Etiket: #altın

  • Altın Madencileri Başkanı Mehmet Yılmaz’a cevabımdır

    Adına “Altın Madencileri Derneği” denilen, gerçekte Türkiye’nin yaylalarını, meralarını, ormanlarını, köylerini ve su kaynaklarını yağmalayan ve talan edenlerin bir araya geldiği derneğin Başkanı Mehmet Yılmaz, Ankara’da bir grup gazeteciyle bir araya gelmiş.

    Yılmaz, “Yerin altında, 275 milyar dolar değerinde, 5 bin tonluk altın rezervi var” demiş.

    Bu rezervleri, “İnsan yararına, çevreyi koruyarak ve sorumlu madencilik faaliyetleriyle” ekonomiye kazandırmalıymışız… Altın üretimini önce 50, sonra 100 tona çıkabilirmiş ve bunun için de 20 projelik bir listeyi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na sunmuşlar…

    Ne kadar altın madeni açarsak o kadar döviz Türkiye’de kalacakmış.

    20 yıldır aynı yalanları bıkmadan usanmadan tekrarlıyorlar…

    NE PAHASINA OLURSA OLSUN

    İspanya Kralı Ferdinand’ın 1500’lü yıllarda söylediği, “Altın getirin, mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın getirin” sözleri bugün de aynen geçerli. O gün atları, tüfekleri ve mikroplarıyla yağmacılar vardı, bugün uluslararası karteller ve yerli işbirlikçileri var. Mümkünse insani yollardan ama ne pahasına olursa olsun altın çıkarmaya çalışıyorlar.

    Sayın Mehmet Yılmaz, o sizin “bir ton” altını elde edebilmek için “beş milyon ton” taş-toprak-kaya             un ufak edilip üzerinden binlerce ton siyanür, sülfürik asit, silika gibi dünyanın en ağır kimyasalları geçiriliyor mu?

    Geçiriliyor.

    Ama siz bunların hiçbir zararı olmadığını söylüyorsunuz. O sizin “bir ton” altınınızı elde etmek için Kazdağları, Karadeniz Dağları, Toros Dağları, Murat Dağı, Munzur Dağları ve en değerli ormanlarımız içindeki milyonlarca canlıyla birlikte katlediliyor mu?

    Ediliyor.

    1 ton dore altın için bin ton siyanürü açık alanlarda taşın-toprağın üzerine saç. Ağır metaller içeren ve sülfürik asit kaynağı olan milyonlarca ton taş-toprak ve kayayı “pasa” diyerek bir kenara yığ.

    Sonra da 275 milyar dolar masalını anlat.

    Yani Mehmet Bey şunu öneriyor, bugün 19 madenle 40 ton üretiyorsak, 100 ton hedefine ulaşabilmek için 20 tane daha talan ve zehir merkezi açmamızı istiyor.

    Toroslar’a, Munzur Dağları’na, bütün Karadeniz dağlarına ve yaylalarına, bütün Ege’ye, Marmara’ya, yani tüm Türkiye’ye. Önerdikleri bu. Zaten planlanan da bu. TEMA, Kazdağları’nın yüzde 79’unun madenciler için parsellendiğini belgeledi. Bugün turizmin göz bebeği Muğla, Antalya keza aynı durumda.

    Mehmet Bey hiçbir rahatsızlık duymadan bunu söyleyebiliyor. Ama ağır metallerle ve sülfürik asit sızıntılarıyla dolu milyarlarca ton pasa dağlarını ne yapacağımızı söylemiyor. Milyarlarca ton suyun bu madenlerde kullanılacağını ve zehirleneceğini söylemiyor. Sanırsın tavuk besleyip, tarlaya mısır ekiyorlar.

    Mehmet Bey, belki farkında değilsiniz ama siz o altını çıkaracağım derken buğday üretecek toprakları, zeytin bahçelerini, fındık bahçelerini, su kaynaklarını ve hayvanların otlayacağı meraları yok ediyorsunuz. Sizin o vahşi madencilik uygulamalarınız yüzünden ülke tarımı, ülkenin su kaynakları, ülkenin havası yani bu ülkenin yaşam kaynakları kuruyor. Bakın Kurşunçalı denilen dağ, Fatsa-Perşembe-Ordu arasında bir yaşam pınarı. Ormanları ve bağrından doğan ırmakları ve dereleriyle. Çevresinde onlarca köy ve on binlerce dönüm fındık bahçesi var. Siz şimdi Kurşunçalı’da “altın çıkaracağız” diyerek önce ormanları keseceksiniz, sonra su kaynaklarını kurutacaksınız ve ardından da kullanacağınız binlerce ton zehirli kimyasalla topraklarını zehirleyeceksiniz. Peki bu insanlar o bölgede nasıl yaşayacak?

    SANIRSINKİ BEDAVA VERİYOR

    Çıkardıkları altını Merkez Bankası’na satacaklarını ve karşılığında “TL” alacaklarını söylüyor. Yani sanırsın ki bedava veriyor. Ülkemizin ormanları, su kaynakları, tarım alanları, meraları yok ediliyor. Ortaya çıkan sarı metali de yine bize satıyorlar. Buna da sevinmemizi bekliyorlar. Yani eğer Merkez Bankası sattıkları altını alırsa, El Dorado Gold ya da SSR Mining ya da Centerra Gold ülkelerine TL’mi götürüyordur sizce?  Yani Amerikalı Teck herhalde Wall Street’te “TL” pazarlıyordur. Ya da İngiliz Oriole ya da Ariana Recources Londra Borsası’nda “TL” üzerinden hisse alım-satımı yapıyorlardır. Kanadalılar ve Avustralyalılar zaten “TL”den başka para tanımazlar. Ya bu kadar mı aptal görülüyoruz! Bir tuşla o “TL” dolara ve sterline dönmüyor mu Mehmet Bey?

    Bilmem kaç bin kişiyi istihdam ediyorlarmış. Ben bir örnek vereyim. Fatsa’daki siyanürlü talan ve zehir merkezinde yaklaşık 200 kişi çalıştırıyorlar. Ama 120 bin kişinin hayatını riske atıyorlar. On binlerce fındık çiftçisinin ürününü riske ediyorlar. Sularını riske ediyorlar. Havasını zehirliyorlar. Diğer bütün bölgelerde de durum bundan farklı değil.

    Mehmet Bey peki dediğinizi yapalım ve 30-40 yıl Türkiye kendi altınını kendi üretsin. Bütün ormanlarını talan etsin, bütün meralarını kullanılamaz hale getirsin, bütün tarımsal ürünlerini riske atsın, sularını ve havasını zehirlesin. Peki ondan sonra ne olacak. 30-40 yıl sonra ne yapmayı planlıyorsunuz? Yeni bir Türkiye mi buldunuz? Yeni bir dünya mı keşfettiniz de bize sürpriz mi yapacaksınız? Ne yapacaksınız Mehmet Bey size soruyorum. 

    Üstelik adına madencilik denilen bu faaliyetlerinizle, kasten iklim krizine neden olmakta; koronavirüs salgınına neden olan ekosistem değişikliğine ve kirliliğine yol açmaktasınız.

    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan siyanür liçiyle altın üretimini yasaklayan AB ülkeleri. Avrupa Parlamentosu, Mayıs 2010’da siyanürlü altın madenciliğinin Avrupa Birliği topraklarında yasaklanmasını isteyen bir karar aldı. Zortman Landusky felaketinden sonra Amerikan halkının tepkileri üzerine ABD’nin Montana eyaletinde siyanür liçi yöntemiyle altın üretilmesi yasaklandı. ABD’nin Visconsin Eyaleti de siyanür liçini yasaklayan ABD eyaletlerinden biri. Arjantin’in 8 bölgesinde de siyanür liçi yasaklanmış durumda.

    Çünkü siyanür; canlı çeşitliliği, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit eden yüksek derecede toksik bir kimyasaldır. Halk sağlığı ve çevre üzerinde geri dönülmez felaketlere sebebiyet vermektedir. Maden atıklarında canlı sağlığı için belirlenen güvenli limit değerlerin çok üstünde siyanür bulunur ve maden atıklarını yönetmek zordur. Siyanürlü maden işletmeleri 8-16 yıl gibi kısa sürelerde kısıtlı istihdam yaratırken, olası bir kaza, sorumlu işletmeler tarafından karşılanmayacak kadar büyük, sınır ötesi yıkımlara neden olur.

    HİLELİ GEREKSİNİM

    En acısı da “İnsanlık için üretim yapıyoruz” demezler mi…

    İnsanlık adına doğadaki bütün canlıların yaşam alanlarını zehirlemek, yok etmek. Bu nasıl bir üretim zorunluluğu acaba?! Bakınız altın bir gereksinim değildir. Daha doğrusu hileli bir gereksinimdir. 

    Prof. Aykut Çoban, kapitalizmde metaların önemli bir bölümünün “hileli gereksinim” olarak ortaya çıkarıldığını belirterek, altının da bir “hileli gereksinim” olduğunu vurguluyor. Hileli gereksinim, yani insanların aslında gereksinim duymadıkları bazı nesneleri (altın gibi) gereksinim duyarmışçasına tüketme eğiliminde olması. Altın bazı bilişim, iletişim sektörlerinde ve kısmen de tıpta çok dar bir alanda gereksinim duyulan bir metaldir. Ve bu amaçlar için altın çok fazlasıyla dünyada mevcut zaten.

    Ancak gerçek gereksinimi çok dar bir alanla sınırlı olan altın, toplumsal yaşamda bir yatırım aracı olarak ya da takı, gösteriş, şatafat nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Yani aslında gerçek bir “gereksinim olmayan” bir ürün için doğayı tahrip ediyoruz. Ve bunu da Sayın Mehmet Yılmaz gibileri bize “insanlık için üretim yapmak zorunda oldukları madencilik” olarak yutturmaya çalışıyor.

    EKOKIRIM

    Yaşanan ekokırımdır. Ekokırım (ecocide) savaş zamanında suçtur. Ekokırım barış zamanında da yapılırsa suç olmalıdır. Bu suçu işleyenler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmalıdır ve yargılanacaklardır da.

    İNSANDA DA ALTIN VAR

    İnsan vücudunda da ortalama 0,2 miligram altın bulunuyor. Yani 1 milyon kişiyi tanklara doldurup siyanür liçine tabi tutarsanız 200 kg altın elde edebilirsiniz. Ama bunun adı elbette katliam olur. Soykırım olur. Doğamız da yaşayan bir ekosistemdir. Bugün on binlerce ağacı içindeki milyarlarca canlıyla birlikte yok edip, açık alanlarda tonlarca siyanürü doğanın bağrına boca etmenin ve su kaynaklarını zehirlemenin adı da ekokırımdır. En az soykırım kadar suçtur.  

    Paris İklim Anlaşması’nı imzaladık, Yeşil Kalkınma Devrimi ilan ettik… Bunlar güzel şeyler. Ancak altına imza attığımız bu belgelerin gereğini yerine getirmemiz gerekiyor…

    Tüm dünya küresel iklim krizi denilen bir belayla karşı karşıya. Bunun yanında koronavirüs gibi dünyayı sarsan salgınlar dinmek bilmiyor. Bilim insanları, “Ormanlarınızı, tarım alanlarınızı, su kaynaklarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı koruyun” diye bas bas bağırıyor.

    Geçtiğimiz aylarda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Binali Yıldırım, “Gıda, petrol ve altından çok daha değerlidir” derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan da “kestane balı” yememizi önerdi. Bunlar çok güzel öneriler ve düşünceler. Ancak kestane balı yemek istiyorsak kestane ormanlarını korumak zorundayız. Petrolden ve altından çok daha değerli olan fındık bahçelerimizi, zeytin bahçelerimizi, tarım topraklarımızı korumak zorundayız.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Barselona’nın balıkları ve Toros Dağları

    2010 yılı Temmuz ayında eşim Zuhal’le birlikte Barselona’nın ünlü Rambla bulvarından yürüyüp limana çıktığımızda denizin üzerindeki kıpırtılar dikkatimizi çekti. Biraz daha yakından ve dikkatlice bakınca yüzlerce iri balığın su yüzeyine çok yakın dans ettiğini, oynaştığını gördük. İskelenin üstünde bulunan bazı turistler denize ekmek kırıntıları gibi balıkların yiyebileceği yemler atıyorlardı. Onlar da bunları kapışabilmek için hoplayıp zıplayıp denizin üstünde gümüşi bir dalgalanma yaratıyorlardı.

