Yazar: Sultan Özer

  • Dünün yasakçıları bugünün ‘demokrat’ı olabilir mi?

    Son günlerde Akif Beki adı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun otobüste birlikte pozu ile gündeme geldi. Medyada çok tartışılan o fotoğraf ve özellikle Akif Beki ile ilgili bazı hatırlatmalar yapılmaya başlandı. Ben de ÇGD’nin dergisi için yazdığım bu yazıyı yeniden paylaşarak, hafızaları tazelemek istedim… 

    Gazetecilere yönelik basın kartı vermeme, akredite etmeme baskısı son dönemde iyice arttı. Artık rengi turkuaz olan basın kartına, iktidar tarafından “makbul” olmayan gazeteciler maalesef erişemiyor. Giderek sokakta haber izlerken bile sorulan turkuaz kart, gazetecilerin tepesinde “Demokles’in kılıcı” gibi sallandırılıyor. Turkuaz kartınız olmayınca da giderek tüm kurumlara sirayet eden akreditasyon mümkün olamıyor. Yani turkuaz kartınız yoksa akredite de edilmiyorsunuz…

    Akredite olmak, akreditasyon denilince de ilk akla Genelkurmay geliyor. Genelkurmay yıllarca gazetecileri isim isim belirleyip akredite etti ya da akreditasyon kartı vermedi. AKP ise muhalefette iken ve iktidarının ilk yıllarında bunu çok sert dille eleştirdi. Ta ki 2008 yılında Başbakanlık muhabirlerinden 7 gazetecinin akreditasyon kartı iptaline kadar…

    2008 yılında, Başbakanlık akreditasyon kartı iptal edilen gazetecilerden biri de benim. O dönem, Başbakan Basın Danışmanı Akif Beki idi. AA’da Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı (TGS) bitiren, yılların deneyimli gazetecilerini zorla emekli ettiren ya da mobbing ile kurumdan kaçıran Kemal Öztürk’ün de unutulmaması lazım.

    Her iki isim de bugün kendilerini “demokrat”, “muhalif” gösteriyor. Ne yazık ki, balık hafızalı bizler de buna kanıyor, “aaa ne güzel eleştiriyor” diye onların yazdıklarını okuyor, belki alkış bile tutuyoruz.

    Ama dünün yasakçıları bugünün “demokratı” olabilir mi? Kin gütmüyorum elbette, ama yaptıklarının da unutulmasına gönlüm razı değil…

    Üyesi olduğum Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden (ÇGD) bir yazı teklifi geldiğinde ilk aklıma gelen Başbakanlık akreditasyon iptalleri ve AA’da TGS’ye yönelik bitirme operasyonları geldi. Çünkü her ikisi de bugün uygulanan yasakların, baskı ve mobbingin başlangıcıydı. Bugünkü yasakları yürütenlere yol gösterdi o günkü bu uygulamalar.

    AA’DA BİTİRME OPERASYONU VE KEMAL ÖZTÜRK

    Kemal Öztürk, Meclis Başkanlığı döneminde Bülent Arınç’ın danışmadı idi. Arınç, 2009-2015 yılları arasında başbakan yardımcısı olunca, AA da kendisine bağlandı. Kemal Öztürk de 2011 yılında, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür olarak atandı Arınç tarafından. Öztürk, AA Genel Müdürü olarak görev yaptığı üç yılda, AA’da TGS’ye karşı, Medya İş’i kurdurdu. O dönem TGS yönetiminde bulunduğum için süreci çok iyi biliyorum. Henüz işbaşına gelmesinin üzerinden bir ay bile geçmeden, deneyimli gazetecileri emekliliğe zorlamakla başladı işe. Sonrasında gazetecileri kendi uzmanlık alanları dışında görevlendirdi, haftalık çalışma saatlerini uzattı, her gün yeni bir uygulama ile mobbing uyguladı.

    “Ölseniz de kalsanız da haber istiyorum; Ramazan haberlerini Hıristiyanlara yaptırmayın; her gün cami haberi isterim” dayatmaları o zaman gazetelerde de haber oldu. Onlarca, yüzlerce deneyimli gazeteci AA’dan ayrılmak, gazeteciliği bırakmak zorunda bırakıldı. Gazetecilerle birlikte TGS’ye de operasyon çekip, gazetecileri sendikadan istifaya ve yeni kurdurduğu sendikaya üye olmaya zorladı Kemal Öztürk. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç hedef gösterdi, Kemal Öztürk uyguladı, ta ki sendikanın yetkisi bitirilene, gazetecilerin birçok kazanılmış hakları ellerinden alınana kadar. Sonrasında ise “kraldan çok kralcı” olan öncekiler gibi bu yaptıkları bile yetmedi ki, istifası istendi…

    GELELİM AKİF BEKİ’YE

    2008 yılı, kasım ayıydı. Hiç unutmam, 10 Kasım günü Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası, Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek açıklama yapacak. Ben de Evrensel gazetesi Başbakanlık muhabiri olarak gittim Başbakanlığa. Açıklamayı izleyeceğim. Gazeteci arkadaşlar, yeni akreditasyon kartlarının çıktığını söyledi, “git kartını al” dediler. Birkaç ay önce yeni kart için başvuru yapmıştık, zaten Başbakanlık muhabiri olarak akreditasyon kartım da vardı, şimdi yenilenecekti.

