıştı hatırlıyor musunuz? Erdoğan iktidarında karlarına kar katanlar büyük iş çevreleri değil miydi?

    Yoğunlaşan krizle artan işsizlik, eşitsizlik; artan iş yükü ve çalışma saatlerinin uzaması, yoksullaşma, dışlanma, evsizlik ve keskin ekonomik çöküşle sosyal refahın azaltılması, emeklilik ve sağlık hakkının geri alınması, örgütlenme çabalarına baskıyla engel olma; kişisel- kamusal özgürlüğün ve demokratik hakların erozyonu AKP’li iktidarın işçi sınıfı ve halk üzerindeki otoriterlik organizasyonunda önemli aşamalar değil miydi?

    Hakikaten “gaddarlık” neyden doğar, sevgili okur? “Sermayenin acımasız hakimiyeti için zorunlu” mudur?

    Bizdeki iktidar da Batı kapitalizmine karşı kıyamet koparıyor görünse de büyük iş çevresinin, büyük uluslararası tekellerin Erdoğan’ın yükselişine desteğinin, ( faşizmin kapitalist çıkarlarla bağını düşününce) Erdoğan’ın içinden çıktığı ideoloji ile bugün durduğu yer arasında organik bağını kurabilir miyiz?

    24 Ocak Kararları’nın başbakan yardımcısı Kenan Evren’in başbakanı Turgut Özal’ın fikirlerinin takipçisi olduğunu her fırsatta dile getiren Erdoğan’a bakınca “fikirlerinin iktidarda” olduğunu düşünmek yanlış mı?

    “12 Eylül, iktidar manyağı birkaç generalin işi değildi, hele hele liberal masalda anlatıldığı gibi, devletin topluma karşı yaptığı bir darbe hiç değildi. 12 Eylül, Türkiye işçi sınıfına karşı yapılmış bir sermaye darbesiydi, sermaye vesayetini mutlaklaştırmak için yapılmıştı. Cuntacılar darbenin hemen ardından bütün sendikaları kapattılar, bütün grevleri yasakladılar, ücretleri dondurdular, dönemin sermayedarlarından birinin ifadesiyle, gülme sırası patronlara gelmişti.

    32 yıldır, işçiler, çalışanlar, yoksullar ölür ve sermaye gülerken darbe, intihar eden annelerin ve öğretmenlerin, yanan, boğulan, göçük altında kalan işçilerin ölü bedenlerine vurulmuş sermaye damgasının adıyken, 12 Eylül yargılanıyor, öyle mi?” diye yazmıştı bundan 10 yıl önce Fatih Yaşlı. 12 Eylül’ün üzerinden 32 yıl geçtiğinde bir şey değişmemişti işçiler, yoksullar, ezilenler için; 42 yıl sonra da yine değişen bir şey var mı?

    Sorular uzar; ama galiba yine tüm cevaplar, “siyaset ekonominin yoğunlaştırılmış ifadesidir, ekonomik çıkarları güvenceye almanın nihai aracıdır” diyen Lenin’de…

    La Boetie’yi de yeniden analım burada: “Her şeyin tek bir kişiye ait olduğu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığın bulunduğuna inanmak zordur.”

    Bu yüzden tek bir kişinin, ülkenin yazgısı üzerinde kendine belirleyici rolü biçtiğinde toplumun yaşadığı keskin, yoğun ve geri dönüşümü zor bir yoksulluğa, hak gaspına, hakkaniyetsizliğin kurala dönüşmesinin çaresizliği eşlik eder.

    Aslında hepsinin toplamı adaletsizliktir. Yoksulluktan çalışarak, üreterek, üretilenden hak edileni alarak çıkabilirsiniz.

    Ama tek adamla yönetilen bir ülkenin yoksuluysanız, “kolay hayatın” sadece “gaddarla iş anlaşmaları” olan azınlıktaki bir sermaye blokunun tekelinde olduğunu görür ve ne yaparsanız yapın, “içine düştüğünüz çukurdan” çıkamayacağınızı bilirsiniz. Bağlamından kopardığım şarkı sözüyle söylersem, “kayıtsız bir razı oluş başlamıştır.” Geçen hafta yazıda epeyce üzerinde durmuştuk; la Boetie buna 450 yıl önce ad koymuştu: “gönüllü kulluk.”