    Böyle büyük ve kalabalık bir şehrin limanının içinde balık kaynıyordu ama ellerinde oltaları veya misinalarıyla bekleşen bir kişi dahi göremedik. Doğal olarak merak ettik ve orada bizim gibi balıkların cümbüşünü izleyen bir kişiye sorduk: “Neden kimse balık tutmuyor?”

    İspanyol aksanıyla konuştuğu İngilizcesiyle anlattı: “Çünkü burada balık tutulması yasak. Balıkların öldürülmesi buraya tatile gelen bazı turistleri rahatsız edebiliyor. Onlar bir canlının öldürülmesini izlemeye değil, barış içinde uyumlu bir ortamda dinlenmeye geliyor. Kimseyi rahatsız etmek istemiyoruz…”

    İstanbul’da veya birçok kıyı şehrimizde nerede bir su birikintisi olsa hemen yanında ellerinde oltalarla, misinalarla veya ağlarla insanları da görmek mümkün. Her gün Galata Köprüsü’nün üzerinde ellerinde oltalarla, misinalarla yüzlerce insan görürsünüz. Bu durumun birilerini rahatsız edebileceği nedense kimsenin aklına gelmez.

    Telefonuma bir mesaj geldi. Cennet Coşkun Hanımefendi göndermiş. Daha sonra kendisiyle telefonla da görüştük. Vahşi yağma-talan madenciliğine karşı verdiğimiz mücadele için ve bu noktada sosyal medyada yaptığım paylaşımlar için teşekkür ediyordu.

    Cennet Coşkun, eşi Ali Coşkun’la birlikte Aydın’ın Çine ilçesine bağlı Topçam köyünde yaşıyor. Madra Dağı’nın eteklerinde bulunan köylerinin hemen dibinde, evlerine 60 metre uzaklıkta patlatmalı maden işletmeciliği yapılıyor. Yaşam alanlarını açıkça tehdit eden bu vahşi madenciliğe karşı mücadele ediyorlar. Silahlı saldırıya bile uğradılar. Cennet Coşkun’un evlerinin dibinde patlatılan dinamitlere karşı yükselen çığlıkları sosyal medyada dolaşıyor. Yani bırakın denizdeki balıkları, bu ülkede köyünde barış içinde yaşayan vatandaşlarımız bile büyük tehdit altında. Köyleri, ormanları, yaylaları, meraları ve su kaynakları birilerine satılıyor. Bunun adına da “madencilik” diyorlar; “ruhsat aldık” diyorlar. O “ruhsatları” alan birileri gelip Türkiye’nin herhangi bir köşesinde herhangi bir köyün dibinde tonlarca dinamit patlatıp, dağları param parça edebiliyor; köyleri haritadan silebiliyor. Buna izin veren bir iktidar ve buna göz yuman bir devlet var bugün Türkiye’de.

    Adına altın madenciliği, nikel madenciliği diyorlar; adına mermer ocağı, taş ocağı diyorlar; adına HES yapıyoruz, RES yapıyoruz diyorlar. Orada yaşayan köylülere, üreticilere, vatandaşlara ne soran var ne de sayan. Sanki onlar insan değil, sanki o katlettikleri ormanların içinde yaşayan trilyonlarca canlı, içinde yaşadığımız ekosistemi ayakta tutan yapı taşları değil.

    Antalya’nın simgesi olan Beydağları’nın yaylaları, ormanları “mermer ocakları” açıyoruz diye param parça ediliyor. Özgür Atasayar adındaki genç ve duyarlı bir Antalyalı, turizmin kalesi olan bir bölgemizde bile vahşi madenciliğin geldiği noktayı “Beydağları’nın Görünmeyen Yüzü” belgeseliyle çok güzel anlatmış. (https://www.youtube.com/watch?v=GDqmt7zSzFA)

    Köylülerin hayvanlarını otlattığı, doğa yürüyüşü yapan turistlerin hayran olduğu, Akdeniz’de serinleyen milyonlarca turistin gözlerini okşayan ve ruhunu coşturan, yazın kavuran sıcağında bölgenin su kaynağı olan dağlar, yaylalar, meralar ve ormanlar param parça ediliyor. Birileri ellerine aldıkları ruhsatları sallayarak bölge insanlarının ve Antalya turizminin can damarı olan yaşam alanlarını acımasızca katlediyor. Beydağları ve genel olarak “Toroslar” yağmacı talancıların eline terk edilmiş durumda.

    Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Şu anda ülkemizde yaşanan ne yazık ki tam da budur. Ülkemizin her bölgesi ağır ekokırımlara sahne oluyor.

    Milyonlarca turistin Antalya’ya, Muğla’ya, Mersin’e, İzmir’e, Balıkesir’e ve Çanakkale’ye dünyanın dört bir yayından koşarak gelmelerinin en büyük nedenlerinden birisidir o dağlar… Tarihi Likya yolu, sıradağlar, sedir ormanları, ardıç ağaçları, bereketli yaylalar… Hepsi parçalanıyor…

    TURİST HUZUR İÇİN GELİR

    Turist huzur için gelir… Turist denizlerinde balıkların yüzdüğü, dağlarında geyiklerin-karacaların dolaştığı dağlar ister… Turist zehirlenmiş vadileri, çöle çevrilmiş gölleri, yerle bir edilmiş dağları görmeye değil; köylerinde nefes alacağı, ormanlarında huzur bulacağı, zirvelerinde kendini sınayacağı dağlara gelmek ister…

    Hani, “Havasına suyuna, taşına-toprağına, bin can feda uğruna…” diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ya, bırakın taşını-toprağını bu ülkenin dağları param parça edilip dünyanın dört bir yanına gönderiliyor. Havası da suyu da yok edilip zehirleniyor.

    Madencilik bir ülkenin sanayisi için belirli bir strateji ve planlama içinde devletin kontrolünde, önceden belirlenmiş alanlarda sıkı kurallar çerçevesinde yapılırsa bir yere kadar tolere edilebilir. Ancak madencilik ham ya da yarı mamül olarak ülkenin taşının-toprağının gemilere doldurulup yurt dışına gönderilmesi şeklinde yapılırsa bunun adı sömürge madenciliğidir. Sömürge madenciliği hangi ülkeye olursa olsun yıkımdan, sefaletten, iç savaştan başka bir şey getirmemiştir.

    BU NOKTAYA NASIL GELDİK

    Yıl 2001… Türkiye’de ilk altın madenini açmak için birileri canla başla çalışıyor. “Sarı Öküz”ü almak önemli. Devamı çorap söküğü gibi gelecekti nasıl olsa. Ama onlar gibi canla başla mücadele eden başkaları daha vardı. Bergama-Ovacık köylüleri topraklarını, köylerini korumak için eylem üzerine eylem yapıyor, Türkiye’nin sempatisini kazanıyordu. Haklılar ve haklı oldukları için de güçlülerdi. Kamuoyundan da destek bulan bu haklı eylemleri bir türlü engellenemiyordu.

    Emperyal oyunlar büyük, taktikleri de kirliydi. Ovacık köylülerine “Alman ajanı” dediler. “Dışarıdan kışkırtılıyor” dediler. “Türkiye’nin zenginleşmesini istemeyen Almanya, altınlarımızı çıkarmamızı istemiyor” dediler. Hatta servis ettikleri feyk ve abartılı bilgilerle milletvekillerine raporlar hazırlattılar. “Türkiye’nin 6 bin 500 ton altını var, 300 milyar dolar kazanacağız” dediler. Dediler de dediler.

    Dünyadaki bütün metalleri su gibi emen Almanya, altın madeni çıkarmamızı istemeyecek! Üstelik Türkiye’ye altın için çöreklenen ilk şirketlerin ortakları Almanlar. Dünyadaki en büyük siyanür üreticilerinden birisi Alman Degussa. Kargaların bile gülmeyeceği bu yalanlarla kamuoyunu üstelik Türkiye’yi yönetenleri aldattılar.

    Aradan 20 yıl geçti. Yine bir kriz ortamı, yine altın yalanları ve yine yağma ve talan ortamı. Ancak unuttukları bir şey var, artık durum değerlendirmesi yapacak, yalanlarını ortaya çıkaracak bilgilere sahibiz.

    Önce şunu sormaya hakkımız var elbette: Nerede milyarlarca dolar? Bırakın 300 milyar doları, daha iki yıl önce ülke koronavirüs salgınıyla karşı karşıya kalınca ülkeyi yönetenlerin yaptıkları ilk iş, gecekonduda oturanlara Iban numarası göndermek oldu. Nerede o çil çil altınlar? Hani Türkiye uçacaktı?

    Bakınız Türkiye’de bugün 20 altın madeni var. Bu adına “altın madeni” denilen 20 açık hava kimyasal fabrikasının 20 yıllık kazancı ortalama 10 milyar dolar. Son iki yıla kadar yüzde 2-4 devlet hakkı diye verdikleri “sadaka” dışında her türlü teşvik, indirim ve desteklerden yararlandılar. Bu ülkenin ormanlarını, bağlarını, dağlarını, sularını babalarının malı gibi kullandılar ve devlete en fazla 555 milyon dolar para ödediler. 20 yılda ödenen para.

    Sadece fındık ihracatından her yıl elde ettiğimiz gelir 2,5 milyar dolardan fazla. Sadece Gediz Havzasından her yıl 3-4 milyar dolar kazanıyor bu ülke. Türkiye’nin en değerli, en özel tarımsal vadilerinden biri olan Kelkit Vadisi üretim üssü gibi. Şimdi siz bütün bu yerlere adına “altın madeni” denilen açık hava kimyasal fabrikaları, yani yıkım merkezleri kuruyorsunuz. İhale üzerine ihale açıp birilerine ruhsatlar dağıtıyorsunuz. Dağıttığınız gerçekte bu milletin ormanları, meraları, yaylaları, tarlaları, suları.

    BİR TON ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR

    Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az, bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposuna can veren Keban, Karakaya ve Keban barajlarının can damarı Fırat’ın kıyısında.

    Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, her yıl ortalama milyonlarca ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtülüyor. Bu, adına “altın madeni” denilen açık hava kimya fabrikalarında bir o kadar da sülfürik asit kullanılıyor. Nikel madenlerini de hesaba katarsak topraklarımız bir yılda yaklaşık 400 bin ton da sülfürik asitle sulanıyor. Kelimenin tam anlamıyla açık alanlarda yağmur sulama sistemiyle. Bu madenlerde kullanılan 30 farklı kimyasalı saymıyorum daha. Ve şimdi birileri bu siyanür ve sülfürik asit miktarını üç katına çıkarmak istiyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği 100 ton altın çıkarmak için her yıl Türkiye toprakları 125 bin ton siyanürle sulanacak. Nikel madenleriyle birlikte 500 bin ton da sülfürik asitle.

    Bir devlet düşünün, daha doğrusu devleti yöneten bir hükümet, kendi vatandaşlarının ihtiyacı olan yaylaları, meraları, otlakları, tarım alanlarını, ormanları ve su kaynaklarını o bölgeyle ve o toplumla hiçbir ilgisi olmayan tamamen yabancı bir kişiye, kuruma ve günümüzdeki ifadesiyle şirketlere devrediyor. Bunu yaparken o topraklar üzerinde yüz yıllardır nesilden nesile yaşayan insanlara sormak gereğini bile duymuyor. “Bu ülkeyi ben yönetiyorum, devlet benim, otorite benim, böyle uygun gördüm” diyor. Ve bunu o bölgede yaşayan köylülerin, çiftçilerin, vatandaşların, kentlilerin hiç sorgulamadan kabul etmesini istiyor. Ve bunun adı da ülke yönetimi, bunun adı da demokrasi oluyor. Ve bu, adına Cumhuriyet denilen, halkın kendi kendini yönetmesi olarak adlandırılan bir sistem içinde yapılıyor.

    Göçebe-savaşçı Moğolların bir dönem dünya üzerinde yaptıklarını, 400-500 yıl sonra keşifçi-çiftçi Avrupalılar sömürge uygulamalarıyla dünyaya yaşattılar. Daha büyük coğrafyalarda daha acımasız ve daha uzun süren yöntemler uyguladılar.

    Tarihte köyleri, verimli toprakları talancılara karşı korunmak amacıyla “haraç” verilmiştir. Daha sonra çiftçiler, üreticiler köylerinin, düzenlerinin, topraklarının korunması karşısında bunu gönüllü olarak korucularına, devletlerine “vergi” adı altında ödemeye başlamışlardır. Bugün de kurumsallaşan verginin kökeninde bu vardır. Korunma karşısında ödenen bir bedel. Devletlerin ve o devleti yönetenlerin görevi yağmacı-talancılarla işbirliği yapmak değil, çiftçilerini ve üreticilerini ve üretim topraklarını yağmacı-talancılara karşı korumaktır.