    Yeni kart listesinde ismim yoktu, tekrar tekrar baktık listeye, yanılmıyorsam 364 gazeteci akredite edilmişti, kartı çıkmıştı ama benim yoktu. Görevli kişi, “Akif Beki’nin kişisel tasarrufu” dedi. O gün yeni kartım olmadığı için hükümet sözcüsünün açıklamasını izlemek için içeri alınmadım, hiçbir arkadaş da sormadı “neden kartlar yenilenmedi” diye.

    Sadece ben değil, Hürriyet gazetesinden Hasan Tüfekçi ve Turan Yılmaz, Milliyet gazetesinden Abdullah Karakuş, Akşam gazetesinden Ali Ekber Ertürk, Vatan gazetesinden Veli Toprak ile Star’dan Fatma Çözen akredite edilmeyenler arasındaydı.

    İsimlere bakıldığında özenle seçildikleri belliydi. Her biri AKP Hükümeti’nin, Başbakan’ın hoşlanmadığı haberleri yapan, sorular soran gazetecilerdi. Benim Evrensel’de çalışıyor olmam da ek olarak yetmişti kart iptaline…

    2008 yılı, Amerika’yı bile kasıp kavuran ekonomik kriz dönemiydi. Erdoğan başbakan olarak basın toplantısı düzenlemiş ve “ekonomik kriz bizi teğet geçti” demiş, üstelik Türkiye’nin krizi fırsata çevireceğini söylemişti. O basın toplantısında sorduğum bir soru nedeniyle Akif Beki’nin beni gösterdiğini görmüştüm. Yine Hıdır Göktaş ve Ali Ekber Ertürk’ün soruları nedeniyle not edildiklerini sonradan öğrenmiştik.

    Akreditasyon iptali de sonrasında geldi. Akif Beki, belki Reuters muhabirinin üzerini çizmeyi göze alamadı ama benim ve Ali Ekber’in üzerini çizmişti. Kart iptalleri de bunu gösteriyordu.

    Akif Beki iptalleri, “yalan, yanlış haberlere” bağladı; hatta Başbakan Erdoğan da bir soru üzerine, “Arkadaşlar, muhabirler yalan yanlış haber yapıyorsa akreditasyonları iptal edilebilir. O medya organı veya grubu bir başkasını göndersin. Yalan yanlış haber yapanlarla biz yola devam etmeyiz. Bizim ölçümüz o. Yalan yanlış haber yapmayacak” diyerek, kendilerini yargı yerine koyduklarını da göstermişti.

    Akif Beki de tepkiler üzerine “Genelkurmay, kurumsal akreditasyon uyguladı. Her zaman karşı çıktım. Amerikan tarzı, açık ve şeffaf kriterlere dayalı bireysel akreditasyon modelini esas aldım” demişti.

    Başbakanlıktan kartımın verilmesini, aksi halde nedeninin açıklanmasını istedim yazılı olarak. Verilen yanıt ise Aziz Nesin’in kulaklarını çınlatır nitelikteydi: “Devamlılık kriterine uymadığınız için kartınız yenilenmemiştir.”

    Ben de 364 akredite gazeteci olduğunu hatırlatarak, “her gün Başbakanlığa geliyor mu, geliyorlarsa hangi salona sığdırıyorsunuz, Akif Beki her gün yoklama mı yapıyor” diye sormuştum.

    Elbette, “yalan- yanlış haber” iddiası uymayınca, “devamlılık kriteri” gibi saçma bir yanıt verdiler. Sonrasında ise akredite edilmeyen 7 gazetecinin kurumlarından, Başbakanlığa izlemek üzere başka gazeteci göndermelerini istediler. Evrensel Yönetimi bunu reddetti, “kimin izleyeceğini siz belirleyemezsiniz, biz kimi istersek o muhabiri göndeririz” demişti.

    Daha sonra, Başbakanlık Basın Bürosundan yapılan ve internet sitesinde de yer alan başka bir yazıda, “ilk akredite edildiği 2005 yılından itibaren Başbakanlığı düzenli olarak izlemediği açıkça görülen bir gazete ve muhabirinin neden ‘sürekli akreditasyon kartı’na ihtiyaç duyduğu anlaşılamamaktadır” diye vahim bir yazı da yayınlandı ki, bu da yine Akif Beki’nin marifetiydi. Yanıldıkları bir nokta daha vardı, ben Ecevit Hükümeti döneminde de akreditasyon kartı olan ve Başbakanlığı izleyen bir muhabirdim.

    Akif Beki’nin, Başbakanlık akreditasyon kartı iptali ile yetinmediği, akredite edilmeyen gazetecilerin dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü izlemelerinin de engellenmesi, KÖŞK’e sokulmaması yönünde talepte bulunduğu öğrenildi. Abdullah Gül’ün danışmanı Ahmet Sever, “Abdullah Gül ile 12 yıl” adlı anı kitabında yer verdi bu talebe ve Beki’nin “Başbakanlığa girişini yasakladığımız gazetecileri siz de Köşk’e sokmasanız” mesajı gönderdiğini aktardı; “Genelkurmay tarafından kendisine yapılanın aynısını şimdi başkalarına yapıyordu” diye yorumlayarak…

    Elbette akreditasyon iptalini yargıya taşıdım; 2,5 yıl süren dava sonucunda yargı, “basın özgürlüğü ihlali” diyerek kartımın yenilenmesi yönünde karar verdi. Başbakanlık Basın Bürosundan da hemen “gelip kartınızı alın” diye bir yazı gönderildi…

    O dönem Akif Beki’nin, Kemal Öztürk’ün yolunu gösterdiği uygulamalar bugün İletişim Başkanlığı eliyle ülke genelinde yaygınlaştırıldı. Gerçekleri yazmaktan, gazeteciliğin gereğini yapmaktan başka işi olmayan yüzlerce gazeteci kart alamıyor, kazanılmış hakları yenilenmiyor, kart olmayınca da kurumlara girmeleri, haber izlemeleri engelleniyor.

