Etiket: #Anayasa

  • Amasra faciasının yasal sorumluları

    Her maden faciasından sonra kamuoyunun artan hassasiyeti sonucu olayın şüphelileri hakkında hızla davalar açılır, tutuklamalar yapılır ve bir süre sonra her şey unutulur, gider.

    Hukuk sistemimiz bu tür olayları derinlemesine irdelemeye uygun olmadığı için faciaların gerçek nedeni ve sorumluları ne yazık ki ortaya çıkarılamaz. Bu durum dün böyleydi bugün de aynı.

    Anayasa’ya göre ülkemiz “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” Tüm yasal düzenlemeler anayasa, yasa, yönetmelik hiyerarşisine göre yapılır ve uygulanır.

    Anayasa Madde 49 – “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. (Değişik fıkra: 3/10/2001-4709/19 md.) Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”

    Anayasa’ya göre devletin, “çalışanları korumak” gibi bir görevi bulunmaktadır.

    Ayrıca, Anayasa’nın 168. maddesi “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir….” şeklinde başlamaktadır.

    6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın İşverenin genel yükümlülüğü başlığı kısmında;

    Madde 4 – (1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

    a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.

    b) İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.

    c) Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır.

    ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır.

    d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.

    (2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

    (3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.

    (4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.

    Yine İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nde; “İşveren, işle ilgili her konuda işçilerin sağlık ve güvenliğini korumakla yükümlüdür” denilmektedir.

    Görülmektedir ki mevzuat, işçilerin sağlık ve güvenliğinden devleti ve işvereni öncelikli olarak sorumlu kılmıştır.

    14 Ekim 2022 tarihinde Bartın – Amasra’da, bir kamu kurumu olan Türkiye Taş Kömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’ne (TTK) ait yeraltı kömür işletmesinde grizu patlaması sonucu 42 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu işletmenin işvereni; ilgili kamu kurumudur, bakanlıktır, devlettir. Mevzuat gereği, sorumlular açıkça bellidir: Yükümlülük işverendedir.

    TTK, Eneri Bakanlığı’na bağlı bir kamu kurumudur. Tüm kadro atamaları, yatırım programları, işleyişle ilgili makro plânlamaları Bakanlık tarafından yapılır. Programlanan tüm işlemler Bakanlık onayıyla yürürlüğe girer.

    Kamu adına yapılan maden denetimleri ise, Çalışma Bakanlığı ve Enerji Bakanlığı tarafından yerine getirilir. Bu denetim yükümlülüğünün ne kadar yerine getirildiği özellikle sorgulanmalıdır. Bilirkişi ön raporunda da bu eksiklikler açıkça dile getirilmiştir.

    Kamuda yetki ve sorumlulukların nasıl kullanılacağı, yetki devrinin nasıl yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Kamu yönetimi alanında “yetki devri”, kamu yöneticilerinin Anayasa, kanun, yönetmelik ve diğer düzenleyici işlemlerden kaynaklanan yetkilerinin bir kısmını, sınırlarını yazılı olarak belirlemek kaydıyla aynı örgüt içinde alt kademelere devretmeleri olarak tanımlanır.

    Yetki devrinde, sorumluluğun yetki devredilene geçmesi genel hukuk kuralıdır. Buna karşılık kanunlarda sorumluluğun devredenden ayrılmayacağına dair hükümler, üstün de sorumluluğunun devam edeceğini gösterir.

    Uzman görüşlerine göre, “Bakan ve her kademedeki Bakanlık ve kuruluş yöneticileri gerektiğinde, sınırlarını yazılı olarak açıkça belirlemek şartıyla yetkilerinden bir kısmını astlarına devredebilir. Ancak, yetki devri, yetki devreden amirin sorumluluğunu kaldırmaz.” denilmekte.

    Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere sorumluluk, hiyerarşik olarak en üst kademeden başlayarak aşağıya doğru inmektedir. Müteselsil sorumluluk ilkesi gereği de yetki ve sorumluluk oranında tahkikat yürütülmelidir. Amasra faciası ile ilgili soruşturma ve kovuşturmanın da bu doğrultuda yapılması uygun olacaktır.

    Oysa, tüm iş kazalarında en alttakiler asıl sorumlu gibi görülmekte ve hesap sorulmaktadır. Elbette ihmali olan herkesten hesabı sorulmalıdır ancak yetki ve sorumluluk silsilesine göre yapılacak uygulama daha adil olacaktır.