    “ALDATILMIŞIZ” DİYECEKLER

    Bakınız birileri aç gözlü. Hiçbir sınır tanımıyor. Her şeyi talep ediyor. Şimdi sıra ormanlarımıza, bahçelerimize, yaylalarımıza, meralarımıza, sularımıza geldi.

    Onların gözünde her şey satılabilir. Her şey ticari bir metadır. Sizin yüz yıllardır üzerinde yaşadığınız topraklar, dereler, vadiler onlar için nakde çevrilmesi gereken bir para.

    Sonra dönüp çok kolay “pardon” , “aldatılmışız” diyecekler. Ama geri dönüşü olmayacak.

    Bu çok farklı bir film. Acımasız, hiç olmadığı kadar gerçek, hiç olmadığı kadar acı veren.

    Bazı Yeşilçam senaryolarına bile taş çıkartacak kadar saçma ama gerçek.

    “Dağına, bağına, ormanına, yaşamına el koyuyoruz. Hadi güle güle” diyen kötü adamlar var bu filmde.

    Ama siz bizzat bu filmin bir parçasısınız. El konulan sizin yaşamınız. El konulan sizin dağınız, sizin bağınız, sizin ormanınız, sizin sularınız.

    Kötü adamlar bir adım attılar. Şimdi bakıyorlar. Ne diyor, nasıl tepki gösteriyor bu insanlar diye. Sesiz kalırsanız ikinci adımı, üçüncü adımı atacaklar. Hazırlıklarını yaptılar bile. Ne Kurşunçalı’nız kalacak, ne Kazdağları’nız ne de Murat Dağı’nız. Ne Kemaliye’niz, ne Çiçekbaba Dağı’nız ne de Canik Dağlarınız. Ne Munzur’unuz ne de Toroslar’ınız.

    Örnekler çok. Bugün doğuda Erzincan-İliç şehri kuşatıldı. İliç’i taşımayı düşünüyorlar. Batıda, Çanakkale-Lapseki aynı durumda. Kapadokya’ya bile göz diktiler.

    Durmayacaklar. Suskunluğunu “kabul” olarak, “sindiler” olarak anlayacak daha acımasızca saldıracaklar.

    İktidar milletvekilleri Türkiye’nin her yerinde yağmacı-talancı madencilerin teşrifatçısı gibi. Güya bölgelerine istihdam sağlıyorlar. Ama gerçekte üç beş kişi cebini doldurup, bölgeyi yaşanmaz hale getiriyor. Yani kâr şirketlerin kasasına girerken, yıkım ve ölüm ise vatandaşlara düşüyor.

    Örnekler çok. Fatsa’da Ordu’da fındık bahçelerinin ortasında bir siyanürlü maden açtılar. Şimdi üç dört tane daha açmak için ruhsatlar dağıtıldı. Ordu’nun yüzde 74’ü maden sahası olarak yerli ve yabancı şirketlere ruhsatlandı. Yazın köylerin üzerinde vızır vızır “özel görevli uçaklar” uçurup, toprakları havadan analiz ediyorlar. Yani köyler bağlar ve bahçeler içindeki insanlarıyla birlikte satılmış. Millet, köyünden ve bağından-bahçesinden kovulacağı günü bekliyor. Bugün Fatsa’daki siyanürlü madeni kapatması gereken devlet, madenin çevresindeki köyleri boşaltmaya çalışıyor.

    Her yerde ama her yerde durum böyle. Türkiye’nin can damarları saldırı altında.

    Adına altın madeni diyorlar, adına nikel madeni diyorlar, adına taş ocağı, mermer ocağı diyorlar ne milli park, ne koruma alanı, ne ormanlık ne de sit alanı dinliyorlar. Çünkü iktidar yasal değişikliklerle hepsinin önünü açtı. Bu milletin dağları, ormanları, yaylaları, meraları çevresinde yaşayan binlerce köye ve köylülere rağmen birilerine ihale ediliyor.

    Gökova’nın can damarı, hayat kaynağı Sandras Dağı’nı parsel parsel böldüler. Madencilik yapacağız diye yüz yıllık ormanları kesmeye başladılar. Köylüler, çevreciler, bilim insanları, “Yapmayın, etmeyin, kıymayın” diye haykırıyor; nöbetler tutuyorlar. Gece yarısı çalıştırdıkları hafriyat kamyonlarıyla dağı yok etmeye kararlılar. Alenen milletin dağları, ormanları çalınıyor. Çoğu vatandaş tehlikenin farkında değil olanlar da çaresiz, oradan oraya koşturuyor. Devletine ve aç gözlü kartellere-şirketlere karşı mücadele veriyor.

    Müsilaj felaketi bağıra bağıra geldi… Ormanlarımız çığlık çığlığa yanıyor… Seller bağıra bağıra geldi… “HES yapıyoruz” diye Karadeniz’de bütün derelerin, ırmakların yatakları darmadağın edildi. Irmakların vadilerinde, yamaçlarında ağaç bırakılmadı. Yoğun yağışlarla birlikte dağlar çamur olup önüne geleni denize döküyor.

    KAZDAĞLARI’NIN YÜZDE 79’U

    Kazdağları’nın yüzde 79’unu maden bölgesi ilan ediyorlar, Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 40’ının kaynağı olan Murat Dağı’nda ruhsat üzerine ruhsat veriyorlar. Dünyanın bir numaralı fındığını üreten, Türkiye’ye her yıl 2,5 milyar dolardan fazla döviz kazandıran Karadeniz parsel parsel madencilere ruhsatlanmış. Fındık diyarı “Yeşil Ordu” nun yüzde 74’ü maden sahası ilan edilmiş. Uzmanlar ısrarla uyarıyor, “Yapmayın, etmeyin, sonu felaket” diyorlar ama kimsenin dinlediği yok.

    Madra dağının zirvelerinde Nurol Holding’in inanılmaz bir doğa kıyımı bütün hızıyla devam ediyor. Kepez Dağlarında Zorlu’nun nikel madeni yaşamı zehirliyor. Şimdi uzun yıllardır direnen Turgutlu’daki Çaldağı’na el attılar. Çaldağı’nda ağaç kesimleri yeniden başladı. Yüz binlerce ağaç kesildi, binlercesi kesilmeyi bekliyor. Bu ülkeyi yönetenler seyrediyor, onaylıyor, yollarını açıyor.

    Munzur dağları adım adım gidiyor… Çöpler’deki adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikası yılda 7 bin ton siyanür kullanıyordu, 11 bin tona çıkardılar. 9 bin ton sülfürik asit kullanıyordu 122 bin tona çıkardılar. Zehir barajını ve zehirli pasa dağlarını Fırat’ın kıyısına yığıyorlar. Fırat’ı besleyen dağları parçalarsanız Fırat akmaz olur. Fırat’ın kıyısına, deprem fay hattının üzerine zehir barajlarını ve adına “pasa” denilen zehir dağlarını dizerseniz Türkiye’yi aç bırakırsınız. Say say bitmiyor. Her yerde ama her yerde madencilik, mermercilik, taş ocakları vs. adı altında ormanlar, tarım alanları, köyler, yaylalar-meralar saldırı altında.

    Tokat ve Amasya’da Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları madencilere ruhsatlandı bu ülkede. Toroslar birkaç bölgeden deşiliyor, parçalanıyor. O Toroslar ki Antalya, Mersin, Adana, Niğde ve Konya gibi çevresindeki onlarca ile ve yüzlerce ilçeye can veriyor.

    İktidarın bugünlerde ağzından düşürmediği Tarım Kredi Kooperatifleri bile madenciliğe soyunmuş durumda. Hem de 450 milyon dolarlık bir yatırım. Çiftçinin traktörüne, bağına haciz getiren Kooperatif, bir çırpıda 450 milyon doları siyanürlü altın madeni açacağım diye harcıyor. Nerede? Söğüt’te? Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu toprakları yağmalamak için hazırlık yapıyor.

    Dağları paramparça edip, ormanları katledersen susuz kalırsın. Bu çok nettir. Lafı dolandırıp, bin bir yalanı süslü kelimelerle sıralamak bir şey kazandırmaz. Susuz kalırsan da ölürsün. Tarım topraklarını yok edersen aç kalırsın. Meralarını, yaylalarını katledersen hayvancılık yapamazsın. Nefes alamayacak hale gelir, bir damla suya muhtaç olursun.

    Bu ülke hiç olmadığı kadar ağır tehdit altında. Bugün Türkiye’yi betona boğanlar, Türkiye’nin denizlerini müsilaja teslim edenler şimdi çok daha tehlikeli bir yanlışta ısrar ediyor. Türkiye uluslararası kartellerle iş birliği halinde maden batağına sokuluyor.

    Erbaa’da, Lapseki’de, Ulukışla’da, Fatsa’da, İvrindi’de, İliç’de, Divriği’de, Kemaliye’de, Hekimhan’da köyünden koparılan, tarlasından söküp atılan her çiftçi ülkeye zarar yazıyor. Her tarafımız ithal mallar, ithal gıdalarla doldu. Sütü, samanı, eti, tereyağını, fasulyeyi, mercimeği, cevizi ithal eder hale geldik. Su kaynaklarını bu kadar acımasızca yok ederseniz suyu da ithal etmek zorunda kalacaksınız.

    BİR KARAR VERMELİSİNİZ

    Hiç öyle lafı uzatmaya, dolandırmaya gerek yok: Bu ülkeyi yönetenler bir karar vermeli. Bu vatanın dağlarını, meralarını, yaylalarını, ormanlarını kendilerine madenci diyen yağmacı-talancılara mı bırakacaklar yoksa bu milleti açlıktan kurtaracak, doyuracak, susuzluğunu giderecek üreticilere mi bırakacaklar. Bir karar vermeleri gerekiyor. Çünkü ikisi bir arada gitmez, gidemez.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    PETROLDEN DE ALTINDAN DA DAHA ÖNEMLİ

    26 Mart 2022 akşamı partisinin Sancaktepe Danışma Meclisi Toplantısı’nda konuşan AKP Genel Başkan Vekili Binali Yıldırım, “Gıda, petrolden de altından da daha önemli” dedi.

    Rusya ve Ukrayna’nın dünyanın tahıl ihtiyacının yüzde 60’ını karşıladığını söyleyen Yıldırım, “Şimdi bunlar yok. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde gıdaya erişimde sorunlar yaşanacak. Bunun farkındayız ve gerekli tedbirleri de hükümetimiz alıyor. Vatandaşlarımıza deliler gibi ekin, dağı-taşı ekin diyorum çünkü artık gıda petrolden de altından da önemli hale geldi” diyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere iktidar sözcüleri son günlerde bir yandan, “Ekilmedik bir karış toprak bırakmayın” diye açıklamalar yaparken, diğer yandan tarım alanlarını yok eden kararlar almaya devam ediyor.

    Gıdanın petrolden ve altından daha önemli olduğunu anlamanız için Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması mı gerekiyordu…?

    Evet sizin enerjide ve gıdada bel bağladığınız iki ülke savaş halinde. İşte o zaman Türk çiftçisi, Türk köylüsü aklınıza geldi. Geldi de tarımın en önemli girdilerinden olan gübre, ilaç, mazot ve tohumluk fiyatları dörde-beşe katlandı. Bir yıl içinde gübre 5 kat, mazot 4 kat arttı. Tarım işçilerinin ücretleri arttı. Bu sorunlara bir çözüm bulmanız gerekmiyor mu?

    Peki “ekilmedik bir karış toprak bırakmayalım” da siz ne yapıyorsunuz Sayın Yıldırım? Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü daha dün 344 maden ihalesi daha yaptı…

    MAPEG daha önce de 2018 yılının Temmuz ayında 616, 2019 yılının Nisan ayında 417, 2020 yılının Ağustos ayı başında 766 maden sahası için ihaleye çıkmıştı. Şimdi de 61 ilde 344 maden sahası için ihale açıldı.

    KUMARBAZ GİBİ

    Daha dün zeytinlikleri maden faaliyetlerine açan bir yönetmelik yayınlayan da sizdiniz. Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin ağzından, “Bürokrasiyi al aşağı ederiz” açıklamasını yapan da sizdiniz.

    Üyesi olduğunuz AKP iktidarı, bu ülkenin dağlarını, bağlarını, ormanlarını birilerine ihale ederek devletin kasasını doldurmaya çalışıyor. Yani evin içindeki eşyaları satılığa çıkaran bir kumarbazdan farksız yaptıklarınız.