    Bunları bir kez daha hatırlatmak istedim ki, unutulmasın…

    (Yazı 6 Mart 2022’de Çağdaş Dergi’de yayınlandı)

    (https://cgd.org.tr/cagdas-dergi/cagdas-dergi-yazilar/2022/03/06/dunun-yasakcilari-bugunun-demokrati-olabilir-mi/)

  • Çevirdikçe okunacak bir kitap: HALİT ÇELENK

    Halit Çelenk, çevir çevir oku bitmeyen bir kitap, gölgesinde bütün yoldaşlarını, sevenlerini barındırabilen bir ulu çınar, 90. yaşında, son yolculuğuna giderken bile sosyalizm için atan bir yürek… Nasıl anlatılır ki Halit Çelenk…

    Halit Abi’nin bugün ölümünün 11. yıldönümü. 5 Mayıs 2011 günü hayata gözlerini yuman Halit Çelenk, aslında ölüm tarihini, yıllarını savunmalarına verdiği “evlatlarım”, “yoldaşlarım” dediği Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile anılmak için kendisi seçti. 2011 yılından sonra da her 6 Mayıs’ta Karşıyaka Mezarlığı 2 No’lu Kapı’da yapılan tören “üç fidan, bir çınar” için oldu…

    Halit Abi gerçekten benim ağabeyim, dostum, yoldaşım olmuştu. Haber için tanışmış, sonrasında neredeyse her gün birbirini arayan, görüşen iki dost olmuştuk. Şekibe Abla’yı da sayarsak, üç dost… Benim için çok değerli idi her ikisi de… 

    Halit Abi’nin ölümünün ardından Evrensel Gazetesi’nde yazdığım (https://www.evrensel.net/haber/5613/cevirdikce-okunacak-bir-kitap-halit-celenk) yazıyı paylaşarak, bir kez daha anmak istedim: 

    Herkes “Denizlerin avukatı” olarak tanır, bilir, ama o kadar değil; Denizlerin aynı zamanda yoldaşı, mücadele arkadaşı da, yüreği sosyalizm inancı ile dolu bir çınar da…

    Halit Çelenk’i en iyi anlatan söz, Şekibe Abla’nın, “Geleceğe Adanmış bir Ömür Halit Çelenk” adlı Evrensel Basım Yayın’dan çıkan kitabındaki şu sözleri olsa gerek: “Halit’i tanıdığımdan beri en başta gelen özelliği inancından, düşüncesinden bir gün dahi taviz vermeden, aynı çizgide bugüne kadar ilerlemiş olması. Ne kadar baskı da olsa, aleyhine yorumlanacak durumlar da çıksa bir gün dahi inancından taviz vermemiştir…”

    Halit Çelenk, Halit Abi 90. yaşında, tam da Denizlerin idamının 39. yıldönümünde, Şekibe Abla’nın deyimiyle “çocuklarla buluştu.” Küçük kızı Ferda’ya vasiyeti, “Denizlerin yanında bir mezar”, büyük kızı Serpil’e vasiyeti “Enternasyonal”le son yolculuğuna uğurlanmaktı.

    Son zamanlarda iyice rahatsızlanmıştı Halit Abi. Özellikle son bir hafta içinde birkaç gününü yoğun bakımda geçirdi, eve çıktığında biraz düzelmişti. Ama çok acılar çekmiş bedeni, “artık bu iş yürümez” diyordu.

    O’nunla son telefon konuşmamız iki hafta kadar önceydi. İstanbul Barosu Başkan ve yöneticileri kendisine plaket vermek için evine gelecekti, bizden de fotoğraf çekip, çekim yapmamızı istemişti Halit Abi. İşte o fotoğrafları göndermemiz için aramıştı.

    Halit Abi’nin belki torunları kadar sevdiği Arzu isimli bir bakıcısı var. Arzu, Halit Abi’ye günlük gazeteleri okur, telefonlarını çevirip kendisine verir, Halit Abi dört ayaklı bastonuyla yürümeye kalktığında yardımcı olurdu. Arzu, “Amca çok direndi” dedi. Yani Halit Abi’nin Denizlerin yıldönümüne yetişmek, o gün ölmek için çok direndiğini kastetti. Arzu Halit Abi’nin Salı günü, “Çarşamba, Perşembe kahvaltıda birlikteyiz, ama Cuma’ya söz veremem” dediğini aktararak, Halit Abi’nin 6 Mayıs Cuma günü Denizler anılırken, son yolculuğuna çıkmaya hazırlandığını ima etti.

    Serpil Abla da Halit Abi’nin zaman zaman gelip giden hafızasına dikkat çekerek, “Dün çok iyi olmuştu. Küçük torunu Deniz’e tarihi maddeciliği, insanların nasıl şekillendiğini anlattı. ‘Çocuklar iyi ya da kötü doğmaz. Onları içinde bulunduğu koşullar şekillendirir’ diye anlattı” dedi.