    Gönüllü kulluk oluşturmada iktidarın paternalist- popülist yüzüyle kitleye sunduğu maddi çıkarların da payı olduğunu da belirtelim. Kitlelerin ona akın etmeleri için onların yarına ulaşmak için bugünden geçmek yerine daha kolay bir biçimde geriye gidecekleri o eski güzel şeyleri resmedecek, ilham verici sözlerle yeni bir yaşam vaad edecektir. Yani otoriterlik çok katmanlı, çok yüzlü…Her kılığa girebiliyor.

    Kanıp kanmama için Gramsci yol gösteriyor: “Yanılsama kolektif bilinçteki en inatçı zararlı ottur; tarih iyi bir öğretmendir ama şu anda hiç öğrencisi yoktur.”

    2500 YIL SONRA OSTRAKİSMOS

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, dünyayı bir yıkıma sürükleyen faşizm dalgasının yorumları arasında yer alan Führer Devleti Teorisi, Hitler’in hiçbir şeyden şüphelenmeyen Alman halkı tarafından oy verilerek kurulduğunu söylüyordu.

    Weimar Cumhuriyeti sonrasında yaşananlar bunu izaha yetiyor. Sermayenin ihtiyaçlarının karşılanmasına göre düzenlenecek, emeğin daha fazla sömürülmesine yönelik bir siyasi organizasyonun yapılması elzemdi. Büyük sermayenin otoriter devlet ihtiyacı için bir ittifak gerekiyordu, en ideal adaylardan biri Hitler’di.

    Konu üzerinde kafa yoran herkesin vardığı sonuç özgürlüğün yok oluşu ile otoriteryan iktidarların yükselişinin paralel olduğu. İster seçimle ister darbeyle bir iktidar hegemonyasının kurulması ve “özgürlüğün anısının” tümüyle unutturmasıyla, gönüllü kulluk olgusu da yerleşik bir hal alıyor. “Kararlı bir şekilde izlenen güç siyaseti” ile güçsüz, bölünmüş, kendiyle didişen işçi sınıfı ve halk yörüngeye girip orada kalıyor.

    İspanyolların çoğu Franco’yu çok severdi.

    Nasır’ın iktidarı bırakmaması için Mısırlılar sokaklarda göz yaşı döküyordu. 82 anayasası yüzde 97 evetle geçmişti. Biz, “öküzümüzü hançerleyen” birine “reisimiz” diyoruz.

    Muhalefetin önünü almayı, olmuyorsa rotasından şaşırtmayı amaçlayan otoriterlik güdüsünde 2010 anayasa referandumundan sonra siyasallaşan yargı, 2016’dan sonra yeniden dizayn edilerek Erdoğan’ın yeni hükümet sistemi ile bütünüyle bir operasyon timine, iktidarı için sorunsuz işleyen bir öğütme aygıtına dönüştü. Totoliter rejimlerde memurlar, liderlerin sadece emirlerini değil, niyetlerini de uygular sözünü hatırlatırcasına…

    Süreklilik halindeki olağanüstü halde neredeyse tüm muhalefet, iktidar aparatları ve içişleri eliyle her türlü hainlikle kriminal ilan edildi. Agresif medyanın hedefe koyduğu kişi ve kurumlar dışında iktidar trolünün ağzından Erdoğan’ın kendisine teşekkürünü duydu bu memleket ahalisi. Erdoğan’ın kendisine iletilen mesajında söylediği “yav böyle yapacaksın, bize zemin hazırlayacaksın ki biz hamle yapalım” sözlerinde bugün yaşadıklarımızın anlamını, esasını kavrıyoruz.

    Bir parantez: Aynı trol 9 Eylül kutlamaları için de “kıçlarından kurtuluş uyduruyorlar” da dedi geçen gün, istikamet aldığı kılavuzundan esinlendiği belliydi. O da “keşke Yunan galip gelseydi” demişti.