    Sayın Yıldırım “tulum” diyarı Erzincan “zehir” diyarı Erzincan’a dönüşmek üzere…

    İktidarınız zorda. Ülke her açıdan çıkmaza girmiş durumda. Uluslararası ölçekte en küçük bir kıpırdanma bizde deprem etkisi yaratıyor. Bunun farkındasınız. 20 yıldır uygulanan beton ekonomisi ve plansız-programsız yapılan işlerle bir mirasyedi gibi bu ülkenin bütün birikimleri harcandı, satıldı, tüketildi. Pahalı TL ve ithalata dayalı ticaret ülkeyi bir tüketim cenneti haline getirdi. Üretim adına ne varsa ülkede haraç mezat satıldı. Geldiğimiz noktada ekonomi duvara yaslandı. Şimdi sıra milletin ormanlarına, dağlarına, köylerine geldi. Her kriz döneminde olduğu gibi birileri bu ülkenin toprağını, kayasını, dağlarını, ormanlarını, meralarını “maden sahası” olarak gösteriyor ve bunun kurtuluş olduğunu savunuyor.

    “Onu da yapalım, bunu da yapalım” olmuyor sayın Yıldırım. Bir tercih yapmak zorundasınız. Tarım, gıda, su kaynakları, tertemiz bir hava diyorsanız ülkenin her köşesinde vahşi madenciliğe izin veremezsiniz. İzin verirseniz de ormanlarınız, dağlarınız, tarım topraklarınız ve sularınız gider.

    “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarımızda ısrarla anlatıyoruz. Sömürge madenciliğinde bazı kartellerin, taşeronlarının cepleri dolmakta ama milyonlarca insanın hayatı yıkıma uğramaktadır. Köyleri, toprakları, suları yerle bir edilmekte, zehirlenmekte ve göçe zorlanmaktadır.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Bir bakanın altın rüyası ve Örencik’ten yükselen çığlık

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank… Sık sık altın madenlerini ziyaret ediyor… Sömürge madenciliğini, yağma-talan madenciliğini öven, yere-göğe sığdıramayan bir bakan…

    Son olarak Çanakkale’de, Lapseki’nin tepesine kâbus gibi çöken Nurol Holding’e ait altın madenini ziyaret etmiş… Çanakkale bölgesinde TAHMİNLERE GÖRE 80 ila 100 milyar dolarlık altın varmış… Bakan, “Elzem, asla toprak altında bırakamayız” diyor. Siyanürlü-sülfürik asitli yıkım merkezlerinin sırtını sıvazlıyor…

    Bakan Varank daha dün Kazdağları’nın yamacında yaşanan Alamos Gold faciasını ve bir çırpıda kesilen 347 bin ağacı unutmuş görülüyor…

    Lapseki’de bu sene 3,5 ton altın üreteceklermiş…

    Diyor ki Bakan Varank, “2000 yılından sonra madenlerimizin MİLLİLEŞTİRİLMESİ politikası çerçevesinde yıllık 42 ton altın üretimi gerçekleştiriyoruz.”

    Centerra Gold, SSR Mining, El Dorado, Zenit, Rio Tinto, Teck Recources, Stratex-Oriole sanırım bunlar yerli firmalarımız… Ayrıca millileştirince ne oluyor? Nurol, Koç, Koza milli olunca yağma-talan ve ekokırım normal bir şey mi oluyor!

    ABD, Kanada ve Avrupa’da bu işler yapılıyorsa bizde de bunların önünün açılması gerekiyormuş… Karşı çıkanların da siyasi saiklerle hareket ettiğini söylüyor sayın bakanımız…

    HİLELİ GEREKSİNİM

    Önce şunun altını kalın olarak bir kez daha çizelim. Altın dediğimiz sarı metal HİLELİ BİR GEREKSİNİMDİR. Yani gerçekte ihtiyacımız olmadığı halde özellikle bizim gibi üçüncü dünya ülkelerine EN BÜYÜK İHTİYAÇ, GÜÇ VE GÜZELLİĞİN SEMBOLÜ, YATIRIM ARACI gibi pazarlanan bir metadır.

    Altın madenciliği kaçak nükleer reaktör çalıştırmak kadar ahlak dışı görülen bir madenciliktir. Neden olduğu çevresel felaketler AĞIR ÇEKİM SOYKIRIM olarak adlandırılmaktadır.

    Avrupa Parlamentosu 2010 yılında siyanürlü altın madenciliğinin yasaklanması için bir karar aldı. Almanya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti ülkelerindeki altın madenciliğini tamamen yasakladı.

    Bakınız anlatacak çok şey var, “ALTIN ÖLÜM” ve “ALTIN GİRDAP” kitaplarımızda uzun uzun anlattık. Burada şimdi fazla detaya boğmak istemiyorum.

    Oynanan çok tehlikeli bir oyundur. Dünya küresel iklim krizini yaşarken, koronavirüs gibi salgınlarla sarsılırken ve bilim insanları, “Ormanlarınızı, dağlarınızı, yaylalarınızı-meralarınızı, su kaynaklarınızı ve köylerinizi koruyun” diye bas bas bağırırken tam tersini yapmak akıl işi değildir.

    Bir yandan “PARİS İKLİM ANLAŞMASINI İMZALADIK” diye şovlar düzenlenirken, diğer taraftan Türkiye’nin bütün dağlarına, ormanlarına, köylerine, tarım alanlarına yönelik sistemli bir saldırı söz konusudur. Tarım bakanları kendi vatanından umudunu kesmiş, Venezuela’da, Afrika’da tarım ve hayvancılık yapmak için projeler geliştiriyor, araziler bakıyor. Bu işin hiç de öyle görüldüğü gibi kolay olmadığı, milyarlarca doların hesapsız-kitapsız-plansız ve yerel halkları hesaba katmadan yapılan projelerle heba olduğu bilinen bir gerçektir. (Daha fazlasını anlamak için Fred Pearce’in Land Grabbings (Toprak Yağması) kitabını öneririm)

    EĞRİGÖZ’DEN YÜKSELEN ÇIĞLIK

    Sanayi ve Teknoloji Bakanı Varank, Lapseki’de siyanürlü-sülfürik asitli madencilik güzellemesi yaparken 200 kilometre ötesinde Eğrigöz Dağı’nda bir başka yağma-talan için çalışmalar devam ediyor. İş-istihdam-ekonomi nakaratları ve ‘şöyle kalkınacaz-böyle kalkınıcaz’ masallarıyla Avcılar Köyü halkının bir bölümü arazilerini sattı. Maden şirketi, Örencik Köyü sakinlerini de topraklarını bırakmaya ikna etmek için çok uğraştı ancak halk arazilerini satmayı kabul etmeyince “ACELE KAMULAŞTIRMA KARARI” verildi.

    İlk etapta 11 bin karaçam, kızılçam, meşe, ladin vs ağaçlar kesilecek. Örencik, Avcılar, Gürepınar, Çobanlar, Kavaklı, Kışla, Soluğanlar gibi köylerde yaşamak hem zorlaşacak hem de riskli hale gelecek.

    Ardından bölgenin yaşam kaynağı olan Eğrigöz param parça edilecek. Ormanlar, meralar, yaylalar, su kaynakları bir daha gelmemek üzere yok edilecek. Eğrigöz Dağı, bölgedeki en az 40 köyün su ihtiyacını karşılıyor. Dereleriyle Emet Çayı’nı besliyor.

    https://youtube.com/shorts/GbpQtOpJ_Wk?feature=share

    Peki ne için? Kim için? Vatandaş için olmadığı kesin. Onlara sunulan tek seçenek ellerine sıkıştırılan üç beş kuruşu alıp yerlerini yurtlarını terk etmeleri. Üretimden, tarımdan koparılıp şehirlerin çeperlerinde edilgen nüfusa bir halka daha eklemeleri öneriliyor.

    Vatandaşın canını, malını, köyünü, toprağını, yaylasını-merasını-ormanlarını koruması gereken devletin kendisi bugün bu alanlara saldırıyor; saldıranlara teşrifatçılık yapıyor. Devleti yönetenler milletin yaylalarını-meralarını, ormanlarını, dağlarını ve su kaynaklarını satılığa çıkarmış durumda.

    Türkiye’nin her yerinde aynı manzara. Kaz Dağları, Canik, Munzur, Toroslar, Madra, Murat Dağı… İhale üzerine ihale yapılıyor. Afyon, Denizli, Burdur, Muğla yöresinde yolculuk yaparken artık etrafa bakmaya korkuyorsunuz. Başınızı hangi tarafa çevirseniz çevirin param parça edilmiş dağlar, kurumuş göller, çölleşmiş araziler size çarpıyor. Neymiş mermer madenciliği yapıyormuşuz. Taş ocaklarını söylemeye bile gerek yok. Beton ekonomisinin bir sonucu olarak delik deşik edilmeyen dağımız kalmadı.

    Peki neden özellikle altın madenleri üzerinde duruyoruz? Çünkü altın madenciliği yarattığı doğal tahribat açısından diğer hiçbir madenciliğe benzemiyor. BİR TON DORE ALTIN YANİ HAM ALTIN İÇİN TAM BEŞ MİLYON TON TAŞ-TOPRAK-KAYA doğanın bağrından sökülüp un ufak ediliyor ve ardından üzerine siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi dünyanın en tehlikeli kimyasalları boca ediliyor. BİR TON DORE ALTIN İÇİN BİN TON SİYANÜR KULLANILIYOR.

    Ayrıca açık alanlarda ayrıştırmada kullanılan sodyum siyanürün PH (asitlik-alkalilik) değerinin sürekli olarak 10’da tutmanız gerekiyor. Çünkü asidik ortamda sudyum siyanür (NaCN) bozulur ve hidrojen siyanüre (HCN) dönüşür. Bu gazsa son derece öldürücüdür. Ancak ani ve yoğun yağışlar nedeniyle bunu başarmak çoğu zaman mümkün olmuyor. Ama bunu başarsalar bile kullanılan siyanürün en az yüzde 15’i hidrojen siyanür gazı olup havaya yayılıyor.

    SULAR ZEHİRLENİYOR

    Altın madenciliği bölgesindeki su kaynaklarını sünger gibi emer ve zehirler. Su olmadan siyanürlü altın madenciliğini yapamazlar. Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde neredeyse Erzincan ilimiz kadar su kullanılmaktadır. Yılda 11 bin ton siyanür, 122 bin ton sülfürik asit kullanılmaktadır.

    Kazdağları’nın yüzde 79’u altın ağırlıklı olmak üzere maden bölgesi ilan edilmiştir. Yeşil Ordu’nun yüzde 74’ü, Kütahya’nın yüzde 91’i, Artvin’in yüzde 71’i, Muğla’nın yüzde 59’u madenlere ruhsatlı. Antalya ve İzmir gibi turizmin kalelerinden olan Muğla’da ihale, arama ve işletme aşamalarında Bin 449 maden ruhsatı dağıtılmış durumda. Tekirdağ ve Kırklareli’nin korunan alanlarının yüzde 83’ü, Tokat muhafaza ormanlarının yüzde 84’ü madenlere ruhsatlı. TEMA’nın uydu görüntülerine dayanarak yaptığı çalışmaya göre ise Antalya-Burdur-Isparta hattındaki 950 bin hektarlık alanda 571 adet taş ocağı saptandı. Zonguldak ve Bartın’da her iki ilin yüzde 72’si, korunan alanlarının yüzde 71’i, önemli doğa alanlarının yüzde 61’i madenlere ruhsatlı.

    Yasa KORUNAN ALAN diyor, TABİATI KORUMA ALANI diyor, SİT ALANI deniyor adam maden ruhsatı veriyor. Bu nasıl bir şeydir. Bu nasıl bir akıldır.

    BETON BAKANLIĞI

    Devlet yanlışa izin vermez diyen vatandaşların devletin kurumlarının ne hale düşürüldüğünden haberi yok. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı beton bakanlığına dönüştürülmüş durumda. ÇED raporu dedikleri parayla satın alınan bir anlaşılmaz veriler ansiklopedisi. Ne kadar para verirsen o kadar ortaya karışık bir rapor hazırlanıyor. Nasılsa kimsenin sorduğu, incelediği yok. Vatandaş sesini yükseltirse, dostlar alışverişte görsün mantığıyla bir şeyler yapıyorlar. Sesini çıkaran olmazsa ya da vatandaş ne olduğunu anlayamazsa, “Herkes memnun, sesini çıkaran yok” diyerek film izler gibi izliyorlar. Enerji Bakanlığı darphane gibi ihale basıyor; ihale üzerine ihale yapıyor.