    Halit Abi’nin son birkaç yıldır hasta yatağında olmasına rağmen asla değiştirmediği bir alışkanlığı da sabah kahvaltısını, yatağından kalkıp geldiği o meşhur mutfaklarında Şekibe Abla ile yapması. Serpil Abla birkaç gün önce Halit Abi’nin yine kalkmak istediğini, kendisinin de “Baba bugün kalkma kahvaltını yatağına getirelim” deyince, “Ben Şekibe ile kahvaltı edeceğim” diye nasıl ısrar ettiğini anlattı. Hatta oldukça geç iyileşen ayağının kırılmasının da bu yüzden, yani rahatsızlığına rağmen Şekibe Abla ile birlikte kahvaltı etme ısrarından kaynaklandığını söyledi Serpil Abla…

    O Denizlerin yanına, son yolculuğuna uğurlanmak için gözlerini kapamadan birkaç dakika önce gözlerini son kez Şekibe Abla, 68 yıllık hayat arkadaşı için açtı ve sonra bir daha açmamak üzere kapattı.

    Şekibe Abla “ses ver ses ver” diye sarssa da bir daha açılmadı o gözler. Belediye görevlileri tutanak tutup, cenazeyi morga götürmek için kaldırdıklarında Şekibe Abla, boş yatağı görüp, “nereye götürdünüz bu adamı” diye bağırınca hemen sakinleştirici bir ilaç verildi. “Ben onsuz ne yapacağım” derken de ilacın etkisiyle sakin gözüken Şekibe Abla, “çocuklar” dediği Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı kastederek, “Bak görüyor musunuz, çocuklarla aynı gün gitti” demekten kendini alamadı.

    O koca çınar artık ebedi yatağında. O’nu anlatacak iki kelime herhalde “sosyalist, devrimci” olurdu. O yüreği 90. yılında da sosyalizm için atan ulu bir çınardı, hep öyle kalacak… Güle güle koca çınar, güle güle Halit Abi.

  • Ellerinde pankartlar, geliyor sağlıkçılar…

    Uzunca bir süredir seslerini duyurmaya çalışan hekimler, tüm sağlık emekçileri dün alandaydı. Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi keskin ayazına rağmen Ankara’da da çıktılar alana.

    Hastanelerde bir günlük uyarı grevi yapıp, beyaz önlükleri, pankart ve dövizleri ile Hacettepe Hastanesi bahçesindeki heykelde buluştular. Yıllarını eğitime veren, öğrenmeleri okul bitince bitmeyen, hastalarının dertlerini dert edinen hekimler ve “sağlık bir ekip işi” diyen tüm sağlık emekçileri oradaydı.

    Bir dönemlerin en çok kullanılan ancak AKP’nin unutturmaya çalıştığı Ankara yürüyüşlerinde atılan “yağmur, kar, fırtına, işte geldik Ankara” sloganını hatırlatırcasına sağlıkçılar, yağmura, fırtınaya aldırış etmediler…

    Bu eylemin tek farkı herkesin ağızlarındaki maske, eylemde gözettikleri mesafeydi. Ellerinde, “Covid-19 meslek hastalığı kabul edilsin”, “Asistan hekimlerin asli işleri eğitim olsun”, “İnsanca yaşanacak temel ücret”, “120 gün yıpranma payı”, “sağlıkta şiddet yasası” dövizleri ve kararlılıklarını ifade eden pankartları, ağızlarında tıp öğrencilerinin onlar için bestelediği “doktor ne demek, doktor ne demek… “ şarkısı… Şarkıya eşlik eden hekimler, sağlıkçılar, onlara destek verenler, bir yandan müziğe tempo tutuyor, bir yandan dikkat çekmesi için pankartı sallıyorlar…

    Hekiminden, tıp öğrencisine, hemşiresinden, teknisyenine, eczacısından, diş teknisyenine, fizyoterapistinden, taşeron işçisine bütün sağlık emekçileri alandaydı. Her birinin farklı talebi vardı elbette, dövizlere de yansıttıkları… Ancak çok ortak sloganları da vardı, en çok atılanlar da “insanca yaşamak istiyoruz”, “Yaşamak, yaşatmak istiyoruz” oldu…

    Eylem sokakta olmasına, Sağlık Bakanı, “salgın kontrol altında” sözlerine rağmen onlar gerçekleri bildikleri için çıkarmadılar ağızlardan maskeleri… Eylem alanında dahi pandeminin tüm kurallarına uyan, bilinçli bir kalabalıktılar…

    Mikrofonu kime uzatsak, “pandemide hakkınız ödenmez dediler, ödemediler” sözü döküldü ağızlardan… Her biri bir başka talebi yansıtıp, sağlıkta yıkımın “Sağlıkta dönüşüm” ile başladığına, kent merkezindeki hastanelerin kapatılıp, hastaların adeta müşteri gibi şehir hastanelerine yönlendirildiğine değindiler… Şimdilerde Etlik Şehir Hastanesi için kapatılması planlanan hastaneleri de tek tek sayarak, “hastanelerimiz kapatılmasın” dediler.

    Eylemciler arasında bir isim vardı ki, pandemiye karşı mücadelede en öne çıkanlardan birisi… Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol… Şenol’a mikrofonu uzatıp, maskesini çıkarmasını rica ettiğimizde ancak çıkardı… Prof. Şenol, Sağlık Bakanı’nın tersine, kontrol altında olmadığını salgının, acilde, 112 sandalyesinde takip edilen, oksijen gereksinimi olan hasta bulunduğunu, durumun çok vahim olduğunu söyledi. Acillerde, yoğun bakımlarda bunların açıklanmasını istedi ki, ‘insanlar gafil avlanarak ölmesin” dedi.