    Bugüne kadar yaşanan örnekler böyle olmamıştır, umalım bu kez farklı olsun…

    Yazar hakkında:

    Mehmet Torun kimdir:1956 yılı Giresun – Eynesil/ Ören köyü doğumlu. Babasının maden işçisi olması nedeniyle liseyi ve üniversiteyi Zonguldak’ta okudu. 1980 yılı ZDMMA Maden Bölümü mezunu. Maden işçiliği yaparak üniversiteye devam etti. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ( TKİ) bağlı müesseselerde ocak mühendisliğinden işletme müdürlüğüne kadar değişik görevlerde bulundu. 2021 yılı sonunda müşavir kadrosundan emekli oldu.

    TMMOB Maden Mühendisleri Odası ve TMMOB’nin organlarında görev aldı. Evli, 2 kız çocuğu babası ve 3 torun dedesidir.

  • Çözümsüzlüğün kör kuyusunda, açlık çoğunlukta…

    Kendi arasında kör dövüşü yapan siyasetçiler içinde sıkıştık kaldık…

    Eksik, güdük tartışmalarla araya kaynaştırarak gölgeleniyor gerçek sorunlar…

    Oysa elzem çözüm bekleyen, devasa gerçek bir sorun var…

    Temel gereksinimlerini dahi karşılayamaz hale gelen milyonlar var…

    Anayasayla koruma altına alınmış “İnsan Hak ve Hürriyetleri”nin dahi hukukun üstünlüğüyle uygulanmayıp, gücü elinde tutanların varlıklarına göre uygulandığı, düşünmenin “değer” yaratma olduğundan habersiz, çözümden değil sorunların sürmesinden beslenen siyasilerle…

    Dibe vur, nefessiz kal, ölmez de sağ kalırsan Mart 2023’e, bak gör o zaman kalkınmayı seyreyle, spekülasyonlarıyla…

    Ekonomik, siyasi, insani olarak tahammülün imkânsızlaştığı yerde, halk adeta acıya yazgılı bir topluma evrildi. İnsanların sesi kalınlaştı acıyla…

    Tokun açı görmediği, dolu bir hüzün, ince bir kederle, içimiz iyice daralıyor artık çözümsüzlüğün kör kuyusunda…

    Ülkede; bir yanımız; yarı karanlık yarı ışık, söylemler söylemlerle, beceriksiz muhalefetle. Bir yanımız da; zehir geceyle, gerçeğin avcıları yönetenlerle…

    Öte yanda kehanetlerle dolu bir labirent içinde, kör bir zaman çığlıklarıyla, nice kadının, nice yoksulun “ah”ıyla dolu…

    Artık herkesin eşit olduğu yeni bir yaşam için; bütün siyasetlerden arınmış; savaşları, nefretleri, tekliği bitirmek için barışa kilitlenmiş, bu yaman yoksulluğu çözecek adil bir yaşam manifestosu belirlenmek zorunda. Çünkü artık açlık çoğunlukta…

    Her şeye rağmen, umutsuz olan halk değil ama yetersiz olan muhalefet, çözümsüz olan tekli siyaset…

    Elbette, elbette görüşürüz aydınlık bir mısrada, elbette buluşuruz tokluk hissinde, yarınlarda ve elbette doğru bir gün gonca verip çiçek açacak ama şimdilik herkes dilsiz, herkes sağır, herkes kör ve çatlak sesler kör kuyularda, hak arayanlar parmaklıklar arkasında…

    Ve fakat kör olmayın da görün, bu böyle gitmez…

    Geçin artık; gülü ve çiğdemi filan, sardunyayı, karidesi bırakın. Bilin artık ayıp olan tokluğunuz, bu kadar açlığın çığlığında…

    Bırakın; 2023’ü, Mart’ı. Bu halkın bir üç ay daha dayanacak hali kalmadı. Ne yapacaksanız bugün yapın…

    Çünkü kör bir kuyuda, “Açlık” çoğunlukta…

    Yazar hakkında:

    Safiye Özşener kimdir: 1969 Van’ da doğdu. İlk okulu Adana’da, Orta ve Lise eğitimini Van’da tamamladı. Halen, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1986-1989’da Adana’da Sabah’ta gazeteciliğe başladı. 1989-1990’da yine Adana’da Günaydın Gazetesi’nde çalıştı. 1990-1993’de Ankara, İlçe Belediyesinde Basın Danışmanlığı yaptı. 1993’de Kamu Kurumunda çalıştı. KESK/BES Sendikası İş yeri temsilciliği yaptı. Çeşitli dergi ve interaktif gazetelerde, makale ve köşe yazarı olarak mesleğe devam etti. Aynı zamanda “Şarap Rengi Bir Zaman” adlı şiiri kitabı bulunan Safiye Özşener, bir çocuk annesidir.