    Dağları param parça et, ormanları kes, var olan suları da zehirle sonra da yağmur duası için hocaların peşine düş. Ahmet Akbulut, “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” adlı kitabında bir Müslüman için “akıl”ın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor, “İslâm’ın insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir” diyor ve şöyle devam ediyor:

    “Ne iman aklın üstündedir, ne de akıl imanın. Akıl ve iman birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Kur’an’ın muhatabı akıldır. İslam’ı yaşanan hayattan uzaklaştırmanın en kısa ve en kesin yolu, aklı kınamak ve yargılamak olsa gerektir…”

    Bugün dini referanslarla ülkeyi yönetmeye çalışanların İslam’ın akıl yönünü hiç dikkate almadıkları acı bir gerçek.

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Neoliberal talana karşı direniş: Siyanürlü altın madenciliği, vahşi madencilik ve kaçınılmaz mücadele

    Milletvekilleri, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, şirket ve bakanlık yetkilileriyle birlikte bir salona doluştuk.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın dördüncü katı. Ordu-Fatsa’da 8 yıldır faaliyet gösteren siyanürlü altın madeni için “tamam mı, devam mı” kararı alınacak. Tansiyon yüksek. CHP, İYİ Parti ve Demokrat Parti milletvekilleri salonda yerlerini aldı. İktidar partisi milletvekilleri salonda olmasa bile aralarında siyanürlü madene karşı olanlar var.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda 27 Nisan 2022 tarihinde yapılan İDK toplantısı

    savunucuları arasında umutlar yüksek. Bir gün önce Ordu Olay Gazetesi’nde yayınlanan, Ordu ve Fatsa’daki sivil toplum kuruluşlarının imzaladığı ortak bildiri moralleri yükseltmişti. İki gün önce de Fatsa Meydanında toplanan büyük bir kalabalık, “Siyanürlü Madene Hayır” demişti. Artık bu maden konusu 50-100 kişinin mücadelesi olmaktan çıkmış, tüm Fatsa’nın ve hatta tüm Ordu’nun mücadelesine dönüşmüştü. Çünkü yüzde 74’ü maden bölgesi ilan edilen “Yeşil Ordu” için alarm zilleri çalıyordu. Biraz geç ve güç de olsa Ordu halkı artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkındaydı. 27 Nisan toplantısına gelirken bile Ordulular yeni bir ihale sürpriziyle sarsılmıştı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 63 ilde 699 yeni maden ihalesini daha ilan etmişti. Ordu için 11 yeni maden ihalesi daha yapılacaktı.

    SANKİ TURİZM PROJESİ

    Tekrar Çevre Bakanlığı’ndaki salona dönersek, toplantıyı yöneten ÇED Endüstriyel Yatırımlar Daire Başkanı Kenan Ocak ilk sözü Bahar Madencilik Şirketi’ne verdi. Sanki binlerce insanın hayatını zehirleyecek bir ekokırım projesinin değil de turizm projesinin sunumu yapılıyordu. İnanmadan ve isteksizce yapılan o konuşmanın ardından söz sırası milletin vekillerine geldi. CHP genel başkan yardımcıları Ali Öztunç ve Seyit Torun, CHP Milletvekilleri Mustafa Adıgüzel ve Uğur Bayraktutan ile İYİ Parti Milletvekili Hüseyin Örs ve Demokrat Parti Milletvekili Cemal Enginyurt salondaydı. Sanki bir bakanlığın daracık salonunda yapılan İDK toplantısında değil, TBMM Genel Kurulunda doğanın adaletini arayan vekiller konuşuyordu. “Fındık” dediler, “zehir” dediler, “üstü, altından daha değerli” dediler, “yeter artık”, “yazıktır günahtır” dediler. Her bir konuşma bölgenin isyanıydı.

    CHP’li Adıgüzel’in konuşmasında çok dikkat çeken bir bölüm vardı. Ordu Tarım İl Müdürlüğü, Orman İl Müdürlüğü ve Ordu Valiliği “olumlu” görüş bildirmişti. Yani siyanürlü madene en başta karşı çıkması gereken ilgili kurumlar, “bir sakınca yok” demişlerdi. Olabilir miydi gerçekten? Görev yaptıkları, havasını soludukları, suyunu içtikleri bir bölgenin ve üstelik o bölgenin insanlarının vergileriyle aldıkları maaşlarıyla tatlı bir yaşam sürerken, o bölgenin yaşamını zehirleyen bir siyanürlü madene gerçekten “olumlu” görüş bildirebilirler miydi?

    “OLUR” KURUMLARI

    İnceleme Değerlendirme Komisyonu toplantılarında Bakanlık yetkilileri bir yandan tarafları dinliyor, (yani maden şirketini ve ona karşı olanları) diğer yandan da madenin faaliyet gösterdiği ya da göstereceği bölgenin ilgili kurumlarından görüş istiyor. Yani kestane ormanlarının kesilmesine “olur” diyen bir Orman Bakanlığı; fındık bahçelerinin kesilmesine ve toprağın zehirlenmesine “olur” diyen bir Tarım Bakanlığı; suların zehirlenmesine “olur” diyen bir Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ve en kötüsü başında olduğu ili korumakla, kollamakla görevli bir valinin Yeşil Ordu’yu çöle çeviren bir siyanürlü madene “olur” vermesi.

    Bir yanda aileleriyle birlikte on binlerce çiftçi ve üretici, ülkeye her yıl 700 milyon dolardan fazla fındık geliri sağlarken, diğer yanda “100-200 kişiye istihdam sağlıyoruz” diyerek yılda devlete ödenen 2 milyon dolarlık “devlet katkı payı” adı altında sadaka parası. Üstelik bir yanda bin yıllarca sürecek bir yaşam zinciri, diğer yanda vurguncu mantığıyla 5-10 yılda param parça edilip tüketilen ve zehirlenen bir doğa.

    Akıl bunun neresinde, mantık bunun neresinde…

    inanması çok güç bir dönem yaşıyor. Yeni bir milenyuma girilirken adına madencilik denilen bir sistemle Türkiye adeta satılığa çıkarılmış durumda. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta ilk siyanürlü altın madeninin açılışının üzerinden tam 20 yıl geçti. Köylerini, topraklarını, sularını savunan Bergama köylüleri “Alman Ajanı” ilan edilmesinin üzerinden geçen 20 yıl. Milyar milyar dolarların, çil çil altınların, abartılı raporların ve yalanların havada uçuştuğu o günlerin üzerinden geçen 20 yıl. Bugün ’de 19 siyanürlü altın madeni faaliyette. Bir 19 tanesi de açılmayı bekliyor. Peki Türkiye ekonomik olarak çok mu iyi durumda? Daha dün koronavirüs salgını patlak verdiğinde devleti yönetenler gecekondularda oturanlara iban numarası gönderip yardım istedi. Bugün emeklilerimiz açlık sınırında bir yaşam sürüyor. Çarşı-pazardaki yangını söylemeye gerek yok.

    Peki 20 yılda ne oldu o zaman?

    Ordu-Fatsa’daki siyanürlü altın madeninin havadan görüntüsü

    SANKİ DÜNYA SAVAŞI YAŞANMIŞ

    Milletin dağları, yaylaları-meraları, ormanları, köyleri, bağları-bahçeleri birtakım merkezlerde bölünmüş, paylaşılmış, parsellenmiş, ruhsatlandırılmış ama vatandaşın bundan haberi yok. Sanki bir dünya savaşı yaşanmış, galip devletlerin temsilcileri açmışlar önlerine haritayı, ellerinde cetvellerle yeni sınırlar belirleyip, milletin topraklarını bölüşüyorlar. Sonra bir sabah birileri ellerinde makinelerle milletin kapısına dayanıp, “Buraya sondaj vuracağız, burada maden açacağız” diye konuşmaya başlıyor. Vali, kaymakam ve belediye başkanları onların yanında. Hükümeti söylemeye bile gerek yok, zaten o ruhsatlar ve izinler hükümete bağlı bakanlıkların kapalı odalarında al gülüm-ver gülüm ilişkileriyle dağıtılıyor. Sonra da yerel mülki idarenin desteğiyle muhtarları ve köylüleri köylerini yıkmak ve haritadan silmek için ikna etmeye çalışıyorlar, “Yapacak bir şey yok” mesajı veriyorlar. Bunun adına “madencilik” diyorlar ve “Türkiye’yi maden ülkesi yapacağız” diye açıklama üzerine açıklama yapıyorlar.

    Gözümüzün içine baka baka birileri “Köylerinizi haritadan sileceğiz, topraklarınızı, sularınızı zehirleyeceğiz” diyor. Ve bunu yapmak için de harekete geçtiler. Başlangıçta insanlar devletine, hükümetine güvendi. “Devlet, yanlış bir şeye izin vermez” dediler. Devletler değil ama onları yöneten hükümetler ne yazık ki “yanlış” yapıyor. Hem de çok büyük yanlışlar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yakın tarihimiz bu yanlışların ve hataların örnekleriyle dolu. Hem de istemediğin kadar. Dünya savaşları tarihi işte bu yanlışların ve hataların tarihi. Hükümetler ve yönetenler yanlış yapıyor ama bizim burada hata yapma şansımız yok. Biz topraklarımızı korumak zorundayız. Bu bizim çocuklarımıza, torunlarımıza borcumuz.

    Bugün ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler azalan kaynaklar, çevrecilerin protestoları, açılan davalar ve yükselen maliyetler nedeniyle madenciliği başka ülkelere taşımaya karar verdiler. Yüz yıllardır Afrika, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da devam eden acımasız sömürü düzeni yetmedi. Şimdi sömürülecek yeni ülkelere, neoliberal sistemin talanına açık yeni topraklara ihtiyaçları var. Ekonomik krizlerin pençesinde bunalmış, parasının değeri düşük, maliyetlerin ucuz olduğu Türkiye gibi ülkelere yöneldiler. Türkiye halkı daha ne olduğunu anlamadan şu ana kadar milyonlarca ağaç kesildi, kesilmeye devam ediliyor. Dağları param parça edildi. Gece yarıları çıkarılan torba yasalara yapılan son dakika eklemeleriyle kimsenin haberi olmadan maden yasaları değiştirildi. Bedava su, ormanlar, tarım arazileri, dağlar, meralar-yaylalar madencilere ücretsiz tahsis edilmeye başlandı. Eskiden ormanlık alanlarda, tarım arazilerinde, köylerde, meralarda madencilik yapılmasını yasalar engelliyordu. Yani doğa, yasal koruma altındaydı. İşte bu nedenle 99 yıllık Cumhuriyet’te bu kadar yamyamlığa, çakallığa rağmen kıyılardaki ormanlar, zeytinlikler, Anadolu’nun o eşsiz güzellikleri ve doğası korunabildi. Ama şimdi köyleri haritadan silen, dağları paramparça eden, tarım arazilerini yerle bir eden, su kaynaklarını zehirleyen bir madencilikten söz ediyoruz. Ormanlar, zeytin bahçeleri, fındık bahçeleri artık madencilere tahsis ediliyor. Dünya üzerindeki en vahşi madencilik şu anda Türkiye’de uygulanmaya çalışılıyor. Görevlerini yapması gereken devlet kurumları gözlerini bir noktaya dikmiş, tepeden gelecek emirleri uygulamak için bekliyor. Türkiye bugün, uzaylıların saldırısı altında kalan ve manyetik koruma kalkanı düşmüş bir uzay gemisine benziyor.

    KÖYLER HARİTADAN SİLİNİYOR

    Devletin memurları Yeşil Ordu’nun yeşilinin katledilmesine, fındık bahçelerinin zehirlenmesine “olur” veriyor. Zeytin bahçelerinde madenciliğe, sülfürik asit tesislerine izinler çıkıyor. Milyonlarca insanın ekmeğiyle, Türkiye’nin en verimli tarım arazileriyle kumar oynanıyor. Türkiye’nin yaşamsal su kaynakları acımasızca tahrip ediliyor. Köyler bir bir haritadan siliniyor. Ancak bir işgal veya düşman saldırısı altında kalmış bir ülkede görülebilecek uygulamalar yaşanıyor. Kartellere, holdinglere, yandaşlara-candaşlara ülkenin dağları-taşları ve ormanları içindeki köyler ve köylüleriyle ihale ediliyor.