    Prof. Esin Davutoğlu Şenol’unu, bu röportajıyla sosyal medyada alkışlayanlar olduğu kadar, aşı karşıtları da hedef aldı. Esin Hoca’nın bu kadar üstüne gidilmesinin önemli bir nedeni vardı elbette, iktidarın aksine pandemi konusunda sürekli uyarı yapması, ateşli bir aşı savunucusu olmasıydı… Nitekim, alanda iktidar yanlısı bir kanal kameramanı görüş almak istediğinde Esin Hoca “size görüş vermem, çünkü siz aşı karşıtlarını ekranlarınıza çıkartarak, ölümleri savunuyorsunuz”, “Ben bağımsız olmayan kanala görüş vermem” dedi. Kameramanın “bağımsız kanal kim, var mı?” itirazına aldırış etmeden, “Elbette var ve onlar ısrarla aşı yapılmasını, insanların ölmemesini istiyor” diye ekleyerek…

    Pandeminin başından beri “hakkınız ödenmez” dediler, balkonlardan alkışlattılar, ancak haklarını da ödemediler onların… Gece gündüz, koruyucu ekipmanları bile verilmeden çalıştırıldılar, bir bir öldüler, ölürken bile ders vererek, uyararak gittiler. Ancak kendileri gibi hekim olan Sağlık Bakanı onların sesi olmak yerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında, hazır olda durdu, hesap soran Cumhurbaşkanı’na “Siz emretmeden verir miyim” itirafında bulundu 1 Aralık’ta…

    Aylardır ayaktaydı hekimler, sağlık emekçileri… Ne için, insanca yaşanacak, emekliliğe de yansıyacak bir ücret ve halkın sağlık hakkı için. Bir de ölmemek için… Kadına yönelik şiddet nasıl tırmanıyor ve önlem alınmıyor ise sağlık emekçilerine yönelik şiddet de artıyor, hekim Sağlık Bakanı ve iktidar seyrediyor.

    Türk Tabipleri Birliği tarafından, “Emek Bizim, Söz Bizim” adıyla aylardır hareketliydiler, önce İstanbul’dan Ankara’ya “Beyaz Yürüyüş” ile geldiler.

    O gün de aynı bugün gibi soğuk ve yağmurlu bir gündü. Tüm hava koşullarına rağmen, Türkiye’nin tüm illerinden geldiler…

    “Beyaz Forum”da hep birlikte “mücadele” kararı aldılar. Onların kararlılığını gören iktidar alelacele bir yasa teklifi getirdi, kısmi düzenleme içeren, ancak sağlıkçıları da kendi içinde bölen, bir kısmını yok sayan bir düzenleme… Lakin özel sağlık lobileri bunu bile çok gördü; onların dayatmasıyla, güya daha iyisini getirecekleri iddiasıyla geri çekildi düzenleme. Ancak ne verilen söz yerine getirildi, ne sağlıkçıların feryadı duyuldu…

    TTB bu kez 26 Ocak’tan 4 Şubat’a kadar “Beyaz Nöbet” tuttu. Her gün ayrı tabip odalarından hekimlerin tuttuğu nöbete destek ziyaretleri yağdı adeta. Hep “birlikte mücadele”nin önemi vurgulandı, kararlılıklar dile getirildi. 4 Şubat’ta nöbet Meclis önünde bitirilip, görüşme için Meclis’e gidilecekti, ancak iktidar onları dinlemek, taleplerini almak yerine Meclis’i tatil ederek yanıt verdi.

    Ve dün Türkiye’nin dört bir yanında, hastaları da mağdur etmeyecek şekilde sağlık emekçileri bir günlük grev yapıp, alanlardan seslendiler, “duyun bizi, taleplerimizi yerine getirin” diye…

    İktidar duydu mu bilinmez. Ama sağlık emekçileri duyurmakta kararlı. Bugün duyuramadı ise Mart ayında daha uzun süreli grevlerle, iş bırakmalarla iktidara sesini duyurmakta kararlı…

    Ne istiyor sağlık emekçileri, “En temel insani gereksinim olan, insanca yaşanacak bir ücret”. İş güvencesi, gelecek güvencesi… Hekimler, sağlık emekçileri, “geçinemiyoruz” dediler, “tükendik” dediler… Demeye de devam ediyorlar. Ta ki, seslerini duyurup haklarını alana kadar…

  • Basın Kartları artık tümüyle iktidarın iki dudağı arasında

    Basın Kartları Yönetmeliği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzası ile değiştirildi. Sanmayın ki, olumsuz yönleri düzeltildi, kart bekleyen binlerce gazetecinin şikayetleri, mağduriyetleri dikkate alındı….

    2018 yılına kadar “sarı” olan, sonra “turkuaz”a dönüştürülerek, “yenilenen” ve hala sarı basın kartı diye anılan basın kartları, gazeteciler üzerinde Demoklesin Kılıcı gibi…

    Niye böyle…?

    En başta gazetecilerin yıpranma hakları kart taşımaya bağlandığı için. 2008 yılında gazetecilerin yıpranma hakları ellerinden alındı, sonrasında artan tepkiler, biraz da milletvekillerine de “yıpranma” hakkı getirmek için gazetecileri de içine alan bir düzenleme geçirildi 2013 yılında Meclis’ten. Gazetecilere ellerinden alınan yıpranma hakları budanarak verildi. Birçok kayıbın yanında, en önemlisi yıpranma hakkı kart taşımaya bağlandı. Eğer iktidar size kartınızı vermiyorsa, gazeteci de olsanız “yıpranmıyorsunuz” demekti.