    Parantez öncesine dönersek; Erdoğan rejimi apaçık partizanlarıyla otoriterliğin önündeki bütün bariyerleri yıkmış olmasına rağmen kendini bugün “demokratik biçimini koruyan”, demokratik bir sürecin ve milletin de koruyucusu olarak tanımlıyor.

    Bundan 42 yıl önce tam da bugün yapılanlarla yaşadıklarımız arasında toplama çıkarma yaparken, tarih hep ileriye akarken o günün ardılları, bugün öncüllerini aratmıyor. “Ezilenlerin trajedisi bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin istisna değil kaide olduğunu gösterir” diyen Walter Benjamin’in kulakları çınlasın.

    Bugünkü siyasi müktesebatı ile sermayenin bir aracı haline gelmiş iktidar, her kurum ve herkes üzerinde baskı kullanarak ömrünü uzatmaya çalışsa da kaçınılmaz sonu bellidir. Başlangıçta siyasi ikbali ile devleti özdeşleştirdiğinde, kendi çöküşünü devletin çöküşüyle eşitleyen her otoriter gibi ezel ebed iktidarı alın yazısı sanmak faydasız.

    Hüsnü Mübarek de devrilmeden önceki son basın toplantısında Mısırlılar ya beni ya kaosu tercih edecekler demişti. Mısırlılar onun üzerine bir Mursi ve Sisi gördü.

    Antik Yunanda Atinalılar aşırı güçlenen ve despotizm eğilimli olan birilerinin demokrasi için tehdit haline geldiğini düşündüğünde ya da kamusal görevlere yapılan atamalarda kayırma ve kollamanın önüne geçmek, liyakat esasını öncelemek için “ostraka” adı verilen çanak-çömlekleri bir oylama aracı olarak kullanmış; diktatör namzeti gördükleri, despot olma potansiyeli olan yöneticilerden kurtulmak istediklerini 10 yıl süreyle sürgüne göndermeye başlamıştı. Ostrasizm- ostrakismos denilen, halkın demokrasiyi korumak için kurduğu savunma mekanizmasına ilişkin sistemin uygulanmasını tarihçi James Sickinger “negatif popülerlik” olarak tanımlıyor.

    Agora meydanına toplanan halk, demokrasileri ve kamusal düzen için tehdit olan, kendileri için tehlikeli olduğunu gördükleri kişilerin adlarını ostrakalar üzerine yazıyor, 6 bini bulan oyla istenmeyen kişi ilan edilen “diktatör namzetlerini”, 10 yıllığına sürgüne gönderiyordu. Ostrasizm, site devletinde kontrol edilemeyecek kadar güçlenen kişilerin demokrasi üzerindeki tehdidini ortadan kaldırmak için uygulanan bir “anti-tiran yasasıydı.”

    Kleisthenes’in MÖ 500’lerde yürürlüğe koyduğu ostrakismos yasasından 2500 yıl sonrasında bugün biz de bir “ostraka” üzerine bir isim yazma arifesindeyiz. Bugünlerde adayın adı üzerinde koparılan kıyametlere, tartışmalara rağmen bir noktada aklımız net. Belki kimi seçeceğimizi bilmiyoruz; ama kimi seçmeyeceğimizi biliyoruz. Belki kimi istediğimizi bilmiyoruz; ama kimi istemediğimizi biliyoruz.

    Erdoğan için de hakikat anı geliyor. Kendini yok edilemez kudreti veya sınırsız döngüsüyle sürdüren “ouroboros”, kuyruğunu yemeye başladı ve bu kez yeniden başa dönemeyecek.

    Onun iktidarı bittiğinde memleketin çok daha huzurlu, adil ve güzel bir yer olacağına inanan milyonlar var. “Atama yoksa oy yok” diyen öğretmene “o oy senin olsun. Sen vermen gereken yere ver. Bize kimin oy vereceği belli. Sen kendine sakla” dediği günler çok gerilerde kaldı.

    Halkın parçalanmış, bölünmüş, dağılmış olduğu için bir eylem gerçekleştiremediği günlerde değiliz; tek bir beden gibi hareket ettiği ender zamanlar yaşıyoruz.