    Türkiye’de köylerin tepesinde gerçekleşen bir vanşi madencilik örneği

    Birileri çok büyük paralar kazanıyor. Uluslararası piyasalarda bir ons altın 2000 dolar. Bu bir ons altının Türkiye’deki maliyeti ise 400-500 dolar. Kârlar yüksek, avantalar da. Üstelik yaşanan son ekonomik krizlerden sonra bu maliyet karteller için daha da aşağıya çekildi. Ağızlarının suyu akıyor. Bu nedenle ihale üzerine ihale yapılıyor. Neyin ihalesi yapılıyor? Milletin dağlarının, ormanlarının, köylerinin, tarım topraklarının ve su kaynaklarının ihalesi. Hem de tüm dünya küresel iklim krizi gibi bir belayla karşı karşıyayken. Tüm dünyada uzmanlar yıllardır bas bas bağırırken: İnanılmaz kuraklıklar yaşanacak. Yeni salgınlar olacak… Ormanlarınızı, dağlarınızı, tarım topraklarınızı, su kaynaklarınızı koruyun…

    Yangın uçakları yerine makam uçakları alınıyor. Önlem için harcanması gereken kaynaklar saraylara, lüks makam araçlarına harcanıyor. Kaynaklar betona gömülürken, devletin kurumları kartellerin teşrifatçısı haline getiriliyor.

    Bugün ne yazık ki adalet sistemi yaralı. Osman Kavala davası bunun en son ve en somut örneği olarak karşımızda. Devletin kurumlarında liyakat, tecrübe ve yeteneğin yerine partizanlık egemen. Bakanlıkların beyni sayılan “müsteşarlık” makamı kaldırıldı yerine “Bakan Yardımcılığı” adı altında arpalıklar yaratıldı.

    PİYANGO ÇEKİLİŞİ GİBİ İHALELER

    Anayasa, yasalar, yönetmelikler çerçevesinde bilimi esas olarak ülkesini, vatandaşını, köylülerini ve köylerini koruması gereken bürokratlar “olur” makamlarına dönüştürüldü. “Bu kadarını yapamazsınız, bunun adı katliamdır” diye tepki gösteren devlet memurları, “Vücut dilinden anlamamakla, İş bilmezlikle, çıkıntılık yapmakla” suçlanıp pasifize ediliyor.

    Piyango çekilişi yapar gibi her yıl ihale üzerine ihaleler yapılıyor. Temmuz 2018’de 616 ihale, Nisan 2019’da 417 ihale, Ağustos 2020’de 766 ihale, Mart 2022’de 344 ihale ve en son Nisan 2022’de 699 ihale. Yarın bilmem kaç yüz ihale daha. Bir de bakmışsın ihale yapacak taş-toprak kalmamış. İstisnasız ihaleye çıkılan hemen hemen bütün maden sahaları ormanlarla kaplı. Türkiye’nin can damarı olan yeşil örtüsü korumasız, çaresiz, yeni katliamları bekliyor. Bilecik’te nerede ormanlık alan varsa maden sahası diye ihaleye çıkılmış. Karadeniz’in el değmemiş ormanları, Munzur dağları, Toroslar, Murat Dağı, Kazdağları’nın yüzde 79’u vahşi madencilere tahsis edilmiş.

    Tüm Türkiye’yi kapsayan bu yüzlerce ihalede önce “sondaj yapıyoruz” denilerek ormanlar kesilecek, yüz binlerce çukurlar açılacak ve habitatın kalbine saplanacak hançerlerle doğaya ilk darbe vurulacak. Ardından altın çıkarıyoruz, nikel çıkarıyoruz denilerek milyonlarca ağaç içindeki canlılarıyla birlikte yok edilecek. Milyonlarca ton toprak, kaya siyanür-sülfürik asit ve bilumum kimyasallarla zehirlenecek. Bu ülkeyi yönetenler o ihalelerden birkaç yüz milyon gelir elde etmeyi düşünebilir ancak hiç şüpheniz olmasın tahribatı yüz milyarlarca dolar olacak. Bu ihaleleri yapanlar kendilerini Sibirya tundralarında ya da Alaska ormanlarında Avustralya çöllerinde sanmış olmalılar ki çok rahat davranmışlar. Onların gözünde ne köy, ne belde, ne kasaba ne de şehirler yok. Oralarda yaşayan insanlar hiç yok. O ormanlarda yaşayan kuşlar, böcekler, geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, kertenkeleler, sincaplar, ayılar hiç yok. Orası bilmem kaç numaralı maden sahası. Ekonomik krizin ve yoksulluğun yarattığı çaresizlik ortamını bir yağma bayramına çeviriyorlar. Tehlike gerçekten çok büyük.

    Sesini çıkarmayan, devletine güvenen vatandaşların köyleri yerle bir ediliyor. Meraları, yaylaları, ormanları, dağları çalınıyor. Su kaynakları zehirleniyor.

    Fatsa’daki yaşam mücadelesi bize şunu öğretti. Bugün Türkiye’nin neresinde olursanız olun birileri topraklarınıza gelip de “Burada şu madeni çıkaracağız, bu madeni çıkaracağız” diye ortalarda dolaşmaya başlarsa hemen örgütlenin, bir avukat bulun ve mücadeleye başlayın.

    AYAKLI YALAN MAKİNELERİ

    Ayaklı yalan makinesi gibiler. Bir bölgeye yerleşmek amacıyla önce şirin görünmek isterler ve her türlü şaklabanlığı yaparlar. Kimseye zararları yoktur, hiçbir canlıyı incitmezler. İncitmek bir yana yol yapmak, camileri, okulları onarmak için gelmişlerdir. Üstelik iş imkânı bile sağlayacaklardır. Hep aynı masalı anlatırlar ama gerçekler 5-10 yıl sonra ortaya çıkar: Siyanürle zehirlenmiş ve çölleşmiş topraklar, aldatıldığını ve yaşam alanlarının yok edildiğini gören çaresiz insanlar.

    Başlangıçta hep aynı nakaratlar tekrarlanır, “3-5 yıl çalışıp, sonra eski haline getirip gideceğiz” şeklinde. Bütün bu zehirli kimyasal madenlerin ilk aşaması bu şekilde olurdu. Küçücük bir alanda başlarlardı. Ama sonra birdenbire “ek kapasite” artırımları gündeme gelirdi ve bu 5 yıl birden 10 yıla çıkardı. Ardından 15-20-30 yıl derken uzar giderdi. Önce madenin çevresinde ne varsa silip süpürülürdü. Sonra yakın çevrede sondaj faaliyetleri başlardı. 20-50 kilometrelik alanlara kadar cevher sahaları belirlenirdi. Erzincan Çöpler’de de yaşanan bu, Uşak-Kışladağ’da da yaşanan bu, İzmir-Bergama’da da yaşanan buydu.

    Fatsa’daki maden şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yaptığı ÇED başvuru dosyasında diyor ki, “Proje alanı içerisinde ‘Milli Parklar’, ‘Tabiat Parkları’, ‘Tabiat Anıtları’ ve ‘Tabiatı Koruma Alanları’ olarak belirlenen alanlar bulunmamaktadır.” Aynen böyle diyor. Karadeniz’in her tarafı tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları. Bir ÇED raporuna üstelik Karadeniz’le ilgili hazırladığın bir ÇED raporuna bunu nasıl yazabilirsin? (İşin ilginç tarafı Cerattepe’deki siyanürlü maden için de, Kazdağları’ndaki siyanürlü maden için de benzer ÇED raporları hazırlanıyor.) Yazarsın, parayla hazırladığın bir rapora şirketi memnun edecek her şeyi yazarsın. Zaten olan da o. Hadi şirketin gözü kara, sarı metalden başka bir şey görmüyor. Peki bu ülkenin Çevre Bakanlığı bunu nasıl kabul edebilir? Nasıl “evet” diyebilir?

    Bu satırların yazarı yaklaşık dört yıldır bu konulara yoğunlaştığından ilgili bakanlıkların bürokratlarıyla da zaman zaman görüşme imkanına sahip oldu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda da vicdanı olan bürokratlar üst üste yapılan bu yüzlerce maden ihalesinden rahatsız. Bunu birkaç kez Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na da bildirdiler. “Masa üzerine serdiğiniz haritalarla maden ihalesi yapamazsınız” dediler. “Sonra ÇED izni diye bizim kapımıza dayanıyorlar. Bu böyle gitmez” dediler ama dinleyen yok. Emir büyük yerden. Emir nereden gelirse gelsin artık tüm Türkiye’de köylüler, çiftçiler, vatandaşlar karşı karşıya oldukları tehlikenin farkına varmaya başladı. Tutacakları bir el, yardım çığlıklarına bir karşılık bekliyorlar. Bu konuda tecrübeli olanların kapısını çalıp destek istiyorlar.

    ALMAN VAKIFLARI MASALI

    Yavuz hırsızların yalanları bir bir yüzlerine vurulunca hemen “Alman Vakıfları” masalını anlatırlar. “Altınları çıkarmamızı istemiyorlar… Zengin olmamızı engelliyorlar “diyerek köylüleri, çevrecileri, yaşam savunucularını hedefe koyarlar. Oysa Türkiye’de altın madenciliği için ilk girişimde bulunan ve altın işletmeciliğinde kullanılan ilk siyanürü Türkiye’ye satan da Almanya idi. Ayrıca Almanya’nın güçlü kredi kuruluşları sadece Türkiye’de değil dünyadaki birçok madenlerin de ana finansörlerindendir. Bergama’da altın çalışmalarına başlayan Eurogold’un ilk ortaklarından birisi Alman şirketi Deutsche Metallgesellschaft idi. Projenin iki finansöründen birisi de yine Alman Dresdner Bank, diğeri ise İngiliz Barclays Bank. Almanya gibi bir sanayi devi; dünyadaki her türlü metali sünger gibi emen Almanya, Türkiye’nin metal çıkarmasını istemeyecek! Hangi metal olursa olsun bir şekilde ham madde olarak tüketen bir ülkeden bahsediyoruz. Diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi her türden ham madde için dünyanın birçok ülkesine çöreklenmiş durumda olan Almanya, Türkiye’nin altın üretmesini istemeyecek. İstemek bir yana on takla atar. Altını da çıkar, gümüşü de; bakırı da çıkar demiri de. Çünkü bunların ana alıcısı olan devletlerden birisi Almanya. Hatta çıkarman için sana her türlü yardımı da yapar. Zaten olan da bu. Bugün çeşitli uluslararası karteller aracılığıyla yaptıkları gibi.

    Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda yaptığı doğa katliamının fotoğrafı. Bu ilk adımdı.

    Altın veya başka metallerin üretimi, bir başka deyişle ham madde üretimi zaten bizim gibi ülkelere önerilen, “çıkış yolu.” Sen altın veya başka bir metal çıkarırsın, bir değer ortaya koyarsın ve onları satıp Almanya gibi ülkelerden bir şeyler alırsın. Mercedes, BMW ve Airbus gibi şeyleri mesela. Almanya da diğer kapitalist ve emperyalist ülkeler gibi kendi ülkesini üretim merkezi haline getirip, diğer ülkeleri ham madde merkezi olarak kullanma derdinde. Japonya keza öyle. Japonya’da dünyadaki en sıkı orman koruma tedbirleri uygulanıyor. Ülkenin yüzde 70’inden fazlası ormanlarla kaplı. Ama aynı Japonya söz konusu olan Endonezya ormanları veya Filipinler ormanları olunca aynı hassasiyeti göstermez. Endonezya ve Filipinler ormanlarının en baş alıcısı Japonya. Üstelik yasal ya da yasa dışı fark etmiyor. Çünkü bu ülkelerde aynen Türkiye’deki kaçak kömür madenleri olduğu gibi kaçak kesim sahaları ve kaçak kesim lordları var. Bu devasa sanayi ülkeleri, (tabii ki aracılar kanalıyla) bu türden mafya lordlarıyla iş yapmaktan da hiç gocunmazlar. Diyeceğim o ki sen ülkenin delik deşik edip maden çıkarmaya karar vereceksin, sen ülkenin madencilik adı altında yağmalanmasına, talan edilmesine izin vereceksin ve Almanya’da buna karşı çıkacak!

    Bakınız konu ne Almanya ne Amerika ne de Kanada. Konu Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler. Konu ülkesine sahip çıkamayan bir yönetim. Türkiye’de adına madencilik denilen bir yağma-talan düzeni

    yıkıcı etkisini artırarak devam ediyor. Birilerinin ne iklim krizini anladığı var ne de koronavirüsü dinlediği. Onlar için iklim krizi, birtakım fonlardan yararlanmadan ibaret. Koronavirüs ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” felsefesini hatırlatıyor onlara.