    Bu da yetmedi, 2018 yılında kartın rengi değiştirildi ve aralarında 20, 25, 30 yıllık gazetecilerin de bulunduğu yüzlerce gazetecinin kartı yenilenmedi

    Ama turkuaz kartları verilmese de eski kartlarını kullanmaya devam etti gazeteciler. Ancak 2020 Şubat ayında bu kartlar da iptal edildi. İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un talimatı ile kartları iptal edilen gazeteciler parlamentoya da giremez oldu. Ki içlerinde yıllarını parlamento muhabirliğinde harcamış gazeteciler de vardı.

    Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) çağrısı ile gazeteciler İletişim Başkanlığı önünde, “gazetecilik karta sığmaz” diyerek eylem yaptı. Gazetecilerin seslerine medya organlarından da sosyal medyadan da oldukça etkili destek gelince, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un “iptal edilen kart yok” açıklaması ile kartlar tekrar kullanıma konuldu.

    Ama özellikle muhalif medyadaki 30, 40 yıllık gazetecilerin sürekli basın kartları yenilenmedi; yani turkuaz kartları verilmedi. Defalarca yapılan başvuruya, “incelemede” yanıtları verilirken, sormadan da edemedi gazeteciler, “yıllardır neyi araştırıyorsunuz?” diye…

    Yeni kart alacak gazeteciler de yönetmelikteki tüm şartları taşımalarına rağmen, bırakın kart alabilmeyi, başvuramadılar bile… Online başvurular muhalif gazetecilerin başvurularına bile kapatıldı.

    Şimdi yapılan değişiklik ise üstüne tuz biber oldu adeta…

    Basın Kartları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik ile

    – Taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlar sergilemek suretiyle basın meslek onurunu zedeleyecek şekilde faaliyette bulunması,

    – Şiddet ve terörü özendirecek, her türlü örgüt suçları ile mücadeleyi etkisiz kılacak içerik oluşturması,

    – Suça tahrik veya teşvik edecek ve suç ile mücadeleyi etkisiz kılacak faaliyetlerde bulunması” gibi her yöne çekilebilecek, muğlak, adeta gazeteciliği iktidarın iki dudağı arasına sıkıştırmayı amaçlayan düzenlemeler.

    Üstelik bu duruma karar verecek olan, üyelerini iktidarın belirlediği Basın Kartları Komisyonu. Komisyon karar verecek, Başkan onaylayacak ve sürekli basın kartları iptal edilebilecek. Kazanılmış bir hak gazetecilerin ellerinden alınabilecek, üstelik bir yargı kararı olmadan, kimlerden oluştuğu, deneyimleri, kapasiteleri belli olmayan komisyon üyeleri tarafından…

    Tıpkı 2008 yılında dönemin Başbakanlık Basın Danışmanı Akif Beki’nin, sordukları sorular, yaptıkları haberler, çektikleri fotoğraflar nedeniyle 8 gazetecinin akreditasyonunu iptal ettiği gibi. O dönem yargıya başvuran gazeteciler akreditasyon haklarını geri aldıkları gibi, Akif Beki de tazminat ödemeye mahkum edilmişti

    Şimdi, yargının da getirildiği durum gözönüne alındığında, gazetecilere “susun, iktidarı sorgulamayacak, kızdırmayacak haberler yapın, soru sormayın” hatta “haber yapmayın, biz ne dersek onu aynen haber diye verin” deniliyor.

    Ama her koşulda haber yapmayı sürdüren, “gazeteciliğin karta sığmayacağını” düşünen gerçek gazeteciler buna rağmen mesleklerini sürdüreceklerdir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

  • Ankara kadınlarla coştu: ‘Tüm baskılara rağmen sokaklardayız’

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ülkenin dört bir yanında olduğu gibi Ankara’da da tüm baskı, yıldırma, şiddet politikalarına karşı kadınlar sokaktaydı. Kadınlar, baskıların kendilerini yıldıramayacağını gösterdiler.
    Ankara Sakarya Caddesi gündüz ve gece kadınları ağırladı, kadınlara ev sahipliği yaptı.
    Bir gün öncesinden Sakarya Caddesi’ni bariyerleri ile çeviren polis, kadınlarını gözünü korkutup, “eylem yasak, yaptırmayız” mesajı verdi önce. Sonra da arama noktaları ve yığınak yaptığı ekipleriyle adeta Sakarya Caddesi’ni abluka altına alarak, katılımı da engellemeye çalıştı. Eylem için gelen birçok kadının, polis ablukasından ürküp alandan ayrıldığına da tanık olduk.


    Ama tüm yıldırma ve baskı politikalarına rağmen kadınlar gün boyunca Sakarya Caddesi’nde taleplerini haykırıp, “biz varız, baskılarınıza boyun eğmeyiz” mesajı verdi.
    Her görüşten, her renkten kadın, cıvıl cıvıl bahar giysileriyle buluşunca meydanda, polis de bir şey yapamadı, baskılar da kâr etmedi.
    “Covid-19 sürecinde, evlere kapanmayı, isyanımızı bir kenara bırakmayı kabul etmedik”, “Ayrımcılığa, yoksulluğa, erkek ve devlet şiddetine karşı özgürlüğümüz için isyandayız!”, “Evde, işte, sokakta, medyada, erkek şiddetine hayır!”, “Söyleyecek sözümüz, değiştirecek gücümüz var”, “Eteğime değil, emeğime bak”, “İstanbul Sözleşmesi yaşatır”,”6284 sayılı yasayı uygula” dediler. Her talebini, isteğini, isyanını dövizlere yansıtan kadınlar, hep bir ağızdan slogan da attılar, “isyan” diye de bağırdılar.
    AKP ve gerici odakların hedefine aldığı İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan kadınlar, “İstanbul Sözleşmesi’nin uygulatacağız” dediler kararlı bir şekilde. “Kadınların eşit ve özgür yaşayacağı bir dünyayı da kendilerinin kuracağını” söylediler.