    “Kötülüğe sabırla dayanılan zamanlar bitti, gelecekteki daha iyi bir yazgıya hazırlanılan zamanlardayız.”

    42 yıl önceki askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Evren’in ruhu başka bedenlerdeyken, belki farklı yol ama benzer yöntemlerle tatbik edilen rejim önümüzde dururken, bugün seçimle gelen otokrasiye karşı ostrasizm bize 2500 yıl sonra bir şey söylüyor.

    Bizim ostrakamızda, “şatafatlı ve lüks hayat tarzı nedeniyle pek çok kişi tarafından nefret edilen Atinalı Megakles’e emsal bir isim çoktan yazıldı.

    Özgürlüğün baskı üzerine zaferi gerçekleşmek üzere…

    Bitirirken…Bugün 12 Eylül… Karanlığından kurtulmak için çalıştığımız takvimin utanç sayfası…

    Ama en acımasız politikaların adı olmuş; işkencelerin, idamların, infazların, kayıpların tarihini demokrasiyle ve adaletle sileceğiz.

    Yitirdiklerimizin anısını selamlayarak, sözü Haydar Ergülen’e bırakayım.

    “sen gittin bu sokaklar durmadan aktı

    kentin dingin sularından kovuldu sevincimiz

    bir çürümüş güller balosuna dönüştü şenlik

    yüreğimden yol alan bir erinç besledimdi oğul

    ben seni çağıltılı bağbozumlarında bekledimdi

    (…)

    vurulmuş bir ceylan indirdiler bu sabah dağdan

    yüzünde yorgun bir güzellik yaşıyor gibi

    yakamdan düşmeyecek ah bekleyişin kederi

    gel artık ömrümü seninle bildimdi oğul

    ben seni kimseler beklemezken bekledimdi.”

  • Çünkü bu memleket bizim…

    Seçim startı, partiler, koalisyonlar, masalar, herkes her şeyi çözeceğini söyleye dursun…

    Unutma HALKIM, tek çözüm sensin…

    80 kuşağına, okuma yazmayı öğrendikten sonra okullarda ilk öğretilen “hayat bilgisi” dersi, ülkelerin geçim kaynakları olurdu.

    Bu ülke tarım ve hayvancılık ülkesidir. Yer altı kaynaklarıyla zengin, uzun yıllar birçok medeniyete ev sahipliğiyle tarihi kalıntılar ve üç tarafı sularla çevrili, Akdeniz iklimiyle de turizm cennetidir denirdi.

    Ve eklenirdi; Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan; sular, boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’le uluslararası stratejik üstünlüğe sahiptir.

    Güney’den ve Doğu’da da Serhat bölgesi ile petrol rezervleri zengin ülkeler ile komşu, akarsular, ırmaklar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit yemişiyle bahçeler, milli zenginliklere sahip bir ülke denilirdi…

    Genç beyinlerle, çalışkan ve dinamik nüfusuyla anılır, uluslararası sanat ve edebiyat arenasında; Yılmaz Güney, Sebahattin Ali, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Münir Nurettin Selçuk gibi değerlerle adından söz ettirirdi.

    Siyasal tarihi boyunca zaman zaman çalkantılı dönemler yaşamış olsa da, daima ayağa kalkmayı bilmiş, sosyal ve toplumsal dinamikleriyle aydınlıklı yolların mücadelesini vermişti.

    Köy Enstitüleri, Köy Öğretmen okullarıyla eğitim alanında komşu ülkelere örnek olmuştu…

    Aydınlıkçı ve devrimci mücadelelerle; bir tül perde gibi yırtılmış, karanlıklara geçit verilmemişti…

    Dört mevsimi yaşadığı gibi, kültürel miraslara olduğu kadar toplumsal değerleriyle özdeş onlarca; renge, kimliğe ev sahipliği yaparak çok sesliliğin ışığında yaşayan renkli bir coğrafyaydı…

    Yazlık sinemalar, gezici kütüphane ve tiyatrolar, festivallerle adeta bin bir renkli bir cennet bahçesi gibiydi…