    Fatsa’dan yola çıkarak Türkiye’de adına altın madenciliği denilen sistemin ülkeyi nasıl yıkıma ve çöküşe sürüklediğini dilimiz döndüğünce ve gücümüz yettiğince “Altın Ölüm” kitabımızda anlatmaya çalıştık. Ayrıca Türkiye’de altın madenciliğinin ötesinde bir yıkım ve talanın yaşandığı da zaman içinde daha da belirginleşti. Her köşe başına açılan taş ocakları, mermer ocakları ve kömürlü termik santrallerin de en az altın madenleri kadar yıkıcı etkilere sahip olduğu görüldü.

    Türkiye çok tehlikeli bir yol ayrımında. Birileri ülkenin dağlarını, ormanlarını, yaylalarını, meralarını, köylerini, su kaynaklarını “meta” olarak görüp satılığa çıkarmış durumda. Bunu da millete, “iş, istihdam, ekonomi” diye pazarlıyorlar. Onların “iş” dediği milletin köyünün yıkılması; onların “istihdam” dediği yüz binlerce ağacın bir çırpıda içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte yok edilmesi; onların “ekonomi” dediği bu ülkenin can damarları olan yaylaların-meraların ve su kaynaklarının acımasızca zehirlenmesi. Bu bir ekonomi değil olsa olsa “ekokırım” olabilir. Tıpkı bir girdap gibi, adına madencilik denilen sistemle Türkiye derinlere doğru çekiliyor.

    Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerindeki her varlığı satılık bir meta olarak gören bir iktidar anlayışının 20 yılda geldiği nokta, ülke topraklarının satılması noktasıdır. Bu bir abartı olmadığı gibi mübalağa hiç değildir. Bu satırların her bir kelimesi acıtan doğrulardır.

    Bu yılın başında çıkardığımız “Altın Girdap” kitabımızda ise milletin köylerini birilerine peşkeş çeken kararlar nasıl alınıyor? Hangi ilişkiler etkili oluyor? Bu sorulara yanıt aradık. Ayrıca her yağma-talan ve vurgun sisteminde olduğu gibi siyaset ve ticaret arasındaki ilişkileri biliyor, duyuyor ama bazı detaylara ulaşmakta zorlanıyorduk. Vatandaşların oylarıyla kendisine “şehrül emin” sıfatı layık görülen belediye başkanlarının, vatandaşlarının haklarını, sağlığını ve topraklarını koruması gerekirken, tam tersine vatandaşı zehirleyen birtakım şirketlerle yakın ilişkilere girmesi ve bunun da “reel siyaset” diye sunulması karşı karşıya olduğumuz acı gerçeklerin bir yansımasıydı. Ayrıca bu yağmacı-talancı şirketlerin bu kadar yıkıma ve ülkede sebep oldukları toplumsal çöküntüye rağmen devletin ne kazandığı konusu bazı noktalarda soru işaretiydi. Yüzde 2’ydi bu kadar yıkımın karşılığı. Yani bu ülkenin toprakları, dağları, ormanları sadaka payıyla yağmalanıyordu. Köylüler topraklarından koparılıyor, üretim ağır darbe alıyor, şehirlerimiz daha yaşanmaz hale geliyordu.

    İnsanlık, Asurlulardan bu yana madenlere sahip olmak için savaşlar çıkarmış, milyonlarca insan bu savaşlarda ve iç çatışmalarda yaşamını yitirmiştir… Bugün de aynı anlayışla Türkiye dahil ülkelerin her türden maden varlığını ne pahasına olursa olsun ele geçirmek için politikalar üreten veya uygulayan kurumlar bulunuyor. Ancak bugün durum çok farklı. Bugün yok olmakta olan bir dünyayla karşı karşıyayız. Bugün yer yüzüne vurulacak her kazma, kesilecek her ağaç ve yok edilecek tarım toprakları ve su kaynakları insan varlığının yer yüzündeki geleceğiyle yakından ilgilidir.

    Bugün adına madencilik denilen şey, üç bin yıl önce yapıldığı gibi yapılmıyor. Bir günde milyonlarca ton hacmindeki yer yüzü paramparça ediliyor ve ardından binlerce ton zehirli kimyasal topraklara, kayalara, sulara boca ediliyor. Yıkım, tahribat ve zararın boyutları üç bin yıl öncesiyle kıyaslanamaz. Yani “her şeyimizi madenlere borçluyuz, binlerce yıldır yapılıyor, doğanın kanunu bu” gibi yüzeysel ve basit açıklamalarla, yaşanan katliamları ve ekokırımları meşrulaştıramayız. Bugün dünya ve insanlık, “olmak ya da olmamak” noktasındadır. Tüm ülkeler birbirlerine göbekten bağlı olduğu gibi, atılacak her adım bütün insanlığı ilgilendiriyor artık.

    Dünya uzay boşluğunda yüzen bir gemiyse eğer, bu gemi battığında ya da yaşanmaz hale geldiğinde kimsenin şansı olmayacaktır. Koronavirüs salgını bize dünyada kimsenin güvende olmadığını, olamayacağını göstermiştir. Milyonlarca yılda oluşmuş bir mekanizmayı kendi ellerimizle yerle bir edersek altında kalırız. Bunun “ama”sı, “fakat”ı yok.

    MÜCADELE KAÇINILMAZ

    27 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, siyanürlü altın madeni şirketinin yeni ÇED talebini reddetti. Daha doğrusu ÇED süreci durduruldu. Fatsalılar, Ordulular rahat bir nefes aldı. Ama şimdilik. ÇED kabul edilseydi, maden iki katına çıkarılacak, Fatsa’nın tepesine 50 metre derinliğinde 3 milyon metreküplük bir zehir barajı kurulacaktı.

    Erzincan-İliç Çöpler altın madeni zehirli atık barajı. Fırat Nehri’ne 300 metre mesafede: Zehirli atık barajlarının hemen hepsinin sonu bu oluyor.

    Satırlarımı iki alıntıyla bitirmek istiyorum. İlki TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç’ın Gazete Oksijen’de yayınlanan makalesinden: “Doğal varlıkların korunmasına yönelik söylemler yakın zamana kadar romantik ve entelektüel bir düşüncenin parçası olarak görülmüş; bu nedenle ne gündelik hayatta ne de kamusal kararlarda güçlü bir yer bulamamıştır…. Günümüzde artık doğa koruma sadece bir çevre meselesi değil aynı zamanda toplum sağlığı, ekonomik refah ve gıda güvencesi meselesidir.”

    Hatta bence günümüzde artık doğa koruma aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Yaşamla ölüm arasında bir noktadır. Var oluş ve yok oluş sorunudur. Doğasına sahip çıkmayan ya da çıkamayan toplumlar yok olmaya mahkumdur.

    Susamayız. Suskunluğumuzu kabul olarak yorumluyorlar. Bir bölgede vatandaşlar “devlet yanlışa izin vermez” anlayışıyla beklerse bunu “kabul” olarak “rıza” olarak yorumluyorlar. “Bakın orada hiç sorun yok, çünkü sesini çıkaran yok” diyorlar. Sonuna kadar gidiyorlar. Onları durdurun tek şey vatandaşın, halkın tepki göstermesi. Topraklarını, sularını, köylerini korumak için harekete geçmesi. Bugün bunun dışında bu yağma ve talan düzenini durduracak bir devlet mekanizması ne yazık ki yok.

     Bu fotoğraf bir tarladaki yağmur sulama sistemi değil, bir altın madenindeki siyanür zehirleme sistemi

    Çok klasik hikayedir ama hala geçerlidir. Eskiden devlet ormanları, suları, dağları kendini bilmez, cahil insanlardan korumak için önlemler alırdı. Bunun için çaba gösterir, yasalar çıkarırdı. Bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Bugün köylüler, vatandaşlar yaşam alanlarını, ormanlarını, köylerini, dağlarını korumak için devlete karşı bir mücadele içinde. Çok ızdırap verici bir süreç bu.

    Amerikalı tarihçi ve bilim insanı Jared Diamond’un kitapları hep bu tarihsel süreç içinde yaşanan var oluş ve yok oluş hikâyelerini anlatır. Der ki Diamond, “Uzun vadede zenginler, çökmekte olan bir toplumu yönetiyor olmaları halinde kendilerinin ve çocuklarının çıkarlarını güvence altına alamayacaklar. Sadece açlık çeken ya da ölen en son insan olma mertebesine ulaşabilecekler.”

    Bu noktada açlık çeken ya da ölen en son insan olmamak için mücadele kaçınılmaz. Elbetteki bu mücadelenin merkezinde de siz hukukçular varsınız.

    MAKALENİN 5N 1K ÖZETİ VE NE YAPMALI?

    NE? Vahşi madencilik. Yağma-talan madenciliği. Adına “madencilik” denilen açık hava kimya fabrikaları. Ham ya da yarı mamül olarak ülke kaynaklarının yurt dışına gönderildiği neoliberal sistemin “sömürü” madenciliği.

    NEREDE? Tüm Türkiye’de. Ordu-Fatsa’da, Erzincan-İliç’de, Çanakkale-Lapseki’de, Uşak-Kışladağ’da, Niğde-Ulukışla’da, Muğla’da, İzmir’de, Ağrı-Mollakara’da… Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm Türkiye’de dağlar, ormanlar, yaylalar-meralar, köyler ve tüm su kaynakları vahşi madenciliğin saldırısı altında.

    NE ZAMAN? İlk adım 1987 yılında maden kanunun değiştirilmesine kadar uzanıyor. 2001 yılında Bergama-Ovacık’ta Sarı Öküz verildi. 2002 yılından sonra ise 20 yıllık süreçte her geçen yıl katlanarak arttı.

    NEDEN? Dünyadaki her şeyi “meta” olarak gören neoliberal sistemin aktörleri, ne olursa olsun kazanmak, ne olursa olsun tüketmek mantığıyla hareket ediyor. Bu sistemin dünyayı getirdiği nokta ise yer yüzünün her noktasında yaşanan ekokırımlardır.

    NASIL? Dünyanın en zehirli kimyasallarının kullanılması. Doğanın, yaşam alanlarının geri dönülmez bir biçimde tahrip edilmesi. Bin yıllardır süren ve sürecek olan ekosistemlerin bir avuç insanın çıkarı için 5-10 yıllık kazançlar uğruna yıkıma uğratılması.

    KİM? Uluslararası karteller ve yerli ortakları, holdingler, şirketler ve taşeronları. İşbirliği halinde oldukları ulusal ve yerel siyasetçiler. Satın aldıkları bürokratlar.

    NE YAPMALI? Hukuki zeminde mücadele için vatandaşların desteklenmesi. Neoliberal vahşi madenciliğin saldırısı altındaki bölgelerde ve şehirlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi ve neye karşı karşıya olduklarının anlatılması. Anayasal ve yasal hakların sonuna kadar kullanılarak bu ülkenin dağlarının, ormanlarının, yaylalarının-meralarının, su kaynaklarının, köylerinin ve üretim merkezlerinin korunması.

    (Bu makale, Türkiye Barolar Birliği’nin BAROBİRLİK Dergisi’nin 56. sayısında yayınlandı)

    Yazar Hakkında

    İbrahim Gündüz: 18 Aralık 1965 yılında Ünye’de doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteciliğe 1987 yılında stajyer olarak girdiği Güneş gazetesinde başladı. Gece muhabiri, belediye muhabiri, siyasi parti muhabiri, diplomasi muhabiri ve parlamento muhabiri olarak görev yaptı. Kanal D Parlamento Muhabiri olarak çalışırken, artık kendisi için bir çalışma ortamı kalmadığını düşünerek 2018 yılında görevinden ayrıldı. Türkiye’deki vahşi, kimyasal, yıkıcı ve talancı madenciliği anlatan “Altın Ölüm” ve “Altın Girdap” kitaplarını yazdı. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zuhal Yeşilyurt Gündüz’le evli, Aşkın ve Barış adında iki çocuk babası.

  • Altın madenciliğinde acı gerçekler; Türkiye zehirleniyor                            

    ** Geçtiğimiz yıl 42 ton dore altın yani ham altın elde etmek için 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü.

    ** Yağmacı-talancı altın kartelleri 2019 yılında 2 milyar 242 milyon dolar kazandı. Devlete ödedikleri ise 42 milyon dolar. Aynı karteller 2020 yılında             2 milyar 400 milyon dolar kazandı. Devlete 60 milyon dolar ödeyecekler. Bakan Fatih Dönmez bu çarpık durumu, “Yüzde 30’u doğrudan ve dolaylı vergilerle devlete kalıyor” diyerek savunuyor. Yani madenci kartellerin siyanür, sülfürik asit, dinamit, mazot ve orman kesme masrafları “kazanç” olarak görülüyor.