    AKP iktidarının, kadın düşmanı politikalarıyla, kadınların yüzyılları aşan mücadelelerle elde ettikleri kazanımlara saldırdığına, bu söylemlerin şiddet yanlısı erkekleri cesaretlendirdiğine de dikkat çektiler. Kadınlar katledilirken, AKP iktidarının katilleri cesaretlendirdiğini belirten kadınlar, “erkek ve devlet şiddeti”nin her yerde olduğunu, ama kadınların da her yerde bu şiddete karşı çıktığını, isyan ettiğini söylediler,
    Polisin yüksek sesli, Covid-19 anonslarına aldırmayan kadınlar, kendi önlemlerini alarak halay da çektiler, davul da çaldılar, balon da uçurdular.
    Ama en önemlisi hep bir ağızdan, tek ses, tek yürek, baskılara boyun eğmeyeceklerini ilan ettiler bir kez daha. “Kadın düşmanı politikalara ve nefret söylemlerine, transfobiye, homofobiye, bifobiye karşı birlikte mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz” diye seslendiler iktidara, iktidarın kadın düşmanı politikalarına destek verenlere.

  • Metin’siz, ama Metin’le 25 yıl…

    Metin Göktepe ile ilk Gerçek Dergisi’nde birlikte çalışmaya başladık. Daha doğrusu, ben memurluktan istifa edip, gazeteciliğe Gerçek Dergisi’nde  tekrar döndüğümde Metin Göktepe de muhabirdi. O İstanbul’da, ben Ankara’da aynı yayında çalışıyorduk, kimi zaman ortak haberlere de imzalar attık.

    Sonrasında, haftalık Gerçek Dergisi yerini günlük Evrensel Gazetesi’ne bıraktığında, biz yine Metin ile çalışmayı sürdürdük. Her ne kadar ayrı ayrı bürolarda olsak da sürekli konuşur, o Ankara’ya geldiğinde, ben İstanbul’a gittiğimde görüşürdük.

    Gazetenin ilk yılları, cezaevlerinde de dışarıda da baskıların arttığı, polisin her eyleme orantısız güç ile müdahale ettiği yıllar…

    8 Ocak 1996 günü İstanbul’da bir cenaze töreni vardı; Ümraniye E Tipi Cezaevinde yaşamını yitiren Orhan Özen ile Rıza Boybaş adlı iki mahkumun Alibeyköy’de yapılacak cenaze töreni… Sonradan öğrendiğimize göre, gazete merkezinde sabah toplantısında ısrar etmiş Metin ‘Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar’ diye… Zaten nerede bir hak arama eylemi, bir direniş veya etkinlik var mutlaka orada olurdu Metin. Çektiği fotoğraflar ve haberi de beğenildi mi değmeyin Metin’in keyfine. Adeta uçardı, bütün günün yorgunluğu, aç kalması hepsi unutulur giderdi.

    EMNİYET MÜDÜRÜ ORHAN TAŞANLAR İDİ

    O dönem İstanbul Emniyet Müdürü, Ankara Emniyet Müdürü iken özellikle kamu emekçilerinin eylemlerinde, “içinizde delikanlı varsa çıksın” diye bağıran, hak arayanları coplatıp, yerlerde sürükleten Orhan Taşanlar’dı. Bu nedenledir ki, insanların içi rahat değildi, mutlaka polis müdahalesi olur, insanları coplatıp, yerlerde sürükletir endişesi boşa değildi.

    Nitekim o gün de cenazenin kaldırılacağı Alibeyköy yoğun ablukaya alınmış, bine yakın kişi gözaltına alınarak spor salonuna götürülmüştü.

    Bu gözaltılar yaşanırken, bugün olduğu gibi gazeteciler de hedefteydi, göz açtırılmıyor, önlerine barikatlar kuruluyor, “sarı basın kartı” soruluyordu. Sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle haber takip etmesi engellenen Metin, haberi izlemekte ısrar edip, bir de Evrensel Gazetesi Muhabiri olduğu görülünce gözaltına alındı. Metin, “ben gazeteciyim, beni engelleyemezsiniz” diye itiraz etse de gözaltına alınarak, Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürüldü. “Gazeteciye özel muamele” denilerek, bilinçli, öldüresiye dövüldü. Öldüğü anlaşılınca da salonun dışında bir büfenin yanına cansız bedeni bırakıldı.

    ‘METİN ÖLDÜRÜLDÜ’ HABERİ GELDİĞİNDE…

    9 Ocak sabah Ankara Büro’da sabah toplantısındayız. Veli Özdemir Ankara Temsilcimiz. Ama yüzü asık, konuşacak, nasıl konuşacağını, ne diyeceğini bilemiyor gibi bir hali var. “Arkadaşlar, Metin Göktepe polis tarafından öldürüldü” dedi birden, o an sanki tavan yere indi, yer tavana çıktı. “Nasıl, nasıl, nasıl?” diye soruyor, Veli Özdemir’in kötü bir şakası diye düşünüyorduk.