  • ‘Yeni’ anayasa: tarihe çalım atılamaz!

    Yaklaşık iki haftadır ‘yeni Anayasa’ ile yatıp kalkıyoruz. Yargıda ve insan haklarında reformlar konu başlığı, geldi, Anayasa değişikliğine dayandı. AKP iktidarı ve Genel Başkanı yine Anayasa’da değişiklik istiyor.

    1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana 16 kez değiştirilmiş ve bu değişikliklerin 10’u AKP hükümetleri döneminde gerçekleşmiş. Yani aslına bakacak olursanız, AKP hükümetleri 1982 Anayasası ile gönüllerince oynamışlar. Niteliği itibarı bir ‘toplum sözleşmesi’ olan Anayasa’nın üzerinde bu kadar oynama olunca, insan hem toplumu hem de kavramsal olarak ‘devlet’i sorgulamadan edemiyor.

    Bu işin bir tarafı.

    Ama Anayasa değişikliği tartışması, başladığı günden sonra 1921 Anayasası’nı da içine alarak ilerledi. Başta Adalet Bakanı olmak üzere, hükümete yakın kaynaklar 1921 Anayasasını referans alarak tartışmaları yürütmeye çalışıyorlar. Bazı kalemler de, 1921 Anayasası’nda ‘laiklik’ olmadığına dem vurarak malumu ilan ediyorlar.

    Elbette ki Anayasa tartışmalarının arka planı ve gizli ajandasında laiklik olabilir, ama meselenin en az laiklik kadar başka tarafları da var. Birincisi, 1921 Anayasası’nın da ortaya çıktığı koşullar; ikincisi de 1921 Anayasası’nda kurgulanan yetki hiyerarşisi.

    Kurtuluş Savaşı’nın henüz başladığı bir dönemde Kurtuluş Savaşı’nı veren Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek yaşama geçirilen 1921 Anayasası, 18 Kasım 1920 tarihinde kabul edilen ‘Halkçılık Beyannamesi’nden alır. Varlık – yokluk savaşı verilen bir ortamda hazırlanan beyanname, “halk hükümeti” ilkesine dayandırılmıştır. Bu ilkeye göre Büyük Millet Meclisi (o dönem henüz ‘Türkiye’ eklenmemiştir) tek yetkili organdır. Meclis egemenliği sistemi vardır. En yukarıda Büyük Millet Meclisi, aşağıya doğru da il ve ilçe meclisleri ile yönetilmesi öngörülmektedir. İçinde bulunulan savaş koşulları nedeni ile de Meclis Başkanı hem devletin (Cumhurbaşkanı) hem de hükümetin (Başbakan) başkanı konumundadır.

    Bugün itibarı ile 1921 Anayasası’nın iktidar çevrelerine çekici gelen tarafı, Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine sahip olmasıdır. Ama unutulmamalıdır ki, 1921 Anayasası’nda Hükümet, meclis içerisinden ve meclis tarafından seçilmektedir. Yani Cumhurbaşkanı kafasına göre bakan atama yetkisine sahip değildir.

    Konunun ‘laiklik’ ile ilgili bölümü ise tartışmaya bile açık değildir. Anadolu aydınlanması olarak tanımlayabileceğimiz Cumhuriyet devrimlerinin en önemli kazanımı olan laiklik, geri dönülemez biçimde toplum yaşamındaki yerini almıştır.

    Bugün yaşadığımız Anayasa tartışmaları içerisinde 1921 Anayasası üzerinden, içinde bulunduğumuz ne olduğu tanımlanamayan yönetim sisteminin meşruiyetini sağlamaya çalışmak, tarihe çalım atma çabasından öte anlam taşımamaktadır.

    Unutulmasın: Tarihe çalım atılamaz!