    Di, di, di…

    Bir köşe yazısına sığamayacak kadar “di” ler le dolu…

    Velhasıl “miş” lı geçmiş zamanla…

    Şimdilerde;

    Tarımı, hayvancılığı bitmiş, saman dahi ithal edecek kadar dışa bağımlı hale gelmiş, maden için ormanlar talan edilmiş, altın için dereler kurutulmuş, toprak zehirlenmiş, ülke koca bir TOKİ’ye, beton yığınına dönmüş…

    Her gün kadınları katledilen, çocukları istismar edilen, halklar, inançlar, kimlikler, emekçiler tek bir renk altında yaşamaya zorlanan, ötekileştirmenin, ırkçılığın, talanın tavan yaptığı;

    Sanatçının, gazetecinin suçlanıp, gençlerin bir bir yurt dışına göçmeye zorlandığı, tüm kaynakları, taşı, toprağını yerli yabancı sermayelere satılan;

    Eğitimle birlikte liyakatın tükenip, sağlığın ekonominin çöktüğü;

    Yaşamı değil ölümü kutsayan bakış açılarıyla, komşu ülkeler dahil neredeyse tüm dünya ülkeleriyle kavgalı;

    Üretimi durmuş, tüketilmiş bedenlerde, hüznün sarkacında sallanan insan yüzleriyle dolu karanlığa hapsedilmiş;

    “Gak” diyenin kusurlu, “guk” diyenin suçlandığı, korku ikliminin içinde devasa “sus”lar ordusuyla, olanı biteni kanıksaya, alışa yaşayan insanlar coğrafyasına döndük…

    İşte yiten bunlar…

    Peki ya kazanımlar?

    Son kulvarda; açlık, yokluk, yoksulluk, artan intiharlar, sonu görülmeyen bir karadelik gibi gitgide büyüyen bir karanlık…

    Ne mi olacak?

    “Öyle bir geçer ki zaman”dan sonra, “öyle bir geçer ki karanlık ve doğar ki aydınlık” diyeceğiz.

    Kimler mi?

    Bu ülkenin tüm ezilenleri, işçisi emekçisi, üreteni, ötekisi berikisi demeden tüm dilleri renkleri kimlikleri;

    “…Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

    Düsturuyla, yırtacağız karanlığı, “miş”li geçmişten elimizde ne kaldıysa geriye tutunacak, aydınlığın inşasında yeniden büyüteceğiz yitenleri…

    Başka yolu yok HALKIM…

    “Ya hep beraberiz ya hiç birimiz…”

    Önümüzdeki olası seçim, tek atımlık silah gibi…

    Tek savaşı, karanlığa karşı aydınlığın savaşını hep birlikte vereceğiz…

    Çünkü bu MEMLEKET bizim, bizi ötekileştirenlerin değil, …

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • Çünkü boynumuzun borcudur yaşamak, düşmana inat…

    “Anlarsınız ya, tehlike insanların inandığı yalanlar değil, insanların doğrunun varlığına bile inanmayı bırakacak olmasında…”

    Evet, işte tam da bu yüzden bu haftaki yazım; minik düşsel, öyküsel cümlelerle, unutulan, hep unutulan, yok sayılan KHK’lılar için…

    Uyandığımda kendiliğinden gelen sabah sanki gece, günün karanlığı güneşi söndürmüş…

    Evden ne zaman çıktığımı, poğaça aldığımı hatırlamıyorum. Bir bir geçtiğim sokaklardan sonra bir parkta buldum kendimi…

    “Tak tak” diye gelen sesle sıyrıldım düşüncelerden. Karşımda bir yavru saksağan, elimdeki poğaçayı didikliyor…

    “Sana da günaydın dedim. Sahi gün “aydın” mı?”

    Kaldırdı başını simsiyah gözlerle sokuldu kucağıma. “Değil, ama hayat istemesen de devam ediyor geleceğe bakmalısın” dedi…

    Her gün biraz daha yoksul, biraz daha yoksunuz. Vaktim kalmamış artık yaşamaya, baksana çimlere düşen gün ışığı bile karanlık, gelecekte ne var ki?

    “Neyi görmek istersen o var.”