    Şoktaydık hepimiz.  Uzun zamandır birlikte çalıştığım, sık sık konuştuğum, şakalaştığım Metin’in ölmüş olabileceğine inanamıyordum.

    İnanmasak da gerçekti, ertesi gün yani 10 Ocak “Çalışan Gazeteciler Günü”nde de cenaze töreni vardı. Akşamdan çıktık yola. Trenle, kalabalık bir grup gittik İstanbul’a.

    O gün gazetesi Evrensel “Bu yürek susmayacak” manşeti ile siyah çıktı. Bütün haberler de  Metin Göktepe’nin imzasıyla… Metin’i böyle uğurlayacaktık.

    Annesi Fadime Göktepe, ablaları, ağabeyleri ile ilk orada tanıştım ve 25 yıldır aileden bir parçayım ben de.

    İnanılmaz bir kalabalıkla, saatler süren yürüyüşün ardından Atışalanı, Esenler Kemer Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurladık Metin’i 25 yıl önce..

    Önce ‘duvardan düştü’, ‘sandalyeden düştü’ dedi, faili meçhul yapmak istediler önceki gazeteci cinayetleri gibi. Ancak Metin’in öldürülmesinde polis suç üstü yakalanmıştı, onlarca meslektaşı ve o gün gözaltına alınanlar “tanık” oldular öldürüme.

    Bu kez davasını ilden ile gezdirerek gözden ırak tutmak istediler. Bu da tutmadı, genç yaşlı meslektaşları, emek ve meslek örgütleri, gazetesi, partisi sahiplendi bu davayı… Dava il il gezdirildi, insanlar da il il takip ettiler. Öyle bir takipti ki bu, Fadime Göktepe ağır bir trafik kazası geçirmiş, kafatası dahil birçok yerinde kırık var, doktor ‘gidemezsin’ dediği halde sargılar içinde gitti evladının duruşmalarına… Emri verenler değil ama ölümüne yol açan polisler az da olsa bir ceza aldılar. Ki bu, Türkiye tarihinde bir ilkti, Metin’den önce onlarca gazeteci öldürülmüş, katilleri ‘faili meçhul’ kalmıştı.

    Metin hak mücadelesini izlediği, haberini yaptığı insanlara hep dokunmuştu ki, onlar da Metin’in davasını yalnız bırakmamıştı. Bu açıdan da bir ilkti. Metin aradan geçen 25 yıla rağmen öğretmeye devam ediyor, adına verilen ‘Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’ ile; araştırmacı gazetecilik ile, haklının yanında, halkın yanında gazetecilik anlayışı ile…

    O gün Metin’i ‘sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle haber izlemekten alıkoyan sistem, bugün de “turkuaz kartı yok” baskısını sürdürüyor.

     

     

     

  • Halagazeteciyiz’den MedyaPort’a

    Sultan Özer

    İki yıl önce, sansür ve işten çıkarma politikalarının hedefindeki gazeteciler ile Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitelerden ihraç edilen akademisyenler olarak aynı platformda buluştuk ve “Hala işimizin başındayız” dedik.

    Hala Gazeteciyiz, son dönemdeki politikaların hedefi olarak, işsiz bırakılan, mesleklerinden el çektirilen gazeteciler ve akademisyenlerin ortaklaşa kurduğu alternatif bir bilgi paylaşma platformu oldu bizim için. Ankara’da sansür ve benzeri nedenlerle işlerine son verilen gazeteciler, haber alma ve haber verme kanallarını sonuna kadar açık tutmak adına özel haberleriyle, çalışmaya devam ettiler bu platformda. Küçük de olsa telif karşılığı haber yapma olanağı buldu, kendilerini daha güvende hissedip, meslekten kopmadılar. Belki rakam küçüktü, ama dayanışma büyüktü ve iki yıllık süreçte onlarca meslektaşımız haberleriyle halagazeteciyiz’de kendilerini var ettiler.

    Yine, hiçbir gerekçe gösterilmeden Kanun Hükmünde Kararnamelerle işlerinden çıkarılan akademisyenler de Medya Takip Raporları ve ifade ve basın özgürlüğüne yönelik özel raporlarıyla, bu platformda bilimsel çalışmalarına devam ettiler. Onlar için de halagazeteciyiz, akademik çalışmaları için bir alan açtı.

    Halagazeteciyiz, bu süreçte hep ifade ve basın özgürlüğü hakkını savundu, özgür akademiden yana oldu. İki yıllık süreçte, bazı isimler değişse de gazeteci Sibel Hürtaş, akademisyen Tezcan Durna, teknik işlerde de Onur Metin ile birlikte emek verdik, ses olmaya çalıştık.

    Gelinen noktada, halagazeteciyiz sitesinin işlevini bir üst evreye çıkarmaya karar verdik. Bir kampanya gibi değil, devamlı bir haber sitesi ile yolumuza devam edelim istedik.
    MedyaPort bir yandan “Halkın haber alma hakkını savunmayı” sürdürürken, bir yandan da özgürce yazmak isteyenlere de alan olacak. Daha kalabalık bir ekiple, daha heyecanlı ve coşkulu yola çıkıyoruz. 1 Ocak’tan itibaren MedyaPort, yazıları, haberleri, röportajları, akademik raporlarıyla bu alanda “ben de varım” diyor.