    1. Bir altın madeni için önce cevher olduğu tahmin edilen alan sondaj adı verilen uygulamayla delik deşik ediliyor. Bir başka deyişle o bölgedeki doğanın bağrına yüzlerce hançer sokuluyor. Bölgedeki su kaynakları, su akış yolları ve birbirine karışmaması gereken su sistemleri olumsuz etkileniyor. Bunları yaparken de “hiç bir zararı yok” deniliyor.

      Kazdağları’nda Havran Bölgesinde Sondajlarla Delik Deşik Edilmiş Bir Alan
    2. Sondajlarla delik deşik edilen bölgede altın olduğuna kanaat getirilirse (Genellikle bir ton taş-toprak-kaya içinde yarım veya bir gram altın) yüz binlerce ağaç kesiliyor. (Mesela Alamos Gold sadece Kazdağları Kirazlı’da 347 bin ağaç kesti) Özetle, içindeki trilyonlarca canlıyla birlikte bir ekosistem yok ediliyor. “Tekrar eski haline getireceğiz” yalanıyla birlikte.

      Kanadalı Alamos Gold’un Kazdağları’nda Katlettiği Orman Alanı
    3. Nebati toprak derisi yüzülür gibi sıyrılıyor ve bir tarafa yığılıyor. Bu aşamada, “10-20 veya 30 yıl sonra tekrar aynı yere sereceğiz” yalanları ısrarla tekrarlanıyor. Ardından madenin büyüklüğüne göre on binlerce veya yüz binlerce ton dinamit kullanılarak, milyonlarca yılda oluşmuş doğal yapı paramparça ediliyor. Bölgedeki milyonlarca ton taş-toprak-kaya doğanın bağrından sökülüyor; dev kamyonlara yükleniyor ve ardından taş değirmenlerinde un ufak ediliyor.

      Ortalama Bir Altın Madeni çukuru (1)
    4. Sonra cevherin durumuna ve madenin büyüklüğüne göre başta binlerce ton siyanür ve sülfürik asit olmak üzere 36 çeşit zehirli kimyasal, milyonlarca ton taş-toprak-kayanın üzerine boca ediliyor. Bu işlem sırasında açık alanlarda hidrojen sülfür gazı doğaya salınıyor. Bu süreçte altın, yığın liçinin içinden çekiliyor ve geriye kalan milyonlarca ton taş-toprak-kaya ortaya çıkan ağır metallerle birlikte bir tarafa “pasa” denilerek atılıyor. Ağır metaller içeren atık pasalar Fırat Nehri’nin kıyısına, içme ve sulama barajlarının dibine, fındık-zeytin-meyve bahçelerinin veya ormanların dibine yığılıyor. Artık “pasa” denilen bu devasa yığınlar, “asit maden drenajı” adı verilen sülfürik asit kaynağıdır. Ayrıca içerdikleri ağır metallerle çevredeki toprağı, suyu ve yaşamı yüzlerce yıl zehirlemeye devam eder.

      Açık Alanlarda Köylerin Ve Tarım Alanlarının Ortasında Yapılan Siyanür Liçi Işlemi. (1)
    5. Altın madenleri için çok büyük oranlarda su kullanılıyor. 1 gram altın için 4 ton su zehirleniyor. 
    6. Bir ons altın için (yani 31 gram ağırlığında bir alyans yüzük için) bir ton karbondioksit doğaya salınıyor. 2020 yılı içinde 42 ton (yani 1.481.505 ons) altın üretildiği açıklandı. Bu durumda 2020 yılında tam 1 milyon 481 bin 505 ton karbondioksit (CO2) doğaya salındı.

      Milyonlarca Ton Taş Toprak Ve Kaya Açık Alanlarda İşte Böyle Siyanürlenİyor
    7. Bir ton dore altın için yaklaşık 5 milyon ton taş-toprak-kaya bin ton (yani bir milyon kg) siyanürle zehirleniyor. Altın madenciliğinde ortalama bir ton “dore altın” için bin ton siyanür kullanılıyor. Cevherin yapısına göre bazılarında daha az bazılarında daha fazla ama ortalama bu. Erzincan-İliç’de iktidara yakın Çalık Holding’in Kanadalı ortağıyla işlettiği Çöpler Altın Madeni’nde, yılda 6,5 ton altın çıkarmak için 7 bin ton siyanür kullanılıyor. Üstelik bu maden, Türkiye’nin gıda deposu GAP’ı besleyen Keban, Karakaya ve Atatürk barajlarının can damarı Fırat Nehri’nin kıyısında. Çöpler de yıllık yaklaşık 9 bin ton da sülfürik asit kullanılıyor.

      Erzincan’daki Çöpler Altın Madeni’nin Fay Hattı üzerinde Bulunan 197 Futbol Sahası Büyüklüğündeki Atık Barajı
    8. Geçtiğimiz 2020 yılı içinde 42 ton dore altın yani ham altın üretildiği açıklandı. Bunun anlamı 42 bin ton siyanür kullanıldı. Gümüş ve bakır madenlerindeki siyanür kullanımını da eklersek, geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 milyon ton taş-toprağın üzerine 50 bin tondan fazla siyanür püskürtüldü. 
    9. Sülfürik asit kullanımı ise çok daha fazla. Çünkü sülfürik asit, altın madenlerinin yanı sıra özellikle nikel madenlerinde su gibi kullanılıyor. Sadece Zorlu’nun Gördes’teki nikel madeninde günlük sülfürik asit kullanımı yaklaşık bin ton. Yani yılda 360 bin ton sülfürik asit kullanımı söz konusu. Altın, gümüş ve bakır madenlerini de eklediğimizde yıllık sülfürik asit kullanımı da 400 bin tondan fazla.

      Gördes’teki Nikel Madeninin Atık Barajı
    10. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2019 yılında 24 ruhsattan 39 ton altın üretildiğini açıkladı. Altın ruhsatlarından 36 milyon 257 bin 570 TL,  altın içeren kompleks madenlerden ise              262 milyon 355 bin 247 TL “devlet hakkı” tahakkuk ettirildiği açıklandı. Yani devlet 2019 yılında bu madenlerden, ruhsat (artı) devlet hakkı olarak 298 milyon 500 bin TL gelir elde etmiş. Yani 42 milyon dolar. (Üniversite sınavına giren çocuklarımız bile her yıl devlete altın madenlerinden daha fazla ödeme yapıyor. Bu yıl üniversite sınavına girecek 2 milyon öğrenci, yaklaşık 360 milyon TL ödeyecek. Yani 51 milyon dolar) Altın şirketleriyse 2019 yılında 39 ton dore altından 2 milyar 202 milyon dolar kazandı.
    11. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergesine verdiği yanıtta, altın madenlerinin 2 milyar 242 milyon dolarlık kazancının yüzde 30’unun yani 660 milyon doların devlete kaldığını söylüyor. Bunu neye dayanarak söylüyor bilemiyoruz. Devlet hakkı denilen şey zaten devletin bu madenlerden aldığı vergi. Sanırız Bakan Dönmez, madencilerin yüz binlerce ton dinamit, binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit ve 36 çeşit zehirli kimyasal giderlerini ve milyonlarca ton motorin-benzin giderini, yüz binlerce ağacın kesilmesi sırasında yaptıkları harcamaları “ülkenin kazancı” olarak görüyor. Yani dolaylı vergi dediği de yukarıda saydığım ve madenin altın çıkarma aşamasında yaptığı masraflar. Bu durumda da madencilerin 2019 yılında 1 milyar 542 milyon dolar net kârı var. Peki bu ülkenin yok edilen ormanlarının, dağlarının, meralarının, sularının, tarım alanlarının hesabını kim verecek? Milyonlarca vatandaşımızın ve doğadaki trilyonlarca canlının yaşam alanlarının yok edilmesinin faturasını kim karşılayacak?

      Balıkesir Sındırgı’daki Altın Madeni (1)
    12. 2020 yılındaysa 42 ton dore altından 2 milyar 400 milyon dolar kazanıldığı açıklandı. Bakanlığın hesabına göre devlet hakkı 48 milyon dolar eder. Ancak bu yıl için devlet hakkı paylarında ekstra yüzde 25 artış yapıldı. Bu ise 60 milyon dolar eder. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in yüzde 30 hesabına göreyse 720 milyon dolar Türkiye’ye kalıyor. Yani madencilerin orman kesme, mazot, dinamit, asit ve siyanür masrafları. Bu durumda da 2020 yılında 1 milyar 680 milyon dolar ise madencilerin net kârı oluyor. 
    13. Bizim hesaplamalarımıza göre 20 yılda devletin bu adına altın madeni denilen açık hava kimyasal fabrikalarından kazancı 600 milyon doları geçmiyor. 2019 yılında 42 milyon dolar devlet hakkı aldıklarını bizzat Bakan Fatih Dönmez açıkladı.
    14. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in açıklamasına göre ülkemizde toplam 133 adet altın içeren maden ruhsatı bulunuyor. Bakan 9 adet sadece altın madeni, 25 adet de altın ve gümüş içeren kompleks madenin aktif olarak çalıştığını da açıkladı. Yani toplamda altınla ilgili 34 aktif maden bulunuyor. Bu madenlerde toplam 9 bin 489 personel çalışıyor.

      Fatsa’daki Madenin Karadeniz Bölgesindeki Tahribatının Uydu Görüntüsü
    15. Türkiye’de nerede orman, nerede dağ ve su kaynakları varsa siyanürlü-sülfürik asitli madenciler orada. Ege’de başta Kazdağları olmak üzere Madra, Eğrigöz, Murat Dağı, güneyde Torosların tamamı, kuzeyde Karadeniz’in bütün dağları, doğuda Munzur dağları, Kapadokya, Boğalı-Sakarat yaylaları, Samsun’un Şahin Dağları, Kelkit Vadisi, Gümüşhane ve Artvin’in neredeyse tamamı madencilerin hedefinde. Türkiye’nin dağları ağır saldırı altında. Dağlar dünyanın en değerli su depolarıdır. Bu açıdan barajlardan bile daha stratejik ve değerlidir. Hepsi ama hepsi en stratejik ve yaşamsal bölgeler. Söğüt dağları, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğduğu topraklar tehlikede. Yapılan madencilik değil, tahribat çok ama çok fazla. Bütün dünyada yıllık 3 bin 200 ton civarında altın çıkarılıyor. Bu altını çıkarırken ortaya saçılan atıklar dünyadaki milyarlarca ton üretim yapılan diğer bütün madenlerin toplam atığından 8 kat daha fazla. Üstelik bu atıklar bir proses atığı değil nükleer reaktör atıkları kadar tehlikeli zehir merkezleridir.

      Altın Madenciliğinde Ortaya çıkan Ağır Metaller Ve Sülfürik Asit Kaynağı Olan Pasa Dağları
    16. Türkiye sadece fındık gelirlerinden yılda 2 milyar dolar kazanmaktadır. Gediz ovasının yıllık  3-4 milyar dolar geliri vardır. Çanakkale, Balıkesir, GAP bölgesi ve Anadolu’nun daha bir çok bölgesinde tarım gelirleri altın madenciliğinin bu ülkeye sağlayacağı gelirlerden kat be kat daha fazladır. O zaman neden bu ülkenin topraklarını zehirlemekte ısrar ediliyor? Neden bu ülkenin ormanları, su kaynakları, tarım toprakları, meraları ve yaylaları acımasızca talan ediliyor. Bu yıkıma izin veremeyiz. Bu yıkıma izin verenler sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarına karşı değil, tüm insanlığa karşı suç işlemektedirler. 
    17. Dünyada altın madenleri “ağır çekim soykırım merkezleri” olarak görülmektedir. Şu an itibariyle Bakanlığın açıklamasına göre Türkiye’deki ağır çekim soykırım merkezleri 34’e ulaşmış durumda. Türkiye altın madeni ve bu türden zehirli ve yıkıcı madenciliğin yapıldığı bir ülke olamaz. Olmamalı. Olursa tarım ülkesi olamaz, olursa turizm ülkesi olamaz, olursa içecek suyu, ekecek toprağı, nefes alacak ormanı kalmayacak. Türkiye yağma ve talan projelerinin uygulama alanı olamaz. En başta altın madenleri olmak üzere bütün madencilik projeleri oluşturulacak bir bilimsel kurul tarafından acilen gözden geçirilmelidir. Bu ülkenin en yaşamsal konusudur. Türkiye topraksız, susuz, havasız ve çiftçisiz, üretimsiz kalma riskiyle karşı karşıya. Bu bir felaket tellallığı değil. Tehlike çok büyük. Türkiye’nin her tarafından yükselen çığlıkları duyun artık!