    İçimi kaplayan öfke ve çaresizlikle canım burnumda. Bir hukuksuzluğun pençesinde sallanan yıllar karşımda. Cesurca yaşamayı, sadece yaşamayı ben de isteyenlerdenim ve fakat düşünmeyi öğrenmişim bir kere.

    Olmuyor, hakkaniyet gibi gerçeği, sadece gerçekleri düstur edinerek yaşamayı öğrenenlerin, hayatın griftlerine takılmaması, varoluşun sancılarına tutulmaması mümkün değil. Karşımda bir gelecek göremiyorum…

    “Düşün tabi, iyidir düşünmek ama inanmalısın da.”

    “İnanmak ama neye?”

    “Hayallerine” dedi poğaçadan pay almaya çalışan bir başka serçe kuşu…

    “Yaşamın ağırlığından, sarsıcı sıkıcılığından kurtulman için birazda hayal kurman lazım. Arada geleceğini de düşündürecek”

    Hep güvendiği insanlardan, tutunduğu yerlerden vurulan neye bel bağlar? Bilmiyorum. Talihime mi? O doğuştan terk etmiş beni…

    Etraftaki insanlara mı? Bu ülkenin iyiye doğru değişeceğine, insanların bilinçlenip karanlığı yırtacağına mı?

    Tüm bildiklerime karşın, keskin kılıç yalnızlığımda direnen yanım yorgun. Hayatta kırılma noktaları var, bugün benim kırılma noktam, bitişe doğru…

    “Her gün yeniden başlar” dedi baba Saksağan daldan.

    “Hiç kuşkun olmasın, bir gün vurulacak hepsi, gözlerini kapattıkları sağır kulaklarından. Dün değildi, bugün de değil ama mutlaka bir gün. Çünkü hiçbir kötülük sonsuza dek sürmez, karanlık güneşe galip gelmez. Sen hayal kur. O günler daha çabuk olur.”

    Aslında ben de biliyorum mesela; öpüşmek güzel şey, buz atmak rakıya, sığınmak bir ezginin koynuna, yollar var gidilecek ve biliyorum insanlar var sevilecek. Ama dedim ya, karanlık içinde günler batarken insanlar; sağır, dilsiz, lal iken, üstelik boğazına kadar aldatmacaya batmış, yalan içinde yüzerken hayal kuramıyorum.

    Her gün daha yoksul, daha yoksunken, yaşama bir kafiye aramaktan, geleceğe umutla bakmaktan yoruldum…

    Dizlerime kondu anne saksağan. “Yarın diye bir şey var. Bir bakarsın bir beyaz güvercin, ağzında bir kağıt bitmiş hukuksuzluk, zulüm bitmiş, gözlerindeki hüzün silinmiş.”

    Öptüm gagasından minik serçeyi. “Ne dersin olur mu anne saksağanın dedikleri.”

    “Hadi isteyelim dedi. Bak kanat çırptım ben özgürlüğüne doğru.

    Biliyorum, çaresiz ve yalnızsın. Bu hukuksuzlukta çare sen de değilsin. Ama umut hayallerde, gerçek çıkacak bir gün. Bahtiyar değilsin ama sana; ihanet, yalanla riya edenlere, bu karanlık zulme inat bir gün daha fazla yaşamalısın.”

    Hadi dedi hepsi birlikte. “Şimdi bir şiir söyle. Hani bir sevgilinin koynuna girer gibi, hani yaşamın içine akar gibi, çünkü bazen gün, çünkü bazen yaşam bir şiirle başlar.”

    Sarıldı hepsi kanatlarıyla, öptüm hepsini gagasından. O an anladım ki, tüm yenilgilerime, hayal kırıklıklarıma rağmen, dirençli yanlarımı büyütüp, çoğaltıp umudumu, hayallere yelken açmam lazım…

    Çünkü bir gün gelecek, bu karanlığı yaratanlardan ve utanmayanlardan hesap sorulacak…

    İşte o günü görmem lazım…

    Sevgili KHK’lılar; hadi durmayın, geleceğe hayaller kurun.

    Çünkü boynunuzun borcudur yaşamak, düşmana inat…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.